22 Temmuz 2016 Cuma

Thomas Bernhard - Yok Etme, Bir Parçalanma - Notlar

Thomas Bernhard - Yok Etme, Bir Parçalanma - Notlar

Auslöschung - Ein Zerfall

Mütercim: Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, 2005

 


Mayıs ayı derslerini kararlaştırmak üzere, ayın yirmi dokuzunda Pincio’ da, öğrencim Gambetti ile buluştuktan

sonra, diye yazıyor Murau…

 

Anlatıcı Franz-Josef Murau, Roma'da öğrencisi Gambetti ile ders çalışıp Felsefe ve Alman/İtalyan dilleri üzerine entelektüel bir sohbet gerçekleştirdiği sırada, anne, baba ve ağabeyinin bir trafik kazasında öldüğünü bildiren bir telgraf alır.

İçten içe ailesiyle uzun yıllardır süren gergin, nefrete dayalı ve kopuk ilişkisini sorgular.

 

Almanca sözcükler kurşun ağırlıklar gibi asılır Alman diline, demiştim Gambetti'ye ve her zaman düşünceye zarar verecek biçimde ona baskı yaparlar. Alman düşüncesi, tıpkı Almanca konuşma gibi, dilin insan onuruna yakışmayan ağırlığı altında sekteye uğrar.

 

Anne babanı yirmi yıl önce seni, ömür boyu bağlamak istedikleri Wolfsegg'den değil yalnızca, duygularından da çıkarıp atmışlardı, diye düşündüm.

 

Durmadan denediğin halde bu insanlardan ömür boyu kurtulamadın, yaptığın her deneme sonunda başarısız oldu, onlardan kurtulmak için Viyana'ya gittin, Paris'e, Ankara'ya, İstanbul'a, sonunda da Roma'ya ama boşuna. Bundan sonra sana zarar vermemek için ölümcül bir kaza geçirmek ve fotoğraf denilen bu gülünç kağıt parçasına sıkışmak zorunda kaldılar.

 

Fotoğrafların insan onurunu yaralayan, gerçeği sinsi bir yapaylıkla sahteleştiren hain birer araç olduğunu düşünür; ancak yine de bu fotoğrafların onların gerçek yüzünü, korkaklıklarını ve gülünçlüklerini en saf haliyle yansıttığını kabul eder. Zihni, ailenin kara koyunu ve kendisinin en büyük akıl hocası olan Georg Amca’ya kayar. Amcasının Cannes'daki lüks villasını, Wolfsegg'in ilkel tüccar ruhundan ve av tutkusundan nasıl kaçıp kurtulduğunu, kendisini edebiyat, sanat, felsefe (Dostoyevski, Rus yazarları, Kropotkin, Bakunin) ve Akdeniz kültürüyle nasıl tanıştırdığını hatırlar. Georg Amca'nın ailenin dar görüşlü, sömürüye dayalı ve "hiçbir şey yapmama" (düşünmeme) halini nasıl tehdit ettiğini ve ailenin ondan duyduğu derin nefreti anlar.

 

Fotoğraf yirminci yüzyılın en büyük felaketi. Ne zaman bir fotoğrafa baksam, hiç olmadıkça büyük bir tiksinti duymuşumdur.

 

İnsanların büyük çoğunluğu hiçbir zaman bir sanat kavramına varamıyor, en basitine bile ve bu yüzden de doğayı asla kavrayamıyorlar.

 

Georg Amca'ya göre babası; annesinin kılıbına girmiş, kendi iradesi olmayan, çevresindekilerin ve profesör/doktor gibi akademik unvanlı dar kafalı Viyanalı parazitlerin yönlendirmesiyle yaşayan, özgür düşünceden yoksun ve "oldukça aptal" bir adamdır.

Ailenin diğer fertleri (kız kardeşleri Amalia ve Caecilia, ağabeyi Johannes) ile geçmişte yaşadığı travmatik çatışmaları hatırlar; kendisinin sürekli olarak ailenin mutsuzluğunun, masraflarının ve çürümüşlüğünün günah keçisi ilan edildiğini, evdeki her hareketinin (giyimi, suskunluğu, pencereleri havalandırması veya seyahatleri) zehirli bir dille suç unsuru haline getirildiğini hatırlar.

 

Üniversite profesörü! sözünü duyduğum anda midem bulanır.

 

Ağabeyi Johannes’in babasının kopyası haline geldiğini, sürekli çalışıyormuş gibi yaparak aslında birer "oyuncu" olduklarını, Orta Avrupa insanının gerçek çalışmaktan kaçıp sahte bir çalışma tiyatrosu sergilediğini tahlil eder. Buna karşın kendisinin Georg Amca'nın rehberliğinde köyü keşfettiğini, sıradan insanlarla ve zanaatkarlarla kurduğu bağı, okulla ve öğretmenlerin dayattığı otoriteyle olan çatışmalarını anlatır.

 

İnsanlar yaşamı / bir oyun olarak görmeyi yeğledikleri için, yaşamaktansa oyunculuk yapmaya kayıyorlar, çalışmaktansa oyunculuk yapıyorlar.

 

Anılarında, Wolfsegg'deki kız kardeşlerinin kendisine ve çevresine uyguladığı küçük düşürücü işkenceleri, evin her köşesini dolduran o iğrenç el örgüsü yelekleri ve annesinin mutfaktaki sonsuz marmelat/konserve çılgınlığıyla evin estetiğini nasıl mahvettiğini hatırlar. Roma'ya duyduğu derin aşkı ve ülkesine (Avusturya'ya) olan öfkesini harmanlayan Murau, ülkenin politikacıları, mimarları ve iktidardakiler tarafından hem doğasının hem de ruhunun sistematik olarak katledildiğini, her şeyin bir "yok etme" hırsına kurban verildiğini acımasız bir dille ifşa eder.

 

Sabahları milyonlarca insan iş elbisesini giyer, bunlar ciddiye alınır, yani çalışan insanlar sanılır, oysa kurnazlardan oluşan aylaklar ordusundan başka bir şey değildirler, yalnızca zarar verirler ve dünyayı batırırlar.

 

Ömrü boyunca iğrenç olmuş, tamamen kötücül bir karaktere sahip bir insan hakkında onun ölümünden sonra iğrenç biri olmadığını, kötücül bir karaktere sahip olmadığını, iyi bir insan olduğunu birdenbire nasıl iddia edebilirim. Ne zaman biri ölse bu zevksizliğe tanık oluruz. Öldüğünde o iyi insan öldü demekten nasıl çekinmiyorsak, o hain, alçak insan öldü demekten de çekinmemeliyiz.

 

Ailenin Viyana'ya opera ve tiyatro için gittiği, annenin ünlü mağazalardan zevksiz kıyafetler satın alıp evdeki dolapları doldurduğu, ancak kız kardeşlerin bu lüksten mahrum bırakılıp sadece Lambach'lı terziye diktirilen iğrenç folklorik giysilerle (Dirndl) dolaştırıldığı anlatır.

 

Wolfsegg'deki kilitli kitap dolaplarında (Voltaire, Montaigne, Descartes gibi "kötü ruh" sayılan felsefecilerin kitapları) Georg Amca'nın yarattığı devrimi ve kendi Viyana yıllarında kurduğu "kötü ruhun kütüphanesini" hatırlar. Felsefecilerle (Nietzsche, Schopenhauer, Kant, Pascal) kurduğu çetin ve acımasız ilişkiyi, onların doğdukları yerleri (Sils Maria, Weimar, Königsberg) ziyaret etmenin düşünürleri anlamayı nasıl zorlaştırdığını ve zaman zaman insanın kendi zihninin tamamen boşalmasıyla (düşünce makinesinin iflasıyla) yüzleştiği o ürkütücü zihinsel boşlukları Gambetti'ye anlatır.

 

Katolik Kilisesi, çocuk ruhunun en büyük yıkıcısıdır, büyük korku salıcısı, çocuğun kişiliğinin en büyük mahvedicisidir. Doğrusu bu. Milyonlar ve sonuç olarak milyarlar temelden mahvedilip yıkılmalarını Katolik Kilisesi'ne borçludurlar, doğallıklarının doğal olmamaya dönüşmesini de öyle.

 

Biz müzik ülkesiyiz yalnızca, çünkü bizde düşünce her zaman tamamen bastırıldı yüzyıllar boyunca... Biz tümüyle müzikle ilgilenen bir halk olduk çünkü tümüyle düşüncesiz olmuştuk Katolik yüzyıllar boyunca.

 

Wolfsegg'i tasvir eder: Köyü Wolfsegg'den ayıran kayalık ve köprü, tropikal bitkilerle dolu limonluk, devasa ve buz gibi beyaz kireç boyalı hol, papazların ayin yaptığı aile şapeli, kadınların kaynadığı dev mutfak, konukların hastalandığı küf kokulu kuzey odaları ve çocukluklarının o katı, hasis, dondurucu ikinci katı…

 

İkinci kattaki odalarımız en gereken hallerde, yalnızca eksi on derecede ısıtılırdı, oysa Wolfsegg'de her zaman fazlasıyla odunumuz olurdu... Babamız bize dayanıklı insanlar olarak eğitmek istiyordu...

Wolfsegg'de, demiştim Gambetti'ye, her zaman korkunç bir hasislik vardı. Annem en hasis olandı, herkesten daha hasis. Ben çoğunlukla onun tek ve gerçek tutkusunun bu hasislik olduğunu düşünmüşümdür.

 

Wolfsegg'deki mutfak düzenini, kesilen hayvanları izlediği kasaplık sanatını, çocukların oyun oynadığı ve kostümlerin saklandığı o büyülü ama kilitli çocuk villasını, ağabeyinin tutkunu olduğu avcı evini ve bu avcı evinin nasyonal sosyalizm döneminde nasıl karanlık bir merkeze dönüştüğünü anlatır. Ailesinin ve özellikle babasının Nazi rejimine nasıl boyun eğdiğini, annenin fanatik bir Alman kadını gibi davranarak gamalı haçlı bayraklarla evini donattığını, Georg Amca'nın ise bu faşist atmosfer nedeniyle Wolfsegg'i terk edip Cannes'a kaçtığını hatırlar.

 

Kafamda kesinlik kazanmış tek şey, demiştim Gambetti'ye, başlığın Yok Etme, çünkü benim yazdıklarım yalnızca onda yazılanları yok etmek için var, Wolfsegg deyince aklıma gelen her şeyi yok etmek için, her şeyi Gambetti, beni anlıyor musunuz, gerçekten ve hakikaten her şeyi.

 

Gambetti'ye yıllar önce gördüğü ve aklından hiç çıkmayan rüyasını anlatır. Kuzey İtalya'daki bir yaylada, Grödnertal yakınlarında, "Zur Klause" adlı eski bir otelde geçen bu rüyada arkadaşları Eisenberg, Zacchi ve Paris'ten gelen büyük şair/arkadaş Maria yer almaktadır. Maria, Paris'te Debussy'nin Pelléas et Mélisande operasını izledikten sonra siyah kadife pantolonu ve turkuaz yaka detaylı kardinal kırmızısı ceketiyle çılgın bir operavari kostümle gelerek gruba katılır. Rüyânın en çarpıcı anında Eisenberg ve Maria otelin girişinde ayakkabılarını (Eisenberg'in yumuşak uzun çizmeleriyle Maria'nın gümüş renkli parlak bale pabuçlarını) karşılıklı olarak değiştirip kahkahalarla gülmektedirler. Rüya, gülüşmeler, otelcinin tehditleri ve grubun oradan kaçışıyla son bulur.

 

Aslına bakacak olursak, Alman dili zaten çirkin bir dil, yani düşünülen her şeyi yere doğru itmekle kalmıyor, hantallığı ile de her şeyi gerçekten ince sahteleştiriyor... Alman dili tamamen müzikalitesiz, demiştim Gambetti'ye, tamamen hain ve bayağı ve bu yüzden yazınsal yapıtlarımızı da böyle algılıyoruz.

 

Kız kardeşlerinin o fotoğraflarda ebedileşmiş alaycı yüzleriyle hesaplaşmasını sürdürür. Bu alaycı yüzlerin kendi zihninde birer işkenceciye dönüştüğünü, fotoğrafların insanlarla alay eden şeytani birer araç olduğunu ve çektiği fotoğraflar arasından neden sadece ailesini komik ve gülünç gösterenleri (anne babasını Victoria İstasyonu'nda Burberry şemsiyeleriyle, ağabeyini yelkenlisiyle) sakladığını sorgular. İnsanın kendi zayıflığını ve karaktersizliğini bu tür alçakça detaylarla nasıl ele verdiğini itiraf eden anlatıcı; geçmişteki çocukluk travmalarına, ağabeyinin kendisini bilerek gölete atışına, anne babasının kendisine hiçbir zaman inanmayıp onu sürekli "doğuştan yalancı" ve "kötü düşünceler peşinde koşan" biri olarak suçlamasına döner. Ağabeyinin avcı evinin bayağı dünyasına sığınmasına karşın, kendisinin kütüphanelerde ve bahçıvanların yanında geçen yalnız ve suçlanan çocukluğunu hatırlar.

 

Bir fotoğraf çekmek bir insanla alay etmek demektir Gambetti, demiştim, bu yüzden fotoğraf çekenlerin hepsi, bu alanda bir meslek edinmiş ve belki de bunu bir sanata dönüştürmüş olsalar da insanla alay eden kişilerden başkası değillerdir. Fotoğrafın kendisi, var olan en büyük alaydır.

 

Çocukluğunda Jean-Paul’ün Siebenkäns kitabını okurken akşam mektup düzenleme saatini ve yemeği unuttuğu için annesinden yediği ağır dayağı, o günlerde annesinin kendisine "Sen insan değilsin!" deyişini ve üç gün boyunca odaya kilitlenip ağladığını anlatır. Annesinin Roma seyahatinin asıl sebebinin oğlunu denetlemek değil, Vatikan'daki yüksek memur Spadolini ile buluşmak olduğu, kendisinin bu ilişkiye yalnızca bir bahane teşkil ettiğini anlatır. Ardından anıları Wels'teki çocukluk yıllarına, annesinin kendisini kürtajla aldırmak isteyişine, kendisini hep "istenmeyen çocuk" ve Johannes'in "yedek mirasçısı" olarak görmesine döner. Avusturya'nın o kökleşmiş, iki yüzlü Katolik-nasyonal sosyalist eğitim zihniyetini, bu düşünmeme biçiminin toplumun dokusuna nasıl işlediğini eleştirir. Son olarak masanın üzerindeki aile fotoğraflarını (anne-baba, ağabey yelkenlide, kız kardeşler Cannes'da) incelerken, kötülüğün kökeninde annenin olduğunu, annelerin çocuklarını dünyaya fırlatıp tüm sorumluluktan kaçtığını düşünür.

 

Ömür boyu kendimi Johannes'in yedeği olarak hissetmek zorunda kaldım ve kafama yedek mirasçı olduğum kakıldı sürekli... Ömür boyu beni istenmeyen çocuk olarak gördü ve beni hep istenmeyen biri olarak gösterdi.

 

Avusturya insanı doğuştan nasyonal sosyalist-Katoliktir, istediği kadar buna karşı çıksın. Katoliklik ve nasyonal sosyalizm bu halkta ve bu ülkede hep dengesini korumuştur.

 

Anneler çocuklarını dünyaya fırlatıyor ve bundan ve bu çocuklarla ilgili her şeyden dünyayı sorumlu tutuyorlar, bu sorumluluğu kendilerinin taşıması gerekirken taşımıyorlar. Kendilerinin dünyaya fırlattıkları çocuklarla ilgili her türlü sorumluluktan kaçıyor anneler.

Sabahın ilk uçağı ve treniyle yola çıkarak köye varır. Köy meydanı, ana binaya çıkan ağaçlı yol ve her yer ölü gibi sessizdir; çünkü anne, baba ve ağabey yukarıda tabutlarda yatmaktadır. Çiftliğin girişindeki limonluğun önünde bahçıvanların çelenkler ve buketlerle yaptığı hazırlıkları uzaktan gizlenerek izler. Kendisini bu trajik sahnenin "başrol oyuncusu" olarak gören anlatıcı, içeride yatan ölülerle (anne, baba, ağabey) yüzleşmekten duyduğu örtük korku ve tereddütle ana binaya girmeye hazırlanır.

 

Yalnız kalmanın özlemini çekerim ama yalnız kalınca en mutsuz insan ben olurum. Yalnızlığa dayanamıyorum ve durmadan ondan söz ediyorum.

 

Wolfsegg'e varışını ve yaklaşan cenazeyi sanki yüzlerce kez prova edilmiş bir tiyatro oyunu gibi algılar; kendisini Roma'dan gelen başrol oyuncusu, kız kardeşlerini ve diğerlerini ise sahneye hazırlanan figüranlar olarak konumlandırır.

 

Ben başrol oyuncusu olarak bu dram için Roma'dan geldim, diye düşündüm ve bu düşüncenin verdiği zevkten vazgeçmedim, bu düşünceden hiç de utanmadım. Sahneye iyi uyum sağlayacağım, diye düşündüm... Bilindiği üzere cenaze sanatı, özellikle de taşrada, tiyatro sanatının akla gelebilecek en gelişmiş biçimidir.

 

Onlarca yıldır kendimi Wolfsegg'den... kurtarmak ve özgür kılmak için her şeyi yapmış olmama rağmen kurtaramamış ve özgürleştirememiş olduğum, tam tersine en umutsuz biçimde sakatlandığım duygusuna kapıldım. Sakat bir insanım, diye düşündüm.

 

Kız kardeşi Caecilia'nın yakın zamanda gerçekleşen, o grotesk ve farsa dönüşen düğününü hatırlar. Ağabeyinin zamanla babasının kopyasına dönüşmesini, Jaguar otomobildeki otoriter tavrıyla nasıl trajik bir portre sergilediğini düşünür.

Birinci kata çıkan merdivenleri tırmanıp koridora ulaştığında, filozof büyük büyükamca Ferdinand'ın tablosunu geride bırakarak içeridekilerin sesine kulak verir. Kız kardeşleri Amalia ve Caecilia ile yeni eniştesi olan Freiburglu şarap şişesi mantarı fabrikatörünün bir sonraki gün kalkacak olan cenaze için bahçıvanlar, çelenkler, gazetelerdeki ölüm ilanları ve katafalkın yüksekliği üzerine fısıltıyla ama dışarıdan çok net duyulan bir şekilde konuştuklarını duyar.

Anne, baba ve ağabeyinin ölümünün ardından onların doğal mirasçısı konumuna gelen anlatıcı; kız kardeşlerin ve eniştenin artık tümüyle kendisine bel bağladığını, her şeyi düzeltmesini ve bu trajik yükü sırtlanmasını beklediklerini fark eder.

Ölüm haberinin şokunu atlatıp Roma'dan soğukkanlılıkla döndüğünü hisseden anlatıcı, Amalia'nın rehberliğinde limonluğa inerek tabutlarla yüzleşir. Babası ve ağabeyi açık tabutlarda yatarken, annesinin kafasının kamyonun demir dingiliyle neredeyse gövdesinden ayrılması nedeniyle tabutunun sıkıca kapatıldığını öğrenir.

Banyoya giden Franz-Josef Murau, havlusunu unutup koridorda tamamen çıplak bir halde kız kardeşi Amalia ile karşılaşır ve otuz yıl sonra ilk kez ona dil çıkararak odasına çekilir.

 

Otuz yıldır kız kardeşim Amalia'ya dilimi çıkarmamıştım, şimdi ilk kez gene çıkartıyordum ve bu beni neşelendirmişti.

 

Küçük görülen ve bu yüzden de çekilmez olan bir çevreyle başa çıkmak için kibir iyi bir araç değildir. Ama kibrimiz olmasaydı mahvolurduk, o aynı zamanda bu dünyayla başa çıkma aracı, yoksa, yani kibirli olmasak bu dünya bizi yiyip bitirir, bize hiç aldırış etmez.

 

Akşamüstü yaklaşırken, dışarıdaki parkta siyah giysileri içinde toplanan, cenaze konuklarının ve akrabaların oluşturduğu şık ama iki yüzlü manzarayı birinci kattaki pencereden izler.

Babasının odasındaki kıyafetleri ve eşyaları incelerken, annenin yıllar boyunca babanın "hasta ve yakında ölecek" oluşunu nasıl bir bahane gibi kullandığını, gerçekte ise tüm sığınmayı ve parıltıyı Spadolini'de aradığını hatırlar.

Şarap şişesi mantarı fabrikatörünün ise aile yemeğine katılmayıp köydeki lokantalarda vakit geçirmesi evlilikteki çatırtıları daha da görünür kılar.

 

Roma beni sakinleştiriyor, Wolfsegg beni sinirlendiriyor. Roma insanı en çok telaşlandıran kent olmasına rağmen orada sinirlerim yatışıyor, en huzur verici yer olmasına rağmen Wolfsegg'de hep sinirleniyorum.

 

Ben tarımcı değilim, ben baba gibi traktörün başına geçemem. Ben traktör insanı değilim ve depo müdürleriyle bir çuval gübre için tartışacak değilim.

 

Akşam yemeğinde Başpiskopos Spadolini, anne ile aralarındaki otuz yılı aşkın dostluğu ve geçmişte yaşanan anıları (özellikle Yukarı Avusturya şifalı otları ve Taormina'daki korkunç Etna Dağı tırmanışını) anlatır. Franz-Josef, Spadolini'nin çizdiği bu tablonun gerçeğin tam tersi olduğunu, annenin aslında sıradan, kültürden nefret eden, hilekar, kibirli ve para hırsıyla dolu biri olduğunu düşünerek içten içe öfkelenir.

 

Kilise adamı burada daha ilk anlarda tarifsiz hesaplar yapma sanatını doruğa çıkardı... gözümüz ve kulağımızın önünde neredeyse aptalları akıllı, kötüleri kutsal yaptı, okuma yazma bilmeyenleri filozof ve aslında alçak olanları yüksek karakterlilere dönüştürdü.

 

Gece ilerlerken uykusuzluk ve sinirsel gerginlikle odasında huzur bulamayan Franz-Josef, odasından çıkıp evde ve karanlık parkta dolaşır. Franz-Josef, babasının bir kaçış yeri olarak gördüğü, Leitz dosyalarıyla dolu karanlık bürosunu ve bu bürokrasi ağının onu nasıl yavaş yavaş ezdiğini düşünür. Buradan hareketle Alman yazınını (Thomas Mann ve Musil dahil) "Leitz dosyaları yazını" veya küçük burjuva memur yazını olarak eleştirir; Kafka'yı bu eleştirinin dışında tutar. Zihninde Yok Etme (Auslöschung) tasarısını yazmaktan neden korktuğunu, büyüklük budalalığını ve varoluşa dayanma aracı olarak gördüğü "abartı sanatı"nı tartışır.

 

Bugün yazılan yazın bizim yazınımız, dedim Gambetti'ye, istesek de istemesek de onunla yaşamı sürdüreceğiz... Almanlar bu yüzyılda sadece Leitz dosyalarının egemenliği olduğu bir yazın ürettiler, ben bunu doğrudan doğruya Leitz dosyaları yazını diye adlandırmak istiyorum.

 

Cenaze alayı, salondaki ve kilisedeki törenlerin ardından binlerce kişinin katılımıyla mezarlığa doğru hareket eder.

Törenin ardından hiç kimseyle tokalaşmamaya kararlı olan Franz-Josef, taziyeleri ve tebrikleri reddeder. Gecenin ilerleyen saatlerinde kız kardeşlerle (eniştenin katılmadığı bir toplantıda) sabaha karşı ikilere kadar Wolfsegg'in geleceği üzerine konuşan Franz-Josef, onlara hiçbir şey sezdirmez. Asıl planı ise cenazeden iki gün sonra Viyana'ya giderek okul arkadaşı ve düşünce dostu haham Eisenberg ile buluşmak ve tüm Wolfsegg mal varlığını, arazileriyle birlikte hiçbir karşılık beklemeden Viyana'daki İsrail Kültür Cemaati'ne bağışlamaktır.

 

Hainlik parola, alçaklık dürtü, sahtekarlık anahtarı bugünkü Avusturya'nın.

…

 

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Medya Sosyolojisi: Ulus İçi ve Uluslararası Sistem

Ulus İçi ve Uluslararası Sistem
İnsanların birlikte yaşadıkları sosyal yapının yönetimsel olarak örgütlenmiş biçimler bütününe kavim, imparatorluk veya ulus gibi isimler verilir. İnsanların kurdukları sosyal yapı (toplum), aynı zamanda, belli bir yer ve zamanda, belli tarihsel geçmişe sahip bir maddi üretim biçimine sahiptir. Bu biçime ekonomik sistem denir.
Kapitalist ekonomik sistem özel mülkiyet örgütlenmesi ve ilişkileri üzerine kurulmuştur.

Ulusal ekonomik sistemin belirleyici ögelerinin başında özel sektör gelir. Şirket yapıları sermayeye kâr sağlamak için biçimlendirilmiştir. Bu yapının iletişimin doğası, kendi ekonomik amaçlarını gerçekleştirmesi için gerekli ve zorunlu olan üretim tarzı ve ilişkilerinin getirdiği ilişkilerin biçimine göre şekillenir.
Şirket politikaları ve devlet bütçesi tartışmalarında, harcamaların nasıl ve nereye yapılacağına genelin çıkarını özel güçlerin çıkarından geçirerek verirler.
Kapitalist örgütler ilişkileriyle ve iletişim faaliyetleriyle sadece iş içi hayatı kontrol etmekle kalmamakta, iş dışı faaliyetlerin gündemini de hazırlamakta ve sunmaktadır.
Şirketlerdeki yönetim yapıları, üretim için gerekli “üretici güçleri” ya sahiplik yoluyla ya da kiralayarak şirkete en fazla kârı getirecek biçimde işe koşar. Kapitalist yapının iletişiminde, bu işe koşma normal ve doğal olarak algılanır, nitelenir ve sunulur. Özel mülkiyet hakkı kutsallaştırılır, dokunulmaz yapılır. Mülksüzler ise başkalarının saptadığı koşullarda hayatlarını kazanma mücadelesine giren beceriksizler, yeteneksizler, şanssızlar vb. olarak nitelenir.
Ekonomik sistemi normalleştirme ve evrenselleştirmenin başarısı örneğin, zenginlik, şan ve şöhret düşleriyle yaşayan mülksüzlerin önemli bir kısmının, kendilerinin olmayanın ve olmayacağın aktif savunuculuğunu yapacak bilişe, bilince ve vicdana sahip olmasında da yatar.

Kamu sektörü tüm devlet kurumlarının toplamıdır.
Kamu sektörünün kamuyla ve özel sektörle ilişkileri hakkındaki iletişimin doğası bir sistemin meşrululuğuyla, değerlendirilmesiyle, bilişiyle ve sisteme karşı güvenle ilişkilidir.

Toplum Yönetimi ve Bilincin Üretimi
Toplum yönetimini sadece devlet kurumları yapmaz; toplum yönetiminin en önemli kısmı özel şirketlerin iş yerinde, alışveriş merkezlerinde ve kitle iletişim medyasından ve İnternet’ten geçerek yapılır.
Kapitalist firma ve firmaların iletişim araçları insanların “yaşam boyu eğitim” yeridir. Bu mekânda insanlar ezmeyi ve ezilmeyi, haklılığı ve haksızlığı, sömürmeyi ve sömürülmeyi, özgürlüğü ve köleliği yaşayarak öğrenirler.

Devletin, hükümeti dâhil, bütün organlarının ön amacı mülkiyetin korunmasıdır. Devlet, zenginliği teminat altına almak ve yoksullara karşı korumak için vardır. Tarihin hiçbir döneminde devlet “halk tarafından” kurulmamıştır ve “halk için” var olmamıştır. Halkın iradesini yönetime taşıyan hiçbir siyasi parti olamaz, olmamıştır. “Halkın iradesi” gibi kavramlar siyasal iletişimde yönetimsel ifadelerdir ve gerçekle, yani halkın iradesinin tecellisi” ile alakası biliş yönetimidir.
Devletin sistem tutma, sürdürme ve geliştirmeyi “barışçıl” bilinç yönetimi yoluyla sağladığı önde gelen üç ana örgütlü faaliyet yapısı vardır: Eğitim sistemi; seçimler ve temsil sistemi; kamu iletişim sistemi.

Seçimler ve Demokrasi Süreçleri
Sistem tutma ve sürdürme, ekonomik yapı yanında, ancak siyaseti yapacak siyasal örgütlerle olabilir.
Seçimlerle getirilen temsil yoluyla siyasal ve ekonomik karar verme sistemi meşrulaştırılır, normalleştirilir ve evrenselleştirilir.

Meşrulaştırılmış Güçle Üretim
Devletlerin, kaba güçle ikna iletişimi üretimi adalet sistemi (mahkemeler, polis, hapishaneler) ve ordusuyla yapılır. Bu arada elbette meşru ikna kurumları yanında gayri-meşru gizli devlet kuruluşları casusluktan gizli teşkilat kurma, yasa dışı örgütleri destekleme ve kontrol etmeye kadar çeşitlenen görevler yaparlar.
Adalet sistemi kendini belirleyen uluslararası ve ulusal siyasal-ekonomik yapının amaçlarına uygun bir şekilde biçimlenir. Adaletin kurumları mülkiyet ilişkilerine zarar getiren kişileri ceza korkusuyla ikna ve durdurma aracıdır.

Eğitim Sistemi üç temel faaliyet alanında görev yapmaktadır:
a) Birikim (sermaye birikimi),
b) meşrulaştırma ve
c) üretime yardım.

a) Sermaye birikimi: Birinci görevde, eğitim sistemi ekonomik sistemin koşullarını yaratarak kapital birikim sürecine yardım eder. Okul, kapitalist pazar sistemine benzer biçimde tabakalaşmış iş gücü yetiştirir. Not verme ve diplomayla başarı ölçüsü öğrencileri hiyerarşik bir dikey tabakalaşmaya oturtur. Bu tabakalaşma egemen düzenin yapısını taklit eder.

b) Meşrulaştırma: Okullar, hem kendi hem de toplumun yapı ve çalışma biçimini, “geniş sosyal ve ekonomik adalete doğru gidiyor” olarak tanımlar. Bu yolla, okullar kendinin ve toplumun ana kurumlarının sınıf ve ırk gözetmeksizin “herkes için” olduğu inancını iletir.

c) Üretime yardım: Okullardaki öğrenciler yarının tüketicileridir. Bazıları fakirliğe bazıları fırsatçılığa/yalaklığa yönlendirilerek yetiştirilir. Eğitim kurumlarının bizatihi kendileri de endüstriyel yapılanmaya sahiptir; eğitim bedava değildir.

Düşünme veya soruşturma para getirmez, aksine sorun getirir. Bu nedenle ki şirketler üniversitelerden “tahta kesmeyi bilen insan yetiştirmesini” ister, düşünen ve soruşturan insan değil.

Belediyeler gibi devlet kurumları, okullar ve özel kuruluşlar yardım, eğlence, spor ve dinlenme faaliyetleriyle hem para kazanır hem de kendi promosyonunu ve halkla ilişkilerini yaparlar.
Örgütlü ticari spor günümüzde de ekmek ve sirk politikalarının yürütülmesinde “iş dışı eğlence ve dinlenme” zamanının sömürgeleştirilmesinde önemli yer alır.

Maddi hayatını üreten insan aynı zamanda bu hayatla ilgili bilinci de üretir. Dolayısıyla kültür üretimi kapitalist endüstriyel yapıların kontrolündedir.

Kitle kültürü kitleler hâlinde üretim yapan endüstriyel yapının endüstriyel kültürüdür; endüstrilerin ürettiği ve kitlelerin tükettiği kültürdür.

Popüler kültür, mekaniksel ve elektronik çoğaltmayla niceliksel fazlalık ve niteliksel yoksulluğun kültürüdür. Kitle kültürünün tüketicisidir.

Ulus egemen bir ekonomik ilişkiler yapısının oluşturduğu siyasal bir birimdir; birden fazla kültürleri içinde barındırdığı için hiçbir ülkede ulusal kültürden bahsedilemez.

Evrensel veya küresel kültür küresel ekonomik ve siyasal pazarın ürettiği kitle kültürünün yeni adıdır.

ULUSLARARASI SİSTEM
Uluslararası iletişim makro seviyede ulus denen ana birimden başlayarak mikro seviyede bireysel seyahate kadar çeşitlenen ilişkilerin yapısıdır.
Uluslararası iletişimde egemen tarz, gelişmiş ülkeler arasında pazar tutma, pazarı genişletme ve pazar payını artırma politikaları biçimindedir.

Ekonomik ve siyasal yönetici sınıflar modernizmin bağımsızlık arayan ulusalcı kimliğini terk etmekte uluslararası pazarın güç ve çıkar kimliğini benimsemektedirler.

Yerin Kullanımı ve İletişimin Coğrafik Politikası
Günümüzde yer siyasal olarak “ulus devletler” biçiminde örgütlenmiştir.

İletişim teknolojilerinin devrimi araç üreticilerinin küreselleştirdikleri Pazar devrimidir.

Uzay her tür amaç için gerekli ulaşım ve iletişim için önemli bir araçtır. Hava yolunun bölüşümü demek ulaşım (sivil ve askeri rotaların) ve iletişim (radyo frekanslarının bölüşülmesi) kullanımı ve sahipliği demektir.

Küreselleşme ile birlikte “emeği dünyanın neresinde bulursa orada sömürme” biçimi geldi. Emeğin sınıf ve çıkar bilincinin yerine, giderek yaygınlaştırılan tarikatçılık, sofuculuk, bireysel gelişim uyduruları, parçalanmış ve sapık kimlikler, böl, birbirine düşür ve yönet politikalarıyla gelen biliş ve davranış yönetimi biçimleri almaktadır.

İşçi göçü, İngiliz emperyalizminin ucuz işçi kullanarak sermaye birikiminde icat ettiği ve “köleliğe son” propagandasıyla desteklediği bir ekonomik sömürü tarzıdır.

Uluslararası ilişkiler ekonomik çıkarlar üzerine kuruludur.

Kapitalist üretimde büyüme (a) artan kapitalist ürünlerin pazarlanıp satılması için sosyal iletişim sektörünün ekonomik sömürüsünü, (b) farklı sosyal sınıfların oluşturduğu kitlelere ulaşacak bir ideolojik çerçeveyi gerektirir. Bu çerçeve kapitalist sosyal gerçeğin kapitalist sınıfın çıkarları yönünde yorumlanmasını sağlar. Bu da kitle iletişiminin bu amaçla kullanılmasını zorunlu kılar. Dolayısıyla medyanın yaradılışı, yapısı ve kullanılış biçimi kapitalin hareketiyle uyumludur.

Profesyonellik, teknolojik araç ve ürün transferiyle birlikte gelen ithal edilmiş bir iş yapış biçimidir.
Profesyonellik, bir işi yapma pratiğinde belli değerlerin benimsenmesi ve pratiği bu değerlerin çerçevesi içine uyacak bir şekilde yapmaktır.

Milletlerarası haber toplama ve yayma örgütlenmesinde, birkaç kapitalist haber örgütlerinin sadece örgütsel yapı olarak değil, aynı zamanda fiilen dünya pazarlarındaki egemenliği vardır; diğer ülkeler onların yapısını taklit eder.

Dünyanın tüm kentlerindeki gazete bayilerinde sergilenen dergilerin hemen hepsi ya Amerika’nın o dile çevrilmiş ürünüdür ya da Amerikan taklidi ve kopyasıdır.

İletişim Politikaları
Uzun dönemli iletişim politikaları olmayan bir ülke, uzun dönemli politikalara sahip olanlarla ilişkisinde çoğu kez “yitiren” durumuna düşer.

Politikalar örgütlü yapılar ve ilişkiler içinde saptanır.
Toplumsal politikaları anlamak için sadece yazılı olanlara bakmak yeterli değildir.
Politikaların her seviyesi ve biçiminde bağımsızlık (veya bağımlılık) ölçüsü güç ilişkilerine göre belirlenir.

---
Medya Sosyolojisi
Prof. Dr. İrfan Erdoğan
Anadolu Üniversitesi Yayın no: 2832

Eskişehir, Ocak 2013

Medya Sosyolojisi: Yeni Teknolojilerle Aracılanmış İletişim

Yeni Teknolojilerle Aracılanmış İletişim
“Yeni teknoloji” “günümüzdeki araçlar” anlamında kullanılır.
Bilgisayar bir teknolojik araçtır. E-posta, sohbet, Facebook gibi sosyal ağ ve blog gibi şeyler teknolojik araç değildir; bunlar teknolojik araçların sağladığı ilişki ve iletişim kurma ve yürütme biçimleri veya türleridir.
Yeni teknoloji, eski veya geleneksel teknolojik yapıdan bağımsız varolamaz. Her yeni teknoloji, bir önceki teknik seviyenin üstüne koyulan bir tuğla gibi düşünülmelidir.

Yeni teknolojik araçların topluma ve insanlara faydalı etkileri çoğu kez abartılmış bir şekilde sunulur.
Faydaları bir yana; yeni teknolojilerin kullanımı, belli bir ekonomik maliyettir. İnternet, kişilerarası iletişimi nicel olarak azalttı. WEB ortamı herkese istediğini verebilir ve bu sayede insanlar etkileşimden uzaklaşır, yalnızlaşır.
Zamanı artık bireyler planlayamaz geldi (internet ve benzeri iletişim olanaklarına rağmen hiçbir işe zamanı olmayan bireyleri düşün).
İnternet ortamındaki iletişimin dili gündelik dili körelterek insanların ifade imkânlarını sınırlamaktadır.
İletişim olanaklarının artmasını şeffaflaşma olarak sunmaya çalışan özel teşebbüsler (Facebook, Google vb.) içinde oldukları çevrelerin çıkarlarına göre enformasyon akışı yapabilmektedir.
Yeni iletişim teknolojileri kullanıcılar için güç unsuru değildir. Gücün kaynağı maddi üretim ve dağıtım olanaklarına sahip olma veya bu olanakları kullanma koşullarına sahip olmadır.
Yeni teknolojiler ve iletişim olanakları demokratikleşmeye katkı sağlamaz. Gerek üretim aşamaları gerekse toplumsal süreçler demokratik prensiplerle işlemez. Demokratik olmayan koşullarda doğan bir ürün demokrasiye katkı yapamaz. Demokrasi veya kölelik herhangi bir aracın ürünü değildir.
Yeni teknolojiler insanlara seslerini duyurma imkânı tanımaktadır denebilir. İnsanlar her zaman ve her koşulda seslerini duyurabilirler zaten. Dikkat edilmesi gereken nokta, siyasal kararların halkın çıkarına değil güç ilişkilerine göre verildiğidir.

İNTERNETİN GELİŞMESİ
Hemen her iletişim aracının gelişmesinde olduğu gibi internetin geliştirilmesinin en önde gelen nedeni ekonomik, siyasal ve kültürel pazarları kontrol etmek gereksinimidir.
İnternet dünya çapında birbirine bağlı bilgisayar şebekeleridir. İnternet iletişimi bilgisayarların bağlandığı şebekeler ağından geçerek kurulan ilişkiyi anlatır.

Dijitalin gelişme tarihinde önemli başlangıcı 1642’de Blaise Pascal ilk mekaniksel hesap makinesini yaparak açtı.
Charles Babbage (1833) bilgisayarın kaşifi olarak sunulur.
Mekaniksel gelişmeye 1868’de Christopher Sholes ilk daktiloyu kattı.
1880’lerde Herman Hollerith 1890 nüfus sayımında kullanılan “punch card” sistemini kullandı.
1911’de IBM olacak firma kuruldu.
Turing makinesi 1936’da dijital teknoloji prensibini kullandı.
1939’da John V. Atasnoff and Clifford Berry ilk digital, binary makineyi yaptı. 1946’da John von Neumann günümüzde bilinen bilgisayarın parçalarını anlatan yazısını yazdı.
1951’de UNIVAC ilk ticari bilgisayar olarak çıktı. İki sene sonra IBM Model 650’yi çıkarttı.
1958’de, “anakart” olarak gelişecek bilgisayar devre kartı Jack Kirby (Texas Instruments) tarafından yapıldı.
Mini kompütürler 1960’larda çıkmaya başladı
1990’larda PC’lerde multimedya, ses ve video geliştirildi.

İnternet 1969’da Amerikan Savunma Bakanlığı’nda savaş iletişiminde gelişmeyi sağlama amacıyla Advanced Research Projects Agency Network (ARPANET) adıyla başladı. Sonradan Savunma adı eklenerek DARPANET oldu.
DARPA bugünkü, UNIX ve TCP/IP’nin (IP=internet protokol; TCP= transmisyon kontrol protokolu) Berkeley biçimi dahil, İnternetin oluşması ve gelişmesinde çoğu fonu ve desteği sağlamıştır.
1990’larda kullanıcılara gevezelik (sohbet), tartışma, program değiş tokuşu, eposta olanakları veren BBS’ler yaygınlaştı
1991’de AOL ve birkaç yıl sonra YAHOO, 1995’te LYCOS ve ALTAVISTA arama motorları çıktı.

Türkiye’ye internet, Geniş Alan Şebekesi (WAN, Wide Area Network) olarak Türk Üniversiteleri ve Araştırma Kurumları Ağı (TUVAKA) adı altında kuruldu.
İlk uluslararası şebeke bağı Ege Üniversitesi tarafından Fransa ve Türkiye arasında 9600 bps hızında kurulan “EARN” isimli ağdı.
İnternete ilk bağ, 1993’ün Nisan ayında NSFnet’den (Washington, USA) kiralanan 64 kbps hat (Saniyede 64 kilobayt hız) ile ODTÜ tarafından kuruldu.

İnternet iletişimi bilgisayarların bağlandığı şebekeler ağından geçerek kurulan ilişkiyi anlatır. Diğer bir deyişle, internet, “kullanıcıları birbirine bağlayan şebekeler şebekesidir.”
“WWW”, “World Wide Web” (WEB): Dünya Çapında Ağ anlamına gelen bir internet uygulamasıdır. 1990’larda çıkan ve gelişen bu yapı, (a) İnternet ağ sistemiyle ağ kurmayı ve (b) “hypertext” denen küresel yazışma sistemini birleştirdi.
İnternette gezinirken farklı mekanlara girilir ve internetin sağladığı bu mekanlara cyberspace denir.
Cybernetics: Biyolojik, mekaniksel ve elektronik sistemlerde iletişim ve kontrol süreçlerinin kuramsal incelenmesidir. Fakat oldukça farklı kullanım şekilleri vardır.

Ürün Biçimlendirme
Teknolojik araçlar bilinçli olarak belli amaçlar doğrultusunda biçimlendirilir. Benzer araçlar arasında ve parça kullanımında geçişsizlik yaratılır (böylece daha çok ödemek zorunda kalırız). Teknolojik gelişmeler bu geçişsizliği geride bırakmaya yöneliktir.

İnternette “içerik” emtiadır ve entelektüel mülkiyet haklarını (copy right) beraberinde getirir. Google, Facebook ve Twitter özel mülkiyettir.
Türkiye’de iki ayrı amaçlı internet yönetim sistemi vardır: Birincisi akademik bağı kurma amaçlı Ulusal Akademik Ağ Bilgi Merkezidir (ULAKBİM). İkincisi ise ticari amaçlı TURNET’tir. 1996’da kurulan TURNET ile devlet internetin gelişmesi üzerinde, özellikle internet hizmeti vermeyi kısıtlayarak, tekelci kontrol kurmaktadır.

Bilgi güçtür, iletişim teknolojileri ilerledikçe bilgi paylaşımı hız kazanacak ve de bu bilgiyi güç/koz olarak yüceltecek gibi önermeler duyarız ancak bilgi, güç olabilmesi için sermaye sahipleri tarafından satın alınmalı veya kiralanmalıdır. Tek başına bilgi hiçbir anlam ifade etmez. Üretim araçları sermaye sahiplerinin elinde olduğu sürece bilgi toplumunun üretimi yine onlara hizmet edecektir.
Bilgi sermayesine sahip olabilirsin, ama bu bilgiyi kullanarak fiziksel ve entelektüel olarak kendini yeniden-üretemediğinde (yani, seni bir kapitalist veya devlet kiralayıp senin bilgini kullanmadıkça), bu bilgi kapitali sadece potansiyel bir değere sahiptir.

Kullanım Biçimleri
a. Kitlelerin büyük çoğunluğunun kullanımı boş vakit geçirme ve eğlenme amaçlıdır (zamanı boş geçirme).
b. Eğitim amaçlı kullanım.
c. Akademik ve profesyonel kullanım (bilgi işlem sektörü ve araştırmacıları işaret eder).
d. İnternetle alışveriş için kullanım.
e. Kişiler arası iletişim için kullanım
f. Kitleler arası iletişim için kullanım (sosyal medya, forumlar vs.).
g. Kötü amaçla kullanım (bilgisayar dilini bilenler tarafından üretilip yayılan virüsler, hacklemeler vs.).

Örgütlü Kullanım
İnternet gazeteciliği örgütlü kullanımın basit bir örneğidir.
Gerçek dünyadaki kurumsal yapılar ve pratikler çalışmalarını internet ortamına entegre ederek sürdürmektedirler.

İnternetin Demokratik Katılma Sağlaması
İlk önce, katılmanın bir şeyi meşrulaştırmak için kullanılan bir taktik olup olmadığını tespit etmek gerekir. Bu tür “katmalar” önceden alınmış kararları “sizi bu şekilde katarak” meşrulaştırma mekanizmalarıdır ve sinsice bir şekilde demokrasi imajı verir.
Aronowitz’in “Radical Democracy” (1994), Giddens’in “Dialogic Democracy” (1994) ve internetin getirdiği söylenen diğer demokrasiler internetin ve yeni teknolojilerin promosyonunu yapan “şırıngalanmış heyecandan” öte gitmemişlerdir.

İnternet, ulusal ve uluslararası çapta var olan ve sürdürülen egemenliklerin ve mücadelelerin sürdürüldüğü yeni bir alandır.
İnternet örgütlü yaşamın ek bir parçasıdır ve bu yaşam koşulları tarafından belirlenmiştir; ne internetin kendisi ne de interneti kullanan bireyler genel yaşamı belirleyecek güce ve konuma sahiptir.

Bilgi toplumu demek, en azından, kararlarını ve uygulamalarını bilgiye dayanarak yapan ve bu bilgiyi de internet kullanımıyla elde eden toplum demektir. Alışveriş ötesinde internette “bilgi toplumu” sağlayacak bilgi varsa, asla bedava değildir, çünkü değerli bilgi ya satılmaz ya da satılırsa, oldukça pahalıdır.

İlk imparatorluklardan günümüze kadar toplumlar örgütlü yapılar içinde kendilerini üretmişlerdir. İnternet ağı veya internet ağ toplumu sadece bu toplumsal ağların bir parçasıdır. Bir toplumun, internet ağ toplumu olması için insanların yaşamlarını internet kullanarak üretmeleri gerekir. İnternetteki “ağ toplumları” da süregelen toplumsal ağların teknolojiyle uzatılmış biçimidir.
İnternetin insana ve topluma getirdikleri ile ilgili söylenen şahane sözlerin büyük çoğunluğu gerçeği yansıtmayan biliş ve davranış yönetimi ifadeleridir. En doğru görünenleri bile “olabiliri” “oluyor” gibi gösteren mistikleştirmelerdir.

Sosyal Medya
Öncelikle, sosyal medya, digital ortamlarla sınırlı bir kavram değildir. Sosyal olmayan veya sosyalin dışında bir iletişim aracı düşünülemez. Böyle sunulmasının nedeni, iletişimin internetle sınırlı hale gelmesi sonucunda sosyalleşmenin ne olduğunu unutacak olan insanlara bu kavramın (sosyal) içeriğini boşaltma imkânı vermektir.
İnternet, inanç sömürüsü, vekâleten ilişki veya görsel ilişki, sosyal ilişkiden uzak boş vakit geçirme (vekâleten oyun ve eğlence) gibi etkinlikler başta olmak üzere, yoğun ideolojik ve endüstriyel pazarlama aracıdır. Siber uzay, insanlık tarihinde en yoğun kontrolün olduğu, fakat sonsuz özgürlüğün var olduğu sanıldığı bir alandır.
---
Medya Sosyolojisi
Prof. Dr. İrfan Erdoğan
Anadolu Üniversitesi Yayın no: 2832
Eskişehir, Ocak 2013

Medya Sosyolojisi: Kitle İletişiminde Üretim, Dağıtım, Tüketim, Kontrol ve Yaklaşımlar

Kitle İletişiminde Üretim,
Dağıtım, Tüketim, Kontrol ve Yaklaşımlar
Kitle üretiminin yapılabilmesi için, o toplumun veya dünyadaki bir toplumun, kitle iletişimini üretecek bilgi ve araç üretimi seviyesinde olması gerekir.
Teknolojik araçlar, bu araçları üretebilecek bilgi, üretimi gerçekleştirecek insan kaynağı, kaynakların yönetimi üretim başlıca aşamalarıdır.

Kitle İletişimi Ürünleri, biçim ve içerik bakımından ayrıca incelenmelidir: gazete, dergi, video klip vs. üretimi biçim olarak belli kategorilerde incelebilir ancak bir de bu araçlar/ürünler aracılığıyla üretilen ideolojiler vardır. Kitle iletişimi direkt olarak üretilen bu bilgi akışıyla/ideolojilerle mümkündür. Kitle iletişiminin amacı insan bilişlerini, davranışlarını ve faaliyetlerini sürekli olarak işlemek ve yeniden üretmektir.

Kitle iletişiminde, örneğin bir televizyon haberi yapmak için gerekli tüm ilişki ve faaliyetlerin nasıl yapıldığı (bir haberin nasıl üretildiği) profesyonel pratiktir. Bu pratiğin düşünsel karakteri de profesyonel ideolojidir.

Kitle iletişiminde tüketiciler “izleyici, dinleyici, okuyucu” gibi isimlerle üretilir. İzleyicinin üretimi tüketimden geçerek sağlanır. İzleyici tüketmeyle (izleyerek, okuyarak, dinleyerek) sadece kendini yeniden üretmez, aynı zamanda tüm diğer ilgili üretimleri de yeniden üretir.

Kitle iletişiminin üretimi profesyonel iletişimcileri gerektirir. Üretim aşamalarının tümünde güç ilişkileri belirleyicidir. Güç odaklarının egemenliği altındaki medyalarda çalışan profesyoneller, egemenlere verdikleri hizmet nispetinde başarılı addedilirler.

Kitle iletişiminde nesnellik mümkün değildir.
Medya ticari (veya siyasi veya dinî) bir örgüttür ve sorumluluğu bu ticari (siyasi veya dinî) örgütün çıkarıyla belirlenir, genel halkın çıkarıyla değil.

Medya halkın gözünü, kulağını ve dilini belli endüstriyel ve siyasal yapıların çıkar bilinci yönünde biçimlendirmeye çalışır (isteyerek veya zaruretten).
Profesyonellik sistemin genel amacını, politikasını, hoşgörü çerçevesini, kontrollü alternatiflerini, dostunu ve düşmanını bilerek üretimde bulunmaktır.

Türkiye’de gazetecilerin ekonomik ve sosyal haklarını düzenleyen biri özel, diğeri genel üç yasa bulunmaktadır: Basın İş Yasası olarak bilinen 212 sayılı Yasa, Sendikalar Yasası ile Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’dır. 212 sayılı Yasa gazetecileri geniş ölçüde koruyan içeriğe sahiptir.

İşini kaybetme korkusuyla yaşayan bir gazeteciden onurlu ve dürüst bir iş yapması beklenemez.

İçeriğin Biçimlendirilmesi demek, örneğin, bir haberin içeriğinin “uygun” bir şekilde doldurulması (mesajın uygun bir şekilde paketlenmesi) demektir.
İçerik için “uygunluk” paketlemeyi yapan profesyonelin karar vermesine” bağlıdır.

Medya ile temsilde gerçek ve yaşam yeniden kurgulanır.
Medya demek, “kurgulayan ve öyküleyen temsil sistemi” demektir.

Medyada Temsilin Karakteri
Temsil öznel çıkarlar çerçevesinden yapıldığı ve aynı zamanda genel ve öznel çıkarlarla ilgili olduğu için, daima “temsil sorunu” tartışmaları ortaya çıkar.

En gözde “doğru temsil” suya sabuna dokunmayan, eğlencenin tüketimi teşvik eden ideolojisiyle, bir şeylerin satışını yapan, bireyselleştirilmiş temsildir.
Doğruyu abartarak temsil: En çok abartılan cinayetler, şiddet ve trafik kazalarıdır.
Abartarak yanlış temsil: Burada içerik hem yanlıştır hem de bu yanlış abartılmıştır.
Abartma yerine azaltılmış temsil: Gündemi meşgul etmek, dikkat dağıtmak, kanuni zorunluluk gibi nedenlerle yayınlanan içeriklerdir.
Yer vermeme, yok sayma: Halkın genelinin yararına olan konular/içerikler yaygın medyada yer bulamaz (eğitim, hukuk, ekonomi ve güvenlik konularındaki aksaklıklar gibi).
Temsil doğrudur, ama sunulan nedenler ve çözümler yanlıştır

Hiçbir şey okumayan bir insan, gazeteden başka bir şey okumayandan daha iyi eğitimlidir.

Medya, pratiklerinde klişe kavramlar kullanır.

Profesyonel pratikler ve ideolojiler toplumda belli “statüye” sahiptir. Bazı gazeteler, televizyonlar, bazı profesyoneller “güvenilir” ve “değerli” olarak nitelenirken bazıları da değersizleştirilirler (aynı haberi Hürriyet gazetesi ve Sabah gazetesinden okumak arasındaki fark buna örnektir).

Medya ve Sosyal Sorumluluk
Kitleleri ilgilendiren konularda sosyal sorumluluk beklentisi içinde olmak makuldür. Sosyal sorumluluk toplum çıkarını gözetmektir. Medyaya baktığımızda endüstriyel tüketimin çıkarlarını gözettiğini görürüz.
Sosyal sorumluluk konusu kitle iletişiminde çözülmesi oldukça güç bir sorundur. Bu zorluk:
a) özel çıkar ile genel çıkarın örtüşmemesinden,
b) özel çıkar ile genel çıkar arasındaki uyumsuzluktan,
c) özel çıkarın, güç ve çıkar uygulaması nedeniyle medyada yaygın temsilinden ve bundan ilgili insanların rahatsızlık duymasından,
d) özel çıkarların genel çıkarı ancak özel çıkarla uyumlu olduğu durumda temsilinden kaynaklanmaktadır.

Kitle İletişiminde Denetim
Tarih boyu, enformasyon, denetlenen ve sansüre tabi olan ticari emtia olmuştur.
Kitle iletişimiyle ilgili kontrol ve gelişmenin temelinde, ekonomik pazar ve siyasal kontrolü sağlama yatar.

Kitle iletişimiyle ilgili en önde gelen iki kontrol yoğun tartışma konusudur: Birincisi devlet kontrolüyle gelen sansürdür; ikincisi de şirket sahipliğiyle gelen ve şirketin çıkarını gerçekleştirmeyi garantileme yönünde çalışan örgütsel kontroldür.

Devlet sosyal sorumluluğu çoğu kez “devletin çıkarına, siyasal ve ekonomik yapısına aykırı olan şeyler” olarak tanımladı. Sansür mekanizmasını da bu doğrultuda çalıştırdı.
Devletlerin bu tür kontrol mekanizması kurması ve uygulamasında, birbiriyle bağıntılı iki konu ön plana çıktı. Birincisi “düşüncenin” cezalandırılması ve ikincisi de “düşünceyi ifadenin” cezalandırılması.
Asıl sansür, tarih boyu giderek yoğunlaşan ve çeşitlenen “örgütsel yapılarla ve ilişkilerle” gelen engellemeler, yönlendirmeler ve biçimlendirmelerdir.

Medya özgürlükleriyle ilgili olarak basın yasası, kitle iletişim yasası ve diğer bazı yasalar içine özgürlüklerden bahseden kurallar/maddeler konmuştur.
Yasalar güç yapıları tarafından çiğnenmek ve güçsüz olanlar veya güçsüzleştirilmişler üzerinde uygulanmak veya daha güçlülerin yok etmek istedikleri bir güçlüyü ortadan kaldırmak için kullanılmaktadır.
Basın/medya özgürlüğü sanki basında/medyada çalışanların özgürlüğü gibi sunulur. Medya profesyonellerinin özgürlüğünü devletten çok daha fazla, öncelikle medya örgütlerinin baskıcı çıkar yapıları ve egemen iş pratikleri ortadan kaldırmaktadır.
Basın/medya özgürlüğünü kısıtlama sanki “halkın bilme hakkı” ortadan kaldırma olarak sunulur. Basının maddi ve düşünsel çıkarı basın sermayesinin ve bu sermayenin hizmetinde çalışan profesyonellerin maddi ve düşünsel çıkarları temeline dayanır.
Uğur Mumcu tarzı bir meslek özgürlüğü arttıkça, siyasal ve ekonomik alanda birilerinin pervasızca vurgunlar, soygunlar ve rüşvetler ile işlerini yürütme özgürlükleri azalır. Uğur Mumcuların ender olduğu bir medyada özgürlüğün artması demek, halkın doğru bilme özgürlüğünün yok edilmesi demektir.

Özdenetim daima vardı ve var olacaktır. Önemli ona bu denetimin hangi değerleri dayanak edindiğidir.
Yaygınlaşan profesyonellikte “işini kaybetmeme ve yükselme” gibi kaygılara dayanan sürekli özdenetim vardır.

Özdenetim sisteminin gözde biçimi gönüllülüğe dayanan ve devlet kurumu ve yasal baskısı dışında olandır. Gönüllü kuruluşlar, medya profesyonellerinin bir araya gelerek kendi aralarında kurdukları özdenetim kuruluşlarıdır. Ne yazık ki, çoğu kez, örneğin “basın ahlakıyla ilgili” göstermelik ve ender uyulan ilkeler koyarak, var olan bir sistemi meşrulaştırma işini görürler.

KİTLE İLETİŞİMİ ÜRÜNLERİNİN DAĞITIMI
Altyapı Araçlarının Dağıtımı
Altyapı araçlarının çoğunun üreticileri Batı ve Japonya gibi yerlerdeki sermaye ve bu sermayenin diğer ülkelerdeki hissedarlarıdır.
Ürün Dağıtımı
Dağıtım, televizyonda dağıtım, televizyon şirketinden sinyalin çıkmasıyla başlayan ve içeriği almak için gerekli televizyon alıcıyla biten teknolojik ve örgütlü yapıları içerir.

KİTLE İLETİŞİMİNDE TÜKETİM
Kitle iletişiminin her aşamasında farklı tüketimler vardır:
Üretim ve dağıtım aşamalarında emeğin kullanıldığı her yerde olduğu gibi, tüketim söz konusudur.
Kitle iletişim ürününün arzıyla birlikte asıl tüketim süreci başlamış olur. İzleyen izlemeyen herkes bu tüketim sürecinin elemanıdır.
İkincil ürünün (izleyicinin) tüketimi: Bu konu önemli, burada tüketim, medya ve reklam endüstrileri arasındaki ilişkiyle şekillenir. Tüketimin pazarlanması kitle iletişiminin en önemli alametifarikasıdır.
Tüketimin doğası kapitalist endüstriler tarafından biçimlendirilir/yönlendirilir.
Tüketim üretimi iki şekilde üretir:
a) Bir ürün ancak tüketimden geçerek gerçek ürün olur.
b) Tüketim yeni ürün için gereksinim, dolayısıyla neden yaratır.
İzleyiciler medya tüketimlerinden geçerek kitle iletişiminin doğasını ve aynı zamanda doğrudan veya dolaylı çıkar sağlayan bütün örgütlü yapıları da yeniden üretirler.

Kitle iletişimini açıklayan yaklaşımlar
Kitle iletişimiyle ilgili açıklamalar 17. yüzyıldan beri artarak gelişmiştir.
Bazı isimler gazetelerin insanları maniple etmekte olduğuna dikkat çekerken bazı kesimler gazetecilere özgürlük sloganlarını dillerine dolamışlardı.

Hümanist Gelenek
Bu geleneğin başlangıcını Dewey, Park, Cooley, Blumer ve Mead gibi önemli insanlar oluşturur. Bunlar radikal medya eleştirisi sunarlar. Öte yandan iletişim kurumlarının vazgeçilmezliğine atıf yaparlar (hülasa, bir şey söylemezler).

Çatışma Yaklaşımları
Çatışma teorisi sosyoloğu Simmel’in görüşünü yansıtan Park’a göre, iletişim hem rekabet hem de çatışmayı besler. 1960’lara kadar gözden düşen çatışma teorileri 60’lardan sonra yeniden popüler oldu. Bu dönemde Simmel’in görüşleri öne çıktı. Diyalektik ve sınıf mücadelesi reddedilip “çatışma” kavramı değiştirilerek kabul edildi.
Coser, çatışmanın birleştirici ve düzenlenebilir fonksiyonları üzerinde durdu. Buradan kitle iletişimi sosyolojisiyle bağlı olarak, çatışma çözümü ve barış iletişimi görüşleri beslendi.

1980 ve sonrasında medya sosyolojisindeki yaklaşımlarda sosyo-psikolojik eğilim devam ederken, Yeni-Durkeimci ve Yeni-Weberci sosyolojik akımlar gelişti. Yeni-Durkeimciler iletişimde kültürün alınışı (ritüeller, kültür) üzerinde durdular.
Yeni-Weberciler örgüt, meslek, üretim ve pazar kavramlarına yöneldiler ve kültürü üretenlerin bürokrasi olarak örgütlenmesi ve kültürü yaratmalarını görevselci açıdan incelediler.

Pozitivist Gelenek
Deneyselcilik, Avrupa ve ABD’de 1920’lerde benimsenmeye ve Rockefeller, Ford gibilerinin desteğiyle 1930’larda ivme kazanarak gelişmeye başladı. 1940’tan itibaren özellikle propaganda ve ikna üzerine deneysel araştırmalar yapıldı.

Paul Lazarsfeld’in önderliğinde niceliksel alan araştırmalarına ilgi arttı. Saha araştırmaları daha çok şirketler ve kurumlar için veri topladı, yarar sağladı. Araştırmalarda izleyicilerin algı, tutum, tercih ve davranışları incelendi.
Talcott Parsons kitle iletişim sisteminin, farklılaşmış toplumsal sistem olduğunu belirtir. Bu sistem, izleyiciye dört seçme özgürlüğü sunar:
a) Gazete, dergi, kitap, radyo ve televizyon istasyonları ve programları arasında seçim yapma;
b) içerik şekilleri ve kalite çeşitleri arasında seçim yapma;
c) tercihinde harcadığı para ve
ç) izlemeyi zaman içinde saptayıp, ona göre izleyip izlememe, şimdi okuma ya da bir yana koyup sonra okuma.

Post-Modern Yaklaşımlar
1990’lardan sonra medya örgütleri, özerklik kazanmış örgütsel sistemler olarak düşünülmeye başlandı. Medya kuruluşlarıyla izleyiciler arasında simetrik bir ilişki olduğu varsayıldı: İzleyiciler medyayı kendi arzu ve tutumlarına göre manipüle edebilirler. Bu görüşün klasik savunucularının (McQuail, Blumler ve Halloran) geleneği, liberal-çoğulcular içine bütünleşmiş olarak devam etmektedir.

Türkiye
Matbaa ancak 1727’de kurulmuş, ama hiçbir zaman bilginin yayılma aracı olamamıştır. İlk gazeteler 1795 yılından itibaren Fransızlar tarafından Fransızca olarak yayınlanmış, 19. yüzyıldan itibaren halka ulaşmada büyük umut bağlanan gazetecilik, devletin sıkı denetimi altında gelişememiştir.

Türkiye’de iletişim alanına ilişkin ilk çalışma bir gazeteci tarafından (Ahmet Emin Yalman) ABD’nin Columbia Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yapılmıştır: The Development of Modern Turkey as Measured by Its Press, (1914).
1965 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun kurulmasıyla iletişimde akademik araştırma yapma olasılığı ortaya çıktı. Okul, basit bir sömürge olarak kullanıldı; ne meslek okulu olarak ne de SBF bünyesi içinde bir sosyal bilim dalı olarak gelişebildi.

 ---
Medya Sosyolojisi
Prof. Dr. İrfan Erdoğan
Anadolu Üniversitesi Yayın no: 2832
Eskişehir, Ocak 2013