1 Ağustos 2022 Pazartesi

Necip Fazıl Kısakürek - Sahte Kahramanlar - Notlar

Necip Fazıl Kısakürek - Sahte Kahramanlar

Büyük Doğu Yayınları, 2007

 


Kitapta mutlak kahramanlar olarak peygamberler, nisbi kahramanlar olarak ise tarihe yön vermiş fikir ve aksiyon adamları çeşitli örneklerle irdelenir.

Kısakürek, özellikle Tanzimat döneminden itibaren Batı taklitçiliğiyle ortaya çıkan figürleri sert bir dille eleştirerek, bu kişilerin toplumu öz değerlerinden kopardığını ileri sürer.

 

I. BÖLÜM: SAHTE KAHRAMANLAR

Müslüman-Türk toplumunun asırlardır içinde hapsolduğu "mânevî zindan"dan kurtulması için gerçek ve sahte kahramanları ayırt etmesi gerekir.

 

Kahraman / kendisini ve cemiyetini aşan, insanı ve cemiyeti yoğuran ve nefslerini aşmaya davet eden, zamanı delen ve mekânı yırtan, hamle örneği üstün insan

 

Kahramanların Sınıflandırılması

Mutlak Kahramanlar: Allah'ın teyidiyle gelen peygamberlerdir.

Nisbi Kahramanlar: Cemiyetin üstüne çıksalar da Allah'ın teyidiyle gelmeyen insanlardır.

 

Mutlak Kahramanlar (Peygamberler)

Hz. İbrahim: Vahdaniyet dersini putları parçalayarak vermiştir.

Hz. Musa: Sihirbazların asalarını yutan ejderhası ve denizi yarmasıyla "mutlak kahramanlık levhası" sunar.

Hz. İsa: Mânâ üzerinde derinleşmiş, "melekiyette en büyük dereceye" ermiştir.

Hz. Muhammed: Topyekûn zaman ve mekânın Peygamberi olup "beşeriyette en büyük" mertebedir; nefsini yenme davası olan "cihad-ı ekber"i getirmiştir.

 

Nisbi Kahramanlar ve Fikir Adamları

Batı Dünyası: Sokrates fikirde kahramandır; Sezar madde kahramanıdır.

Marcus Aurelius ise Roma nizamını "Çizmemde bir çivi eksik olsa, Roma medeniyet bütünü yerinde değil demektir" sözüyle özetleyen bir disiplin örneğidir.

 

İlim ve Sanat: Lavoisier gibi hayatını keşfine feda edenler veya Yunus Emre gibi ruhun derinliğini getirenler gerçek mânâ erleridir.

 

Sahte Kahramanlığın Türleri

Özenti Kahraman: Don Kişot örneğinde olduğu gibi, olmadığı halde nefsini "oldum" sananlardır.

Meccanî Kahraman: Kaderin cilvesiyle hak etmediği makamlara gelen "bedavacılar"dır.

Sahte Kahraman: Kahramanlık sıfatını çalan, bunu zorla veya rejim baskısıyla kabul ettirenlerdir.

 

Tanzimat ve Sonrasındaki Sahte Kahramanlar

Mustafa Reşit Paşa: Batı'nın imal ettiği, Avrupa'nın ayağına çömelmeyi politika sayan bir "masondur".

 

Mithat Paşa: Metinde "İslâm düşmanı, millet mudiili" olarak nitelenir; bayrağa istavroz koyacak kadar ileri giden bir "sahte kahraman" olarak eleştirilir.

 

Ziya Gökalp: İslâm yerine Türkçülüğü ikame etmeye çalıştığı ve "Kur’ân’a Türkçe demek topyekûn İslâm ölçülerini ve Allah’ı inkâr etmeye müsavidir" denilerek eleştirilir.

 

II. BÖLÜM: İSLÂM VE ÖBÜRLERİ

İdeolocya, fert ve cemiyet arası inanılan fikirler manzumesidir.

Doğrumuz sadece İslâm, yanlışımız da İslâmdan başka her şeydir.

İnsanlık "göklerden gelen senfoni"yi yani yaşanmaya değer hayatı bulmak zorundadır.

 

Çin ve Hint: Konfüçyüs metafiziksiz bir ahlak, Buda ise bir "yokluk (Nirvana) felsefesi" sunar; her ikisi de cemiyet inşasından acizdir.

Yunan: Akıl ve "plastik dünya" idrakidir. Sokrat metodu, Platon idealizmi, Aristo ise realizmi temsil eder.

Roma: Nizam ve hukuk medeniyetidir; fert haklarını ırkî bir gurura bağlar.

 

Hristiyanlık: Şeriat ve dünya hükmü olmayan, tahrif edilmiş bir dindir; bu sebeple Laisizm (din-devlet ayrımı) Batı için bir zorunluluk olmuştur.

Demokrasi ve Liberalizm: İslâm'da hürriyet, Batı'daki gibi başıboşluk değil, "hakikate esaret ve ondan sonra varılan huzurdur".

Sosyalizm ve Komünizm: Komünizm, İslâm'ın zekât ve faiz yasağı gibi çözümler getirdiği mülkiyet sorununa "intihar" ile karşılık veren maddeci bir yalandır.

 

"Para çoğaltanlar alçaktır" hadisi gerçek sosyal adaletin temelidir.

 

Milliyetçilik: "Türk müslüman oldukça Türktür".

… 

Necip Fazıl Kısakürek - İdeolocya Örgüsü - Notlar

Necip Fazıl Kısakürek - İdeolocya Örgüsü

Büyük Doğu Yayınları

 


I) ADIMIZ, DÂVAMIZ, MÂNAMIZ

Büyük Doğu, sadece bir coğrafi terim değil, bir "ruh ve keyfiyet plânı"dır.

Maddi sınırlara değil, zaman ve mana çerçevesine odaklanır.

 

Büyük Doğu

Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesidir.

 

Orkestra, Senfonya ve Biz

Büyük Doğu, Batı’nın madde ağacını Doğunun ruh kökü üzerinde yetiştirmeyi hedefleyen bir "mefküre senfonyası"dır.

 

Doğu-Batı

Dâva, hakikatin her yeri kaplaması gerektiğine inanır ve Doğu-Batı ayırımını amelî bir istinat noktası olarak kullanır.

 

II) DOĞU VE BATI MUHASEBESİ

Batının Doğuya Bakışı

Batılı için Doğu, akıl haysiyetinden yoksun, karanlık hayaller peşinde koşan bir topluluktur.

 

Batının Kendisine Bakışı

Batı kendini Eski Yunan (akıl), Roma (nizam) ve Hristiyanlık (iç âlem) üzerine inşa etmiştir.

 

Doğunun Batıya Bakışı

İslamiyet’in zuhuruyla Batı’ya "dalâlet" gözüyle bakan Doğu, zamanla bu üstünlüğünü kaybetmiş ve Batı karşısında "apışıp kalmıştır".

 

Doğu ve Batı Birarada

Doğu ruhu zaptetmiş fakat maddeyi elinden kaçırmış; Batı ise maddeyi fethetmiş ancak ruhunu kaybetmiştir.

 

Batının Ucuzculuğu

Batı, kuru akıl ve makine hâkimiyeti içinde ruhî muvazenesini kaybetmiş, 20. asırda büyük bir buhrana düşmüştür.

 

III) TÜRKÜN MUHASEBESİ

Oluş

Türk, gerçek ruh dünyasına İslamiyet’le girmiş ve Osmanlı ile bu ruhu maddeye nakşetmiştir.

 

Ancak "sâf ve büyük tefekkür plânında" doğurucu olunamamış, hep taklitçi kalınmıştır.

 

Teşhis

Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri, Batı’yı yanlış anlayan "sahte kahramanlar" ve "kopyacı münevverler" eliyle ruhun tahrip edildiği süreçler olarak görülür.

 

Avrupalı Tuzağı

Batılılaşma gayretleri, Türk milletinin kendi kendini tahrip ve inkâr etmesi için kurulmuş bir tuzaktır.

 

Düşünemediğimizi düşünmedikçe düşünebilmekten uzak yaşayacağız.

 

IV) ANA KAYNAK: İSLÂM

İslam, sadece bir din değil; kâinat, insan, ahlâk, devlet ve siyaset görüşünün tek kaynağıdır.

 

Neye İnanıyoruz?

İnsan ve cemiyet hayatını her yönüyle tekeffül eden tek nizamın İslam olduğuna inanılır.

 

İslam ve Toplum

İslam'da fert ve cemiyet birbirini tamamlar; "bir kişinin herkes, herkesin de bir kişi olduğu" hakikati hakimdir.

 

İslam ve Devlet

Hakimiyet halkın değil, Hakkındır.

Devlet reisi (Ulü-l emr), Hakka esir bir ferttir.

 

Kendini Allaha esir ver ki, hürriyeti bulasın ve hayvan hürriyetinden kurtulasın!

 

V) TARİH HÜKMÜ: NASIL BOZULDUK

Bozulmanın kökenleri…

 

Kanunî Devri

Bozulma Kanunî Sultan Süleyman döneminde başlamıştır. Şeyhülislamlığın padişaha bağlanmasıyla fetva makamı hürriyetini kaybetmiştir.

 

Tanzimat, Meşrutiyet ve Sonrası

Bu dönemler İslam'ın "itibardan düşürülmek" istendiği, dıştan ve içten gelen ihanetlerle ruh kökünün kurutulduğu süreçlerdir.

 

Giden şey İslâm, gelen şeyse hiçti.

 

VI) BEKLEDİĞİMİZ İNKILAP

Daimâ Onu Bekliyoruz

400 yıldır beklenen inkılâpçı, Batı'nın fenniyle Doğu'nun ruhunu birleştirecek olandır.

 

Derin ve Gerçek Müslüman

İnkılâbı sadece şeriat, tasavvuf ve selim aklı birleştiren "gerçek mümin" gerçekleştirebilir.

 

Hedef

Ana hedef "Devrimbaz" sınıfıdır.

 

Vasıta

Vasıta ise fikir, sanat ve eğitimdir.

 

VII) BEKLEDİĞİMİZ İNKILÂBIN YÖNLERİ

İktisadî Nizam

Faiz yasak, zekât farzdır. Sermaye ve mülkiyet cemiyet hayrına "tedbirlidir".

 

Devlet

Necip Fazıl’a göre asıl olan, devletin hangi "ana fikir manzumesine" hizmet ettiğidir.

İslam inkılâbında devlet şekli donmuş bir kalıp değildir.

Devlet bir gaye değil, hakkı ve hakikati yeryüzünde hakim kılmak için bir vasıtadır.

 

Devlet, halkı "hastasını ona sormadan tedavi eden bir doktor" gibi yönetmelidir. Yani halkın ne istediğinden ziyade, halkın neye ihtiyacı olduğu (hakikat) esastır.

Karar mekanizmasının "başıboş kalabalıklar"ın (niceliğin) eline bırakılmasını reddeder. Onun yerine "nitelik" (keyfiyet) sahibi bir iradeyi savunur.

 

Yüceler Kurultayı: Cemiyetin her sahasında (ilim, sanat, ordu, ticaret) en üstün, "yüce" şahsiyetlerden oluşan bir meclis.

Başyücelik: Bu sistemin merkezindeki irade. Başyüce, hem halkın gerçek menfaatini temsil eder hem de mutlak hakikate (İslam’a) olan bağlılığıyla otoritesini meşrulaştırır.

 

Kadın

Kadın "edep hadleri" içinde cemiyette yer almalı.

 

Ordu

"Yeni Altun Ordu" kurulmalı.

 

Mektep

Mektep bir telkin ocağı olmalıdır.

 

VIII) DEVLET VE İDARE MEFKUREMİZ

Başyüce ve Kurultay

Devletin en üst iki organıdır. Kurultay vicdanı, Başyüce ise iradeyi temsil eder. Aralarındaki ilişki, "bir insanda iki cephe veya iki cephede bir insan" olarak tanımlanan mefkürevî bir ahenktir.

 

Başyüce

Herhangi bir devlet reisi değil, toplumsal bir semboldür. "Başyüce, milletini tek şahıs içinde yekünlaştıran baş örnek..." olarak tanımlanır. Emri katidir, ancak kanunlar manzumesine aykırı hareket edemez.

 

Yüceler Kurultayı

Milletin dinde, ilimde, sanatta ve her sahada en seçkin "aksiyoncu güzidelerinden" oluşur. Temel ilkesi "Hâkimiyet Hakkındır" düsturudur.

 

Başyücelik Hükümeti

11 vekillikten ve bunlara bağlı müsteşarlıklardan oluşur. Kurultaya karşı mesuldür.

 

Hükümetin 11 Davası

Ruh ve ahlak, irfan, köy, ordu, dış münasebetler gibi 11 temel mesele hükümetin ana odak noktalarıdır.

 

Yüce Din Dairesi

Devletin istişare merkezidir; dinde ihtisas sahiplerinden oluşur.

 

Halk Divanı

Halkın doğrudan Başyüce’ye hesap sorabildiği bir adalet tertibidir.

 

Başyücelik Akademyası

İlim, fen ve sanat dallarında mücerret çalışmalar yürüten bir "kültür erkân-ı harbiyesi"dir.

 

Başyücelikte İş Ölçüsü

Tufeyliliğe (asalaklığa) yer yoktur; herkes verimli bir işe memurdur.

 

Başyücelikte Ceza Ölçüsü

Ceza, suçun işlenmesini imkansız kılacak kesin bir maniadır. Kasıtla öldürmeye idam, hırsızlığa el kesme cezası öngörülür.

 

Baş Yücelikte Umumi Manzara

Sokaklarda edepsiz tavırlara izin verilmez, terbiye zabıtası kurulur.

Her türlü kumar, alkollü içki, uyuşturucu, zina ve faiz (ribâ) mutlak olarak yasaktır.

Sinema sıkı devlet murakabesi altındadır; dans "alenî zina" olarak kabul edilip yasaklanır; heykel putlaştırma kabul edildiği için reddedilir.

Matbuat hürriyeti "millî ve içtimaî felaket vesilesi" olarak görülür ve sıkı kontrole tabi tutulur.

Üniversite (Külliye): Özerklik kaldırılmıştır; tedrisat parasızdır ve kız-erkek ayrıdır.

 

IX) TEMEL PRENSİPLER

Büyük Doğu ideolojisinin "Dokuz Ölçü"sü

Ruhçuluk: Eşya ve hadiseleri madde üstü müessirlere bağlama anlayışıdır. "Büyük Doğu'nun gördüğü ruhçuluk... Allahtan gelen, Allaha giden..." bir niteliktedir.

Keyfiyetçilik: Çokluktan ziyade "tek"in kanunlarına ve sâf cevhere odaklanır.

Şahsiyetçilik: Hâkimiyetin, idrak çilesini doldurmuş üstün şahsiyetlere verilmesidir.

Ahlâkçılık: Temeli İslâm ahlâkıdır. "Bizim ahlâkımız; kökümüzün, kaynağımızın... ahlâkı" dır.

Milliyetçilik: Irk ve toprak yobazlığına karşı, ruh ve keyfiyet birliğine dayalı bir anlayıştır. "İslâma bağlı Türk ruhunun... milliyetçiliği" olarak tanımlanır.

Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik: Başıboş kapitalizme karşı, mülkiyet hakkını tanıyan ama sınırsız birikime engel olan bir sistemdir.

Cemiyetçilik: Fertle cemiyet arasındaki dengeyi, ferdi cemiyet içinde ikmal ederek kurar.

Nizamcılık: Hayatı fikir, insan ve nizam üçlüsü içinde değerlendirir.

Müdahalecilik: Devletin, ferdin öz nefsi üzerindeki murakabe hakkını cemiyet adına kullanmasıdır.

 

X) HAL VE MANZARA

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e kadar olan tarihî süreç:

Asıl Dava Hep’çilikte: İslâm her şeyi kuşatacak bir bütünlükte temsil edilmelidir.

 

Uydurma Dil Felaketi: Öz Türkçecilik hareketi eleştirilir; dilin ruh köküne bir suikast olduğu belirtilir.

 

7 Ölüme Karşı Biz: Türk milletini bekleyen tehlikeler; ham yobazlık, köksüzlük, fikirsizlik, devrim ağaları, komünizm, faşizm ve emperyalizmdir.

 

İç ve Dış Düşman (Yahudi): Yahudilik, tarih boyunca her türlü fitne ve fesadın merkezi olarak suçlanır.

 

Makine ve İdeal: Makine ancak ruhun emrinde olursa saadettir. "Makineleşmek esarettir" uyarısı yapılır.

 

XI) ÇİLEMİZ VE DAVAMIZ

Büyük Doğu mücadelesinin zorlukları ve hedef kitlesi

Ocak Kızıştı!: Mücadele en kritik ve alevli noktasına gelmiştir.

Divanelere Muhtacız: Dava uğrunda her şeyini feda edebilecek, aşk ve vecd sahibi "müspet divanelere" ihtiyaç vardır.

Türk Gençliğine: Gençlik, bu büyük idealin yegâne taşıyıcısıdır. "Bütün ümidimiz sensin!" nidasıyla gençliğe seslenilir.

 

XII) EK

İslâm’ı Yenilemek: İslâm’ın özü değişmez, ancak onu anlama ve uygulama biçimi olan "aynayı yenilemek" gerekir.

"Güneş yenilenemez, Göz yenilenir"

… 

Necip Fazıl Kısakürek - Babıali

Necip Fazıl Kısakürek - Babıali - Notlar

Büyük Doğu Yayınları, 8. Basım, Şubat 1999

 


Lokanta

1928 yılında Babıâli figürlerinin (Peyami Safa, Mustafa Şekip vb.) toplandığı "İştaynburg" lokantasındaki sohbetleri anlatıyor.

Babıâli: doktoru, güllâbicisi, ilâcı olmayan bir tımarhane

 

Mecmua

"Hayat" mecmuası çevresini ve "Kaldırımlar" şiirinin yarattığı yankıları anlatıyor.

Necip Fazıl’a göre bu şiir, ruhunu yitirmiş bir cemiyette bunalım yaşayan bir "fikir prensinin" çilesidir.

Batı dillerindeki terimleri yanlış telaffuz eden ve anlamlarını çarpıtan bir aydın zümresini "maymunluk" ve "budalalık" ile itham eder.

 

Korkmadan söylenebilir ki, Tanzimat sonrası taklitte bile beceriksiz Türk edebiyatında böylesine bir soyunup dökünme cesareti kimsede görülmemiştir... İşte o zamandır ki, pislik, temizliğin tersinden ifadecisi olarak değer kazanır.

 

Vapur

1924'te Avrupa'ya eğitime giden ilk öğrenci grubuna katılır. Gemiyle Marsilya'ya giderken züppelik ve Batı hayranlığının bir simgesi olarak fesini denize atar.

 

Uçurum

Paris'teki (1924-25) bohem hayatını, kumara olan tutkusunu ve "fena fil kumar - kumarda fâni olmak" halini anlatır.

Genç Şair ve dostu Burhan Ümit, Paris’in sefil ama karakterli otellerinden birine yerleşirler. Türklerin toplandığı "Türketi" kahvehanesini mesken tutan Türk entelektüellerini ve kaçaklarını izleyen Şair, onların Batı’nın özüne inemeyip sadece yüzeyde (kabukta) kalmalarını eleştirir.

 

Sorbonne Üniversitesini tanımazken kumar kulüplerinde sabahlar.

Paris’te vaktini Sorbonne Üniversitesinin amfilerinde değil, karanlık kumar klüplerinde geçirir.

Bütün bir mevsim, Paris'te gündüz ışığını görmedim. Paris'te gündüz nasıldır; haberim olmadı. Gün doğarken yatıyor, gecenin başlangıcında da hafakanlarla yatağımdan fırlayıp klübe koşuyordum.

Öğrenci müfettişiyle karşılaşması ve bursunun kesilmesiyle eline geçen son toplu parayı da bir "Banko!" nidasıyla tek bir elde kaybeder.

 

Nefse Eza

Paris'ten İstanbul'a dönüş yolculuğunda Marsilya'da parasız kalışını, Türk konsolosuyla yaşadığı gerginliği ve gemide rastladığı "Mısırlı Prens Seyfeddin" vakasını anlatıyor.

 

Vakit Gazetesi

İstanbul'a dönünce Vakit gazetesinde çalışmaya başlar. Hakkı Tarık Us ve Babıâli'nin "Esafil-i Şark" (Şark'ın sefilleri) olarak adlandırılan tipleriyle tanışır.

 

Sır

Bir miras kalır ancak hepsini bir haftada kumarda kaybeder. Emin Âli ile kumarın arkasındaki ruhî düğüm üzerine tartışır.

 

İçtihat

Abdullah Cevdet ve onun "İçtihat" mecmuası çevresini eleştirir. Abdullah Cevdet'i "içini boğmuş ve bütün ulvî ses deliklerini tıkamış bir mizaç temsilcisi" olarak görür.

 

Tekinsiz Ev

Aksaray'da sefil bir evde yaşarken bankacılığa başlar.

 

Hep Öyle, Hep Öyle

Peyami Safa, henüz 22 yaşında olan Genç Şair’deki büyük potansiyeli sezer. Ona, sistemli çalışması durumunda dünya çapında bir sanatçı veya filozof olabileceğini söyler.

Peyami Safa ve arkadaşlarıyla gidilen eğlence yerlerinden (Garden Bar) sonra Genç Şair, asıl "illeti" olan kumarhaneye yönelir. Terlikçi Rahmi’nin kumarhanesi, toplumsal tabakanın en altından en üstüne kadar birçok insanın "şeytani bir vecd" içinde buluştuğu bir yerdir.

 

Kumar parası bulabilmek için çalıştığı bankadan alaycı bir tavırla istifa eden Genç Şair, her şeyini kaybedince tek kurtuluşu Anadolu’ya gitmekte bulur.

 

Anadolu

Osmanlı Bankası memuru olarak Ceyhan ve Giresun'da çalışır. Anadolu'da da kumar ve at merakı devam eder.

Ceyhan'da "ufka doğru düşmek" gibi dehşetli fikirlerle sarsılır.

 

Bohem

1928-29 yıllarında Fikret Âdil'in odasında merkezlenen bohem hayatını; Eşref Şefik, Peyami Safa gibi isimlerle yaşadığı "kokain" (Beyzâ Hanımefendi) ve alkol dolu geceleri anlatır.

Arkadaşları, Genç Şair'in kumar iptilâsını ne kadar pestpaye görüyorlarsa, o da, kendilerinin içki düşkünlüğü ve güya kadın fâtihliğini o kadar aşağılık buluyor...

 

Bohem Karargâhı: Asmalımescit No: 47

Fikret Âdil’in tavan arası odası; Peyami Safa, Çallı İbrahim, Mesut Cemil ve Eşref Şefik gibi isimlerin buluşma noktasıdır.

Bohem çevresinde kokainin adı Beyzâ Hanımefendi

 

Hengâme

Suat Derviş’i "kadınsız Babıâli’nin kadın romancısı" olarak tanımlar

Nâzım Hikmet'in "Putları Deviriyoruz" çıkışını ve onunla olan şiir rekabetini anlatır. Nâzım’ın şiirini "taktaklı tuktuklu", "Moskova mamulü apıştırma bir şiir" olarak niteler. Nâzım’ı "heykelleşmiş bir ahmak" ve "maymunvari elleri olan bir aptal" olarak tasvir eder.

Necip Fazıl’ın iddiasına göre, kendi şiiri her türlü okunuşta ayakta kalırken, Nâzım’ın şiiri yüksek ses ve tonlama (orkestrasyon) çıktığında bir hiçliğe dönüşmektedir.

 

Necip Fazıl o dönemde Peyami Safa ile aynı evi paylaşmaktadır.

 

Ahlâk

Babıâli'nin ahlâkî çöküntüsünü; intihaller, dedikodular ve dalkavukluklar üzerinden eleştirir. Babıâli'yi "vecd ve iman kaybının panayır yeri" olarak tanımlar.

 

Ankara

İş Bankası'nda çalışırken Yakup Kadri ve Falih Rıfkı'nın evlerindeki "Kadro" dergisi çevresini müşahede eder. Onları köksüzlük ve Batı taklitçiliğiyle eleştirir.

 

Karavana

1934 öncesi yaptığı askerlik dönemini, disipline uymayan tavırlarını ve bu süreçteki ruh halini anlatır.

 

Kan İçen Kedi

Halıcıoğlu askerlik günleri

Askerden firar ederek (sivillerini giyerek) İstanbul’a gelen Şair, Peyami Safa’nın annesinin ("Valide Sultan") ölüm döşeğindeki evine sığınır.

Karyolanın altında hastadan alınan pıhtılaşmış kanı yalayan bir kedi

 

Askerden firarı nedeniyle Alay Mahkemesi’nde yargılanır.

Firarını arkadaşının annesinin ölümü ve yaşadığı ruhsal sarsıntıyla açıklar. 3 ay hapis cezası alır.

Cumhuriyetin 10. yıl affı (1933) sayesinde hapis cezasından kurtulur ve askerliğini Ortaköy sırtlarında bir subay olarak tamamlar.

 

Şişli'deki Salon

Dino kardeşlerin evindeki sanat sohbetlerini ve Abidin Dino ile olan esrar (yasemin yaprağı) tecrübesini nakleder.

 

Dondurulmuş Ân

Ortaköy’e geçerken 75 yaşındaki bir Rum sandalcıyla karşılaşır. Sandalcı 1877 Rus harbi hatıralarını "Bir varmış, bir yokmuş" diye özetler. "Geçip gitmeyi" kabullenemez, zamanı durdurmak ister.

 

Arif Dino, kılı kırk yaran ince çizgilerin, minyatür hassasiyetinin peşindedir.

 

Arif Dino, Necip Fazıl’a "farsör" (oyuncu, numara yapan) lakabını takmıştır. Şair'in her tavrını, her dramatik çıkışını bir zekâ oyunu, bir "fars" olarak görür.

İkisi birlikte Şişli, Taksim, Unkapanı ve Aksaray üzerinden Bakırköy’e yürürler.

 

Züppeler Çerçevesi

Abdülhak Şinasi Hisar ve onun mikrop korkusu (mikrobofobi) üzerinden alafranga Türk aydınını hicveder.

 

Şair-i Âzam

Abdülhak Hamid Tarhan ile olan yakın dostluğunu anlatır. Hamid'in zekâya olan hayranlığını ve cenaze törenini tasvir eder.

 

Akşam Fecri

Ankara’da sevdiği tek şey, eski ahşap yapılar ve Fransızca tabiriyle "krepüskül" (akşam fecri) denilen, gökyüzünde sarı, kırmızı ve mor şurupların döküldüğü muazzam gurub manzarasıdır.

 

Yakup Kadri, Falih Rıfkı gibi rejim yanlısı ve siyasetle iç içe isimler.

Tanpınar ve Tecer ile birlikte, isimlerinin baş harflerinden oluşan "Kafhan" isimli, saf şiir peşinde bir mecmua çıkarmayı hayal eder. Bu ekip, hece veznine "keyfiyet" (nitelik) getiren şairler olduklarına inanırlar.

 

Ankara’nın "kemmiyette" (nicelikte) büyüdüğünü ancak bir "ruhu" olmadığını savunur. Başkentten kaçarak, Trabzon İş Bankası şubesine muhasebeci olarak gider.

 

Sosyeteler

Abidin Dino çevresine uyuşturucu (esrar) aşılayan bir figür

Burhan Toprak’ın evinde hayatında bir kez esrar dener.

Abdülhak Hâmid ve Lüsyen Hanım sosyetesi, Münevver Ayaşlı ve Şükûfe Nihal bu çevredendir.

İsmail Hami Danişmend kendisini tarihin en büyük mütefekkiri sanan biridir.

 

Bu Yağmur

Trabzon’da Yeşil Yurt oteline yerleşir.

Ahmet Haşim’in ölüm haberini burada alır. Söylediğine göre birkaç yıl önce bir baloda, arkadaşı Peyami Safa’ya hakaret ettiği gerekçesiyle Haşim’e tokat atmıştır.

"Bu Yağmur" adlı şiirini burada yazar

 

Yaşar Nabi Nayır’ı "teneşir horozu" diyerek küçümser

 

Atını beslerken eline batan küçük bir kıymık, onda müthiş bir "tetanos" (kazıklı humma) korkusu başlatır.

 

Kadın Kokusu

"Kadın Kokusu" (Odora di Femina)

Batı’nın kadını "soymasını" bir kütlük olarak görür, İslam’daki "hicap" (örtünme) sırrının kadını ulvi bir fikir haline getirdiğini belirtir.

 

1934 kışında Lüsyen Abdülhak Hamid vasıtasıyla Taksim’de bir apartman dairesinde "Nokta Nokta" diye andığı bir hanımefendiyle tanışır.

Necip Fazıl bu dönemde Beylerbeyi’nde, ailesiyle birlikte muhteşem bir yalıda yaşamaktadır.

Vapurda rastladığı gizemli bir adam ona şöyle söyler: Bir Cuma günü Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’ne git, oradaki zata dikkat et!

 

Kasırga

Cuma günü Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’ni ziyaret etmiş, irşadın kapısına varmıştır. Burası "demir atacağı" güvenli limandır.

Nokta Nokta’nın yalısı; aristokrasinin, Batılılaşmış aydınların, "frenklerin" ve entelektüel oyunların mekânıdır.

 

Ense Kokü'nde Feza

Peyami Safa ve Burhan Toprak ile yaptığı tartışmada Türk romanının "yok" hükmünde olduğunu savunur.

Tanzimat ve Servet-i Fünun romancılarını Batının kopyacıları olarak görür.

Peyami Safa’yı "meseleye yaklaşan tek isim" olarak görse de, onun da "zarı delemediğini" savunur.

 

Gece yarısı yalısında (Nokta Nokta)'ya son bir "reddiye" mektubu yazar.

Artık siz benim için lüzumsuz bir şeysiniz... satırlarını yazarken ensesine bir "demir balyoz" indiğini hisseder.

 

Metafizik Buhran

1934 yılında yaşadığı, her şeyi sorguladığı büyük ruhî krizi tasvir eder: "Her fikir içimde bir çift kelepçe." Bu krizden, bir mürşide (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî) sığınarak kurtulur.

 

Kapılanma

"Kapılanma" (mürşide bağlanma)

Veliler, müridlerinin ruhî ve fizikî acılarını kendi üzerlerine çekerek onları hafifletirler.

"Allah hiçbir nefse çekebileceğinden fazla yük yüklemez."

 

Mistik Şair

Buhrandan sonra "Mistik Şair" olarak anılmaya başlar ve eserlerini (Tohum, Bir Adam Yaratmak) bu yeni ruhla yazar.

 

Tiyatro

Muhsin Ertuğrul’un sanatı "cesur ve küstah" olarak tanımlaması, Necip Fazıl’ın zihninde yer eder.

Necip Fazıl'ın ilk tiyatro eseri olan Tohum, Maraş'ın kurtuluşunu ruhçu bir perspektifle ele alır.

"Tohum"un başarısızlığından (halk nezdinde) ders çıkaran Necip Fazıl, Türk tiyatrosunun şaheserlerinden biri kabul edilen Bir Adam Yaratmak'ı yazar. Bu eser:

Hem entelektüel (elit) kesimi hem de sıradan halkı aynı anda sarsmayı başarır.

Fiziksel aksiyon ile metafizik azabı birleştirir.

Öyle bir etki yaratır ki, salonda bayılanlar, ruhî hafakanlar geçirenler olur.

 

Ağaç

Necip Fazıl, haftalık bir dergi çıkarmak için Celâl Bayar’dan destek ister ve İş Bankası ile Sümerbank’tan aldığı ilan karşılığı parayla hazırlıklara başlar.

Dergi etrafında Ahmed Kutsi Tecer, Ahmed Hamdi Tanpınar, Sait Faik ve Sabahattin Ali gibi isimler toplanır.

Abasıyanık değil, kafası yanık

 

Yalnız Adam

Ankara ve İstanbul’da birkaç sayı çıkan "Ağaç" dergisi kapanır.

Bu dönemde Yahya Kemâl ile karşılaşır.

 

Hayat Bu Mu?

Beyoğlu hayatına son vermek için dairesini tasfiye eder.

Bedri Rahmi kendisine hediye ettiği tabloları giderken geri alır.

Abdülhak Hâmid’in görkemli cenaze törenine atıfla: "Doksanına yakın bir ömür, şiirinden daha şaşaalı bir görünüş... Bu mu Hayat?"

 

Eser Mi, Şaheser Mi?

Zonguldak’ta bulunduğu sırada "Bir Adam Yaratmak" piyesini kaleme alır.

Eserin yazım süreci, maden ocaklarındaki grizu patlamaları ve işçilerin ağır yaşam koşulları gölgesinde geçer. Necip Fazıl, Zonguldak'ta bir at kazası geçirir ve baygınlığı sırasında dedesi ile Abdülhak Hâmid’i rüyasında görür.

 

Ya Ol, Ya Öl!

Bu bölümde "olmak" kavramı üç dereceye ayrılır: İslami ölçülere bağlılık, cihat ve üstün fikir plânı ve son olarak Allah ile olma (velilik) makamı.

 

Necip Fazıl, Burhan Toprak’ın "ya ol, ya öl!" formülünü sadece laf ve fal düzeyinde gördüğünü söyleyerek eleştirir.

Peyami Safa ve Mustafa Şekip’in şeriatı hazmedememelerini "ruhî inkıbaz (kabızlık) hastalığı" olarak niteler. Nurullah Ataç’ın, yazarın Müslümanlığa yönelişini "züppelik (snobluk)" olarak yorumlamasına karşı çıkar.

 

Dolap Beygiri

Necip Fazıl, İş Bankası’ndaki müfettişlik görevini bir "dolap beygirliği" olarak görür.

Garip akımını taklitçi ve derinlikten yoksun bularak sertçe eleştirir.

"Büyük Doğu Marşı"nın yazılma süreci ve Mehmet Akif’in marşının yerine yeni bir marş aranması tartışmaları anlatılır.

 

Politika

Bankadaki görevinden istifasından sonra Necip Fazıl, "Babıâli kanalizasyonu" olarak nitelediği politika hayatına "Haber" gazetesinde fıkra yazarlığı yaparak girer.

Hapisteki Nâzım Hikmet’i ziyaret eder; birbirlerine zıt ideolojilerde olsalar da karşılıklı bir saygı içindedirler. İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaştığını sezen tek yazar olduğunu iddia eder.

 

Büyük Doğu'ya Doğru

Ders verdiği Robert Kolej’de Amerikan ve Protestan etkisine karşı dik duruşu ve talebelere Türk terbiyesi aşılama çabası anlatır.

Başvekil Refik Saydam tarafından mebus adaylığı düşünülse de ismi İnönü tarafından çizilir.

 

"Sabık Şair"

1943 yılında 39 yaşında olan yazara Fikret Âdil tarafından "Sabık Şair" lakabı takılır; bu, onun artık sadece ideolojik davasına odaklandığına dair bir eleştiridir.

Toplumun inşası için "fikir ameleliği" yaptığını savunur.

Vaniköy’de bir yalıya yerleşir ve Büyük Doğu dergisinin planlarına yoğunlaşır. Yakın dostu Sabahattin Rahmi Eyüboğlu ile olan ideolojik kopuşunu anlatır.

 

Doğum

Büyük Doğu dergisi, bir pirinç tüccarının yardımıyla yayın hayatına başlar.

Derginin ilk sayılarında yer alan "Allaha inanıyor musunuz?" anketi büyük ses getirir; yazar bu anketi "Babıâli'nin röntgen filmi" olarak görür.

Dergi kısa sürede kapatılır ve Necip Fazıl ikinci kez askerliğe, Eğridir’e sürülür. "Tan" gazetesi baskınında gençlerin Büyük Doğu önünde toplanması, davanın aksiyon planındaki ilk kımıldanışı olarak selamlanır.

 

Sille

Mürşidinin vefatından bir yıl sonra ruhunda büyük bir "sille" (ruhsal sarsıntı) hisseder.

Eğridir ve İzmit’teki askerlik günlerinde ağır küfür telkinleri ve şüpheler altında büyük bir iman imtihanı verir.

Askerlik makamlarının kendisini siyasi bir suçlu gibi göz hapsinde tutmasını eleştirir.

İzmit’te kaba softalık yapan bir ordu muhasebecisi ile dini konularda tartışır ve "İslâmı içinden bozanları, ona dışından taarruz edenlerden önce temizlerdim" der.

 

Parti

DP’nin kuruluşunu samimi bir hürriyet hamlesi olarak değil, bir "emirle gelen hürriyet" veya "muvazaa partisi" olarak görür. Ona göre DP ve CHP, aynı kökten (İttihat ve Terakki geleneğinden) beslenen, sadece "desen" farkı olan yapılardır.

 

Ona göre partiler Türk toplumunun kendi iç dinamiklerinden doğmamış, aksine İslam birliğini ve bütünlüğünü parçalamak isteyen Batı stratejisinin bir ürünüdür.

 

Genç Osmanlılar, İttihat ve Terakki ve CHP… Bu üç siyasi oluşumu Batılılaşmanın ilerleyen aşamaları olarak değerlendirir.

 

Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın "Sultan Hamid'in Ruhaniyetinden İstimdat" şiiri Büyük Doğu’da yayımlanır.

Dönemin savcıları, şiirdeki "nankör millet" ifadesini Türk milletine hakaret sayarak Necip Fazıl ve eşi Neslihan Hanım’ın hapsedilmesine neden olur.

Necip Fazıl’a göre Babıâli (basın dünyası), Tanzimat'tan beri "menfi fikirlerin kuluçka yatağı" haline gelmiştir.

 

Gazete

Sedat Simavi’nin "Hürriyet" gazetesini kurma süreci ve Necip Fazıl ile yaptığı "fikrin idamı" tartışması anlatılır. Simavi, geleceğin gazeteciliğinde asıl olanın resim olduğunu savunurken, Necip Fazıl bunu "portakalın suyunu çekip posasını satmaya kalkışmak" olarak görür.

Modern basının halkın "belden aşağı duygularını" sömürdüğünü ve ruhları pörsüttüğünü iddia eder. Sadece bir gazeteyi (Cumhuriyet kastediliyor) "bâtıl ve kaatil fikriyatının namuslusu" olduğu için ayrı tutar.

 

Ötesi

1949'da Büyük Doğu Cemiyeti kurulur ancak kadro zaafı ve kumar komplosu gibi nedenlerle sarsılır.

1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelişi yazar için bir sürprizdir; ancak partiyi bir "muvazaa dölü" (danışıklı dövüş eseri) olarak niteler.

Adnan Menderes ile olan girift münasebeti başlar; yazar onu "feth ve kendi istikametine perçinlemek" ister ancak Menderes'in kararsızlığını ve Celâl Bayar'a olan teslimiyetini eleştirir.

 

"Ve"Ler

Malatya hadisesi ve sonrasındaki hapis süreçleri anlatılır.

Savcı Cemil Bengü'nün kendisine yönelik "Bahriye Mektebi'nden ahlaksızlık nedeniyle kovuldu" iftirasına karşı, dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ü şahit göstererek sert tepki verir.

Yassıada mahkemelerindeki savunmasını ve örtülü ödenekten aldığı paranın "mukaddes dâva ve gayesi" için olduğunu dürüstçe açıklamasını aktarır.

 

“Ve"Ler Boyunca

27 Mayıs ve Yassıada

27 Mayıs darbesi sonrası Alparslan Türkeş ile yaptığı görüşmeler anlatır.

"Örtülü Ödenek" konusundaki savunması…

 

Şen Olasın!

Adalet Partisi, Süleyman Demirel ve Saadeddin Bilgiç hakkındaki görüşlerini açıklar; AP'yi bir "tepki eseri ve içgüdü merkezi" olarak görür.

 

Millî Selamet Partisi'ni Büyük Doğu'nun "acele ve murakabesiz bir doğuşu" olarak değerlendirse de desteklenmesi gerektiğini savunur.

Bütün ümidinin Büyük Doğu mayasıyla yetişen gençlikte (MTTB) olduğunu belirtir.

 

Ek

Son bölümde Arif Nihat Asya, Nurettin Topçu ve Nihal Atsız hakkındaki son değerlendirmelerini yapar.

Nurettin Topçu'nun "İslâm Sosyalizmi" fikrini ve vefatından önceki "tabiata dönme" sözlerini eleştirir.

Nihal Atsız'ı dinden kopuk ırkçılığı ve dindar olmadığını açıkça beyan etmesi nedeniyle "sığ bir insan" olarak yaftalar ve onunla olan bağını tamamen koparır.