3 Eylül 2026 Perşembe

Murat Önderman - Türkiye'de Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi - Notlar

Murat Önderman - Türkiye'de Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi - Notlar

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Sayı: 25, s. 157-207, (2011)

 

Özelcilik (partikülarizm) ile evrenselcilik arasındaki ikilem, Türkiye'de önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Kişilerarası ilişkilerde gözlemlenen, karşılıklılık ve tamamlayıcılığa dair köklü normlardan kaynaklanan beklentiler, Türkiye'deki kültürel altyapının "hediye ekonomisini" desteklediğini düşündürmektedir.

…

 

Türkiye'de Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi

 

İktidar İlişkilerinin Üç Ekonomik Alanı

Devletin yeniden dağıtıcı ekonomisi

Armağan ekonomisi

Aile ekonomisi

 

Bu üç ekonomi tipinde de kişisel olmayan bir ahlaka yer tanımayan, değer standartlarının muhatapların kimliğine (grup-içi/grup-dışı olmasına) göre değiştiği tekilci (particularist) bir kültür etkindir.

 

Tekilcilik, kişisel ilişkiler içinde karşılıklı veya tamamlayıcı eylemlere, armağan ve kayırmaların değişimine dayalı güçlü bir "armağan ekonomisinin" zeminini oluşturur. Örneğin, Cumhurbaşkanlığı düzeyinde dahi "fiili durum yasaya uymuyorsa, yasa fiili duruma uydurulur" zihniyeti bu durumsal ve tekilci yaklaşımın tipik bir yansımasıdır.

 

Türkiye'de Tekilci Ahlak

Tekilciliğin İki Boyutu

Birinci Boyut (Grup Sınırı): Ahlaki kaygıların belirli bir grup, sınıf veya ulusla sınırlanmasıdır (siyasal patronaj, nepotizm vb.).

İkinci Boyut (Durumsallık): Bir davranışın ahlakiliğini genel bir normun değil, durumun tekil özelliklerinin belirlemesidir.

 

Kollektivist toplumlarda yabancılara karşı ahlaki sorumluluk hissedilmediğinden, yabancıyla iş yapmadan önce mutlaka kişisel bir ilişki (tanıdıklık, hemşehrilik, ortak yakınlar bulma) kurularak güven objektifleştirilmeye çalışılır.

 

Durumsal Ahlak: Davranışın ahlakiliğinin duruma, zamana ve muhataba bağımlı olmasıdır ("Rüşvet alınır ama bu kadar da çok alınmaz" veya "Çalacaksan parkeden çal, çimentodan çalma").

Evrenselci ahlakta kurallar herkese eşit uygulanırken, tekilci/durumsal ahlakta kuralların anlamı kişiye ve ortama göre esner. Hukukilik motivasyonu zayıftır.

 

Bireylerin kendi-yasa-yapma (özerklik) eğiliminin ve davranışın evrenselleştirilebilirliğine yönelik hassasiyetin bulunmaması, ayrıca grup dışındakilere (yabancılara) karşı ahlaki ilgisizlik, Kantçı etiğin Türkiye'de karşılık bulmasını engeller.

Katı "biz"-"onlar" veya "dost"-"düşman" ayrımı, herkesin mutluluğunu gözetmeyi şart koşan yararcı ahlak ilkeleriyle bağdaşmaz.

 

Şeref Ahlakı

İktidarın Batı'daki gibi kurumsal bir geleceğe yönelik yarışma (program/gündem) olarak değil; statüyü, şerefi ve hürmeti temsil eden "yöneticilerin" irade tezahürü olarak görülmesi, siyasetin kişisel ilişkiler içinde bağlamsallaşmasına ve bir "şartlara uyma sanatına" dönüşmesine yol açar.

 

Şeref kültüründe ödev duygusu hukuka veya evrensel sözleşmelere değil, statüye ve grubun geleneksel yükümlülüklerine dayanır. Hukuki yollara başvurmak, haksızlığa uğrandığının alenen kabulü ve yaralanabilirlik göstergesi sayıldığı için "kendi başına hukuk olma" (sokak çeteleri ve eski rejim aristokrasisinde olduğu gibi) eğilimi baskındır. Patron, işçinin alacağını hukuki zorunlulukla değil, kendi üstünlüğünün bir tezahürü ("lütuf/ihsan") olarak ödemeyi tercih eder.

 

Şeref, yalnızca sosyal açıdan eşitler (akranlar/emsaller) arasında söz konusudur. Ast-üst ilişkilerinde üstün hakaretine karşı astın şerefi "yeterli" görülmezken; şeref bağlama ve ilişkilere göre değiştiği için sürekli gözetilmesi gereken tekilci bir karakter taşır.

 

Racon Ahlakı

Taraflar arasındaki hak ve yükümlülüklerin tamamlayıcılık ilkesine göre yürütüldüğü, kuralların katı uygulansa bile yaptırımların sembolik ve kişisel anlam taşıdığı informal düzenlemelerdir ("babayiğit Türk" veya mafya raconu).

Eşit bireyler arasındaki hak/yükümlülük özdeşliği yerine, hami-tabi ilişkisindeki sadakat karşılığı korunma (paternalizm) esastır.

 

Utanç Ahlakı ve Ego-İdealleri

Türkiye’deki egemen ahlak içsel suçluluk duygusuna değil, dışsal değerlendirmeye ve utanca dayanır. Kişinin ne yaptığı değil, başkalarınca nasıl görüldüğü (sosyal konum) önemlidir ("görülmedikçe her şey yapılabilir").

 

Yaygın idealleri gerçekleştirenler (yüksek yönetici konumundakiler) bir tür toplumsal dokunulmazlık kazanırlar; onların hataları değil, idealleştirilmiş konumları önemsenir.

 

Erdem Ahlakı

Erdem etiği, doğru/yanlış eylemlerden çok "ne tür bir insan olmalıyım" sorusuyla ilgilidir. Türk toplumunda değerlendirmelerde ne yapıldığından ("yapmak") çok ne olunduğu ("olmak") dikkate alınır ("yapı, mihenk ve karakter özellikleri" vurgulanır).

 

Siyasal alanda yöneticilerin örnek, yöneticiliğin erdemlilik olarak görülmesi, elitlerin yanılmazlık ve haklılık iddialarını besler. Kararların içeriğinden ziyade, yöneticinin "doğru kişi" olup olmadığı önemsenir.

Şükrü Özen’in bürokratlar üzerine yaptığı araştırma (Bürokratik Kültür I, Yönetsel Değerlerin Toplumsal Temelleri, 1996), Doğu'dan gelenlerin kolektiviteye bağımlı (yüksek adanmacı) ancak dikey iletişime dönük ve iç-grup dış-grup ayrımına dayalı patronaja yatkın olduğunu; Batı'dan gelenlerin ise daha özerk, yatay iletişime ve ortak davranışa eğilimli olduğunu göstermiştir.

 

Sorumlulukların grup-içiyle sınırlı kalması, yabancılarla karşılaşmalarda amoraliteye ve kurallara riayetsizlik (anomi) tablosuna yol açar. Anayasa bir toplumsal sözleşme olarak algılanmadığından, kurallar hiyerarşisinde geçici bir metin statüsünde kalır.

 

Tekilciliğin Bir Semptomu Olarak Sosyal Güvensizlik ve Kisisel Güven İhtiyacı

Sosyal düzen, küçük ve farklılaşmamış toplumlarda kişisel güvene dayanırken; yapısal olarak karmaşık, modern toplumlarda bürokratik yaptırımların ve yasal sistemin işlerliğine duyulan sistem güvenine dayanır (N. Luhmann).

 

Türkiye'de sosyal yapı ve rol ilişkileri karmaşıklaşmasına rağmen, sistem güvenine (hukuka ve kurumlara) geçilememiştir. Tam tersine, yapısal karmaşıklaşma sosyal güvensizliği artırmış; bu durum korunma ihtiyacını ve güven duygusunun kişisel/tekil ilişkiler içinde tatmini yönelimini körüklemiştir.

 

Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye "genel olarak insanlara güvenilebilir mi?" sorusunda %10'un altındaki oranlarla en alt sıralarda (Brezilya, Peru ve Filipinler ile birlikte) yer almaktadır. Bu güvensizlik kapitalizmin veya modernleşmenin bir yan ürünü değil, tekilci kültürün kalımlılığının bir semptomudur.

 

Türkiye'deki anomi (normsuzluk), modernleşmenin kendisinden değil; modernleşmeyle birlikte artan "yabancı" karşılaşmalarında, tekilci kültürün evrensel normlar yerine hâlâ grup-içi ilişkileri dayatmasından kaynaklanır.

 

Kolektivist zihniyette şirketler veya devlet gibi tüzel kişilere güvenilmez. Hastaneler gibi en zor durumlarda dahi bir "tanıdık" arama refleksi, sistem güveninin yerleşmediğini, güvenin hâlâ kişisel ilişkilere (tanıdıklık/hatır) endekslendiğini gösterir.

 

Rol İlkeleri

Rol İlişkilerini Düzenleyen Yedi İlke

Tamamlayıcılık İlkesi: Hak ve yükümlülüklerin simetrik/özdeş değil, birbirini tamamlayıcı nitelikte olması (örn. yönetici-yönetilen veya baba-çocuk ilişkisi). Özdeşlik/eşitlik ilkesinin aksine asimetriyi barındırır.

Karşılıklılık (Reciprocity) İlkesi: Eylemlerin birbirine bağlı olması (örn. önceden yardım görmüş olmaktan kaynaklanan borçlanma / "Hatır"). Yabancılarla ilişkilerdeki belirsizliği aşmak için sentetik bir güven temeli üretir ("bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır").

Ortak (Mutual) İlkesi: Tarafların koordinasyon içinde beraber eylemde bulunması (örn. imece).

Asimetrik İlke: Taraflar arası eşitlik gözetmeksizin tek taraflı destek sunma.

Özdeşlik İlkesi: Tarafların hak ve yükümlülüklerinin birbirinin aynısı olması (evrenselci kültüre aittir; tekilci kültürde zayıftır).

Eş Zamanlılık İlkesi: Eylemlerin başka kişilerin eylemleriyle kıyaslanarak bir denklik gözetmesi ("Benim başım kel mi?").

Sosyal Sorumluluk İlkesi: Önceki bir yardıma bakılmaksızın muhtaç birisine destek olma yükümlülüğü.

 

Türkiye'de sıklıkla dile getirilen "iktidar boşluğu" söylemi bir yanılgıdır. Asıl söz konusu olan, merkezi iktidarın toplumu evrensel normlarla düzenleme kapasitesinin sınırlı olması, buna karşın aşağıdan yukarıya doğru kişisel ilişkiler içinde yayılan tekilsel iktidarın ve armağan ekonomisinin baskınlığıdır.

 

Sosyal güvensizlik ve anomi, Türkiye'nin karmaşıklaşan sosyal yapısına rağmen kültürel olarak tekil ve informel ilişki kalıplarından vazgeçmemesinin kaçınılmaz bir semptomudur.

 

Türkiye Bağlamında Siyasal Elitler: Vasi mi. Hami mi? Türk Siyasetinde Tamamlayıcılık ve Karşılıklılık

Güç mesafesinin yüksek olduğu Türkiye gibi toplumlarda, altların üstlere bağımlılığı esastır. Bu bağımlılığın beklentileri karşılanmadığında veya kamusal otoriteler sarsıldığında, pasif itaat ani bir öfkeye ve isyana dönüşebilir.

 

Bağımlılık ilişkisini sert bir şekilde eleştirerek ya da tamamen reddederek kendini gösteren bu tavır, yüksek güç mesafesinin yarattığı "bağımlılık" ile "karşı-bağımlılık" arasındaki kutuplaşmanın bir sonucudur.

 

Elit-kitle ilişkilerini yalnızca tek yönlü bir "vesayet" olarak görmek eksiktir. Bu ilişki, itibar/sadakat karşılığında korunma ve özel muamele sağlayan bir "tamamlayıcılık" ve "karşılıklılık" ilkesine dayanır.

 

Seçmenlerin milletvekili veya liderle ilişkilerinde kan bağı, hemşehrilik gibi dikey/akrabalık ağlarını araması (Kalaycıoğlu’nun bulguları), patronaj ilişkilerinin salt siyasi parti stratejilerinin değil, kültürel bir zorunluluğun yansıması olduğunu gösterir.

 

Yönetici elitin "verici" (kerim devlet) rolü, halk üzerinde bir tür borçluluk hissi (potlaç mantığı) yaratır. Halk, kimliğini ve varoluşunu devlete borçlu hissettiği için derin bir kolektif suçluluk ve şükran ikilemi yaşar.

Bu suçluluk duygusundan ve borçluluktan kurtulmanın bir yolu olarak, halk yöneticilerini eleştirmek yerine onları idealleştirerek bir tür dokunulmazlık zırhına büründürür.

 

Türk Ailesinde Karşılıklılık İlkesine Dayalı Rol İlişkileri

Türkiye'de yapılan "Çocuğun Değeri Araştırması" (ÇDA), çocukların psikolojik değerinin yanı sıra "yaşlılık güvencesi" gibi ekonomik değerinin de Batı toplumlarına kıyasla çok yüksek (%77 oranında) olduğunu kanıtlamaktadır.

 

Göç, şehirleşme ve modernleşme süreçlerine rağmen, Türk toplumunda akrabalık ağları (endogami, aile şirketleri, geniş aile destek mekanizmaları) çözülmemekte; aksine toplumsal dönüşüm karşısında duyulan tedirginliklere karşı aileye daha sıkı sarılmaktadır.

 

Türkiye'de Armağan Ekonomisi

Potlaç Sistemi ve Armağan Ekonomisi

Mauss’un tanımladığı potlaç, karşılıklı armağan vermenin mecbur olduğu ve bu değiş-tokuşun ahlaki, siyasal sonuçlar doğurduğu bir sistemdir. Karşılığında eş değer veya daha değerli bir armağan veremeyen kişi ahlaken ve siyaseten geriye düşer.

 

Ziya Gökalp’in Türk uygarlığı tarihinden örneklerle vurguladığı gibi, potlaç sadece dayanışma (imece) kurumu değil; verenin alanı aşağılayabildiği, statüsünü bu yolla koruduğu agonistik (mücadeleci) bir yapıdır. Armağan ekonomisi, bu kökler üzerinden bireyler arası asimetrik ilişkileri ve ahlaki üstünlük mücadelelerini besler.

 

Armağan ekonomisinde beş aşamalı simgesel şiddet mekanizması

Dönüştürme: Yabancı ("el") ile olan sınırı aşmak için muhatabı önceden bir "tanıdığa" dönüştürme hazırlığı.

Özümseme: Armağanı alan kişinin, vericinin tözüne/kimliğine katılması ve aradaki ötekilik engelinin yıkılması.

Statü Çatışması (Antagonizm): Vericinin, alıcı üzerinde ahlaki bir üstünlük kurarak onu kendi iradesine tabi kılması. Düşük statüdeki bir verici, yüksek statüdeki alıcıya cömertçe vererek makro sosyal hiyerarşiyi sembolik olarak tersine çevirebilir.

Kendine Mal Etme / Sahip Olma: Borçlanan alıcının bağımsızlığını kaybederek vericinin içselleştirilmiş iradesine tabi, bağlı bir ahlaki konuma düşmesi.

Çevirme (Geri Ödeme): Alıcının kaybettiği özerkliği telafi etmek amacıyla borcunu maddi nesne veya kişisel emek/hizmet ile geri ödemesi.

 

Tekilci kültürde formel/hukuki maaş ve statüler yabancılarla ilişkilerde hizmet motivasyonunu harekete geçirmede yetersiz kalır. Bu motivasyonu bağlamsal ve kişisel bir ilişki zemininde kuran bahşiş geleneği buradan beslenir.

 

Pazarın birincil önem taşımadığı, dışsal/atfedilen özelliklerin önemsendiği Türk iş dünyasında büyük şirketlerin dahi profesyonel özerklikten uzak, aile girişimi olarak yönetilmesinin arkasında bu tekilci ve patronajcı kültür yatar.

 

Özerklik (Autonomy): Toplumsal anlam sistemlerinin bireylerin içsel rehberlik sistemlerine dönüşerek dışsal zorlayıcı güçlüere ihtiyaç duymadan davranışları yönlendirebilme yeteneğidir.

 

Türk bireyi özerk değildir (çünkü ortam, durum ve dışsal otoriteler içsel rehberlikten daha belirleyicidir); ancak sinik bir bağımsızlığa sahiptir. Otoritenin yokluğunda suçluluk duymadan kendi kurallarıyla hareket ederken, aynı zamanda devlete karşı bağımlı, yabancılara karşı güvensiz ve çıkarcı/dağınık bir tutum sergiler.

 

Sonuç: Tekilcilik ve Özerklik

Tekilci ahlak harici yüzüyle "yabancıya" karşı dışlayıcı veya çifte standartlı muameleyi desteklerken; dahili yüzüyle iç-grup içindeki karşılıklı dayanışmayı pekiştirir.

 

Ortalama Türk ailesinin birliği dış gerçekliğe, topluma ve hatta aile bireylerinin birbirine karşı kurdukları bir "öz savunma paktının" ürünü gibidir. Bu yapı, dışsal tehdit ve belirsizlikler karşısında bir korunma sığınağı işlevi görür.

 

Özerklik, toplumsal kural ve evrensel değerlerin bireyin içsel rehberlik sistemine (süper-egosuna) dönüşmesiyle kazanılır. Birey özerkleştikçe, dışsal zorlayıcı güçlere (lider, otorite, tarikat şeyhi) ihtiyaç duymadan kendi ilkeleriyle hareket eder.

 

Türk bireyi özerk değildir; çünkü davranışlarında içsel ilkelerden çok ortam, durum ve dış otoritenin varlığı belirleyicidir. Ancak otoritenin yokluğunda veya zayıflığında "sinik bir bağımsızlık" sergiler. Otorite olmadığında suçluluk hissetmeden kuralları ihlal etme özgürlüğü (licence) kullanır; öte yandan devletten veya yetkili figürlerden çıkar sağlamak hususunda gevşeyen ve pazarlıkçı bir tutum takınır.

 

Türk toplumunda kolektivizmin vurgulanmasına rağmen yabancılara/kamusal alana karşı yaygın bir sosyal ilgisizlik ve güvensizlik hüküm sürer.

Kolektivist değerlerin bireysel öznelere taşınamamasının ve ilgisizliğin asıl nedeni kolektivizmin kendisi değil, onunla beslenen katı hiyerarşik yapı ve otoriterliktir. Otoriter kültür sürdükçe toplumsal evrensel değerlerin içselleştirilmesi engellenir.

 

Bireyler eylemlerinde evrenselleştirilebilirlik ölçütünü ("Herkes böyle yaparsa ne olur?") gözetmediğinde, kamusal alanda "ötekine" ve yabancıya karşı ciddiye alınan bir ahlaki sorumluluk gelişmez.

Farklılığın mutlaklaştırılması veya aşkın idealler peşinde koşulması tekilciliği ve çifte standardı yeniden üretmektedir. Bu nedenle Türkiye'de siyasal ve toplumsal yapının dönüşümü için dayatmacı "ideallerden" ziyade "ilkeselliğe", soyut uzlaşım arayışlarından ziyade herkes için geçerli "hukukiliğe" (evrensel asgari eşitliğe) ihtiyaç bulunmaktadır.

…

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder