Zygmund Bauman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zygmund Bauman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2020 Perşembe

Sosyolojik Düşünmek - Bauman - Özet


Zygmunt Bauman - Sosyolojik Düşünmek

 
Sosyoloji; ama ne için?
Bir şeyi diğerlerinden farklı olarak "sosyolojik" yapan nedir?

…sosyolojiyi farklı bir yere koyan ve ona belirleyici karakterini veren şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır- bu oluşumlar ise karşılıklı bir bağımlılık (eyleme girişilme ihtimalinin ve eylemin başarı şansının öteki faillerin kimler olduğu ya da ne yapabileceklerine bağlı olarak değiştiği bir durum anlamında bağımlılık) ağına takılmış faillerin rastlantısal olmayan birlikteliği biçiminde düşünülebilir (s. 16).

Sosyolojik düşünmek (…) Besbelli sabitlenmiş haliyle o güne kadar baskıcı olan dünyayı yeniden esnekleştirir; bize dünyanın şimdi olduğundan farklı bir dünya olabileceğini gösterir.
…

Özgürlük ve bağımlılık
Kararlar verebilmek özgürlüğümün kanıtıdır. Aslında özgürlük, karar verme ve seçme yetisidir.
Ceza, yaptıklarımdan sorumlu olduğumun doğrulanmasıdır (s. 30).

Seçme özgürlüğü kendi başına kişinin seçimlerini hayata geçirme özgürlüğünü garanti etmez, hele niyet edilen sonuçlara erişme özgürlüğünü hiç temin etmez.

(Çevre, mensubiyet duygusuna bağlı serbestlik-özgürlük incelemeleri, s. 30 vd.)

"Ben"in "Beni/Bana"dan ayrılmasında (yani, ortaya çıkmakta olan benliğin, önemli ötekilerin taleplerini gözleme, irdeleme ve yönlendirme yetisinde) en hayati işi çocuğun rol oynama etkinliği başarır.

"Ben" ve "Beni/Bana" oluşumu, içgüdülerin bastırılması ve süperegonun yaratılması süreçlerine sıklıkla sosyalleşme adı verilir. Ben, sosyal baskıları içselleştirme yoluyla bir grup içinde yaşamaya ve davranmaya uygun hale getirildiğim oranda, toplumun izin verdiği biçimde davranma ve böylelikle eylemim için "özgür" ve sorumlu olma becerisi kazandığım oranda sosyalleşmiş, yani toplum içinde yaşamaya muktedir bir varlığa dönüşmüş olurum (s. 41).

Özgürlük ile bağımlılığın diyalektiği doğumla başlar ve ancak ölümle sona erer.
Belli bir aile, çevre, yöre, sınıf ya da ülke içinde doğarız.
Ne olursa olsun özgürlük hiçbir zaman tam olmayacaktır.

Biz ve onlar
"Biz" ve "onlar" yalnızca iki ayrı insan grubunu değil, tümüyle farklı iki tutum arasındaki, duygusal bağlanma ve antipati, güven ve kuşku, güvenlik ve korku, işbirliği ve çekişme arasındaki ayrımı temsil eder.
"Biz" ait olduğumuz grup anlamına gelir.
"Onlar" ise tersine ne ait olmayı isteyebileceğim ne de istediğim bir grubu anlatır (s. 51).

Ben kendi iç grubumu ancak belli bir öteki grubu "onlar" olarak gördüğüm için "biz" olarak görürüm.

Cemaat fikrini savunan organlar ne kadar heybetli olurlarsa olsunlar ve ne kadar sıkı çalışırlarsa çalışsınlar, gerçeklikle ilişkileri kaçınılmaz olarak kırılgan ve zayıftır.
…cemaatin birliği inançlara ve duygulara yapılan sürekli çağrılarla ayakta tutulmalıdır.

Önyargı insanları, dış grubun amaçları söz konusu olduğunda, asla haklı görülmeyecek araçların kendi davalarının yürütülmesinde kullanılmasını onaylamaya iter.

Bazı insanların dünyayı keskin ve uzlaşmaz zıtlara göre algılamaya ve kendilerinden farklı olan ya da görünen herkese derin bir kin beslemeye özellikle yatkın oldukları çok sık görülmektedir.
Bu tür davranış kalıbıyla nitelenen insanların otoriter kişiliğe sahip oldukları söylenir.

Yabancılar
Geçen bölümlerde "biz" ve "onlar"ın ancak birlikte, birbirleriyle zıtlık içinde anlamlı olduklarını gördük.

Yabancıların dikkate değer özelliği büyük oranda bildik olmalarıdır

Hiç kimse dediklerim, çoğu kere belli belirsiz, dikkatimi çekmeden ve dağıtmadan, günlük hayatımın baktığım ama görmediğim (…) bir yüzü, çehresi olmayan…
Yabancılar ise tersine gördüğüm ve dinlediğim insanlardır.

Bağlantıdan etkin sakınma devamlı olarak kirlenme korkusuyla şişirilir

Yaşadığımız toplum kentsel bir toplumdur
Gün boyunca o kadar çok insanla karşılaşırız ki hepsini tanımamız imkansızdır.
Yaşadığımız dünya daha çok yabancılarla dolu bir evrensel yabancılık dünyası gibidir.

Her modaya herkesin ulaşabilmesi yüzünden, elbise geleneksel ayrımcı işlevlerini yitirmiştir.
Görünüşe göre aynın pratik değerini büyük oranda yitirirken, mekana göre aynın önem kazanmıştır (s. 76).

Resepsiyon ve güvenlik görevlileri girmek isteyen kişinin buna "hakkı olup olmadığına" karar verir. Girmesine izin verilen kişi her kimse, içeride olmaya hakkı olduğunu kanıtlamalıdır
…girişe izin vermeme gücü, kentsel hayatın yoğun nüfuslu anonim dünyasında, seçilmiş mekanların görece homojenliğini, berraklığını sağlamaya hizmet eder.

Sivil dikkatsizlik, kişinin bakmıyor ve dinlemiyor gibi yapmasıdır
Sivil dikkatsizlik, en yalın haliyle kendini göz göze gelmekten kaçınmakta ortaya koyar.

İnsani ilişkiler öteki kişinin refahı ve iyiliği için duyulan bir sorumluluk temelinde yürütüldüğü oranda ahlakidir.
"evrensel yabancılık" koşullarında, fiziksel yakınlık ahlaki boyutundan sıyrılmaktadır. Bu, insanların artık ahlaki yakınlık yaşamadan ve bundan dolayı eylemlerinin ahlaki anlamlarına ilgisiz kalarak birbirleriyle yakın yaşayabilecekleri, eylemde bulunabilecekleri ve birbirlerinin hayat koşullarını etkileyebilecekleri anlamına gelir (s. 82).

Birlikte ve ayrı
…hiç kendinize bu "hemfikir" olan "hepimiz"in kim olduğunu sordunuz mu?
…manevi birlik (…) Bu yoksa, cemaat de yoktur.

Cemaat genelde bir gerçeklik olmaktan çok bir sav, bir arzu ifadesi, saftan sıklaştırma yönünde açık bir çağrıdır.

Cemaat geçmişte hep var olmuş olsa da, hakkında söz söylendiği anda artık, en azından tahayyül edilen ideal haliyle, var olmaktan çıkar.

Pratikte, "manevi birlik" olarak cemaat fikri "biz" ile "onlar" arasında henüz var olmayan sınırları çizmemizin bir aracı olarak hizmet eder

(Cemaatten farklı olarak) Bir örgüte giren insanlardan rollerini benimsemeleri ama aynı zamanda kendileriyle rolleri arasına belli bir mesafe koymaları beklenir.
(örgüt için) İnsanlar değiştirilebilir ya da gözden çıkarılabilirler; önemli olan, birer kişi olarak o insanlar değil, işi yerine getirmedeki becerileri ve işi yapmak için gösterdikleri iradedir.

Armağan ve mübadele
Borç faturaları…

İnsani etkileşim çoğu kez birbiriyle çelişen iki ilkenin baskısına teslim olur; bunlar eşdeğerler mübadelesi ve armağan ilkesidir.
Kişi her şeyden önce başkasının ihtiyacına karşılık, verdiği hizmetler için "adil" bir ödeme alıp almayacağı kaygısıyla hareket eder.
Kişi eşdeğerin ne olduğuna ilişkin pazarlığa tutuşur.

…armağan olayında ötekilerin ihtiyaçları ve hakları eylem için asli -belki de tek- güdüdür.

En saf haliyle, armağan tamamen çıkarsızdır ve alıcının niteliğine bakılmaksızın verilir.

Armağanlar verene (…) başkası için fedakârlık deneyimi sağlar.

Paradoksal olarak aşkım ancak karşılık beklentisine girmediğimde sürebilecek ve güvende olacaktır. Tuhaf görünse de, en az zayıf ve kırılgan olan, bir armağan olarak verilen aşktır: Sevdiğimin dünyasını kabul etmeye, o dünyaya girmeye ve karşılığında benzer bir şey beklemeksizin onu içeriden anlama çabasına girmeye hazırım... Müzakereye, anlaşmaya ve sözleşmeye gerek duymuyorum. Gelgelelim, bu yollardan hangisine girersek girelim, mahremiyet müzakereye açılır ve taviz kaçınılmazdır (s. 114).

Piyasanın sunduğu kimliklerin avantajı sosyal onaylarıyla birlikte satın alınmalarıdır ve böylelikle olumlama arayışının sıkıntıları kalmamıştır.

Görülüyor ki, düşlerimiz ve özlemlerimiz, aynı anda doyurulmaları neredeyse hiç mümkün olmayan, ne var ki ayrı ayrı peşlerine düşüldüğünde de aynı şekilde tatmini güç olan iki ihtiyaç arasında parçalanmıştır. Bunlar aidiyet ve bireysellik ihtiyaçlarıdır. Birinci ihtiyaç bizi ötekilerle güçlü ve güvenli bağlar kurmaya sevk eder. Ne zaman birliktelikten ya da cemaatten dem vursak bu ihtiyacı dile getiririz. İkinci ihtiyaç bizi, içinde baskılardan bağışık ve taleplerden özgür olduğumuz, yapmaya değer gördüğümüz şeyi yaptığımız, "kendimiz olduğumuz" bir duruma, özel hayata yöneltir (s. 119).

Öte yandan, biri tatmine ne kadar yaklaşırsa, aynı oranda ötekinin ihmal edilmesinin acısını duyarız.

Güç ve seçim
Yaptığım şeyi neden yaparım?
…açıklamalar, açıklamayı istediğimiz olayı başka, daha genel bir önermeden ya da bir dizi önermeden çıkarılmış olabilecek bir önerme olarak göstermekten ibarettir.
Bazı eylemler neredeyse düşünmeksizin yapılır,
Alışılmış davranış
Alışılmış davranış geçmişte öğrenilenlerin kalan özüdür.

Düşüncemin küçük bir rol oynadığı başka bir davranış türü vardır. Bu hissi eylemdir
Alışılmış ve hissi eylemler genelde irrasyonel eylemler olarak tanımlanır.

Rasyonel eylem, muhtemel birçok eylem biçimi arasından, failin bilinçli olarak eylemle varmayı amaçladığı sonuca en uygun olduğunu düşündüğü bir eylemi seçmesine dayanır

…güç, kişiye, başka insanların eylemlerini kendi amaçları olarak kullanma yetisi kazandıran şeydir
…öteki insanlar gözettikleri değerlere ancak güç sahibinin koyduğu kurallara boyun eğerse erişebilir.

…benim değerlerim nasıl oluşurlar?
…hayatlarımıza yön veren en bildik değerleri bir bütün olarak çocukluk yıllarımızda ediniriz.

…ele aldığımız iki meşruiyet biçiminin –geleneksel ve karizmatik- ortak bir özelliği vardır: İkisi de kişinin değer seçimi yapma hakkından, o hakkı tekil ya da kolektif başka bir faile bırakarak vazgeçtiğini ima eder. Seçim hakkından feragat etmek çoğu zaman sorumluluğu başkasına devretmekle birdir (s. 138).

Kendini koruma ve ahlaki görev
Sanki bir şeye ihtiyaç duymak sahip olunması gereken bir şeye sahip olmamak -bir yoksunluk- anlamına gelmektedir.
Onu ele geçirmek kendimi korumamın ve hatta hayatta kalmamın bir koşuludur.
İyi, adeta ihtiyacın öbür yüzüdür.

Her türlü sahiplik böler ve ayırır

Kendini koruma ile ahlaki görev birbirine karşıdır.

Doğa ve kültür
Kültür, bir düzeni en iyi, hatta belki de tek iyi düzen olarak göklere çıkarır. Bütün alternatifleri bayağı ya da tümden düzensizlik olarak tanımlar.

…kültür gerçekten de bir insan etkinliğidir - ama bazı insanların başka bazıları üzerinden yürüttükleri bir etkinliktir.

Devlet ve millet
Devletin otoritesinin işlediği alanın her ferdi devlete aittir.
Devlet tarafından ilan edilen ve korunan yasalar devletin uyruklarının görevlerini ve haklarım belirler. Görevlerin en önemlisi vergi ödemektir

Millete ve refahına koşulsuz sadakat isteyen milliyetçilik akla ya da hesaba gerek duymaz.
Milli devlet millet adına konuşuyor olma temelinde itaat ister
Devlete itaatsizlik -cezayı hak eden bir suç- demek ki, yasayı çiğnemekten daha kötü bir şeydir: Milli davaya ihanet demektir – suçlularının itibarını ellerinden alan ve onları insan topluluğunun dışına atan iğrenç, ahlaksız bir eylemdir.

Millet, devlet gibi bir "gerçeklik" değildir.
Millet başından sonuna bir hayali cemaattir; o ancak üyeleri zihinsel ve duygusal olarak kendilerini öteki üyelerinin çoğuyla hiçbir zaman yüz yüze karşılaşmayacakları kolektif bir bünye ile "özdeşleştirdikleri" müddetçe bir varlık olarak mevcuttur. Millet, hayali olduğu kadar, zihinsel bir gerçekliktir (s. 189-190).

…asimilasyon kültürel seferin yanına çekmeyi ve döndürmeyi amaçladığı halka karşı duyulan hıncı besler.
…asimilasyon ve ırkçılık taban tabana zıttır. Ancak ne var ki, onlar aynı kaynaktan doğarlar; sınır çizme kaygısı milliyetçi eğilimde içkindir.

Düzen ve kaos
Yapay bir düzen kurma çabaları ideal hedefleri karşısında yetersiz kalmaya mahkumdur. Bunlar görece özerklik adacıkları oluşturabilirler ancak aynı zamanda yapay olarak kesilmiş adacığa yakın toprak parçasını müphemliğin gri bir alanına dönüştürürler.
Her dikotomi müphemlik üretir; her düzen arayışında zorunlu olarak boy gösteren dikotomik görüş olmasaydı, müphemlik de olmazdı.

Kaos yerine düzen getirme, yakın çevremizdeki dünya parçasını kural tanır, kestirilebilir ve denetlenebilir kılma mücadelesi sonuçsuz kalmaya mahkumdur çünkü bu mücadelenin kendisi kendi başarısına en önemli engeli oluşturur: Kaos, düzensiz (kuralı çiğneyen, kestirilemez ve denetlenemez) olguların çoğu özellikle dar bir alana odaklanmış, hedefli, görev yönsemeli, tek sorun çözücü eylemlerden doğar (s. 23).

Hayat uğraşına dalmak
…uzmanlık ve teknolojinin sahip olduğumuz bir ihtiyaca karşılık olarak ortaya çıktığı doğru değildir. Sıklıkla, bize uzmanlıklarını ve ürünlerini sunan insanlar ilk başta bizi sundukları şeylere gerçekten ihtiyaç duyduğumuza ikna etmelidir.
…yeni teknoloji basitçe ihtiyaca karşılık değildir.

Bütün metaların üzerine iliştirilmiş bir fiyat etiketi vardır. Bu etiketler potansiyel tüketiciler havuzunu seçer.
…etiketler gerçeğe uygun olanla uygulanabilir olan arasındaki sınırı çizer; bu verili tüketicinin aşamayacağı bir sınırdır.

Sosyolojide tarzlar ve araçlar
Sosyoloji, günlük hayatlarımızda elde ettiğimiz ve kullandığımız bilginin anlaşmasıdır

Durkheim, özel olarak sosyal olguların -özelde hiçbir kişiye ait olmayan kolektif fenomenlerin (ortak inançlar ve davranış kalıpları gibi)- oldukları haliyle şeyler olarak ele alınabileceklerini ve öteki şeyler gibi nesnel, ayrı bir biçimde araştırılabileceğini ileri sürüyordu.

Weber…

Sosyoloji gündelik hayat deneyiminin devamı olarak yapılan bir yorum, öteki yorumlardan beslenen ve ardından onları besleyen bir yorumdur.

Daha fazlası için ek okuma önerileri
…başlangıç kitabı Anthony Giddens'ın Sosyoloji'sidir. Mevcut sosyoloji haritaları içinde en kapsamlısı olan bu kitap…
…
Türkçeleştiren: Abdullah Yılmaz
Ayrıntı Yayınları, Yedinci Baskı: 2010

11 Haziran 2016 Cumartesi

Zygmunt Bauman - Modernite ve Holokaust

Zygmunt Bauman - Modernite ve Holokaust
 
(Soykırımı) Yahudi devleti, siyasi meşruiyetinin sertifikası, yapacağı haksızlıklar için bir ön avans olarak kullanmaya çalıştı. (s. 13)

Suçun Almanlığına odaklanma girişimi aynı zamanda diğer herkesi, her şeyi aklama çabasıdır. (s. 17)

1.Bölüm, Holokaust araştırmalarının getirdiği bazı yayınlara karşı sosyolojik tepkilerin araştırmasıdır. (s. 19)

2. ve 3. Bölümlerde, modernizasyonun yeni koşullarında sınır çizme eğilimlerinin yarattığı gerginlikler, halklar arası karşıtlıkların ırkçı biçiminin çıkışı ve ırkçılıkla soykırım projelerinin birlikteliği incelendi.
4. Bölüm,  modern bir fenomen olarak Holokaust.
Holokaust’un bürokrasiyi otorite biçimiyle yakın bağlantısı 6.bölümün konusudur.

Olağandışı bir durum karşısında bireyin özverili mi yoksa korkakça mı davranacağını belirlemenin olanaksızlığı... (s. 31)

Benim önerim, Holokaust’a, modern toplumun gizli tehlikelerinin ender, fakat önemli ve güvenilir bir testi gibi yaklaşılmasıdır. (s. 38)

Holokaust, modernliğin bir hatası, başarısızlığı değil, bir ürünüdür.

Holokaust, modernlik evinin meşru bir sakiniydi. (s. 46)

MODERNLİK, IRKÇILIK, İMHA I
Antisemitizm soykırım için bir neden olarak kabul edilebilir. Bauman bu bölümün başında soykırıma giden yolda antisemitizmin etkisini inceliyor.

Yahudilerin ancak Çingenelerle paylaşacağı vatansızlığı. (s. 68)

Kavramsal Yahudi tarihsel açıdan, Batı dünyasının evrensel ‘yapışkan’ı olarak yorumlanıyor. (s. 75)

Leo Pinsker; ‘Yahudi, yaşayanlar için bir ölüdür; yerli halk için bir yabancı, yoksullar için bir milyonerdir; yurtseverler içinse bir vatansızdır.’ (s. 76)

Modernliğin Avrupa Yahudileri üzerindeki ilk etkisi, anti modernist direnişin ilk hedefi olarak seçilmeleriydi. (s. 84)

Yahudi, ilerleyen kapitalizm ve yayılan kentsel metropollerde nefret edilen her şeyin örneğiydi.
Marx ‘Yahudi ruhu’
Kapitalizm ve Yahudilik aynı yazgıyı paylaşır. Birlikte zafer kazandılar, birlikte yok olacaklar.
Yahudi ulusu, sahip olduğu çürütücü ve ayrıştırıcı amaçlarıyla tüm diğer uluslardan bariz bir şekilde ayrılır. Bir zamanlar var olmuş, içine atılan her şeyi taşa döndüren havuzlar gibi, Yahudiler de ta başından günümüze varıncaya dek, manevi etkinliklerinin yörüngesine girmiş her şeyi soyut bir genelliliğe dönüştürmüşlerdir. (s. 93)
‘Yahudi, gerçekte, yaşadığı ülkeye ait değildir.’
‘insanın niteliği, davranışlarını daha başından belirler.’ (s.102)

MODERNLİK, IRKÇILIK, İMHA II
Hitler, Yahudilerden, basiller, çürütücü mikroplar ya da haşarat diye söz ederdi. (s. 116)

‘Giderilmesi İmkansız kişilik ancak yok edilebilir.’ (s. 119)

Antisemitizm modern bir fenomen olarak görülmelidir.
Kristallnacht: rezalet
Irkçılık önce bir siyaset, sonra bir ideolojidir. Tüm siyasetler gibi örgüt, yöneticiler ve uzmanlar gerektirir.

HOLOKAUST’UN BENZERSİZLİĞİ VE NORMALLİĞİ
‘Onlar zamanlarının en iyi eğitimli insanlarıydı. Ne zaman Auschwitz sonrası Batı uygarlığının anlamını düşünmeye kalksak sorunun en kritik noktası budur.’ (s. 133)

1941 yılında Holokaust’u olanaklı kılan bir şey varsa bunun o günden bu yana elimine edildiğinden emin olamayız. (s. 136)

Modern soykırım, kusursuz toplum taslağına uygun bir toplumsal düzeni sağlamaya çalışmak anlamına gelen sosyal mühendisliğin bir öğesidir. (s.143)

Modern soykırım, modern kültür gibi, genelde bir bahçıvanlık işidir. Bahçe olan her yerde yabani otlar olacaktır ve yabani otlar yok edilmelidir. (s.145)

Düşünmenin niteliği mantıklılaştıkça yok edilenlerin niceliği artmaktadır. (s.151)

Teknik sorumluluk ahlaksal sorumluluktan, eylemin, kendisi dışında başka bir şeyin aracı olduğunu unutmasıyla farklıdır. (s. 156)

Not: insandışılaştırma (s.158)
Ahlaksal önermelerin konusunu ancak insanlar oluşturabilir.

SONUÇLAR
Geleneksel otoritenin yokluğunda halkı aşırılardan koruyabilecek tek şey olan kuvvetler ayrılığı ancak siyasi demokrasiyle sağlanabilir. (s. 169)

KURBANLARI İŞBİRLİĞİNE TEŞVİK ETMEK
Nazilerin yaratmak istediği şey tam entfernunglardan biri, yani Yahudilerin Alman ırkının yaşam alanından tamamen uzaklaştırılmasıydı. (s. 180)

Almanlar Yahudileri aşamalı olarak sınır dışı etmede çok başarılıydılar, çünkü geride kalanlar böylece, çoğu kurtarmak için azı kurban etmenin gerekli olduğu mantığını yürüteceklerdi. Bu psikolojinin işleme tarzı Gestapo’ya, altı Yahudi kategorisinin sınır dışı etme ‘anlaşma’sına varan Viyana Yahudi toplumunda gözlenebilir. Aynı şekilde, Varşova gettosu Yahudileri, Almanlar yüz binlerce değil de altmış bin tane Yahudiyi sınır dışı edecekleri için, Almanlarla işbirliğinden yana ve direnişe karşı tavır takınmışlardı. Bölme fenomeni. (s. 200)

İTAAT ETİĞİ (MILGRAM’I OKUMAK)
Holokaust’la ilgili haberler ve onun failleri hakkında öğrendiğimiz en korkunç şey ‘bunun’ bize de yapılabileceği değil, bunu bizim de yapabileceğimiz düşüncesidir. (s. 224)

Toplumsal Uzaklığın Bir İşlevi Olarak İnsanlıkdışılık
Kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale geliyordu. (s. 228)

Kendi Edimiyle Suç Ortağı Olmak
Bir kez bataklığa düşmüş herkes, kendini kurtarmanın çok zor olduğunu bilir. (s. 231)

Kendini karalamadan temizlenilmez. Pisliği örtmek içinse sonsuza dek pisliğin içinde ilerlemek gerekir. (s. 233)

Hiçbir şey insanları birbirine, yapması suç olan bir eylemin ortak sorumluluğundan daha güçlü bağlayamaz.
Gücün Çoğulluğu ve Vicdanın Gücü
Ahlaksal yönden normal insanların ahlaksal yönden anormal etkinliklere katılmasına karşı en iyi koruyucu ilaç çoğulculuktur. (s. 241)

SOSYOLOJİK BİR AHLAK KURAMINA DOĞRU
Ahlakdışı davranışın toplumca üretimi. (s. 247)

Holokaust tarihi, modern devletin ‘mene tekel’i gibi durmaktadır. (s. 268)

Ian Kershaw’ın vardığı sonuca göre; Nazilerin en başarılı olduğu konu Yahudilerin insandışılaştırılmasıydı. Yahudi toplumsal yaşamın dışına sürüldükçe propagandanın yakıştırdığı klişe tipe daha çok uyuyor gibiydi. (s. 274)

(Sorumluluk) İnsanlar arası uzaklık arttıkça ötekine duyulan sorumluluk azalır. (s. 279)

Uzaklardaki insanları karmaşık silahlarla öldürmüşseniz asla yanlış yolda değilsinizdir. Eylemlerin pratik sonuçları görülmezse ahlaksal bir çelişkinin ortaya çıkma olasılığı yoktur. (s. 280)

SONRADAN AKILSALLIK VE UTANÇ
Nazi yapımı dünyada akıl, ahlakın düşmanıydı. (s. 292)

Kötülük teknolojisinin işlemez hale geleceği sihirli bir direniş eşiği var mıdır acaba? (s. 296)

Ahlakın Toplumsal Manüpilasyonu: Ahlaklaştırıcı Etkenler, Adiaforize Edici Eylem
Zalimliğin en zalim yanı, kurbanlarını yok etmeden önce insanlıktan çıkarmasıdır. (s. 297)

Eğer zafer kazansalardı bugün duruşmaya getirilenlerin herhangi biri vicdan azabı duyacak mıydı? (s. 300)

Sorumluluğun ardından gelen, ahlaksal davranıştır.
Tanrı tahttan indirilmişti ama taht hala yerinde duruyordu. (s. 310)

Dünya insanoğlunun bahçesine dönmüştü.

(Amalfi ödülü konuşması)
HATIRLAMA SORUMLULUĞU – AMA NEYİ?
SONSÖZ
Amaçladığım şey Holokaust’u açıklamak değil, moderniteyi daha iyi anlatmaktı. (s. 315)

Modernizm: mantık - katliam

Romantizm: tutku – cinayet

Korkmak, sürekli kendini düşünmektir, olayların gidişatını nesnel bir şekilde görememektir. (s. 330)

Holokaust’un en tehlikeli mirası, günümüz faillerinin, dünün acılarının öcünü aldıkları ve yarının acılarını önledikleri inancıyla, başka bir deyişle, etiğin onlardan yana olduğu kanaatiyle davranıp yeni acılara yol açarak, bunun aynısını yapma fırsatını dört gözle bekleyen yeni kurban kuşakları yaratmaları olasılığıdır. (s. 336)

Sadece Almanlar değil, Yahudi olmayan herkes Yahudilerden nefret eder. Yahudilerin birliği ve dayanışması bu nedenle gereklidir. Ayrıca bu nedenle, Yahudi karşıtı nefret hakkında daha çok sayıda kitap gereklidir ve bunlar ne kadar basit ve yüzeysel olursa o kadar iyidir. (s. 344)

---
Modernity and the Holocaust
Türkçeleştiren: Süha Sertabiboğlu
Alfa Yayınları

1. Basım: Mayıs 2016

13 Şubat 2015 Cuma

Zygmunt Bauman - Siyaset Arayışı

Zygmunt Bauman - Siyaset Arayışı


Sunuş
İnanmak için inançların tutarlı olması gerekmez.

İçinde bulunduğumuz durumu biçimleyen karmaşık ve kolayca görünmeyen toplumsal mekanizmaların nasıl işlediğini bilmenin hem iyi hem de kötü bir şey olabileceği artık herkesin malumu.

Ama ortada bilinmesi gereken ne var ki? Bu kitap işte bu soruyla hesaplaşmaya çalışıyor. Bulduğu cevap kabaca şöyle: Özel ve kamusal hayat arasındaki köprüler atıldığı ya da hiç inşa edilmemiş olduğu sürece (…)bireysel özgürlüğün artmasıyla kolektif iktidarsızlığın artması çakışabilir.

Güçlü ve devamlı köprüler olmayınca ve tercüme becerileri kullanılmaya kullanılmaya körelmiş veya bütün bütüne unutulmuş olunca, özel dertler ve acılar bir birikim oluşturmaz ve yoğunlaşıp ortak davalar haline gelmezler. Bu koşullarda, bizi ne bir araya getirebilir?

Toplumsallığımız düzenli çıkış imkânlarından yoksun olduğu için, tek atımlık şaşaalı patlamalarla boşaltır içini…

Bu durumu değiştirme şansı, agora'ya bağlıdır.
Ancak asıl sorun, eski tarz özel/kamusal alanlardan günümüzde pek bir şey kalmamış olması, bir yandan da bunların yerini alabilecek yeni alanların ortalıkta görünmemesidir.

Cornelius Castoriadis 1996 Kasımında Daniel Mermet'e, çağdaş siyasetin en bariz özelliğinin önemsizliği olduğunu söyler: "Siyasetçiler iktidarsız... Artık bir programları yok. Tek amaçları koltuklarında kalmak."

Liberalizm bugün basit bir "alternatif yok" amentüsüne indirgenmiştir.

Kendilerini güvensiz hisseden, geleceğin getirebileceklerine sakınarak bakan ve emniyetlerinden endişe eden insanlar, kolektif eylemin gerektirdiği riskleri göze alacak kadar özgür değildirler.

Soru sorma sanatını unutan ya da bu sanatın kullanılmaz hale gelmesine izin veren hiçbir toplum, kendini kuşatan sorunlara cevap bulabileceğine güvenmemelidir.
Sosyoloji sahneye işte burada girer…

Bu kitabın bütün savına çerçeve oluşturan fikir şudur: Bireysel özgürlük ancak kolektif çalışmanın ürünü olabilir.
İlk bölümün konusu siyasetin değişen anlamıdır;
İkinci bölümde mevcut siyasi eylem faillerini kuşatan dertler ve bu faillerin etkililiklerindeki düşüşün nedenleri tartışılıyor;
Üçüncü bölümde ise çok ihtiyaç duyulan reforma kılavuzluk edebilecek bir vizyonun ana hatları kabaca çiziliyor. İdeoloji sonrası bir dünyada ideolojinin, gelenek sonrası bir dünyada geleneğin, "değer krizi"nden mustarip bir toplumda ortak değerlerin bugünkü durumu ve geleceği ise ayrı bölümlerde ele alınıyor.

KAMUSAL ALAN ARAYIŞI
İnsanların hiç tanımadıkları bir pedofile tepki amacıyla bir araya toplanmalarının anlamı nedir? …ortak bir dava; toplulukla birlikte davranmanın verdiği heyecan muhtemelen. (s. 18-19)

Günümüzde yaşanan güçlükler ve ıstıraplar parçalı ve dağınık olduğu gibi meydana getirdikleri muhalefet de öyledir. Muhalefetin dağınıklığı, onu yoğunlaştırıp ortak bir davaya bağlamanın ve ortak bir suçluya karşı yönlendirmenin güçlüğü, sadece çekilen acıları daha da buruklaştırıyor.

İnsanlar arasında uyuşmazlığın ve kopukluğun had safhaya geldiği bir noktada bileştirici unsur olarak günah keçisini öneren Rene Girard, toplumun dolaylı olarak kurbanın katline iştirak etmesi halinde, insanlar arasındaki kopukluğun büyük ölçüde giderilebileceğini öngörür. (s. 23)

Sigmund Freud, Das Unbehagen in der Kultur
Freud bu çığır açıcı kitapta "uygarlık"ın bir değiş tokuş olduğunu ileri sürüyordu: doğadan, insanın kendi bedeninden ve başka insanlardan gelen birçok tehlikeye karşı güvenlik.

Postmodernity and its Discontents adlı kitabımda, Freud bu kitabı yetmiş yıl sonra yazsaydı, yaptığı teşhisi muhtemelen tersine çevirmesi gerekecekti diye iddia etmiştim: …sürekli genişleyen bireysel özgürlük sunağında günbegün kurban edilen şey güvenliktir.

Sicherheit'ın bu üç bileşeni de (güvenlik, kesinlik ve emniyet), rasyonel olarak düşünme ve hareket etme yetisinin bağlı olduğu özgüvenin koşullarıdır.

Günümüzde Sicherheit'ın üç bileşeni de sürekli ve yoğun darbeler almakta.

Günümüzün belirsizliklerinin, Anthony Giddens'ın yerinde ifadesiyle, imal edilmiş oldukları gittikçe bariz bir hal almakta ve böylece belirsizlik içinde yaşamak bir yaşam biçimi, eldeki tek yaşamın tek biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. (s. 27-28)

Manuel Castells, gelmekte olan "enformatik toplumu"nu konu alan yakın tarihli incelemesinde, sermaye serbestçe dolaşırken, siyasetin ümitsizce yerel kaldığını ileri sürer. Hareketin hızı gerçek iktidarı mekân-dışı kılmaktadır.

Der Spiegel'in iktisat uzmanları Hans Peter Martin ve Harald Schumann, günümüzdeki eğilim azalmadan sürerse, küresel (potansiyel) işgücünün yüzde 20'sinin "ekonomiyi işler durumda tutma"ya (her ne demekse) yeteceğini; bunun da dünya nüfusunun geri kalan gücü kuvveti yerinde yüzde 80'ini ekonomik olarak gereksiz kılacağını hesap ediyorlar.

Niklas Luhmann, oynadığımız rollerin ve bunları oynadığımız ortamların çokluğu göz önünde bulundurulduğunda, hepimizin her yerde "kısmen yerinden edilmiş" olduğu gibi hatırlanmaya değer bir önermede bulunmuştur. (s. 31)

Yaşam politikasının yüreğinde derin ve doyurulmaz bir güvenlik arzusu yatar; bu arzuyu gerçekleştirmek için eyleme geçilmesi ise daha fazla ve daha derin bir güvensizliğe yol açar.

Piyasa belirsizlikten güç alır; temel gıdası sürekli artan hacimde belirsizliği yeniden üretmektir.

Artık kimsenin dünyadaki mevcudiyeti emniyetli değildir. (s. 41)

Geçici olduğunu bilen tek canlı insandır; sadece geçici olduğunu bildiği için de, aynı zamanda kendi varoluşunun tersine başı ya da sonu olmayan daimi bir varoluşu, sonsuzluğu hayal edebilir - hayal etmek durumunda kalır. Bir kere sonsuzluk hayal edildikten sonra da, bu iki varoluş türünün birbiriyle karşılaştığı noktalar olsa da, aralarında hiçbir menteşe ya da perçin olmadığı bariz bir hale gelir. (s. 42)

Ölüm, ölen kişinin kabahati değildir, tıpkı doğumun onun erdemi olmadığı gibi. Kişi ne başlangıç ne de son karşısında kişisel sorumluluk taşımaz, bu yüzden de bunları ihmal etti diye kendisine eziyet etmesi gerekmez.

Hem millet hem de aile bireysel ölümlülüğün verdiği ezaya getirilen kolektif çözümlerdir.

Ancak artık ölümsüzlüğü peylemek şöyle dursun, emniyetli bile görünmeyen bu bütünlükler de yavaş yavaş ve amansız bir biçimde parçalanmakta ve bu yüzden de anlam verici güçlerinin büyük kısmını, belki de hepsini yitirmektedirler.
Modernlik, doğuşunda, ölümü aşkın anlamından mahrum bırakmıştı.

Durkheim, Tanrı'nın en baştan beri kılık değiştirmiş cemaatten öte bir şey olmadığını iddia ediyordu; ama -ister büyük olsun ister küçük, ister hayali olsun ister elle tutulur- artık cemaat, Tanrı'yı oynayamayacak kadar zayıftır.
Ölüm ancak şimdi tam anlamıyla ve gerçekten anlamsız bir hal alma yolundadır. (s. 48)

Eric Hobsbawm, The Nation and Globalization
"Küresel ekonominin temel yapısı, dünyanın siyasi yapısından gittikçe kopuyor ve onun sınırları üzerinden geçiyor." Bunun ulus-devletlerin kimlik inşa edici potansiyeli için yaratacağı yankılar dev boyutlardadır: "Toprağa ve iktidara sahip olan devletin tersine, 'millet'in diğer unsurları ekonominin küreselliği tarafından ayaklar altına alınabilir ve kolayca alınmaktadır. Etnilik ve dil bunun iki bariz örneğidir. (s. 49)

İnançsız insanlar yaptıklarına ve yaşama biçimlerine anlam verebilmek için kendine dönük zorlanmalar, depresyonlar, endişeler -modern hastalık formu olarak "psikopatoloji"- içinde kapana kısılmış olduklarını göreceklerdir. Zaten "psikopatoloji" teriminin kendisi Grekçe aslında ruhun ıstırabı anlamına gelir, ama modern kullanımda ruh atılıp yerine kişilik, daha doğrusu ego geçirilmiştir. (s. 51)

Bizi vesveseli ve kaygılı kılan varoluşsal korku, katıksız ve ham biçimi içinde, başa çıkılmaz, yola getirilmez ve bu yüzden de güçten düşürücü bir şeydir. Bu korkunç hakikati bastırmanın tek yolu, o büyük, bunaltıcı korkuyu daha küçük ve başa çıkılabilir parçalara bölmek - hakkında hiçbir şey yapamayacağımız büyük meseleyi başarmayı umabileceğimiz bir küçük, "pratik" görevler kümesi haline sokmaktır. Söküp atılamayan korkuyu en iyi, savaşılabilecek bir dert hakkında kaygılanıp halletmek için "bir şeyler yapmak" teskin eder. (s. 54)

Çağdaş dünya, ıstırap çeken birinin başkalarıyla paylaşmayı ummasının makul olacağı bir çıkış yolu bulmak için ümitsizce uğraşan yüzer-gezer korku ve hayal kırıklıklarıyla ağzına kadar dolu bir kaptır. (s. 65)

"Melekler İyi'nin değil ilahi yaratılışın partizanıdırlar", oysa şeytan "bu ilahi olarak yaratılmış dünyaya herhangi akılcı bir anlam yüklemeyi reddedendir" (s. 66)

FAİL ARAYIŞI
Bakhtin iktidarın beşiğindeki korkuyu bulup çıkarmaya çalışmıştı. Orada, (…) kozmikkorku'yu bulmuştu:
Ölçüsüz derecede büyük ve ölçüsüz derecede güçlü olan karşısındaki korku…
Bu kozmik -yüce- korku, Bakhtin'e göre, gündelik, dünyevi iktidarın prototipiydi. (s. 68)

Bütün dünyevi iktidarların "kurucu uğrağı," der Bakhtin, "şiddet, bastırılma, yalan, dehşet ve tebaanın korkusudur." (s. 69)

Modernlik yapısal olarak "ihlal edici" bir oluşumdur.
Modernlik döneminde yıkılan, bulanıklaşan ya da silinen diğer ayrım çizgileri arasında, korku ile gülme arasındaki ayrım çizgisi de vardır.
(Gülme, güçsüzün gücü…)

Birey olmak ille de özgür olmak demek değildir.

Artık kamusalın tanımı da tersine çevrilmiş durumda. Özel meselelerin ve tek bir kişiye ait mülklerin teşhire çıkarıldığı alan haline geldi kamusal…

Arzuyu kışkırtıp harekete geçiren, keyif verici ve daha önce denenmemiş bir duyumun yaşanacağı vaadidir.
…demek ki arzu başından itibaren nesne yönelimlidir. Bu yüzden, günümüzdeki seçme kodu, sahip olduğu beceriler öncelikle haz verici bir duyum vaadini tespit edip bu duyumu ele geçirmeye giden yoldaki ipuçlarını takip etme yeteneğinden ibaret olan bir fail yaratır.
Günümüzde yaygınlık kazanan seçme kodunun hizmet ettiği hayat stratejisi içinde, insan kolektiviteleri çoğunlukla, bu tür ben-yönelimli faillerin oluşturduğu toplamlar olarak değer kazanırlar.
Faillerin hep beraber aradıkları duyumlar ancak her biri tarafından tek tek deneyimlenebilir… (s. 86)

Hangi arzunun peşine düşersek düşelim, bunun gelecekteki arzu arayışlarımızı önlemesine mahal verilmemelidir. Adorno ve Horkheimer bu durumu biraz acı bir biçimde ifade ediyorlardı: "Bireyler hiçbir iz bırakmayan, daha doğrusu bıraktıkları izlerden akıldışı, yüzeysel ve trafikteki anlamıyla 'sollanmış' oldukları için nefret edilen anlık deneyimlerden oluşan bir seriye indirgenmişlerdir." (s. 87)

…toplumsallaştırma insanları yapmak zorunda oldukları şeyi kendi istekleriyle yapmaya ikna etmekten ibarettir.
İnsanlar özerk ya da kendilerinden emin olabilirler - ama aynı anda ikisi birden olamazlar. (s. 89)

Hiçbir varlık -ne bir birey ne de bir toplum- ölümlülüğü kabul etmeksizin özerk olamaz.
…ölümlülüğü kabul etmek demek, kurumların ve anlamlandırmaların fiili geçerliliğinin herhangi bir kalıcı zemini ve ölümsüz/sonsuz/zamandışı temelleri olduğunu inkâr etmek demektir. (s. 93)

Özerk olmak için toplumun özerk bireylere ihtiyacı vardır; bireylerse ancak özerk bir toplum içinde özerk olabilirler.
…bu iki alan arasındaki bağ, karşılıklı bağımlılık, iletişimdir aslında.
…agora iki ucu birbirine bağlıyor ve bir arada tutuyordu. (s. 96-97)

POSTMODERN DÜNYADA İDEOLOJİ
Sözlerin de kendi yazgıları vardır
Etimolojik olarak, "ideoloji" sözcüğü "fikirler bilimi" anlamına gelir. (s. 119)

İnsan davranışına insanların savunduğu fikirler yön verir.

Bu dünyanın çok büyük bir ölçekte ürettiği birçok yanılsamadan biri de fikirlerin gücünün her şeye yettiğiydi.

Mannheim'ın "ideoloji" kavramı, (…)György Lukâcs tarafından (…)geliştirilmiş olan "yanlış bilinç" fikrinden etkilenmişti.

Oyun bilişim tiyatrosunda oynanıyor ve burada ideoloji hakikatin karşısına onun en büyük düşmanı olarak çıkıyordu.

Mekân onu alt etmek için gereken zamanın tortusudur; sermaye ve enformasyon hareketlerinin hızı elektronik sinyalin hızıyla eşit olduğunda, mesafenin alt edilmesi anlık bir şey olur ve mekân "maddiliği"ni, hareketi yavaşlatma, durdurma, ona direnme ya da başka bir yoldan kısıtlama yeteneğini -normalde gerçekliğin ayırt edici özellikleri sayılan bütün nitelikleri— yitirir.

Sermaye de bilgi de yerel sınırlarından kurtulmuş durumdalar.

Bir dünya algısının diğerinden üstün olduğunu göstermenin hiçbir yolu olmayınca, geriye kalan tek strateji, onları muazzam ve indirgenemez bir çeşitliliğe sahip oldukları şeklindeki kaba olgu etrafında gidip gelirken ki halleriyle kabul etmektir. (s. 135)

POSTMODERN DÜNYADA GELENEK VE ÖZERKLİK
"Gelenek", "âdet" ya da "alışkanlık"la eşanlamlı değildir, ama bu terimler sık sık birbiriyle karıştırılır. Aslında gelenek, âdet ve alışkanlığın tam zıttıdır. Âdete ya da alışkanlığa dayalı davranış düşünce içermeyen davranıştır. (s. 141)

Oysa "gelenek" bir seçim durumuna gönderme yapar.
Eric Hobsbawm söz dağarcığımıza "icat edilmiş gelenek" kavramını soktu: Hobsbawm'ın gösterdiği gibi, henüz oluşmamış cemaatlerin gözü yukarıda olan siyasi liderleri, sık sık, cemaati bir arada tuttuğunu ve onu bir araya gelmeye mecbur ettiğini ima ettikleri ortak bir geçmiş icat etmişlerdir.

Anthony Giddens'ın ileri sürdüğü gibi, bizler "gelenek sonrası bir toplum"da yaşıyoruz.
Kabul görmek için birbirleriyle çatışan geçmiş yorumlarının fazlalığı, genel ya da genele yakın bir güven kazanabilecek tek bir tarih yorumunun olmayışı söz konusudur bu fikirde.

Toplum, ancak üyelerine seçme hakkı veriliyorsa ve ve bu üyeler bu haktan hiçbir zaman feragat etmiyor ya da onu başka birine (ya da bir şeye) devretmiyorlarsa özerk olabilir. Özerk bir toplum kendi kendini kuran toplumdur; özerk bireyler kendi kendilerini kuran bireylerdir.

POSTMODERNLİK VE AHLAKİ VE KÜLTÜREL KRİZLER
Krizden bahsetmek için, önce bir teoriye, normal, sorunsuz duruma dair bir imgeye ihtiyaç vardır.

Martin Heidegger (…)ancak bir şeyler "yanlış gittiği "nde doğru ve uygun fikrini ortaya atar ve bu fikre daha yakından bakanz; ancak çekiç kırıldığında ve telaşla onun yerine koyacak bir şey aradığımızda çekicin "özü" hakkında, bir nesnenin çekiç olabilmek için sahip olması gereken özellikler hakkında sorular sormaya başlarız.
…“normal”e ilişkin bir teori arayışını teşvik eden, bir "normallik" imgesi koyutlayan şey kriz algısıdır – ve bunun tersi doğru değildir. Bu kriz algısı olmazsa, yolumuza düşünmeden ve teorileştirmeye başvurmadan, "normalliği" bir kere olsun düşünce konusu yapmadan, belki de sonsuza kadar devam ederiz. (s. 150-151)

Bugün "kriz" dediğimiz şey çelişkili yapıdaki güçlerin çatıştığı, geleceğin ortada olduğu ve hayatın yeni, ama önceden görülemeyen bir biçim almak üzere bulunduğu bir durum değildir yalnızca; öncelikle, içinde belirgin hiçbir şeklin katılaşıp uzun bir süre hayatta kalamayacağı bir durumdur. Başka bir deyişle, kararsızlık durumu değil, karar vermenin imkânsız olduğu durumdur. (s. 153)

Anthony Giddens'ın kullandığı yerinde terimle söyleyecek olursak, imal edilmiş bir belirsizliktir bizimkisi.

"Kültürel kriz" kavramı, normatif muğlaklık, çiftdeğerlilik, tutarsızlık, bulanıklık, belirsizlik durumuna ve bu durumun bir bütün olarak toplumun refahını ve bu toplumun üyelerinin doğru dürüst bir hayat sürmesini şu ya da bu şekilde tehdit eden, can sıkıcı bir durum olarak algılanmasına göndermede bulunur hale gelmiştir. (s. 159)

VİZYON ARAYIŞI
Liberal demokrasinin hedefi yalnızca, devletin kendi işini görmesine izin veren bir toplum ve toplumun kendi işini görmesine izin veren bir devlet değildir; aynı zamanda devletin işinin doğru dürüst yapılıp yapılmadığını denetleyebilen bir toplum ve toplumu, o toplumun işlerini görmenin yol açabileceği aşırılıklardan koruyabilen bir devlettir. (s. 163-164)

Liberal demokrasi ideali ile gerçekteki biçimi arasındaki mesafe azalacağına artmaktadır.

"Yabancılaşma" yerine bugünlerde "yersizleşme"den ya da "evsizlikken söz etmek daha yerinde olacaktır. Aslında, "yabancılaşma", birbirlerine yabancılaşabilecek bütüncül bir dünya ve bütüncül bir kişi varsayıyordu, oysa bugün ne çok-ağlı toplum bir bütünlük olarak yaşanabilecek fazla şey sunuyor, ne de onun modüler üyeleri bütüncül kişilerin özbilincini geliştirecek fazla vesileye sahip. (s. 169)

Ait olma fikrinin en bütünlüklü cisimleşmesi, insanlık tarihinin büyük bölümünde hüküm sürmüş birliktelik biçimi olan kabiledir.

Modern toplumsal bütünlükler, yapısı gereği tamamlanmamış olan iki bütünlüğün -"cumhuriyet" ve "milletin- bir bileşimi oldukları için kabilenin bağdaşıklığından yoksundurlar.

Kabile, tek alternatifi tek başına ölmek olan tek yaşam-belirleyici olduğu için, ideoloji, doktrin aşılama ve propaganda olmadan da yaşayabiliyordu; oysa millet bunlar olmadan yaşayamaz.

Ulus-devlet içindeki cumhuriyet, refahı tanımlama ve artırma kudretinin büyük kısmını hızla yitirmekte olduğu için, ulus-devletin topraklan gittikçe milletin özel arazisi haline gelmektedir. Cumhuriyetin, milletin uzun vadeli güvenliğini sağlayacak ve böylece onun "kuşatılmış kale" kompleksini iyileştirip ya da hafifletip hırçınlığını ve hoşgörüsüzlüğünü giderecek ya da azaltacak gücü kalmamıştır pek.

Sermayenin, finansmanın ve enformasyonun küreselleşmesi her şeyden önce bunların yerel makamların ve öncelikle de ulus-devletin denetim ve yönetiminden muaf olmaları anlamına gelir. Bunların işlediği mekânda, cumhuriyetçi devletin yurttaş katılımı ve etkili siyasi eylem için geliştirdiği araçları andıran hiçbir kurum yoktur. Ve cumhuriyetçi kurumların olmadığı yerde, "yurttaşlık" da yoktur. (s. 178)

Titanik bizleriz, bizim zafer kazanmış bir havayla kendi kendisini kutlayan, yoksullarına acımasızca davranan kör, ikiyüzlü toplumumuz - öngörü aracı dışında her şeyin öngörüldüğü bir toplum... Hepimiz sisler içinde bir yerlere gizlenmiş bizi bekleyen bir aysberg olduğunu tahmin ediyoruz; ona çarpacak ve müzik sesleri arasında batacağız (Jacques Attali).

Belirsizliğin Ekonomi Politiği
Gelecek için tasanlar yapma yeteneği, rasyonel olduğu düşünülen her türlü davranışın koşuludur... Devrimci bir proje tasarlayabilmek, yani bugünü tasarlanmış bir geleceğe göre dönüştürmeye yönelik, üzerinde iyice düşünülmüş bir niyete sahip olabilmek için, bugüne bir nebze de olsa bir yerinden tutunmak gerekir (Pierre Bourdieu).

"Bugüne tutunmak" çağdaş in-sanların içinde bulundukları durumda bariz biçimde eksik olan bir özelliktir.

İstikrarsızlık durumu, der Bourdieu, "bütün geleceği belirsizleştirir ve böylece her türlü rasyonel tahmin çabasını önler.

Belirsizliğin ekonomi politiği, mekânla bağlarını koparmış finansman, sermaye ve ticaret güçlerinin yerel siyasi otoritelere dayattıkları "bütün kurallara son verecek kurallar" kümesidir.

Belirsizliğin ekonomi politiğinin tartışmasız hâkimiyetine giden yolda, bir kenara atılan ilk kurbanlar cumhuriyetçi kurumlar oluyor.

ABD'de, nüfusun yüzde 16.5'u yoksulluk içinde yaşıyor; yetişkin kadın ve erkeklerin beşte biri okuma yazma bilmiyor; yüzde 13'ünün ortalama ömrü 60 yıldan az.

Öte yandan, dünyanın en zengin üç adamının şahsi varlıkları en yoksul kırk sekiz ülkenin toplam milli hasılasından fazla; en zengin on beş kişinin serveti Sahra-altı Afrika'nın tamamının toplam hasılasını aşıyor.

Fransa'da 1991'deki ulaşılabilen iş hacminin, 1891'dekinin yüzde 57'si olduğunu öğreniyoruz: 60 milyar saat yerine 34.1 milyar saat. Bu dönemde, gayri safi milli hasıla on kat, saat başı üretkenlik on sekiz kat artmışken, çalışan insanların toplam sayısı yüzyıl içinde 19 milyondan yalnızca 22 milyona çıkmış.

...günümüzde iş, her gün yapılan bir gereksizleşme provasıdır adeta. "Belirsizliğin ekonomi politiği", Ortodoks savunma hatlarının ve onlara yerleşmiş birliklerin dağıtılmasını sağlamıştır. Emek "esnek"leşmiştir…

Çağdaş erkek ve kadınların ezici çoğunluğunun yaşam dünyalarının yapısal istikrarsızlığı, cumhuriyetin günümüzdeki krizinin nihai nedenidir.

"Küreselleşme" terimi günümüz söyleminde, modern çağ boyunca "evrenselleşme" teriminin işgal ettiği yere yerleşmiştir.
"Küreselleşme" dünya işlerinin izlediği güzergâhın benzersiz doğallaştırılmasına işaret eder: Dünya işlerinin özünde sınır ve denetim dışı kalmasını, yan asli, plansız, beklenmedik, kendiliğinden ve olumsal bir karakter kazanmasını gösterir. Tıpkı İnternet kullanıcılarının ancak kendilerine sunulan seçenekler arasından seçim yapabilmeleri ve İnternetin işletim kurallarını ya da bu kurallarla ulaşılabilen seçenekler yelpazesini pek etkileyememeleri gibi. (s. 200)

Evrensellik, bütün insan türüne şâmil iletişim kurma ve karşılıklı anlayışa ulaşma yeteneğinden öte bir şey değildir.
Egemen ya da yan egemen cemaatlerin sınırları ötesine ulaşabilecek bu tür bir evrensellik, egemen ya da yan egemen devletlerin sınırlan ötesine ulaşacak bir cumhuriyetin olmazsa olmaz koşuludur; küreselleşmenin kör, yabanıl, sapkın, denetimsiz, bölücü ve kutuplaştı-ncı güçlerinin tek alternatifi tam da bunu yapacak bir cumhuriyettir.

In Search of Politics
Türkçeleştiren: Tuncay Birkan
Metis Yayınları

Kasım, 2000