Cassirer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cassirer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2015 Pazar

Ernst Cassirer - Sembolik Formlar Felsefesi - Bilginin Fenomenolojisi

Ernst Cassirer - Sembolik Formlar Felsefesi
3. kitap: Bilginin Fenomenolojisi
1. Bilginin Maddesi ve Formu

            
Sembolik formlar felsefesi, farklı yansıtma araçlarının kendine özgü doğasını tanımak ve onlardan her birini, onların kendi iç yapısında egemen olan ilkelere ve onların kendi özelliğine göre gözleyip anlamak ister. (s. 13)

"Düşünce ile onun yöneldiği nesne aynı şeydir" Parmenides (s. 14)

Nesne ile öznenin özdeşliği, birinin diğerinde yok olup gitmesi, bilginin gerçek amacı olarak gösterilir.

Esse = (varolmak) = Percipi = (algılamak) (s. 15)

Dil, kendileriyle belirli bir anlamın birleştiği resimler ve ses sembolleri dünyasında yaşar. (s. 31)

2. Sembolik Bilgi ve Nesne Dünyasının İnşa İçin Anlamı
Felsefe kavramı, ilk önce dilsel ve mitik kavramlarda kendini gösteren dünya görüşü terk edilip ilkesel bakımdan aşıldığında tam berraklık ve kuvvet kazanmıştır. Felsefenin mantığı öncelikle bu aşma / aşama biçimi içinde kurulur. Bu mantık kendi olgunluğuna erişmek için, öncelikle dilsel ve mitik dünyayla hesaplaşmayı ve her ikisine diyalektik olarak karşı koymayı gerektirir. Felsefe kendi hakikat ve varlık kavramının belirlenişine ve konumlanışına, sadece bu yolla erişmiştir. (s. 34)

3. İç Deneyim Doğrudanlığı - Psikolojinin Konusu
Her bilme, bir bütüne basitçe sahip olmakla değil, tam tersine bütünün, göreli yalın unsurlardan inşa edilmesinde yatar. (s. 47)

Her dağınık oluş, aşağılıktır. (s. 58)


4. Modern Metafizikte Sezgisel ve Sembolik Bilgi
Metafiziksel anlamdaki bilgi, sadece mekansal sembollerin zorlayıcılığından kendini kurtaran, varolanı artık mekansal benzetmeler ve sembollerle kuşatmayıp, varolanın ortasında bulunan ve saf biçimde bu varolanın içine bakışta varlığını sürdüren bir bilgidir.
Bergson'un öğretisinin temel anlayışı, bu cümlelerde özetlenmiş olan görüşlerdi. Bergson'un kendisi, düşüncelerinin doğuşunu en açık biçimde gösteren yazılarının birinde, problemi şöyle formüle etmiştir; "metafizik sembollere dayanmadan varolabilme talebinde bulunan bilimdir". (s. 61)

Bergson'un öğretisi, bu anlayışla, metafiziğin tarihinde zaman zaman ortaya çıkmış olan ve her türlü sembolik şekil vermenin haklılığına ve değerine karşı net tavrı takınan görüşler içinde, belki en kökten reddiye haline gelmiştir.

Bergson'un sembolik eleştirisi, her türlü sembolik biçim vermenin sadece bir aracılık süreci olarak değil, aynı zamanda bir şeyleştirme süreci olarak görülmesi üzerine temellenir. Bergson'da şey formu, gerçekliğin 'dolaylı' kavranış biçiminin ilk örneği olarak ortaya çıkar. (s. 62)

Bergson için her 'basılı form', hayatın düşmanı olarak ortaya çıkar. Çünkü hayat asıl sınırsızlık iken, form asıl sınırlandırmadır. Böyle bir yaşantı haraketi göreli destek noktalarından başka hiçbir şeyi tanımazken, form bitmişlik ve durmuşluk olur.

Bergson'un görüşü, vitalizmi mekanizmin karşısına, 'öznedeki doğa'yı nesnedeki doğa'nın karşısına yerleştirir. (s. 63)

Bergson'un metafiziği, sadece bütün bilme formlarının eşitlenmesinde yakalanabilecek olan yaşama olgusundan hareket eder. (s. 65)

İfade Fonksiyonu ve İfade Dünyası - 1. Öznel ve Nesnel Analiz
İşaretlerin dünyasına geri dönüş, düşüncenin kendi gerçek dünyasını, fikir dünyasını ele geçirişini sağlayan kesin adımın hazırlık aşamasını teşkil eder. (s. 70)

Dil, yalnızca soyut düşünme formu olarak kavranamaz, o ayrıca somut yaşantı formu olarak da anlaşılmalı ve nesnelerin değil de kavranan ruh halinin farklılığının sebebini açıklamalıdır. Bu değişim sadece kendimizi psikolojinin sevk ve idaresine terk etmemiz suretiyle mi mümkün olabilir? (s. 77)

Algı Bilincinin Temel Unsuru Olarak İfade Olgusu
Algıyı anlamak onu gerçeklik bilgisinin inşaasındaki özel parça olarak kavramak ve dünya nesne hakkındaki tüm bilgimizin ilişkisi'nin dayandığı fonksiyonların topyekünü içinde ona uygun olan yeri tahsis etme anlamına gelir. (s. 89)

Mitos karşımıza, özellikle belirli bir içyapı ve düzene sahip olan ama gerçekliğin düzeninin henüz 'şeyler'e ve 'özellikler'e göre tanımlandığı bir dünya koyar. Burada daha ziyade bütün varlık biçimleri, henüz kendine özgü bir 'akılcılık'a sahiptir. Bundan dolayı onlar, bir diğerinden ayrılmaksızın farklılaşır. Bu varlık görüntülerinden her biri, adeta her an içinde, görünüşte tamamen karşıt olması gereken başka bir varlık görüntüsüne dönüşmeye hazırdır. Mitik 'dönüşüm' hiçbir mantıki özdeşlik yasasına bağlı değildir. (s. 90)

Mitos ve algı, tümüyle birbiri içinde gelişir ve birbiriyle doğrudan 'somut' bir birlik halinde kaynaşır. Mitos üzerine düşünüldüğünde değil, gerçekten mitosun içinde yaşandığında, mitik 'hayal gücü' dünyası ile 'esas' algı gerçekliği arasında hiçbir çizgi bulunmaz. Mitik ürünler buradan / burada doğrudan doğruya dolaysız ve tam algının renklerini taşırlar. Diğer taraftan algının kendisi, mitik biçimlendirmenin aydınlığına batmış gibidir. (s. 91)

Mitik bilinç, varlık hakkında görüşe bakarak hüküm vermez, aksine o varlığa, görünüşün içinde sahiptir. Bu bilinç görünüşün arkasına çekilmeyip, görünüşün içinde ortaya çıkar. O görünüşte kendini perdelemez, tam tersine görünüşün içinde kendisi olarak var olur. (s. 100)

İfade anlamı, algının kendisine sinmiştir ve algının içinde kavranıp deneyimlenir. Mitik dünyanın belirli ayırıcı özellikleri, bu temel deneyimden hareketle tam aydınlığa kavuşur. Belki de mitik dünyayı teorik bilincin dünyasından en net biçimde ayıran şey, mitik dünyadaki kendine özgü önemsizliktir ki, bu önemsizlikle o, teorik bilinç dünyasının en önemli anlam ve değer ayrımlaşmalarına karşıt durumda bulunmaktadır. Mitik dünya için, herhangi bir uyanık yaşantıdaki içerik gibi bir rüya yaşantısının içeriği de çok önemlidir.
...varlık sebep olan şey değil, kendi yalın varoluşu içinde 'olan' şeydir ve bu varoluşta kendini bildiren şey olarak, kesinlik / kesin şekilde mevcuttur. (s. 101/102)

Mitos, asla nesnel dünya tablosunun öznel dünya tablosuna basitçe 'dönüştürülmesi' anlamına gelmez.

Mitos, tamamlanmış bir ben ve ruh tasarımından hareket etmez; o, öncelikle bu tasarımlara götüren bir vasıtadır. Mitos zihinsel bir ortamdır; bu ortam sayesinde 'öznel gerçeklik' keşfedilir ve kendine özgülüğü içinde kavranır. (s. 105)

Mitosla teorik bilginin sembol dünyaları birlikte mevcut olup aynı düşünme mekanında yan yana bulunmaz. Her ikisi birbirine karşı, birbirini katı biçimde dışlayıcı şekilde davranırlar. Birinin başlangıcı diğerinin sonu ile örtüşür. (s. 114)

İfade Fonksiyonu ve Ruh Beden Problemi
Beden ile metafiziksel töz olarak ruh arasında, hiçbir mümkün uzlaşma yoktur. Ontolojinin ilk baştaki soru kaymasında temellenen çabası, bütün anlam-problemlerini salt varlık problemine dönüştürmektir. Varlık duyu-anlamının en sonunda herhangi bir şekilde bağlanmak zorunda olduğu temeldir.

Saf sembolik ilişkilerin fundamentum in re'si(nesnelerdeki temel) gösterilmediği sürece, yani bizzat kendi içinde anlam taşıyan şey, herhangi bir reel belirlemeye dayandırılmadığı ve bu belirlemede temellendirilmediği sürece, sembolik ilişkilerin hiçbirinin bilinmesi ve kesinleşmesi söz konusu olamaz. (s. 137)

'Ruh bedenin duyusu, beden ruhun görüntüsüdür...
Onlardan hiçbiri şeyler dünyasına ait değildir. Duyu ve görüntü, bir ilişkinin kendisi ya da bütün ilişkilerin ilk örneğidir... Kavram dil sesinde saklı olduğu gibi, ruh da bedende saklıdır. Kavram kelimenin, ruh bedenin anlamıdır. Kelime düşüncenin elbisesi, beden ruhun görüntüsüdür. Ludwig Klages (s. 145)
Beden ruhu açığa çıkaramaz, tam tersine onu aynen sürekli bir elbise gibi çevrelemek suretiyle perdeler. (s. 148)

Temsil Problemi ve Görsel Dünyanın İnşaası
1. Kavramın Temsil Problemi
İnsan için başlangıçta, saf sembol zemini nedensel zeminden ayrılmaz; işarete, temsil fonksiyonu yerine belirli bir nedensel fonksiyon, anlam niteliği yerine bir etkileme niteliği yüklenir. (s. 158)

2. Şey ve Özellik
Eğer insan öncelikle dile ilgi gösterirse, bu demektir ki, dil oluşan bir şey olarak değil, varolan bir şey olarak insanın karşısında bulunur; insanın eseri olan bir şey değil, insanın egemenliği altına girdiği ve boyun eğdiği yabancı bir güç olarak.

"Dil, aklı oluşturdu, dilden önce insan akılsızdı" Lazarus Geiger (s. 165)

Mekan
Bizim mekan olarak adlandırdığımız şey, kendini dolaylı olarak ifade eden ve kendini herhangi bir işaret vasıtasıyla tanıtan gerçek bir nesne değildir. Mekan daha ziyade, özel bir temsil şemantizminin kendisi ve gerçek bir temsil biçimidir. (s. 207)

İmgeler salt 'izlenimler' değildir, tersine 'temsil edici' olarak görev yapar, onlar 'duygulanım'dan 'semboller'e dönüşür. (s. 217)

Zaman Fikri
Zaman, şeylerin yanında fiziksel bir varlık ya da güç olarak bulunmamaktadır. Zaman varoluş ve etkileme niteliğine sahiptir.

Zaman, Kant'ın söylediği gibi, bir nesnenin belirlenişindeki birlikte varolanı oluşturur.

İmge, üretici hayal gücünün ve empirik yetinin bir üretimidir. Duyusal kavramaların şeması ise, saf hayal gücünün a priori bir üretimi ve adeta markasıdır; imgeler öncelikle bu hayalgücü vasıtasıyla ve ona göre mümkün olabilir. (s. 224)

Dil, zamansal ilişkileri ve belirlemeleri işaret etme söz konusu olduğunda, her şeyden önce genellikle mekanın aracılığına muhtaç olduğunu görür ve mekan dünyasıyla dilin iç içe geçmişliğinden, dilin aynı zamanda mekanda varolarak düşünülen şey dünyasına bağlandığı sonucu çıkar.

Mitos, zamanın ilk formunda kalabilmektedir. Çünkü mitos, dünyayı donmuş varlık olarak değil, sürekli bir olgu olarak, tamamlanmış bir yapı olarak değil, daima kendini yenileyen bir dönüşüm olarak kavrar, ve bu temel kavrayışından hareketle mitos, çok önceden tamamen evrensel bir zaman fikrine ulaşmıştır. Çünkü mitosta bile, olmuş ve olacak olanların seyri, bizzat oluşun seyrinden ayrılır. (s. 226)

Ben, kendini sadece üç yalın zaman bilinci formu içinde bulur ve bilir, diğer taraftan zamanın üç aşaması sadece bende ve benin sayesinde birlik halinde toplanır. Ben, değişmezlik ve değişimdir, süreklilik ve bir içine geçiştir. (s. 236)

Semon'a göre, bizim 'hafıza' olarak adlandırdığımız şey, 'bilinç' alanına ait değildir, tersine bir hafızada, bütün organik malzemelerin ve yaşantıların temel bir özelliğini görürüz. (s. 241)

Hatırlama, adeta sadece algının ikileşmesi olarak, iki gizli gücün algısı olarak ortaya çıkar. Hatırlama Hobbes'ta ifade edildiği gibi, geçmiş bir algının algısıdır: Sentire sensisse meminisse est. Fakat bu formüle ifadenin kendisinde de iki yönlü bir problem ortaya çıkar. (s. 244)

Zamanı duyumlamak ise hatırlamayı gerektirir. (s. 246)

Bilinç sadece kendi içinde donup kalmayarak, sürekli kendi kendisi dışına, verili şimdiki zaman dışına, verili olmayana yönelerek var olur. (s. 249)

Sadece isteyen ve eyleyen, bir geleceği buradan doğru yakalayan ve onu kendi iradesi sayesinde belirleyen varlık bir 'tarih'e sahip olabilir.

Sembol, varolan ve olmuş olan gerçeklik olarak gerçekliğe, geriye doğru bakmaz; tersine sembol, gerçekliğin bir oluş unsuru ve motifi haline gelir. (s.251/252)

Parmenides ve Spinoza, metafiziksel düşünmenin saf 'şimdiki zaman tipi'ni cisimleştirirler; Fichte'nin metafiziği ise tamamen geleceğe bakışla belirlenmiştir. Fakat bu türlü tek taraflı tüm yön belirlemelerinin, saf zaman olgusuna herhangi bir şekilde zorla giydirildiği, onların olguyu parçalamak ve bu parçalanmada körelmek zorunda oldukları görülür. Hiçbir düşünür, böyle soyut parçalanmaya ve körelmeye karşı, Bergson kadar güçlü bir itiraz sergileyememiştir. Bergson'un öğretisinin, bu öğretinin inşasının ve gelişiminin, bilincin doğrudan verileri'nden "yaratıcı tekamül"e kadar, bu noktadan doğru anlaşılabileceği söylenir. Bergson'cu metafiziğin hizmeti, onun, eski ontolojinin varlık ile zaman arasında var olduğunu kabul ettiği bağlılık ilişkisini tersine döndürmesidir. Zaman tablosu dogmatik ve kesinleşmiş varlık kavramına göre biçimlendirilmemeli ve modellenmiş olmamalı; tersine gerçekliğin ve metafiziksel hakikatin içeriği salt zaman sezgisine göre belirlenmelidir.

Madde ve hafıza, Bergson'cu metafiziğin iki karşıt kutbunu ve iki temel direğini teşgil eder. (s259)

Bergson'un sisteminde, hafıza alanı madde alanından ayrılır.

Gerçek kendilik... salt hatırlama içinde geriye, zamana doğru bakmaya ve kendi derinliği içinde onu yeniden bulabilecek nitelikte olan bendir. (s. 256)

Bergson orijinal-zamansal olarak sadece geçmiş zamanı bilmektedir. (s. 258)

Bergson için her eylem, kesinlikle duyusal ihtiyaçta temellenmiştir ve en sonunda belirli motor mekanizmalar ve otomatizmler içinde kaybolur. Böylelikle bizi geçmiş zaman içine götüren saf sezgi, geleceği işaret eden ve gelecek zamanı sabırsızlıkla bekleyen 'niyet'in aksine olarak ortaya çıkar.

Bergson, gelişimi 'Yaratıcı Tekamül' olarak kabul eder, fakat onun yaratıcılık kavramı, bu noktada asıl olarak zihnin temaşasına değil, doğanın temaşasına dalmış, tarihsel zamana değil, biyolojik zamana yönelmiştir. (s. 260)

Bergson içinde, mekansal seyir fikri ve bir mekansal şema düşüncesi, zamanın ve farklı zaman aşamalarının analizinde kaçınılmaz biçimde karışmıştır. (s. 261)

Zamanın gerçek sezgisi, salt geçmişe yönelen hatırlama içinde kazanılamaz, tam tersine o aynı zamanda bilgi ve eylemdir. (s. 262)

Sembolik Özlülük
Her sembolik düşünme ve algılama, salt olumsuz bir nitelik; üzerinden atmaktan ve üzerinden atma zorunluluğundan doğan bir niteliktir. (265)

Brentano'nun 'Empirik Duruş Noktasından Psikoloji'si 'psişik olan'ın, bilincin işaret edilen unsurunu 'niyetlilik' niteliğinde bulur. Bu içerik kendine özgü bir yönelim belirleyiciliğini, düşünmeye dayalı bir belirlemeyi kendi içinde kuşatırsa, o psişik içeriktir. Her psişik olgu ortaçağ skolastiklerinin bir nesnenin niyetli (zihinsel), içsel varoluş olarak adlandırılmış oldukları ve bizim yeterince açık olmayan ifadelere rağmen, bir içerikle ilişki, bir objeye yönelim (burada bir gerçeklik anlaşılamaz) ya da içkin nesnellik adını vereceğimiz şey ile karakterize edilir. (s. 270)

Sembolik Bilincin Patolojisi - Sözyitimi Hastalığında Sembol Problemi
Kavramın olduğu ve ifade ettiği her şeyi kavram kendinden doğru ve -kendisiyle- kendisi vasıtasıyla gerçekleştirir. Kavram, kendi genelliğini ve anlamlılığını yalnızca dilden miras almıştır. (s. 282)

Dilin birliği cümledir. (s. 292)

Sembolik formlar felsefesinin ulaşmaya çalıştığı şey varlıktaki müştereklikler değil, anlamdaki müşterekliklerdir. (s. 381)

Zihinleştirme Süreci, Yani Dünyanın 'Sembolleştirilmesi' Süreci
Kendi anlamı ve değeri gereğince, kendisinin artık serbest ve engelsiz biçimde gerçekleştiği yerde değil, tam tersine, ona ket vurulduğu ve bu ket vurmalara karşı mücadele ederek, onlara rağmen gerçekleştiği yerde, bizim için doğrudan kavranabilir olur. Bu anlamda dil ve davranış patolojisi, bize bir kıstas verir. Bu kıstasla biz, insan kültürü dünyası ile organik dünya arasında, 'nesnel zihin' ile yaşantı alanı arasında mevcut olan mesafeyi ölçebiliriz. (s. 384)

Anlam Fonsiyonu ve Bilimsel Bilginin İnşaası
Kavram Teorisi Üzerine
1. Doğal Dünya Kavramının Sınırları
Kavram sadece bilinen şeyi sabitleştirip onun genel çerçevesini belirginleştirmez; ayrıca o, yeni bilinmeyen bağlantılar için ufku sürekli olarak tetkik eder. (s. 419)

Bilinç, bir nesneyle karşı karşıya olup onunla ilişki kurmak için, kendini, kendisinin dışında yakalamak 'zorundadır'. (s. 434)

Dil asla sadece bildirim değildir, onda aynı zamanda bir kip, konuşan öznenin bizzat kendini beyan ettiği bireysel bir anlatma formu yaşar. Her canlı konuşma, bu iki yönlülüğü, bu özne ve nesne kutbunu taşır. (s. 463)

Teorik oluşum gözleme dayalı kavrayıştan başka hiçbir şey değildir. (s. 523)

Sembolik, biri ya da diğeri değildir; tam tersine diğerindeki birini ve birindeki diğerini ifade eder. (s. 525)

Leibniz'e göre sembolik bilgi matematiğin temelini oluşturur. Sembolik bilgi bu temelden hareketle eksiksiz kanıtlama zinciri vasıtasıyla, sonuç çıkarımına doğru ilerlemeyi sürekli kılar. (s. 529)

Descartes matematiksel kesinliğin iki temel kaynağını ayırır, sezgi ve tümdengelim. Sezgi, aklın ışığı vasıtasıyla doğrudan akla uygun bulunduğundan dolayı, artık daha genişçe temellendirme gerektirmeyen ilkeleri sağlar.
Tümdengelim, bizzat kendinden hareketle aydınlanmayan, öncelikle dolaylı bir kanıtlama yöntemiyle kendinde apaçık olan aksiyomlardan türetilen önermelerle kurulur. Çünkü burada düşünme saf 'çıkarımsal' davranmak zorundadır. (s. 531)

İdeaların anlamı onlarla gerçekten örtüşen bir görünüşüm asla var olamayacağıdır.
...her varoluş belirsizliğe mahkum olurken ve teslim olmuşken, her bilme, kendi formu ve doğası gereğince belirlemeye yönelmektedir. (s. 534)

Modern Fizik Sisteminde 'Sembol' ve 'Şema'
...şeylere (pratik olan) yönelme yerine, (sözler)e düşüncede olanlara geriye dönüş gereği duyar. Platon, (Phaidon)

Burada çatlak yeniden açılır; gerçeklik ile kavram arasındaki bağ tam bir bilinçlilikle koparılır. Gerçeklik üzerinde, görüntü'nün gerçekliği olarak yeni bir evren yükselir. Saf anlam dünyası.
Bilginin tüm hakikati, güvenilirliği ve sağlamlığı artık bu dünyada temellenir. (s. 619)

Üçüncü kitabın sonu


Ernst Cassirer - Sembolik Formlar Felsefesi - Mitik Düşünce

Ernst Cassirer - Sembolik Formlar Felsefesi
2. kitap: Mitik Düşünce


Felsefe mitosa ve onun ürünlerine, diğer büyük kültür alanlarından daha önce yönelir. Bu tarihsel ve sistematik olarak açıkça anlaşılabilir. Çünkü esas felsefe kavramına net ifadesine, önce felsefenin mitik düşünmeyle mücadelesinde erişilir ve felsefenin gerçek görevine çok bilinçli biçimde nüfuz edilir...
Her varoluş biçimi ilk olarak mitik düşünmenin ve mitik hayal gücünün atmosferiyle örtülmüş şekilde ortaya çıkar. (s. 15)
Mitosun sembolik içeriği, refleksiyonun açığa çıkarmak ve mitosun gerçek çekirdeği olarak keşfetmek zorunda olduğu bir akli bilgi içeriğini kuşatmakta ve gizlemektedir.
Mitos, güncel felsefenin kavram diline çevrilerek, ister kurgusal, ister doğabilimsel ya da ahlaki olsun, bir gerçekliğin elbisesi şeklinde kavranarak anlaşılıp 'açıklanır' (s. 16)
Platon mitik dünyayı kendi içine kapanmış bir bütün olarak görür ve mitik dünyanın bütünüyle saf bilginin bütününü birbiriyle karşılaştırıp ölçmek için, mitik dünyanın bütününü saf bilginin bütünüyle karşılaştırır.
...mitos, içinde yalnızca oluşun dünyasının beyan edilebildiği kavram dilidir. (s. 17)
Zihnin kuşatıcı bir sistematiği talep edildiğinde, inceleme geriye, mitosa kadar gitmek zorunda kalır. Bu bakımdan Giambatista Vico, nasıl yeni bir dil felsefesinin kurucusu olduysa aynı şekilde baştan aşağı yeni bir mitoloji felsefesinin de kurucusu olmuştur.
Zihnin esas ve gerçek birlik kavramını Vico; mitos, sanat ve dil üçlüsünde görür. Fakat Vico'nun bu düşüncesi, öncelikle manevi bilimin romantik felsefede ortaya çıkan temelinde, tam sistematik kesinlik ve açıklık konumu kazanır. Burada da romantik edebiyat ve romantik felsefe, birbirinin yolunu karşılıklı olarak kolaylaştırır. (s. 18)
Mitosun dünyasındaki dolaylı bir şeyin, yalnızca başka bir şeyin, yalnızca başka bir şeyin örtüsü olarak görülüp apaçık anlaşılır hale getirilmesine yönelik her deneme artık kesin biçimde reddedilmelidir. Herder nasıl dil felsefesinde mecaz ilkesini aştıysa, aynı şekilde Scheling de aynı ilkeyi, mitoloji felsefesinde aşar. Scheling böylece, mecaz yoluyla görünüşteki açıklamasından geriye, yani sembolik ifadenin temel problemine gider, Scheling mit dünyasının mecazi yorumu yerine "totolojik" yorumunu; yani mitik biçimleri zihnin özerk ürünleri olarak kabul eden, onların özel bir anlam ve biçim verme ilkesinden doğru kavranmasını zorunlu kılan bir yorum getirir. (s. 19)
Bir halkın mitolojisi o halkın tarihi sayesinde oluşmaz; tam tersine, halkın mitolojisi vasıtasıyla onun tarihi kesin şekilde oluşur. Ya da bizzat halkın kaderi, yani en baştan onun payına düşen hisse kesinlikle tarih değil, mitolojidir. (s. 21/22)
Mitoloji, bilincin dışında hiçbir gerçekliğe sahip olamaz. (s. 23)
Schelling'e göre, her mitoloji, gerçek tanrı öğretilerinde ve tanrıların tarihlerinde yatmaktadır.
"...insanlığın bilincindeki asli renk, daima kendisinin aynısı olarak bilinmeyen, gerçekte gökyüzü ve yeryüzünü, yani her şeyi dolduran büyük birliğe bağlı kalmıştır" Schelling (s.36)
Defneyi gösteren Grekçe defne kelimesi sabah kızıllığı anlamına gelen Sanskrit kökenli Ahana'ya dayanır; sonuçta Apollon'un önünden kaçarken bir defne ağacı haline getirilen su perisi mitosu kendi nüvesinde, kendi nişanlısının, sabah kızıllığının peşinde koşan ve en sonunda, yerin yani kendi annesinin kucağına sığınan güneş tanrısının anlamından başka hiçbir şey değildir. (s. 46)

Düşünme Formu Olarak Mitos - Mitik Nesne Bilincinin Temel Sistemi ve Niteliği
Mitos, yalnızca kendi nesnesinin şimdiki zamanında, nesnenin belirli bir anda bilinci yakaladığı ve onu ele geçirdiği yoğunlukta barınır. Bundan dolayı mitos anı kendi kendisi üzerine genişletme ana önceden ve sonradan doğru bakma, onu özel bir an olarak gerçeklik unsurlarının bütünüyle ilişkilendirme imkanları bakımından eksiktir.

Bilinç, mitosun içinde yalın bir varolan olarak tutuklanmıştır. (s. 65)

Mitik düşünme için nasıl rüya ve uyanıklık arasında pek kesin bir farklılık yok ise, aynı şekilde yaşama alanını ölüm alanından ayıran keskin bir çatlak da pek yoktur. Yaşama ve ölüm, varlık ve varlığın yok oluşu gibi değil, aynı varlığın benzer biçimli, eş-türden parçaları gibi görülür. Mitik bilinç için hayatın ölüme ve ölümün hayata geçtiği sınırlı ve belirgin bir an yoktur. Mitik düşünme doğumu dönüş olarak düşündüğü gibi aynı şekilde ölümü devamlılık olarak düşünür. Mitosun tüm ölümsüzlük öğretileri, bu anlamda esas itibariyle olumlu-dogmatik değil daha ziyade olumsuz anlam taşır. (s. 67)
Sembol, "eşya"yı temsil etmez, eşyanın kendisi onunla aynı şey olur, öyle ki, sembol kendi şimdiki zamanında, doğrudan eşyanın yerine geçer. (s. 70)
Dil ve mitos sürekli karşılıklı temas içinde bulunurlar; kendi içeriklerini taşırlar ve birbirine bağımlıdırlar. (s. 72)
"Bir insanın özel ismi... insanın kendisinde kök salmış, insanı yaralanmadan ondan sıyrılmayan ve kazınamayan deri gibidir." Goethe (s. 73)
...nedensellik ve nesne kavramları, birbirini karşılıklı olarak sınırlar; nedensel düşünmenin formu, nesne düşüncesinin formunu ve vice versa'(çok sözlülük)yı belirler. Mitik düşünmede genel bir neden ve sonuç kategorisi eksik değildir; hatta bu kategoriler, gerçek anlamda mitik düşünmenin asıl temel varoluşunda mevcuttur. (s. 78)
Mitik düşünmenin sık sık vurgulanan ve tasvir edilen bu niteliğinin, mitik düşünmeye dıştan ya da tesadüfi olarak yapışmadığını; tam tersine, bu niteliğin zorunlu olarak bu düşünmenin iç yapısından çıktığını artık bilmekteyiz. (s. 82)
Doğanın tüm güçleri mitosa göre doğaüstü ve ilahi irade dışlaşmalarından başka hiçbir şey değildir. (s. 86)
Mitos belirli bütün durumları ya da özellikleri kendi temel düşünme formu gereğince, en sonunda cisimleşmiş hale getirmek zorundadır. (s. 95)

Mitik güç, gerçek bir madde türü varlıktır, bu şekilde yerden yere, özneden özneye geçebilir. (s. 99)

Mitik Düşünmenin Müstakil Kategorileri
Mitosta her varlık, eriyerek somut-canlı birlikler içinde/içine karışır. (s. 105)
Mitik düşünme, bu genel nitelikleriyle, kelimenin gerçek anlamında "somut" düşünme olarak kendini gösterir. (s. 106)
Mitik düşünme. 'çok renkli karışık şeylerin uzlaşması ve farklı şeylerin bir arada uyumlu kullanımı demek olan böyle bir ahlak yerine, sadece parçanın bütünle aynı, düzeyde oluşu ilkesini taşır. (s. 108)
Mitik düşünme formlarının bütün niteliklerinin sadece aracı olan ve türetilen bir şey konumuna oturduğu; formlar eksik ve yarım kaldığı sürece, mitosun düşünme formundan hareketle, mitik seyir ve yaşama formuna nüfuz edilemeyeceği sonucu çıkar. (s. 116)

Seyir (görü) Formu Olarak Mitos Mitik Bilinçte Mekan ve Zaman Dünyasının İnşaası ve Düzenlenişi - Temel Karşıtlık
Mitik bilinç, nesneyi geliştirerek ve kendisi için inşa ederek mülkiyetine geçirmez; tam tersine bu bilinç, nesneye kendini kesin biçimde ve tam olarak kaptırmış haldedir.
Mitik bilinçte sadece nesne vasıtasıyla basit duyusal uyarılmışlık vardır. (s. 120)
Mitik yaşantı formlarının tüm zenginliği ve dinamikliği, kutsal kavramında sözü edilen varoluş 'kabulü'nün tam olarak etkili olmaya başlamasına ve gelişerek bilincin yeni alanlarını ve içeriklerini etkisi altına almasına dayanır. (s. 128)

Mitos Formları Öğretisinin Ana Çizgileri - Mekan, Zaman ve Sayı
1. Mitik Bilinçte Mekanın Düzenlenişi
Mekansal uzaklığı mitos, mitik düşünmenin bu kendine özgü ilkesi dolayısıyla sürekli reddeder ve ortadan kaldırır. (s. 143)
Olan şey, bulunduğu yere tamamen belirli içsel bağlarla bağlanmış olarak algılanır. (s. 145)

2. Mekan ve Işık - 'Yön Belirleme' Problemi
Her sembolik formun kendine özgü sırrını oluşturan ve bilinçte yeniden felsefi hayret uyandırması gereken şey, ikincil biçim vermede değil, bu birincil biçim vermede yatmaktadır. (s. 148)
...her düşünme de, ilk bakıştaki duygu temeline dayanır. (s. 149)
Mitik zihin, her tan kızıllığının başlangıcında her yeni günün doğuşunda, dünyanın ışıkla yaratılışını yeniden deneyimler.
Herakleitos'in "güneş her günde yenidir" sözü, gerçekte mitik zihin içinde ifade edilen bir anlatmadır. (s. 151)
Kutsallaşma, belirli bir alanın, mekanın bütününden ayrılıp giderek diğer alanlardan ayrılması ve adeta dini olarak çevrelenmesi ve herkesin onun etrafında pervane olmasıyla başlar. (s. 159)
Gerçek bir mitik-dini ilk duygu, mekansal "eşik" olgusuna bağlanır. Eşiğin kutsallığı, esas itibariyle tanrının ikametgahını koruduğu gibi, bölge ve tarla formu içinde de, coğrafyayı, tarlayı ve evi her türlü düşman saldırısı ve tecavüzünden korur. (s. 160)

Mitik Zaman Kavramı
"Mitos" kendi temel anlamı gereğince mekansal değerlendirmeyi değil de zamansal bir değerlendirmeyi kendi içinde taşır. Mitos, altına dünyanın toplamının yerleştirildiği bir zamansal "manzara" çizer.
Gerçek mitos, kainatın ve onun müstakil parçalarıyla oradaki güçlerin, temaşasının, belirli semboller halinde, yani tanrılar ve doğa üstü varlık yapıları halinde biçimlendiğinde, ayrıca bu yapı ve biçimlere zaman içinde bir yaşantı, bir ortaya çıkış ve oluşma tahsis edildiğinde başlar. (s. 162)
Mitosta zaman, mutlak bir bağıntı formu, yani içinde şimdiye, geçmişe ve geleceğe asit unsurların sürekli yer değiştirdiği ve birbirine dönüştüğü bir bağıntı formu niteliği taşımaz; tersine mitosta kesin bir sınır, empirik şimdiki zamanı, mitik kaynaktan ayırır ve her ikisine de tamamen gerçek ve aldatıcı olmayan bir "nitelik" verir. (s. 164)
Nesnel kozmik ve nesnel tarihsel zamanla karşılaştırılınca, mitik bilinçte gerçekten de böyle bir (zamansızlık) mevcuttur. (s. 165)
Ritüel, belirli dini fiilleri, belirli zamanlara ve zaman dilimlerine düzenli olarak tahsis etme temeline dayanır. Fiiller bu dilimlerin dışında gerçekleşirse, tüm dinsel davranış, tamamen belirli aşamalara göre, mesela yedi ya da dokuz güne, haftaya ve aya göre düzenlenir. (s. 167)

Mitos, gerçek anlamda "tarihsel" zamanı çok az tanıdığı gibi, sözü edilen matematiksel-fiziksel zamanı da çok az tanır. Çünkü tarihsel zaman bilinci de belirli "nesnel" unsurları kendi içinde taşır. (s. 171)

Geçmiş araştırılır, gelecek yeşertilir. (s. 172)
...düşünce, her varoluş ve yaşantıda hissedilebilen dönem ve ritimden, evrensel varlık ve oluşa egemen olan bir kader düzeni düşüncesi olarak zaman düzeni fikrine ulaşır. (s. 174)
Gökyüzünün belirlediği şey, insanın, insan doğasının izlediği şeydir; bu, insanın taosudur. Bu taoya bakmak, öğrenme anlamına gelir.
İnsanın erdemi ve yükümlülüğü, makro-kozmosun mikro-kozmosu dönüştürme yolunu tanımasından ve onunla buluşmasından ibarettir. (s. 177)

Mitik ve Dini Bilinçte Zamanın Oluşması
Zaman, bir büyük acı...

Dini olarak incelenince, zaman, asla olayların basitçe ve tek biçimli geçişi değildir; tersine zaman kendi anlamını, öncelikle tek tek aşamaların ayrılıp ortadan kalkmasıyla kazanır. (s. 183)
Eylem gibi acının aşılması, zaman formunun parçalanmasıyla başarılır ki bu parçalanmadan sonra ruh, Nirvana'nın gerçek sonsuzluğuna karışıp kaybolur. (s. 189)
Dini bakış açısının amacı, zamanın içinde olan ve onun içinde 'isim ve yapı' kazanan tüm şeylerle birlikte, bütün olarak zamanın kaybolmasında yatmaktadır. (s. 190)
Bütün kötülükler ve diğer varlıklar zamanın ürünüdür. (s. 197)
Logos'un kendisi açısından, zamansal kaynağın anlamı sorusu kaybolurken varlığın 'oluş tarihi' zamansal bir kaynak, sadece mitos için var olmayı sürdürmektir.
Parmenides'in öğretici şiirinin tam olarak konuştuğu mitik dilde varlığın mevcudiyeti yeniden dike (adalet) kaderin düzenine ve buyruğuna bağlanmış olarak ortaya çıkar. (s. 198/199)
Bu ayrılışta öncelikle dike (adalet) anenka (zorunluluk) haline gelir.
Saf şimdiki zaman, Platon'un idealarının niteliğidir. (s. 202)
Asla oluşa tabi olmayan, hep varolan bir şey olarak idea, düşünceye ve onun özdeşlik talebine, kendisiyle aynı olan kesinlik durumuna dayanır. Platon'a göre filozof, mantıksal çıkarımın gücü sayesinde, bu sürekli varolanın yükümlülüğünü kesintisiz olarak taşıyan kişidir. (s. 203)
Fiziksel bedensel dünya, zamanın oluşumuyla başlar. Daima varolana, sonsuz örnekler olarak idealara bakan duyu dünyasını da mümkün olduğu kadar bu dünyaya benzer şekle getirmek istemektedir. Zaman, sayılara göre daire biçiminde hareket ettiği için, sonsuz olanın ilk ve mükemmel bir taklididir. (s. 208)
Mitik zaman, insani yaşantı süreçlerinin zamanı olarak düşünüldüğü gibi, aynı zamanda doğa süreçlerinin de zamanı olarak düşünülür. Mitik zaman, biyolojik kozmik zamandır. (s. 224)

Yaşantı Formu Olarak Mitos
Mitik Bilinçte Öznel Gerçekliğin Keşfi ve Belirlenişi
Beden ve Ruh
Ölüm mitosa göre, varoluşun ortadan kalkması değil, başka bir varoluş formuna geçişidir. (s. 236)
Ruh, "gerçek" bedenin ve onun düzeninin tam kopyasıdır. (s. 237)
Mitos'dan Ethos'a dönüşümün ilk baştaki evreleri, mitik bilincin fenomenolojisinin içinde bile görülmektedir. Ruhsal varlık insanın içinde kendini duyuran ve gerçeklikte dışta kalan yabancı bir güçtür; ruh, insan onu önleyici büyüsel koruma vasıtalarıyla kendinden uzaklaştıramadığı zaman, insana egemen olan doğaüstü bir kuvvettir. (s. 247)

Ben Duygusunun Mitik Yaşantı ve Birlik Duygusundan Ortaya Çıkışı
1. Canlılar Topluluğu ve Mitik Sınıf Teşkili
Totemizm
Mitosun kendisi, "ben" ile "sen" arasındaki ilişkiyi mümkün kılan zihinsel sentezlerden biridir. Bu sentez vasıtasıyla birey ve toplum arasında belirli bir birlik ve karşıtlık, bir gerilim ve dayanışma ilişkisi gerçekleşir. (s. 261)
Woho - Kuruntu
"Tanrı tasarımlarının ayrılmasıyla bilince nasip olan kurtuluşu, Helenler'e ilk önce şairler vermiştir. Tersten bakılınca ise, ilk önce onlara şairleri veren zaman, mükemmel geliştirilmiş tanrı anlatılarını da kendisiyle beraber getirmiştir." Schelling (s. 286)
Grek destanında başlamış olan şey, dramada tamamlanıp sonuçlanır. Grek tragedyası da mitik-dini bilincin tabakasından gelişmiş ve tabakanın asıl yaşantı temelinden asla tam olarak ayrılmamıştır. Tragedya, doğrudan doğruya, dionisyak törenlerden, dans ve şarkılardan ortaya çıkar.
Fakat tragedyanın yaşadığı gelişme, onun kökleşmiş olduğu ölçüsüz-dionisyak havada tutuklanmış olarak kalmayışının sebebini bu dionisyak havanın karşısına tamamen yeni bir insan yapısının, yeni bir ben duygusunun ve özbilincin çıkış biçimini açıkça anlatır. (s. 287)
Tragedya, destanın aksine, olayın merkezini dıştan içe kaydırmak suretiyle tanrıların yapısını ve varoluş biçimini de değiştiren yeni bir ahlaki özbilinç formu oluşturur. (s. 289)
Bireysel tanrı şekillerinde kendini gösteren dini bilinç krizi, aynı zamanda topluluk bilincinin içindeki bir krize işaret eder. Bireysel bilinç şey bilincine bağlanmış bir halde kalır ve ona karışıp kaybolur. Tanrının kendisi her şeyden önce ve özellikle tek bireyin değil, soyun tanrısıdır. (s. 289)

İnsanın niteliğinin sınırlarını belirlemeğe ulaşmasını sağlayan ayrımlaşma süreci, insanı bu niteliğin içinde de sınırları kesin biçimde çizmeye ve türe özgü ben bilincine varmaya götürür. (s. 290)

2. Kişilik Kavramı Kişisel Tanrılar
Mitik Ben Kavramının Aşamaları
İnsanın bulduğu her yeni araç-gereç, bana göre sadece dış dünyaya biçim vermeye değil, ayrıca insanın özbilincinin biçimlenişi yolunda yeni bir adım atılması anlamına gelir. (s. 314)
Sembolik formlar felsefesi, kendi sorusunu zihinsel ifade fonksiyonunun tüm unsurlarına yöneltir. Sembolik formlar felsefesi bu unsurlarda varlığın kopyalarını ya da suretlerini görmez, onlarda, şekillendirme tarzlarını ve sistemlerini görür. Onlarda vakıf olma organlarını değil, anlam verme organlarını görür.
Dil, mitos, sanat onlar her zaman sadece zihnin kendiliğindenliğinin özgürlüğünün ifadesi olarak anlaşılabilen ürünlerden hareketle bir dünya açığa vururlar.
İnsan, kendi gerçek varlığını, sadece kendi tanrı sembollerinin/sembolünde görsel hale getirebildikçe, onun kendini kavraması ve tanıması gerçekleşir. (s. 317)

İbadet Kurban
Eylem, mitik açıklamanın (kutsal söz)ün tamamlayıcı olarak eklendiği ilk şeydir.
"Bu birlik, öznenin ve onun özbilincinin yeniden kurulması, uzlaşma, katılmanın doğurduğu olumlu duygu, diğer mutlağa katılmayı ve onunla birlik olmayı hakikat olarak da ifade etmek; bölünmüşlüğün bu ortadan kalkışı, ibadet alanını oluşturur." Hegel (s. 319)
Kült, öznenin kendi sonsuz sürecini ibadet edilen varlığın özüyle özdeş olarak konumlayabilmesidir. Çünkü ibadet etmede ben, bir yönüyle tanrı, diğer yönüyle de dini özne olarak ortaya çıkar; ama kesinleşen şey aynı zamanda her ikisinin somut birliği olur ki, bu birlik sayesinde ben tanrı da ve tanrı da bende bilinir. (s. 319)
Sadece insan ilahi olanı büyüsel vasıtayla yenilmesi gereken değil, dua ve kurban vasıtasıyla uzlaşılması gereken kendinden üstün bir güç olarak tanır ve böylece o gücün karşısında, tedricen gerçek bir ben duygusu kazanır. Burada da özben, sadece içeriğini dışa yansıtarak kendini bulur ve kurar. (s. 323)
Gerçek kurtuluş, sadece beni tanrılığa doğru genişletmeyen, daha ziyade yokluk içinde sona erdiren zihinsel dalış (meditasyon) getirir. (s. 326)

Mitik Bilincin Diyalektiği
Mitik eylemin başlangıcında, danslı-oyun bulunur ve bu oyun asla sırf "estetik", sırf temsil edici bir anlam taşımaz. (s. 342)
Dini formun özelliği bilinci mitik sembol dünyasının karşısına yerleştiren farklı tavır alışta kendini belli eder. Bilinç, mitik sembol dünyasına muhtaç değildir. O bu dünyayı doğrudan doğruya kendi dışına çıkarabilir. (s. 343)
Budizmdeki dini hakikat, sadece şeylerin dünyasını değil, aynı zamanda etkilemenin ve istemenin dünyasını da aşmaya çabalar. (s. 352)
...gerçek kurtuluş, sadece şeylerin ötesinde değil, ayrıca özellikle eylemin ve istemenin de ötesinde bulunmaktadır. Bu kurtuluşa ermiş olan kişi için sadece "ben" ile dünyanın karşıtlığı değil, ayrıca "ben" ile "ben"in karşıtlığı da kaybolmuştur.
Kişilik sürekli varoluşa, kendi "tinselliği"ne sahip değildir. Tam tersine o, sadece doğrudan güncelliği içinde; yani farklı biçimli yeni varoluş unsurlarının sürekli ve kaybolmasında, dünyaya gelmesi ve çekip gitmesinde mevcut olur ve yaşar. (s. 353)
Dil ve din, aynı zihinsel kökten gelerek, bir diğeriyle ilişkilenir ve bir diğeriyle en içten şekilde bağlanır; her ikisi, duyularla kavranamayacak olan şeyin duyusal olarak duyusal şeyin duyular üstü şeklinde kavranması hissinin farklı kuvvetlerinden başka bir şey değildir. (s. 364)
Gerçekliği dini olarak anlamak, gerçekliğin kendinden dışarı çıkmaz. Anlama gerçekliğin bir başkası ile ilişkilenmesine ve başkası içinde, kendi anlamına göre anlaşılmasına bağlıdır. (s. 367)
"Bizim özvarlığımızda bir sonsuzluk, bir ayak izi, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Tanrı'nın tam bir benzeri sokuludur." Leibniz (s. 370)
"Acaba bir mucize nedir?
Bana söyler misiniz?
Acaba hangi dilde... bir şey, bir işaret ve sezdiriciden başka bir anlama gelir?
Aynı şekilde bütün diğer deyimler, bir görünüşün sonsuzla, evrenle doğrudan ilişkisinden başka hiçbir anlam ifade etmez; bu ise, bir sonlunun, yani doğanın yokluğunu açığa çıkarmaz mı?
Mucize, olaya verilen dini isim değildir; her şey en doğal olanların tümünde hakim olan kavrayış, onların dini nitelikteki/nitelikli kavranışına uygun olur, olmaz, bir mucize ortaya çıkar."
Schleirmacher (s. 372)
Bir olayın dini anlamlılığı, artık onun içeriğine değil formuna bağlıdır. (s. 372)
Sembol, zihin üzerinde, artık bağımsız şeysel bir şey olarak etki icra etmez. Artık o zihin için gerçek bir yaratıcı gücü ifade eden bir şey haline dönüşmüş olur. (s. 374)

Türkçeleştiren: Milay Köktürk
Hece Yayınları
2000, Ankara

Ernst Cassirer - Sembolik Formlar Felsefesi - Dil

Ernst Cassirer - Sembolik Formlar Felsefesi
1. kitap: Dil


Sembolik Form Kavramı ve Sembolik Formların Sistematiği

Düşünce artık varlığın yanında doğrudan doğruya ortaya çıkmaz: Varlığıniçsel formunu, onun "üzerine" düşünme değil, tam tersine, düşünmenin kend içsel formunu/formu belirler. (s.17)

"Kendinde Şey olarak varlık, kendi metafiziksel birliği çok sıkı biçimde korudukça, aynı ölçüde bilmenin tüm imkanını uzaklaştıran ve nihayet tümüyle bilinmezlerin alanına sürgün edilen bir "X"e dönüşür. (s.20)

Sembolik formlar, yani bilgi, sanat, din ve mitos, içlerinde kendinde bir gerçekliğin zihne kendini gösterdiği farklı yapılar değildir; zihnin kendini nesneleştirirken, yani kendini bildirirken izlediği yollardır. Sanat ve dil, mitos ve bilgi bu anlamda kavranınca, buradan genel bir kültür bilimleri felsefesine yeni bir giriş yolu açan problem de ortaya çıkar. (s. 22)

Dini bilinç de -kendi nesnesinin hakikat oluşundan, "gerçekliğinden" o kadar çok emin olmasına rağmen- bu gerçekliği, sadece daha alt bir kademeye, saf bir mitolojik düşünme kademesine indirip yalın bir nesnel varoluş haline getirir. (s. 25)

Dini bilinç, bir kendi-tavır alma biçimidir,...
Felsefi düşünme bütün bu yönelişlere karşı çıkar. (s. 25)

Zihinsel kültürün farklı ürünleri, dil, bilimsel bilgi, mitos, sanat, din öyle şekillenirler ki, onlar, tüm kendi içsel farklılıklarına rağmen, tek bir büyük problem bağlamının parçası haline, tüm bir amaçla ilgili olan çeşitli hamleler haline dönüşürler: Zihni geçici olarak tutuklayan salt pasif izlenimler dünyasını saf bir zihinsel ifade dünyasına dönüştürürler. (s. 26)

Kavram, zihnin somut gerçekliğini ifade eden araç olduğu gibi, ayrıca onun bizzat kendi tözüne ait unsurdur. (s. 30)

İşaretin Genel Fonksiyonu ve Anlam Problemi
İşaret, düşüncenin en önemli parçasıdır.
Düşünme, sembol ve işaret kullanımına dayanır.

Bilginin temel ilkesi daima özelde seyredilebilmesinde, özelin daima genel açısından düşünülebilmesinde duyulabilir, görülebilir hale gelir. (s. 33)

Düşünme olarak telakki ettiğimiz zihnin özü, bize kendini, sadece zihnin duyusal malzemeyi biçimlendirmeyle başladığında sunabilir.

Mitosta bir şeyin ismiyle o şeyin kendisi ayrılmaz bir biçimde birleşmiştir. Sırf söz ya da sembol, büyülü bir gücü kendi içinde bulundurur ki, bu güç vasıtasıyla şeylerin özü bize kendini verir. (s. 37)

Biz formları yalın ürünler şeklinde verilmiş bir dünyaya sokamayız; aksine onları, varlığın kendine özgü bir bölümlenişinin gerçekleşmesini sağlayan fonksiyonlar olarak kavramak zorundayız. (s. 41)

Dil dahaziyade, özellikle uyarım ve duygu birbirine bağlandığı ve böylece, ben ve dünyanın şimdiye kadar verilmemiş olan yeni bir sentezi oluşturduğu zaman ortaya çıkar. (s. 43)

Temsil Problemi ve Bilincin İnşaası

Her tek bilinç varlığı sadece, bilinç bütünün bu varlığın içinde aynı zamanda herhangi bir form içinde bir arada bulunması ve temsil edilmesi suretiyle, kendi kesinliğine sahip olur. (s. 51)

Bilinçteki her varoluş, bilincin işte böyle farklı türden sentez sistemlerinde kendini aşmasından ibarettir ve sadece bilincin bu yönelişlerde kendini aşmasıyla mevcut olur. (s. 60)

Çokluk bir de olduğu gibi bir de çokluktadır.

İşaretin Düşünsel Anlamı, Taklit Teorisinin Aşılması
Bilincin dilde, sanatta, mitosta oluşturduğu keyfi işaretleri kavramak istiyorsak... "doğal" sembollere geri gitmek zorundayız. (s. 61)

Dilin görevi tasarımlarda varolan farklılıkları ve belirlemeleri... bir şekilde görülebilir ve bilinebilir yapmaktadır. (s. 63)

İşaret, bilincin sırf "madde"den maddenin zihinsel "form"una geçmek için oluşturduğu bir aracıdır. İşaret, kendini gerçek duyusal ölçüler olmaksızın ortaya koymak için, deyim yerindeyse, anlamın sarf ve bayıltıcı havasında dolaşmak için, bilincin sırf ayrıntılarını, onu karmaşık toplu hareketlerini ifade etmez, anlatım yeteneğini kendi içinde taşır. (s. 66)

Her bilinç bize kendini zamansal olup bitme formunu sunar, fakat bu olup bitmenin ortasında artık "şekil verme"nin belirli alanları ortaya çıkmalıdır. O halde süreklilik ve sürekli değişim unsurları birbirine geçmeli ve birbirine karışarak kaybolmalıdır.
Çünkü bilincin sembolik ürünlerde sürekli değişimi ve sürekliliği birlikte gerçekleştirmesinde, "zihinsel olan"ın duyusal olan'ın yerine geçmesi ya da önceliği söz konusu değildir; tersine, burada bizzat duyusal olan malzemede zihinsel temel fonksiyonların görünmesi ve sırlarını bildirmesi söz konusudur. (s. 68)

Biz "gerçeklik" olarak adlandırdığımız şeyi yalnızca bu dünyalar vasıtasıyla gözlemleriz ve ona bu dünyalar içinde sahip oluruz. Çünkü, kendini zihne açan en yüksek gerçeklik, nihayetinde onun kendi eyleminin formudur. Bundan böyle zihin, bizzat kendi faaliyetlerinin topyekününde ve bu faaliyetlerden her birinin belirgin hale gelmesini sağlayan özel kurala bilgisinde; ayrıca bütün bu özel kuralları, tekrar bir çözüm ve bir görev birliği için birleştiren ilişkinin bilincinde, bunların hepsinde bizzat kendisinin ve gerçekliğinin temaşasına sahip olur. (s. 69)

Biz sembolik olana, yani işaret edene yönelişte ne kadar ileriye gidersek, saf sezginin başlangıcından o kadar çok ayrılırız.

İnsan bilgisi gerçi sembollere ve işaretlere asla muhtaç değildir; ama bilgi şimdi böylece, mükemmel ve ilk-örnek olarak ilahi anlama yetisi modeline karşıt olan insani bilgi olarak, yani sınırlanmış bilgi olarak karakterize edilmiştir. (s. 71)

Her kültür, belirli zihinsel sembol dünyalarının, belirli sembolik formların oluşmasıyla etkili biçimde meydana çıktığına göre, felsefenin amacı, bütün bu oluşumların arkasına doğru gitmek değil, daha ziyade oluşturulanları, onları biçimlendiren temel ilkeler içinde anlamak ve bilmekten ibarettir.

Zihnin özünün bütünlüğü, onun üretimlerinin bütünlüğüne zarar verilmesinde değil, öncelikle üretim bütünlüğünün korunmasında ve onaylanmasında ortata çıkar. (s. 73)

Dil Formunun Fenomenolojisi Üzerine, Felsefe Tarihinde Dil Problemi, Felsefi İdealizmin Tarihinde Dil Problemi - Platon, Descartes, Leibniz

Kelime bir işaret ve ad, varlığın zihinsel bir sembolü değil, tersine varlığın bizzat reel bir parçasıdır. (s. 76)

Dilin mitik olarak kavranışı, tek tek kelime ve büyüsel deyimlerin taşıdığı özel güç fikrinden, gitgide bütün olarak kelimenin, "konuşma"nın sahip olduğu genel bir gizli, güç düşüncesine yükselmek suretiyle, aynı yönde ilerlemeyi sürdürür.
Dil kavramı bu mitik formda ilk önce birlik olarak tasarlanır.
Veda dini için kelimenin manevi gücü, dil gelişiminin kaynağı olan temel motivlerden birini teşkil eder... Rigveda'da bile kelimenin efendisi, her şeyi besleyen güçle, bedenle aynı konumlanır ve her şeye kuvvetle hükmedici olarak gösterilir. (s. 77)

İlk önce Grek kurgusunda ortaya çıkan "logos" kavramı, ilk bakışta, göksel sözün mutlak kudretinin ve heybetinin mitik şekilde kavranışıyla adeta ikizmişcesine sıkı biçimde bağlanmış gibidir. Çünkü burada da kelime sonsuz ve ölümsüz bir şeydir, burada da varolanın mevcudiyetinin/mevcudiyeti ve birliği onun parçalanamazlığına ve birliğine dayanır. Herakleitos'e göre "logos" her şeyin düzenleyicisi haline gelir. (s. 78)
Dilin içinde, bizim onu inceleyişimize göre, sadece varlığın tesadüfi ve tikel bir kavranışı veya gerçek bir kurgusal ve genel kavranışı ifade edilmiş haldedir.
Dilin logos'unu sadece bir form içinde -ki bu formda logos kendini tek kelimde temsil eder ve yeryüzüne iner- incelersek, o zaman her kelimenin, işaret etmek istediği nesneyi daha ziyade sınırladığı ve bu sınırlamada onu yaraladığı görülür. (s. 79)
Çünkü, var olanda karşıt olarak ortaya çıkan şey, dilin ifadesinde çelişki haline gelir ve varolanın gerçek yasasını ve iç yapısını dilde temsil etmek, sadece böyle bir konumlama ve ortadan kaldırma, söz ve itiraz şeklindeki değişim oyununda gerçekleştirilir. Böylece, Herakleitos'in dünyanın temel düşünülüşü ile ilgili üslubunun çok deruni "karanlıklı"ğı tesadüfi ve keyfi olmayıp, bizzat düşüncenin upuygun ve zorunlu ifadesidir. (s. 80)
Dünyayı biçimlendiren logos'un yeterli mevcudiyeti, sadece kendi gerçek sınırlarını her zaman adeta kıran hareketli ve akıcı dil kelimesinde kendi karşı sembolünü bulur. (s. 81)
Dil kendi içinde, bizzat onun içine atılmış halde olan, sembolde ve benzetmede sezilerek çözülebilecek bir anlam taşır. (s. 81/82)
Sofistlerin kelimelerin çok anlamlılığıyla kurdukları güçlü oyun, şeyleri onun eline teslim eder ve onlara, şeylerin kesinliğini, zihnin serbest hareketi içinde eritme izni verir.
Sofizm nasıl kelimede çok anlamlılık ve keyfilik unsurunu yakalar ve onu öne çıkarırsa aynı şekilde Sokrates'de kelimede elbette onun içinde olgu olarak verilmiş olmayan ama onun içinde gizli talep olarak bulunan kesinliği ve tek anlamlılığı yakalar. (s. 82/83)
Dil, bilginin ilk başlangıç noktası olarak tanınır. Fakat dil artık böyle bir başlangıç noktasından daha fazla bir şey değildir. (s. 86/87)
Dilin gerçek gücünü oluşturan şey daima dilin gerçek zayıflıklarına da işaret eder ki bu zayıflıklar, dili en yüksek gerçek felsefi bilgi içeriğini anlatabilme yeteneğinden uzaklaştırır. (s. 89)

Empirizm Sisteminde Dil Probleminin Konumlanışı - Bacon, Locke, Berkeley

Kendisiyle açık bir anlamı bağlayabileceğimiz bir şeyin "doğa"sı kavramı mutlaka bir anlama değil, sadece göreli bir anlama sahiptir.
Bir şeyin doğasını belirlemek, bizim için sadece o şeyde içerilmiş olan ve unsur olarak tümel tasarımına giren yalın fikirleri geliştirmek anlamına gelir. (s. 101)

Felsefenin her yönelişi, ilk önce bir dil eleştirisi üzerine inşa edilmelidir; bu yenilenme nesneden önce, şeylerin insan zihnini öteden beri yakalayıp hapsettikleri yanılgısını ortadan kaldırmalıdır. (s. 104)

Berkeley, dilin bilgi ve hakikat içeriğini ortadan kaldırmaya çabalamış, insan zihninin her yanlış düşünme ve yanılgısının temelini dilde görmüş; Hobbes'ta ise, dile sadece hakikat değil, ayrıca tümel-hakikat tahsis edilmiştir. Hobbes'un hakikat kavramı, hakikatin şeylerde değil, sadece ve yalnızca kelimelerde ve kelimelerin kullanımında bulunduğu, şeklindeki tezle hakikat kavramı nesnelerde değil, işaretlerde bulunur teziyle zirveye çıkar. (s. 105)
Hobbes'un genel minimalist görüşüne göre, dil sadece, aynı zamanda soyut bilginin şartlı, ayrıca her hakikatin ve her genel geçerliliğin kaynağı olduğu ölçüde, yanılgının(da) kaynağı olur. (s. 106)

Başlangıçta metafiziğin eşiğinde geriye gönderilen dil, en sonunda sadece metafiziğin etkinlik alanına girmekle kalmaz, ayrıca dil bu metafiziğin formunu kesin şekilde ve esaslı biçimde belirler de. (s. 107)

Fransız Aydınlanma Felsefesi

Dil incelemesinin merkezi sadece mantıktan psikolojiye doğru değil, ayrıca estetiğe doğru da çekilir. (s. 110)

Form hiçbir zaman maddeden üretilemez; tersine form oluşmamıştır ve ölümsüzdür; oluşmamış ve ölümsüz olarak mevcuttur; çokluğa kendi damgasını vurmak suretiyle ona kendi belirli yapısını ödünç veren saf fikri bir birlik ve bu birlik olarak mevcuttur.
Gerçek sanatçının kendi eserinde sergilediği şey, empirik tesadüfi özelliği ve tesadüfi varlığı değil, bu içteki zihinsel ölçüdür. Böyle bir sanatçı gerçekten ikinci yaratıcıdır, gerçek bir Prometheus ve Jüpiter'dir. (s. 113)

Dil, sanat gibi sırf bir zihin eseri olarak düşünülmekten çok, zihnin kendine özgü bir formu ve "enerjisi" olarak düşünülmelidir. (s. 117)

Duygulanım İfadesi Olarak Dil - "Dilin Kaynağı Problemi" - Vico, Haman, Herder, Romantikler
Vico'da dilin ilk kelimelerini yalnızca geleneksel konumlamalara dayandıran öğretileri yararsız bularak, kelimeler ve onların anlamları arasında 'doğal' bir ilişki talep eder. (s. 121)
Dil, konuşma dinamiğine, konuşmanın kendisi ise, tekrar hissetme ve etkilenim dinamiğine dayandırılır. (s. 123)

Akıl, dildir, söz"dür (Logos)
Demosthenes

Dil bizzat bilincin sentetik inşaasındaki bir faktördür ki bu faktör sayesinde duyusal alımlamaların dünyası bir seyir dünyası halinde biçimlenir: Bu nedenle dil imal edilen bir eşya değil, bir zihinsel üretme ve oluşturma kesinliği ve biçimidir. (s. 128)

"Bireysel form" kavramı, organik yaşantıyı açıklamak amacıyla Leibniz tarafından oluşturulmuştur. Herder vasıtasıyla bu kavram zihinsel varoluşun tüm boyutlarına yayılmış, doğadan tarihe, tarihten sanata ve sanat biçimlerinin ve sanat üsluplarının somut incelemesine taşınmıştır. (s. 130)

Wilhelm von Humboldt
Dil, insanın kendine ayrılmış bir bireyselliğe sahip olmadığını, ben ve sen'in birbirini karşılıklı olarak talep ettiklerini ve aynı zamanda ayrılma noktasına kadar geriye gidilebilirse, Ben ve Sen'in gerçekten özdeş kavramlar olduklarını ve bu anlamda, zayıf, yardıma muhtaç ve düşkün bireylerden, insanlığın ilk atalarına kadar, bireyselliğin çevresinin varolduğunu gösteren en parlak belirti ve en kesin kanıttır. Aksi takdirde her anlama sonsuza kadar "imkansız" olacaktır. (s.133)
Nerede, ne zaman ve nasıl yaşarsa yaşasın, birey kendi bütün neslinin ayrılmış bir parçasıdır ve dil, bu sonsuz, bireyin kaderini ve dünyanın tarihini düzenleyen ilişkiyi kanıtlar ve sürdürür. (s. 133)

Wilhelm von Humboldt, İnsan Dillerinin Yapısının Farklılıkları Üzerine
Dillerin farklılığı, seslerin ve işaretlerin bir farklılığı değil, bizzat dünya görüşlerinin farklılığıdır. (s. 136)
Yargı, Kant'da, verilmiş bilgileri tamamlayan nesnel birliği haline getirme niteliğinden başka bir şey değildir. (s. 139)
August Schleicher ve Doğabilimsel Dil Anlayışına İlerleyiş
Schleicher ilk büyük eseri "Karşılaştırmalı Dil Araştırmaları'nda (1848) dilin gerçek doğasının, zihinsel yaşantının sesli-hecelenen ifadesinin doğası olarak anlam ve ilişki ifadesinin, birbiriyle birlikte bulunuşları bağıntısı içinde aranabileceğinden hareket eder. Her dil, anlam ve ilişkiyi ifade etme şekli ve niteliğiyle karakterize edilir. (s. 142)
Anlam, maddi olandır, köktür; ilişki ise formel olandır ve kökte karalaştırılmış değişimdir. (s. 143)
Geçmiş gerçekleştiğinde zihin artık sesi üretmeyip, sesin karşısında ortaya çıkınca ve onu kendi vasıtası olarak kullanınca, dil daha fazla gelişemez ve artık git gide aşınır. Dil oluşumu, o halde, tarih öncesine, buna karşılık dillerin çöküşü tarihsel zamana tesadüf eder. Bundan dolayı, evren ruhu için doğa ne ise insan zihni için de dil odur; yani onun başka varlığı durumudur. (s. 145)

Modern Dilbilimin Temellendirilmesi ve Ses Yasaları Problemi
İnsan konuşmasında yaşayan ruh, cümleyi, cümle parçasını, kelimeyi ve sesi kurar. (s. 157)
Duyusal İfade Aşamasında Dil - İfade Hareketi Olarak Dil-İşaret ve Kelime Dili
Her yeni form, dünyanın yeni bir inşaasını ifade eder. (s. 161)
Taklit, bütün serbest zihinsel etkinlik formlarının karşıtını oluşturur. Taklitte ben, dıştaki etkinin ve onun özelliğinin içinde tutuklanmış kalır; ben dış etkiyi, tüm gerçek kendiliğindenliği işlemez hale getirecek şekilde ne kadar çok tekrarlarsa, taklit kendi amacına o kadar mükemmel erişir. (s. 168)

Mimiksel, Benzerliğe Dayalı ve Sembolik İfade
Temel kabul, bilginin görevinin şeylerin özünü aksettirme ve kopya etme; dilin görevinin, bilginin özünü aksettirme ve kopya etme olmasıdır ki, dilin değerinin reddedilmesi gibi, savunulmasında da, bu temel kabulden hareket edilir. (s. 174)
"Gönül konuşursa, o zaman konuşan artık gönül değildir" (s. 176)
Her formun anlamı, söz konusu formun ifade ettiği şeyde değil, sadece ifadenin içteki yasallığında ve kipinde, biçiminde ve niteliğinde aranabilir. (s. 178)
Sesin arandığı şey, duyusal etkiye alabildiğince yaklaşmak ve bu etkinin çok çeşitliliğini, mümkün olduğu kadar ona uygun şekilde taklit etmektir. (s. 180)
Görsel İfade Aşamasında Dil - Mekan ve Mekansal İlişkilerin İfadesi
Dil için, doğrudan doğruya mekan kelimelerinin oluşması, benin ve onun başka öznelere karşı sınırlanışının işaret edildiği ortam haline gelir. (s. 212)

Zaman Bildirimi
Dil kendine açılan her yeni anlam çevresi için yeni bir ifade vasıtası oluşturmaz; tersine, dilin gücü işte belirli bir verili malzemeyi farklı şekillerde biçimlendirmeye, bu malzemeyi içeriksel olarak değiştirmeksizin, başka bir görevin hizmetine vermeye ve böylelikle malzemeye yeni bir zihinsel form dalgalanmaya muktedir olmasından ibarettir. (s. 216)
Sayı Kavramının Dilsel Gelişimi
Dil, içinde sayı kavramına bulunduğu zihinsel -akılcı- çerçeveyi, kendinden doğru tam olarak dolduramaz ve aşamaz ama, onu boyutuna göre, geçebilir ve böylelikle, onun içeriğinin ve sınırlarının belirlenişini dolaylı olarak hazırlayabilir. (s. 235)
Dil, mekansal nesnelerin ayrılığından hareketle, bu nesnelere ilişkin ve onların çokluğunun ifadesine; zamansal fiillerin ayrılığından da, nesnelerin özelleşme ve ayrılıklarının ifadesine erişir. (s. 249)

Dil ve İçteki Seyir Alanı - Ben Kavramının Aşamaları - Dilsel İfadede "Öznellik"in Ortaya Çıkışı
Latince persona kelimesi, esas itibariyle oyuncunun maskesi ya da yüzü anlamına gelirse ve bu kelime, Almanca'da uzun süre, dıştan görüneni, yani bir tek varlığın vücut yapısı ve endamını göstermek için nasıl kullanıldıysa, buna benzer şekilde mesela İbranice'de, dönüşlü zamir sadece ruh ya da kişi gibi kelimeler vasıtasıyla değil, aynı zamanda yüz gibi, et ya da kalb gibi kelimeler vasıtasıyla ifade edilir. (s. 267)
Dil adeta, varoluş formlarının eylem formlarıyla, eylem formlarının varoluş formlarıyla ilişkilendirilmesini ve her ikisinin birbiriyle zihinsel ifade birliği halinde karıştırılmasını sağlayan bir merkez-dünya oluşturur. (s. 277)

Şahıs ve İyelik İfadesi
Dil tarihine ait olgular, dildeki ben kavramının gerçek ve kesin oluşumundan önce, "ben" ve "benim", "sen" ve "senin" vs. ifadelerinin henüz daha ayrılmadığı bir ilgisizlik durumunun olduğunu göstermektedir. (s. 279)
Şeysel olmayanın ifadesi olarak "ben", gerçek anlamda ele alındığında, "kendi kendisiyle saf özdeş" olarak kavranmalıdır. (s. 282)
Ben asla gerçek ve tasarımlanabilir ya da gözlenebilir içerik değildir; tersine, Kant'ın ifadesiyle, yalnızca "tasarımlar, hakkında sentetik bilgiye sahip olmak"tır. Bu anlamda, tasarlayan her ben, somut içeriği boşaltıyor gibi göründüğü için, "her şeyin altındaki en yoksul" bendir. Fakat tasarım bu içerik boşluğunda, elbette aynı zamanda kendi içinde tamamen yeni bir fonksiyon ve tamamen yeni bir anlam taşır. (s. 286)

İsim ve Fiilden Oluşan Dil İfadesi Tipi
Düşünmenin yolu gibi dilin yolu da, bilinenden bilinmeyene, duyusal algılanandan sırf düşünülmüş olana, "fenomen"den "numen"e gitmelidir. Bundan dolayı, fiilin ve fiil yerine geçen özel kavramların işareti, töz işaretlerinden ve dilsel isimlerden zorunlu olarak önce gelmelidir, Raul de la Grasserie (s. 288)
Dilsel işaret, varoluşa değil, değişime vurgu yapar. (s. 298)
...dilin oluşumu kendi başlangıcını fiilden alır; fakat fiilin kendisi nesnel seyir alanında varlığını sürdürür. (S. 302)

Soyut Düşünmenin İfadesi Olarak Dil - Dilsel Kavram ve Sınıflama Oluşumu - Niteleyici Kavram Oluşumu
Nominalizmde doğruluğun kendisi mantıki değil, daha ziyade dilsel bir belirleme haline gelir. Gerçeklik kavramı objelerde değildir. Doğruluk, şeylerin bilgisinde, hatta fikirlerde bulunabilen bir uzlaşmaya değil, kesinlikle işaretlerin, özellikle ses işaretlerinin bağlanışıyla ilişkili olan bir uzlaşmaya karşılık gelir. (s. 305)
Soyutlama süreci sadece, kendi içinde herhangi bir şekilde belirlenmiş ve etiketlenmiş, dilsel ve düşünsel olarak düzenlenmiş olan içeriklerde gerçekleşebilir.
Düşünme kavramın en son kaynağına erişmek için, daha derin bir tabakaya nüfuz etmek, bizzat kelime oluşumu sürecinde etkin biçimde kendini gösteren ve tüm tasarım maddesinin alt düzeni için belirli dilsel sınıflama kavramları altında kesinlikle bulunan birleştirme ve ayırma motivlerini aramak zorundadır. (s. 308)
"Kelime, kendinde nesnenin değil bu nesnede ruhtan üretilen imgenin kopyasıdır." (s. 314)
İnsan kendi eylemini ve istemesini bir noktaya yöneltince, bilinç o noktaya yönelip yoğunlaşınca, insan, işaret etme süreci için, adeta ilk defa olgun hale gelir.
Bilinç o zaman... bir gelecek tasarımına müdahale eder. (s. 316)

Dilsel Sınırlama Oluşumunun Temel Yönleri - Mantıki İlişki İfadesi Olarak Dil - Yargı Alanları ve Bağıntı Kavramları
Gerçek varlığı sırf akılla kesinleştirme kavgasını Parmenides, kesinlikle apaçık bir görev kabul etmiştir. Acaba Eleacılığın bu gerçek varlığı, mantıki karar verme anlamında tam manasıyla temellenmiş midir? Bu varlık yalnızca, her geçerli bildirimin temel formu olarak bildirme eki έστι(-dır, dir)'a karşılık gelmekte midir? Ya da bu varlığa, başka bir ilk anlam, varlığın 'çok iyi yuvarlaklaştırılmış bir küre' düşüncesiyle karşılaştırılabilme zeminini sağlayan somut bir ilk anlam sinmiş midir? Parmenides, alışılmış duyusal dünya kavrayışının zincirlerinden olduğu gibi dilin zincirlerinden de kurtulmaya çalışır. (s. 359)
Fichte, tüm felsefelerin ilk ve kesinlikle şartsız temel önermesi olarak A, A'dır önermesinin, 'tüm bilim öğretilerinin temeli'ne yerleştirilmesiyle -dır'ın yalnızca mantıki bildirme eki anlamına sahip olduğu bu önermede, A'nın varoluşu ya da var-olmayışı üzerine önemli söz söylediğini ekler. Yüklemsiz bulunan varlık, bir yüklemle birlikte var olmaktan tamamen başka bir şey ifade eder. A, A'dır önermesi sadece eğer bir A veya diğer bir A varsa iddia edilir; buna karşılık bu önermede, A'nın olması ya da olmaması hemen hemen hiç sorulmaz. (s. 360/361)

Türkçeleştiren: Milay Köktürk
Hece Yayınları
2000, Ankara