Cumhuriyet Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2026 Salı

Ümit Kurt, Güney Çeğin - Kıyam ve Kıtal - Notlar

Ümit Kurt, Güney Çeğin - Kıyam ve Kıtal - Notlar

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet

Tarih Vakti Yurt Yayınları, 2015

 


Takdim

Şiddet sadece savaşın bir yan ürünü değil; savaş, şiddetin aldığı tezahürlerden yalnızca biridir.

 

Kıyam ve Kıtal, şiddeti devletin ve toplumun kurucu bir unsuru olarak masaya yatırır.

 

Giriş Yerine: "Ya Ölüm Ya Hürriyet!"

Ümit Kurt-Güneyçegin

Kitlesel şiddet ve tehcir 19. ve 20. yüzyıl çok-uluslu imparatorluklarının (Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusyası) ortak kriz yönetimi stratejisidir.

 

Kitabın içeriği

Aviel Roshwald: Etnisite ve İmparatorluk"

İmparatorluğu idare etme"den "ulusu yönetme"ye geçişte etno-dinsel dinamiklerin karşılaştırılması.

Michael Reynolds: Çatırdayan İmparatorluklar (1908-1918)

Çöküşü salt milliyetçilikle değil, küresel jeopolitik rekabet ve güvenlik kaygıları üzerinden okuma.

Donald Bloxham: Büyük Söküm (1875-1949)

Avrupa kolonyal şiddetinin kıtaya dönüşü; etnik temizlik ve soykırım kavramlarının pratikteki muğlaklığı.

Christian Gerlach: İştirak ve Vurgun (1915-1923)

Ermeni imhasında mülklere el koyma (ekonomik şiddet) ve toplumsal katılım/iştirak boyutunun tahlili.

G. Çeğin & Ü. Kurt: Politik Şiddetin Tedrici Tekamülü

Tilly'nin "devlet cebri" ile Gerlach'ın modelini birleştirerek Ermeni ve Kürt vakalarında dikey/yatay şiddet incelemesi.

Ayşe Özil: Osmanlı Ekonomik Boykotu (1908-1914)

Boykotların fiziksel olmayan bir "ekonomik şiddet" biçimi olarak Rum toplumu üzerindeki etkileri.

G. G. Öztan & Ö. Turan: 1915 ve Devlet Aklı

1980 sonrası inkar mekanizmaları, "güvenlikleştirme" (securitization) ve ASALA-PKK söylemsel sürekliliği.

Ümit Kurt: Antep Kaymakamı Necmeddin Bey Vakası

II. Meşrutiyet sonrası yerel otorite tutumları üzerinden devlet ricalinin yeknesak olmayan zihniyet yapısı.

Janet Klein: Kürt Milliyetçileri ve Milliyetçi Olmayan Kürtler

Azınlık milliyetçiliğini yeniden düşünme; Kürt milliyetçiliğinin imparatorluğu destekleyen boyutları.

Cuma Çiçek: Kürt Coğrafyasında Şiddet Rejiminin İnşası

Merkezileşme, Türk-İslamlaşma ve bölgenin çevre ekonomisi olarak inşasında politik/iktisadi şiddet.

Serdar Şengül: Halidi-Nakşibendilik ve Medreseler

Dinsel alanın devlet eksenli düzenlenmesi ve medreselerin kurumsal dönüşümündeki sembolik iktidar.

Ahmet Özcan: Türk Ulus-Devlet Söyleminde Suçlu Vatandaş/Terörist

Devlet söyleminde "adi suçlu" ile "siyasi suçlu" ikiliğinin araçsallaştırılması.

Oğuz Dilek: Şiddetin Anatomisi ve Balkanlar

Balkanlar'daki kolektif şiddetin arkasındaki bağımlı büyüme ve yapısal ekonomik nedenler.

Ebru Sönmez: Kimlik Siyaseti, Şiddet ve Mezarlar

Ulus-devletleşme sürecinde mahremiyetin teritoryalleşmesi ve mezarlıklara dönük simgesel/fiziksel şiddet.

Emre Can Dağlıoğlu: Osmanlı-Türk Oryantalizmi ve Araplar

Fiziksel şiddeti meşrulaştıran oryantalist fikriyatın ve Arap imgesinin Türk medeniyetçiliğince üretimi.

 

BÖLÜM 1: İMPARATORLUKTAN ÇIKIŞ: İKTİDAR MÜHENDİSLİĞİ VE ETNİSİTELER

 

Etnisite ve İmparatorluk: Tarihsel Bir Giriş

Aviel Roshwald

Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları…

Her üç imparatorluk da yüzyıllar süren toprak iktisapları ve tek bir hanedanın yönetimiyle şekillenmiştir. Batılı devletlerin (İngiltere, Fransa, ABD, Almanya) askeri ve ekonomik gücüne ulaşmak için teknolojik, endüstriyel ve idari reformlar yapma ihtiyacı duymuşlar; ancak bu modernleşme adımları mevcut monarşik meşruiyeti ve toplumsal hiyerarşiyi tehdit etmiştir.

 

Devletin halk kimliğinin bir ifadesi olduğu (halk egemenliği) fikri, otoriteryen monarşizmle bağdaşmamış; ancak toplumsal enerjiyi harekete geçirme ihtiyacı bu rejimleri kitle politikalarına (seçilmiş parlamentolar vb.) başvurmaya zorlamıştır.

 

Halkta yurtseverlik duygularını canlandırma çabaları etnik-kültürel kimliklere vurgu yapılmasını gerektirmiş, bu da farklı etnik grupların birbirine yabancılaşmasına yol açmıştır.

Komşu imparatorlukların birbirlerinin sınırları içindeki etnik sorunları ve ayrılıkçı hareketleri kışkırtması gerilimi daha da artırmıştır.

 

Avusturya-Macaristan

1848 Devrimleri ve askeri yenilgilerin (1859 İtalya, 1866 Prusya) ardından Habsburglar, Macar elitleriyle anlaşarak devleti Avusturya İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı olarak iki özerk yapıya böldü.

Macarlar geniş özerklik kazanırken kendi sınırları içindeki azınlıklara (Romenler, Sırplar, Slovaklar) karşı baskıcı bir Magyarlaştırma politikası izlediler; sadece Hırvatistan-Slovenya'ya sınırlı bir özerklik (1868 Nagodba) tanıdılar.

 

Avusturya kanadı yönetim ve orduda baskındı. Galiçya’da Polonyalı soylular (szlachta) yönetimi elinde tutarken Doğu Galiçya'daki Ukraynalı köylüler marjinalleşti.

Bohemya ve Moravya’da Çeklerin özerklik talepleri, bölgedeki yoğun Alman azınlığın tepkisiyle karşılaştı.

Bosna-Hersek'in ilhakı Sırbistan ile ilişkileri germiş; Sırp milliyetçisi örgütlerin Bosnalı gençler üzerindeki etkisi, 1914'te Arşidük Franz Ferdinand'ın Saraybosna'da suikasta uğramasıyla I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine zemin hazırlamıştır.

 

Çekler veya Polonyalılar gibi "tarihsel uluslar", geçmiş krallık haklarına dayanarak toprak talep ederken, aynı topraklar üzerinde yaşayan diğer etnik grupların (örneğin Sudetenland Almanları veya Galiçya Ukraynalıları) halkçı/demokratik kendi kaderini tayin haklarını görmezden gelmişlerdir.

 

1899'daki Brünn (Brno) Kongresi'nde Avusturyalı Sosyal Demokratlar, imparatorluktaki ulusal sorunların çözümü için sınırların ötesinde bir özerklik fikrini tartıştılar.

Sosyalistler, ekonomik ve siyasi merkezileşme ile etnik grupların kendilerini ifade etme hakkını uzlaştırmak adına "sınırların dışında bir özerklik formülü" tasarladılar.

Ancak Alman ve Almanlaştırılmış Yahudi liderler, Almancanın medeniyetin ana dili olduğu inancından vazgeçmediler.

1907'de erkeklere genel oy hakkı tanınması etnik kutuplaşmayı engelleyemedi; aksine parlamentodaki (Reichsrat) partiler etnik bloklara dönüştü.

Habsburg yönetimi, anayasal ve demokratik unsurlara şüpheyle yaklaşarak etnik gruplar arasında klasik bir "böl ve yönet" stratejisi izledi.

 

Rus İmparatorluğu

Rus İmparatorluğu’nun etnik çeşitliliği Habsburg Devleti'nden daha genişti.

Rusya, 16. yüzyıldaki Moskof Devleti'nden itibaren savaşlar ve fetihlerle sürekli genişleyen bir yapıya sahipti.

Yönetim, fethedilen bölgelerdeki toplumsal seçkinlere pragmatik tavizler verdi. Örneğin 1916'da kadar Orta Asya Müslümanları askerlikten muaf tutuldu; din değiştiren ya da çarlığa bağlı kalan Rus olmayan soylular aristokrasiye kabul edildi.

Nüfusun çoğu fakir köylülerden oluşuyordu. Baltık eyaletlerinde Alman seçkinler, Batı bölgelerinde ise Polonyalı toprak sahipleri üst sınıftı.

1863 Polonya Ayaklanması sonrasında Ruslaştırma politikaları hız kazandı.

Ukrayna ve Beyaz Rusya'daki yerel kültür ve dili canlandırma çabaları Polonya etkisi sayılarak tehdit olarak görüldü; eğitim ve yayıncılık faaliyetlerine yasaklar getirildi.

Polonya'da okullarda Rusça dayatması direniş üzerine terk edildi. Baltık eyaletlerinde (Estonya ve Letonya) ise çarlık rejimi, sosyal düzeni korumak için başlangıçta yerel Alman aristokrasisine dayandı. 1890'larda merkezileşme ve Rusça dayatmasıyla Alman hakimiyeti zayıflatılmak istendi; ancak 1905 Devrimi'ndeki kırsal huzursuzluk rejimi tekrar Alman baronlarıyla ittifaka itti.

 

Çarlık rejimi, bazı halkları (Slav/Ortodoks) imparatorluğun hayati parçaları olarak görürken, diğerlerini dışlayarak veya baskı altında tutarak (örneğin Çerkezlerin sürgünü, Yahudilere uygulanan pogromlar ve kısıtlamalar) çok-etnili yapıyı otoriter bir sistemle yönetmeye çalıştı.

 

Bu tutarsız ve baskıcı yöntemler, etnik grupları yabancılaştırarak milliyetçi hareketleri tetikledi.

Polonya milliyetçiliği 1830 ve 1863'teki başarısız isyanların ardından sanayileşme ve ekonomik kalkınmaya odaklanarak kitle temeline ulaştı.

Ukraynalı, Litvanyalı ve Beyaz Rus aydınlar ise kendi ulusal bilinçlerini oluşturmak için geçmiş devlet geleneklerini (Kazak Hetmanlığı, Büyük Litvanya Dükalığı) yeniden canlandırmaya çalıştılar.

 

Ermeniler köklü kilise gelenekleri, güçlü tarihsel bağları ve kentlerdeki ticari/endüstriyel varlıklarıyla öne çıktılar.

 

Buhara ve Hiva gibi hanlıklar vasıtasıyla yarı-sömürge bir yapıda yönetildi. Pamuk üretimi ve tekelci tüccarlar yüzünden topraksız köylü sınıfı doğdu.

 

Volga (Kazan) Tatarları: 1552'den beri Rus yönetimi altında olduklarından çarlık sistemine en çok uyum sağlayan Müslüman gruptu. Zengin ticari sınıfları ve Rus düşüncesine erişimi olan aydınları sayesinde, pan-Türkist ve pan-İslamist fikirlerin gelişmesinde öncü rol oynayarak Orta Asya, Azerbaycan ve Osmanlı'daki aydınları etkilediler.

 

1905 Devrimi ile gelen kısa süreli liberalleşme, sansürün kalkması ve Duma'nın kurulması, Ruslar ve Rus olmayan halklar arasında siyasi bilinci artırarak ideolojik bir canlılık yarattı. Sonradan sansür geri getirilip oy hakkı sınırlandırılsa da toplumsal hareketlilik durdurulamadı.

 

Kendi sınırları içindeki özerklik taleplerine karşı çıkan çarlık rejimi, rakip imparatorlukları zayıflatmak için dışarıdaki milliyetçi hareketleri ve pan-Slavist unsurları (Galiçya'daki Ukraynalılar, Bosna ve Sırbistan'daki Sırp milliyetçileri) desteklemekten çekinmedi.

 

Osmanlı İmparatorluğu

Romanov veya Habsburg yönetimlerine kıyasla çok daha kozmopolit bir idari seçkine sahipti. Yönetici sınıf ve saray dili (Osmanlıca), tek bir etnik gruba ait olmaktan ziyade klasik İslam medeniyeti, Türkçe, Arapça ve Farsça bileşiminden doğan elit bir kültür aracıydı. Devletin temel meşrulaştırıcı ilkesi etnisite değil, Sünni İslam birlikteliğiydi.

 

Gayrimüslim topluluklar dini kurumları üzerinden "millet" sistemi şeklinde örgütlendi. Kendi içlerinde özerk olan bu topluluklar, ticaret ve finans sektöründe kilit roller üstlendiler. Ancak 19. yüzyılda Avrupalı Büyük Güçler ve Rusya, bu gayrimüslim halkların haklarını gerekçe göstererek Osmanlı'nın iç işlerine müdahale etti ve Balkanlar'daki Osmanlı hakimiyetinin aşamalı olarak çökmesine zemin hazırladı.

 

1839'da başlayan Tanzimat reformları bürokrasiyi, orduyu ve eğitim kurumlarını (Mülkiye, Harbiye, Tıbbiye) modernize etse de beklentileri tam karşılayamadı. Kırsalda toprak reformu zengin Müslüman toprak sahiplerinin gücünü pekiştirirken köylüyü mülksüzleştirdi; ticarette ise Batı ile ilişkili gayrimüslim azınlıklar öne geçti.

 

II. Abdülhamid, 1876 Anayasası'nı ve parlamentoyu askıya alarak otokratik yönetime geri döndü. Tanzimat'ın kapsayıcı Osmanlıcılık anlayışı yerine halifelik makamını öne çıkaran Pan-İslamcı propaganda yürütüldü.

 

Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı devasa yıkım ve toplumsal sarsıntı, henüz gelişme aşamasındaki milliyetçi hareketleri aniden radikalleştirerek imparatorlukların kaçınılmaz çöküşünü hazırladı.

…

 

Çatırdayan İmparatorluklar: (Osmanlı ve Rus İmparatorluklarının Çatışması ve Çöküşü, 1908-1918)

Michael Reynolds

Kendini koruma içgüdüsü her iki imparatorluğu da aynı alınyazısına mahkûm etti: Çöküş. Parçalanma korkusu Osmanlı Devleti'nin kendi imparatorluk düzenini yok etmesine yol açarken daha kapsamlı bir güvenlik arzusu ve dengesiz güney sınırının neden olduğu endişe, Rus Devleti'ni imkanlarının ötesinde bir gayrete ve nihayetinde kendi çöküşü ile imparatorluğunun yıkılışına sürükledi.

 

23 Temmuz 1908'deki Jön Türk Devrimi ile II. Abdülhamid'in anayasayı (Kanun-ı Esasi) yeniden yürürlüğe koyması / bu gelişmeler “Avrupa'nın Hasta Adamı" için büyük bir ümit yaratmıştır.

 

1908'deki birlik hayali, 1918'e gelindiğinde tam bir yıkımla sonuçlanmıştır.

Balkan toprakları kaybedilmişti. Arap toprakları ya yabancı işgali altında ya da isyan halindeydi. Bir zamanlar medeniyetler beşiği olan Anadolu bir kavimler mezarlığına dönüşmüştü.

 

Benzer bir yıkım Rusya'da da yaşanmıştır. Çar II. Nikolay 1913'te hanedanının 300. yılını büyük bir debdebe ile kutlamış olsa da, Rus-Japon Savaşı ve 1905 Devrimi'nin de gösterdiği üzere rejim içten içe kırılganlaşmış; neticede Rusya da devrime, kargaşaya ve iç savaşa gömülmüştür.

 

Tilly'nin ortaya koyduğu gibi savaş devleti, devlet de savaşı üretir.

 

Devletler tek başlarına özerk birimler değildir; dahil oldukları sistem, aktörlerin niyetlerinden bağımsız sonuçlar üretir.

Devletlerin diğer devletlerle kurduğu "yatay" bağlar, tebaasıyla tesis ettiği "dikey" bağlardan davranış kalıplarını anlamak açısından çok daha belirleyicidir.

Küresel sistemde devletlerin üstünde onları koruyacak merkezi bir güç yoktur. Bu anarşik ortamda devlet seçkinleri sürekli dış tehditlere ve nispi güç dengelerine odaklanırlar.

 

Milliyetçilik doktrini Batı Avrupa'da ortaya çıkmış ve Avrupa'nın küresel hakimiyetiyle birlikte bir dünya düzeni kriterine dönüşmüştür.

Milliyetçiliğin Balkanlar'da sanayileşme veya okuryazarlık gibi sosyoekonomik şartlardan ötürü doğduğu tezi zayıftır.

Bulgaristan yaratıldığı esnada köylülerin büyük kısmı Bulgarcadan ziyade Türkçe okuryazardı ve çok büyük bir kısmı kendilerini din temelinde 'Yunan' olarak görüyordu.

 

Berlin Kongresi (1878)

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonrası toplanan 1878 Berlin Kongresi, Düvel-i Muazzama'nın kendi arasındaki rekabeti tanzim etme işlevi gördü. Kars, Ardahan ve Batum Rusya'ya devredildi; Sırbistan, Romanya ve Karadağ'ın bağımsızlığı tanındı; Bulgaristan kuruldu.

Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi Osmanlı'ya Doğu Anadolu'daki Ermeniler lehine reform zorunluluğu getirdi ve dış müdahaleye kapı araladı.

Bu madde sosyoekonomik şartları veya dini değil, doğrudan etnisiteyi esas aldı.

Büyük Güçler azınlık haklarını kendi jeopolitik rekabetlerinde bir araç olarak kullandı.

 

Düvel-i Muazzama, Osmanlı'yı çok-etnili yapısından ötürü mahkûm edip ulus-devlet ilkesini dayatırken, kendi sömürge imparatorluklarında bu ilkeleri çiğnedi.

 

Milliyetçilik, sosyoekonomik yapılardan kendiliğinden doğan bir durum değil, bir jeopolitik olgudur.

 

Milliyetçilik, devletlerarası rekabetin sebebi değil de bir yan ürünü olarak anlaşılmalıdır.

 

Tehcir ve Savaş: Büyük Söküm ve Avrupa'da Halkların İzalesi 1875-1949

Donald Bloxham

1914-1945 yılları, faşizm, komünizm ve liberal demokrasinin üç taraflı savaşı için Avrupa iç savaşı, Avrupa'nın ikinci otuz yıl savaşları ya da topyekûn savaş dönemi olarak adlandırılır.

Bu topyekûn savaş dönemi, halkların sayısal anlamda modern Avrupa tarihinde emsalsiz boyutlara ulaşan zorla yerinden edilmeleri için uygun ortamı sağladı.

 

Etnik temizlik ve soykırım

Etnik temizlik, belirli bir politik ve coğrafi alandan yok etme arayışıdır ve buna bağlı olarak, bazen öldürme yerine basitçe yerinden etme şeklinde de uygulanır

Karşılıklı anlaşmalarla yapılan "nüfus mübadelesi" de etnik temizliğin bir varyantıdır.

 

İdeoloji ve Pratik

1875-78 "Doğu Krizi" sırasında Hristiyan devletler ve devletçikler bağımsızlık kazanırken, yüz binlerce Müslüman, yol boyunca öldürülerek ve imha edilerek, bu eski Osmanlı topraklarından sürüldü.

Bu acılar Türklerin etnik hafızasına felaket veya "söküm" olarak kazınmıştır. 1912-13 Balkan Savaşları'nda "heterojen nüfuslarını görece homojen ulus bütününe dönüştürmeye girişen devletler tarafından kitlesel etnik milliyetçilik" zirve yapmıştır.

(Ermeni tehcirini “soykırım” olarak niteliyor bu eleman)

 

Yunan-Türk Savaşı'nın ardından Lozan Antlaşması ile 1,25 milyon Ortodoks Rum ve 356 bin Müslüman yerinden edildi.

Lozan çözümü, daha sonra Winston Churchill, Edvard Benes, David Ben-Gurion ile İtalyan faşistleri ve Nazi nüfus bilimcileri için kitlesel nüfus mühendisliğine emsal teşkil etti.

 

Savaş halindeki devletler iç güvenlik kaygılarıyla "sorunlu unsurları" tanımlama ve onlara karşı eyleme geçme kabiliyetlerini artırır, böylece radikal önlemler "acilen gerekli, haklı ve dolayısıyla mantıklı görünür hale" gelir.

 

Barışı Yönetmek

Uluslararası sistemin belirleyicileri, büyük azınlıkları istikrarsızlığın ve devletlerarası savaşın kaynağı olarak gördü.

Azınlık meselelerini yatıştırmak amacıyla iki seçenek uygulandı: azınlıkların korunması (azınlık antlaşmaları) ve azınlıkların yerinden edilmesi (mübadele).

Lozan çözümü ve Almanların tehcirinde yaşanan sürgünler boyunca yaklaşık 500 bin ölüm gerçekleşti.

Nüfus mühendisliği kararları saf bir ilkeden ziyade "uluslararası sistemin belirleyicilerinin iktidar-politik çıkarları" çerçevesinde şekillendi.

…

 

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Politik Şiddetin Tedrici Tekamülü: Dikey ve Yatay Mekanizmalar Hakkında Bir Çerçeveleme Denemesi

Güney Çeğin - Ümit Kurt

Christian Gerlach'ın "aşırı şiddete eğilimli toplumlar" kavramı, belirli kriz dönemlerinde muayyen toplulukların diğer bir topluluğun geniş fiziksel şiddetine maruz kaldığı formasyonları tarif eder.

Devlet, bu tür aşırı şiddet eylemlerini tek başına değil, "farklı toplumsal grupların veya aktörlerin geniş desteğine ve rızasına yaslanarak" gerçekleştirir.

Bu kavram soykırım kavramına alternatif, nüanslı bir analitik çerçeve sunar.

Michael Mann ise bu tür cinai temizlik eylemlerinin modern bir olgu, "demokrasinin karanlık yüzü" olduğunu savunur.

 

Charles Tilly ise devlet iktidarının merkezileşmesiyle şiddet tekelinin uzmanlaştığını ve "üniter bir şiddet düzeni" kurulduğunu ileri sürer.

 

Ermenilerin imhasında, Ermeni mallarını ele geçirme arzusu, Ermenilerin kitlesel olarak imhasında toplumun değişik kesimlerini bir araya getiren önemli bir motivasyon unsuru olmuştur.

Türk-Müslüman bir burjuvazi yaratarak ekonomiyi Türkleştirmek hedeflenmiştir.

Ermenilerin geride bıraktıkları mallar, çıkarılan bir dizi "Emval-i Metruke Kanunları" ile hukuki mevzuata uydurularak ellerinden alınmıştır.

Bu anlamda Cumhuriyet ve onun hukuk sistemi, bir anlamda Ermeni kültürel, sosyal ve ekonomik zenginliğine el konulması, Ermeni varlığının ortadan kaldırılması gerçekliği üzerine inşa edilmiştir.

 

Devlet Cebri ve Kürtler

Kemalist devlet ile İttihatçılık arasında "politik şiddet repertuvarlarındaki tedrici tekamüle" dayanan organik bir süreklilik mevcuttur.

Cumhuriyet rejimi (özellikle Takrir-i Sükûn Kanunu sonrası) egemenlik mekanizmalarını konsolide etmiş ve Kürt isyanlarına karşı "toplumüstü bir pratik" aracılığıyla rejimi tahkim etmiştir.

Şeyh Said (1925) ve Ağrı (1927-30) isyanları askeri cebir ve nüfus mühendisliği pratikleriyle bastırılmış, Kürt kırsalı yoğun imhaya uğramıştır.

Dersim Tedibi'nde (1937-38) ise cumhuriyet tarihi boyunca sivillere dönük en şiddetli kıyım yaşanmış ve "yaklaşık 40.000 insanın canına mal olan katliam" gerçekleştirilmiştir.

…

 

Cihan Savaşı'nın Eşiğinde Siyaset, Toplum ve Gündelik Şiddet: Osmanlı Ekonomik Boykotu, 1908-1914

Ayşe Ozil

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Türk-Müslüman milliyetçiliği ile Helenizmin yükselişi ve toprak kayıpları Anadolu'da yeni gerilimler doğurmuştur.

Osmanlı dünyasını yeni bir siyasi eylem biçimiyle tanıştıran boykot uygulaması ilk olarak 1908'de Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan'a, 1909'da Yunanistan'a ve 1911'de İtalya'ya karşı başlatılmıştır.

 

Savaş öncesi dönemdeki boykot ve şiddet eylemleri Kurtuluş Savaşı'nın gölgesinde kaldığı için detaylıca incelenmemiştir.

Boykota maruz kalan kesimlerin kendi deneyimlerinin ve verdikleri yanıtların izini sürmek önemlidir.

 

Boykotların en uzunu 1908'den Cihan Harbi sonuna kadar süren Yunan boykotudur; bu boykot sadece Yunan vatandaşlarını değil, Osmanlı Rum nüfusunu da etkilemiş.

Boykotun yasal temeli kapitülasyonlar ve vatandaşlık (extra-territoriality) kriteridir. Batı Anadolu sahillerinde dil ve din ortaklığı üzerinden yaşanan karışma ve iç içelik nedeniyle Rum ve Yunan grupları tek bir hedef haline gelmiştir.

 

Boykot, Rumların ekonomik olarak güçlü ve üretimin zengin olduğu liman kentleri ile kıyı kasabalarında (İzmir, İstanbul, Ayvalık vb.) yoğunlaşmıştır.

Ancak buralarda Rumların bu bölgelerde sahip oldukları ekonomik güç ve de toplumsal hakimiyet nedeniyle boykotu buralarda uygulamak hiç de kolay olmamıştır.

Rumların çoğunlukta olduğu yerlerde boykotun başarısı yine Rumların katılımına bağlı kalmıştır.

Örneğin, Ayvalık ve Gömeç arasındaki zeytinliklerde tüccar Trikupis'in tarlalarında boykot uygulanmış, hasat değerinin çok altında Gömeç boykot heyetinin dayattığı fiyatla bir başka Ruma satılmıştır.

 

Milli İktisat politikası açısından boykot, üretici bir grubun ürününün, üretimde payı olmayan bir diğer grup tarafından zor yoluyla ele geçirilmesi mücadelesidir. Ayrıca Rum-Yunan grupları yekpare değildir, aralarında yoksul ve mütevazı kesimler de mevcuttur.

 

Boykot, Rumları yerlerinden çıkaramamış ve toplumsal düzeni tamamen altüst edememiştir. Ancak savaştan hemen önce başlayan zorunlu göçler ve asıl olarak "Mübadele ile halkların geri dönememek üzere fiziksel olarak yer değiştirmesi" bu toplumsal çöküşü tamamlamıştır.

 

BÖLÜM 2: "MİLLET-İ SADIKA"DAN KOLEKTİF ŞİDDETİN NESNESİNE: ERMENİLER

İştirak ve Vurgun: Ermenilerin İmhası, 1915- 1923

Christian Gerlach

1877'de Osmanlı maliyesinin iflası ve Düyun-u Umumiye'nin kurulması devlet egemenliğini sınırlamıştır.

 

Tehcirden sonra / Sürgün edilen Ermenilerin mülklerinin kaydı ve tasfiyesi için "Emval-i Metruke Komisyonları" kuruldu.

Tasfiye satışları keyfi fiyatlar ve rüşvetçi yetkililerin eliyle "zimmete geçirme" ve "yolsuzluk" ağlarına dönüştü.

 

Hayatını kaybeden Ermenilerin çoğu açlık, yorgunluk ve salgın hastalıklardan (tifüs, kolera vb.) kırılmıştır.

 

1915 ve Devlet Aklı: Erken Cumhuriyet Döneminden Günümüze İnkarcılığın Yeniden Üretim Biçimleri

Güven Gürkan Öztan - Ömer Turan

Devlet aklının temel amacı devletin bekası ve selametidir, bu uğurda her şeyi mubah ve yasaların üstünde görür.

Foucault'ya göre devlet aklı neyin "devlet sırrı" olacağına karar verir ve insanların bilincine müdahale ederek doğru veya yanlış inançlar dayatır.

 

Devlet aklının temel amacı devletin bekası ve selametidir, bu uğurda her şeyi mubah ve yasaların üstünde görür.

Foucault'ya göre devlet aklı neyin "devlet sırrı" olacağına karar verir ve insanların bilincine müdahale ederek doğru veya yanlış inançlar dayatır.

 

Ulusal direniş hareketi İttihatçılıkla arasına mesafe koymaya çalışmıştır.

Sivas Kongresi'nde delegeler İTF'yi ihya etmeyeceklerine yemin etmişlerdir.

Mustafa Kemal 24 Nisan 1920'de mecliste 1915 olaylarını "fazahat" (alçaklık, utanılacak iş) olarak nitelendirmiştir.

 

Mustafa Kemal, Şubat 1921'deki Public Ledger-Philadelphia söyleşisinde Ermeni çetelerin ihanetini öne sürerek tehciri zorunlu bir karar olarak savunmuştur.

14 Eylül 1922 tarihli "Redd-i Emval Kararnamesi" ile malların iadesi durdurulmuş ve İttihatçı mülksüzleştirme mevzuatına geri dönülmüştür.

 

1950'de Esat Uras'ın Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi adlı kitabı resmi tezin en önemli müracaat kaynağı olmuştur.

ASALA'nın diplomatlara yönelik terör eylemleri, meselenin tamamen "güvenlikleştirilmesine" ve popüler milliyetçi reaksiyonun yükselmesine neden olmuştur.

 

12 Eylül askeri darbesinden sonra Ermeniler tarafından katledilen Türklerden söz edilmeye başlandı.

Bu dönemde toplu mezar kazıları yapıldı, Kenan Evren 1986'da Alaca Şehitliği'ni açtı.

Karabağ Savaşı ve Hocalı katliamı, Ermeni "vahşeti" söylemini perçinledi.

 

2000'li yıllarda Dışişleri Bakanlığı "arşivleri açalım, tarihçiler karar versin" tezini geliştirdi.

…

 

Hasıraltı Edilmiş Mümkünler Evreninden Bir Kesit: II. Meşrutiyet, 'Necmeddin Bey’in Dayak Vakası Üzerinden İttihat ve Terakki ve Ermeni Meselesini Okumak

Ümit Kurt

Necmeddin Bey Arap kökenli, Antep'e büyük hizmetleri olmuş, liyakatli ve sevilen bir memurdur. Anayasa'nın getirdiği reformları uygulamak ve belediye meclisini toplamak istememiştir.

Eylül 1908'de İttihatçı Ali Rıza Bey liderliğindeki Müslüman ve Ermeni kalabalık hükümet konağını (Sera) basmış, kaymakamı feci şekilde döverek Emirali Hanı'nın ahırına hapsetmiş ve şehirden kovmuştur.

İstanbul'dan gelen İttihatçı müfettişler eylemi gerçekleştiren 3 Türk ve 2 Ermeni göstericiyi tutuklayıp Halep'e göndermiştir. Ancak Taşnaktsütyun'un devreye girmesiyle mahkumlar kurtulmuş ve Antep'te coşkuyla karşılanmıştır.

 

Dönemin tanığı Şakir Sabri Yener bu olayı "1908 Ayaklanması" olarak tanımlar.

Mitingi Avukat Ali Rıza Bey ve Mennanzade Mustafa Bey'in örgütlediğini, kaymakamın halk tarafından dövülerek Emirali Hanı'na kapatıldığını, Hancı Ali Efendi'nin onu linçten kurtardığını belirtir.

 

Necmeddin Bey Antep'ten sonra İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından Kilis kaymakamlığına atanmıştır.

Kaymakamı darp edenlerin yargılanması için Halep'e sevkleri yerelde büyük protestolara neden olmuş, adli makamlar davanın Halep'te görülmesini istemiştir. İttihat ve Terakki Hükümeti, asileri cezalandırırken, Meşrutiyet karşıtı olan Necmeddin Bey'i devletin ve merkezi hükümetin otoritesini, düzenini korumak refleksleriyle görevde tutmuştur. Çünkü o dönemde taşrada büyük bir otorite boşluğu ve siyasileşme yaşanmaktadır.

İttihatçılar elinde yeterli idari kadro olmadığı için eski rejimin kadrolarıyla uzlaşmak zorunda kalmışlardır.

Necmeddin Bey daha sonra Çölemerik, Merc-i Uyun, Nebk ve son olarak Selimiye kaymakamlığı yapmıştır.

 

Necmeddin Bey, 7 Mart 1915'te sürgün yeri olan Suriye'nin Selimiye kazasına kaymakam olur. Sürgün edilen Antepli Ermenilerden Krikor Boğaryan ve Nerses Tavukciyan günlüklerinde Necmeddin Bey'in buradaki Ermenilere büyük iyilikler yaptığını anlatır. Necmeddin Bey, zanaatkar Ermeni ailelerini Selimiye'ye yerleştirerek onların Hama'ya veya Deyr-i Zor'daki ölüm kamplarına gönderilmesini engellemiştir.

Ermeniler veda ederken ona minnetlerini sunmuş, Boğaryan günlüğüne "Necmeddin Bey'in erdemli davranışını unutmamalı ve hakkını teslim etmeliyiz... birkaç bin Ermeninin kurtulmasına vesile oldu" yazmıştır.

…

 

BÖLÜM 3: KÜRT COGRAFYASININ SOSYOPOLİTİK RESTORASYONU VE ŞİDDETİN MOBİLİZASYONU

Kürt Milliyetçileri ve lvii1Jiyctçi Olmayan Kürtler: Azınlık Milliyetçiliğini ve Osmanlı İmparatorluğu 'nun Dağılışını Yeniden Düşünmek 1908-1909

Janet Klein

Bu çalışma... azınlık milliyetçiliğiyle ilgili bildiklerimizi yeniden ele almaya yönelik ortaklaşa bir çabanın, yalnızca kullandığımız terimleri yeniden kavramlaştırmayı değil, belki de bununla birlikte soruna yaklaşımda da bir değişiklik içerebileceğini öne sürmektedir.

 

1908 Jön Türk Devrimi ile 1876 Anayasası yeniden yürürlüğe girmiş ve Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilmiştir. Devrimin ardından, eski hanedan ailelerine mensup olup başkentte "sürgün" yaşayan Kürt entelektüelleri İstanbul'da Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti'ni (KTTC) kurmuşlardır. Cemiyetin yayın organı olan Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi (KTTG), anayasal rejime bağlılığı, eğitim düzeyinin artırılmasını, Osmanlı'nın toprak bütünlüğünü ve Ermenilerle dostluğu savunuyordu. Ancak Kürdistan taşrasında (Bitlis, Diyarbakır, Van vb.) kurulan ve KTTC'nin "şubeleri" sanılan derneklerin gündemi tamamen farklıydı.

 

Diyarbakır Kürt Derneği'nin 13.000 kişinin katılımıyla ve dini dervişlerin geçit törenleriyle yapılan açılışında, yeni anayasal düzene karşı İslami şeriatın uygulanmasını talep eden ve 3.000 kişi tarafından imzalanan bir bildiri sunulmuştur. Taşra dernekleri, II. Abdülhamid döneminde Hamidiye Alayları üzerinden büyük güç, cezasızlık ve imtiyaz elde eden; İTC'nin Hamidiye komutanı Zeki Paşa'yı görevden almasıyla, tüfeklerin iadesini istemesiyle ve Ermenilerden gasp edilen toprakların iade edilmesi mücadelesiyle sarsılan hoşnutsuz Kürt reislerinin protesto komiteleriydi.

 

I. Dünya Savaşı'nın yıkıcı koşullarında imparatorluğun dağılması an meselesi haline gelince, başkentteki entelektüel damar ile taşradaki eylemci damar milliyetçiliğin ortak dilini paylaşmaya başlamıştır.

Ancak Kürt milliyetçiliği, esas olarak savaşı izleyen yıllarda Irak, Türkiye ve Suriye devletlerinin sınırlarının çizilmesi ve bu yeni devletlerin uyguladığı asimilasyoncu ve dışlayıcı Kürt karşıtı politikalar neticesinde Osmanlıcılık ve pan-İslamcılıktan koparak bağımsız bir hareket halinde sahneye çıkmıştır.

 

Kürt entelektüelleri I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Osmanlı vatanseverliğini ve imparatorluğun toprak bütünlüğünü savunmaya devam etmişlerdir. Devlet yetkilileri için asıl tehdit yaratan unsur, başkentteki eğitimli Kürtlerin marjinal milliyetçi söylemleri değil, taşra eyaletlerinde güç ve toprak imtiyazlarını geri kazanmak isteyen milliyetçi olmayan "Kürtçü" asayişsizlik ve direnç hareketleriydi.

…

 

Devlet, Egemenlik, Kolektif Kimlikler ve Şiddet Rejimleri: Türkiye'nin Kürt Coğrafyasında Şiddet Rejiminin İnşası

Cuma Çiçek

Türkiye'de Kürt meselesinin ele alınmasında güvenlik politikaları ve devlet şiddeti tarih boyunca kurucu ve merkezi bir yer edinmiştir.

Siyasal şiddet yerel Kürt iktidar odaklarının tasfiyesi üzerine yükselen merkeziyetçilik; kültürel şiddet Kürtlüğün medenileştirilerek Türklüğe asimile edilmesi; ekonomik şiddet ise bir yandan gayrimüslimlerin kıyımı ve tehciri üzerinden mülkün Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi, öte yandan Kürt bölgesinin bir çevre ekonomisi olarak kurulması şeklinde tezahür etmiştir.

 

Etnisite, gruplar arasındaki etkileşim, "biz ve ötekiler" ayrımı ve dışlayıcı/içerici toplumsal süreçler neticesinde kurulan dinamik bir "grup olma hali" (groupness) ve etnikleştirilmiş bir inşadır.

 

Devlet, toplumsal yapıdan etnik kimlikler ve sınır çizgileri inşa eden en kudretli "etno-politik girişimcidir". Devlet; eğitim, resmi dil, ordu, ekonomi ve yargı gibi araçlarla kurucu bir baskın etnik grup inşa ederken diğerlerini ötekileştirir. Sünni-Müslüman kimliğin ve mülkiyet yapısının Ermeni tehcirinin sunduğu mülksüzleştirme süreçleriyle inşa edilmesi bu devlet girişimciliğinin kurucu bir örneğidir.

 

Devletin iki temel iktidar kaynağı / Zor ve rıza.

 

Bu anlamıyla, devletin aslında şiddet rejimi üzerine inşa olduğunu ve şiddet rejimin araçları ve mekanizmalarıyla işlev gördüğünü iddia edebiliriz.

 

Kürt coğrafyasında egemenliğin inşası siyasal, kültürel, ekonomik ve askeri şiddet olmak üzere dört temel ayak üzerinden yürütülmüştür.

 

Osmanlı modernleşmesinin teritoryal merkezileşme politikası sonucunda 19. yüzyılda otonom Kürt mirlikleri askeri şiddetle tamamen tasfiye edilmiştir.

Bu dolaylı yönetimden doğrudan yönetime geçiş, sancak ve vilayet nizamnameleriyle kalıcı hale getirilmiştir.

Cumhuriyet rejimi bu merkezileşmeyi devralmış, 1921 Anayasası'ndaki vilayetlere özerklik tanıyan maddeler 1923'te kaldırılmış ve 1925 Şeyh Said İsyanı'nın kanlı biçimde bastırılmasıyla yerel egemenlik boşlukları tümüyle ortadan kaldırılarak merkezin doğrudan idaresi mutlak kılınmıştır.

 

Kültürel ve ekonomik şiddet… (bu iki fasılda tez/hipotez bile değil adeta “zorlama” denebilecek lakırdılara yer verilmiş; mesela deniyor ki Kürtlerin yaşadıkları bölgenin (çevre) kaynakları merkeze aktarılarak Kürt bölgelerin ekonomisi çökertilmiş… Elektrik faturalarını dahi merkeze ödeten bölge için böyle şeyler söylemiş…)

…

 

Halidi-Nakşibendilik ve Medreselerde İlim Anlayışının Dönüşümü

Serdar Şengül

Nakşibendiliğin Kürtler arasında yükselişi; mirliklerin tasfiyesiyle oluşan otorite boşluğu, Hristiyan-Müslüman dengesindeki sarsılmalar, seyyidlik dışı halife atama sistemi ve toprak mülkiyetinin şeyh ailelerinin eline geçmesiyle bir tarikat aristokrasisi oluşmuş…

 

Mevcut sosyolojik literatür (Barth, Beşikçi), mirliklerin çöküşünden sonra şeyhlerin medreseleri himayelerine alıp aynı zamanda medrese fıkıh eğitimi alarak elde ettikleri hukuki/fetva yetkisini (Kitabın otoritesi) ve bunun getirdiği hegemonik dönüşümü analiz dışı bırakmıştır.

 

Kürt coğrafyasındaki mele ve şeyh mücadeleleri, sosyopolitik altüst oluşlar bağlamında şekillenen birer simgesel iktidar ve kültürel sermaye edinme mücadelesidir.

…

 

Eşkıya'dan '"Suçlu Vatandaş'a" ve "Terörist'e" Türk Ulus-Devlet Söyleminde (Kürt) Adi ve Siyasi Suçlu

Ahmet Özcan

Hukuk sistemlerinde devlete ve kurulu düzene doğrudan tehdit oluşturan "siyasi suçlar" ile sıradan yasaları ihlal eden "adi suçlar" arasında kadim bir ayrım bulunmaktadır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt meselesi tarihinde, devlet söylemi bu iki suç türünü kendi hegemonik ihtiyaçları doğrultusunda birbirine indirgemiş veya dönüştürmüştür.

Kürtlerin etno-politik başkaldırıları "adi eşkıyalık" potasında eritilirken, 1950'lerden itibaren Kürt bölgelerindeki sıradan adi suçlar da doğrudan siyasal tehlike addedilerek mücrimleştirilmiştir.

 

Cumhuriyet döneminde gerçekleşen ve çoğunluğu Kürt kökenli olan ayaklanmalar (Ağrı, Dersim vb.) resmi devlet söyleminde ve ulusal basında asla siyasal birer talep veya ulusal başkaldırı olarak yansıtılmamış; "dış mihrakların kışkırttığı cahil aşiretlerin adi şekaveti/çapulculuğu" olarak resmedilmiştir.

 

BÖLÜM 4: OSMANLI-TÜRK COGRAFYASINDA ŞİDDETİN FARKLI DÖNEMLERİ VE KESİTLERİ

Şiddetin Anatomisi, Bağımlı Büyüme ve 19. Yüzyılda Balkanlar

Oğuz Dilek

Şiddet eylemleri, kurbanın "öteki" veya "düşman" suretinde zihinsel olarak inşasıyla başlar ve failler açısından geçmişte ellerinden alınan hakların bir "rövanşı" ve şahs-ı müdafaa psikolojisiyle meşrulaştırılır.

Güvensizlik duygusu şiddeti tetiklerken, bireylerdeki güvensizliği artıran/doğuran esas yapısal faktör ekonomik düzendeki ani, derin ve uzun vadeli dönüşümlerdir.

 

Balkanlar dışarıdan bir el değmedikçe kendiliğinden daha geniş bir insan nüfusunu besleyecek... bir maddi düzenekten başlangıçta yoksundur.

 

Osmanlı idaresinin yerelleşmesi ve 17. yüzyılda tımar sisteminin yerine iltizam sisteminin geçmesiyle Balkanlar'da ilk kez yerel sermaye sahibi tüccarlar ve toprak sahipleri (ayanlar) sınıfı boy göstermiştir. Avusturya ve Batı Avrupa sanayi kentlerinin besin talebine (tahıl, mısır ve özellikle domuz eti) hammadde ihraç eden bu zengin Sırp ve Bulgar toprak soyluları, ilerleyen dönemde Balkan ulus-devletlerinin kurucu çekirdeğini oluşturmuşlardır.

 

Bulgar tüccarları 1850-1870 arasında Batı'ya büyük tahıl ihracatı yapmış ve Osmanlı pazarında tekstil ticaretiyle güçlenmiştir.

Ancak Osmanlı'nın borç krizleri yüzünden Bulgaristan üzerindeki merkeziyetçi vergi baskısını artırması ve Amerikan tahılının küresel rekabeti, Bulgar sermayedar ve modernist aydınlarını Osmanlı'dan koparak radikal milliyetçi bir bağımsızlık mücadelesine yöneltmiştir.

 

Balkan devletlerindeki etnik şiddet, "kadim nefretler"den değil, modernite vaatlerinin bağımlı büyüme sarmalı altında hayal kırıklığına uğramasından doğmuştur.

…

 

Ölüleri Sayıp Tekasürle Övünmek: 19. Yüzyılda Kimlik Siyaseti, Şiddet ve Mezarlar

Ebru Sönmez

19. yüzyıldan itibaren egemen güçlerin homojen dini-etnik yapılar oluşturma mesaisi, insan ile mekan arasındaki en mahrem "hafıza mekanları" olan mezarlıklara müdahale edilmesine yol açmıştır. Erken modern dönemde mezarlıklar geçişken sınırlara sahip, bazen farklı inançların ortak niyaz ettiği sade ve karma alanlarken; 18. ve 19. yüzyıldaki sosyopolitik statü geçişleri, nüfus artışı ve göç hareketleri sonucunda mezar taşları statü teşhiri, aile soy ağacı belgeleme ve mülkiyet sınırlarının tescil aracına dönüşmüştür.

 

Din, mezhep ve etnisite birliği çabalarının artmasıyla mezarlıklar, sınırları keskin biçimde ayrılmış teritoryal birimlere dönüştü.

 

Mezar taşları ve kilise kalıntıları, o topraklardaki tarihsel varlığı ve nüfus çoğunluğunu kanıtlamak için arkeolojik ve siyasi birer mücadele nesnesi (hafriyat alanı) haline geldi. Kayseri'de mezar taşlarındaki Ermeni harflerinin kazınarak Rumca yazılması, Demre'de Müslüman mezarlığındaki tarihi bir erene ait taşın Rum papazı tarafından manastıra kaçırılması bu gerilimlere örnektir.

 

Mezarlıkların tahrip edilmesi, "öteki"nin o topraklardaki tarihsel hafızasını silmenin en radikal şiddet yöntemidir.

 

19. yüzyıl boyunca güvensizlik ortamı, mezarlıkları kutsiyeti ve mahremiyeti artan teritoryal sınırlara çevirmiştir. Mezarlıklara yapılan müdahaleler, sivil halk arasındaki toplumsal ve yerel bağları kopararak devlet ile toplum arasındaki zımni sözleşmeyi sarsmıştır.

…

 

Bir Şiddet Formu Olarak Osmanlı-Türk Oryantalizmi ve Araplar

Emre Can Dağlıoğlu

Edward Said'in oryantalizm teorisine göre Garp, Şark'ı "pasif, durağan, gayritarihi, rasyonel olmayan" bir öteki olarak inşa ederek onu yönetme hakkını kendinde görür. Bu anlamda oryantalizm, epistemik ve özcü bir şiddet biçimidir.

 

II. Abdülhamid döneminde İslamcılık ve Hilafet söylemiyle Arap coğrafyası entegre edilmeye çalışılmış, göçebe aşiretleri "medenileştirmek" ve devlete sadık kılmak için İstanbul'da Aşiret Mektebi kurulmuştur. Jön Türkler (İTC) döneminde ise Türk unsurunu merkeze alan katı bir merkezileşme ve asimilasyon politikası izlenmiş, Türkçe zorunlu kılınmıştır. I. Dünya Savaşı'nda Suriye Valisi Cemal Paşa'nın Arap aydınlarını idam etmesi ve binlerce aileyi Anadolu'ya sürmesi bu şiddet politikalarının zirvesidir.

 

Osmanlı oryantalizmi, Avrupa'nın geri Osmanlı imgesine karşı İslam'ı modernleşmenin özgün kaynağı olarak sunarken, içeride Arap coğrafyasını medenileştirilmeye muhtaç, kendinden daha geri bir Şark olarak kurgulamıştır. Bu söylem, Türkleri imparatorluğun "asli unsuru" ve "millet-i hakime"si olarak konumlandırmıştır.

 

Kemalizm, muasır medeniyete ulaşma performansıyla yüzünü Batı'ya dönerken, kendi Şarklılığını ve geçmişini (Osmanlı, Arap ve İslam unsurlarını) "miskin, cahil, atıl ve ilkel" bir öteki olarak dışlamıştır. Bu yeni "Türk oryantalizmi", homojen bir ulus kurma ve laiklik ilkeleriyle donatılmıştır.

 

Türk oryantalizmi, Cumhuriyet tarihi boyunca arabeskin aşağılanmasından, Arap kelimesinin bir hakaret olarak kullanılmasına kadar geniş bir kültürel ve siyasal alanı topyekun simgesel şiddetle kaplamaktadır.

…

 

Adem Solak - Şiddeti Anlamak - Notlar

Adem Solak  - Şiddeti Anlamak - Notlar

Cezaevi Görüşmeleri

Hegem Yayınları, 2009

 


Bu bir "vaka" çalışmasıdır...

 

Cezaevleri / doğal bir insan laboratuvarı

 

Birinci Bölüm

Profesör Anne, Kızı Tarafından Öldürüldü

Başak Aydıntuğ

Hukuk fakültesi öğrencisi Başak Aydıntuğ'un, tıp profesörü olan annesini (Prof. Dr. Olcay Tiryaki Aydıntuğ) öldürmesi; şiddetin sadece eğitimsizlik ve yoksullukla açıklanamayacağını gösteren çarpıcı bir örnektir.

 

Başak Aydıntuğ / Anne ve babasının yoğun iş temposu (gece geç saatlerde eve dönmeleri) nedeniyle büyükanne ve dedesinin yanında büyümüş.

Çocukluğundan itibaren ebeveynlerinin şiddetli kavgalarına, annesinin babasına ve kendisine yönelik ağır küfürlerine, aşağılamalarına ve fırlatılan eşyalara (fiziksel ve psikolojik şiddet) tanık olmuş.

Ebeveynlerinin boşanması ve babasının yeniden evlenmesi sonrası annesinin tüm öfkesini kendisine yönelttiğini, üzerindeki duygusal baskının katlanılamaz boyuta ulaştığını ve cinayet anında "aklıyla ruhunun karardığını" belirtmiştir.

Cezaevine girmesini, annesinin psikolojik baskısından ve "zincirlerinden kurtulma" olarak niteleyerek bir tür özgürleşme olarak tanımlamıştır.

 

Cinayete Götüren Yol

Muhafazakâr ve baskıcı bir ailede büyüyen Aslınaz, evlilik vaadiyle kandırılıp tecavüze uğrar, sonrasında yaşadığı ağır travma ve yıllar sonra karşılaştığı yeni bir aldatılma üzerine cinayet işler.

Ailesinin sert ve disiplinli yapısı, erken yaşta yüklenen sorumluluklar nedeniyle 16 yaşında kendisinden 10 yaş büyük birine sığınmış.

Tuzağa düşürülerek dövülmüş, tecavüze uğramış; aile korkusu nedeniyle olayı kimseye anlatamayarak intihar girişiminde bulunmuş.

Yıllar sonra kendisini iyileştirdiğini düşündüğü bir evlilik hazırlığı sürecinde, partnerinin "seninle sadece eğlendim, ciddi değildim" demesi üzerine, yanındaki bıçakla adamı öldürmüştür.

 

Ogün Samast: Hrant Dink Cinayeti

Ogün Samast mülakatı: Cinayetten yaklaşık bir hafta sonra (27 Şubat 2007) Kandıra F Tipi Cezaevi'nde 115 soruluk bir mülakat uygulanmıştır.

Samast, okuldan ayrılmamış olsaydı veya futbol oynadığı takımdan atılmamış olsaydı bu suçu işlemeyeceğini ifade etmiş.

Küçümsenmeyi, azarlanmayı veya laf atılmasını şiddet olarak görmezken; manevi değerlere hakareti, baskıyı, kaba sözü ve engellenmeyi şiddet olarak tanımlamış.

 

TBMM Şiddeti Araştırma Komisyonu'nun 30 bin lise öğrencisi (60 il) verilerine göre: Erkek lise öğrencilerinin %13'ten fazlası (Türkiye genelinde tahminen 468 bin öğrenci) okula giderken bıçak/çakı taşımaktadır.

Erkek lise öğrencilerinin yaklaşık %21,7'si (dörtte birinden fazlası) bir tür yaralayıcı/öldürücü silah taşımaktadır.

 

21 ilde cezaevindeki ~1650 çocuk/genç üzerinde yapılan araştırmaya göre:

Cezaevindeki gençlerin %47,3'ü dışarıdayken delici/kesici alet, %28,2'si (kızlarda %37,8) ateşli silah taşıdığını belirtmiş.

 

İllere göre bıçak/çakı taşıma oranları: Samsun (%80) ve Konya (%62,5) başı çekmektedir.

 

Cezaevindeki gençlerin %46'sı, "Annem-babam öfkeli davranmasaydı suç işlemezdim" demiştir. Veriler, şiddetin ailede öğrenilip sokağa ve okula taşındığını; "suçlu çocuk" tanımından ziyade "suça sürüklenen çocuk" yaklaşımının doğruluğunu ortaya koymaktadır.

 

Türkiye geneli kavga sonrası "pişman olurum" (%41,9) derken; Trabzon'da gençlerin %56'sı "ağlarım/üzülürüm" yanıtını vermiştir.

 

Cezaevindeki gençlerin %21,7'si bedenine doğrudan zarar vermiş (jiletleme vb.), %28,1'i ise bunu düşündüğünü ifade etmiştir.

 

Cezaevindeyim İşte

Öz babası tarafından ensest ilişkiye maruz bırakılan bir kadının çocukluğundan cezaevine uzanan trajik yaşam öyküsü.

 

Rahip Santoro Cinayeti

Sanık (O.A.) ile cezaevinde yürütülen 8 aylık psiko-sosyal izleme/terapi süreci

 

Sanık (O.A.); Hitler, Marx, evrim teorisi, faşizm, komünizm ve materyalizm arasında gidip gelen, radikal kitle hareketlerine meraklı bir profil çizer.

 

Küreselleşme, kitle iletişim araçları ve dış dünyadaki gelişmeler (Irak Savaşı, karikatür krizleri vb.), yerel çevresinde yaşayan bir genci kendisinden çok uzak ideolojik çatışmaların faili veya tarafı haline getirebilmektedir.

 

O.A.’nın okul geçmişi, kurumsal ihmaller ve akran zorbalığıyla doludur. İlkokuldaki fiziksel şiddet ve "sıra dayağı" uygulamaları, çocuğun adalet duygusunu erken yaşta zedelemiştir.

 

O.A.’nın anlatılarında sıkça vurguladığı "Lider olma, güçlü olma, kendimi fark ettirme" arzusu, yaşadığı ezilmişlik ve güçsüzlük duygusunun (aşağılık kompleksinin) bir telafisi niteliğindedir.

 

Kilisedeki rahibin kendisini azarlayıp kovması, genci tetikleyen ana faktördür.

 

Yüz yüze görüşmelerde danışan; kaygı, ortam şartları, beden dili ya da uzmanı yönlendirme isteği nedeniyle savunma mekanizmaları geliştirip gerçek benliğini saklayabilir.

Bireyin geniş bir zaman diliminde, kendi isteğiyle kitap okuması ve altını çizdiği satırlar, savunma mekanizmalarından arınmış doğal bir bilinçaltı dışavurumu sunar.

 

Olay sonrasında ailevi hasret dışında eyleminden dolayı pişmanlık duymamış; aksine cezaevinde özel koruma altında tutulmasını ve ilgi görmesini "narsisistik bir doyum" aracı olarak kullanmıştır.

 

18 yıl 10 ay hapis cezasını duyan O.A., ilk kez "çocuk olmasının" kendisini korumaya yetmediğini anlamış, kahkaha ve hareketlilik arkasına sakladığı ağır bir şok ve tükenmişlik yaşamıştır.

 

Birinci Bölümü Bitirirken

Şiddet bir anda ortaya çıkmaz. Birey, zihninde o eylemi (cezalandırma, öldürme, hesap sorma) defalarca yaşar. Neyin veya kimin hedef alındığı fark etmeksizin, zihinde yüzlerce kez işlenen bir suçun gerçek hayatta bir kez daha işlenmesi an meselesidir.

 

Şiddete başvuran bireylerin geçmişinde benlik yaralanmaları, yalnızlık, çaresizlik ve aile içi iletişim kopuklukları yatar.

 

Çocuklara 12 yaşına kadar yüz binlerce kez "yapma, etme, konuşma" gibi baskılayıcı ifadeler kurulması, çocukların algı ve duygu dünyasını tahrip eder.

 

İkinci Bölüm

Çok Sıradışı Bir Olay Bilge Köyü Katliamı

4 Mayıs 2009, 44 kişinin yaşamını yitirdiği Mardin Bilge Köyü Katliamı

 

Baş şüpheli, Şıh Mehmet/Mehmet Çelebi: Eğer yeterince güçlü kin ve öfkeyle parmağınız bir kere tetiğe gittiyse... beynin verdiği ilk emirden sonra parmağınız elinizin, elinizin öfkenizin kontrolüne geçmiş demektir.

 

Aşiret Kültürü

Dış tehditlere karşı güçlü kenetlenme sağlar.

Gerilimli durumlarda bireylerin tarafsız kalma hakkı yoktur.

Devlet adaletinin güçlüden yana olduğuna dair yaygın bir inanç vardır. Sorunlar resmi adliye yerine yerel usullerle (Haki, Örfi, Şeri) çözülmeye çalışılır.

 

İhtilaflar genellikle dışarıdan ziyade aynı sülale içinde (özellikle amcaoğulları gibi 3. kuşak arasında) liderlik, rant paylaşımı, toprak/kadastro sorunları ve kıskançlık/haset nedenleriyle patlak verir.

 

Bölgede şiddet kavramı yalnızca "yaralama ve öldürme" olarak algılanmakta, aile içi dayak normal karşılanmaktadır.

 

Üçüncü Bölüm

 

 

Bir Terör Hükümlüsüyle Cezaevi Görüşmeleri, Şemdin Sakık

Sevgi ve şefkatten yoksun; dayak, kavga ve haksızlığın sorun çözme yöntemi olarak kabul edildiği kozmopolit ve parçalanmış bir aile ortamında büyümüş

Babasının çok eşli yapısı içinde annesinin ve kendi öz kardeşlerinin maruz kaldığı ağır ayrımcılık ("üvey evlat" muamelesi, sömürü, kapı dışı edilme ve aşırı yoksulluk), bireyde derin bir öfke, ezilmişlik ve intikam duygusu oluşturmuş

Bölgedeki silahlanma kültürü, komşu aşiretlerle yaşanan kan davaları, mülklerin ateşe verilmesi ve kolektif şiddet sahneleri ilk "eğitimini" oluşturmuş

 

18 yıl boyunca aralıksız olarak doğa şartlarına (aşırı soğuk, kar, yağmur) ve sürekli yakalanma korkusuna maruz kalmak, ağır bir ruhsal tahribat ve iliklere işleyen bir üşüme hissi yaratmıştır.

Doğada yaşamanın getirdiği psikolojik ezilmişlik, sıcak bir barınağı veya lüks evi olan insanlara karşı gizli bir düşmanlığa dönüşmüştür.

 

Düşman, doğa ve böcek/sürüngen tehditlerine karşı sürekli "savunma pozisyonunda" (dizleri karna çekerek, silahı kucakta tutarak) yatma zorunluluğu derin ve düzenli uykuyu imkânsız kılmaktadır.

Yıllarca süren kronik uykusuzluk; sinir sistemini bozarak sakin kişilikleri asabi ve saldırgan hale getirmekte, cildi erken yaşlandırmakta (35'li yaşlarda yüzde ağır kırışıklıklar, gözaltı torbaları) ve bilişsel fonksiyonları yavaşlatmaktadır.

Düzensiz beslenme ve sürekli açlık; ülsere, mide kanamalarına, kronik kusmaya, vücutta yağ bezelerine, aşırı kilo kaybına (karnın çökmesi nedeniyle karın boşluğuna taş bağlama) ve bağışıklık sisteminin çökmesine neden olmaktadır.

 

İnsani duygularını ve üzüntüsünü tamamen kaybetmeyen anlatıcı, kardeşinin ölümünden sonra geçmişiyle ve hayatla tüm bağlarını koparmış; silahını yaşamının merkezine koyarak "intikam" odaklı bir savaşçıya dönüşmüştür.

 

Kız kardeşi Adife'nin ölümü anlatıcıda "intikam ve şiddet" odaklı radikal bir kırılma yaratmışken, 1992'de dağa katılan Laleş ile tanışması tam tersi bir etki yapmıştır. İçindeki yıkıcı yapıyı ("Frankeştayn") yok ederek silahlı mücadeleyi, ölümü ve öldürmeyi sorgulamasına yol açmıştır.

 

Nihayetinde silahlı mücadelenin Kürt ve Türk halkına yıkım, keder, hezimet ve enkaz dışında bir şey getirmediği kanatına vararak örgütsel fanatizmi ve "Şemdin" kimliğini tamamen reddetmiştir.

 

PKK Ankara merkezli ve Türkiye'ye has koşullardan doğdu

Suriye, İran ve Irak gibi komşu ülkeler örgütü kendi çıkarları (su sorunu, sınır güvenliği, rekabet vb.) doğrultusunda Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullandı

12 Eylül sonrası Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde uygulanan sistematik işkence ve baskı politikaları örgüt için en büyük militan kazanma ve meşruiyet alanına dönüştü

 

Geçmişte aileler devletin ve toplumun baskısı/tecridi nedeniyle çocuklarını dağdan indirmek için büyük çaba harcıyordu.

Çocukları dağda olan aileler artık tecrit edilmemekte; aksine toplumda itibar ve DTP (veya legal siyaset) kanalıyla siyasi/ekonomik rant elde etmektedir.

…

 

Yazar (Adem Solak) Felsefe/PDR geçmişi olan, cezaevleri, aile araştırmaları, TBMM Şiddet Araştırma Komisyonu ve şiddeti önleme projelerinde koordinatörlük yapmış bir akademisyen/uzmandır.

…


Berat Günçıkan - Devletin Şiddet Tarihi - Notlar

Berat Günçıkan - Devletin Şiddet Tarihi - Notlar

Cumhuriyet'in Kuruluşundan AKP İktidarına

Agora Yayınları, 2010

 


Devlet şiddetine maruz kalmış insanlarla karşılaşmanın kaçınılmazlığı…

Kitapta yer alan röportaj ve haberler yaklaşık 25 yıllık bir zaman dilimini kapsamakta; Türkiye’deki solun tarihini, devletin sola ve muhaliflere uyguladığı şiddetin haritasını (TKP'liler, 12 Mart ve 12 Eylül mağdurları, Kürt hareketi mensupları ve yakınları) ortaya koymaktadır.

 

1. BÖLÜM: ANLATILAN TKP'NİN TARİHİDİR

Zehra Kosova: Dünyanın Bütün Zehra'ları, Birleşin!

Türkiye’nin ilk kadın sendika başkanı olan Zehra Kosova’nın mücadelesi…

Kavala’dan İstanbul’a uzanan yaşamında tütün işçiliği yapmış, Moskova’da eğitim görmüş ve ömrünü işçi sınıfına adamış.

 

İdris Erdinç: Sansaryan Han'dan Komünist Bir Şoför Geçti

Makedonya göçmeni bir işçi ailesinin çocuğu olan İdris Erdinç’in tütün depolarından şoförlüğe, TKP içindeki faaliyetlerinden Sansaryan Han’daki ağır işkencelere kadar uzanan hikayesi…

 

Zihni Anadol: Stavay, Bir Gün Mutlaka

Musiki Muallim Mektebi öğrencisiyken Atatürk’ün önünden Enternasyonal marşını söyleyerek geçen Zihni Anadol, yaşamı boyunca sosyalizm için savaşmış, son nefesine kadar "Sosyalizmden başka gelecek yoktur ve o muhakkak gelecek" inancını korumuştur.

 

Fatma Hikmet İşmen: Senato'nun Sosyalist Kadını

Bir ziraat mühendisi ve akademisyen olan İşmen, Türkiye İşçi Partisi’nden senatör seçilmiş ve meclis kürsüsünde devletin hatalarını cesaretle dile getirmiştir.

 

Arif Damar'ın TKP'si...

Politikada mantık var, sanat mantığıysa mantık dışıdır, ikisi örtüşemez.

 

Arif Damar’ın 1951 tevkifatı sırasındaki tanıklıkları, gördüğü elektrik işkencesi ve sanat ile siyaset arasındaki çatışma…

 

BÖLÜM 2: TİP, YENİ BİR BAŞLANGIÇ

İşçiler Birleşti Ve...

Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kuruluşu, aydınların partiye katılımı, Mehmet Ali Aybar dönemi ve partinin meclisteki etkisi…

 

Aybar, radyodan halka seslenirken partiyi şu şekilde tanımlar: "TİP yüzde yüz aşağıdan yukarı kurulmuş, ilk partidir. Senin biricik öz partindir..."

 

BÖLÜM 3: 12 MART: GENÇ ÖLÜLER ZAMANI

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Diğerleri: Genç Ölüler Mezarlığı

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın idam süreci, meclisteki tartışmalar ve son mektupları

 

"Yaşasın tam bağımsız Türkiye... Yaşasın Marksizm ve Leninizmin yüce ideolojisi, kahrolsun emperya..."

 

Asmaya Kararlıydılar...

İdam kararlarının meclisteki oylama süreçleri ve dönemin gazetelerinin infazlara yaklaşımı…

 

İbrahim Kaypakkaya: Bir Devrimcinin 'Kazasız' Ölümü

TKP/ML kurucusu Kaypakkaya’nın yakalanışı ve Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü ağır işkenceler sonucu ölümü…

 

Ali Haydar Yıldız: Abim ve Oğlum Ali Haydar

Vartinik’te Kaypakkaya ile birlikteyken öldürülen Ali Haydar Yıldız

Kardeşi Cafer Yıldız: "Devletin amacı bir kişiyi ortadan kaldırmak değil, o onunla hareket eden herkesi, o zihniyeti yok etmek istiyor"

 

Biz Filistin'i Çok Sevmiştik!

Filistin kamplarına giden devrimci gençlerin orada gördükleri askeri eğitim ve İsrail’e karşı verdikleri mücadele…

 

34 Yıllık Suskunluğun Öyküsü: Saffet Alp'e Sıkılan Kuruşunlar

Kızıldere katliamında öldürülen Saffet Alp’in ailesinin 34 yıl süren acı dolu sessizliği

 

4. BÖLÜM: 12 EYLÜL'E DOGRU, TOPLU KATLİAMLAR

1 Mayıs 1977: Karanlığın Dibi

34 kişinin hayatını kaybettiği 1 Mayıs 1977 Taksim olaylar

Olay günü alanın on farklı noktadan taranması ve panzerlerin kalabalığa dalmasıyla büyük bir kaos yaşanmıştır.

İddianamede asıl faillerin er ya da geç bulunacağı belirtilse de, dönemin üst düzey devlet ve MİT yetkilileri sorgulanmamıştır.

 

16 Mart Katliamı

1978 yılında İstanbul Üniversitesi’nde sol görüşlü öğrencilere yönelik bombalı saldırı ve yaylım ateşi…

Katliamda 7 öğrenci hayatını kaybetti.

Yıllar sonra 16 Mart'ın faillerinden Zülküf İsot'un ailesinin itiraflarıyla dava yeniden açıldı.

Ailesi, İsot’un "Başbuğ Türkeş'in emri bu, çok acele gitmek zorundayım" dediğini ve eylem sonrası "Vahşetti abla" diyerek pişmanlığını dile getirdiğini belirtmiştir.

Katliamda hayatını kaybeden İktisat Fakültesi öğrencisi Cemil Sönmez’in babası kanser olup öldü, kardeşi şizofren oldu…

 

7 TİP'li Genç Öldürüldü: Bahçelievler'de Katliam...

9 Ekim 1978'de Ankara Bahçelievler'de Türkiye İşçi Partisi üyesi yedi genç Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı'nın başında bulunduğu bir grup tarafından vahşice öldürüldü.

 

5. BÖLÜM: KATİLLERİ TANIYORUZ

Necdet Bulut-Neşe Erdilek: Daha Kavga Bile Etmemiştik Ki!

Türkiye’nin bilgisayar alanında doktora yapmış ilk ismi olan Necdet Bulut 1978’de Trabzon’da silahla vurularak öldürüldü.

 

Doğan Öz - Sezen Öz: Kontrgerillayı Belgeleyen Savcı

Kontrgerilla üzerine rapor hazırlayan Savcı Doğan Öz’ün 1978’de İbrahim Çiftçi tarafından öldürülmesi…

Katil Çiftçi itiraflarına rağmen hukuk dışı yollarla beraat ettirildi.

 

Abdi İpekçi - Nükhet İpekçi İzet: Babam 'Kahraman' Değildi

Nükhet İpekçi: "Eğer babam devlet uğruna öldürüldüyse Türk milletinin bunda ne gibi bir çıkarı olduğunu bilmek istiyorum."

 

Cavit Orhan Tütengil - Deniz Tütengil: 'Her Nedense' Salıverildiler..

Bir gün bir savcı, belki de boşuna çabaladıklarını düşün­ düğünden, "Bu işlerin kökleri o kadar derinlere uzanıyor ki," dedi, "Çok kısa vadede sonuçlanacağını ummayın. Adaletin er geç tecelli edeceğine inanın, ama hemen sonuçlanacağı gibi bir beklentiniz olmasın... "

 

Ümit Kaftancıoğlu - Pınar Kaftancıoğlu: Bir Garip, Bir Aşil ve 11 Nisan...

Kaftancıoğlu’nun ölmeden önce kaydettiği bir bant: "Ölüm hiç önemli değil. Yaşam var dağ gibi... Selam olsun hepinize, herkese, yaşama, yaşam sevincine bin selam!"

 

Bengi H. Öz - Işıl Özgüner - Deniz Tütengil: Operasyonun Adı: Unut!

Davanın üzerindeki karanlık örtünün kaldırılmasını istiyorlar.

Tütengil: Aslında adı umut konulan bir şey yaşanıyor. Bu pek çok çevrede belki gerçekten bir umudun adımı olarak görüldü ve öyle algılandı, ama ben son gelişmeleri Türkiye için olumlu bir adım olmaktan çok, önemli bir tezgahın parçası olarak görüyorum. Bizim yakınlarımızı kaybettiğimiz dönemde katillerin adresi belliydi, bu konuda bir tereddüt yoktu. Katillerin hesap vermemesi, onları azmettirenlerin ortaya çıkarılmaması gibi bir problem vardı.

 

Cevat Yurdakul - Rasim Öz - Mustafa Gökçeli: İbrahim Çiftçi'nin Suç Defterinden...

Cinayet sanıklarının siyasi adaylıkları

Savcı Doğan Öz ile yedi TİP'li genci; Serdar Alten, Efraim Ezgin, Latif Can, Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar, Faruk Ersan, Salih Gevenci'yi öldürmekle suçlanan İbrahim Çiftçi, 2002 yılı seçimlerinde MHP listelerinde yer alır.

 

Ceyhun Can: TlP'li Bir Ağa Oğlu

Ceyhun Can öldürüldüğünde 19 yaşındaydı…

 

6. BÖLÜM: 12 EYLÜL'DEN SONRA: VAHŞETİN MAHŞER YERİ

Ömer Yazgan - Ramazan Yukarıgöz - Erdoğan Yazgan - Mehmet Kambur: Ve Astılar

29 Ocak 1983'te idam edilen bu gençlerin ailelerine haber veriliş şekli, dönemin acımasızlığını yansıtır: "Oğlunuz infaz edildi, cenazelerini alacak mısınız?"

Akyazı'da bir kuyumcu soygunu sonrası yaşanan çatışmalar ve "Üçüncü Yol" olarak adlandırılan siyasi oluşum içindeki faaliyetleri nedeniyle idama mahkum edilmişlerdi.

İdam kararını veren hakimin rüşvet alırken suçüstü yakalanmasına rağmen dava yeniden görülmemiş ve infazlar gerçekleştirilmiştir.

 

Kadir Tandoğan ve Ahmet Soner: İnfazdan Önce ve Sonra

İki Amerikalıyı öldürmekten yargılanan Kadir Tandoğan ve Ahmet Soner'in avukatı Ali Rıza Dizdar, müvekkillerinin idam talimatının Amerika'dan geldiğini savunur.

 

Necdet Adalı ve Erdal Eren: İki İdam, İki Avukat

Necdet Adalı'nın Avukatı Mehdi Bektaş: Adalı'nın, darbecilerin topluma mesaj vermek amacıyla bir sağdan bir soldan idam stratejisi kapsamında seçildiğini belirtir.

 

Erdal Eren'in Avukatı İsmail Sami Çakmak: Erdal Eren'in yaşının küçüklüğüne rağmen idam edildiğini, yargılamanın sadece bir ay sürdüğünü vurgular.

Kenan Evren'in "Asmayalım da besleyelim mi" sözünün kararın mahkeme dışında verildiğinin kanıtı olduğunu ifade eder.

 

3. Yol Davası: Silahını Geri Ver, Üniformanı Da...

Darbeden sonra ordudan atılan ve işkence gören sol görüşlü subayların hikayesi

 

Gülizar Tay: Babam Çıkınca Hep Gezeceğiz

Sekiz yaşındaki Gülizar Tay'ın, doğduğundan beri cezaevinde olan babası Şehmuz Tay ile olan ilişkisi

 

Tutuklunun Adı: Liseli N.A.

Pendik Lisesi öğrencisi 16 yaşındaki N.A. okul duvarına "Savaşa hayır" yazdığı için yasadışı örgüt üyeliğiyle suçlanıp okuldan atılır ve tutuklanır.

Okulunda "örnek öğrenci" olarak tanınan N.A. için 24 yıl hapis istenmiştir.

 

Vietnam Sendromu: Savaştan Önce, Savaştan Sonra...

Güneydoğu'da askerlik yapanların yaşadığı psikolojik travmalar, post-travmatik stres bozuklukları…

Askerlerin çoğu sivil hayata döndüklerinde bile ölüm korkusundan kurtulamadıklarını ifade ederler.

 

Baba Ocak - Vezir Alınçak: İki Adam, İki Baba: Ölüme İnat Barış

Oğlu gözaltında kaybedilen Baba Ocak (Hasan Ocak'ın babası) ile oğlu askerlik yaparken çatışmada ölen Vezir Alınçak'ın ortak acıları ve barış talepleri…

 

7. BÖLÜM: KAYIPLAR VE ÖLÜM ORUÇLARI

Hücre: Ruh Da Üşür Beden De...

F tipi cezaevleri ve tecrit uygulamalarının insan üzerindeki psikolojik ve fiziksel yıkımı

 

Nefes Al, Nefes Ver...

1996 ölüm oruçlarını ve sonrasında birçok tutukluda görülen Wernicke-Korsakoff hastalığı…

Bu hastalar için hayat, "Kırık bedende, kırık bellekte bir nefes: Al ver, al ver..." haline gelmiştir.

 

Gökhan ve Osman...

Ölüm orucuna katılan Gökhan Gündüz ve hayatını yitiren Osman Akgün'ün hikayeleri

 

Cezaevinde Ölüyorlar

…

 

Leyla Büyükdağ: Leyla'nın Gözlerinde Özgürlük

İşkence sırasında başı duvarlara vurulan ve tedavisi engellendiği için kör olma riskiyle yaşayan Leyla Büyükdağ'ın hikayesi…

 

Ulucanlar Cezaevi'nde Katliam: Asla Affetmeyeceğim...

25 Eylül 1999'da Ulucanlar Cezaevi'nde 10 tutuklunun ölümüyle sonuçlanan operasyon…

 

Alp Ata Akçayöz: 19 Aralık; Katliam Günü

19 Aralık "Hayata Dönüş" operasyonu sırasında Ümraniye Cezaevi'nde ölen Alp Ata Akçayöz ve ailesinin hukuk mücadelesi…

 

Eşber Yağmurdereli: İnadına İnat

…

 

Sağmalcılar'a Hoş Geldiniz!

Berat Günçıkan ve arkadaşlarının (Gülsev, Sevim, Zeynep) Sağmalcılar Cezaevi'ndeki anıları

 

Ümit Kanlı ve Barış Yıldırım: Tutuklu Aileleri: Onlar Da Ana

Barış'ın annesi, oğlunu hastanede tanıyamadığını belirtir: "Oğlumun yaşadığını bile dört gün sonra... öğrendim."

 

İsmail Gökçe'nin Annesi Saadet Gökçe: Çocuğumu İstiyorum...

16 yaşında tutuklanan ve ağır bir cezaya çarptırılan İsmail Gökçe'nin hikayesi…

 

Barış Anneleri: Ne Çok 'Barış' Adlı Çocuk Var...

…

 

8. BÖLÜM: GÖZALTINDA ÖLÜMLER VE FAİLİ MEÇHULLER

Serkan Eroğlu: Gözü Yıldızlardaydı...

Ege Üniversitesi öğrencisi Ali Serkan Eroğlu 1997 yılında okul tuvaletinde asılmış halde bulunur.

Serkan, ölmeden önce yazdığı bir dilekçede, "Eğer başıma bir şey gelirse bunun sorumlusu Terörle Mücadele Şubesi'ne bağlı polislerdir..." diyerek durumu önceden haber vermiştir.

 

Süleyman Yeter: Sendikacının İşkencede Ölümü

Limter-İş Sendikası eğitim uzmanı Süleyman Yeter'in 1999 yılında gözaltındayken işkenceyle öldürülür.

 

Musa-Hale Anter: Faili Meçhul Diye Bir Şey Yoktur!

…

 

Rahşan Anter Yorozlu: Babamı Kimin İçin Öldürdün?

Musa Anter’in kızı Rahşan’ın, babasının katillerinden biri olan itirafçı Abdülkadir Aygan ile İsveç’te yüzleşmesi…

 

Metin Göktepe: Ne Haber Halkımız...

Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe 1996 yılında polisler tarafından dövülerek öldürülür.

 

Gurbetelli Ersöz: Yazı İşleri Müdürlüğünden Dağa...

Kimyager ve Özgür Gündem Genel Yayın Yönetmeni olan Gurbetelli Ersöz, gazeteciliği bırakıp dağa çıkmış…

 

Ahmet-Uğur Kaymaz: Baba ve Oğul...

Mardin Kızıltepe’de 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz evlerinin önünde polislerce öldürülürler.

 

Hrant Dink: Demokrat Olmaya Çalışıyorum

…

 

Ayşe Zarakolu: Resmi Tarihe İnat

Belge Yayınları’nın kurucusu Ayşe Zarakolu amacını "Resmi tarihlere karşı, insanlık tarihine belge sunmak, egemenlerin kararttığı anları aydınlatmak..." olarak ifade eder.

 

Deniz-Sinan Zarakolu: Can Yoldaşımız, Ayşe

Ayşe Zarakolu’nun çocuklarının anıları…

 

Ragıp Zarakolu: Evet, Ben Anadolu'yum...

…

 

Emil Galip Sandalcı: Bağımsız, Cesur ve Zarif...

Gazeteci ve İHD kurucularından Emil Galip Sandalcı’nın, 12 Eylül işkencelerine karşı duruşu…

 

Fatih Borucu: Hepinize Mutluluklar...

Askeri okuldan atılan, hapis yatan ve sonunda sürgünde intihar eden bir devrimcinin öyküsü

 

Nihal Duruca: Vuran Hep İnsan Eliydi

22 Temmuz 1967'de, Adapazarı'nda, 7.2 büyüklüğünde dep­ rem oldu. 89 kişi öldü.

Dokuz yaşındaydım.

 

Özgür Tüzün: O Da Bir Çocuktu!

Henüz 14 yaşındayken tutuklanan ve ağır cezalara çarptırılan Özgür’ün hikayesi

 

Metin Altıok: Sivas Sanıkları Affedilemez...

Sivas Katliamı'nda hayatını kaybeden şair Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok’un adalet arayışı

 

Pınar Selek: Barışamadık!

…

 

Rojbin Tugan: Suskunluğu Affedemiyorum

Hakkari’nin ilk kadın avukatının, boşaltılan köyler ve mayın mağdurları için yürüttüğü zorlu mücadele

 

Annem Havva, Darbe ve Ben

Ozan Kabadayı’nın, 12 Eylül’ün savurduğu ailesi ve devrimci öğretmeni annesi Havva Kabadayı üzerine anıları

 

Zerrin Tümay: Sessiz ve Sitemsiz

12 Eylül döneminde gördüğü işkence sonucu hayatının geri kalanını felçli ve sağlık sorunlarıyla geçiren bir kadının hikayesi

 

Bu Kadını Öldürecekler...

Küçük yaşta evlendirilen, sistematik şiddet ve tecavüze uğrayan A.’nın, şimdi "töre" gereği kendi oğulları tarafından öldürülmek istenmesi

 

Eğer İHD Olmasaydı!..

İnsan Hakları Derneği’nin 20 yıllık mücadelesi ve her kesimden mağdurun (transseksüeller, tutuklu anneleri, işçiler) dernekteki tanıklıkları

 

Erken Büyüyen Çocuklar

Adana ve Mersin’de "taş attıkları" gerekçesiyle tutuklanan ve işkence gören çocukların yaşadığı hak ihlalleri raporu…

…

 

Uğur Ümit Üngör - Modern Türkiye'nin İnşası - Notlar

Uğur Ümit Üngör - Modern Türkiye'nin İnşası - Notlar

Doğu Anadolu'da Ulus, Devlet ve Şiddet (1913-1950)

İletişim Yayınları, 2016

 


Önsöz

1913-1950 yılları arası / Jön Türk Dönemi

 

Milliyetçi Paradigma: İmparatorluğu azınlık milliyetçiliklerinin yıktığını, Türk milliyetçiliğinin buna bir savunma tepkisi olarak doğduğunu savunur.

 

Devletçi Paradigma: Zulüm ve sürgünleri, devletin bekasını korumak ve dış müdahaleleri önlemek için pragmatik/realpolitik zorunluluklar olarak görür.

 

Devlet kendisini ideolojik bir bahçıvan, hedef grupları ise mükemmel ve saf toplumsal düzenin önünde engel olan "yabani otlar" olarak görür.

 

Kitabın içeriği

1. Bölüm: Osmanlı'nın son döneminde Doğu Anadolu'daki toplumsal yapı, milliyetçiliğin bölgeye girişi ve Balkan kayıplarının yarattığı travmanın homojenleştirici politikaları tetiklemesi.

 

2. Bölüm: I. Dünya Savaşı sırasında Diyarbekir vilayetinde Ermenilere ve diğer Hristiyan gruplara yönelik kitlesel şiddet ve soykırım süreci; yerel eşrafın bu süreçteki rolü.

 

3. Bölüm: Kürt nüfusa yönelik yaklaşık 20 yıla yayılan üç aşamalı (1916, 1925, 1934) zorunlu göç, sürgün ve yerini Türk nüfusla doldurma (çift yönlü nüfus transferi) politikaları.

 

4. Bölüm: 1923 sonrası tek parti rejiminin kurduğu eğitim, kültür ve kurumlar aracılığıyla Doğu'da yürüttüğü kültürel asimilasyon ve ulus oluşturma projeleri.

 

5. Bölüm: Sürecin mekânsal, kültürel ve bellek düzeyindeki izlerinin silinmesi/yeniden inşası.

 

Giriş

Sosyolojik literatürde Gellner’in "işlevsel gereklilik" (endüstriyelleşmenin tek tipleşmiş bir kültüre ihtiyaç duyması) teorisi ile yukarıdan aşağıya "toplum mühendisliği" arasındaki gerilim, ulus-devlet sisteminin üç aşamasında vücut bulur. Sistem, Avrupa’daki çekirdek aşamasından yayılma aşamasına geçmiş; üçüncü aşamada ise Birleşmiş Milletler gibi yapılarla "devlet üreten bir motor" haline gelerek olgunlaşmıştır. Bu son aşamada homojenlik, yerel bir tercihten ziyade küresel bir standart ve ayakta kalma şartı olarak dayatılmıştır.

 

Ulus-devlet sisteminin ontolojik temelleri şu üç sütun üzerine inşa edilmiştir:

Bütünlük: Parçalanmaz ve kesin sınırlarla tahkim edilmiş bir mekânsal egemenlik.

Homojenlik: Nüfusun dil, kültür ve sadakat düzleminde tek tipleştirilmesi; yabancı unsurların bünyeden ayıklanması.

Süreklilik: Ulusal kimliğin eğitim ve semboller aracılığıyla nesiller boyu yeniden üretilmesi.

 

Westphalia sonrası düzende sadakat, hanedanlardan sınırlara kaymış; bu sınırlar milyonlarca insanın yaşamının mutlak belirleyicisi olmuştur.

 

1. Osmanlı İmparatorluğu'nun Son Döneminde Milliyetçilik ve Nüfus Politikaları

19. yüzyılın sonu, Osmanlı elitleri için sadece toprak kaybı değil, derin bir ontolojik güvensizlik dönemidir. Bu süreçte yaşanan "beka" krizi, kapsayıcı Osmanlı yurtseverliğinin iflasına ve dışlayıcı bir Türk milliyetçiliğine geçişe neden olmuştur. Ancak bu geçiş basit bir fikir değişikliği değildir; mevcut çoğulcu kimliklerin sistematik bir şekilde "tanınmaması" (non-recognition) ve "Osmanlı" kimliğinin "Türk" ile eş anlamlı hale getirilmesi sürecidir.

 

İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), şu stratejik hedefleri gütmüştür:

Çok-etnili imparatorluk bakiyesinden homojen bir çekirdek yaratma zorunluluğu.

Makbul olmayan unsurların "tanınmama" politikasıyla kamusal alandan ve coğrafyadan silinmesi.

Nüfusun demografik bir silah olarak kullanılması ve stratejik iskân politikaları.

 

Ulus-devlet, milliyetçilik ideolojisinin en mükemmel siyasi ürünü oldu.

 

Bu ideolojik mutasyonun sahadaki en sarsıcı yansımaları, imparatorluğun en heterojen bölgelerinden biri olan Diyarbakır’da gözlemlenir.

 

Diyarbakır’a Giriş

19. yüzyıl başında Diyarbekir vilayeti, idari ve ekonomik ağırlığıyla bir mikrokosmos niteliğindeydi. "Millet sistemi" çerçevesinde şekillenen bu yapı, Ermeni, Kürt, Süryani, Yahudi, Ezidi ve Zaza grupların "yehdestî" (akrabalık) ve "vifak-ı kadim" (kadim barış) prensipleriyle ördüğü karmaşık bir sosyo-ekonomik ağa sahipti. Ancak bu yapı, milliyetçiliğin "tanıma/tanımama" dinamikleri karşısında son derece kırılgandı.

 

Milliyetçiliğin Ortaya Çıkışı

Jön Türk hareketi, Osmanlıcılık ve İslamcılık duraklarından geçerek Balkan Savaşları’nın travmasıyla Türkçülüğün en sert formuna evrilmiştir.

Bu ideolojik sentezde iki farklı damar öne çıkar:

Yusuf Akçura: Etnik kökeni merkeze alan, imparatorluk sentezlerini reddeden realist ve seküler bir Türkçülük.

Ziya Gökalp: Kültürel asimilasyonu ve "yetiştirme tarzını" esas alan, sosyolojiyi devletin emrine veren korporatist bir milliyetçilik.

 

Toplumun Keşfi ve Nüfus Politikaları

(Yazar bu bölümde Jön Türk dönemi sosyoloji ve etnografya çalışmalarının imha ve iskân silahına dönüştüğünü iddia ediyor)

Ziya Gökalp’in "toplum mühendisi" olarak kurguladığı İskân-ı Aşair ve Muhacirin Müdüriyeti (İAMM), Anadolu’nun etnik haritasını çıkarırken "denasyonalizasyon" (gayri millileştirme) süreçlerini yönetmiştir.

Ziya Gökalp: Bir millet aynı tarzda yetişmiş insanlardan meydana gelmiş bir gruptur.

 

Şiddet, Kurban Etme ve İntikam Alma

1912-1913 Balkan Savaşları, Osmanlı Müslüman elitleri için sadece askeri bir mağlubiyet değil, kolektif bir travmadır.

 

Dr. Nazım Bey

 

2. Hıristiyan Soykırımı, 1915-1916

Savaş ve Zulüm

Birinci Dünya Savaşı / Savaşın ilanı, milliyetçi basında büyük bir coşkuyla karşılandı.

 

Savaşın başlamasıyla birlikte Diyarbakır vilayetinde de askeri hareketlilik artmış, Ahmet İzzet Paşa komutasındaki 2. Ordu birlikleri şehre yerleşmiştir.

Ordu, halktan yiyecek, hayvan ve asker toplamaya başlamış…

 

Talat Paşa 6 Eylül 1914'te yerel güvenlik güçlerine Ermeni önderlerinin yakından "takip ve gözetim" altında tutulması emrini vermiştir.

 

Sarıkamış Kuşatması'nın ağır bir yenilgiyle sonuçlanması ve Üçüncü Ordu'nun neredeyse yok olması… (Yazar bu mağlubiyetlerde Ermenilerin katkısı olduğu zannıyla hareket eden hükumetin, Ermeniler üzerindeki baskıyı arttırdığını iddia ediyor)

26 Aralık 1914'te Talat Paşa "tüm Ermeni polis memur ve amirlerinin, Ermeni kamu görevlerinin işlerine son verilmesini" emretmiştir.

Mart 1915'te Ermeni ve diğer gayri Müslim askerlerin silahları alınarak amele taburlarına sevk edilmiş…

 

25 Mart 1915'te Diyarbekir Valisi Hamid Bey görevden alınarak yerine Dr. Mehmed Reşid atanmıştır.

27 Nisan'da Talat Paşa'ya gönderdiği telgrafta Diyarbekir'de "çoğu parti üyesi 1.000 asker kaçağının yakalandığını" ve aramaların sürdüğünü bildirmiştir.

Mayıs ayında Diyarbakır ovasındaki Karabaş ve Kabiye köyleri milisler ve Kürt aşiretleri tarafından basılarak baltalar, kılıçlar ve kamalarla tamamen yok edilmiştir.

Talat Paşa, 23 Mayıs 1915'te tüm Ermeni halkının Der Zor'a sürülmesini öngören genel sürgün emrini yayımlamıştır.

 

"Yak, Vur, Öldür": Zulmün Soykırıma Dönüşmesi

(Osmanlı ordusunda görev yapan Venezuelalı subay Rafael de Nogales / Bu elemanın iddiasına göre "Yak-Vur-Öldür" kelimelerinden oluşan gizli bir telgraf gönderilmiş valiye. O kadar gizli ki, Venezuelalı subayın bundan haberi olmuş…)

 

30 Mayıs 1915 Pazar günü 636 kişi elleri kelepçeli olarak Musul'a götürülme bahanesiyle Dicle kıyısında keleklere bindirilmiş. Kelekler Raman Boğazı'na geldiğinde, Raman aşiret reisi Ömer ve milisler tarafından soyulmuş ve öldürülmüş.

Bu katliamları yapan milisler, gösterdikleri "başarılar" sebebiyle madalya ve paralarla ödüllendirilmiş.

1 Temmuz'da Hançepek Ermeni mahallesinde yaklaşık 1060 kişi katledilmiş.

 

Merkez ve Çevre: Zulmün Dar ve Geniş Kapsamı

Mardin Mutasarrıfı Hilmi Bey, Mardin'deki gayri Müslimlerin Arapça konuşan Katolikler olduğunu ve isyanlarla ilgileri bulunmadığını belirterek tutuklama emirlerine karşı çıkmış, bunun üzerine görevden alınmış.

3-10 Haziran / Katolik Ermeni Piskoposu Ignatius Maloyan ve yüzlerce din adamı ile eşraf katledilmiş…

Alman Konsolos Yardımcısı Walter Holstein, bu katliamları Alman Büyükelçiliği'ne telgraflarla bildirmiş.

Talat Paşa, Vali Reşit Bey’e telgraf çekerek Ermenilere yönelik asayiş önlemlerinin ve politikalarının diğer Hıristiyan cemaatlere de uygulanmasının kesinlikle kabul edilemeyeceğini resmi olarak bildirmiştir.

 

3. Kürtlerin Sürülüşü, 1916-1934

1916: Birinci Aşama

Talat Paşa, 2 Mayıs 1916'da Diyarbakır Valisi'ne gönderdiği şifreli emirle Kürt sürgününü başlatmış.

Sürgünün temel kurallarından biri, Kürtlerin aşiret hayatını sürdürememeleri ve milliyetlerini koruyamamaları için "aşiret reislerinin aşiret üyelerinden kesinlikle ayrılması" ve Konya, Kastamonu, Kayseri, Niğde gibi illere dağıtılmasıydı.

Balkanlar'dan gelen Arnavut, Bosnalı ve Pomak göçmenleri Ermeni ve Kürtlerden boşaltılan yerlere yerleştirilmiş…

 

1925: İkinci Aşama

13 Şubat 1925'te Piran'da başlayan Şeyh Said İsyanı, kısa sürede geniş bir alana yayılarak Diyarbakır'ı kuşatmıştır (önceki bölümde, doğu illerindeki Kürtlerin batı illerine sürgün edildiği ve büyük kısmının yollarda kırıldığı belirtilmişti…)

İsyan hareketin sonlandırıldıktan sonra isyana katılan aşiretler batı illerine sürgün edilmiş…

 

1934: Üçüncü Aşama

14 Haziran 1934'te çıkarılan İskan Kanunu

Kanunla aşiretlerin hukuki varlığı, ağalık, beylik ve şeyhlik unvanları lağvedilmiş, mülkleri kamulaştırılmıştır

Bölgedeki Kürtler yine batı illerine sürgün edilmiş, Kürtlerin boşalttığı yerlere de Balkan göçmenleri yerleştirilmiş…

 

4. Doğu Vilayetlerinde Kültür ve Eğitim

Kültür Devrimi

Eğitim sistemi, "kültür bütünlüğü" yaratmayı hedefler

3 Mart 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatılmış ve tüm okullar Maarif Vekaleti'ne bağlanarak eğitim tamamen millileştirilmiştir.

 

Milli kimliğin inşası için Türk Ocakları (1912) ve sonrasında kurulan Halkevleri (1932) etkin birer propaganda aracı olarak kullanılmıştır.

 

Vilayette Ulus: Diyarbakır’da Kültür ve Eğitim

…

 

Kürt Kız Çocuklar İçin Yatılı Okullar

Elazığ Kız Enstitüsü / Okulda Kürtçe konuşmak ve İslami ibadetler tamamen yasaklanmıştır

İsmet İnönü okulu ziyaretinde bir kız öğrencinin elini tutarak, "Bu el silah ya da kılıç yerine kalem ya da dikiş iğnesi tutacak!" demiş ve yazar İsmet İnönü’nün bu ifadesini asimilasyonun başarısına övgü olarak tespit etmiştir.

 

5. Fırtınadan Sonraki Sessizlik: Hafıza Politikaları

Şiddet Görenin Susturulması: Unutturma Çabaları

…

 

Damnatio Memoriae: Hafızanın Yıkılması ve İnşa Edilmesi

…

 

Diyarbakır’da Hafıza Politikaları

Diyarbekir vilayetinin İslami geçmişini temsil eden adı, Atatürk'ün 17 Kasım 1937 tarihli talimatıyla, bölgedeki bakır madenlerine atıfla "Diyarbakır" olarak değiştirilmiştir.

 

Yer İsimlerinin Değişmesi

Diyarbakır'daki Kabiye köyü Bağıvar, Karakilise köyü Dökmetaş yapılmıştır…

 

Sonuç

Özetle, idari teşkilat doğu illerindeki Hıristiyanları ve Kürtleri bölgeden tasfiye edip (yakarak, keserek, sürgün ederek vs.), onları yerine Türkleri (özellikle Balkan muhacirlerini) yerleştirdiğini iddia ediyor. Kitabın iddialarına göre İdari teşkilat ayrıca şunu da yapmış; Hıristiyan ve Kürtlere ait kültür ürünlerini de yok etmiş, mesela Kürt ezgilerini alıp kendine mal etmiş, yerel zanaatkarların ürünlerini Türk el sanatları diye tescil etmiş vs.

…

24.8.26