4 Haziran 2026 Perşembe

Jan Philipp Reemtsma - Vahşeti Kavramak - Notlar

Jan Philipp Reemtsma - Vahşeti Kavramak - Notlar

İnsan Zulmünü Açıklama Denemeleri

Mütercim: Ender Ateşman, Ayrıntı Yayınları, 1998

 

Sunuş

Toplumlar ve bireyler, kendilerinin uyguladığı şiddetle yüzleşmek yerine sürekli olarak "ötekilerin bize yaptıklarını" öne sürerek kendi şiddetlerini mazur gösterirler.

 

Şiddet, nesnel bir sosyal bilim tanımından ziyade ahlaki ve ideolojik sınırların konusudur.

 

Hobbes’tan itibaren devlet, şiddeti özel alanlardan kaldırarak tekeline almıştır.

Bundan sonra şiddet özel bir araç olmaktan çıkarılıp gerekçelendirilmesi gereken anormal bir kategoriye dönüştürülmüştür.

 

Türkiye'de farklı alt kimlikler ve gruplar (ister devlet, ister dini/siyasi yapılar olsun) şiddeti kendi idealleri doğrultusunda meşrulaştırmakta; aynı eylem "bizden biri" tarafından yapıldığında haklı, "öteki" tarafından yapıldığında haksız sayılmaktadır.

 

Günlük yaşamda (ailede, okulda, sokakta) şiddet doğal bir iletişim dili olarak kabul edilmektedir.

Taner Akçam ve Ender Ateşman

 

Yüzyılın damgası - köklü bir yanılgı mı?

Hannah Arendt'in 1970 yılında belirttiği gibi, 20. yüzyılın "savaşlar ve devrimler yüzyılı" olması şiddet üzerine düşünmek için yeterince neden sunsa da geleneksel sosyal bilimler şiddeti tanımlamakta ve kavramsallaştırmakta büyük bir belirsizlik yaşamıştır.

 

20. yüzyılın yıkıcı eğilimlerini "Auschwitz", "Gulag" veya "Hiroşima" gibi tek bir ad altında birleştirme çabaları, tamamen farklı şiddet biçimlerini (devlet terörü, sömürge savaşları, yüksek teknolojiyle insan öldürme) aynı kefeye koyduğu için başarısızlığa mahkumdur.

 

Max Weber’in araç-amaç rasyonelliğine dayanan eylem modeli:

Şiddet bir araçtır. Araç, belli bir amaca hizmet eder.

Şiddet ancak hizmet ettiği amaçla birlikte anlaşılabilir.

 

Hobbes sorununun yeniden ortaya çıkışı - Uygarlık diyalektiği

Uygarlıktan her söz edişimde Hobbes modelini temel alırım: İnsanlar silahsızlandırılır, şiddet tekelleşir.

İnsanlar silahsızlandırılır ve şiddet tekelleşerek kurumlara devredilir.

 

Sigmund Freud, Norbert Elias, Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın uygarlık kuramları…

Uygarlığın getirdiği güvenlik ve disiplin insan yıkıcılığını ortadan kaldırmadı; onu yeniden biçimlendirdi/üretti.

 

"Sıcak" Vahşet: Caniye doğrudan zevk veren, içgüdüsel sınırların aşılmasıyla ortaya çıkan ve uygarlık öncesi barbarlığa benzeyen şiddet biçimidir.

Sıcak cani, uygarlık düşmanıdır, barbardır, vahşidir.

"Soğuk" Vahşet: Caninin doğrudan haz almadığı, kurallara, protokollere ve hiyerarşik emirlere uyarak gerçekleştirdiği şiddettir. / cani burada vahşet işçisidir.

 

Sıcak cani bir uygarlık düşmanı olarak görülüp cezalandırılırken, soğuk cani aslında uygarlığın son derece sıkı içgüdü denetimine sahip "örnek bir elemanı" olarak işlev görür.

 

Vahşeti kavramak

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman toplumunun kendi işlediği kitlesel suçlarla yüzleşmemek için geliştirdiği kolektif savunma ve ret mekanizmaları

Suçlar müttefiklerin bombalamalarıyla eşitlenerek önemsizleştirildi…

 

Tarihsel olarak Batı uygarlığı, 18. yüzyıldan itibaren şiddet alanlarını sınırlandırma (savaşı sadece savaş alanında tutma, insan haklarını koruma) projesi üzerinde yükselmiştir. Ancak Auschwitz, Gulag ve Hiroşima, modern çağın bu güvenli sınırlandırma modelini tamamen parçalamıştır.

 

Gerçekten suçlu olanlar dünyanın en rahat vicdanlarına sahiptirler.

 

Terörasyo - Terör, rasyonalite ve imha politikası arasındaki ilişkiler üzerine

Götz Aly ve Susanne Heim gibi araştırmacıların, nasyonal sosyalist imha politikalarını tamamen "ekonomik rasyonalite" ve nüfus politikası çerçevesinde açıklayan tezleri…

Her rasyonelleştirme girişimi kaçınılmaz olarak irrasyonel bir "artık" üretir.

 

Terörün en temel işlevi, yönetim kararları ile bireysel kaderler arasındaki rasyonel ilişkiyi yok ederek insanları tamamen savunmasız bırakmaktır. Kurbanların rasyonel bir hayatta kalma stratejisi geliştirmesi engellenir; çünkü kampta hayatta kalma yönündeki her rasyonel hamle, imha mekanizmasına bir adım daha yaklaşmakla sonuçlanır.

 

(Terör kurbanları) Kurbanlar öldürülmeden önce isimleri numaralarla değiştirilerek, saçları kesilerek ve temizlik imkanları ellerinden alınarak zaten "canlı birer ceset" ve pislik haline getirilir.

Yıkım süreci, ilk fiziksel darbeyle (ilk darbe) başlar; bu darbe hem faili şiddeti sürdürmeye hazırlar hem de kurban üzerindeki insani anlaşmaları iptal eder.

 

(İspanyol Engizisyonu ve Maronlar) Dinsel fark ortadan kalkıp asimilasyon tamamlandığında bile, izleme pratiğini sürdürmek isteyen çoğunluk, "kanın saflığı" (limpieza de sangre) teorisini icat ederek düşmanlığı genetik bir düzleme taşımıştır. Bu kaçınılmaz terör mantığı, sürgün ve tehcir düşüncesinin (örneğin çılgın bir toplama kampı projesi olan Madagaskar Planı'nın) nihayetinde fiziksel imhaya dönüşmesine yol açmıştır.

 

İnsan zulmünü psikanalitik olarak açıklama denemeleri

Freud 1929 sonrası döneminde (Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları), erotik olmayan saldırganlığın ve yıkıcılığın özerk gücünü kabul ederek "ölüm içgüdüsü" (todestrieb) hipotezini kurama entegre etmiştir. Uygarlıkta, dışa yönlendirilemeyen bu yıkıcı enerji süper ego tarafından içselleştirilir ve vicdan mekanizması aracılığıyla egonun kendisine karşı bir "işgal gücü" gibi acımasızca kullanılır.

 

İşkenceci süper egoya aykırı değil, tam aksine paradoksal bir şekilde süper egoya son derece uygun davranmaktadır. Kendi içsel sadizmini ve çocukluktan kalma "kök korkusunu" (sınırsız bir keyfiyetin eline düşme, tamamen korumasız kalma korkusu) kurbanla özdeşleştirerek dışsallaştırır. İşkenceci, kurbanını tamamen çaresiz bırakarak kendi kök korkusunu bastırır ve vahşet aracılığıyla sahte bir tanrısallık/egemenlik kurar.

 

'İşkence' kavramının siyasi anlamı üzerine

1973 / Avukat Heinrich Hannover Baader-Meinhof grubu üyelerinin cezaevindeki tecrit koşullarını "işkence" olarak nitelendirdiği için Bremen Barosu Onur Kurulu tarafından cezalandırıldı.

Hannover'in iddiası Onur Kurulunda neden bir dava konusu oldu? Neden herhangi bir davanın konusu oldu? Bizim için - bu durum uygarlığımızın ne kadar yüksek olduğunu değil, uygarlık konusundaki düşüncemizi gösterir -işkence iddiası bile neredeyse işkencenin kendisi kadar korkutucudur.

 

Antik Yunan’da işkence yalnızca kölelere uygulanabilirdi ve toplumsal hiyerarşiyi anımsatma işlevi görüyordu.

Roma’da ise devletin otonomlaşması ve "majestelerine karşı suçlar" kapsamında özgür yurttaşları da içine alacak şekilde genişlemiştir.

13. yüzyılda Katolik Kilisesi, engizisyon aracılığıyla düşünce suçunu kovuşturan ve bireyin bedeni ile ruhu üzerinde mutlak egemenlik talep eden ilk totaliter kurum olarak işkenceyi yeniden yasallaştırmıştır.

Burjuva toplumlarında "işkencenin kaldırılması", hukuk devleti felsefesinin sembolik bir meşruiyet kanıtıdır. Ancak işkence sömürgelerde kesintisiz sürmüş, modern dünyada ise psikiyatrik terapiler, Gestapo’nun "sıkı sorgulamaları" ve cezaevlerindeki uzun süreli tecrit, uykusuz bırakma ve açlık gibi dolaylı ama yıkıcı tekniklerle modernleşerek varlığını sürdürmüştür.

 

Irkçılık karşıtlığı tuzağı

Irkçı gerekçeler, izleme ve denetleme pratiğinin bir nedeninden ziyade, bu izleme pratiğinin bir sonucudur.

 

Bu gerekçeler, dışsal bir ideoloji olmaktan ziyade, ayrımcılık uygulayanların kendi pratiklerini ve "nedensiz şüphelerini" rasyonalize etme çabasıdır.

 

"Irkçılık" üst kavramı, aslında farklı tarihsel izleme öykülerinin özgünlüklerini gizleyen ve bizzat ırkçıların açtığı kavramsal alanda kuram üreten ırkçılık karşıtlarının bir tuzağıdır.

 

Din değiştiren Yahudilerin asimile olmasına inanılmadığı ve sürekli gözetlendiği noktada, dinsel gerekçe yetersiz kalmış ve yerini genetik olarak aktarılan ahlaki kirlilik (limpieza de sangre) tezine bırakmıştır.

Aynı şekilde, 19. yüzyılın sonundaki "Berlin Antisemitizm Tartışması"nda, tarihçi Heinrich von Treitschke’nin ulusal-Hıristiyan entegrasyon talebi, hızlıca "H. Naudh" ve Endner gibi isimlerin biyolojik, asalaklık ve melezleşme teorilerine (Nazi fantezilerine) evrilmiştir.

 

Önemli olan yabancıyı "anlamak" değil, onu aşağılamamak, ona eziyet etmemek ve bu ayrımcı pratiklerin uygulandığı toplumsal ortamları cesaretle bozmaktır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder