Thomas Bernhard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Thomas Bernhard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2021 Pazartesi

Thomas Bernhard - Nefes - Bir Karar

Thomas Bernhard - Nefes - Bir Karar


 

Büyükbabamın aniden hastalanıp evimizin birkaç yüz metre ilerisindeki hastaneye yatırılmasının üzerine benim de hastalanmam kaçınılmazdı.

…olaylar sırasında daha on yedi yaşındaydım, benim için kolay zamanlar değildi.

 

Herkes farklıdır, herkesin kendine has bir yaşayışı ve ölüşü vardır.

 

Gerçek şu ki, sonbahar ve kışın ortasına kadar hafif bir akciğer iltihaplanması olan hastalığımı, yatağa düşmemek için bastırmış ve görmezden gelmiştim.

Gelişimimi derinden etkileyen üç önemli noktayı; çıraklık hayatımı, müzik eğitimimi ve büyükbabamla ailemi birbirine bağlayan mükemmel bir üçgen inşa etmiştim. Hiçbir şeye, en ufak bir rahatsızlığa bile izin veremezdim. Ama hesabım tutmamıştı; zaten şimdi düşünüyorum da, bu hesaplar hiçbir zaman tutmaz.

 

Köşedeki yatağımda yatarken kulağımda Mozart'ı, Schubert'i duyuyordum. Müziğin her bir notasını hayal edebiliyordum. Bu hayali müzik de yatağımda sahip olduğum en önemli şeydi, iyileşme sürecimin de en önemli parçasıydı.

 

Büyükbabamın ölümü beni ne kadar derinden etkilese, benim için ne kadar büyük bir darbe olsa da, bir anlamda kurtuluşum olmuştu. Hayatımda ilk kez yalnız kalmıştım ve bu birden karşıma çıkan özgürlüğü hayatımı kurtarmak için kullanmıştım, bunu şimdi anlıyorum.

 

Odasını olabildiğince uzun süre havalandırmayacakmış ki büyükbabamın kokusu dışarıya uçup gitmesin. Annem babasına çok bağlıydı…

 

Sağlığıma kavuştuğumda bana ne olacağı, onların değil, benim sorunumdu, yani ileride ne olacağım, onları değil sadece beni ilgilendirirdi. Hiçbir şey olmak istemiyordum, dolayısıyla kendimi herhangi bir uzmanlığa yönlendirmek amacında değildim. Benim tek istediğim kendim olabilmekti. Ama bu hakikat, onların anlayamayacağı kadar basit ve sertti.

 

…

Türkçeleştiren: Sezer Duru

Sel Yayınları, 2016

 


14 Aralık 2019 Cumartesi

Amras - Watten


Thomas Bernhard - Amras Watten

Hastalığın özü hayatın özü kadar karanlıktır.
Novalis
 
Ebeveynimizin intiharından sonra (…) banliyömüz Amras'ın sembolü olan kulede kilitli kalmıştık.
…akıl hastanesine yollanmayıp (…) birçok insanın, benim de bildiğim o korkunç kaderini paylaşmak zorunda kalmayışımızı sadece dayımızın nüfuzuna borçluyuz.
Ebeveynimizden farklı olarak biz hala ölmemiştik...

Walter'in doğuştan, annesinden miras kalan, kemik şişliğinin ilerlettiği, onu zaman zaman yıldırım misali tüketen, son aylarda tamamen kesilen, şimdiyse kulede, başımıza gelen şeyin feci baskısıyla tekrar nüksedebilecek nöbetlerinden korkmuştuk ...

…öyle geliyordu ki sanki benim doğabilimim bizim için ebeveynimizle ölmüş, sanki ebeveynimizle beraber intihar etmişti ... sanki Walter'in müziği de o zamandan beridir ölüydü…

Ebeveynimizle, tam da onlar bizi asla şaşırtmadıkları, bizi hep kendi halimize bıraktıkları için, onların terbiyesi olmadan değil tabii, çok serbest ve bu yüzden de katı bir terbiyeyle, çok içten bir bağlantısı olan çocukluğumuz ... bu haftalarda hiç olmadığı kadar hatırımızdaydı ...

Halen sağ olduğumuza şaşırıyorduk ... halen var olduğumuza, yeniden var olmaya cesaret edebilmemize, ebeveynimizle beraber dünyadan göçüp gitmemiş olduğumuza ... halen dönüşümle meşgul olmayışımıza ... Ölmeye hazırdık ... tamamen ebeveynimizin hükmüne güvenmiş, babamıza kulak kesilmiştik ... Ölümümüz hakkında kendimizden emindik ... ölemedik

…kardeşim epilepsi koltuğuna, ben de, adeta ceza gibi, onun yanına, köpek pozisyonunda oturur oturmaz, kardeşim rahatlıyordu ...

Walter'e her yardım edişim beni zayıflatıyordu ...

Cambaz kadın
Bilimler beni bozmamış olsa, onun ortasında dünyamı durdurabilirdim. Daha söz konusu bile olmamışken onu teorilerim için kullanabilir, istismar edebilir, sonuca vardırabilirdim. Buna onun da benim de aklımız ermiyordu ...

Trajedi, hep sadece bir trajedi denemesi olmuş trajedinin trajedisi.

…beynimin harekete geçme yoksulluğundan kaçtığımı görüyordum ... sürekli ve daima o köylü suratının, yanaşmaların, zayıf ve genç suratın arkasında ... gezindiğim yerin arka planında ... ön planı … geziyor ve gezer gibi yapıyordum ... gezecek halim yoktu artık,

Walter'in 'Cümleleri'
Ölümün maddesi olan şey...

Bütün yaşam: ben ben olmak istemiyorum, Ben olmak istiyorum, ben olmak değil...

Benim talihsiz baharım ...

Bir erkek kardeş daimi bir oyunbozandır.
Ölüm tek kelimeyle canımı ısırıyor ve beni ayağa kaldırmıyor.

…kardeşimin cenazesi nihayetinde, Innsbruck kilise makamlarının istememesine rağmen yapıldı (s. 46).

…kimse ölümcül hastalığa yakalandığının farkına varmıyor ... yoksa hayat dayanılmaz olur

Penceremin önündeki ölü karganın uzun süreli manzarası.
Hızla geri savrulan bir dal korkutur seni ... senin için ölümcül olan o yerde günlerce sancı.
…

WATTEN
Bir Miras

Vasimin ölümünden sonra benimle amcaoğlum arasında yarı yarıya paylaştırılan Oelling arazisinin satışından (…) büyükçe bir meblağ geçti elime,

(paranın bir buçuk milyonunu yeni tahliye olmuş ceza mahkûmlarının umutsuz durumlarını inceleyen bir doktora bağışladı)

Korkutucu bir tekdüzelikle son yirmi yıl şu yolu yürüdüm: baraka, çürük çam, çakıllık, çürük çam, baraka.
Her gün çakıllığa, çarşambaları watten oynamaya.

Kalabalık kendini ona yüzde yüz teslim etmiş bir insanı yabancı bir cisimmiş gibi acımadan dışarı atar. Kalabalığı işitince kalabalığa ait olmuyorum, kendimi işitince, kendime ait oluyorum. Kalabalık beni dışarı attığından, benim için hala cazipken kendi içimde bir ölüm aramaktan başka şansım yok.

Söylenen her şey yalan, hakikat bu, saygıdeğer beyefendi, bu lakırdı müebbet zindanımızdır. Zaman zaman kendime ciddiyetle diyorum ki, her şey yalnızlıkla, yalnızlaşmayla, kendimle bir aldatmaca sadece. Hakikatten yalana, yalandan da hakikate varıyorum, kendimden alçalmaya varmam gibi. Amacın, diyorum kamyoncuya, ne olduğunu sormaktan çoktan vazgeçtim, çünkü baştan beridir biliyordum ki bu sorgular ancak çaresizliğe, belli şartlarda da alçaltıcı bir daimi çılgınlığa çıkar. Daima sormak daimi çılgınlık demektir (s. 75).

Sanayi her şeyi göz için ve kitlelerin kötü zevki için yapıyor, anlıyor musunuz! Hem, görüyor musunuz, ayakkabılarımdaki tokalar da, iki üç defa açıp kapadıktan sonra koptu, bu yüzden yeni toka yaptırdım (s. 81).

İnsan sanır ki filozof, nesnesinin yani felsefenin üstesinden gelebilir, oysa onun, nesnesinden hiç haberi yoktur. Ama aslında hiçbirimiz nesneler hakkında bir şey bilmeyiz. Tabiat bir kimseden önce davranınca (…) tabiat birini bitirince, bitirmek zorunda olunca, göz açıp kapayana dek canlı birini ölü birine dönüştürünce, ki bu bir şey ifade etmez, (…) Sana her şeyi açıklayıp ömrün boyunca içini rahatlatabilir, ama son tahlilde hiçbiri bana bir şey açıklayamadı, en ufak şeyi bile açıklayamadı, hiçbiri içimi rahatlatmadı, en gülünç meselede bile rahatlatamadı, aksine, diyorum, gerçekten de zamanla gittikçe büyüyen bir huzursuzluğa kapıldım. Tabiatıyla artık kimseye hiçbir şey sormuyorum (s. 85).
…
Türkçeleştiren: M. Sami Türk
Yapı Kredi Yayınları, 2013


8 Ekim 2019 Salı

Kireç Ocağı


Thomas Bernhard - Kireç Ocağı

Eleman karısını tüfekle vurarak öldürmüş. Bernhard’ın söylediğine göre böyle olmuş. Eleman (ismi Konrad) bakımı her geçen gün zorlaşan karısını öldürmek için noeli beklemiş, ya da tevafuk oldu.
Konrad, yeterince titizlenerek çalıştığı, çalışmaya çalıştığı çalışmasını bitiremiyor, hatta başlayamıyor, bu nasıl oluyor; romanın metin akışı (“bununla demek istediğim” gibi bir açıklamaya gerek olmadan) işte tam da buna, bu soruya cevap olacak şekilde düzenlenmiş (belki başka maksatla ve başka bir “form”a göre düzenlenmiştir).
Gerek içerik gerekse biçim bakımından, kafasındaki tasarım sürecinden bir türlü çıkamayan, ayakları yere basamayan düşünceler, hayaller… Çalışamamak, başlayamamak hali bu gibi gerekçelerin yedeğinde geziniyor…
Konrad bir dil deneyi yapıyor. Önemli, ciddiye alınması gereken bir çalışmadır bu. Üzerinde çalışılan konu duymak, işitme hali vs. Belli kelimeleri sürekli olarak tekrar ediyor karısının duyabileceği bir sesle, sonra daha kısık sesle, sonra mesafeyi değiştirerek tekrar ediyor aynı kelimeyi, bu yönteme Urbantschitschen adını vermiş… Karısı işittiği sesler hakkında bir şeyler söylüyor ve söyledikleri Konrad’ı memnun ederse ödüllendiriliyor: ödül, Novalis okuma imkanı; Ofterdingen okuyor karısına ödül olarak. Eğer memnun olmazsa karısının yaptığı yorumlardan bu defa ceza geliyor, Kropotkin okuması yeterli oluyor karısını cezalandırması için.
Karısını öldüren Konrad araştırmalarını tamamlamış, halletmiş bu işi fakat her şey henüz sadece onun kafasının içinde, bütün bunların yazıya dökülmesi gerekiyor. Fakat zaten bitmiş olan işle ilgili araştırmalarına son vermediği için yazı işine bir türlü başlayamıyor, aslında başlamıyor, çünkü bu durumun tabii ki farkında…
…


Konrad'ın beş buçuk yıl önce kireç ocağını aldığında ilk iş bir piyano getirtip birinci kattaki odasına koydurduğu söyleniyor…

İkinci, işi bir yandan korkudan, diğer yandan ateşli silahlara olan tutkusundan (…) silah satın almak olmuş,

…kireç ocağını hırsızlardan ve genel anlamda tabiri caizse yabancı unsurlardan korumak istiyormuş...

…söylediğine bakılırsa acıları nihayet son bulan karısına Konrad, Mannlicher marka bir karabinayı nasıl kullanacağını öğretmiş (s. 7)

(dört buçuk yıl önce) korucu Koller'i hırsız sanıp sol omzundan vurmuş ve akabinde dokuz buçuk ay ağır hapse mahkûm edilmiş.

Laska'daki söylentiye göre jandarmalar onu iki günlük aramanın ardından nihayet kireç ocağının arkasındaki içi kurumuş ve donmuş gübre çukurunda bulmuşlar (s. 8)…


Aslında Konrad karısını vurduktan sonra kendini de vurmalıymış, çünkü şimdi onu ya hiç şüphesiz hayatı boyunca cezaevine ya da akıl hastanesine kapatılmanın korkunçluğu bekliyormuş... / s. 12

Wieser'e söylediğine göre lokanta kireç ocağına o kadar uzakmış ki, lokantadan hiç ses duymuyormuş.

Bu durum doğal olarak, işitmeyi konu alması tesadüf olmayan incelemesine yarıyormuş, sonuçta incelemenin başlığı da İşitme imiş (s. 20).

…ben hayatım boyunca duymamı ve görmemi mükemmelleştirmek için her yolu denedim, özellikle de duymamı mükemmelleştirmek için; çünkü bir insanın görmesinden daha önemli olan şey, bir insanın duymasıymış. Fakat karıma gelince, demiş Konrad, onun duymasını ve görmesini mükemmelleştirme konusundaki bütün çabaları yarı yolda kalmış (s. 21),

Gerçek olan gerçekte daima farklı, tam tersiymiş, daima gerçek olan, gerçekte. Varoluşumuzun başka hiçbir şeyden değil yanılsamadan ibaret olduğunun ille de dile getirilmesi gerekmezmiş.

…iletişim kurabilmek ve birbirlerine tahammül edebilmek için yıllarca ikisi, yani Konrad'la karısı arasındaki tek araç yalan, sadece ve sadece yalan olmuş, yalanlar olmasaydı ikisi çoktan tam bir iletişimsizlik ve en derin ümitsizlik içine düşerlerdi, diyor Fro (s. 29).

Fro'nun söylediğine bakılırsa maddi açıdan tükendiği düşüncesiyle gerçekten de tam bir bitkinlik içinde, genellikle orada yıllardır alışkanlık haline getirdiği tavşan uykusuna dalan karısının tekerlekli sandalyesinin tam karşısındaki koltuğa çökmüş.
Francis Bacon'ı satmayacağım
Çocukluğunda Konrad en hastalıklılarıymış, karısı ise, iddiaya bakılırsa Konrad’ın ifadesine göre o faciaya kadar hiç hasta olmamış. Çocukluğunda Konrad kim bilir kaç kez yataklara düşmüş, ateşten yanarak, ağrılar içinde, kardeşleri ise onun penceresinin altında parkta gülüşür, eğlenir, sağlık sıhhat içinde canlarının istediğini yaparlarmış. Üşütme mevsiminin gelmesi yetermiş ve o, yani Konrad hemen üşütürmüş. Soğuk bir içecek mi içti, hemen üşütürmüş. Ve neredeyse tüm çocukluğu boyunca tabiri caizse çocuk migreninden mustaripmiş (s. 37).

Fro'ya söylediğine göre, taşımayı daha çocukluğunun ilk yıllarında her şeyden iyi öğrendiği yalnızlık, bitmeyen bir yalnızlık eğitimi. Akla gelebilecek en büyük yalnızlık, akla gelebilecek en büyük yalnızlığın tam tersine ihtiyaç duyduğu anda yakasına yapışmış. Sırf belli bir öğrenim dalı seçmeyi düşünürken bile, bu düşüncenin içindeki yapayalnızlığı yüzünden az kalsın ölüyormuş ve böylece, anne babasının da isteğine uygun olarak, okumamış, üniversiteye gitmemiş, hiçbir doğru dürüst devlet sınavına girmemiş (s. 39),

Konrad'ın söylediğine bakılırsa bugüne kadar bu hastalıklar hakkında hiçbir şey, en ufak bir şey öğrenilememiş, hala bu hastalıklarla ilgili kesinlikle hiçbir şey bilinmiyormuş, tıp bilimi en ahmak olanıymış, doktorlar en ahmak olanlarıymış, vicdansızmışlar ve hastalar hastalıklarıyla baş başa bırakılarak yavaş yavaş, en alçaltıcı şekilde kendi kabuklarına çekiliyorlarmış, çünkü başka seçenekleri yokmuş, onları sürekli kandıran doktorların elinde eriyip gidiyorlarmış (s. 40).

…çalışma masasının başına oturmuş, işte ilk cümle diye düşünmüş ve o cümleyi yazmış. Böyle birkaç cümle daha geldi mi incelemenin nihayet kağıda dökülmeye başlayacağını düşünüyormuş. Fakat Wieser'e söylediğine göre Konrad yüzlerce ve binlerce kez aynı şeyi, sadece birkaç cümle yazarsa sonrasında birdenbire her şeyi kağıda dökebileceğini düşünmüş, binlerce kez böyle düşünmüş, kendi ifadesine bakılırsa, binlerce kez böyle düşünmek ve hareket etmek, yani birkaç başlangıç cümlesinden sonra her şeyi bozmak zorunda kalmış, daha Augsburg günlerinde incelemeyi birkaç cümlenin ardından bir solukta yazabileceğine inanıyormuş, Augsburg'da ve Innsbruck'ta ve … Bütün o her seferinde ve sonsuza dek kaybolup giden başlangıçlar ve fikirler, demiş Konrad Wieser'e (s. 44).

Wieser'in söylediğine bakılırsa Konrad yapı denetçisine, insanın kağıt üzerinde değil de kafasında tuttuğu bir incelemenin aslında var olmadığını söylemiş. Onu yazmalıyım, incelemeyi yazmalıyım diye düşünüyormuş sürekli, incelemeyi yazma, oturup incelemeyi yazma düşüncesi varlığını bütünüyle dolduruyormuş, artık incelemenin düşüncesi değil, yalnızca incelemeyi yazma düşüncesi, incelemeyi göz açıp kapayana dek yazma düşüncesi; fakat bu düşünceye saplandıkça incelemeyi yazması imkansızlaşıyormuş. İşin zorluğu kafasında bir şey olması değilmiş, herkesin kafasında en muazzam şeyler olurmuş, hem de hayatlarının sonuna dek hiç aralıksız, en muazzam şeyler, işin zorluğu bu muazzam olanı kafadan çıkarıp kağıda dökmekmiş. Wieser'in dediğine bakılırsa, Konrad'ın yapı denetçisine söylediğine göre insanın kafasında her şey olurmuş ve nitekim herkesin kafasında her şey varmış ama kağıt üzerinde hemen hiç kimsenin bir şeyi yokmuş. Bütün insanların kafalarında en muazzam şey varken önlerindeki kağıtlarda daima en berbat, en gülünç, en acınası şey oluyormuş. Konrad'ın söylediğine bakılırsa, kendi incelemesi akla gelebilecek en hassas öze dayanıyormuş; her şeyiyle aşırı hassas bir beynin yıllar süren yoğun çalışmasından damıtılmış hassas bir öz. Ve kireç ocağında, kireç ocağının mutlak soyutlanmışlığında daima incelemeyi bir solukta kağıda dökebileceğini düşünmüş (s. 54).
Konrad Urbantschitsch yöntemi denilen yöntemi onun üzerinde geliştirerek en mükemmel hale getirmiş ve aslında bu radikalleşme nedeniyle Urbantschitsch yöntemi artık muhtemelen Urbantschitsch yöntemi olarak nitelenemezmiş,
…karısına kısa İ'lerle dolu bir sürü cümle söylüyormuş, mesela Inn ilçesinde bir hiçim, yüz kez yavaş, yüz kez hızlı, en sonunda iki yüz kez hızlı, mümkün olduğunca hızlı, kesik kesik. Fro'ya söylediğine bakılırsa, bitirdikten sonra da karısından ona söylenen cümlelerin kulağında ve beyninde yarattığı etkiyi derhal tarif etmesini istiyormuş. Hemen ardından da analize geçiyormuş (s. 58-59).

Uzun lafın kısası: İnsan dış huzuru ve had safhadaki dış huzuru artık iç huzur üretmediği anda bozabilmeliymiş, dış huzur asla uzun süre iç huzur üretmezmiş, sadece çok kısa bir süre, zihinsel amaçlar için fazlasıyla kısa bir mesafe (s. 61).

…insanlarla münasebetimiz olduğunda akıllı insanlarla münasebetimiz olmuş olmuyor, insanlar akıllı olduklarını iddia ediyorlar ama akıllı değiller, insanlar bir şeyler bildiklerini iddia ediyorlar ama hiçbir şey bilmiyorlar, insanlar her şeyi yalnızca iddia ediyorlar (s. 63).

Bir insanı hiçbir şey, birdenbire kendi başına giyinemez olmaktan daha fazla bunalıma sokamazmış. Hem bu daha ne kadar böyle sürebilirmiş ki, Konrad'ın Wieser'e söylediğine göre, karısı artık onun yardımı olmadan yemek de yiyemiyormuş, onun yardımı olmadan en küçük lokmaları bile ağzına atamıyormuş (s. 64).

Noel gecesi, öldürülmesinden tam bir yıl önce Konrad akşamüstü saat beşe doğru odasına girip ona İnsan insanlarla sadece kirlenir cümlesini defalarca söylemiş, bir sol bir sağ kulağına, bu cümleyi seksen ya da doksan kez kulağına söylemiş, sürekli İnsan insanlarla sadece kirlenir ve karısı her seferinde yorum yapmış, ta ki tekerlekli sandalyesinde yığılıp kalana dek (s. 73),

Konrad korkunçmuş, aynı anda hem yardımsever, hem sadist, hem ihtimam düşkünü Bir yandan karısına yemek almaya lokantaya gidiyormuş, ki bunun için ona yüksek bir fatura çıkarıyorlarmış, öte yandan, bu konuda ona kızmalarına neden olacak şekilde Urbantschitsch yöntemi denilen şeyi devamlı yoğunlaştırmak suretiyle karısını mahvediyormuş,

Urbantschitsch yöntemi (hakkında Höller’in anlattıkları)
Konrad, bir yüksek sesle, bir alçak sesle, bir kısa, bir uzun söylediği anlaşılmaz cümlelerle karısına zulmediyormuş, bunları onun en ağrı verici şekilde iltihaplanmış kulaklarına dönüşümlü olarak söylüyor ve Bayan Konrad'm da sürekli belirttiği üzere, kendisi tarafından onun kulağına söylenen cümleleri zavallının bilincini kaybedene dek yorumlamasını istiyormuş. Genellikle Bayan Konrad o kadar bitkin düşüyormuş ki, artık kocası tarafından söylenen hiçbir şeye tepki vermez oluyormuş (s. 88),

Konrad'ın söylediğine göre hafıza insana sürekli tuzaklar kurar, insan bunların içine girdiğinde çaresizce kaybolurmuş, hafıza insanı tuzağa kapatır ve bırakıp gidermiş, bu durum her an ortaya çıkarmış, hafıza insanı bir ya da bir sürü, binlerce tuzağa kapatır ve bırakıp gider ve yalnız bırakırmış, sınırsız bir düşünce yokluğu umutsuzluğunda yalnız (s. 92)…

Kelimeler düşünceyi indirgemek için icat edilmiş, evet, hatta şunu söyleyecek kadar ileri gidebilirmiş ki kelimeler düşünceyi ortadan kaldırmak için icat edilmiş, ki bunu da vaktiyle yüzde yüz başarmışlar. Ne olursa olsun, kelimeler her şeyi yerle bir ediyor, dedi Konrad. Umutsuzluk kelimelerden kaynaklanıyor, başka hiçbir şeyden değil (s. 94).

Karısının Urbantschitsch yöntemine ve onun sonucu olan deneylere hizmet etme hevesinin ödülü olarak Konrad'ın her gün ona ne okuyacağı konusunda anlaşmışlar, deneyleri bölen araları yıllardır okumalarla dolduruyorlarmış, ister son haftalarda olduğu gibi Kropotkin'den, yani Konrad'ın kitabından, ister Ofterdingen'den, yani karısının kitabından, karısı isterse Konrad ona tabii ki sevdiği Ofterdingen'den, ki karısı hayatı boyunca hep bunun en sevdiği kitap olduğunu söylemiş, okuyormuş, haftalarca, devamlı Ofterdingen'den, fakat kendisinin her şeyden fazla hayranlık duyduğu, Kropotkin'in anılarından da, karısının istememesine ve karşı çıkmasına rağmen, onun odasında yüksek sesle okuyormuş, karısı ilk başlarda onun Kropotkin'den okuduklarını dinlemeyi reddediyormuş ama Konrad onun Kropotkin'e karşı bu isteksizliğiyle ilgilenmiyormuş (s. 104)…

Aptalların suçu sadece akıllılardaymış.
Akıl, erkek, Konrad'ın söylediğine bakılırsa aykırı davranışmış. Ancak bilinçli bir biçimde aykırı davranan, bilinçli bir biçimde aykırı davranma cesaretini gösteren kişi erkek olurmuş. Oysa kadın bu rolü üstlenemezmiş, çünkü hiçbir rolü üstlenemezmiş (s. 105),

Konrad'ın söylediğine göre yanımızdaki ve dolayısıyla etrafımızdaki insanlara verdiğimiz değer daima fazla yüksekmiş, mümkün olan en düşük değerin verilmesi gereken yerde daima fazla yüksek bir değer veriliyormuş (s. 109-110),

…bugünkü insanın tipik özelliği hiçbir şekilde ve hiçbir şeyden ötürü sarsılmamasıymış. Sarsıntı ikiyüzlülük tarafından ortadan kaldırılmış, sarsıcı olan ikiyüzlülükmüş, mesela insanı daha çok sarsanlar daha büyük ikiyüzlülerden başka bir şey değilmişler. Bugüne kadar sadece kirleticilerle işimiz olduğu için dünya da tamamen kirlenmiş (s. 110-111).

Konrad Hager'in ölümünü gazetede okumuş ve karısının odasına gitmiş, kapıya vurmuş, karısının Evet demesini beklemiş ve içeri girmiş ve demiş ki: Kasap Hager öldü, karısı da bunun üzerine demiş ki: Demek Kasap Hager öldü…


Bayan Konrad birdenbire kocasını bir kez daha, neredeyse hazır olan eldiveninkinden farklı bir yün rengine ikna ediyor ve kocasının rızasıyla bir kez daha eldiveni söküyor ve eldiven örmeye baştan başlıyormuş, bu kez bir başka renkte vesaire (s. 113),

Bayan Konrad kocasına sık sık, aslında bir deliden ziyade bir suçluyla evlendiğini söylüyormuş, Konrad Fro'ya ahşap kaplı odada böyle demiş. Bunun üzerine o, yani Konrad da demiş ki: Sona vardığımızı ikimiz de biliyoruz, yine de her gün sona varmamış gibi davranıyoruz, en sonunda onlar, yani Konrad ve karısı, sona vardıkları gerçeğinden zevk almaya bile başlamışlar, çünkü artık zevk aldıkları başka bir şey yokmuş; kendi kendimize zaman zaman, sona vardık diyoruz, demiş Konrad Fro'ya, ve kendi kendimize, aslında gün içinde defalarca ama özellikle giderek tamamen uykusuz kalan gecelerimizde, sona vardık demek bize huzur veriyor, düşündüğümüzü açıkça söylemek, artık sahip olmadığımız gelecek nasıl bir gelecek olursa olsun, kendimizi hiçbir konuda aldatmamak bize huzur veriyor (s. 116)…

İkisinin birlikteliği (Wieser'e birlikte yaşam demiş) daha baştan yanlışmış ama dürüst olmak gerekirse, demiş Konrad Fro'ya, hangi birliktelik yanlış değil ki, hangi evlilik bütünüyle yanlış, ters, yani, artık bir kez oluşmuş, ikiyüzlü, korkunç, hangi arkadaşlık yanılgı değil ki, birlikte yaşayan hangi insanlar kendilerini gerçekten mutlu ya da en azından geçinip gidiyor diye niteleyebilirler? Hayır, sevgili Fro, birlikte yaşam kime, hangi zümreden, hangi kökenden, hangi meslekten hangi insanlara ait olursa olsun, neresinden bakarsak bakalım, sürdüğü müddetçe zorlu, doğası itibariyle acılı, aynı zamanda bildiğimiz gibi en anlaşılır, en dehşet verici doğa kanıtıdır. Fakat en büyük işkence bile alışkanlığa dönüşüyor, demiş Konrad, ve böylece birlikte yaşayanlar, birlikte bitkisel hayat sürenler gitgide birlikte yaşamlarına, birlikte sürdükleri bitkisel hayata ve bizzat kendilerinin doğa işkencesine hizmet amacıyla doğanın aracı olarak yaratıp birlikte katlandıkları ortak işkenceye alışıyor ve en sonunda bu alışkanlığa da alışıyorlar. İdeal birlikte yaşam denilen şey bir yalanmış, ideal birlikte yaşam denilen şey olmadığı için de kimsenin böylesine hakkı yokmuş, bir evliliğe girmek, bir arkadaşlığa girmek gibiymiş, çifte umutsuzluk ve çifte sürgün halini tamamen bilinçli olarak üstlenmek, yalnızlık arafından birliktelik cehennemine girmek. Ve birliktelik konusunda tamamen susmak (s. 117).

Konrad yaklaşık bir yıl önce şöyle bir rüya görmüş: Konrad gece yataktan kalkmış (…) incelemenin yarısını yazmayı başarmış, incelemenin yarısını yazarken içinde hemen geri kalanını, yani öbür yarısını da yazabileceğine ve dolayısıyla incelemenin tamamını yazabileceğine dair bir his varmış ve pes etmemiş ve yazmış ve yazmış ve bütün incelemeyi kâğıda dökmeyi başarmış, bütün incelemeyi bitirdiğinde bitkinlikten kafası çalışma masasına düşmüş,
Konrad bilinçsizmiş ve bilinçsizliğini, odadaki her şeyi gözleyecek durumdaymış,
…bu baygınlık içinde çalışma odasının her tarafından gözlüyormuş, bu hali Konrad hayatının ideal hali olarak nitelemiş,
Konrad kendini bu halde saatlerce odanın her tarafından gözlemiş, sonradan hayatının en mutlu sahnesi olarak nitelediği bu sahneyi, oysa aslında söz konusu sahne kuşkusuz hayatının en mutsuz sahnesiymiş, çünkü Konrad'ın Fro'ya söylediğine göre birden, pat diye kapı açılmış ve onun, yani Konrad'ın karısı odaya girmiş,
…kocasına yaklaşarak yumruğunu incelemenin üzerine indirmiş ve demiş ki: Demek tam bir gizlilik içinde incelemeyi yazdın, tam bir gizlilik içinde!
Herhalde daha da güzel olmuştur incelemeyi arkamdan iş çevirerek yazmak, incelemeyi bir oturuşta, pat diye yazmak!, ve Bayan Konrad incelemenin olduğu kağıt destesini alıp sobanın içine atmış. Konrad ayağa fırlayıp ona engel olmak istemiş ama yapamıyormuş, yerinden kımıldayamıyormuş. İşte, inceleme yandı, bütün inceleme yine yandı, demiş Bayan Konrad ve: Şimdi tekrar incelemeyi nasıl yazacağın konusunda kafa patlatabilirsin, tekrar birkaç onyıl boyunca incelemenin yazılması konusunda kafa patlatabilirsin (s. 120-121).

…karısının daima nefret ettiği Tractatus'undan alıntı yapmayı alışkanlık haline getirmiş ve tam karısına Wittgenstein'dan alıntı yapacağı sırada karısı onu şarap alması için mahzene yolluyormuş / s. 124

…söylediğine göre kocası bir dahinin bütün tipik özelliklerine de, bir kaçığın bütün tipik özelliklerine de sahipmiş…

Konrad'ın önünde neredeyse ulaşacağı bir yaşam hedefi vardı, diyor Wieser, ve o, yani karısı, onun bu hedefe ulaşmasına, incelemeyi yazmasına engel oldu. Onu öldürmek zorundaydı, eninde sonunda onu öldürmek zorundaydı, diyor Wieser. Karısını öldürdüğü anda incelemeyi de öldürmüş olması Wieser'e göre başka meseleymiş.

En fazla ilerleyenin birdenbire tükendiği sık sık görülürmüş. Wieser'in söylediğine göre aslında Konrad karısını öldürerek karısını değil, birdenbire düşüncesizce kendini öldürmüş (s. 135).

Konrad'ın kafasında hiçbir şey, yeni başlanmış ya da ilerlemekte olan bir zihinsel ürün için dünyada hiçbir şeyin tabiri caizse güzel bir yerden daha zararlı olmadığı gerçeği kadar net değilmiş, güzel bir şehir bir zihinsel çalışmanın en iyi, en esaslı planını mahvedermiş, güzel bir manzara beyni rahatsız eder, tabiri caizse harikulade bir doğa kafayı mutlak surette zayıflatırmış. Dolayısıyla Konrad'ın Wieser'e güya söylediğine göre bir kafa işini ilerletmek ya da bitirmek hiçbir yerde Avusturya'da olduğundan daha zor değilmiş (s. 136)…

…üniversiteye gitmesine izin vermek yerine yatılı okuldan alıp eve geri getirmiş ve eğitim görmemenin ve sonunda tabiri caizse megaloman bir kafaya sahip olup çıkmak zorunda kalmamanın dünyanın en doğal şansı olduğuna ikna etmeye çalışmış…
Onların ölümünden sonra artık eğitim için çok geçmiş ama Konrad kendini özgür hissetmeyi ve özgürce gelişmeyi ve kaçırdıklarını kısa sürede telafi etmeyi başarmış.

İncelemeyi yazmasına hep başka bir şey engel olmuş, Paris'te, Londra'da büyüklük, Berlin'de yüzeysellik, Viyana'da insanların eblehliği, Münih'te lodos, birinde dağlar, birinde deniz…

Bunu düşünmek, incelemeyi yazamamak, incelemeyi asla yazamamak hastalıklı bir şeymiş, Konrad'ın Wieser'e söylediğine göre bu hastalıklılık yavaş yavaş büyüyerek hastalığa dönüşmüş.

Tam da her an yazmaya başlayabileceğimi, çalışma masamın üzerindeki her şeyin bu an için, bu ana göre düzenlendiğini sürekli gördüğüm için incelemeyi yazamıyorum. Böyle bir durumda, tam da inceleme için hazırlanmış çalışma masasının görüntüsü yüzünden incelemeyi yazmaya başlayamayacağı düşüncesi onun için katlanılmaz hale geldiğinde, kalkıp bir bardak su içiyormuş.

Şimdi ikimiz de, yardımın artık neredeyse mümkün olmadığı ölçüde yardıma muhtacız (s. 165-166).

…o, yani Konrad, tamamen bana teslim bir kadınla evleniyorum diye düşünmüş o zamanlar, ve: Bir yandan bana ihtiyacı olan, bensiz yapamayan, bensiz var olamayan ya da en azından bensiz var olamayacağına inanan, diğer yandan da amaçlanma, yani bilimime hizmet edecek, gerekirse, Konrad'ın Wieser'e söylediği üzere, bilimsel koşullar gerektirirse, suiistimal edebileceğim biri (s. 166).
…
Konrad tabiri caizse cinayet gecesi ilk kez işitme kaybı yaşamış. Bugün hayat sigortası yapmayı başardığım Fro'ya Konrad, en büyük hatanın incelemeyi yazmak için daima daha uygun, hep en uygun çıkış noktasını beklemek olduğunu söylemiş,
…sonuna geldiğinde, ister inanın ister inanmayın, yirmi ve hatta otuz yıl boyunca incelemeyi yazabileceği ideal anı boşuna beklediğini görmek zorundaymış (s. 167),

Bu bir yandan kendi deyimiyle moral bozucu derecede uzayan, öte yandan dehşet verici derecede kısa onyıllarda, inceleme bağlamında kendine karşı da veya tam da kendine karşı insafsızlığı eksik olmamış ama onda en önemli şey eksikmiş: gerçekleştirme, hayata geçirme karşısında korkusuzluk, kafasını pat diye, göz açıp kapayıncaya dek, en insafsız şekilde ters çevirip içindeki incelemeyi kağıda dökme karşısında korkusuzluk.
…

Das Kalkwerk
Türkçeleştiren: Esen Tezel
2. baskı: 2016, Yapı Kredi Yayınları

14 Eylül 2019 Cumartesi

Thomas Bernhard - Kiler, Bir Kaçış


Thomas Bernhard - Kiler, Bir Kaçış


Öteki insanları ters yöne giderek buldum; o iğrenç lisede değil, beni kurtaran çıraklık işinde; mantık ilkelerine aykırı davrandım…

…şatafatlı villaların önünden geçip burjuva ve küçük burjuvaların okuluna gitmek yerine, körler ve sağır dilsizler kurumlarının önünden, demiryolu geçidinin üzerinden, parsellenmiş alanlardan ve Lehen Tımarhanesinin yakınındaki spor sahasının çitlerinden geçip dışlanmışların ve yoksulların okuluna gitmeye başladım…

Bay Podlaha onu beklediğim yan odaya girdi, bana bir kez baktı ve eğer istersem hemen o anda işe başlayabileceğimi söyledi (s. 7).

Bay Podlaha (…) Benim hakkımda herhangi bir şey bilmek istemediğini söyledi; tek yapmam gereken görevlerimi yerine getirmek ve kalan zamanda da bir şekilde faydalı olmaktı.

Hayatımın işe yaramaz, sefil ve berbat bir döneminin sonuna geldiğimi hissettim (s. 8).

Kendimi öldürmedim, onun yerine çıraklığa başladım. Hayat devam etti (s. 9).

Sağda solda bulunan binaların hepsi, orada oturanların hayatlarını karartmak için yapılmıştı sanki; bu binaların tekdüzeliği ve iğrençliği, nasıl olursa olsun her insanın ruh halini mahvedebilecek şekildeydi. Kadınlar, alışveriş niyetleri olmasa da gelirdi, belirli bir geliş nedenleri yoktu. Sanki buna mecbur bırakılmışlar gibi aksatmadan, günün hangi saatinde isterlerse çıkıp gelirlerdi. Yapacak daha iyi bir işleri olmadığından, en azından başkalarıyla bir iki laf etmek için gelirlerdi.

…her gelişlerinde de çok ufak harcamalar yapıyorlardı (örneğin elli gram tereyağı alıyorlardı); fakat bunu parasızlık yüzünden değil, kilere ne kadar sık gelirlerse kendi öldürücü çevrelerinden o kadar sık kaçabildikleri için yapıyorlardı (s. 10)…

Geleceğim olmadığına dair önceki inancım yok olmuştu, artık geleceğim olabileceğine inanmıştım ve aniden her şey bende hayranlık uyandırmaya başlamıştı…

Kendimi kilerin bir parçası gibi hissettim, oysa okulun dünyasına dair böyle bir hissim asla olmamıştı (s. 16).

…her şeyi göze alabilen insanın hali onun en yoğun ve ölümcül anıdır, tıpkı benim o zamanlar içinde bulunduğum durum gibi. Hayat kurtarıcı böyle bir anda, ya her şeye karşı koymalıyız ya da yok olmayı seçmeliyiz (s. 17).

Doğruyu ancak yaşayan bilir, bunu aktarmak istediğinde de otomatikman yalancı olur. Anlatılan her şey sahteleştirmedir, yani ancak sahtelikler ve sahteleştirmeler aktarılabilir. Doğruluğu bulma arzusu, tıpkı diğer arzular gibi sahteliğe ve sahteleştirmeye giden en hızlı yoldur (s. 25-26).

Yaşam burada yozlaşmıştı ve sonunda ölüp gitmekten başka bir seçenek yoktu, oysa birkaç yüz metre ötede, dünyanın tek hakimi havalarındaki sapık bir şehrin montaj hatlarında zevk ve sefa üretimine aralıksız devam ediliyordu (s. 29).

Nesneler ne kadar iğrenç ve işe yaramaz olursa olsun, insanlar onları anında satın alırdı (s. 35).

Cumartesi ürkütücü, pazar korkunçtur; pazartesi rahatlama getirir.
İnsanoğlu özgürlüğü sevmez, aksini iddia etmek yalan söylemektir. Özgür olunca ne yapacağını bilemez. Serbest kaldıkları anda kendilerine iş çıkarırlar; giysi ve çamaşır komodinlerini açar, eski kâğıtları, fotoğrafları, belgeleri ve mektupları arar, bahçeye çıkıp sağı solu eşelerler veya anlamsız ve amaçsız biçimde, hava nasıl olursa olsun etrafta koşuştururlar ve bunun adına gezinti derler (s. 49).

Hastalıklar, insanların yapacak işleri olmadığı, az çalıştıkları zaman artış gösterir. İnsanlar fazla işleri olduğu için yakınmamalıdırlar, aksine az işleri varsa yakınmalıdırlar. İş azsa hastalık çoktur, o zaman mutsuzluk herkesi ele geçirir. En anlamsız işin bile amacı vardır. Cumartesi öğleden sonraları önce karakteristik bir sessizlik olur, fırtına öncesi sessizlik vardır. Sonra birden herkes caddelere fırlar, akrabalarını, tanıdıklarını ya da sadece doğayı hatırlarlar; akıllarına sinemadaki bir film ya da sirk gösterisi gelir. Ya da hemen bahçelerine giderler ve toprağı kazmaya başlarlar. Ama ne olursa olsun, yaptıkları şey yalnız düş kırıklığına yol açar (s. 50).

Amerikalılar, mahalleli kız arkadaşlarını çikolata, naylon çorap, bluz ve onların gelişiyle Avrupa'ya yığılan diğer tüm lüks döküntüye boğarlardı. Kızlar kendilerini oyuncak bebekler gibi boyar ve giydikleri yüksek topuklu ayakkabılarla küstah ve aynı zamanda da gülünç bir yürüyüşe sahip olurlardı.
Aileler de kızlarını –sanki buna gerek varmış gibi- Amerikalıların kucaklarına itiyordu.
Küçük kızlar bir gecede küçük Amerikalılar oluyordu. Mahallenin bazı kızları Amerikalılar tarafından öldürüldü (s. 64).

Kilerdeki çıraklığımın birkaç ayından sonra, müzisyenliği yeniden bir kariyer hedefi olarak görmeye başlamam, belki de Podlaha'nın yılgın ama tutkulu bir klasik müzik hayranı olmasından kaynaklanıyordu (s. 72).

Çıraklıktaki üçüncü yılımdaydım, on yedi, hatta neredeyse on sekiz yaşındaydım. Bir Ekim günü, birkaç ton patatesle yüklü bir kamyonu dükkânın önüne boşaltmam gerekiyordu. Ara vermeyen kar fırtınası esnasında üşüttüm, o da ağır bir gribe döndü. Haftalarca evde yüksek ateşle, bu olağanüstü halden bıkıp usanana kadar yattım. Sonunda hala ateşim olduğu halde kalkıp dükkâna çalışmaya gittim. Bu muazzam budalalığın bedelini de ödemek zorunda kaldım. Beni dört yıldan fazla bir süre boyunca hastanelere ve sanatoryumlara bağlayan hastalığa yakalandım; deyim yerindeyse bazen çok bazen az endişe verici bir şekilde, yaşamla ölüm arasında gidip geldim (s. 81).

Yaşamımız boyunca kendimizi keşfetmeye çalışıyoruz, sonunda zihin gücümüzün sınırına gelince de pes ediyoruz. Çabalarımız tam bir hayal kırıklığı ve mutlak bir ölümcül depresyonla son buluyor. Yetkili olmadığımızı düşündüğümüz için iddia etmeye cesaret edemediğimiz şeylerde, başkaları bizi eleştirmekten geri kalmıyor, bilerek ya da bilmeyerek içimizdeki her şeyi görmezden geliyorlar. Her daim başkalarının fırlatıp attıkları oluyoruz, her yeni günde de kendimizi tekrar bulmak, toparlamak ve birleştirmek zorundayız.

Artık umut edecek kadar duygusal değiliz. Umudun olmayışı bize insanlar, nesneler, ilişkiler, geçmiş, gelecek, vesaire hakkında daha açık bir görüş sağlıyor (s. 83).

Her zaman iki hayat sürdürdüğümü inkâr edemem; biri gerçeğe en yakın olandı, onu hakiki var oluşum diye adlandırabilirim, diğeri de sadece rol yaptığımdı. Bu ikisinin birlikteliği, zamanla beni yaşamda tutan bir var oluş yarattı. Kâh biri kâh öbürü bana egemen oldu, ama belirtmeliyim ki ikisi de her zaman mevcuttu.

Hastalıklar, hatta daha sonra gelen ölümcül hastalıklar beni havadan yere, güvenliğe ve kayıtsızlığa indirdi (s. 84).

Sadece kendi anladığım bir dili konuşuyorum, başkası anlamaz. Herkes yalnızca kendisinin anladığı dili konuşur. Anladığını sananlar budalalar ve şarlatanlardır. Eğer ciddiysem, ciddiyetim anlaşılmaz ya da en azından yanlış anlaşılır. Daha ince espriler yapmanın bir reçetesi yoktur. Neticede herkes de, kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın, kendi kaynaklarına geri düşer, kendisine bağımlı bir sanrıdır. Başkalarına inansaydım şu anda var olmamam gerekirdi, fakat her yeni gün kanıtlıyor ki ben varım (s. 85).

İnsan, doğduğu andan itibaren yaşamdan kaçıyor. Kaçıyor çünkü daha ilk andan itibaren onun ne olduğunu biliyor. Yaşamlarımız boyunca hep tek bir yöne doğru koşuyoruz.

…
Der Keller - Eine Eıı tziehung
Türkçeleştiren: Sezer Duru


Thomas Bernhard - Neden - Bir Değini



Thomas Bernhard - Neden - Bir Değini

Grünkranz
İki insan kategorisinin, iş yapanların ve onların kurbanlarının yaşadığı şehir, öğrenmek ve eğitim görmek için oraya gelen bir gence ancak acı dolu bir hayat sunabilir; zira orada yaşayan herkes, nasıl bir tabiatı olursa olsun, şehir tarafından huzursuz edilir, eninde sonunda dengesizleştirilir ve yok edilir…

Otuz yıl önce öğrenmek ve eğitim görmek için Salzburg'a gittiğimde ben de şehri sevmeye hazırdım ama ondan nefret etmeyi deneyimlerimle öğrendim.

Bu hapishanede herkesin ve her şeyin kontrolü müdür Grünkranz ve yardımcılarındadır (onların da gardiyanlardan farkı yoktur). / s.11

Yurtta onu bitkin düşüren eğitim eziyetine her gün bu korkunç odada ara vermenin, kemanını çalıp intiharı düşünmenin özlemini çekiyordu (s. 12).

Sona ermekte olan sonbahar, çürüme ve ateşle başlayan ilkbahar hep böyle kurbanlar istemiştir, üstelik burada dünyanın başka herhangi bir yerindekinden daha fazlasını ister (s. 16).

…intihar o kişinin suçu olamaz, suç çevrenindir; daha dolaysız bir ya da yüzlerce, binlerce sebep ne olursa olsun, burada suç onu ezen ve en sonunda kendi canını almaya iten Katolik-Nazi dünyadaydı (s. 17).

…bu şehrin bombalanamayacağı düşüncesine kendimizi hemen inandırmıştık…

…diğerleri çoktan sığınaktayken koca yatakhanede tek başımaydım, hava savunması nöbetçisi Grünkranz, devriyesi sırasında beni fark etmiş ve uzun el feneriyle başıma vurarak uyandırmıştı (s. 26).

Bir zamanlar Hannover'lı bayanın bana İngilizce dersi verdiği konuk evinin bulunduğu yerde bugün bir sinema var ve bu konuyu açtığımda kimse neden söz ettiğimi bilmiyor, o zamanlar yıkılan çok sayıda bina ve ölen insanlarla ilgili olarak sanki hepsi belleklerini yitirmiş gibi görünüyor, konu açıldığında her şeyi unutmuş ya da bunların hiçbirini duymak istemiyor gibiler (s. 29)…

Sebastian mezarlığına gidip saatlerce kalır, tek başıma ölümü düşünürdüm.

Şehir bu saldırıdan sonra bütünüyle alt üst olmuştu. Birinci katın koridorunda bulunan dolabımın kırıldığını ve dolaba koyduğum kemanımın sapının koptuğunu saptadığım sırada yıkımın tozu henüz havadaydı. Bu saldırının korkunçluğunun tamamen bilincinde olmama rağmen yine de kemanımın parçalanmasından sevinç duyduğumu anımsıyorum, çünkü bu, o çok sevdiğim, aynı zamanda da derinlemesine nefret ettiğim enstrümandaki kariyerimin kesin olarak sonu demekti (s. 40).

Hiçbir zaman herhangi bir sporu yapmaya ilgi duymamış, hatta daima spordan nefret etmiştim ve bugün de spordan nefret ederim. Spora her çağda ve özellikle de tüm hükümetler tarafından son derece büyük bir önem verilmiştir, kitleleri eğlendirir, sersemleştirir, aptallaştırır ve herkesten çok da diktatörler neden her zaman ve her durumda spordan yana olduklarını bilirler. Spordan yana olan, kitleleri yanına alır, kültürden yana olansa karşısına derdi büyükbabam, bu yüzden tüm hükümetler daima spordan yana ve kültüre karşıdır.

Tüm devletlerde kitleler daima sporla güdülmüştür, hiçbir devlet her şeyi spora feda etmeyecek kadar küçük ve önemsiz olamaz.

İnsanlarla ilişkili her şey hep gülünçtür, savaş ve onun koşulları ile halleri ise en gülünç olanlardır (s. 46).

Yurdun kapıları kilitlenmiş ve binanın üçte biri aradan geçen zamanda yıkılmıştı, içinde hayatımdaki en korkunç halleri geçirdiğim ve düşleri gördüğüm yatakhanenin yarısı bir bomba patlamasıyla koparak avluya uçmuştu (s. 51).
…

Franz Amca
Dünyaya getirilir, ama yetiştirilmeyiz. Bizi dünyaya getirenler, yarattıkları yeni insanı yok etmek için gereken her türlü beceriksizliği ve akılsızlığı yaparlar. Doğuştan gelen her türlü potansiyelini daha hayatının ilk üç yılında mahvetmeyi başarırlar, üstelik bu başarılarıyla mümkün olan en büyük suçu işlediklerinin farkında değildirler. Hiç düşünmeden ve sorumsuzca dünyaya getirdiklerinden başka onun hakkında hiçbir şey bilmezler. Bizi dünyaya getirenler, yani ebeveynlerimiz tam bir cehalet ve alçaklık içinde bizi dünyaya getirmişlerdir. Biz bir kere var olduktan sonra bizimle başa çıkamazlar, tüm başa çıkma denemeleri başarısızlığa uğrar ve çok geçmeden vazgeçerler, yine de bunu vaktinde yapmaz, bizi mahvetmeyi başarırlar. Hayatımızın ilk üç yılı tayin edici yıllardır, ama bizi dünyaya getirenler bu yıllar hakkında hiçbir şey bilmez, bilmek istemez, zaten bilemez çünkü korkunç cehaletlerini pekiştirmek için gereken her şey yüzyıllardır yapılmaktadır. İlk üç yılımızda işte bu cehalet tarafından ömür boyu sürecek şekilde sakatlanır ve mahvediliriz (s. 53).

Grünkranz'ın yerine Katolik bir din adamı olan, bizim hep Franz Amca diye hitap ettiğimiz bir müdür devralmıştı üzerimizdeki egemenliği (s. 56).

Çürüme kokusu daha yıllarca şehrin üzerinde kaldı, herkesin kolayına geldiği için yığınla ölü yeniden inşa edilen binaların altında bırakılmıştı (s. 58).

Nazi döneminde ve sonrasında yaptığımız gibi, hangisi olursa olsun sözüm ona olağanüstü olan kişiliği yüceltmek ve ona saygı göstermek amacıyla söylenen şarkılar ve içilen antların, hep aynı metinler, biraz başka sözcüklerle de olsa hep aynı müzikler eşliğinde aynı metinler olduğunu söylemek zorundayız ve sonuçta bu şarkı ve antlar, onları söyleyenlerin aptallığının, alçaklığının ve karaktersizliğinin ifadesidir, daima bu şarkı ve antları söyleyenlerin kafasızlığıdır ve bu, genel, dünya çapında bir kafasızlıktır. Tüm dünyadaki eğitim kurumlarında gençlere karşı işlenen eğitim suçları olağanüstü bir kişilik adına işlenir - ister Hitler olsun, ister İsa ya da başkası. Adına şarkılar düzülen, yüceltilen kişi adına yeni yetişenlere karşı ağır suçlar işlenir ve adına şarkılar düzülen, yüceltilen kişiler her zaman öyle ya da böyle bulunacaktır; yetişmekte olan insanlığa karşı işlenen ağır eğitim suçları, tekil sonuçları ne olursa olsun, doğaları gereği daima ancak ağır suçlar olabilir. Böylece bizler yurtta ve sağduyulu olarak Alman Roması diye anılan Salzburg'da önce Adolf Hitler adına,
savaştan sonra da İsa Mesih adına mahvedildik, her gün ölümüne eğitildik ve Nasyonal Sosyalizm bu genç insanlarda şimdi Katolikliğin yaptığı gibi korkunç bir etki bıraktı (s. 64).

…
Die Ursache - Eine Andeutung
Türkçeleştiren: Sezer Duru
Sel Yayınları
2015

4 Haziran 2016 Cumartesi

Thomas Bernhard – Bitik Adam - özet

Thomas Bernhard – Bitik Adam
Yirmi sekiz yıl önce
Horowitz’in yanında eğitim görmüştük
…dersleri bitirdiğimizde, Glenn’in artık Horowitz’ten daha iyi bir piyanist olduğu açıktı. (s. 7)

İki yıl sonra Glenn, Salzburg Festivali’nde
Goldberg Varyasyonları’nı çaldı.
Glenn
En çok Bach’ı sevmişti, ikinci olarak da Handel’i, Beethoven’ı küçümsüyordu.
Ciğer hastalığından sanki ikinci sanatıymış gibi söz ederdi. (s. 8)

Stainway’imi bir gün, artık piyanonun bana ıstırap çektirmesini istemediğimden,
Dokuz yaşındaki bir öğretmen kızına armağan ettim. Öğretmen çocuğu kısa sürede Steinway’i çökertti, bu durum bana acı vermedi.
Bir anda piyanodan nefret etmiştim. (s. 9)

Öğretmenlerin taşralı çocuklarının hep yetenekli, özellikle de müziğe yetenekli oldukları söylenir, ama aslında hiçbir şeye yetenekleri yoktur. (s. 10)

Glenn Gould’u tanımasaydım herhalde piyano çalmaktan vazgeçmezdim.
Mönchsberg
Bu dağa intihar dağı da denir, çünkü her şeyden çok intihara elverişlidir ve her hafta en az üç ya da dört kişi kendini oradan derinliklere atar. (s. 11)

Kent aslında insanın aklına gelebilecek en büyük sanat ve düşünce düşmanı,
Zamanla orada her şey kalın kafalılığa dönüşür. (s. 12)

(Glenn) Wertheimer’i hep bitik adam diye nitelemişti.
New York, bir düşünce insanının oraya gelir gelmez tedirgin edilmeden soluk aldığı dünyanın tek kentidir. (s. 16/17)

Steinway benim için onlara karşı, onların dünyalarına, aileye ve dünya karşısındaki dar kafalılıklarına karşı silahımdı. (s. 18)

Glenn, Goldberg Varyasyonları’nın ortasında beyin kanaması geçirmiş. Wertheimer Glenn’in ölümüne dayanamadı. (s. 19)

Almanca öğrenmişti Glenn, daha önce de değindiğim gibi su gibi konuşuyordu. Şivesi ile tüm Alman ve Avusturyalı arkadaşlarımızı utandırıyordu, onlar Almancayı en savruk biçimde konuşuyorlardı.
Dillerine karşı hiçbir duyguları yoktu. Ama bir sanatçının nasıl olur da anadiline karşı duygusu olmaz! Diyordu Glenn sık sık.
Söylediği şeyleri salt düşündüklerinden oluştururdu. Sonuna kadar düşünülmemiş şeyleri söyleyen insanlardan iğrenirdi.
Dinleyicisinden iğrenen dünyaca ünlü tek piyano virtüözüydü. (s. 20)

Bir insana, hiç kimseyle olmadığını gibi bağlı olmak için, yan yana olmanız gerekmez.

Glenn ve Wertheimer öldüler ve benim bu gerçekle başa çıkmam gerekiyor. (s. 26)

Wertheimer düşünceleri geriye kalmaya, toplanmaya, kurtarılmaya, düzenlenmeye değer diye düşündüm. (s. 29)

Her yana yayılan yeni zevksizlik
En güzel otellerimizin bile tamamen proleterleşmesi, diye düşündüm, yaygınlaşıyor. Sosyalizm sözcüğü kadar hiçbir sözcük beni iğrendirmez oldu, bu kavramı ne hale getirdiklerini düşündüğümde. (s. 33)

Yattığımda ölmekten, bir daha uyanamamaktan başka bir isteğim olmuyor, ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor. (s. 36)

Bir dostumuz olduğunu sanıyoruz, ama zamanla dostumuz olmadığını görüyoruz. (s. 37)

Madrid’den ayrılmayacağımı söylemiş olmam haince bir yalandı,
O benden hayatta kalmanın son olanağını beklemiş
Wertheimer’i alçakça yalnız bıraktım.
…intihar olgunluğuna erişmişti. (s. 42)

Avusturya trenleri perişan, eğer bir tane bulunuyorsa, yemekli vagonlarda en kötü yemekler veriliyor insana.
Musil’in Genç Törless’in Şaşkınlıkları’nı yeniden okumak istedim, ama başaramadım, artık öykülere tahammülüm yok.
Pascal’ın üslubuna duyduğum hayranlık da kısa sürede sönüp gitti. (s. 44)

Chur gerçekten de benim ömrümde gördüğüm en iç karartıcı yerdir.
İnsan Chur’da bir gece bile geçirse, ömür boyu yıkılabilir. (s. 45)

Onu çeken, insanların mutsuzlukları içindeki halleriydi, insanların kendileri değildi. (s. 47)

Bir şey söylüyorum, dedi diye düşündüm ve bambaşka bir şey söylüyorum, böylece tüm yaşamımı yanlış anlamalarla geçirmek zorunda kalıyorum. (s. 50)

Çalışma odama kapanıp pencereden dışarıya diktim gözlerimi, kendi mutsuzluğum dışında başka bir şey görmeden, (s. 53)

Tüm yaşamımız boyunca acemilikten kaçarız, ama o bize hep yetişir ve bizi geçer. (s. 55)

Gülmeyi bilmeyen insan ciddiye alınamaz. (s. 58)

Biz aslında piyano olmak istiyoruz
İyi bir piyano çalıcısı (hiçbir zaman piyanist demezdi!), piyano olmak isteyen biridir ve ben her gün uyandığımda kendime, Steinway olmak istiyorum, Steinway’i çalan insan değil, Steinway’in kendisi olmak istiyorum, diyorum. (s. 59)

Wertheimer’in doğası Glenn’in doğasının tam tersiydi,
Onda o sanat kavrayışı denen şey vardı, Glenn Could’un böyle bir şeye gereksinimi yoktu. (s. 63)

Wertheimer kendisini olağanüstü olarak görmeyi başaramıyordu. (s. 67)

Wertheimer ömür boyu hep kendisini öne çıkartmak istemiş, ama bunu asla başaramamıştı, hiçbir biçimde, hiçbir koşulda. İşte bu yüzden de kendini öldürmek zorunda kalmıştı. (s. 68)

Birçok kişi, mutsuzluğun derinliklerine battığı için aslında mutludur. (s. 74)

Wertheimer mutsuzluğunu yitirmekten korkuyordu ve kendini başka bir nedenden ötürü değil bu nedenle öldürdü. (s. 75)

Wertheimer kız kardeşini ilelebet kendisine bağlamak istedi, dedim, bu bir hataydı. Kız kardeşini delirtti ve bu arada kendi de delirdi, dedim, çünkü insanın kendini öldürmesi deliliktir. (s. 88)

Wertheimer Glenn’in ölümünü bile kıskandı. (s. 103)

Der Untergeher
Türkçeleştiren: Sezer Duru
Yapı Kredi Yayınları
3. Baskı, Eylül 2009


8 Ağustos 2015 Cumartesi

Thomas Bernhard - Beton

Thomas Bernhard - Beton


Mart’tan Aralık’a kadar, diye yazıyor Rudolf, Mendelssohn Bartholdy hakkında yazılmış akla gelebilecek bütün kitap ve yazıları bir araya getirmiş…

Planlanan çalışmama (…) ablamın gidişinden sonra başlayacaktım.
Zihinsel bir çalışmaya başlayacaksak herkes tarafından terk edilmiş ve yalnız olmalıyız.

Çalışmamın ilk cümlesinin ne olacağını düşünüyordum.

Burada olmamasına rağmen evin her köşesinde bucağında akla gelebilecek en büyük zihin düşmanı ablamın varlığını hissediyordum. (s. 9)

Müzik gibi kırılgan bir şey daha yoktur.
Ama ablam ve ona benzeyen bütün insanların anlayışsızlıkları gece gündüz peşimi bırakmadı ve bütün planlarımı mahvetti.

“rahatsız etmiyorum ya?”

Düşünce yazısına başlamak için mide boş olmalı…

“sen yalnız ölülerle uğraşıyorsun, bense yaşayanlarla, fark bu.”
Aslında haklı diye düşünüyorum.

Sen bu Mendelssohn Bartholdy’yi sırf Yahudi diye seviyorsun, diyordu alayla.

Düşünce insanı denen kişi her zaman bir başkası üzerinden konuyu ele alır, bu iş için onu öldürür ve zihinsel amacı için onu ceset haline sokar.

Ben de ablamı zihinsel ürünüm için kullanmayı becereceğimi sanmıştım, ama hesabım tutmadı. (s. 21)

Bir arkadaşım olsaydı!
…bir kadın arkadaşım yok,
O zaman bütün zihinsel ihtiraslarımdan vazgeçmem gerekirdi, insanın hem kadın arkadaşı, aynı zamanda da zihinsel ihtirasları olamaz.

Sahip olduğum tek dostlarım ölüler…

Birine gereksinimimiz var mı yoksa gereksinimimiz yok mu hiç bilemeyiz.

Belki de çok fazla not aldım.

Çok zorlanan konu artık kâğıt üzerinde gerçekleşemez.

Biz şöhret hırsımızı tatmin etmek için yayınlarız, başka nedenle değil, eğer daha da alçaltıcı bir neden olan para kazanma hırsıyla yayınlamıyorsak.

Her türlü yayınlama aptallıktır ve kötü bir karakteri gösterir. (s. 25)

…ne bonkörlüğe ne de insan sevgisine inanıyorum. İyi dünya denilen dünya bütünüyle ikiyüzlü, bunun tersini ilan eden ve hatta buna inananlar ise rafine bir insanteper ya da affedilmez bir ahmak. (s. 29)

Yoksulluk yok edilemez.

Dünya her şeyi karşılayacak kadar zengindir gerçekten, ama bunu dünyayı yöneten politikacılar tamamen bilinçli olarak engelliyorlar.

Dostluk, ne gereksiz bir sözcük!

Tarihte dikilmiş en yüksek ve en pahalı ve gerçekten de en kıymetli mezar taşı bir köpek için dikilmiş.
Soru bu dünyada çoktandır birinin ne kadar insansı olduğu değil, ne kadar köpeksi olduğudur.
İnsanın ne kadar köpeksi olduğunun söylenmesi gereken yerde, ne kadar insancıl olduğu söyleniyor. İğrenç olan bu. (s. 38)

Ne kadar ölmüş olsak da yolculuğa çıktığımızda gene canlanırız.

…durumumuz ne olursa olsun yapmak istediğimiz şeyi yapmalıyız (…) hele ki en kötü durumdaysak hiç aldırmamalıyız…

Benim Viyanam zevksiz ve gözünü para hırsı bürümüş politikacılar tarafından temelden yıkıldı.
Sanat bu kentte artık mide bulandıran bir maskaralık, müzik tekdüze bir laterna, edebiyat bir sanrı, felsefeden ise hiç söz etmesem daha iyi…

Basit insanlar, gerçekten en karmaşık olanlardır.
Hiç kimse basit insanlar kadar iddialı değildir.

Ben kendi kendimin gözlemcisiyim…
Sadece kendi gözetimim altında yaşamaktayım…
Bu yüzden kendimi lanetlemekle ve kendimi inkâr etmekle ve kendimle alay etmekle…
Bunlar benim kaçış alanlarım…
Kendimi kurtarmak için… (s. 67)

Her zaman müzik olmuştur beni kurtaran…

Doktorların vicdanı yoktur, sadece tıbbi dışkılarını fırlatırlar. Ama biz bu gerçeğe inanmak istemediğimizden hep onlara sığınırız…

Ne kadar yaşlı olursak olalım hep bir dönüşüm bekleriz, dedim kendi kendime, hep mutlak bir dönüşüm, çünkü berrak bir zihinden çok uzaktayız. (s. 73)

Çalışmaya kararlıymış gibi yaptım…

Härdtl trajedisi

Önce düşünce bizi ürkütür, sonra cümle

Bayan Härdtl kadar umutsuz bir insanla karşılaştığımız zaman hemen kendimizin hiç de sandığımız kadar mutsuz olmadığımıza inanırız…

Mendelssohn’u yzacağıma bu notları yazıyorum…

Odamın perdelerini kapattım diye yazıyor Rudolf, bir yığın uyku hapı aldım ve ancak yirmi altı saat sonra büyük bir korkuyla uyandım.
---

Beton
Türkçeleştiren: Sezer Duru
Yapı Kredi Yayınları

3. Baskı, Haziran 2015

4 Aralık 2014 Perşembe

Thomas Bernhard - Ungenach

Thomas Bernhard - Ungenach


…4’ü gecesi, Zürih yolunda, oradan ABD’ye uçacağım, Chur’da Zumbusch Amcama gidiyorum, onun yanında birkaç gün dinlenmek amacındayım.

Amcam, vasim olan kişinin cenazesinde,
Kafam Ungenach’la meşgul,
…zamanımı üvey kardeşim Karl’ın notlarıyla uğraşmakla geçiriyorum,

Chur kenti varolan kentlerin en soğuklarından biri, (s. 7)

…noter Moro’yu aramak istiyorum.

Ona niyetimi,
Ungenach’la bağlantılı olan her şeyden,
Vazgeçeceğimi (…) bildirmiştim. (s. 8)

Moro: Kendimizi bir cinnet demek olan bu hayata göre konumlayışımızın, bütün bu zahmetin, ümitsizce çabalayışımızın beş para etmediğini bilmemize rağmen, anlıyorsunuz ya, buna rağmen, vasiniz olan beyefendinin de hep ifade ettiği gibi, bundan ötürü yola devam etmek istiyoruz. (s. 9)

Ungenach
Babanız zamanında bin iki yüz orman memuru istihdam ederdi,
Sekiz yüz çiftlik işçisi, uşaklar, hizmetçiler…

Ama her şey çekilip alındığında,
Otuz yıl içinde bir çeyreği gitti. (s. 12)

…bu paketler Ungenach ve Zoiss’lerla alakalı şeylerin sadece bir kesiti…
Bu Zoiss adı,
Moro adı da
Bu evrakla daima sıkı sıkıya bağlantılı oldu. (s. 13)

Zoiss’ler bu şehrin tarihini yazdılar,

Varoluş daima ekstrem ve varolmak için çabalamak kendi başına zaten bir kendini beğenmecilik…

Bütün insanlık, çok uzun zamandır tamamen sürgünde yaşıyor, kendini en zekice, çünkü kendi kendine karşı en acımasız biçimde doğadan ayırıp başka bir yere koydu.

Doğa artık yok, sevgili Bay Robert… (s. 15)

Bok püsür bir kere daha hepimizin üzerinden geçecek.
İçine girilen evler, kitaplar, politik sapkınlık koleksiyoncuları için hazinelerle dolu… devletler mastürbasyon yapıyor. (s. 16)

Gençliği tamamen doğal bir kendini beğenmişlik olan, itici bir şey olarak tarif ediyorum…
Sizin yaptığınız (…) da bir pes ediş… (s. 20)

Bir dostluğu sınamaya (…) kalkıştığımız ölçüde, avucumuzdan kaçar o dostluk, bir kâbus haline gelir… (s. 22)

İnsanoğlu büyük yenilgilere pek meraklıdır.
Demokrasi tam bir deliliktir.
Bu bakımdan dünya da (…) dünya diye bir şey kaldı ise hâlâ (…) sonu da aştı geçti artık, çünkü dünyanın sonu dedikleri de bir ergen saçmalığı sonuçta… (s. 23-24)

Karl’ın Mektupları
Afrika’da yaşayabileceğim fikrine hapsoldum,
Tıpkı Robert’in de sadece Amerika’da yaşayabileceğini düşünmesi gibi. (s. 38)

Bütün çabalarımızın felaket bir çöküntü ile son bulması…

…hayat boyu süren bu alışkanlıklar,
Eski odama yerleştim, orada her şey bıraktığım gibi,
Gezintiler sırasında düşünceler gelişiyordu, yazı masasının başına oturduğunda kaçıp gidiyordu bu düşünceler.
Daime işlerin kötüye gidişi ya da işlerin kötüye gidiş emareleri üzerine konuşmak… (s. 45-46)

Birazdan evden çıkacak ve bir daha eve dönmek istemeyeceğim,
Ölümün sebebi kendi içinde, (s. 49)

Hayatımız üzerinde hakkımız varmış, onun hakkında hiçbir şey bilmediğimiz için.

…uyandığında sana bir rol veriliyor, sonra bütün gün bu rolü oynuyorsun,

…insanları kendi iradene göre yargılıyorsun ve düşündüğün şey daima bana göre dışta bırakılan bir fikir. (s. 51)

Ölüm ölü bir insanı içinde onu aradığımız ölü bir ev haline getiriyor, içinde onu aradığımız ölü bir dünya… (s. 63)

Babamın notları arasında hayatının betimlemeleri ile ölümünün betimlemeleri durmaksızın yer değiştiriyor. (s. 69)

Bizim adamların, Hiller’in, Reitmayer’in, Nikishc’in öldürüldüğü haberi geldi.

Temelde dünya, ne açıdan bakarsak bakalım, katlanılmazlıktan ibarettir. Dünya bizim için durmadan daha katlanılmaz olana tahammül edişimiz, her birimizin hayat boyu işkence ve eziyete olan yeteneğidir, bir iki ironik unsur vardır insanda, mantıkdışı bir dangalaklık, geri kalan her şey iftiradır. (s. 76)

Türkçeleştiren: Fatih Özgüven
Yapı Kredi Yayınları
Kasım 2014