Murat
Önderman - Türkiye'de Tekilci Kültür, Hukukilik ve
Armağan Ekonomisi - Notlar
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Sayı:
25, s. 157-207, (2011)
Özelcilik (partikülarizm) ile evrenselcilik arasındaki
ikilem, Türkiye'de önemli sonuçlar doğurmaktadır.
Kişilerarası ilişkilerde gözlemlenen, karşılıklılık ve
tamamlayıcılığa dair köklü normlardan kaynaklanan beklentiler, Türkiye'deki
kültürel altyapının "hediye ekonomisini" desteklediğini
düşündürmektedir.
…
Türkiye'de
Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi
İktidar İlişkilerinin Üç Ekonomik Alanı
Devletin yeniden dağıtıcı ekonomisi
Armağan ekonomisi
Aile ekonomisi
Bu üç ekonomi tipinde de kişisel olmayan bir ahlaka yer
tanımayan, değer standartlarının muhatapların kimliğine (grup-içi/grup-dışı
olmasına) göre değiştiği tekilci (particularist) bir kültür etkindir.
Tekilcilik, kişisel ilişkiler içinde karşılıklı veya
tamamlayıcı eylemlere, armağan ve kayırmaların değişimine dayalı güçlü bir
"armağan ekonomisinin" zeminini oluşturur. Örneğin, Cumhurbaşkanlığı
düzeyinde dahi "fiili durum yasaya uymuyorsa, yasa fiili duruma
uydurulur" zihniyeti bu durumsal ve tekilci yaklaşımın tipik bir
yansımasıdır.
Türkiye'de Tekilci Ahlak
Tekilciliğin İki Boyutu
Birinci Boyut (Grup Sınırı): Ahlaki kaygıların
belirli bir grup, sınıf veya ulusla sınırlanmasıdır (siyasal patronaj, nepotizm
vb.).
İkinci Boyut (Durumsallık): Bir davranışın
ahlakiliğini genel bir normun değil, durumun tekil özelliklerinin
belirlemesidir.
Kollektivist toplumlarda yabancılara karşı ahlaki sorumluluk
hissedilmediğinden, yabancıyla iş yapmadan önce mutlaka kişisel bir ilişki
(tanıdıklık, hemşehrilik, ortak yakınlar bulma) kurularak güven
objektifleştirilmeye çalışılır.
Durumsal Ahlak: Davranışın ahlakiliğinin duruma,
zamana ve muhataba bağımlı olmasıdır ("Rüşvet alınır ama bu kadar da çok
alınmaz" veya "Çalacaksan parkeden çal, çimentodan çalma").
Evrenselci ahlakta kurallar herkese eşit uygulanırken,
tekilci/durumsal ahlakta kuralların anlamı kişiye ve ortama göre esner.
Hukukilik motivasyonu zayıftır.
Bireylerin kendi-yasa-yapma (özerklik) eğiliminin ve
davranışın evrenselleştirilebilirliğine yönelik hassasiyetin bulunmaması,
ayrıca grup dışındakilere (yabancılara) karşı ahlaki ilgisizlik, Kantçı etiğin
Türkiye'de karşılık bulmasını engeller.
Katı "biz"-"onlar" veya
"dost"-"düşman" ayrımı, herkesin mutluluğunu gözetmeyi şart
koşan yararcı ahlak ilkeleriyle bağdaşmaz.
Şeref Ahlakı
İktidarın Batı'daki gibi kurumsal bir geleceğe yönelik
yarışma (program/gündem) olarak değil; statüyü, şerefi ve hürmeti temsil eden
"yöneticilerin" irade tezahürü olarak görülmesi, siyasetin kişisel
ilişkiler içinde bağlamsallaşmasına ve bir "şartlara uyma sanatına"
dönüşmesine yol açar.
Şeref kültüründe ödev duygusu hukuka veya evrensel
sözleşmelere değil, statüye ve grubun geleneksel yükümlülüklerine dayanır.
Hukuki yollara başvurmak, haksızlığa uğrandığının alenen kabulü ve
yaralanabilirlik göstergesi sayıldığı için "kendi başına hukuk olma"
(sokak çeteleri ve eski rejim aristokrasisinde olduğu gibi) eğilimi baskındır.
Patron, işçinin alacağını hukuki zorunlulukla değil, kendi üstünlüğünün bir
tezahürü ("lütuf/ihsan") olarak ödemeyi tercih eder.
Şeref, yalnızca sosyal açıdan eşitler (akranlar/emsaller)
arasında söz konusudur. Ast-üst ilişkilerinde üstün hakaretine karşı astın
şerefi "yeterli" görülmezken; şeref bağlama ve ilişkilere göre
değiştiği için sürekli gözetilmesi gereken tekilci bir karakter taşır.
Racon Ahlakı
Taraflar arasındaki hak ve yükümlülüklerin tamamlayıcılık
ilkesine göre yürütüldüğü, kuralların katı uygulansa bile yaptırımların
sembolik ve kişisel anlam taşıdığı informal düzenlemelerdir ("babayiğit
Türk" veya mafya raconu).
Eşit bireyler arasındaki hak/yükümlülük özdeşliği yerine,
hami-tabi ilişkisindeki sadakat karşılığı korunma (paternalizm) esastır.
Utanç Ahlakı ve Ego-İdealleri
Türkiye’deki egemen ahlak içsel suçluluk duygusuna değil,
dışsal değerlendirmeye ve utanca dayanır. Kişinin ne yaptığı değil,
başkalarınca nasıl görüldüğü (sosyal konum) önemlidir ("görülmedikçe her
şey yapılabilir").
Yaygın idealleri gerçekleştirenler (yüksek yönetici
konumundakiler) bir tür toplumsal dokunulmazlık kazanırlar; onların hataları
değil, idealleştirilmiş konumları önemsenir.
Erdem Ahlakı
Erdem etiği, doğru/yanlış eylemlerden çok "ne tür bir
insan olmalıyım" sorusuyla ilgilidir. Türk toplumunda değerlendirmelerde
ne yapıldığından ("yapmak") çok ne olunduğu ("olmak")
dikkate alınır ("yapı, mihenk ve karakter özellikleri" vurgulanır).
Siyasal alanda yöneticilerin örnek, yöneticiliğin erdemlilik
olarak görülmesi, elitlerin yanılmazlık ve haklılık iddialarını besler.
Kararların içeriğinden ziyade, yöneticinin "doğru kişi" olup olmadığı
önemsenir.
Şükrü Özen’in bürokratlar üzerine yaptığı araştırma (Bürokratik
Kültür I, Yönetsel Değerlerin Toplumsal Temelleri, 1996), Doğu'dan gelenlerin
kolektiviteye bağımlı (yüksek adanmacı) ancak dikey iletişime dönük ve iç-grup
dış-grup ayrımına dayalı patronaja yatkın olduğunu; Batı'dan gelenlerin ise
daha özerk, yatay iletişime ve ortak davranışa eğilimli olduğunu göstermiştir.
Sorumlulukların grup-içiyle sınırlı kalması, yabancılarla
karşılaşmalarda amoraliteye ve kurallara riayetsizlik (anomi) tablosuna yol
açar. Anayasa bir toplumsal sözleşme olarak algılanmadığından, kurallar
hiyerarşisinde geçici bir metin statüsünde kalır.
Tekilciliğin Bir Semptomu Olarak Sosyal Güvensizlik ve Kisisel Güven
İhtiyacı
Sosyal düzen, küçük ve farklılaşmamış toplumlarda kişisel
güvene dayanırken; yapısal olarak karmaşık, modern toplumlarda bürokratik
yaptırımların ve yasal sistemin işlerliğine duyulan sistem güvenine
dayanır (N. Luhmann).
Türkiye'de sosyal yapı ve rol ilişkileri karmaşıklaşmasına
rağmen, sistem güvenine (hukuka ve kurumlara) geçilememiştir. Tam tersine,
yapısal karmaşıklaşma sosyal güvensizliği artırmış; bu durum korunma ihtiyacını
ve güven duygusunun kişisel/tekil ilişkiler içinde tatmini yönelimini
körüklemiştir.
Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye "genel olarak
insanlara güvenilebilir mi?" sorusunda %10'un altındaki oranlarla en alt
sıralarda (Brezilya, Peru ve Filipinler ile birlikte) yer almaktadır. Bu
güvensizlik kapitalizmin veya modernleşmenin bir yan ürünü değil, tekilci
kültürün kalımlılığının bir semptomudur.
Türkiye'deki anomi (normsuzluk),
modernleşmenin kendisinden değil; modernleşmeyle birlikte artan
"yabancı" karşılaşmalarında, tekilci kültürün evrensel normlar yerine
hâlâ grup-içi ilişkileri dayatmasından kaynaklanır.
Kolektivist zihniyette şirketler veya devlet gibi tüzel
kişilere güvenilmez. Hastaneler gibi en zor durumlarda dahi bir
"tanıdık" arama refleksi, sistem güveninin yerleşmediğini, güvenin
hâlâ kişisel ilişkilere (tanıdıklık/hatır) endekslendiğini gösterir.
Rol İlkeleri
Rol İlişkilerini Düzenleyen Yedi İlke
Tamamlayıcılık İlkesi: Hak ve yükümlülüklerin
simetrik/özdeş değil, birbirini tamamlayıcı nitelikte olması (örn.
yönetici-yönetilen veya baba-çocuk ilişkisi). Özdeşlik/eşitlik ilkesinin aksine
asimetriyi barındırır.
Karşılıklılık (Reciprocity) İlkesi: Eylemlerin
birbirine bağlı olması (örn. önceden yardım görmüş olmaktan kaynaklanan
borçlanma / "Hatır"). Yabancılarla ilişkilerdeki belirsizliği aşmak
için sentetik bir güven temeli üretir ("bir fincan kahvenin kırk yıl
hatırı vardır").
Ortak (Mutual) İlkesi: Tarafların koordinasyon içinde
beraber eylemde bulunması (örn. imece).
Asimetrik İlke: Taraflar arası eşitlik gözetmeksizin
tek taraflı destek sunma.
Özdeşlik İlkesi: Tarafların hak ve yükümlülüklerinin
birbirinin aynısı olması (evrenselci kültüre aittir; tekilci kültürde
zayıftır).
Eş Zamanlılık İlkesi: Eylemlerin başka kişilerin
eylemleriyle kıyaslanarak bir denklik gözetmesi ("Benim başım kel
mi?").
Sosyal Sorumluluk İlkesi: Önceki bir yardıma
bakılmaksızın muhtaç birisine destek olma yükümlülüğü.
Türkiye'de sıklıkla dile getirilen "iktidar
boşluğu" söylemi bir yanılgıdır. Asıl söz konusu olan, merkezi iktidarın
toplumu evrensel normlarla düzenleme kapasitesinin sınırlı olması, buna karşın
aşağıdan yukarıya doğru kişisel ilişkiler içinde yayılan tekilsel iktidarın ve
armağan ekonomisinin baskınlığıdır.
Sosyal güvensizlik ve anomi, Türkiye'nin karmaşıklaşan
sosyal yapısına rağmen kültürel olarak tekil ve informel ilişki kalıplarından
vazgeçmemesinin kaçınılmaz bir semptomudur.
Türkiye Bağlamında Siyasal Elitler: Vasi mi. Hami mi? Türk Siyasetinde
Tamamlayıcılık ve Karşılıklılık
Güç mesafesinin yüksek olduğu Türkiye gibi toplumlarda,
altların üstlere bağımlılığı esastır. Bu bağımlılığın beklentileri
karşılanmadığında veya kamusal otoriteler sarsıldığında, pasif itaat ani bir
öfkeye ve isyana dönüşebilir.
Bağımlılık ilişkisini sert bir şekilde eleştirerek ya da
tamamen reddederek kendini gösteren bu tavır, yüksek güç mesafesinin yarattığı
"bağımlılık" ile "karşı-bağımlılık" arasındaki
kutuplaşmanın bir sonucudur.
Elit-kitle ilişkilerini yalnızca tek yönlü bir
"vesayet" olarak görmek eksiktir. Bu ilişki, itibar/sadakat
karşılığında korunma ve özel muamele sağlayan bir "tamamlayıcılık" ve
"karşılıklılık" ilkesine dayanır.
Seçmenlerin milletvekili veya liderle ilişkilerinde kan
bağı, hemşehrilik gibi dikey/akrabalık ağlarını araması (Kalaycıoğlu’nun
bulguları), patronaj ilişkilerinin salt siyasi parti stratejilerinin değil,
kültürel bir zorunluluğun yansıması olduğunu gösterir.
Yönetici elitin "verici" (kerim devlet) rolü, halk
üzerinde bir tür borçluluk hissi (potlaç mantığı) yaratır. Halk, kimliğini ve
varoluşunu devlete borçlu hissettiği için derin bir kolektif suçluluk ve şükran
ikilemi yaşar.
Bu suçluluk duygusundan ve borçluluktan kurtulmanın bir yolu
olarak, halk yöneticilerini eleştirmek yerine onları idealleştirerek bir tür
dokunulmazlık zırhına büründürür.
Türk Ailesinde Karşılıklılık İlkesine Dayalı Rol İlişkileri
Türkiye'de yapılan "Çocuğun Değeri Araştırması"
(ÇDA), çocukların psikolojik değerinin yanı sıra "yaşlılık güvencesi"
gibi ekonomik değerinin de Batı toplumlarına kıyasla çok yüksek (%77 oranında)
olduğunu kanıtlamaktadır.
Göç, şehirleşme ve modernleşme süreçlerine rağmen, Türk
toplumunda akrabalık ağları (endogami, aile şirketleri, geniş aile destek
mekanizmaları) çözülmemekte; aksine toplumsal dönüşüm karşısında duyulan
tedirginliklere karşı aileye daha sıkı sarılmaktadır.
Türkiye'de Armağan Ekonomisi
Potlaç Sistemi ve Armağan Ekonomisi
Mauss’un tanımladığı potlaç, karşılıklı armağan vermenin
mecbur olduğu ve bu değiş-tokuşun ahlaki, siyasal sonuçlar doğurduğu bir
sistemdir. Karşılığında eş değer veya daha değerli bir armağan veremeyen kişi
ahlaken ve siyaseten geriye düşer.
Ziya Gökalp’in Türk uygarlığı tarihinden örneklerle
vurguladığı gibi, potlaç sadece dayanışma (imece) kurumu değil; verenin alanı
aşağılayabildiği, statüsünü bu yolla koruduğu agonistik (mücadeleci) bir
yapıdır. Armağan ekonomisi, bu kökler üzerinden bireyler arası asimetrik
ilişkileri ve ahlaki üstünlük mücadelelerini besler.
Armağan ekonomisinde beş aşamalı simgesel şiddet mekanizması
Dönüştürme: Yabancı ("el") ile olan sınırı
aşmak için muhatabı önceden bir "tanıdığa" dönüştürme hazırlığı.
Özümseme: Armağanı alan kişinin, vericinin
tözüne/kimliğine katılması ve aradaki ötekilik engelinin yıkılması.
Statü Çatışması (Antagonizm): Vericinin, alıcı
üzerinde ahlaki bir üstünlük kurarak onu kendi iradesine tabi kılması. Düşük
statüdeki bir verici, yüksek statüdeki alıcıya cömertçe vererek makro sosyal
hiyerarşiyi sembolik olarak tersine çevirebilir.
Kendine Mal Etme / Sahip Olma: Borçlanan alıcının
bağımsızlığını kaybederek vericinin içselleştirilmiş iradesine tabi, bağlı bir
ahlaki konuma düşmesi.
Çevirme (Geri Ödeme): Alıcının kaybettiği özerkliği
telafi etmek amacıyla borcunu maddi nesne veya kişisel emek/hizmet ile geri
ödemesi.
Tekilci kültürde formel/hukuki maaş ve statüler yabancılarla
ilişkilerde hizmet motivasyonunu harekete geçirmede yetersiz kalır. Bu
motivasyonu bağlamsal ve kişisel bir ilişki zemininde kuran bahşiş geleneği
buradan beslenir.
Pazarın birincil önem taşımadığı, dışsal/atfedilen
özelliklerin önemsendiği Türk iş dünyasında büyük şirketlerin dahi profesyonel
özerklikten uzak, aile girişimi olarak yönetilmesinin arkasında bu tekilci ve
patronajcı kültür yatar.
Özerklik (Autonomy): Toplumsal anlam sistemlerinin
bireylerin içsel rehberlik sistemlerine dönüşerek dışsal zorlayıcı güçlüere
ihtiyaç duymadan davranışları yönlendirebilme yeteneğidir.
Türk bireyi özerk değildir (çünkü ortam, durum ve dışsal
otoriteler içsel rehberlikten daha belirleyicidir); ancak sinik bir
bağımsızlığa sahiptir. Otoritenin yokluğunda suçluluk duymadan kendi
kurallarıyla hareket ederken, aynı zamanda devlete karşı bağımlı, yabancılara
karşı güvensiz ve çıkarcı/dağınık bir tutum sergiler.
Sonuç: Tekilcilik ve Özerklik
Tekilci ahlak harici yüzüyle "yabancıya" karşı
dışlayıcı veya çifte standartlı muameleyi desteklerken; dahili yüzüyle iç-grup
içindeki karşılıklı dayanışmayı pekiştirir.
Ortalama Türk ailesinin birliği dış gerçekliğe, topluma ve
hatta aile bireylerinin birbirine karşı kurdukları bir "öz savunma
paktının" ürünü gibidir. Bu yapı, dışsal tehdit ve belirsizlikler
karşısında bir korunma sığınağı işlevi görür.
Özerklik, toplumsal kural ve evrensel değerlerin bireyin
içsel rehberlik sistemine (süper-egosuna) dönüşmesiyle kazanılır. Birey
özerkleştikçe, dışsal zorlayıcı güçlere (lider, otorite, tarikat şeyhi) ihtiyaç
duymadan kendi ilkeleriyle hareket eder.
Türk bireyi özerk değildir;
çünkü davranışlarında içsel ilkelerden çok ortam, durum ve dış otoritenin
varlığı belirleyicidir. Ancak otoritenin yokluğunda veya zayıflığında
"sinik bir bağımsızlık" sergiler. Otorite olmadığında suçluluk
hissetmeden kuralları ihlal etme özgürlüğü (licence) kullanır; öte
yandan devletten veya yetkili figürlerden çıkar sağlamak hususunda gevşeyen ve
pazarlıkçı bir tutum takınır.
Türk toplumunda kolektivizmin vurgulanmasına rağmen
yabancılara/kamusal alana karşı yaygın bir sosyal ilgisizlik ve güvensizlik
hüküm sürer.
Kolektivist değerlerin bireysel öznelere taşınamamasının ve
ilgisizliğin asıl nedeni kolektivizmin kendisi değil, onunla beslenen katı
hiyerarşik yapı ve otoriterliktir. Otoriter kültür sürdükçe toplumsal evrensel
değerlerin içselleştirilmesi engellenir.
Bireyler eylemlerinde evrenselleştirilebilirlik ölçütünü ("Herkes
böyle yaparsa ne olur?") gözetmediğinde, kamusal alanda
"ötekine" ve yabancıya karşı ciddiye alınan bir ahlaki sorumluluk
gelişmez.
Farklılığın mutlaklaştırılması veya aşkın idealler peşinde
koşulması tekilciliği ve çifte standardı yeniden üretmektedir. Bu nedenle
Türkiye'de siyasal ve toplumsal yapının dönüşümü için dayatmacı
"ideallerden" ziyade "ilkeselliğe", soyut uzlaşım
arayışlarından ziyade herkes için geçerli "hukukiliğe" (evrensel
asgari eşitliğe) ihtiyaç bulunmaktadır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder