Steven
Pinker - Doğamızın İyilik Melekleri Şiddet Neden Azaldı -
Notlar
The Better Angels of Our Nature
Mütercim: İlkay Alptekin Demir, Alfa Yayınları, 2019
Önsöz
Medyanın "kanlı haber" odaklı yayınları ve insan
zihninin olumsuz olayları daha kolay hatırlama eğilimi (hatırlanabilirlik
sezgiselliği) nedeniyle çoğunluk şiddetin arttığını sansa da, binlerce yıllık
tarihsel perspektiften bakıldığında insanoğlu türünün en barışçıl dönemini
yaşamaktadır.
Şiddetten Uzaklaşma Eğilimleri
Avcı-toplayıcı anarşisinden ilk tarımsal devletlere geçişle
kabile savaşlarının ve kitlesel ölümlerin azalması.
Orta Çağ'dan 20. yüzyıla kadar feodal yapının merkezi
krallıklara/devletlere dönüşmesiyle cinayet oranlarının 10 ila 50 kat düşmesi
17. ve 18. yüzyıl Aydınlanması ile işkence, engizisyon,
kölelik ve düello gibi kurumların ortadan kaldırılması.
İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana büyük güçlerin ve gelişmiş
devletlerin birbiriyle doğrudan savaşmaması.
1989 Soğuk Savaş sonrası dönemde iç savaş, soykırım ve terör
gibi örgütlü çatışmaların dahi dünya genelinde istatistiksel olarak gerilemesi.
1948 İnsan Hakları Bildirgesi sonrası etnik azınlıklar,
kadınlar, çocuklar, eşcinseller ve hayvanlara yönelik şiddete karşı sıfır
tolerans anlayışının yaygınlaşması.
İçimizdeki Beş Şeytan
Yırtıcı/Araçsal şiddet (çıkara dayalı), Hakimiyet
(güç/statü), İntikam (cezalandırma), Sadizm (acıdan haz alma) ve İdeoloji
(ütopik iyilik uğruna sınırsız şiddeti meşrulaştırma).
Dört İyilik Meleğimiz
Empati (başkasının acısını hissetme), Özdenetim (dürtüleri
baskılama), Ahlak Duygusu (toplumsal normlar) ve Akıl (şiddetin anlamsızlığını
ve çözümlerini kavrama yetisi).
BÖLÜM 1: YABANCI ÜLKE
Eğer geçmiş bize yabancı bir ülkeyse, bu insanı dehşete
düşürecek ölçüde şiddet dolu bir yer. Yaşamın nasıl tehlikelerle dolu olduğunu,
gündelik yaşamın dokusuna canavarca şiddetin nasıl derinden işlendiğini unutmak
kolay.
İnsanlığın Tarih Öncesi
Tarih öncesi dönemden günümüze ulaşan insan kalıntıları, o
dönemdeki yaşamın ne kadar vahşi olduğunu kanıtlamaktadır.
1991'de Alplerde bulunan 5000 yaşındaki Buz Adam Ötzi'nin,
ilk başta donarak öldüğü düşünülse de, omuzuna saplanmış bir ok başı, ellerinde
ve kafasındaki iyileşmemiş kesikler ve üzerindeki farklı insanlara ait kan
izleriyle bir cinayete kurban gittiği anlaşılmıştır.
Kuzey Avrupa bataklıklarında bulunan başka birçok kadında ve
erkekte de iple boğulma, sopayla dövülme, bıçakla yaralanma ya da işkenceye
uğrama izleri saptanıyor.
Homeros'un Yunanistan'ı
Homeros'un İlyada ve Odysseia destanları, eski Yunan'da
savaşların modern zamanlardaki gibi "topyekun" olduğunu ve tüm
toplumu hedef aldığını gösterir.
Homeros'un dünyasındaki erkekler ani ve şiddetli ölüm
olasılığıyla, kadınlar da erkeklerinin ve çocuklarının başına gelebileceklerden
korkarak ve kendilerini bekleyen tecavüz ve kölelik dolu yeni yaşamlara
savrulma endişesiyle ufuklardaki yelkenlileri gözleyerek yaşarlardı.
İbrani Kutsal Kitabı (Eski Ahit)
İbrani Kutsal Kitabı, baştan sona şiddetin ve katliamların
kutsandığı bir kitaptır.
Yasanın Tekrarı kitabının 20. ve 21. bölümlerinde, Tanrı
İsrailoğullarına kendilerine hükmedilmesini kabul etmeyen kentlere yaklaşım
konusunda genel geçer bir politika sağlar: erkekleri kılıçtan geçirin ve
büyükbaş hayvanları, kadınları ve çocukları alıp götürün.
Roma İmparatorluğu ve Hıristiyanlığın İlk Dönemleri
Roma'nın simgesi Kolozyum'da çıplak kadınların kazıklara
bağlanarak tecavüz edilmesi, kölelerin vahşi hayvanlara parçalatılması ve yarım
milyon insanın ölümüyle sonuçlanan gladyatör dövüşleri halka açık birer vahşet
eğlencesiydi.
Haç gibi bir barbar işkence aletinin bir dinin simgesi
olması…
Ortaçağ Şövalyeleri
13. yüzyıla ait ünlü Lancelot öykülerinde ortalama her dört
sayfada bir aşırı şiddet eylemine (kafa kesme, uzuv koparma, mancınıkla
öldürme, kadınların kaçırılması ve toplu tecavüzler) rastlanır.
Şövalyeler aslında birer "savaş ağası" olup, tek
stratejileri rakip şövalyenin bölgesindeki masum köylüleri öldürmek ve
ekinlerini yakarak rakibini mahvetmekti.
Eğer bir şövalye diğerini turnuvada yenerse, mağlup
şövalyenin eşlik ettiği leydiye hiçbir utanç duymadan dilediği gibi tecavüz
etme veya el koyma hakkına sahipti.
Erken Dönem Modern Avrupa
Kral VIII. Henry, düzmece suçlamalarla eşlerinin kafasını
kestirmiş; eşlerinden birinin sevgilisini "deşilip dörde bölünme"
(asılma, kastre edilme, bağırsakların deşilip yakılması, kafanın kesilmesi)
yöntemiyle infaz ettirmiştir.
Shakespeare'in oyunları (Kral Lear'da göz oymalar, Titus
Andronicus'ta tecavüz, dil kesme ve çocukların pişirilip annelerine
yedirilmesi) muazzam barbarlıklar içerir.
Pamuk Prenses ve Hansel ve Gretel gibi klasik masalların
orijinal halleri (kızgın demir pabuçlarla ölesiye dans ettirme, karaciğer ve
akciğer yeme) vahşet doludur.
Avrupa'da ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İlk Dönemlerinde Şeref Sorunu
Alexander Hamilton, Henry Clay, Andrew Jackson ve hatta
Abraham Lincoln gibi saygın devlet adamları şereflerini korumak adına
düellolara katılmışlardır.
Yirminci Yüzyıl
Yirminci yüzyılda askeri simgelere ve yırtıcı ikonografilere
duyulan kamusal tolerans yerini barışçıl ve insani değerlere bırakmıştır.
BÖLÜM 2: PASİFİKASYON SÜRECİ
Şiddetin Mantığı
Şiddet, canlıların doğasındaki akışkan veya kontrolsüz bir
dürtü değil; evrimsel biyoloji ve oyun teorisi çerçevesinde şekillenen
"stratejik bir özellik"tir.
Thomas Hobbes, Leviathan’da insan doğasında şiddeti teşvik
eden üç temel neden tanımlar: rekabet (kazanç için), güvensizlik
(güvenlik/savunma için) ve ihtişam (şöhret/itibar/şeref için).
Bu tuzaktan ve anarşiden kaçmanın tek yolu, şiddet kullanma
tekelini elinde tutan yansız ve merkezi bir otorite olan Leviathan'dır (devlet).
Özetle, Leviathan teorisi yasanın savaştan daha iyi olduğunu
savunuyor.
İnsanın Atalarında Şiddet
Şiddet doğrultusunda bir eğilim evrildiği zaman, bu daima
stratejik bir özelliktir. Organizmalar şiddeti yalnızca beklenen yararların
beklenen maliyetin üzerinde olduğu koşullarda uygulamak üzere seçilirler.
İnsan Toplumu Türleri
İlk devletler demokratik sözleşmelerle değil, yerel halkın
birbirini öldürmesini engelleyerek haraç alan "koruyucu mafya" gibi
çalışmışlardır.
Kabilelerin savaş nedenleri kıt kaynaklar, kadın kaçırma,
güvenlik açmazı (Hobbesçu tuzak) ve en yaygın olarak "intikam"
(caydırıcılık) temeline dayanırdı.
Devletli ve Devletsiz Toplumlarda Şiddet Oranları
Adli arkeologlar ve etnografların kabile ve tarih öncesi
gömü alanlarından elde ettiği veriler, devletsiz toplumlarda savaşa bağlı ölüm
oranının ortalama %14 ile %24,5 arasında olduğunu göstermektedir.
Buna karşılık, en kanlı ve en yıkıcı yüzyıllarını yaşayan
modern devletlerde (17. yüzyıl din savaşları ve iki dünya savaşını kapsayan 20.
yüzyıl dahil) savaşa bağlı ölüm oranı %1 ile %3 arasındadır.
Sonuç olarak, bu ölçütle bakıldığında da devletlerde şiddete
bağlı ölüm oranları geleneksel topluluklardan ve kabilelerden çok daha düşük.
Uygarlık ve Yarattığı Hoşnutsuzlar
İlk Leviathanlar bir sorunu (kabile içi anarşik savaşı)
çözmüş ama başka bir sorun (despotik devlet zulmü) yaratmıştır.
Tacitus: “Geçmişte bize karşı işlenen suçların eziyetini
çekiyorduk, şimdi de yasaların eziyetini çekiyoruz.”
BÖLÜM 3: UYGARLIK SÜRECİ
Avrupa'da İnsan Öldürme Oranlarındaki Azalma
Ortaçağda 100 binde 4 ile 100 arasında değişen cinayet
oranları, 1950'lerde 100 binde 0,8'e (yüzde bire kadar) inmiştir.
Avrupa kentleştikçe, kozmopolitleştikçe, ticarileştikçe,
sanayileştikçe ve laikleşip dünyevileştikçe, giderek daha güvenli bir yere
dönüştü.
Avrupa'da İnsan Öldürme Oranlarındaki Azalmanın Açıklaması
Sosyolog Norbert Elias, bu muazzam şiddet gerilemesini
"Uygarlık Süreci" teorisiyle açıklar.
Elias, Ortaçağ ve Rönesans dönemindeki görgü kuralları el
kitaplarını inceleyerek, modern özdenetimin aslında "ikinci doğamız"
haline gelen sonradan öğrenilmiş bir alışkanlık olduğunu kanıtlar.
Ticari Devrim
Ticaret (doux commerce), "ötekinin dirisini ölüsünden
daha değerli" hale getirerek insanları empati kurmaya, özdenetim
uygulamaya zorlamıştır.
Şiddet ve Sınıf
14. ve 15. yüzyıllarda İngiliz aristokratlarının %26'sı
cinayet ve düello gibi şiddet olaylarında can verirken, bu oran 18. yüzyıl
sonunda sıfıra yaklaşmıştır.
Günümüzde şiddet suçlarının ezici çoğunluğunun alt
sosyoekonomik sınıflar tarafından işlenmesinin temel nedeni, bu kesimlerin
resmi adaletten mahrum kalmaları veya devlete duydukları düşmanlık yüzünden
"kendi başına hak arama" (şeref kültürü, zorbalıkla hak alma)
sistemine sığınmalarıdır.
Dünya Çapında Şiddet
Uygarlık Süreci, Batı Avrupa'yı merkez alarak tarihsel
süreçte coğrafi olarak dışarıya doğru yayılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde Şiddet (Bu Birleşik Devletlerde Şiddet)
Amerika Birleşik Devletleri, diğer Batı demokrasilerine
kıyasla son derece yüksek cinayet oranlarına sahiptir ve 20. yüzyıl boyunca bu
oranları aşağı çekememiştir.
ABD tek bir ülke değil, aslında coğrafi ve kültürel olarak
üç ayrı ülkeden oluşur.
New England / Kuzeydoğu
Püriten göçmen kökenli ve tarihi olarak İngiltere ile
tamamen paralel bir uygarlık süreci yaşamış, cinayet oranlarını 100 binde 1-2
seviyelerine indirmiş oldukça barışçıl bir bölgedir.
Kırsal Güney
Dağlık sınır bölgelerine yerleşen İskoç-İrlandalı çoban
kökenli göçmenlerin getirdiği anarşik bir "şeref kültürü" egemendir.
Vahşi Batı
Altına hücum döneminde genç, bekar erkeklerin yoğunlaştığı,
devlet otoritesinin bulunmadığı anarşik sınır bölgelerinde cinayet oranları 100
binde 100'leri aşmıştır
1960'larda Uygarlaşma Sürecinin Tersine Dönmesi
1960'lar ile 1980'lerin sonu arasında tüm Batı dünyasında ve
özellikle ABD'de suç ve cinayet oranlarında muazzam bir fırlama (%135 artış)
gerçekleşmiştir.
1990'lardaki Yeniden Uygarlaşma
1992'den itibaren ABD ve Kanada başta olmak üzere tüm Batı
dünyasında suç oranlarında dramatik ve öngörülemeyen bir düşüş yaşanmıştır.
BÖLÜM 4: HÜMANİST DEVRİM
Ortaçağ Avrupa'sında işkencenin ve gaddarlığın
kurumsallaşmış ve kamusal doğası…
Dönemin işkence yöntemleri gizlenmeyen veya inkar edilmeyen,
aksine sanatsal ve teknolojik yaratıcılığın kendini ifade olanağı bulduğu
alanlardan biriydi. Bu yaygın sadizm kültürü, ulusal ve yerel yasalarla
belirlenmiş bir adalet türü olarak kabul görüyordu.
Şiddete dayalı bu köklü geleneklerin ortadan kalkmaya
başlaması, 17. yüzyıl Akıl Çağı ile başlamış ve 18. yüzyıl sonundaki Aydınlanma
ile doruğa ulaşmıştır.
Batıl Cinayetler: İnsanların Kurban Edilmesi, Büyücülük ve Kan İftirası
Kana susamış tanrıları yatıştırmak için masum insanların
kurban edilmesi, tarih boyunca birçok uygarlıkta belgelenmiş yaygın bir
ritüeldir. Benzer şekilde, kabile toplumlarında doğal ölümleri açıklayamama ve
gizli güçlere inanma eğilimi, "cadılık" suçlamalarını ve cadı
avlarını doğurmuştur.
Bu süreçte, "Mısır'dan Çıkış 22:18’deki 'Büyücü kadını
yaşatmayacaksınız!' komutundan esinlenen Fransız ve Alman cadı avcıları, bunu
izleyen iki yüzyılda cadılık suçlaması yöneltilen 60 bin ile 100 bin arasında
kişiyi öldürdüler.
Yahudilere yönelik asılsız kan iftiraları da binlerce
insanın katledilmesine yol açmıştır. Bu batıl cinayetler, doğa olaylarının
kişisel olmayan fiziksel güçlere ve şansa bağlı olduğunu gösteren entelektüel
baskı ve insan yaşamına verilen ahlaki değerin artmasıyla tarih sahnesinden
çekilmiştir.
Batıl Cinayetler: İmansızlara, İnanç Sapkınlarına ve Dinden Dönenlere Karşı
Şiddet
Dini inançların dogmatik bir şekilde savunulması,
heretiklerin (inanç sapkınları) ve imansızların vahşice cezalandırılmasını
ahlaki bir zorunluluk haline getirmiştir.
Haçlı Seferleri (1 milyon ölüm),
Kathar katliamı (200 bin ölüm) ve İspanyol Engizisyonu (350
bin ölüm) bu kutsal katliamların başlıca örnekleridir. Martin Luther ve John
Calvin gibi reformcular da inanç sapkınlarının ve Yahudilerin öldürülmesini
veya cezalandırılmasını açıkça savunmuşlardır.
Bu dinsel hoşgörüsüzlük Avrupa'da büyük yıkımlara yol
açmıştır: Otuz Yıl Savaşları sırasında askerler bugünkü Almanya'nın büyük bir
bölümünü yerle bir ettiler ve nüfusu yaklaşık üçte bire indirdiler.
Bu canavarca süreç, Westphalia Barışı (1648) ile birlikte
devletlerin mezhepsel barış içinde yaşamayı öğrenmesi ve ruhun kurtuluşu
dogmalarından sıyrılarak aklın ve insan yaşamının ön plana çıkmasıyla
gerilemiştir.
Zalim ve Sıradışı Ceza Uygulamaları
Tarih boyunca adli cezalandırmalarda şiddet ve zulüm sıradan
kabul ediliyor, hatta hayvanlara eziyet etmek (kedi yakma, ayı dövüşü) yaygın
birer halk eğlencesi sayılıyordu.
Samuel Pepys'in Charing Cross'ta bir infazı izledikten sonra
rahatlıkla Sun Tavernasına götürüldü ve kendilerine biraz istiridye sunuldu
yazabilmesi, insanların bu vahşete ne kadar kayıtsız yaklaştığını gösterir.
Catherine Hayes'in diri diri yakılması veya Jean Calas'ın
tekerlek işkencesinde kemiklerinin kırılması gibi vahşi uygulamalar toplum
vicdanını yaralamaya başlamıştır.
Cesare Beccaria'nın "Suçlar ve Cezalar Hakkında"
(1764) adlı eseriyle ceza adaletinin amacının kozmik bir intikam değil,
rasyonel bir teşvik yapısı kurmak olduğu fikri yayılmış ve adli işkence Batı
ülkelerinde yasaklanmıştır.
Ölüm Cezası
Geçmişte önemsiz kabahatler nedeniyle bile milyonlarca insan
idam edilmişken, 18. yüzyılın sonlarına doğru bu cezalar sorgulanmaya
başlanmıştır.
Birçok Avrupa ülkesi zamanla ölüm cezasını tamamen
kaldırmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri gibi gelişmiş ülkelerde ise ölüm
cezası büyük ölçüde sembolik bir nitelik kazanmış, infaz yöntemleri ise tıbbi
anestezi altında zehir zerk edilmesine kadar yumuşatılmıştır.
Kölecilik
İnsanlık tarihinin büyük bölümünde doğal bir kurum sayılan
kölelik ve özellikle transatlantik Afrika köle ticareti, milyonlarca insanın
ölümüne ve esaretine yol açmıştır.
Adam Smith gibi iktisatçılar köleliğin verimsiz olduğunu
savunmuş, Quaker'lar ise insani gerekçelerle kölelik karşıtı dernekler
kurmuşlardır.
Harriet Beecher Stowe'un "Tom Amca'nın Kulübesi"
(1852) romanı, kölelerin maruz kaldığı trajedileri gözler önüne sererek
köleliğin yasaklanması hareketini tetiklemiştir.
Borçlarını ödeyemeyenlerin hapsedilmesi veya
köleleştirilmesi olarak tanımlanan "borç esareti" de 19. yüzyılın
ortalarında Batı'da tamamen kaldırılmıştır.
Despotizm ve Siyasi Şiddet
İlk karmaşık devletlerin tamamı, yöneticilerin keyfi olarak
uyruklarını öldürebildiği despotik yapılardı ve iktidarın el değiştirmesi
genellikle kanlı siyasi cinayetlerle gerçekleşirdi.
Hobbes, Spinoza, Locke ve Rousseau gibi düşünürlerin
geliştirdiği toplumsal sözleşme teorileri, devlet yönetimini Tanrı'nın bir
uzantısı olarak görmek yerine, rasyonel insanların icat ettiği bir teknoloji
olarak ele almıştır.
Bu fikirler doğrultusunda şekillenen Amerikan anayasal
hükümeti, kuvvetler ayrılığı ve Haklar Bildirgesi ile yönetime yurttaşların
yaşamını, özgürlüğünü ve mutluluk arayışını onların onayıyla güvence altına
alma misyonu yüklemiştir.
Büyük Savaşlar
Geçmişte bağımsız devletler arasındaki temel uluslararası
ilişki durumu savaştı ve fetihler meşru bir başarı sayılıyordu.
Pasifist dini ve ahlaki çağrılar, güvenlik ikilemi ve
militarist güçler karşısında yüzyıllarca etkisiz kalmıştır.
Ancak Shakespeare’in Falstaff karakteri gibi edebi yergiler
şeref ve onur kavramlarını sorgulamış, "Dostane Ticaret" teorileri
serbest ticaretin savaştan daha karlı olduğunu savunmuştur.
İmmanuel Kant ise "Sonsuz Barış" (1795)
denemesinde; demokrasinin yayılması, uluslararası bir devletler federasyonu ve
evrensel dünya vatandaşlığı ilkeleriyle savaşların önlenebileceğini ileri
sürmüştür.
Hümanist Devriminin Kaynağında Ne Var?
Şiddetin bu hızlı düşüşünün arkasında Elias’ın
"Uygarlaşma Süreci"nde vurguladığı gibi insanların refahlarını
artırmak için birbirlerinin zihinlerini okuma ve özdenetim geliştirme
zorunluluğu yatar.
Hijyen ve edep normlarının artışı, bedensel bütünlüğe
duyulan saygıyı güçlendirmiştir. Ayrıca, Gutenberg'in matbaayı icat etmesiyle
kitap üretiminde yaşanan patlama ve okuryazarlık oranlarının hızla artması en
güçlü dış etkendir.
İnsanlar bu sayede "halkların, ülkelerin, kültürlerin
ve fikirlerin oynaşıp durduğu bir hayal dünyasına" dalma ve farklı bakış
açılarını benimseme olanağı bulmuşlardır.
Empati ve İnsan Yaşamına Verilen Değerin Artması
Peter Singer'ın savunduğu gibi, insanların ahlaki olarak
değer verdiği varlıklar çemberi tarih boyunca genişlemiştir.
18. yüzyılda popülerleşen mektup romanlar (Richardson’ın
Pamela’sı, Rousseau’nun Julie’si), okurlara hiç tanımadıkları sıradan
insanların zihinlerine girme alışkanlığı kazandırmış ve onlarda "kendini
başkalarının yerine koyma becerisini" geliştirmiştir.
"Respublıca Lıterarıa" ve Aydınlanma Hümanizmi
Entelektüellerin mektuplarla düşüncelerini paylaştıkları
"Edebiyat Cumhuriyeti" (Respublica Literaria) ve Amsterdam gibi
kozmopolit, hoşgörülü ticaret kentleri, batıl inançların ve dogmaların
sorgulandığı özgür fikir piyasalarını oluşturmuştur. Bu felsefe; kuşkuculuk,
rasyonel akıl yürütme, bilimsel gözlem, evrensel insan doğası ve birbirinin
yerine koyabilmenin sonucu olan evrensel ahlak (Altın Kural) ilkeleri üzerine
inşa edilmiştir.
Uygarlık ve Aydınlanma
Fransız Devrimi’ndeki terör ve Napoleon Savaşları’ndaki
kitle kıyımları, Aydınlanma’nın hemen ardından yaşanmıştır.
Bu durum, muhafazakarlığın babası sayılan Edmund Burke’ün,
toplumların rasyonel ilkelerle masa başında tasarlanamayacak kadar karmaşık
organik sistemler olduğunu ve geleneksel uygar davranış normlarının korunması
gerektiğini savunan fikirlerini beslemiştir.
Kan ve Toprak
Aydınlanma'nın evrensel akılcılığına karşı 18. yüzyıl
sonunda Almanya’da ortaya çıkan Romantik hareket (Herder vb.), evrensel insan
doğasını reddederek insanı sadece kendi kültürü, dili ve tarihi içinde
tanımlamıştır.
Mücadele ve kan dökmeyi doğanın bir parçası olarak yücelten
bu akım, 19. ve 20. yüzyıllarda "militan ulusalcılık... romantik
militarizm, Marksist sosyalizm ve Nasyonal Sosyalizm" gibi milyarlarca
insanın ölümüne yol açacak yıkıcı ideolojileri doğurmuştur.
BÖLÜM 5: UZUN BARIŞ
Toynbee'nin geçmişteki yıkıcı tarihsel döngülerin artarak
devam edeceği yönündeki kötümser kehanetine karşılık, matematikçi Richardson
istatistiksel analizlere dayanarak Üçüncü Dünya Savaşı'nın yaşanmadığı uzun bir
barış geleceğinin mümkün olabileceğini öngörmüştür.
İstatistikler ve Anlatılar
Savaş verilerinin titizlikle incelenmesi; tarihin tırmanan
bir merdiven veya döngüsel bir yapıdan ziyade, testere dişli azalan bir eğri
veya rastgele şans faktörlerinin üst üste bindiği karmaşık bir yapı olduğunu
ortaya koymaktadır.
Yirminci Yüzyıl Gerçekten En Kötüsü Müydü?
İnsanların yakın tarihteki olayları abartma eğilimi
(bulgusal ulaşılabilirlik ve tarihsel miyopluk), 20. yüzyılın en kanlı yüzyıl
olduğu inancını doğurmuştur. Oysa ölü sayıları dünya nüfusuna oranlandığında,
An Lushan Ayaklanması (nüfusa göre düzeltilmiş haliyle 429 milyon ölüm
eşdeğeri) ve Moğol Fetihleri (278 milyon eşdeğeri) gibi eski kıyımların dünya
savaşlarından çok daha büyük bir yıkıma yol açtığı görülür.
Geçmişte kaydedilmemiş veya unutulmuş sayısız küçük çaplı
katliam da tarihsel miyopluk nedeniyle hesap dışı kalmıştır.
Ölümcül Çatışma İstatistikleri, 1. Kısım: Savaşların Zamanlaması
Richardson’ın 315 ölümcül çatışmayı incelediği çalışması,
savaşların başlangıcının geçmişi hatırlamayan "rasgele" bir Poisson
süreci olduğunu göstermiştir.
Savaşların başlaması veya tırmanması, Gavrilo Princip'in
Avusturya arşidükünü vurması veya Adolf Hitler'in manyakça hırsları gibi tahmin
edilemez, son derece şanssız başlangıç koşullarına bağlıdır.
Ölümcül Çatışma İstatistikleri, 2. Kısım: Savaşların Büyüklüğü
Savaşların büyüklüğü ve sıklığı logaritmik ölçekte kusursuz
bir doğru, yani bir "kuvvet yasası" (power law) dağılımı gösterir; bu
da "tipik bir savaş" tanımının olmadığını kanıtlar.
Savaşların bu kalın kuyruklu dağılımı, Yıpratma Savaşı (War
of Attrition) oyun teorisi dinamikleri, kayıptan kaçınma psikolojisi ve geçmiş
taahhütlerin tırmandırılması gibi süreçlerle beslenir. Ayrıca, tüm savaşların
sadece %2'sini oluşturan iki dünya savaşının, 130 yıllık süreçteki toplam savaş
ölümlerinin %77'sine yol açtığı (80:2 kuralı) keşfedilmiştir.
Büyük Güçler Arasındaki Savaşların Seyri
Jack Levy’nin 1500’lerden bu yana topladığı verilere göre,
büyük güçlerin birbirleriyle savaştığı yılların oranı ve bu savaşların sıklığı
yüzyıllar içinde sistematik olarak azalmaktadır.
1950'den bu yana tek istisna Kore Savaşı olmuştur.
Savaşların ortalama süresi de kısalmış, 20. yüzyılın sonunda 97 güne kadar
inmiştir.
Avrupa Savaşlarının Seyri
Peter Brecke’nin Çatışma Kataloğu verilerine göre, Avrupa
devletleri arasındaki ölümcül çatışmaların sıklığı 1400'lerden bu yana
düşmektedir.
Nüfusa göre ölçeklendirilmiş sivil ve askeri ölümlere
bakıldığında, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da örgütlü şiddet yerlerde
sürünmekte ve Uzun Barış dönemi varlığını korumaktadır.
Hobbesçu Arka Plan, Hanedanlar ve Dinler Çağı
Avrupa tarihi boyunca krallar şan, şeref, unvan ve toprak
kazanmak için sürekli savaşmışlardır.
Luard'ın sınıflandırmasına göre, kalıtımsal hak iddialarının
egemen olduğu Hanedanlar Çağı (1400-1559) ve mezhepsel fanatizmin sivil halkı
doğrudan hedef aldığı Dinler Çağı (1559-1648), tarihin en gaddar ve uzun süren
savaşlarına sahne olmuştur.
Egemenlik Çağındaki Üç Akım
Küçük feodal birimlerin birleşerek büyük devletleri
(Leviathan) oluşturmasıyla iç ve özel savaşlar azalmıştır. Ancak askeri
devrimle kurulan kalıcı devlet orduları, savaşları çok daha etkili ve ölümcül
kılmıştır (Charles Tilly'nin savaşı organize suça benzeten analizi).
18. yüzyıl ise dini heyecanların yatışması ve Aydınlanma
hümanizminin etkisiyle savaşların sınırlı tutulduğu bir "soluk alma"
dönemi olmuştur.
Aydınlanma Karşıtı İdeolojiler ve Milliyetçilik Çağı
Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları, mesihçi ve yayılmacı
birer ütopik ideolojiye dönüşerek imha savaşlarını geri getirmiştir. Bunu
izleyen Milliyetçilik Çağı (1789-1917), "halkların kendi kaderini tayin
hakkı" krizleriyle etnik temizliklerin önünü açmıştır. Savaşın erkekliği
ve ahlakı arındıran sağlıklı bir etkinlik olduğunu savunan "romantik
militarizm" akımı, Avrupa halklarını I. Dünya Savaşı'nın kanlı fırtınasına
sürüklemiştir.
İdeoloji Çağında Hümanizm ve Totaliterlik
20. yüzyılın ilk yarısında faşizm ve militarist komünizm
gibi totaliter ideolojiler büyük felaketlere yol açmıştır. Buna karşılık,
gücünü Kantçı ticaret ve hukuk ilkelerinden alan barış hareketleri, I. Dünya
Savaşı'ndan sonra savaşı "ahlakdışı, itici, uygarlıktan yoksun, beyhude,
aptalca, ziyankar ve zalim bir iş" olarak damgalamayı başarmıştır.
Uzun Barış: Bazı Sayılar
1945'ten bu yana nükleer silahların hiç kullanılmaması,
süper güçlerin doğrudan savaşmaması, gelişmiş ülkeler arasında savaş
yaşanmaması, sömürge edinme amaçlı fetihlerin sıfıra inmesi ve egemen
devletlerin fetih yoluyla ortadan kaldırılmaması gibi "Sıfır"
kategorisindeki istatistikler, tarihte benzeri görülmemiş zihniyet
değişikliklerinin birer ürünüdür.
Uzun Barış: Tutumlar ve Olaylar
Zorunlu askerliğin ve askeri personel sayılarının azalması,
sınırların dokunulmazlığı (toprak bütünlüğü) normunun yerleşmesi ve
"şeref" kavgalarının yerini rasyonel kriz yönetimine (Küba Füze
Krizi) bırakması barış eğilimlerini pekiştirmiştir.
1960'lardaki savaş karşıtı popüler kültür, sivil kayıplara
karşı artan aşırı hassasiyet ve Avrupa'nın askeri güç yerine sosyal refah
sağlayan bir yapıya (Venüs) dönüşmesi bu dönemin temel göstergeleridir.
Bir Nükleer Barış Mı?
Uzun Barış'ın tek nedeni nükleer silahlar değil; asıl
caydırıcı unsur yıkıcı konvansiyonel savaş korkusudur.
Barış daha çok bir "nükleer tabu" (Tannenwald) ve
nükleer silahlardan arınma (Global Zero) çabaları ile korunmaktadır.
Demokratik Bir Barış Mı?
Kant'ın barış üçgeninin ilk ayağı olan demokrasinin, Russett
ve Oneal’in çoklu regresyon analizlerine göre, devletler arası askeri çatışma
riskini ciddi oranda düşürdüğü ve barışı kalıcı kıldığı kantitatif olarak
doğrulanmıştır.
Liberal Bir Barış Mı?
Üçgenin ikinci ayağı olan serbest ticaret ve ekonomik
entegrasyon (Dostane Ticaret), ülkeleri küresel ekonomiye ve birbirinin
refahına bağımlı kılarak çatışma olasılığını azalttı.
Kantçı Bir Barış Mı?
Üçgenin üçüncü ayağı olan uluslararası örgütler
arabuluculuk, şeffaflık ve ortak normlar sağlayarak barışı güçlendirdi.
Bu Kantçı üçgen, McLuhan'ın "küresel köy" kavramı
ve Cederman'ın devletlerin felaketlerden ders çıkarma ("öğrenme")
modeliyle birleşerek kalıcı bir barış zihniyeti yaratmaktadır.
BÖLÜM 6: YENİ BARIŞ
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle insanlık tarihindeki en büyük
nükleer soykırım tehdidi ortadan kalkmış ve büyük güçler arasında "Uzun
Barış" adı verilen bir dönem başlamıştır.
Ancak uzmanlar ve entelektüeller arasında karamsar bir bakış
açısı hâkimdir. Medyanın sansasyonel yaklaşımı nedeniyle her şeyin daha kötüye
gittiği algısı oluşsa da, aslında son yirmi-otuz yılda küresel şiddet
türlerinde şaşırtıcı bir azalma yaşanmaktadır (“Yeni Barış”).
Yeni karamsarlığı körükleyen üç örgütlü şiddet türü: iç
savaşlar, kitle katliamları ve terörizm, bu bölümün konusudur.
Dünyanın Geri Kalan Bölümünde Savaşın Seyri
Dünyadaki silahlı çatışmaların seyri…
Veriler incelendiğinde, "çatışma kayıplarında şaşırtıcı
bir düşüş yaşandığı (bu değerin yılda 100 binde 0,5 düzeyine indiği), böylece
dünyadaki en barışçıl toplumlarda kaydedilen cinayet oranlarının bile altına
indiği görülür.
Mutlak sayılarla bakıldığında, yıllık çatışma kaybı
değerleri %90'ın üzerinde düşüş göstererek, insanlığın neredeyse savaşa son
verdiği bir noktaya yaklaşmıştır.
Günümüzde sömürgeci savaşlar tamamen ortadan kalkmış,
devletler arası savaşlar ise yok olma yönünde ilerlemektedir.
Buna karşın iç savaşlar yoksul ülkelerde ("en alttaki
bir milyar" insanı kapsayan bölgelerde) yoğunlaşmıştır.
İç savaşların azalmasında ve sonlandırılmasında Kantçı üçgen
(demokrasi, açık ekonomiler ve uluslararası toplulukla bağlantılar) ve
özellikle Birleşmiş Milletler öncülüğündeki "uluslararası barış
güçleri" kritik bir rol oynamaktadır.
Barış güçlerinin varlığı yeni bir savaş çıkma olasılığını
%80 oranında azaltmaktadır.
Soykırımların Seyri
Yirminci yüzyıl sıklıkla bir "soykırım yüzyılı"
olarak anılsa da tarihsel veriler kitle katliamlarının geçmiş yüzyıllarda da
çok yaygın olduğunu gösterir.
Soykırımların ortaya çıkmasında bilişsel kategorileştirme,
"kanı bozukluk" ve "beşiğin intikamı" korkusu gibi
biyolojik metaforlar ve tiksinti duyguları psikolojik zemin hazırlar.
Ancak kitlesel ölümlere asıl olarak "bölücü
ideolojiler" (Marksizm, Nazizm, fanatik milliyetçilik vb.) ve totaliter
liderlerin katastrofik kararları (Mao, Stalin, Hitler) yol açar. Nitekim,
vicdansız birkaç kişinin girişimi, biraz daha fazla kişinin onayı ve herkesin
uysalca göz yumması koşullarında şok edici bir suç işlenmişti.
Barbara Harff'ın araştırmalarına göre, son yirmi-otuz yılda
soykırımlarda net bir azalma eğilimi gözlemlenmektedir; bu düşüş
"istikrarlı bir hükümet, demokrasi, ticarete açık olmak ve bireylerin
çıkarlarını gruplar arası çatışmaların üzerinde tutan hümanist felsefelerin
egemen olması" gibi faktörlere bağlıdır.
Terörizmin Seyri
Terörizm, gerçekte yol açtığı ölümlerden (istatistiksel
olarak çok düşüktür) ziyade yarattığı panik ve korku nedeniyle küresel bir
saplantı hâline gelmiştir.
Sözcüğün kendisinin de açıkça ortaya koyduğu gibi,
terörizmin bütün meselesi panik yaratmak üzerine kuruludur.
11 Eylül 2001 saldırıları gibi büyük eylemler risk algısı
yanılsamalarını ve korku psikolojisini körüklemiştir. Tarihsel olarak
incelendiğinde, terörist kampanyaların büyük çoğunluğu başarısızlığa mahkûmdur
ve ortalama beş ila dokuz yıl içinde sönerler.
İslamcı intihar terörü, PETA veya Tamil Kaplanları gibi
gruplar tarafından geliştirilmiş, akraba seçilimi ve arkadaş çevresindeki
"onur" gibi psikolojik güdülerle beslenmiştir. Ancak günümüzde İslam
dünyasında da El Kaide gibi örgütlere verilen halk desteği büyük ölçüde erimiş
ve terör eylemleri inişe geçmiştir.
Meleklerin Ayak Basmaya Çekindiği Yer
"Yeni Barış" bariz bir şiddet azalması sunsa da,
geleceğe yönelik kesin kehanetlerde bulunmak imkansızdır.
Geleceğe dair en büyük üç tehlike ise nükleer terörizm,
İran'ın nükleer programı ve iklim değişikliğidir.
BÖLÜM 7: HALK DEVRİMLERİ
Bir hayalim var benim, gün gelecek bu ulus, ayağa kalkıp
kendi inancını bütün anlamıyla yaşayacak…
20. yüzyılın ikinci yarısında yurttaş, kadın, çocuk, gey ve
hayvan hakları şeklinde birbirini izleyen "Hak Devrimleri"
yaşanmıştır. Bu hareketler, bireysel haklar kavramını bir "yürüyen
merdiven" gibi sürekli yukarı taşımıştır.
Yurttaş Hakları, Linçlerin ve Irkçı Pogromların Azalması
Amerikan Yurttaş Hakları hareketi, Afrikalı Amerikalıların
maruz kaldığı linçler ve pogromlar gibi topluluklar arası gaddar şiddeti sona
erdirmede büyük başarılar kazanmıştır.
Donald Horowitz'in tanımladığı ölümcül nitelikteki etnik
toplu saldırılar, modern Batı dünyasında neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.
1890'lardan itibaren linç olayları hızla düşmüş, günümüzde
FBI verilerine göre ırkçı nefret suçları istatistiksel gürültü seviyesine
inmiştir.
Resmi ayrımcı politikaların yerini "olumlu eylem"
(pozitif ayrımcılık) almış ve beyaz Amerikalıların ırkçı tutumlarında tarihsel
bir çözülme yaşanmıştır.
Kadın Hakları, Tecavüz ve Dayak Olaylarındaki Gerileme
Tecavüz ve aile içi şiddet (koca dayağı) tarih boyunca
kadınların erkeklerin mülkü olarak görüldüğü ataerkil sistemlerde yaygın olarak
hoş görülmüştür.
1970'lerdeki "ikinci feminizm dalgası" ve Susan
Brownmiller'ın Against Our Will (İrademize Karşı) adlı çığır açıcı
kitabı, tecavüzü mülkiyet hukukundan çıkarıp "bedensel bütünlük ve otonomi
ilkesi" çerçevesinde kadına karşı işlenmiş ağır bir suç olarak yeniden
tanımlamıştır.
Mary Astell'in sorduğu gibi: Bütün İnsanlar özgür doğar
diyorsak, nasıl oluyor da bütün Kadınlar köle doğuyor?
ABD Adalet Bürosu verilerine göre, 1973'ten 2008'e kadar
tecavüz oranlarında %80'e varan çarpıcı bir düşüş kaydedilmiştir.
Benzer şekilde, eşler arası şiddet ve eş cinayetleri de
sığınma evleri ve yasal reformlar sayesinde büyük ölçüde gerilemiştir.
Çocuk Hakları ve Bebek Katli, Dayak, Çocuk İstismarı ve Zorbalık
Oranlarındaki Düşüş
Bebek katli (infantisit) tarih boyunca her kültürde yaygın
bir triaj yöntemi olarak uygulanmıştır.
Evrimsel olarak anne baba-yavru uyuşmazlığına dayanan bu
durum, Locke ve Rousseau gibi düşünürlerin çocukluğu masumiyet ve
biçimlendirilmesi gereken "boş bir sayfa" (tabula rasa) olarak
tanımlamasıyla değişmeye başlamıştır.
19. yüzyıl sonlarında çocuk koruma dernekleri kurulmuş, 20.
yüzyılda çocukların dövülmesi ve okullarda bedensel cezalar yasaklanmıştır.
Kutsal kitaplarda geçen "Oğlundan değneği esirgeyen,
onu sevmiyor demektir. Seven baba özenle terbiye eder" atasözünün yerini
çocuğun bireysel özerkliği almıştır.
Finkelhor ve Jones'un verilerine göre, 1990-2007 arasında
çocuk istismarı oranları yarı yarıya azalmıştır.
Son yıllarda okullarda "zorbalık" da ciddi bir suç
olarak kabul edilerek mücadele kapsamına alınmış ve okul içi şiddet oranları
düşmüştür.
Ancak çocukları koruma çabaları günümüzde "yabancı
tarafından kaçırılma" korkusu gibi gerçek dışı ahlaki paniklere ve aşırı
korumacı ("suç denetimi tiyatrosu") uygulamalara da yol açmaktadır.
Gey Hakları, Geylere Karşı Düşmanlığının Azalması ve Eşcinselliğin Suç
Olmaktan Çıkarılması
Alan Turing gibi dehaların bile maruz kaldığı devlet
destekli homofobik şiddet ve gey karşıtı nefret suçları, tarih boyunca kurbanı
olmayan bir eylemi ağır biçimde cezalandırmıştır.
Jeremy Bentham'ın faydacı felsefesiyle başlayan süreç,
eşcinselliğin suç olmaktan çıkarılmasına öncülük etmiştir.
Günümüzde 120'den fazla ülkede eşcinsellik suç olmaktan
çıkarılmış ve kamuoyunda eşcinselliğe yönelik ahlaki kınama ve hoşgörüsüzlük
hızla gerilemiştir.
İnsan hakları çerçevesinde savunulan temel ilke şudur:
Evrensellik ilkesi istisna tanımaz. İnsan hakları gerçekten bütün insanların
doğuştan hakkıdır.
Hayvan Hakları ve Hayvanlara Zulmün Azalması
Hayvanlara yönelik tarihsel vurdumduymazlık, avcılık,
bilimsel deneyler, kanlı sporlar ve fabrika çiftliklerindeki eziyetlerle
doludur.
Thomas Aquinas gibi filozofların "İlahi takdir gereği
[hayvanlar] insanlar tarafından kullanılmak için vardır... Dolayısıyla, insanın
onları öldürerek ya da başka herhangi bir şekilde kullanması yanlış
değildir" şeklindeki yaklaşımları yüzyıllarca kabul görmüştür.
Ancak Peter Singer'ın 1975 tarihli Hayvanların Kurtuluşu
kitabı, "türcülük" (speciesism) kavramını eleştirerek hayvanların acı
çekme kapasitesini (bilincini) ahlaki değerlendirmenin temeline
yerleştirmiştir.
Günümüzde laboratuvar hayvanlarının korunmasına yönelik katı
yasal düzenlemeler getirilmiş, horoz dövüşü ve boğa güreşi gibi kanlı sporlar
yasaklanmaya başlanmış ve vejetaryenlik oranlarında belirgin bir artış
kaydedilmiştir.
Hak Devrimlerinin Kaynağında Ne Var?
Bu Hak Devrimleri, insan doğasının en karanlık eğilimlerine
karşı ahlaki birer zaferdir.
Bu devrimlerin arkasındaki asıl itici güç, fikirlerin ve
insanların giderek daha fazla yer değiştirmesini sağlayan teknolojilerdir.
Kitapların, televizyonun, internetin ve eğitimin
yaygınlaşması, cehalet ve batıl inançları yıkarak, insanların empati
yeteneklerini ve entelektüel çevikliklerini artırmıştır.
Martin Luther King Jr.'ın şiddet içermeyen direnme felsefesi
de bu evrensel fikirler havuzunun (Aydınlanma, Hıristiyanlık, Gandhi vb.) bir
sentezidir.
Ahlak dünyasını anlıyormuş gibi yapmayacağım; bu uzun bir
yay ve gözlerim iyi görmüyor; eğimini hesaplayamıyorum ve görerek şekli
tamamlayamıyorum; onu vicdanımla tahmin edebiliyorum. Ve gördüğüm kadarıyla
adalete doğru eğrildiğinden eminim.
BÖLÜM 8: İÇİMİZDEKİ ŞEYTANLAR
İnsanlık tarihi boyunca şiddet her dönemde ve coğrafyada var
olmuş, ancak zaman içinde çeşitli kategorilerde düşüş göstermiştir.
Şiddet; açlık, cinsellik ya da uyku gibi kalıcı ve
kaçınılmaz biyolojik bir dürtü değildir.
Şiddetin azalması, insan doğasının tamamen iyi ya da kötü
olduğu ikilemini aşmamızı sağlar; çünkü insan zihni hem bizi şiddete
yönlendiren yıkıcı güdülere hem de doğru koşullarda barışı sağlayan yatıştırıcı
güdülere sahiptir.
Karanlık Yüz
Modern entelektüel dünyada insanın doğuştan barışçıl
olduğuna dair inanışlar bulunsa da, bilimsel veriler içimizde şiddet
mekanizmalarının var olduğunu kanıtlamaktadır. Örneğin, hayat boyu fiziksel
saldırganlığın en yoğun olduğu dönem ergenlik değil, iki yaşındaki yaramazlık
çağıdır.
Üniversite öğrencileri arasında yapılan araştırmalarda ise
gençlerin çok büyük bir kısmının en az bir kez zihninden birini öldürme
fantezisi geçirdiği saptanmıştır. İnsanlar arasındaki yüz yüze kavgada görülen
kendini dizginleme ve "tutukluk" hali merhametten değil, Darwinci bir
ihtiyatlılıktan (misilleme alma riskinden) kaynaklanır. Ancak bu korku,
düşmanın zayıf anında yakalanmasıyla "çığırından çıkmış azgın bir
saldırıya" (forward panic) dönüşüp büyük katliamlara yol açabilir.
Ahlaki Değerlendirme Uçurumu ve Saf Kötülük Efsanesi
Zarara yol açan olaylarda fail ile mağdurun anlatıları
arasında büyük bir Ahlaki Değerlendirme Uçurumu bulunur.
Fail eylemini kışkırtmaya bağlı, haklı ve önemsiz görürken;
mağdur bunu uzun süredir devam eden haksızlığın anlamsız, vahşi ve tamir
edilemez bir halkası olarak hatırlar.
İnsanlar, toplumsal işbirliği içinde cömert ve dürüst
görünmek adına kendi erdemlerini abartma ve kendilerini kandırma
(self-deception) eğilimindedirler.
Bu durum, Saf Kötülük Efsanesi'ni yaratır. Bu efsaneye göre
kötülük, tamamen kötü bir zalimin masum bir kurbana kasten ve sırf kötülük
olsun diye uyguladığı eylemdir; oysa gerçekte büyük zararlar, duruma
kendilerince makul tepkiler verdiklerine inanan sıradan insanların sıradan
güdülerinden doğar.
Şiddet Organları
Saldırganlık tek bir hayvansı güdüden ibaret değildir;
farklı şiddet türleri beyindeki farklı modüler sistemler tarafından kontrol
edilir.
Kedilerde ve insanlarda ortak olan Öfke Patlaması devresi
(Rage circuit), orta beyindeki periakuaduktal gri maddeden hipotalamus ve
amigdalaya uzanır. Bu ilkel dürtüler, beynin ön kısmında yer alan ve özdenetim,
duygu düzenleme ve ahlaki normlara duyarlılıkla ilişkili olan Orbitofrontal
korteks tarafından denetlenir.
Zihin teorisi (başkalarının niyetlerini anlama) beyindeki temporoparietal
kavşak ile ilişkiliyken, en fazla hayatı kurtarmaya odaklanan faydacı ahlaki
kararlar dorsolateral prefrontal korteks tarafından yönetilir.
Yırtıcı Şiddet
En basit şiddet kategorisi olan araçsal ya da pratik şiddet,
failin öfke veya nefret duymadan, hedefine ulaşmak için gücü soğukkanlı bir
araç olarak kullanmasıdır.
Toplumdaki psikopatlar empati ve pişmanlıktan yoksun
oldukları için bu şiddete en yatkın gruptur.
İnsanların kendi becerilerini ve şanslarını abarttıkları
pozitif yanılsamalar (aşırı özgüven), tarafların rasyonel olarak uzlaşmasını
önler ve onları yıkıcı yıpratma savaşlarına sürükler.
Liderlerin savaşa girerken taşıdıkları aşırı özgüven,
gerçeklerle uyuşmayan ve her iki tarafın da hızlı bir zafer kazanacağına
inandığı yanılsamalar doğurur.
Hakimiyet
Hakimiyet mücadeleleri, elle tutulur somut bir ödül
olmaksızın sadece statü, şeref ve üstünlük kurmak için yürütülür ve en ölümcül
şiddet sebeplerinden biridir.
Erkeklerin biyolojik yapısı (testosteron ve cinsiyet içi
yarışma sistemleri), onları hakimiyet yarışlarına, risk almaya ve fiziksel
şiddete kadınlardan çok daha yatkın kılar.
Şiddetin özsaygı eksikliğinden kaynaklandığı teorisi
yanlıştır; şiddet asıl aşırı ve hak edilmemiş özsaygıya (narsisizm) sahip
kişilerin statülerine yönelik tehdit hissetmelerinden doğar.
İnsanların kabileci psikolojisi, dünyayı kolayca "grup
içindekiler" ve "grup dışındakiler" olarak bölerek gruplar arası
hakimiyet mücadelelerini tetikler. Kadın haklarının güçlenmesi ve kadınların
yönetimde yer alması ise tarihsel olarak şiddeti ve savaşları azaltıcı bir etki
yapar.
İntikam
İntikam, dünyadaki kültürlerin neredeyse tamamında onaylanan
ve caydırıcılık (sömürülmeyi önleme) amacı taşıyan evrimsel bir dürtüdür. Ancak
tarafların kendi uyguladıkları gücü az, maruz kaldıkları gücü ise fazla
algılamalarına yol açan ahlaki yanılsamalar, intikamın intikamı doğurduğu
sonsuz şiddet sarmallarına (kan davalarına) neden olur.
Devletin meşru şiddet tekelini elinde tutan tarafsız Leviathan
(hukukun egemenliği), tarafların intikam dürtüsünü dizginlemede en kritik
etkendir. Ayrıca bağışlayıcılık, pişmanlık, özür dileme ritüelleri ve onarıcı
adalet programları intikam sarmallarını kırmada hayati önem taşır.
Sadizm
Bir kişiye hiçbir araçsal fayda sağlamadan, sadece çektiği
acıdan zevk almak için eziyet etmektir.
İnsan doğasında sadizme kaynaklık edebilecek; marazi
büyülenme (macabre), başkası üzerinde hakimiyet kurma hazzı (schadenfreude),
cezalandırıcı intikam ve cinsel sadizm gibi güdüler bulunur.
Normalde empati, suçluluk duygusu ve acı çeken birine zarar
verirken yaşanan bedensel irkilme tepkisi sadizmi engeller. Ancak gaddarlıklar
tekrarlandıkça, beynin zıt duygusal süreçleri dengeleme dinamiği yüzünden
(opponent-process theory), irkilme tepkisi zayıflar ve eylemin kendisi
edinilmiş bir hazza ve bağımlılığa dönüşebilir.
İdeoloji
Kitlesel düzeyde en büyük kötülükler ideoloji güdümünde
gerçekleştirilir. Gruplarda ortaya çıkan kutuplaşma, grup düşünme (groupthink)
ve çoğulcu cehalet (sessizlik sarmalı) gibi psikolojik patolojiler, bireylerin
aslında onaylamadıkları saçma ya da gaddar fikirleri sürü psikolojisiyle
savunmalarına yol açar.
Milgram'ın boyun eğme deneyleri, sıradan insanların meşru
bir otoritenin emirlerine uyarak başkalarına işkence uygulayabileceğini
göstermiştir.
İdeolojik şiddet failleri, vicdanlarını bastırmak için
örtmece (euphemism) dilli kullanma, sorumluluğun yayılması, eylemleri zamana
yayarak (kademeli olarak) tırmandırma ve mağduru aşağılama gibi taktiklerle
ahlaki yükten uzaklaşırlar.
Saf Kötülük, İçimizdeki Şeytanlar ve Şiddetin Gerilemesi
Şiddetteki tarihsel gerileme, ahlaki kahramanların mutlak
kötülüğe karşı kazandığı zaferlerden ziyade, normal insanlardaki şiddet
güdülerinin kısıtlanması ve zamanın ruhundaki değişimlerle ilgilidir.
İnsan ilişkilerine "psikolojik gözlüklerle" bakma
alışkanlığı (bilişsel çelişki, boyun eğme teorileri vb. hakkında farkındalık
kazanılması), içimizdeki beş şeytanın (aşırı özgüven, hakimiyet, intikam,
sadizm ve ideolojik hezeyanlar) farkına varmamızı ve onları denetim altında
tutmamızı kolaylaştırmıştır.
BÖLÜM 9: İYİLİK MELEKLERİ
İyilik Melekleri ve Şiddetin Önlenmesi
İnsan doğasında hem şiddete ve kötülüğe yol açan karanlık
dürtüler hem de bizi barışa ve iyiliğe sevk eden "iyilik melekleri"
bir arada bulunur. Ancak, bu iyi yönlerin varlığı kendiliğinden insanları iyi
kılmaya yetmemektedir; nitekim köle kullanan, cadıları yakan ve çocukları döven
atalarımız da aynı sinirsel donanıma sahipti.
İyilik meleklerini ararken, onların bizi şiddetten nasıl
uzak tuttuğunu göstermenin yanı sıra, neden bu kadar sık başarısız olduklarını
ve tarihin bu melekleri etkin bir şekilde kullanmak için neden bu kadar uzun
süre beklemek zorunda kaldığını da açıklamak gerekmektedir.
Empati
Empati sözcüğü, yaklaşık yüz yıllık oldukça yeni bir
kavramdır.
İngilizce kaynaklardaki ilk kullanımları psikolog Edward
Titchener (1909) ve Britanyalı yazar Vernon Lee'ye (1904) dayanmaktadır. Her
iki yazar da bu kavramı Almanca Einfühlung (içten kavrayış, özdeşleme)
kelimesinden türeterek, başlangıçta estetik bir değerlendirme tarzını (örneğin
bir gökdelene bakarken kendimizi onun gibi ayakta duruyor hayal etmek)
tanımlamak amacıyla kullanmıştır.
Kelimenin kullanımı 1940'lardan itibaren hızla yaygınlaşmış
ve "irade gücü" veya "özdenetim" gibi geleneksel Victoria
devri erdemlerinin önüne geçmiştir.
Zihin Okuma, Zihin Teorisi ve Duygusal Tepki
Zihin okuma veya zihin teorisi, bir kişinin söz, davranış ya
da durumlarından onun düşünce ve duygularını tahmin etme yeteneğidir. Bu yeti
ikiye ayrılır:
Düşünceleri okuma yetisi: Otizmde bu işlev bozulur.
Duyguları okuma yetisi: Psikopatide bu işlev bozulur.
Zeki psikopatlar başkalarının duygusal durumlarını bilişsel
olarak okuyup manipüle edebilirken, bu duyguların gerçek insani doğasını
kavrayamazlar.
Duygusal Bulaşıcılık ve Duygudaşlık (Duygudaş Kaygı)
Gerçek anlamda değer verdiğimiz empati,
"duygudaşlık" ya da "duygudaş kaygı" olarak
adlandırılabilir.
Duygudaşlık, başka bir varlığın yaşadığı haz ve acıların
farkında olarak onun esenliğini kendininkiyle eşleştirmektir. Bu,
"duygusal bulaşıcılık"tan farklıdır. Örneğin, havlayan bir köpekten
korkup çığlık atan bir çocuğa verilen duygudaş tepki, onunla birlikte dehşet
içinde çığlık atmak (bulaşıcılık) değil, onu yatıştırmaya çalışmaktır.
Empatinin Nörolojik ve Kimyasal Temelleri
Nörobilimsel çalışmalar, maymun beyninde hem kendi
eylemlerinde hem de başkalarının aynı eylemi gerçekleştirdiğini gördüğünde
ateşlenen "ayna nöronlar" keşfetmiştir.
İnsan beyninde de parietal ve alt frontal lobda benzer
alanlar parıldamaktadır.
Beyindeki empati tepkileri, bilişsel inançlar ve durum
yorumları tarafından zayıflatılabilir ya da güçlendirilebilir. Örneğin, bir
tedavi simülasyonunda acı çeken bir hastanın durumunun "tedavinin işe
yaradığına ve acıya değdiğine" inanıldığında, katılımcıların
beyinlerindeki (insula ve amigdaladaki) vekil acı ve üzüntü tepkileri
hafiflemektedir.
Kimyasal düzeyde ise, "kucaklaşma hormonu" olarak
bilinen oksitosin güveni ve paylaşımı artırır. Deneylerde burundan oksitosin
spreyi uygulanan kişilerin Güven ve Ultimatom oyunlarında yabancılara daha çok
para emanet ettikleri ve daha cömert davrandıkları görülmüştür.
Empatiyi Tetikleyen Dışsal Faktörler: Şirinlik ve Yardım İhtiyacı
Biyolojide ve insani yardım kampanyalarında
"şirinlik" (bebeksi yüz hatları, fotojeniklik) ve fiziksel güzellik,
adaletsiz şekilde daha fazla duygudaşlık tetikler. Benzer şekilde, yardıma
muhtaç olma durumu da empatiyi doğrudan harekete geçirir. Bu tetiklenme,
kişinin yakın bir arkadaşı olmasından, yabancı bir çocuk olmasından, hatta bir
köpek yavrusu ya da ters dönmüş bir at nalı yengecinden bağımsız olarak
gerçekleşebilir.
Daniel Batson'ın yirmi yıl boyunca sürdürdüğü deneysel
çalışmalar, insanların tamamen diğerkam (fedakar) güdülerle yardım ettiğini öne
süren "empatik fedakarlık hipotezini" desteklemektedir. Örneğin,
normalde bencil davranıp işbirliğini ihlal edecek olan oyuncular, oyun
arkadaşlarından gelen tek bir kişisel notla empati duyarak işbirliği
eğilimlerini %20'den belirgin şekilde yukarı taşımaktadır.
Empatinin Sınırları ve Genişleyen Çember
Somut bir bireye duyulan yakınlık, o bireyin temsil ettiği
gruba (örneğin AIDS hastalarına veya yetimlere) karşı tutumu da olumlu yönde
etkileyebilir. Ancak empati otomatik ve sınırsız bir refleks değildir.
Yeryüzündeki herkesin acısını hissetmeye çalışmak
"merhamet yorgunluğuna" ve duygusal yıkıma yol açar. Önemli olan,
komşularımızı veya düşmanlarımızı sevmesek bile onları öldürmemeyi seçmektir.
Özdenetim
Adem ile Havva'dan Odysseus'a kadar insanoğlu her zaman
dürtüleriyle mücadele etmiştir. Modern toplumlarda doğanın fiziksel
tehditlerini ehlileştirdiğimiz için, karşılaştığımız felaketlerin çoğundan
(aşırı yeme, alkol, kumar, borçlanma, teknoloji bağımlılığı) kendimiz
sorumluyuzdur.
Tarihsel olarak, dürtüsel saldırganlığın yüceltildiği
"şeref kültürü"nden, dürtülerin kontrol altına alındığı ve sakinliğin
saygı gördüğü "ağırbaşlılık kültürü"ne geçiş, şiddetin azalmasında
kritik rol oynamıştı.
Rasyonel Iskonto ve Miyop Iskonto (Zaman Tercihleri)
Haz peşinde koşarken gelecekteki faydayı bugünden
değersizleştirmeye "geleceği ıskontolama" denir. Yarın öleceğinden
emin olan biri için tüm kaynakları bugün tüketmek rasyoneldir, ancak yaşanacak
bir yarın varken bugünden her şeyi tüketmek rasyonel dışıdır.
Organizmaların en büyük zafiyeti ise miyop ıskontodur.
Ödülün zamanı yaklaştıkça tercihler rasyonellik dışı bir şekilde tersine döner;
örneğin, bir hafta sonra 10 dolar almaktansa sekiz gün sonra 11 dolar almayı
tercih eden bir kişi, ödül hemen elinin altındayken yarınki 11 dolar yerine
bugünkü 10 doları seçer
Nörolojik Yapı: Frontal Lob ve Ön Kutup
Davranışlarımızı anlık uyaranların denetiminden kurtarıp
hedeflere hizmet eder kılmak için sağlam bir frontal loba ihtiyaç duyarız.
Nitekim, frontal lob hasarı gelişen hastalar tamamen önlerine konan nesnelerin
veya uyaranların kölesi haline gelirler.
Frontal lobun en uç noktasında yer alan "ön kutup"
(anterior prefrontal korteks) ise karmaşık hedefleri değerlendirmemizi,
dikkatimizi yeniden odaklamamızı ve uyarana, bağlama ya da durumsal olaya göre
esnek kararlar alabilmemizi sağlar.
Dürtüsellik, Saldırganlık ve Suç Bağıntısı
Roy Baumeister ve arkadaşlarının yaptığı araştırmalar,
yüksek özdenetimli bireylerin daha iyi akıl sağlığına sahip olduğunu, daha iyi
ilişkiler kurduğunu ve daha başarılı hayatlar sürdüğünü göstermiştir.
Walter Mischel, Avshalom Caspi ve Terri Moffitt'in
Dunedin'de yürüttüğü boylamsal çalışmalar, çocuklukta gözlemlenen dürtüsellik
ve otokontrol eksikliğinin (3 yaşındaki kontrolsüzlük durumunun), 21 yaşına
gelindiğinde suç işleme, mahkumiyet ve saldırganlık oranlarıyla doğrudan
bağıntılı olduğunu doğrulamıştır.
Özdenetimin "Kas" Metaforu ve Ego Tükenmesi
Baumeister'ın en önemli bulgularından biri, özdenetimin
tıpkı bir kas gibi yorulan ve sınırlı bir kaynağa dayanan yapısıdır.
"Ego tükenmesi" adı verilen bu duruma göre, bir
görevde iradesini zorlayan (örneğin açken kurabiye yerine turp yemeye zorlanan)
katılımcılar, sonraki zorlu görevlerde daha çabuk pes etmekte, daha saldırgan
davranmakta veya bencilce kararlar almaktadır.
Özdenetim metabolik olarak yüksek düzeyde glukoz harcar;
şekerle tatlandırılmış bir içecek bu tükenmeyi hafifletebilmektedir. Ayrıca,
birkaç hafta boyunca yapılan küçük özdenetim egzersizleri (bütçe tutma, dik
durma, küfürden kaçınma vb.) irade kasını genel olarak güçlendirmektedir.
Yakın Dönem Biyolojik Evrimi ve Şiddet
Şiddetteki tarihsel azalmanın yakın dönemde (son birkaç bin
yılda) gerçekleşen genetik bir evrimle ilişkili olup olmadığı tartışmalı bir
konudur.
Teorik olarak, devletin kurulması (Leviathan) ve kanun
egemenliğinin gelmesiyle birlikte, psikopatlar ve fevri şiddet yanlıları
zindanlara veya darağacına gönderilerek elenmiş, empati ve özdenetim sahibi
bireyler daha başarılı şekilde çoğalmış olabilir.
Genom üzerindeki doğal seçilim izlerini saptayan modern
teknikler bu tür yakın dönem seçilimlerin yaşanmış olabileceğini göstermektedir.
Şiddet Eğilimini Etkileyen Biyolojik Unsurlar
Biyolojik ve genetik farklılıkların şiddet üzerinde net
etkileri vardır:
Pedomorfi: İnsan evriminde çocuksu/evcil özelliklerin
korunması süreci şiddet eğilimlerini düşürmüştür.
Gri Madde Dağılımı: Frontal korteksteki gri madde
yoğunluğu büyük ölçüde kalıtsaldır.
Hormonlar ve Reseptörler: Oksitosin ve vazopressin
reseptörlerinin sayısı, bağlılık ve saldırganlığın baskılanması üzerinde
etkilidir. Testosteron ise hakimiyet mücadelelerini tetikler.
MAO-A Geni: Bu genin düşük etkinlik gösteren tipi
(savaşçı gen), özellikle çocuklukta istismar, ihmal veya travma yaşamış
bireylerde Antisosyal Kişilik Bozukluğu ve laboratuvar koşullarında şiddete
yönelme ile güçlü bir şekilde bağıntılıdır.
Evrimsel Hipotezin Reddi: Kültürel Değişimlerin Hızı
Gregory Clark gibi araştırmacılar, İngilizlerin Sanayi
Devrimi öncesinde orta sınıf değerlerini genetik olarak evrilttiğini savunsa da
bu iddiaları destekleyecek somut veri yoktur.
En önemlisi; Hümanist Devrim, Uzun Barış, Yeni Barış ve
1990'lardaki suç oranlarındaki hızlı düşüşler gibi büyük şiddet azalmaları,
genetik yapıların değişmesine imkan tanımayacak kadar kısa sürelerde (bazen tek
bir kuşakta ya da on yılda) gerçekleşmiştir.
Bu nedenle, şiddetteki azalmaları açıklamak için yakın
tarihli biyolojik evrim hipotezine ihtiyacımız yoktur; kültürel ve toplumsal
girdiler bu dönüşümü açıklamak için tamamen yeterlidir.
Ahlak ve Tabu
Ahlak psikolojisi, insanların ahlakla bağlantılı olarak
zihinlerinde yaşadıkları deneysel süreçleri laboratuvar koşullarında inceler;
normatif ahlak felsefesi ise nesnel ahlaki hakikatlerle ilgilenir.
Birçok ahlaki inanç rasyonel ilkeler olmaktan ziyade norm ve
tabulara dönüşür [56]. Lawrence Kohlberg'in şemasına göre ahlaki gelişim altı
aşamalıdır; ancak insanların çoğu sadece normlara uymak ve toplumsal düzeni
korumakla ilgilenen ara evrelerde takılıp kalır.
İnsanın doğal ahlak duygusu, tarih boyunca cadıların
yakılması, inanç sapkınlarına işkence edilmesi ve soykırımlar gibi kitlesel
gaddarlıklara kutsal mazeretler üreten en büyük kötülük kaynaklarından biri
olmuştur.
İlişki Modelleri ve Ahlakın Temelleri
Alan Fiske, Richard Shweder ve Jonathan Haidt'in
çalışmalarına göre insan ilişkileri ve ahlaki yargılar dört temel model
etrafında şekillenir
Toplulukçu Paylaşım: Kaynakların kimin ne verdiğine
bakılmaksızın ortak paylaşıldığı, grubun kutsallığı ve saflığının
(kirleticilerden korunmasının) ön planda olduğu modeldir. Sevecen görünümüne
karşın, grubu kirleten dışsal unsurları böcekleştirme/hayvanlaştırma eğilimi
taşıdığı için soykırım ideolojilerini besleyebilir.
Otorite Sıralaması: Güç, statü ve boyun eğmeye dayalı
doğrusal hiyerarşidir.
Eşitlik Eşlemesi: Karşılıklılık, denge ve kabataslak
bir borç-alacak muhasebesine dayanır.
Piyasa Değeri / Rasyonel-Legal: Fayda-maliyet
analizi, resmi sözleşmeler ve rasyonel hesaplamalar üzerine kuruludur.
Tabu Psikolojisi ve Kutsal Değerler
Tabular rasyonel görünmeseler de değerli toplumsal
ilişkileri korumaya hizmet ederler. Ancak Philip Tetlock'un çalışmalarının
gösterdiği üzere, "kutsal" görünen değerlerin çoğu aslında sözde
kutsaldır.
Karşı tarafın da sembolik ve kutsal bir hakkından
vazgeçtiğini belirten çerçevelemeler sunulduğunda, İsrail-Filistin
fanatiklerinde olduğu gibi mutlakçı yaklaşımlar yumuşamakta, öfke azalmakta ve
barışçıl uzlaşmalara kapı aralanmaktadır.
Yergi, Mizah ve Ahlaki İlerleme
Ahlaki ilerlemelerin önemli bir kısmı, eylemlerin günah
olmaktan çıkıp "saçmalık" ve "budalalık" olarak
görülmesiyle (düello veya boğa güreşi gibi) gerçekleşmiştir. Swift, Voltaire,
Twain ve Russell gibi yazarlar peygambervari gürlemek yerine keskin mizahı
tercih etmişlerdir.
Mizah, insanları bir ilişki modelinden diğerine zorla
geçirerek (örneğin kutsal sayılan bir durumu aniden Piyasa Değeri modeline
indirgeyerek) durumun saçmalığını gösterir.
Ancak, kutsal normlar kasten çiğnendiğinde (örneğin
Danimarka'daki karikatür krizinde olduğu gibi) mizah, ölümcül şiddet
patlamalarını da tetikleyebilir.
Açık Toplumlar ve Evrensel Ahlak
Coğrafi ve sosyal hareketlilik, insanları uyumculuk ve
kabile dayanışmasının zorunlu olduğu küçük dünyalardan kurtarmıştır.
Açık toplumlarda yaşayan bireyler, hiyerarşileri doğal
yasalar yerine insan yapımı olgular olarak görmeye başlar ve kabile
çıkarlarından ziyade bireyin evrensel haklarına odaklanan bir ahlak
geliştirirler.
Akıl ve Zeka / Flynn Etkisi
Filozof Peter Singer'a göre, ahlaki çemberimiz duygusal
dürtülerle değil, akıl yürütmenin tutarlı ve genişlemeci doğası gereği büyür.
Bir davranışı savunurken kendi çıkarımızı başkasının
çıkarından, kendi grubumuzun çıkarını da başka grubun çıkarından rasyonel
olarak üstün tutamayacağımızı fark etmek bizi evrensel haklara ulaştırır.
Nicel veriler de daha yüksek IQ'lu/zekalı başkanların
yönettikleri dönemlerde savaşlardaki insan kaybının çok daha az olduğunu
göstermektedir.
Flynn Etkisi ve Bilişsel Çevre
James Flynn, 20. yüzyıl boyunca zeka testi (IQ) skorlarının
her kuşakta düzenli olarak yükseldiğini keşfetmiştir.
Bu hızlı yükseliş genetik bir değişimle açıklanamaz; tamamen
insanların bilimsel yöntemlerin, sembollerin ve soyutlamaların hakim olduğu
yeni bilişsel çevreleri özümsemesiyle ilgilidir.
Somut Düşünceden Soyut Düşünceye Geçiş
Geçmiş kuşaklar tamamen somut deneyimlere bağlı düşünürken
(örneğin Luria'nın araştırmalarında katılımcıların "görmediğim beyaz ayı
hakkında konuşamam" diyerek hipotezleri reddetmesi), modern insan bilimsel
zihniyetin "sadeleştirici soyutlamalarını" (oran, yüzde, nedensellik,
ampirik, maliyet-yarar) günlük birer dil aracı olarak kullanır.
Somut deneyim sınırlarından sıyrılıp soyutlama yapabilmek,
başkalarının bakış açısını benimsemek ve ahlaki çemberi genişletmek için
zorunlu bir beceridir.
Zeka, Klasik Liberalizm ve Ekonomik Okuryazarlık
Satoshi Kanazawa ve Jonathan Haidt'in analizleri, yüksek
zekanın klasik liberalizmin özerklik ve hakkaniyet değerleriyle güçlü bir
şekilde bağıntılı olduğunu gösterir.
Benzer şekilde, yüksek zekaya sahip bireyler iktisatçılar
gibi düşünmeye (serbest ticareti destekleme, korumacılığa karşı çıkma) daha
yatkındır.
Ekonomik okuryazarlık, dünyayı "sıfır toplamlı"
(birinin kazanması için diğerinin kaybetmesi gerekir) görmeyi engeller; pozitif
toplamlı ticari işbirliklerini teşvik ederek tarihsel etnik ve sınıfsal şiddeti
azaltır.
Nitekim Thyne'ın çalışmasına göre, okuryazarlık düzeyi
yüksek olan ülkelerin savaşa girme olasılığı %73 daha düşüktür.
Siyasal Söylem ve Bütünleştirici Karmaşıklık
Siyasi söylemdeki entelektüel derinlik ve nüans
"bütünleştirici karmaşıklık" ile ölçülür.
Kesinlik ve mutlaklık bildiren tek boyutlu söylemler
krizlerin savaşa dönüşmesiyle sonuçlanırken, farklı bakış açılarını ve
uzlaşmaları barındıran yüksek karmaşıklıklı söylemler barışı getirir.
Amerikan başkanlık tartışmalarında popülist kaygılarla
söylem düzeyi gerilemiş olsa da, modern dünyada evrensel haklara verilen destek
insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir ahlaki ilerlemedir.
BÖLÜM 10: MELEKLERİN KANATLARINDA
Şiddetin Gerçek Dinamikleri
Tarihteki en büyük ve yıkıcı şiddet patlamaları (savaşlar,
soykırımlar) iddia edildiği gibi kıt kaynaklar veya doğrudan ekonomik çıkarlar
nedeniyle değil; din, milliyetçilik, faşizm ve komünizm gibi ideolojiler ve
ahlaki güdüler (hakaret, ihanet vb.) nedeniyle ateşlenmiştir.
Şiddet suçları da ekonomik göstergeleri doğrudan izlemez.
Dinler ise ancak kabileci ve otoriter sınırlara
hapsedildiklerinde şiddeti besler; hümanist rüzgarlarla karşılaştıklarında
barışçıl dönüşüm geçirirler.
Barışçı İkilemi ve Çözüm Arayışı
Oyun teorisindeki "Barışçı İkilemi"ne göre,
sömürülme korkusu veya sömürme dürtüsü nedeniyle taraflar için rasyonel görünen
hamle saldırganlıktır ve bu durum tarafları ortak bir yıkıma sürükler.
Ancak, bu ikilemin getiri yapısını barış lehine değiştiren
ve insanlığı barışçıl kutuya yönelten beş ana tarihsel gelişme yaşanmıştır.
Leviathan: Güçlü bir devlet ve kanun egemenliği,
kişilerin kendi adaletini arama dürtüsünü (şeref kültürünü) bastırarak cinayet
oranlarını muazzam düzeyde azaltmıştır. Uluslararası alanda ise kurumların
"yumuşak gücü" barışı korur.
Feminizasyon: Kadınların yönetimde daha etkin olması
ve feminist kaygılar, biyolojik olarak daha agresif olan erkek şiddetini
dizginler.
Kozmopolitlik / Okuma Devrimi: 17. yüzyıldan itibaren
gelişen yayıncılık ve kurmaca edebiyat (Okuma Devrimi), insanların başka
zihinlerin acılarını ilk elden deneyimlemesini sağlayarak empatiyi
kitleselleştirmiştir.
Akıl: Akıl yürütme gücü empatiyi kabile sınırlarından
kurtarıp evrenselleştirir; rasyonel-yasal kurumların, demokrasinin, Kantçı
önlemlerin ve barış gücü operasyonlarının geliştirilmesini sağlayarak barışı
güvenceye alır.
Modernitenin Başarısı
Romantiklerin nostaljik "geçmişte her şey daha
barışçıldı" iddialarına karşın istatistiksel tarih, geçmişte cinayete
kurban gitme riskinin modern dünyaya göre otuz kat daha fazla olduğunu ve
çocukların, kadınların ya da suçluların maruz kaldığı sadist işkencelerin
geçmişte tamamen normal karşılandığını gösterir.
Modernitenin sunduğu akıl, bilim, hümanizm ve bireysel
haklar insanı kusursuz bir ütopyaya ulaştırmayacak olsa da şiddetin azalmasında
benzersiz bir başarı kaydetmiştir.
Yıkıcı çekişmelerden kaçınmak kozmik bir amaç değil, ama bu
gerçekten insani bir amaç. Din savunucuları geçmişten beri ilahi buyruklar
olmasa, ahlakın asla kendimiz dışında bir temel edinemeyeceğini iddia
ediyorlar... Artık bu iddianın neden hatalı olduğunu görüyoruz. İnsanların
serpilip gelişmesine olanak verebilecek dünyevi yolların da var olduğunu
keşfetmek, içimizdeki saldırganlık eğiliminden kaynaklanan trajedinin
üstesinden gelecek stratejileri araştırmak herkesin amacı olmalı.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder