Jan
Philipp Reemtsma - Vahşeti Kavramak -
Notlar
İnsan Zulmünü Açıklama Denemeleri
Mütercim: Ender Ateşman, Ayrıntı Yayınları, 1998
Sunuş
Toplumlar ve bireyler, kendilerinin uyguladığı şiddetle
yüzleşmek yerine sürekli olarak "ötekilerin bize yaptıklarını" öne
sürerek kendi şiddetlerini mazur gösterirler.
Şiddet, nesnel bir sosyal bilim tanımından ziyade ahlaki ve
ideolojik sınırların konusudur.
Hobbes’tan itibaren devlet, şiddeti özel alanlardan
kaldırarak tekeline almıştır.
Bundan sonra şiddet özel bir araç olmaktan çıkarılıp
gerekçelendirilmesi gereken anormal bir kategoriye dönüştürülmüştür.
Türkiye'de farklı alt kimlikler ve gruplar (ister devlet,
ister dini/siyasi yapılar olsun) şiddeti kendi idealleri doğrultusunda
meşrulaştırmakta; aynı eylem "bizden biri" tarafından yapıldığında
haklı, "öteki" tarafından yapıldığında haksız sayılmaktadır.
Günlük yaşamda (ailede, okulda, sokakta) şiddet doğal bir
iletişim dili olarak kabul edilmektedir.
Taner Akçam ve Ender
Ateşman
…
Yüzyılın damgası - köklü bir yanılgı mı?
Hannah Arendt'in 1970 yılında belirttiği gibi, 20. yüzyılın
"savaşlar ve devrimler yüzyılı" olması şiddet üzerine düşünmek için
yeterince neden sunsa da geleneksel sosyal bilimler şiddeti tanımlamakta ve
kavramsallaştırmakta büyük bir belirsizlik yaşamıştır.
20. yüzyılın yıkıcı eğilimlerini "Auschwitz",
"Gulag" veya "Hiroşima" gibi tek bir ad altında birleştirme
çabaları, tamamen farklı şiddet biçimlerini (devlet terörü, sömürge savaşları,
yüksek teknolojiyle insan öldürme) aynı kefeye koyduğu için başarısızlığa
mahkumdur.
Max Weber’in araç-amaç
rasyonelliğine dayanan eylem modeli:
Şiddet bir araçtır. Araç,
belli bir amaca hizmet eder.
Şiddet ancak hizmet ettiği
amaçla birlikte anlaşılabilir.
Hobbes sorununun yeniden ortaya çıkışı - Uygarlık diyalektiği
Uygarlıktan her söz edişimde Hobbes modelini temel alırım:
İnsanlar silahsızlandırılır, şiddet tekelleşir.
İnsanlar silahsızlandırılır ve şiddet tekelleşerek kurumlara
devredilir.
Sigmund Freud, Norbert Elias, Theodor Adorno ve Max
Horkheimer’ın uygarlık kuramları…
Uygarlığın getirdiği güvenlik ve disiplin insan yıkıcılığını
ortadan kaldırmadı; onu yeniden biçimlendirdi/üretti.
"Sıcak" Vahşet: Caniye doğrudan zevk veren,
içgüdüsel sınırların aşılmasıyla ortaya çıkan ve uygarlık öncesi barbarlığa
benzeyen şiddet biçimidir.
Sıcak cani, uygarlık düşmanıdır, barbardır, vahşidir.
"Soğuk" Vahşet: Caninin doğrudan haz
almadığı, kurallara, protokollere ve hiyerarşik emirlere uyarak
gerçekleştirdiği şiddettir. / cani burada vahşet işçisidir.
Sıcak cani bir uygarlık düşmanı olarak görülüp
cezalandırılırken, soğuk cani aslında uygarlığın son derece sıkı içgüdü
denetimine sahip "örnek bir elemanı" olarak işlev görür.
Vahşeti kavramak
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman toplumunun kendi
işlediği kitlesel suçlarla yüzleşmemek için geliştirdiği kolektif savunma ve
ret mekanizmaları
Suçlar müttefiklerin bombalamalarıyla eşitlenerek
önemsizleştirildi…
Tarihsel olarak Batı uygarlığı, 18. yüzyıldan itibaren
şiddet alanlarını sınırlandırma (savaşı sadece savaş alanında tutma, insan
haklarını koruma) projesi üzerinde yükselmiştir. Ancak Auschwitz, Gulag ve
Hiroşima, modern çağın bu güvenli sınırlandırma modelini tamamen parçalamıştır.
Gerçekten suçlu olanlar dünyanın en rahat vicdanlarına
sahiptirler.
Terörasyo - Terör, rasyonalite ve imha politikası arasındaki ilişkiler
üzerine
Götz Aly ve Susanne Heim gibi araştırmacıların, nasyonal
sosyalist imha politikalarını tamamen "ekonomik rasyonalite" ve nüfus
politikası çerçevesinde açıklayan tezleri…
Her rasyonelleştirme girişimi kaçınılmaz olarak irrasyonel
bir "artık" üretir.
Terörün en temel işlevi, yönetim kararları ile bireysel
kaderler arasındaki rasyonel ilişkiyi yok ederek insanları tamamen savunmasız
bırakmaktır. Kurbanların rasyonel bir hayatta kalma stratejisi geliştirmesi
engellenir; çünkü kampta hayatta kalma yönündeki her rasyonel hamle, imha
mekanizmasına bir adım daha yaklaşmakla sonuçlanır.
(Terör kurbanları) Kurbanlar öldürülmeden önce isimleri
numaralarla değiştirilerek, saçları kesilerek ve temizlik imkanları ellerinden
alınarak zaten "canlı birer ceset" ve pislik haline getirilir.
Yıkım süreci, ilk fiziksel darbeyle (ilk darbe) başlar; bu
darbe hem faili şiddeti sürdürmeye hazırlar hem de kurban üzerindeki insani
anlaşmaları iptal eder.
(İspanyol Engizisyonu ve Maronlar) Dinsel fark ortadan
kalkıp asimilasyon tamamlandığında bile, izleme pratiğini sürdürmek isteyen
çoğunluk, "kanın saflığı" (limpieza de sangre) teorisini icat
ederek düşmanlığı genetik bir düzleme taşımıştır. Bu kaçınılmaz terör mantığı,
sürgün ve tehcir düşüncesinin (örneğin çılgın bir toplama kampı projesi olan
Madagaskar Planı'nın) nihayetinde fiziksel imhaya dönüşmesine yol açmıştır.
İnsan zulmünü psikanalitik olarak açıklama denemeleri
Freud 1929 sonrası döneminde (Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları),
erotik olmayan saldırganlığın ve yıkıcılığın özerk gücünü kabul ederek
"ölüm içgüdüsü" (todestrieb) hipotezini kurama entegre
etmiştir. Uygarlıkta, dışa yönlendirilemeyen bu yıkıcı enerji süper ego
tarafından içselleştirilir ve vicdan mekanizması aracılığıyla egonun kendisine
karşı bir "işgal gücü" gibi acımasızca kullanılır.
İşkenceci süper egoya aykırı değil, tam aksine paradoksal
bir şekilde süper egoya son derece uygun davranmaktadır. Kendi içsel sadizmini
ve çocukluktan kalma "kök korkusunu" (sınırsız bir keyfiyetin eline
düşme, tamamen korumasız kalma korkusu) kurbanla özdeşleştirerek
dışsallaştırır. İşkenceci, kurbanını tamamen çaresiz bırakarak kendi kök
korkusunu bastırır ve vahşet aracılığıyla sahte bir tanrısallık/egemenlik
kurar.
'İşkence' kavramının siyasi anlamı üzerine
1973 / Avukat Heinrich Hannover Baader-Meinhof grubu
üyelerinin cezaevindeki tecrit koşullarını "işkence" olarak
nitelendirdiği için Bremen Barosu Onur Kurulu tarafından cezalandırıldı.
Hannover'in iddiası Onur Kurulunda neden bir dava konusu
oldu? Neden herhangi bir davanın konusu oldu? Bizim için - bu durum
uygarlığımızın ne kadar yüksek olduğunu değil, uygarlık konusundaki düşüncemizi
gösterir -işkence iddiası bile neredeyse işkencenin kendisi kadar korkutucudur.
Antik Yunan’da işkence yalnızca kölelere uygulanabilirdi ve
toplumsal hiyerarşiyi anımsatma işlevi görüyordu.
Roma’da ise devletin otonomlaşması ve "majestelerine
karşı suçlar" kapsamında özgür yurttaşları da içine alacak şekilde
genişlemiştir.
13. yüzyılda Katolik Kilisesi, engizisyon aracılığıyla
düşünce suçunu kovuşturan ve bireyin bedeni ile ruhu üzerinde mutlak egemenlik
talep eden ilk totaliter kurum olarak işkenceyi yeniden yasallaştırmıştır.
Burjuva toplumlarında "işkencenin kaldırılması",
hukuk devleti felsefesinin sembolik bir meşruiyet kanıtıdır. Ancak işkence
sömürgelerde kesintisiz sürmüş, modern dünyada ise psikiyatrik terapiler,
Gestapo’nun "sıkı sorgulamaları" ve cezaevlerindeki uzun süreli
tecrit, uykusuz bırakma ve açlık gibi dolaylı ama yıkıcı tekniklerle
modernleşerek varlığını sürdürmüştür.
Irkçılık karşıtlığı tuzağı
Irkçı gerekçeler, izleme ve denetleme pratiğinin bir
nedeninden ziyade, bu izleme pratiğinin bir sonucudur.
Bu gerekçeler, dışsal bir ideoloji olmaktan ziyade,
ayrımcılık uygulayanların kendi pratiklerini ve "nedensiz
şüphelerini" rasyonalize etme çabasıdır.
"Irkçılık" üst kavramı, aslında farklı tarihsel
izleme öykülerinin özgünlüklerini gizleyen ve bizzat ırkçıların açtığı
kavramsal alanda kuram üreten ırkçılık karşıtlarının bir tuzağıdır.
Din değiştiren Yahudilerin asimile olmasına inanılmadığı ve
sürekli gözetlendiği noktada, dinsel gerekçe yetersiz kalmış ve yerini genetik
olarak aktarılan ahlaki kirlilik (limpieza de sangre) tezine bırakmıştır.
Aynı şekilde, 19. yüzyılın sonundaki "Berlin
Antisemitizm Tartışması"nda, tarihçi Heinrich von Treitschke’nin
ulusal-Hıristiyan entegrasyon talebi, hızlıca "H. Naudh" ve Endner
gibi isimlerin biyolojik, asalaklık ve melezleşme teorilerine (Nazi
fantezilerine) evrilmiştir.
Önemli olan yabancıyı "anlamak" değil, onu
aşağılamamak, ona eziyet etmemek ve bu ayrımcı pratiklerin uygulandığı
toplumsal ortamları cesaretle bozmaktır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder