Uğur
Ümit Üngör - Modern Türkiye'nin İnşası -
Notlar
Doğu Anadolu'da Ulus, Devlet ve Şiddet (1913-1950)
İletişim Yayınları, 2016
Önsöz
1913-1950 yılları arası / Jön Türk Dönemi
Milliyetçi Paradigma: İmparatorluğu azınlık
milliyetçiliklerinin yıktığını, Türk milliyetçiliğinin buna bir savunma tepkisi
olarak doğduğunu savunur.
Devletçi Paradigma: Zulüm ve sürgünleri, devletin bekasını
korumak ve dış müdahaleleri önlemek için pragmatik/realpolitik zorunluluklar
olarak görür.
Devlet kendisini ideolojik bir bahçıvan, hedef grupları ise
mükemmel ve saf toplumsal düzenin önünde engel olan "yabani otlar"
olarak görür.
Kitabın içeriği
1. Bölüm: Osmanlı'nın son döneminde Doğu Anadolu'daki
toplumsal yapı, milliyetçiliğin bölgeye girişi ve Balkan kayıplarının yarattığı
travmanın homojenleştirici politikaları tetiklemesi.
2. Bölüm: I. Dünya Savaşı sırasında Diyarbekir vilayetinde
Ermenilere ve diğer Hristiyan gruplara yönelik kitlesel şiddet ve soykırım
süreci; yerel eşrafın bu süreçteki rolü.
3. Bölüm: Kürt nüfusa yönelik yaklaşık 20 yıla yayılan üç
aşamalı (1916, 1925, 1934) zorunlu göç, sürgün ve yerini Türk nüfusla doldurma
(çift yönlü nüfus transferi) politikaları.
4. Bölüm: 1923 sonrası tek parti rejiminin kurduğu eğitim,
kültür ve kurumlar aracılığıyla Doğu'da yürüttüğü kültürel asimilasyon ve ulus
oluşturma projeleri.
5. Bölüm: Sürecin mekânsal, kültürel ve bellek düzeyindeki
izlerinin silinmesi/yeniden inşası.
Giriş
Sosyolojik literatürde Gellner’in "işlevsel
gereklilik" (endüstriyelleşmenin tek tipleşmiş bir kültüre ihtiyaç
duyması) teorisi ile yukarıdan aşağıya "toplum mühendisliği"
arasındaki gerilim, ulus-devlet sisteminin üç aşamasında vücut bulur. Sistem,
Avrupa’daki çekirdek aşamasından yayılma aşamasına geçmiş; üçüncü aşamada ise
Birleşmiş Milletler gibi yapılarla "devlet üreten bir motor" haline
gelerek olgunlaşmıştır. Bu son aşamada homojenlik, yerel bir tercihten ziyade
küresel bir standart ve ayakta kalma şartı olarak dayatılmıştır.
Ulus-devlet sisteminin ontolojik temelleri şu üç sütun
üzerine inşa edilmiştir:
Bütünlük: Parçalanmaz ve kesin sınırlarla tahkim
edilmiş bir mekânsal egemenlik.
Homojenlik: Nüfusun dil, kültür ve sadakat düzleminde
tek tipleştirilmesi; yabancı unsurların bünyeden ayıklanması.
Süreklilik: Ulusal kimliğin eğitim ve semboller
aracılığıyla nesiller boyu yeniden üretilmesi.
Westphalia sonrası düzende sadakat, hanedanlardan sınırlara
kaymış; bu sınırlar milyonlarca insanın yaşamının mutlak belirleyicisi olmuştur.
1. Osmanlı İmparatorluğu'nun Son Döneminde Milliyetçilik ve Nüfus
Politikaları
19. yüzyılın sonu, Osmanlı elitleri için sadece toprak kaybı
değil, derin bir ontolojik güvensizlik dönemidir. Bu süreçte yaşanan
"beka" krizi, kapsayıcı Osmanlı yurtseverliğinin iflasına ve
dışlayıcı bir Türk milliyetçiliğine geçişe neden olmuştur. Ancak bu geçiş basit
bir fikir değişikliği değildir; mevcut çoğulcu kimliklerin sistematik bir
şekilde "tanınmaması" (non-recognition) ve "Osmanlı"
kimliğinin "Türk" ile eş anlamlı hale getirilmesi sürecidir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), şu stratejik hedefleri
gütmüştür:
Çok-etnili imparatorluk bakiyesinden homojen bir çekirdek
yaratma zorunluluğu.
Makbul olmayan unsurların "tanınmama"
politikasıyla kamusal alandan ve coğrafyadan silinmesi.
Nüfusun demografik bir silah olarak kullanılması ve
stratejik iskân politikaları.
Ulus-devlet, milliyetçilik ideolojisinin en mükemmel siyasi
ürünü oldu.
Bu ideolojik mutasyonun sahadaki en sarsıcı yansımaları,
imparatorluğun en heterojen bölgelerinden biri olan Diyarbakır’da gözlemlenir.
Diyarbakır’a Giriş
19. yüzyıl başında Diyarbekir vilayeti, idari ve ekonomik
ağırlığıyla bir mikrokosmos niteliğindeydi. "Millet sistemi"
çerçevesinde şekillenen bu yapı, Ermeni, Kürt, Süryani, Yahudi, Ezidi ve Zaza
grupların "yehdestî" (akrabalık) ve "vifak-ı kadim" (kadim
barış) prensipleriyle ördüğü karmaşık bir sosyo-ekonomik ağa sahipti. Ancak bu
yapı, milliyetçiliğin "tanıma/tanımama" dinamikleri karşısında son
derece kırılgandı.
Milliyetçiliğin Ortaya Çıkışı
Jön Türk hareketi, Osmanlıcılık ve İslamcılık duraklarından
geçerek Balkan Savaşları’nın travmasıyla Türkçülüğün en sert formuna
evrilmiştir.
Bu ideolojik sentezde iki farklı damar öne çıkar:
Yusuf Akçura: Etnik kökeni merkeze alan, imparatorluk
sentezlerini reddeden realist ve seküler bir Türkçülük.
Ziya Gökalp: Kültürel asimilasyonu ve
"yetiştirme tarzını" esas alan, sosyolojiyi devletin emrine veren
korporatist bir milliyetçilik.
Toplumun Keşfi ve Nüfus Politikaları
(Yazar bu bölümde Jön Türk dönemi sosyoloji ve etnografya
çalışmalarının imha ve iskân silahına dönüştüğünü iddia ediyor)
Ziya Gökalp’in "toplum mühendisi" olarak
kurguladığı İskân-ı Aşair ve Muhacirin Müdüriyeti (İAMM), Anadolu’nun etnik
haritasını çıkarırken "denasyonalizasyon" (gayri millileştirme)
süreçlerini yönetmiştir.
Ziya Gökalp: Bir millet aynı tarzda yetişmiş insanlardan
meydana gelmiş bir gruptur.
Şiddet, Kurban Etme ve İntikam Alma
1912-1913 Balkan Savaşları, Osmanlı Müslüman elitleri için
sadece askeri bir mağlubiyet değil, kolektif bir travmadır.
Dr. Nazım Bey
2. Hıristiyan Soykırımı, 1915-1916
Savaş ve Zulüm
Birinci Dünya Savaşı / Savaşın ilanı, milliyetçi basında
büyük bir coşkuyla karşılandı.
Savaşın başlamasıyla birlikte Diyarbakır vilayetinde de
askeri hareketlilik artmış, Ahmet İzzet Paşa komutasındaki 2. Ordu birlikleri
şehre yerleşmiştir.
Ordu, halktan yiyecek, hayvan ve asker toplamaya başlamış…
Talat Paşa 6 Eylül 1914'te yerel güvenlik güçlerine Ermeni
önderlerinin yakından "takip ve gözetim" altında tutulması emrini
vermiştir.
Sarıkamış Kuşatması'nın ağır bir yenilgiyle sonuçlanması ve
Üçüncü Ordu'nun neredeyse yok olması… (Yazar bu mağlubiyetlerde Ermenilerin
katkısı olduğu zannıyla hareket eden hükumetin, Ermeniler üzerindeki baskıyı arttırdığını
iddia ediyor)
26 Aralık 1914'te Talat Paşa "tüm Ermeni polis memur ve
amirlerinin, Ermeni kamu görevlerinin işlerine son verilmesini"
emretmiştir.
Mart 1915'te Ermeni ve diğer gayri Müslim askerlerin
silahları alınarak amele taburlarına sevk edilmiş…
25 Mart 1915'te Diyarbekir Valisi Hamid Bey görevden
alınarak yerine Dr. Mehmed Reşid atanmıştır.
27 Nisan'da Talat Paşa'ya gönderdiği telgrafta Diyarbekir'de
"çoğu parti üyesi 1.000 asker kaçağının yakalandığını" ve aramaların
sürdüğünü bildirmiştir.
Mayıs ayında Diyarbakır ovasındaki Karabaş ve Kabiye
köyleri milisler ve Kürt aşiretleri tarafından basılarak baltalar, kılıçlar ve
kamalarla tamamen yok edilmiştir.
Talat Paşa, 23 Mayıs 1915'te tüm Ermeni halkının Der Zor'a
sürülmesini öngören genel sürgün emrini yayımlamıştır.
"Yak, Vur, Öldür": Zulmün Soykırıma Dönüşmesi
(Osmanlı ordusunda görev yapan Venezuelalı subay Rafael
de Nogales / Bu elemanın iddiasına göre "Yak-Vur-Öldür"
kelimelerinden oluşan gizli bir telgraf gönderilmiş valiye. O kadar gizli ki, Venezuelalı
subayın bundan haberi olmuş…)
30 Mayıs 1915 Pazar günü 636 kişi elleri kelepçeli olarak
Musul'a götürülme bahanesiyle Dicle kıyısında keleklere bindirilmiş. Kelekler
Raman Boğazı'na geldiğinde, Raman aşiret reisi Ömer ve milisler tarafından
soyulmuş ve öldürülmüş.
Bu katliamları yapan milisler, gösterdikleri
"başarılar" sebebiyle madalya ve paralarla ödüllendirilmiş.
1 Temmuz'da Hançepek Ermeni mahallesinde yaklaşık 1060 kişi katledilmiş.
Merkez ve Çevre: Zulmün Dar ve Geniş Kapsamı
Mardin Mutasarrıfı Hilmi Bey, Mardin'deki gayri Müslimlerin
Arapça konuşan Katolikler olduğunu ve isyanlarla ilgileri bulunmadığını
belirterek tutuklama emirlerine karşı çıkmış, bunun üzerine görevden alınmış.
3-10 Haziran / Katolik Ermeni Piskoposu Ignatius Maloyan ve
yüzlerce din adamı ile eşraf katledilmiş…
Alman Konsolos Yardımcısı Walter Holstein, bu katliamları Alman
Büyükelçiliği'ne telgraflarla bildirmiş.
Talat Paşa, Vali Reşit Bey’e telgraf çekerek Ermenilere
yönelik asayiş önlemlerinin ve politikalarının diğer Hıristiyan cemaatlere de
uygulanmasının kesinlikle kabul edilemeyeceğini resmi olarak bildirmiştir.
3. Kürtlerin Sürülüşü, 1916-1934
1916: Birinci Aşama
Talat Paşa, 2 Mayıs 1916'da Diyarbakır Valisi'ne gönderdiği
şifreli emirle Kürt sürgününü başlatmış.
Sürgünün temel kurallarından biri, Kürtlerin aşiret hayatını
sürdürememeleri ve milliyetlerini koruyamamaları için "aşiret reislerinin
aşiret üyelerinden kesinlikle ayrılması" ve Konya, Kastamonu, Kayseri,
Niğde gibi illere dağıtılmasıydı.
Balkanlar'dan gelen Arnavut, Bosnalı ve Pomak göçmenleri
Ermeni ve Kürtlerden boşaltılan yerlere yerleştirilmiş…
1925: İkinci Aşama
13 Şubat 1925'te Piran'da başlayan Şeyh Said İsyanı, kısa
sürede geniş bir alana yayılarak Diyarbakır'ı kuşatmıştır (önceki bölümde,
doğu illerindeki Kürtlerin batı illerine sürgün edildiği ve büyük kısmının
yollarda kırıldığı belirtilmişti…)
İsyan hareketin sonlandırıldıktan sonra isyana katılan aşiretler
batı illerine sürgün edilmiş…
1934: Üçüncü Aşama
14 Haziran 1934'te çıkarılan İskan Kanunu
Kanunla aşiretlerin hukuki varlığı, ağalık, beylik ve
şeyhlik unvanları lağvedilmiş, mülkleri kamulaştırılmıştır
Bölgedeki Kürtler yine batı illerine sürgün edilmiş, Kürtlerin
boşalttığı yerlere de Balkan göçmenleri yerleştirilmiş…
4. Doğu Vilayetlerinde Kültür ve Eğitim
Kültür Devrimi
Eğitim sistemi, "kültür bütünlüğü" yaratmayı
hedefler
3 Mart 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile
medreseler kapatılmış ve tüm okullar Maarif Vekaleti'ne bağlanarak eğitim
tamamen millileştirilmiştir.
Milli kimliğin inşası için Türk Ocakları (1912) ve
sonrasında kurulan Halkevleri (1932) etkin birer propaganda aracı olarak
kullanılmıştır.
Vilayette Ulus: Diyarbakır’da Kültür ve Eğitim
…
Kürt Kız Çocuklar İçin Yatılı Okullar
Elazığ Kız Enstitüsü / Okulda Kürtçe konuşmak ve İslami
ibadetler tamamen yasaklanmıştır
İsmet İnönü okulu ziyaretinde bir kız öğrencinin elini
tutarak, "Bu el silah ya da kılıç yerine kalem ya da dikiş iğnesi
tutacak!" demiş ve yazar İsmet İnönü’nün bu ifadesini asimilasyonun
başarısına övgü olarak tespit etmiştir.
5. Fırtınadan Sonraki Sessizlik: Hafıza Politikaları
Şiddet Görenin Susturulması: Unutturma Çabaları
…
Damnatio Memoriae: Hafızanın Yıkılması ve İnşa Edilmesi
…
Diyarbakır’da Hafıza Politikaları
Diyarbekir vilayetinin İslami geçmişini temsil eden adı,
Atatürk'ün 17 Kasım 1937 tarihli talimatıyla, bölgedeki bakır madenlerine
atıfla "Diyarbakır" olarak değiştirilmiştir.
Yer İsimlerinin Değişmesi
Diyarbakır'daki Kabiye köyü Bağıvar, Karakilise köyü
Dökmetaş yapılmıştır…
Sonuç
Özetle, idari teşkilat doğu illerindeki Hıristiyanları ve
Kürtleri bölgeden tasfiye edip (yakarak, keserek, sürgün ederek vs.), onları
yerine Türkleri (özellikle Balkan muhacirlerini) yerleştirdiğini iddia ediyor. Kitabın
iddialarına göre İdari teşkilat ayrıca şunu da yapmış; Hıristiyan ve Kürtlere
ait kültür ürünlerini de yok etmiş, mesela Kürt ezgilerini alıp kendine mal etmiş,
yerel zanaatkarların ürünlerini Türk el sanatları diye tescil etmiş vs.
…
24.8.26
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder