2 Haziran 2026 Salı

Uğur Ümit Üngör - Modern Türkiye'nin İnşası - Notlar

Uğur Ümit Üngör - Modern Türkiye'nin İnşası - Notlar

Doğu Anadolu'da Ulus, Devlet ve Şiddet (1913-1950)

İletişim Yayınları, 2016

 


Önsöz

1913-1950 yılları arası / Jön Türk Dönemi

 

Milliyetçi Paradigma: İmparatorluğu azınlık milliyetçiliklerinin yıktığını, Türk milliyetçiliğinin buna bir savunma tepkisi olarak doğduğunu savunur.

 

Devletçi Paradigma: Zulüm ve sürgünleri, devletin bekasını korumak ve dış müdahaleleri önlemek için pragmatik/realpolitik zorunluluklar olarak görür.

 

Devlet kendisini ideolojik bir bahçıvan, hedef grupları ise mükemmel ve saf toplumsal düzenin önünde engel olan "yabani otlar" olarak görür.

 

Kitabın içeriği

1. Bölüm: Osmanlı'nın son döneminde Doğu Anadolu'daki toplumsal yapı, milliyetçiliğin bölgeye girişi ve Balkan kayıplarının yarattığı travmanın homojenleştirici politikaları tetiklemesi.

 

2. Bölüm: I. Dünya Savaşı sırasında Diyarbekir vilayetinde Ermenilere ve diğer Hristiyan gruplara yönelik kitlesel şiddet ve soykırım süreci; yerel eşrafın bu süreçteki rolü.

 

3. Bölüm: Kürt nüfusa yönelik yaklaşık 20 yıla yayılan üç aşamalı (1916, 1925, 1934) zorunlu göç, sürgün ve yerini Türk nüfusla doldurma (çift yönlü nüfus transferi) politikaları.

 

4. Bölüm: 1923 sonrası tek parti rejiminin kurduğu eğitim, kültür ve kurumlar aracılığıyla Doğu'da yürüttüğü kültürel asimilasyon ve ulus oluşturma projeleri.

 

5. Bölüm: Sürecin mekânsal, kültürel ve bellek düzeyindeki izlerinin silinmesi/yeniden inşası.

 

Giriş

Sosyolojik literatürde Gellner’in "işlevsel gereklilik" (endüstriyelleşmenin tek tipleşmiş bir kültüre ihtiyaç duyması) teorisi ile yukarıdan aşağıya "toplum mühendisliği" arasındaki gerilim, ulus-devlet sisteminin üç aşamasında vücut bulur. Sistem, Avrupa’daki çekirdek aşamasından yayılma aşamasına geçmiş; üçüncü aşamada ise Birleşmiş Milletler gibi yapılarla "devlet üreten bir motor" haline gelerek olgunlaşmıştır. Bu son aşamada homojenlik, yerel bir tercihten ziyade küresel bir standart ve ayakta kalma şartı olarak dayatılmıştır.

 

Ulus-devlet sisteminin ontolojik temelleri şu üç sütun üzerine inşa edilmiştir:

Bütünlük: Parçalanmaz ve kesin sınırlarla tahkim edilmiş bir mekânsal egemenlik.

Homojenlik: Nüfusun dil, kültür ve sadakat düzleminde tek tipleştirilmesi; yabancı unsurların bünyeden ayıklanması.

Süreklilik: Ulusal kimliğin eğitim ve semboller aracılığıyla nesiller boyu yeniden üretilmesi.

 

Westphalia sonrası düzende sadakat, hanedanlardan sınırlara kaymış; bu sınırlar milyonlarca insanın yaşamının mutlak belirleyicisi olmuştur.

 

1. Osmanlı İmparatorluğu'nun Son Döneminde Milliyetçilik ve Nüfus Politikaları

19. yüzyılın sonu, Osmanlı elitleri için sadece toprak kaybı değil, derin bir ontolojik güvensizlik dönemidir. Bu süreçte yaşanan "beka" krizi, kapsayıcı Osmanlı yurtseverliğinin iflasına ve dışlayıcı bir Türk milliyetçiliğine geçişe neden olmuştur. Ancak bu geçiş basit bir fikir değişikliği değildir; mevcut çoğulcu kimliklerin sistematik bir şekilde "tanınmaması" (non-recognition) ve "Osmanlı" kimliğinin "Türk" ile eş anlamlı hale getirilmesi sürecidir.

 

İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), şu stratejik hedefleri gütmüştür:

Çok-etnili imparatorluk bakiyesinden homojen bir çekirdek yaratma zorunluluğu.

Makbul olmayan unsurların "tanınmama" politikasıyla kamusal alandan ve coğrafyadan silinmesi.

Nüfusun demografik bir silah olarak kullanılması ve stratejik iskân politikaları.

 

Ulus-devlet, milliyetçilik ideolojisinin en mükemmel siyasi ürünü oldu.

 

Bu ideolojik mutasyonun sahadaki en sarsıcı yansımaları, imparatorluğun en heterojen bölgelerinden biri olan Diyarbakır’da gözlemlenir.

 

Diyarbakır’a Giriş

19. yüzyıl başında Diyarbekir vilayeti, idari ve ekonomik ağırlığıyla bir mikrokosmos niteliğindeydi. "Millet sistemi" çerçevesinde şekillenen bu yapı, Ermeni, Kürt, Süryani, Yahudi, Ezidi ve Zaza grupların "yehdestî" (akrabalık) ve "vifak-ı kadim" (kadim barış) prensipleriyle ördüğü karmaşık bir sosyo-ekonomik ağa sahipti. Ancak bu yapı, milliyetçiliğin "tanıma/tanımama" dinamikleri karşısında son derece kırılgandı.

 

Milliyetçiliğin Ortaya Çıkışı

Jön Türk hareketi, Osmanlıcılık ve İslamcılık duraklarından geçerek Balkan Savaşları’nın travmasıyla Türkçülüğün en sert formuna evrilmiştir.

Bu ideolojik sentezde iki farklı damar öne çıkar:

Yusuf Akçura: Etnik kökeni merkeze alan, imparatorluk sentezlerini reddeden realist ve seküler bir Türkçülük.

Ziya Gökalp: Kültürel asimilasyonu ve "yetiştirme tarzını" esas alan, sosyolojiyi devletin emrine veren korporatist bir milliyetçilik.

 

Toplumun Keşfi ve Nüfus Politikaları

(Yazar bu bölümde Jön Türk dönemi sosyoloji ve etnografya çalışmalarının imha ve iskân silahına dönüştüğünü iddia ediyor)

Ziya Gökalp’in "toplum mühendisi" olarak kurguladığı İskân-ı Aşair ve Muhacirin Müdüriyeti (İAMM), Anadolu’nun etnik haritasını çıkarırken "denasyonalizasyon" (gayri millileştirme) süreçlerini yönetmiştir.

Ziya Gökalp: Bir millet aynı tarzda yetişmiş insanlardan meydana gelmiş bir gruptur.

 

Şiddet, Kurban Etme ve İntikam Alma

1912-1913 Balkan Savaşları, Osmanlı Müslüman elitleri için sadece askeri bir mağlubiyet değil, kolektif bir travmadır.

 

Dr. Nazım Bey

 

2. Hıristiyan Soykırımı, 1915-1916

Savaş ve Zulüm

Birinci Dünya Savaşı / Savaşın ilanı, milliyetçi basında büyük bir coşkuyla karşılandı.

 

Savaşın başlamasıyla birlikte Diyarbakır vilayetinde de askeri hareketlilik artmış, Ahmet İzzet Paşa komutasındaki 2. Ordu birlikleri şehre yerleşmiştir.

Ordu, halktan yiyecek, hayvan ve asker toplamaya başlamış…

 

Talat Paşa 6 Eylül 1914'te yerel güvenlik güçlerine Ermeni önderlerinin yakından "takip ve gözetim" altında tutulması emrini vermiştir.

 

Sarıkamış Kuşatması'nın ağır bir yenilgiyle sonuçlanması ve Üçüncü Ordu'nun neredeyse yok olması… (Yazar bu mağlubiyetlerde Ermenilerin katkısı olduğu zannıyla hareket eden hükumetin, Ermeniler üzerindeki baskıyı arttırdığını iddia ediyor)

26 Aralık 1914'te Talat Paşa "tüm Ermeni polis memur ve amirlerinin, Ermeni kamu görevlerinin işlerine son verilmesini" emretmiştir.

Mart 1915'te Ermeni ve diğer gayri Müslim askerlerin silahları alınarak amele taburlarına sevk edilmiş…

 

25 Mart 1915'te Diyarbekir Valisi Hamid Bey görevden alınarak yerine Dr. Mehmed Reşid atanmıştır.

27 Nisan'da Talat Paşa'ya gönderdiği telgrafta Diyarbekir'de "çoğu parti üyesi 1.000 asker kaçağının yakalandığını" ve aramaların sürdüğünü bildirmiştir.

Mayıs ayında Diyarbakır ovasındaki Karabaş ve Kabiye köyleri milisler ve Kürt aşiretleri tarafından basılarak baltalar, kılıçlar ve kamalarla tamamen yok edilmiştir.

Talat Paşa, 23 Mayıs 1915'te tüm Ermeni halkının Der Zor'a sürülmesini öngören genel sürgün emrini yayımlamıştır.

 

"Yak, Vur, Öldür": Zulmün Soykırıma Dönüşmesi

(Osmanlı ordusunda görev yapan Venezuelalı subay Rafael de Nogales / Bu elemanın iddiasına göre "Yak-Vur-Öldür" kelimelerinden oluşan gizli bir telgraf gönderilmiş valiye. O kadar gizli ki, Venezuelalı subayın bundan haberi olmuş…)

 

30 Mayıs 1915 Pazar günü 636 kişi elleri kelepçeli olarak Musul'a götürülme bahanesiyle Dicle kıyısında keleklere bindirilmiş. Kelekler Raman Boğazı'na geldiğinde, Raman aşiret reisi Ömer ve milisler tarafından soyulmuş ve öldürülmüş.

Bu katliamları yapan milisler, gösterdikleri "başarılar" sebebiyle madalya ve paralarla ödüllendirilmiş.

1 Temmuz'da Hançepek Ermeni mahallesinde yaklaşık 1060 kişi katledilmiş.

 

Merkez ve Çevre: Zulmün Dar ve Geniş Kapsamı

Mardin Mutasarrıfı Hilmi Bey, Mardin'deki gayri Müslimlerin Arapça konuşan Katolikler olduğunu ve isyanlarla ilgileri bulunmadığını belirterek tutuklama emirlerine karşı çıkmış, bunun üzerine görevden alınmış.

3-10 Haziran / Katolik Ermeni Piskoposu Ignatius Maloyan ve yüzlerce din adamı ile eşraf katledilmiş…

Alman Konsolos Yardımcısı Walter Holstein, bu katliamları Alman Büyükelçiliği'ne telgraflarla bildirmiş.

Talat Paşa, Vali Reşit Bey’e telgraf çekerek Ermenilere yönelik asayiş önlemlerinin ve politikalarının diğer Hıristiyan cemaatlere de uygulanmasının kesinlikle kabul edilemeyeceğini resmi olarak bildirmiştir.

 

3. Kürtlerin Sürülüşü, 1916-1934

1916: Birinci Aşama

Talat Paşa, 2 Mayıs 1916'da Diyarbakır Valisi'ne gönderdiği şifreli emirle Kürt sürgününü başlatmış.

Sürgünün temel kurallarından biri, Kürtlerin aşiret hayatını sürdürememeleri ve milliyetlerini koruyamamaları için "aşiret reislerinin aşiret üyelerinden kesinlikle ayrılması" ve Konya, Kastamonu, Kayseri, Niğde gibi illere dağıtılmasıydı.

Balkanlar'dan gelen Arnavut, Bosnalı ve Pomak göçmenleri Ermeni ve Kürtlerden boşaltılan yerlere yerleştirilmiş…

 

1925: İkinci Aşama

13 Şubat 1925'te Piran'da başlayan Şeyh Said İsyanı, kısa sürede geniş bir alana yayılarak Diyarbakır'ı kuşatmıştır (önceki bölümde, doğu illerindeki Kürtlerin batı illerine sürgün edildiği ve büyük kısmının yollarda kırıldığı belirtilmişti…)

İsyan hareketin sonlandırıldıktan sonra isyana katılan aşiretler batı illerine sürgün edilmiş…

 

1934: Üçüncü Aşama

14 Haziran 1934'te çıkarılan İskan Kanunu

Kanunla aşiretlerin hukuki varlığı, ağalık, beylik ve şeyhlik unvanları lağvedilmiş, mülkleri kamulaştırılmıştır

Bölgedeki Kürtler yine batı illerine sürgün edilmiş, Kürtlerin boşalttığı yerlere de Balkan göçmenleri yerleştirilmiş…

 

4. Doğu Vilayetlerinde Kültür ve Eğitim

Kültür Devrimi

Eğitim sistemi, "kültür bütünlüğü" yaratmayı hedefler

3 Mart 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatılmış ve tüm okullar Maarif Vekaleti'ne bağlanarak eğitim tamamen millileştirilmiştir.

 

Milli kimliğin inşası için Türk Ocakları (1912) ve sonrasında kurulan Halkevleri (1932) etkin birer propaganda aracı olarak kullanılmıştır.

 

Vilayette Ulus: Diyarbakır’da Kültür ve Eğitim

 

Kürt Kız Çocuklar İçin Yatılı Okullar

Elazığ Kız Enstitüsü / Okulda Kürtçe konuşmak ve İslami ibadetler tamamen yasaklanmıştır

İsmet İnönü okulu ziyaretinde bir kız öğrencinin elini tutarak, "Bu el silah ya da kılıç yerine kalem ya da dikiş iğnesi tutacak!" demiş ve yazar İsmet İnönü’nün bu ifadesini asimilasyonun başarısına övgü olarak tespit etmiştir.

 

5. Fırtınadan Sonraki Sessizlik: Hafıza Politikaları

Şiddet Görenin Susturulması: Unutturma Çabaları

 

Damnatio Memoriae: Hafızanın Yıkılması ve İnşa Edilmesi

 

Diyarbakır’da Hafıza Politikaları

Diyarbekir vilayetinin İslami geçmişini temsil eden adı, Atatürk'ün 17 Kasım 1937 tarihli talimatıyla, bölgedeki bakır madenlerine atıfla "Diyarbakır" olarak değiştirilmiştir.

 

Yer İsimlerinin Değişmesi

Diyarbakır'daki Kabiye köyü Bağıvar, Karakilise köyü Dökmetaş yapılmıştır…

 

Sonuç

Özetle, idari teşkilat doğu illerindeki Hıristiyanları ve Kürtleri bölgeden tasfiye edip (yakarak, keserek, sürgün ederek vs.), onları yerine Türkleri (özellikle Balkan muhacirlerini) yerleştirdiğini iddia ediyor. Kitabın iddialarına göre İdari teşkilat ayrıca şunu da yapmış; Hıristiyan ve Kürtlere ait kültür ürünlerini de yok etmiş, mesela Kürt ezgilerini alıp kendine mal etmiş, yerel zanaatkarların ürünlerini Türk el sanatları diye tescil etmiş vs.

24.8.26 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder