Necip Fazıl Kısakürek - Babıali - Notlar
Büyük Doğu Yayınları, 8. Basım, Şubat 1999
Lokanta
1928 yılında Babıâli figürlerinin (Peyami Safa, Mustafa
Şekip vb.) toplandığı "İştaynburg" lokantasındaki sohbetleri anlatıyor.
Babıâli: doktoru, güllâbicisi, ilâcı olmayan bir tımarhane
Mecmua
"Hayat" mecmuası çevresini ve
"Kaldırımlar" şiirinin yarattığı yankıları anlatıyor.
Necip Fazıl’a göre bu şiir, ruhunu yitirmiş bir cemiyette
bunalım yaşayan bir "fikir prensinin" çilesidir.
Batı dillerindeki terimleri yanlış telaffuz eden ve
anlamlarını çarpıtan bir aydın zümresini "maymunluk" ve
"budalalık" ile itham eder.
Korkmadan söylenebilir ki, Tanzimat sonrası taklitte bile
beceriksiz Türk edebiyatında böylesine bir soyunup dökünme cesareti kimsede
görülmemiştir... İşte o zamandır ki, pislik, temizliğin tersinden ifadecisi
olarak değer kazanır.
Vapur
1924'te Avrupa'ya eğitime giden ilk öğrenci grubuna katılır.
Gemiyle Marsilya'ya giderken züppelik ve Batı hayranlığının bir simgesi olarak
fesini denize atar.
Uçurum
Paris'teki (1924-25) bohem hayatını, kumara olan tutkusunu
ve "fena fil kumar - kumarda fâni olmak" halini anlatır.
Genç Şair ve dostu Burhan Ümit, Paris’in sefil ama
karakterli otellerinden birine yerleşirler. Türklerin toplandığı
"Türketi" kahvehanesini mesken tutan Türk entelektüellerini ve kaçaklarını
izleyen Şair, onların Batı’nın özüne inemeyip sadece yüzeyde (kabukta)
kalmalarını eleştirir.
Sorbonne Üniversitesini tanımazken kumar kulüplerinde
sabahlar.
Paris’te vaktini Sorbonne Üniversitesinin amfilerinde değil,
karanlık kumar klüplerinde geçirir.
Bütün bir mevsim, Paris'te gündüz ışığını görmedim. Paris'te
gündüz nasıldır; haberim olmadı. Gün doğarken yatıyor, gecenin başlangıcında da
hafakanlarla yatağımdan fırlayıp klübe koşuyordum.
Öğrenci müfettişiyle karşılaşması ve bursunun kesilmesiyle
eline geçen son toplu parayı da bir "Banko!" nidasıyla tek bir elde
kaybeder.
Nefse Eza
Paris'ten İstanbul'a dönüş yolculuğunda Marsilya'da parasız
kalışını, Türk konsolosuyla yaşadığı gerginliği ve gemide rastladığı
"Mısırlı Prens Seyfeddin" vakasını anlatıyor.
Vakit Gazetesi
İstanbul'a dönünce Vakit gazetesinde çalışmaya başlar. Hakkı
Tarık Us ve Babıâli'nin "Esafil-i Şark" (Şark'ın sefilleri) olarak
adlandırılan tipleriyle tanışır.
Sır
Bir miras kalır ancak hepsini bir haftada kumarda kaybeder.
Emin Âli ile kumarın arkasındaki ruhî düğüm üzerine tartışır.
İçtihat
Abdullah Cevdet ve onun "İçtihat" mecmuası
çevresini eleştirir. Abdullah Cevdet'i "içini boğmuş ve bütün ulvî ses
deliklerini tıkamış bir mizaç temsilcisi" olarak görür.
Tekinsiz Ev
Aksaray'da sefil bir evde yaşarken bankacılığa başlar.
Hep Öyle, Hep Öyle
Peyami Safa, henüz 22 yaşında olan Genç Şair’deki büyük
potansiyeli sezer. Ona, sistemli çalışması durumunda dünya çapında bir sanatçı
veya filozof olabileceğini söyler.
Peyami Safa ve arkadaşlarıyla gidilen eğlence yerlerinden
(Garden Bar) sonra Genç Şair, asıl "illeti" olan kumarhaneye yönelir.
Terlikçi Rahmi’nin kumarhanesi, toplumsal tabakanın en altından en üstüne kadar
birçok insanın "şeytani bir vecd" içinde buluştuğu bir yerdir.
Kumar parası bulabilmek için çalıştığı bankadan alaycı bir
tavırla istifa eden Genç Şair, her şeyini kaybedince tek kurtuluşu Anadolu’ya
gitmekte bulur.
Anadolu
Osmanlı Bankası memuru olarak Ceyhan ve Giresun'da çalışır.
Anadolu'da da kumar ve at merakı devam eder.
Ceyhan'da "ufka doğru düşmek" gibi dehşetli
fikirlerle sarsılır.
Bohem
1928-29 yıllarında Fikret Âdil'in odasında merkezlenen bohem
hayatını; Eşref Şefik, Peyami Safa gibi isimlerle yaşadığı "kokain"
(Beyzâ Hanımefendi) ve alkol dolu geceleri anlatır.
Arkadaşları, Genç Şair'in kumar iptilâsını ne kadar pestpaye
görüyorlarsa, o da, kendilerinin içki düşkünlüğü ve güya kadın fâtihliğini o
kadar aşağılık buluyor...
Bohem Karargâhı: Asmalımescit
No: 47
Fikret Âdil’in tavan arası odası; Peyami Safa, Çallı
İbrahim, Mesut Cemil ve Eşref Şefik gibi isimlerin buluşma noktasıdır.
Bohem çevresinde kokainin adı Beyzâ Hanımefendi
Hengâme
Suat Derviş’i "kadınsız Babıâli’nin kadın
romancısı" olarak tanımlar
Nâzım Hikmet'in "Putları Deviriyoruz" çıkışını ve
onunla olan şiir rekabetini anlatır. Nâzım’ın şiirini "taktaklı
tuktuklu", "Moskova mamulü apıştırma bir şiir" olarak niteler. Nâzım’ı
"heykelleşmiş bir ahmak" ve "maymunvari elleri olan bir
aptal" olarak tasvir eder.
Necip Fazıl’ın iddiasına göre, kendi şiiri her türlü
okunuşta ayakta kalırken, Nâzım’ın şiiri yüksek ses ve tonlama (orkestrasyon)
çıktığında bir hiçliğe dönüşmektedir.
Necip Fazıl o dönemde Peyami Safa ile aynı evi
paylaşmaktadır.
Ahlâk
Babıâli'nin ahlâkî çöküntüsünü; intihaller, dedikodular ve
dalkavukluklar üzerinden eleştirir. Babıâli'yi "vecd ve iman kaybının
panayır yeri" olarak tanımlar.
Ankara
İş Bankası'nda çalışırken Yakup Kadri ve Falih Rıfkı'nın
evlerindeki "Kadro" dergisi çevresini müşahede eder. Onları köksüzlük
ve Batı taklitçiliğiyle eleştirir.
Karavana
1934 öncesi yaptığı askerlik dönemini, disipline uymayan
tavırlarını ve bu süreçteki ruh halini anlatır.
Kan İçen Kedi
Halıcıoğlu askerlik günleri
Askerden firar ederek (sivillerini giyerek) İstanbul’a gelen
Şair, Peyami Safa’nın annesinin ("Valide Sultan") ölüm döşeğindeki
evine sığınır.
Karyolanın altında hastadan alınan pıhtılaşmış kanı yalayan
bir kedi
Askerden firarı nedeniyle Alay Mahkemesi’nde yargılanır.
Firarını arkadaşının annesinin ölümü ve yaşadığı ruhsal
sarsıntıyla açıklar. 3 ay hapis cezası alır.
Cumhuriyetin 10. yıl affı (1933) sayesinde hapis cezasından
kurtulur ve askerliğini Ortaköy sırtlarında bir subay olarak tamamlar.
Şişli'deki Salon
Dino kardeşlerin evindeki sanat sohbetlerini ve Abidin Dino
ile olan esrar (yasemin yaprağı) tecrübesini nakleder.
Dondurulmuş Ân
Ortaköy’e geçerken 75 yaşındaki bir Rum sandalcıyla
karşılaşır. Sandalcı 1877 Rus harbi hatıralarını "Bir varmış, bir
yokmuş" diye özetler. "Geçip gitmeyi" kabullenemez, zamanı
durdurmak ister.
Arif Dino, kılı kırk yaran ince çizgilerin, minyatür
hassasiyetinin peşindedir.
Arif Dino, Necip Fazıl’a "farsör" (oyuncu, numara
yapan) lakabını takmıştır. Şair'in her tavrını, her dramatik çıkışını bir zekâ
oyunu, bir "fars" olarak görür.
İkisi birlikte Şişli, Taksim, Unkapanı ve Aksaray üzerinden
Bakırköy’e yürürler.
Züppeler Çerçevesi
Abdülhak Şinasi Hisar ve onun mikrop korkusu (mikrobofobi)
üzerinden alafranga Türk aydınını hicveder.
Şair-i Âzam
Abdülhak Hamid Tarhan ile olan yakın dostluğunu anlatır.
Hamid'in zekâya olan hayranlığını ve cenaze törenini tasvir eder.
Akşam Fecri
Ankara’da sevdiği tek şey, eski ahşap yapılar ve Fransızca
tabiriyle "krepüskül" (akşam fecri) denilen, gökyüzünde sarı, kırmızı
ve mor şurupların döküldüğü muazzam gurub manzarasıdır.
Yakup Kadri, Falih Rıfkı gibi rejim yanlısı ve siyasetle iç
içe isimler.
Tanpınar ve Tecer ile birlikte, isimlerinin baş harflerinden
oluşan "Kafhan" isimli, saf şiir peşinde bir mecmua çıkarmayı hayal
eder. Bu ekip, hece veznine "keyfiyet" (nitelik) getiren şairler
olduklarına inanırlar.
Ankara’nın "kemmiyette" (nicelikte) büyüdüğünü
ancak bir "ruhu" olmadığını savunur. Başkentten kaçarak, Trabzon İş
Bankası şubesine muhasebeci olarak gider.
Sosyeteler
Abidin Dino çevresine uyuşturucu (esrar) aşılayan bir figür
Burhan Toprak’ın evinde hayatında bir kez esrar dener.
Abdülhak Hâmid ve Lüsyen Hanım sosyetesi, Münevver Ayaşlı ve
Şükûfe Nihal bu çevredendir.
İsmail Hami Danişmend kendisini tarihin en büyük mütefekkiri
sanan biridir.
Bu Yağmur
Trabzon’da Yeşil Yurt oteline yerleşir.
Ahmet Haşim’in ölüm haberini burada alır. Söylediğine göre birkaç
yıl önce bir baloda, arkadaşı Peyami Safa’ya hakaret ettiği gerekçesiyle
Haşim’e tokat atmıştır.
"Bu Yağmur" adlı şiirini burada yazar
Yaşar Nabi Nayır’ı "teneşir horozu" diyerek
küçümser
Atını beslerken eline batan küçük bir kıymık, onda müthiş
bir "tetanos" (kazıklı humma) korkusu başlatır.
Kadın Kokusu
"Kadın Kokusu" (Odora di Femina)
Batı’nın kadını "soymasını" bir kütlük olarak
görür, İslam’daki "hicap" (örtünme) sırrının kadını ulvi bir fikir
haline getirdiğini belirtir.
1934 kışında Lüsyen Abdülhak Hamid vasıtasıyla Taksim’de bir
apartman dairesinde "Nokta Nokta" diye andığı bir hanımefendiyle
tanışır.
Necip Fazıl bu dönemde Beylerbeyi’nde, ailesiyle birlikte
muhteşem bir yalıda yaşamaktadır.
Vapurda rastladığı gizemli bir adam ona şöyle söyler: Bir
Cuma günü Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’ne git, oradaki zata dikkat et!
Kasırga
Cuma günü Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’ni ziyaret etmiş,
irşadın kapısına varmıştır. Burası "demir atacağı" güvenli limandır.
Nokta Nokta’nın yalısı; aristokrasinin, Batılılaşmış
aydınların, "frenklerin" ve entelektüel oyunların mekânıdır.
Ense Kokü'nde Feza
Peyami Safa ve Burhan Toprak ile yaptığı tartışmada Türk
romanının "yok" hükmünde olduğunu savunur.
Tanzimat ve Servet-i Fünun romancılarını Batının kopyacıları
olarak görür.
Peyami Safa’yı "meseleye yaklaşan tek isim" olarak
görse de, onun da "zarı delemediğini" savunur.
Gece yarısı yalısında (Nokta Nokta)'ya son bir
"reddiye" mektubu yazar.
Artık siz benim için lüzumsuz bir şeysiniz... satırlarını
yazarken ensesine bir "demir balyoz" indiğini hisseder.
Metafizik Buhran
1934 yılında yaşadığı, her şeyi sorguladığı büyük ruhî krizi
tasvir eder: "Her fikir içimde bir çift kelepçe." Bu krizden, bir
mürşide (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî) sığınarak kurtulur.
Kapılanma
"Kapılanma" (mürşide bağlanma)
Veliler, müridlerinin ruhî ve fizikî acılarını kendi
üzerlerine çekerek onları hafifletirler.
"Allah hiçbir nefse çekebileceğinden fazla yük
yüklemez."
Mistik Şair
Buhrandan sonra "Mistik Şair" olarak anılmaya
başlar ve eserlerini (Tohum, Bir Adam Yaratmak) bu yeni ruhla yazar.
Tiyatro
Muhsin Ertuğrul’un sanatı "cesur ve küstah" olarak
tanımlaması, Necip Fazıl’ın zihninde yer eder.
Necip Fazıl'ın ilk tiyatro eseri olan Tohum, Maraş'ın
kurtuluşunu ruhçu bir perspektifle ele alır.
"Tohum"un başarısızlığından (halk nezdinde) ders
çıkaran Necip Fazıl, Türk tiyatrosunun şaheserlerinden biri kabul edilen Bir
Adam Yaratmak'ı yazar. Bu eser:
Hem entelektüel (elit) kesimi hem de sıradan halkı aynı anda
sarsmayı başarır.
Fiziksel aksiyon ile metafizik azabı birleştirir.
Öyle bir etki yaratır ki, salonda bayılanlar, ruhî
hafakanlar geçirenler olur.
Ağaç
Necip Fazıl, haftalık bir dergi çıkarmak için Celâl
Bayar’dan destek ister ve İş Bankası ile Sümerbank’tan aldığı ilan karşılığı
parayla hazırlıklara başlar.
Dergi etrafında Ahmed Kutsi Tecer, Ahmed Hamdi Tanpınar,
Sait Faik ve Sabahattin Ali gibi isimler toplanır.
Abasıyanık değil, kafası yanık
Yalnız Adam
Ankara ve İstanbul’da birkaç sayı çıkan "Ağaç"
dergisi kapanır.
Bu dönemde Yahya Kemâl ile karşılaşır.
Hayat Bu Mu?
Beyoğlu hayatına son vermek için dairesini tasfiye eder.
Bedri Rahmi kendisine hediye ettiği tabloları giderken geri
alır.
Abdülhak Hâmid’in görkemli cenaze törenine atıfla: "Doksanına
yakın bir ömür, şiirinden daha şaşaalı bir görünüş... Bu mu Hayat?"
Eser Mi, Şaheser Mi?
Zonguldak’ta bulunduğu sırada "Bir Adam Yaratmak"
piyesini kaleme alır.
Eserin yazım süreci, maden ocaklarındaki grizu patlamaları
ve işçilerin ağır yaşam koşulları gölgesinde geçer. Necip Fazıl, Zonguldak'ta
bir at kazası geçirir ve baygınlığı sırasında dedesi ile Abdülhak Hâmid’i
rüyasında görür.
Ya Ol, Ya Öl!
Bu bölümde "olmak" kavramı üç dereceye ayrılır:
İslami ölçülere bağlılık, cihat ve üstün fikir plânı ve son olarak Allah ile
olma (velilik) makamı.
Necip Fazıl, Burhan Toprak’ın "ya ol, ya öl!"
formülünü sadece laf ve fal düzeyinde gördüğünü söyleyerek eleştirir.
Peyami Safa ve Mustafa Şekip’in şeriatı hazmedememelerini
"ruhî inkıbaz (kabızlık) hastalığı" olarak niteler. Nurullah Ataç’ın,
yazarın Müslümanlığa yönelişini "züppelik (snobluk)" olarak
yorumlamasına karşı çıkar.
Dolap Beygiri
Necip Fazıl, İş Bankası’ndaki müfettişlik görevini bir
"dolap beygirliği" olarak görür.
Garip akımını taklitçi ve derinlikten yoksun bularak sertçe
eleştirir.
"Büyük Doğu Marşı"nın yazılma süreci ve Mehmet
Akif’in marşının yerine yeni bir marş aranması tartışmaları anlatılır.
Politika
Bankadaki görevinden istifasından sonra Necip Fazıl,
"Babıâli kanalizasyonu" olarak nitelediği politika hayatına
"Haber" gazetesinde fıkra yazarlığı yaparak girer.
Hapisteki Nâzım Hikmet’i ziyaret eder; birbirlerine zıt
ideolojilerde olsalar da karşılıklı bir saygı içindedirler. İkinci Dünya
Savaşı’nın yaklaştığını sezen tek yazar olduğunu iddia eder.
Büyük Doğu'ya Doğru
Ders verdiği Robert Kolej’de Amerikan ve Protestan etkisine
karşı dik duruşu ve talebelere Türk terbiyesi aşılama çabası anlatır.
Başvekil Refik Saydam tarafından mebus adaylığı düşünülse de
ismi İnönü tarafından çizilir.
"Sabık Şair"
1943 yılında 39 yaşında olan yazara Fikret Âdil tarafından
"Sabık Şair" lakabı takılır; bu, onun artık sadece ideolojik davasına
odaklandığına dair bir eleştiridir.
Toplumun inşası için "fikir ameleliği" yaptığını
savunur.
Vaniköy’de bir yalıya yerleşir ve Büyük Doğu dergisinin
planlarına yoğunlaşır. Yakın dostu Sabahattin Rahmi Eyüboğlu ile olan ideolojik
kopuşunu anlatır.
Doğum
Büyük Doğu dergisi, bir pirinç tüccarının yardımıyla yayın
hayatına başlar.
Derginin ilk sayılarında yer alan "Allaha inanıyor
musunuz?" anketi büyük ses getirir; yazar bu anketi "Babıâli'nin
röntgen filmi" olarak görür.
Dergi kısa sürede kapatılır ve Necip Fazıl ikinci kez
askerliğe, Eğridir’e sürülür. "Tan" gazetesi baskınında gençlerin
Büyük Doğu önünde toplanması, davanın aksiyon planındaki ilk kımıldanışı olarak
selamlanır.
Sille
Mürşidinin vefatından bir yıl sonra ruhunda büyük bir
"sille" (ruhsal sarsıntı) hisseder.
Eğridir ve İzmit’teki askerlik günlerinde ağır küfür
telkinleri ve şüpheler altında büyük bir iman imtihanı verir.
Askerlik makamlarının kendisini siyasi bir suçlu gibi göz
hapsinde tutmasını eleştirir.
İzmit’te kaba softalık yapan bir ordu muhasebecisi ile dini
konularda tartışır ve "İslâmı içinden bozanları, ona dışından taarruz
edenlerden önce temizlerdim" der.
Parti
DP’nin kuruluşunu samimi bir hürriyet hamlesi olarak değil,
bir "emirle gelen hürriyet" veya "muvazaa partisi" olarak
görür. Ona göre DP ve CHP, aynı kökten (İttihat ve Terakki geleneğinden)
beslenen, sadece "desen" farkı olan yapılardır.
Ona göre partiler Türk toplumunun kendi iç dinamiklerinden
doğmamış, aksine İslam birliğini ve bütünlüğünü parçalamak isteyen Batı
stratejisinin bir ürünüdür.
Genç Osmanlılar, İttihat ve Terakki ve CHP… Bu üç siyasi
oluşumu Batılılaşmanın ilerleyen aşamaları olarak değerlendirir.
Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın "Sultan Hamid'in
Ruhaniyetinden İstimdat" şiiri Büyük Doğu’da yayımlanır.
Dönemin savcıları, şiirdeki "nankör millet"
ifadesini Türk milletine hakaret sayarak Necip Fazıl ve eşi Neslihan Hanım’ın
hapsedilmesine neden olur.
Necip Fazıl’a göre Babıâli (basın dünyası), Tanzimat'tan
beri "menfi fikirlerin kuluçka yatağı" haline gelmiştir.
Gazete
Sedat Simavi’nin "Hürriyet" gazetesini kurma
süreci ve Necip Fazıl ile yaptığı "fikrin idamı" tartışması anlatılır.
Simavi, geleceğin gazeteciliğinde asıl olanın resim olduğunu savunurken, Necip
Fazıl bunu "portakalın suyunu çekip posasını satmaya kalkışmak"
olarak görür.
Modern basının halkın "belden aşağı duygularını"
sömürdüğünü ve ruhları pörsüttüğünü iddia eder. Sadece bir gazeteyi (Cumhuriyet
kastediliyor) "bâtıl ve kaatil fikriyatının namuslusu" olduğu için
ayrı tutar.
Ötesi
1949'da Büyük Doğu Cemiyeti kurulur ancak kadro zaafı ve
kumar komplosu gibi nedenlerle sarsılır.
1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelişi yazar için bir
sürprizdir; ancak partiyi bir "muvazaa dölü" (danışıklı dövüş eseri)
olarak niteler.
Adnan Menderes ile olan girift münasebeti başlar; yazar onu
"feth ve kendi istikametine perçinlemek" ister ancak Menderes'in kararsızlığını
ve Celâl Bayar'a olan teslimiyetini eleştirir.
"Ve"Ler
Malatya hadisesi ve sonrasındaki hapis süreçleri anlatılır.
Savcı Cemil Bengü'nün kendisine yönelik "Bahriye
Mektebi'nden ahlaksızlık nedeniyle kovuldu" iftirasına karşı, dönemin Cumhurbaşkanı
Fahri Korutürk'ü şahit göstererek sert tepki verir.
Yassıada mahkemelerindeki savunmasını ve örtülü ödenekten
aldığı paranın "mukaddes dâva ve gayesi" için olduğunu dürüstçe
açıklamasını aktarır.
“Ve"Ler Boyunca
27 Mayıs ve Yassıada
27 Mayıs darbesi sonrası Alparslan Türkeş ile yaptığı
görüşmeler anlatır.
"Örtülü Ödenek" konusundaki savunması…
Şen Olasın!
Adalet Partisi, Süleyman Demirel ve Saadeddin Bilgiç
hakkındaki görüşlerini açıklar; AP'yi bir "tepki eseri ve içgüdü
merkezi" olarak görür.
Millî Selamet Partisi'ni Büyük Doğu'nun "acele ve
murakabesiz bir doğuşu" olarak değerlendirse de desteklenmesi gerektiğini
savunur.
Bütün ümidinin Büyük Doğu mayasıyla yetişen gençlikte (MTTB)
olduğunu belirtir.
Ek
Son bölümde Arif Nihat Asya, Nurettin Topçu ve Nihal Atsız
hakkındaki son değerlendirmelerini yapar.
Nurettin Topçu'nun "İslâm Sosyalizmi" fikrini ve
vefatından önceki "tabiata dönme" sözlerini eleştirir.
Nihal Atsız'ı dinden kopuk ırkçılığı ve dindar olmadığını
açıkça beyan etmesi nedeniyle "sığ bir insan" olarak yaftalar ve
onunla olan bağını tamamen koparır.
…