Milan Kundera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milan Kundera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2019 Salı

Kimlik

Milan Kundera - Kimlik

Bir gezi rehberinde, Normandiya denizinin kıyısındaki küçük bir kentte rastlantı sonucu buldukları bir otel.
Chantal, geceyi geçirmek üzere otele cuma günü tek başına geldi, Jean-Marc, ona ertesi gün öğleye doğru katılacaktı.

Odasına çıktı, güçlükle uyudu ve gördüğü uzun bir düşten sonra, gece yarısı uyandı.
Düşler, aynı yaşamın farklı dönemleri arasında kabul edilemez bir eşitliği dayatır insana, insanın hiç yaşamadığı şeyler arasında eş düzeyli bir eşzamanlılığı dayatır; ayrıcalıklı durumunu yok sayarak, şimdiki zamanın varlığını yadsır.

F., Jean-Marc’ın çok eski bir dostuydu, liseden beri birbirlerini tanırlardı; aynı düşünceleri paylaşır, her konuda anlaşırlardı ve Jean-Marc, yıllar önce, birden ve kesin olarak onu artık sevmemeye başlayıp görüşmeyi kesinceye kadar ilişkileri sürmüştü.

Normandiya kıyılarına gelmeyeli çok olmuştu, bu yüzden, insanların burada, moda olan hangi etkinliklerle uğraştıklarını bilmiyordu…

Jean-Marc, kendisine ait o eski kuramı anımsadı: Üç tür can sıkıntısı vardır: edilgen can sıkıntısı: bir yandan dans edip, bir yandan esneyen genç kız; etkin can sıkıntısı: uçurtma amatörleri; ve başkaldırı halindeki can sıkıntısı: otomobilleri yakan, vitrin camlarını kıran gençlik.

Sevdiği kadının fiziksel görünüşünü bir başka kadınınkiyle karıştırmak. Bunu şimdiye kadar kaç kez yaşadı!
En çok sevdiği varlığın siluetini, benzersiz saydığı bir varlığın siluetini nasıl olur da ayırt edemez?

“Erkekler artık dönüp sana bakmıyor. Gerçekten, bunun için mi üzgünsün?”

“Peki, ya ben? Ben hiç durmadan senin peşinden koşarken, her zaman senin olduğun yerde olmaya çalışırken, dönüp de sana bakmayanları nasıl düşünebilirsin?”
Kurtulduğunu düşündü, çünkü Jean-Marc’ın sesi aşkın sesiydi

Oğlunu toprağa verdiğinde, yavrucak daha beş yaşındaydı.

Bir hafta sonra, kocası şöyle demişti:
“Depresyona girmeni istemiyorum. Hemen bir çocuk yapmalıyız. Sonra, unutursun.” Unutursun: bir başka formül bulmaya çalışmıyordu bile. Ondan ayrılma düşüncesi işte o anda kafasında doğdu.

Jean-Marc’a rastlayıncaya kadar birkaç yıl geçmesi gerekti. On beş gün sonra, boşanmak istediğini söyledi; kocası şaşırıp kalmıştı.
Her kadın, yaşlanma derecesini, erkeklerin bedenine gösterdikleri ilginin ya da ilgisizliğin derecesiyle ölçer.

Onu sevdiğini ve güzel bulduğunu istediği kadar söylesin, Jean-Marc’ın aşk dolu bakışı onu avutamazdı. Çünkü aşkın bakışı, yalnızlaştıran bir bakıştır.

İnsan, yaptığı bir hareket, söylediği bir söz yüzünden kendine kızabilir, ama yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz, çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur.

O sabah iki mektup buldu.
“Sizi bir casus gibi izliyorum, çok güzelsiniz, çok güzel.”
Günün birinde, eline böyle bir not geçmemiş kadın var mıydı?

…mektubu katlayıp odasına götürdü. Çamaşır dolabını açtı ve sutyenlerinin altına koydu.

Jean-Marc, yaklaşık bir saat sonra eve geldiğinde, Chantal’a bir davetiye gösterdi: “Onu bu sabah posta kutusunda buldum. F. ölmüş.”

Dostluk, bir insana yalnızca belleğinin doğru çalışmasını sağlamak için gerekli. Geçmişini anımsamak, onu hep sırtında taşımak, dedikleri gibi, belki de insanın kendi ben’ini koruyabilmesi için gerekli tek koşul.

- …Dostluk, kadınların sorunu değildir.
- Ne demek istiyorsun?
- Söylediğimi. Dostluk, erkeklerin sorunudur.

…mutlak bir ölüm istiyorum ben.

Ertesi gün, posta kutusunda, üzerinde yine o yabancı adamın yazısı bulunan bir zarf buldu, içinden çıkan mektup bu kez hiç de kısa ve hafif değildi.
…bavulunuz bende…

Tüm yaşamlarını başkalarının ceza almasına adayan savcılar…

Daha başka mektuplar da geldi
Mektupları yazan, hiçbir şeyi amaçlamıyor, hiçbir şey istemiyor, hiçbir şeyin üstünde durmuyordu.

…işte, diyordu, varolduğu biçimiyle varolan zamanla yüzleşen yaşam; ve ben bu yüzleşmenin, can sıkıntısı denen şey olduğunu anladım.

Eskiden yapılan meslekler, hiç olmazsa birçoğu, insanın o mesleğe karşı kişisel bir tutkusu yoksa, akla bile getirilmeyen mesleklerdi: Topraklarına aşık köylüler, güzel masaların büyülü yaratıcısı dedem, köydeki insanların tümünün ayak ölçülerini ezbere bilen ayakkabıcılar; ormancılar, bahçıvanlar; o dönemlerde askerlerin bile birbirlerini tutkuyla öldürdüklerini düşünüyorum.
Yaşamın anlamı, insanlar için ‘bir soru işareti’ değildi, yaşam onlarla birlikteydi, tüm doğallığıyla, işliklerinde, tarlalarındaydı. Her meslek, kendine özgü düşünce tarzını, kendine özgü varoluş biçimini yaratmıştı. Bir doktor, bir çiftçiden başka biçimde düşünüyordu, bir askerin davranışı, bir köy öğretmeninin davranışına benzemiyordu. Oysa bugün, hepimiz birbirimizin benzeriyiz; işimize karşı gösterdiğimiz ortak ilgisizlik bizi birbirimize bağlıyor. Bu ilgisizlik bir tutku haline geldi. Çağımızın tek büyük, kolektif tutkusu.

…hiçbir aşk suskunluğun üstesinden gelemez.

(Sokakta gördüğü dilencinin mektupları gönderen kişi olduğunu düşünüyor)

Chantal ona bakıyor: Üstü başı tertemiz, kravat takmış, kır düşmüş saçları arkaya taranmış. Yakışıklı mı, çirkin mi? içinde bulunduğu durum onu yakışıklılığın ve çirkinliğin ötesinde bir yere koyuyor. Chantal ona bir şeyler söylemek istiyor ama ne söyleyeceğini bilemiyor, içine düştüğü sıkıntılı durum konuşmasını engellediğinden, çantasını açıyor, bozuk para arıyor, ne var ki, birkaç kuruş dışında bozuk parası yok.

Gelen mektupları bu adamın yazdığını düşünmek, şapşallığın daniskası.

Yazıları dikkatle inceliyor: Hep aynı mürekkep kullanılmış, harflerin hepsi çok iri, hafifçe sola yatık, ne var ki bu harfler, mektupları yazan aynı yazıyı korumayı başaramamış gibi, bir mektuptan ötekine küçük farklılıklar gösteriyor.

Ve “yaşamınıza yapay olarak katılmış bir şey” deyişi, ki Chantal bu deyişi Jean-Marc’a karşı yapılmış acemice bir saldırı olarak kabul etmişti, oysa bu, aslında Jean-Marc’ın kaleminden çıkmış bir özseverlik ifadesiydi. Evet, onu ele veren özseverliği olmuştu; Chantal’a şunu söylemek isteyen yakınma dolu bir özseverlik: Yoluna bir başka erkek çıkar çıkmaz, ben yaşamına eklenmiş yararsız bir nesneye dönüşüyorum.

İyi ama neden tuzağa düşürmek istiyor ki?

Daha sonra, bir yazı uzmanının kapısını çaldı.

“Yanlış adrese geldiniz, dedi bir kez daha adam.
Burası bir özel detektiflik bürosu değil.”

Bu oyuna son vermek için—Chantal’a son bir mektup daha yazmaya karar verdi.

Ben Chantal’ın görümcesiyim

Chantal, kapının eşiğinde durdu ve şaşkın durumda, bir dakika kadar kalakaldı, çünkü Jean-Marc da, görümcesi de onun geldiğini fark etmiyordu.

Chantal, sabredemeyip odasına giriyor. Çocuklar koltukların üzerinden atlıyorlar, ne var ki Chantal onları görmüyor; büyülenmiş gibi, dolaba bakıyor; dolabın kapısı ardına kadar açık; ve önünde, yerde, sutyenleri, slipleri darmadağınık duruyor.

“Bu ev benim evim ve hiç kimsenin dolaplarımı açıp özel eşyalarıma elini sürmeye hakkı yok. Hiç kimsenin. Tekrarlıyorum: hiç kimsenin.”

Jean-Marc ile yalnız kalıyor ve gidenlerle onun arasında hiçbir fark görmüyor.

Jean-Marc, bir dakika önce, olup biteni ona açıklamak, oynadığı oyunu itiraf etmek istiyordu, ne var ki, aralarında geçen bu kısa konuşma her türlü diyalogu olanaksız kıldı.

Aslında, kimdi güçlü olan? Aşk ülkesinin toprakları üzerinde bulunduklarında, güçlü olan belki kendisiydi. Ama o ülke ayaklarının altından kaydığında, güçlü olan Chantal, zayıf olan da kendisiydi.

…sabah erkenden kalktı, giyindi ve küçük bir bavulun içine, kısa bir yolculuk için gerekecek bazı öte beriyi yerleştirdi.

“Nereye gidiyorsun? diye sordu Jean-Marc.
- Londra’ya.
- Nasıl? Londra’ya mı? Neden Londra’ya?
Ağır ağır ve üstüne basa basa şunları söyledi:
“Neden Londra’ya olduğunu çok iyi biliyorsun.”
Jean-Marc kızardı.

“Londra’da bir toplantımız var, dedi. Bunu bana dün akşam bildirdiler. Sana sözünü etmeye fırsat bulamadığım gibi, söylemek de içimden gelmedi.”
Jean-Marc’in buna inanmayacağından emindi ve söylediği yalanın bu kadar açık, bu kadar uygunsuz, bu kadar küstahça, bu kadar düşmanca olması ona zevk veriyordu.

Ama mektupları kendisinin yazdığını keşfettiyse (Tanrım, Tanrım, bunu nasıl sezebildi?), neden bu kadar kötü karşıladı? Neden bu kadar acımasız davranıyor? Madem ki her şeyi anladı, bu davranışın nedenlerini neden anlayamadı? Kendisinden kuşku duymasına neden olacak ne yapmış olabilir ki?

Jean-Marc, taksiye binince şoföre, “Kuzey Garına!” dedi ve bu onun gerçekle yüz yüze geldiği an oldu:
Evden ayrılabilir, anahtarları Seine Nehrine atabilir, sokakta yatıp kalkabilir, ama Chantal’dan uzaklaşmaya gücü yok.

Birinci sınıf bir vagona girdi.
Chantal, o yolcuların arasındaydı. Sırtı ona dönüktü

“Ama bu durumda, bizim bu dünyada ne işimiz var? Neden yaşıyoruz?”
“Neden mi yaşıyoruz? Tanrıya bol bol insan eti sağlamak için. Çünkü, sevgili hanımefendiciğim, İncil bizden yaşamın anlamını araştırmamızı istemiyor. Bizden istediği yalnızca döllemek ve döllenmek. Birbirinizi seviniz ve dölleyiniz. Bunu iyi anlayın: ‘birbirinizi seviniz’in anlamını belirleyen, ardından gelen ‘dölleyiniz’ sözcüğü.

Tek özgürlüğümüz, acı ile zevk arasında seçim yapmaktı. Madem ki her şeyin anlamsız oluşu yazgımızdı, bu anlamsızlığı bir safra gibi taşımamak, onun zevkini çıkarmayı bilmek gerekirdi.

Jean-Marc da Chantal’ı gözden kaçırmamaya çalışıyor. Geniş insan seli birden daralarak, yürüyen bir merdivende peronun altında kayboluyor.

Kameramanlardan birine çarpıyor; çok sinirlenen adam ona tekme savuruyor.

“Chantal nerede?” diye soruyor bir genç kıza.
Genç kız, azarlarmış gibi cevap veriyor ona: “Bunu sizin bilmeniz gerekiyor! O kadar neşeliydi ki! Trenden hep birlikte indikten sonra, ortadan kayboldu!”

Nereye gideceğini bilmediğinden, sokaklarda rasgele yürümeye başlıyor.

Orada ne yapacak? Yapabileceği hiçbir şey yok. Yine de geri dönemez. Geri dönmeye hiçbir zaman karar veremeyecek. Chantal buradaysa, Londra’dan ayrılamaz.

Evin bembeyaz kapısı bir lamba ile aydınlatılmış. Tokmağı çeviriyor, kapı açılıyor, içeri giriyor,

Seks partisi imgesi uzun süredir karmaşık gece düşlerinde, imgeleminde, hatta bir gün (artık çok uzaklarda kalmış bir gün) ona şunları söyleyen Jean-Marc ile konuşmalarında Chantal’ın peşini bırakmıyordu

“Nerede kayboldunuz, Anne?”
Chantal, başını kaldırıyor ve karşısında, bir iskemlenin üstünde oturmuş ona bakan yaşlı birini görüyor. “Yavrum öldü,” diyor.

“Chantal! Chantal! Chantal!”
Jean-Marc, Chantal’ın bu sesle sarsılan bedenini kollan arasında sıkı sıkı tutuyordu.
 “Uyan! Bütün bunlar gerçek değil!”

Ve ben şimdi kendi kendime soruyorum: Düşleyen kim? Bu öyküyü düşlemiş olan hangisi? Chantal mı? Jean-Marc mı? İkisi birden mi?

…
L’identite
Türkçeleştiren: Aykut Derman
Can Yayınları



7 Kasım 2019 Perşembe

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği


Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
"Es muss sein!"

Önsöz (M. Belge)
Çek romancısı Milan Kundera (…) Doğu Avrupa· romancısına benzemiyor…
…en çok John Berger'in sesine benzettim.
…çağdaşlaştırılmış "Don Juan teması.
…

1
Ağırlık ve Hafiflik
Edebi Dönüş düşüncesinde gizemli bir yan vardır ve Nietzsche öteki düşünürleri sık sık şaşırtmıştır bu düşüncesiyle; düşünün bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor!

Çocukluğum savaş sırasına rastlar; ailemden birçok kişi toplama kamplarında yokolup gitti…

Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa'nın çarmıha çivili olduğu gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz demektir.
…Nietzsche, Sonsuza Kadar Yinelenme düşüncesine bunun için yüklerin en ağırı demiştir.

Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur.

Tomas / küçük bir Çekoslovak kasabasında tanışmıştı Tereza'yla.

İşte geldim, karşındayım diyen aşk değilse neydi?

Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz.

Tereza'yla olmak mı daha iyiydi, yalnız olmak mı? Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın?
Einmal ist keinmal

Karısıyla ancak iki yıl evli kalmış ve bir oğulları olmuştu.

…her iki tarafı da mutlu edecek tek ilişki, duygusallığa yer vermeyen ve sevgililerden ne birinin ne de ötekinin birbirlerinin yaşamı ve özgürlüğü üzerinde hak öne sürmedikleri ilişki biçimidir.

Onu en iyi anlayan kadın Sabina'ydı. Ressamdı Sabina. "Seni sevmemin nedeni," derdi Sabina ona, “kilsch'in tam karşıtı olman.”

…Tereza'yla ağır bavuluna bir oda tuttu Tomas.
Tereza'nın kendi evinde kaldığı duyulup da dillere düşsün istemiyordu.

Bir keresinde tam kızı pışpışlayıp uyutmuştu ki -oysa henüz göreceği rüyaların eşiğindeydi kız, bu nedenle de ne söylerse duyuyordu- "Hoşçakal, ben gidiyorum," dedi. "Ne zaman?" diye sordu kız uykusunda.

Aşk çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur (tek bir kadınla sınırlı olan bir arzu). (s. 23)

Latince kökenli bütün dillerde merhamet, şefkat anlamına gelen compassion, "ile" anlamına gelen ön ekle (com-) "acı çekmek" anlamına gelen kökün (geç dönem Latincesinde passio) birleşmesinden türetilir.

Birisine merhamet duyarak sevmek gerçekten sevmek değildir.

İçinde yaşadığı yeri terk etmek isteyen kişi mutsuz kişidir (s. 35).

Tereza günün birinde, çağrılmadan çıkagelmişti. Sonra gene bir gün aynı biçimde çıkıp gitmişti. Ağır bir bavulla gelmişti. Ağır bir bavulla gitmişti.
Yaşamının yedi yılını Tereza'yla geçirmişti ve şimdi geriye baktığında o yılların yaşandıkları zamankinden çok daha güzel olduğunu görüyordu.

…önemsiz bir konuşma sırasında (…) Tomas'ın arkadaşı Z.'den söz ederlerken şöyle demişti Tereza: "Sana rastlamasaydım, hiç kuşku yok ona âşık olurdum.”
…Tomas'a duyduğu, birleşmeyle sonuçlanan aşkın dışında, olasılıklar düzleminde, öteki erkeklere yönelik sonsuz sayıda birleşmeye dönüşmemiş aşk vardı (s. 43).

Hepimiz yaşamımızın en büyük aşkının hafif, ağırlıksız bir şey olabileceğini, onsuz yaşamımızın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını varsayarız…

2
Ruh ve Beden
(Franz, Marie-Claude ve Sabina’nın ilişkisinden söz ediyor)
İnsanoğlu bedenin her bir parçasına bir ad vermeyi öğrendi öğreneli, beden giderek daha az dert oldu başına.

Tereza'nın annesi de sık sık aynaya bakardı. Bir gün gözlerinin çevresinde kırışıklıklar keşfetti ve evliliğinin anlamsız olduğuna karar verdi.
…dolandırıcı dostunun önünde diz çöktü ve kocasıyla Tereza'nın başlarının çaresine bakmalarını söyledi (s. 50).

Eğer anne, "özveri"nin cisimleşmiş haliyse, o zaman kız çocuk da onarılması mümkün olmayan "kabahat"ti demek ki.

…bir olay kendisini hazırlayan rastlantıların sayısı oranında önemli, anlamlı ve dikkate değer değil midir?

Bir aşk unutulmaz olacaksa eğer, küçük rastlantılar Assissili Francis'in omuzlarına konan minik kuşlar gibi hemen o an kanat çırpa çırpa gökten aşağı doğru süzülmelidir.

…gündelik yaşamındaki bu tür kesişmeleri göremediği için insanoğlunu kınamalı. Çünkü böylelikle yaşamını güzelliğin bir boyutundan yoksun bırakmaktadır insanoğlu (s. 60).

Gözü "daha yükseklerde bir yerde" olan herkes günün birinde gözünün kararabileceğini hesaba katmalıdır.

Bir gün annesi telefon etti, kanser olduğunu, birkaç aylık ömrü kaldığını söyledi. Bu haber Tereza'nın Tomas'ın kaçamakları karşısındaki umarsızlığını isyana dönüştürdü.

3
Yanlış Anlaşılan Sözcükler
Melon şapka

Küçük "Yanlış Anlaşılan Sözcükler" Sözlüğü
Kadın
Kadın olmak Sabina'nın seçmediği bir yazgıydı.

İhanet, setleri yıkmak ve bilinmeyene doğru başını alıp gitmek demektir.

Babasına ihanet etmeye duyduğu özlemi tümüyle doyuramamıştı; komünizm de babadan başka bir şey değildi çünkü, babası kadar sıkı ve kısıtlı bir baba, ona aşkı da (tutuculuğun hüküm sürdüğü dönemlerdi), Picasso'yu da yasaklayan bir baba.

Karısını sadakatsizliğiyle yaralamayı başaramadıysa, onu kimle aldattığını söyleyerek yaralamayı başaracağından emindi.

"Aşk bir meydan savaşıdır," dedi Marie-Claude, gülümsemeyi sürdürerek. "Ve ben savaşı sürdürmek niyetindeyim. Sonuna kadar."

4
Ruh ve Beden
(Tereza ve Tomas)
…insanlar gün boyu küfürlü konuşur dururlar, ama radyoyu açıp da tanınmış birinin, saygı duydukları birinin her cümlede "siktir" dediğini duydular mı, nedense kendilerini ihanete uğramış hissederler (s. 141).

Tereza barın arkasında dururken içki verdiği erkekler onunla oynaşmaya çalışırlardı.

Artık dayanamıyorum, Tomas. Yakınmamalıyım, biliyorum. Benim için Prag'a döndüğünden bu yana, kıskanmayı yasak ettim kendime, kıskançlık etmek istemiyorum. Bütün bunları göğüsleyebilecek kadar güçlü değilim anlaşılan. Yardım et bana, lütfen.

Prag'ın ortalık yerinden yükselip çıkan o yeşil kümbetin, Petrin Tepesi'nin eteğine vardığında Tereza çevrede hiç kimse olmadığını gördü, şaşırdı. Bu garipti, çünkü başka zamanlarda Prag'ın yansı buralarda geziniyor olurdu.

Adam, "Yanlışlık olmasın diye soruyorum, bu sizin seçiminiz değil mi?" diye ekledi.
Bunu sadece, bize gelenlerin kendi arzularıyla ölüme hazır olduklarından emin olduğumuz zaman yapıyoruz. Biz hizmet olarak görüyoruz da.
Vurulacak kişiler kendi ağaçlarını seçmekte özgürdüler.

(Tereza) “Benim seçimim değildi,” dedi.
Adam o an indirdi tüfeği. Yumuşak bir sesle, "Sizin seçiminiz değilse, yapamayız. Hakkımız yok buna," dedi.

Tereza kendinin (ruhunun) hiç mi hiç söz konusu olmadığını, sadece bedeninin, bedeninin istendiğini anladı.

Modern helalarda klozetler yerden yukarı doğru beyaz nilüferler gibi yükselir. Beden ne kadar değersiz olduğunu unutsun…

İnsanlar genellikle dertlerinden kurtulmak için geleceğe kaçarlar; zamanın yoluna düşsel bir çizgi çeker, bu çizginin ötesinde o anki dert ve sıkıntılarının sona ereceğini sanırlar.


5
Ağırlık ve Hafiflik
İnsan, bir zamanlar sahip olduğu bir düşüncenin artık geçerli olmadığını kesinlikle öne sürülebilir… Modern çağda bir düşünce çürütülebilir evet, ama geri alınamaz.

Tatlı sözler söyleyen, saygılı, nazik biriyle karşılıklı oturdunuz mu, onun söylediği hiçbir şeyin doğru olmadığını, hiçbir şeyin içten olmadığını kendi kendinize hatırlatmanız dünyanın en zor işidir (s. 191).

“…Olay bir tek bizi ilgilendirseydi, mesele yoktu. Ama kamuoyunu da göz önünde bulundurmak zorundayız. İsteyerek ya da istemeyerek, yazınızla anti-komünist histeriyi körüklediniz. Bu yazı dolayısıyla mahkeme önüne çıkarılmanız bile önerildi, bakın size söyleyeyim. Kamuoyunu şiddete kışkırtmak yasa karşısında suçtur."
İçişleri Bakanlığı'ndan gelen adam sözlerine ara vererek Tomas'ın gözlerinin içine baktı.

İnsanlar insan kardeşlerinin ahlaki işkenceler altında kıvrandığını görmekten zevk alıyorlardı ki, açıklamasını dinleyerek bu zevki bozmaya kimse yanaşamazdı (s. 198).

…kararından dönmedi. Cam siliciliğine başlaması da böyle oldu işte.

Tomas'ın cam siliciliği ikinci yılına girmek üzereydi ki onu yeni bir müşteriye yolladılar.

Tereza, Tomas'ın şiirsel belleğini bir zorba gibi elinde tutuyor ve başka kadınlara ilişkin her türlü izi yok ediyordu.

Önceden de söyledim, eğretilemeler tehlikelidir. Aşk bir eğretilemeyle başlar. Yani bu şu demektir ki, aşk bir kadının, dilindeki ilk sözcükle şiirsel belleğimize girmesiyle başlar.

Romanlarımdaki kişiler kendime ilişkin gerçekleşmemiş olabilirliklerdir.
Roman yazarın itirafları değildir; bir tuzak haline gelmiş dünyamızda yaşanan insan yaşamının araştırılmasıdır (s. 228).

(Çeklerin tarihi) Einmal ist keinmal. Bir kere olan şey hiç olmamış demektir.

6
Büyük Yürüyüş
Stalin'in oğlu Yakov

Stalin'in oğlu bok yoluna can vermişti.

(Boktan geyikler)
Kistch, o duygusal on dokuzuncu yüzyılın ortasında doğmuş Almanca bir sözcüktür, oradan da Batı dillerine geçmiştir. Ne var ki çok sık kullanılmaktan özgün metafizik anlamını kaybetmiştir sözcük; kistch, sözcüğün hem gerçek hem de eğretileme anlamında, bokun kesin reddidir, kistch insan varoluşunda temelden kabul edilemez olan her şeyi kapsamı dışına atar (s. 256).

Sabina'nın ihanetlerden örülü yolu başka bir yerde uzanıp gidecek, parıl parıl parlayan iki pencere, pencerelerin ardında yaşayan mutlu aile ile ilgili sersemce, yavan bir şarkı, varlığının ta derinlerinden bir yerden çıkarak ara sıra varolmanın dayanılmaz hafifliğine sızacaktı (s. 263).

Unutulup gitmeden önce hitsch'e dönüştürecekler hepimizi. Varolma ve unutuluş arasındaki durak kitsch'tir.

7
Karenin'in Gülümseyişi
Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile, özgürce onaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş, gözlerden uzak sınavı) onun, merhametine bırakılmışlara davranışında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır (s. 296).

Cennet'e duyulan özlem insanın insan olmamaya duyduğu özlemdir.

Beni seviyor mu? Benden daha çok sevdiği bir başkası var mı? Benim sevdiğimden daha çok seviyor mu beni? Aşkı ölçmek, sınamak, denemek ve kurtarmak için aşka yönelttiğimiz bütün bu sorular belki de her şeyin yanı sıra aşkı kısaltmaya da yarıyor. Belki de sevemememizin nedeni çok sevmek istememiz, yani karşımızdaki kişiden hiçbir istekte bulunmaksızın, ondan onunla birlikte olmaktan başka bir şey istemeksizin kendimizi ona verecek yerde ondan bir şey (aşk) talep etmemizdir.

Hiç kimse onu Karenin'i sevmeye zorlamamıştı; köpek sevmek insanın kendi isteğiyle olur (s. 304).

…hüzün olacakları bildiğimizi varsayan bir tavırdır.

…yere indi uçak. Ayağa kalktılar, görevlinin açtığı kapıya gittiler.
…ellerinde tüfek olan birtakım adamlar gördüler. Durmanın anlamı yoktu, kaçamazlardı çünkü. Ağır ağır indiler, ayakları havaalanının zeminine bastığında adamlardan biri tüfeğini kaldırdı ve onlara nişan aldı.

…
Türkçeleştiren: Fatih Özgüven
32. Baskı, 2007
İletişim Yayınları

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Milan Kundera - Kayıtsızlık Şenliği

Milan Kundera - Kayıtsızlık Şenliği


Alain, Paris’te
…göbek deliklerini gösteren genç kızları dikkatle inceliyordu.

Eğer bir erkek kadın cazibesinin merkezi olarak uylukları görüyorsa, bu erotik yönelimin ayırt edici niteliği nasıl betimlenir,
Uylukların uzunluğu yolun metaforik imgesidir, erotik sona doğru götüren, bu uzun ve büyüleyici yoldur. (s. 13)

…aynı anda Ramon,
Müzenin önünde duruyordu.

Parkın havası daha hoştu.

…parkın dört bir yanında şairlerin, ressamların, âlimlerin heykelleri vardı;
Etrafta, gezinenlerin zarif kayıtsızlıklarıyla çevrili bu mütevazi dâhiler bahçesindeki avare gezintisine devam etti.

Ramon, bu kayıtsızlığı teselli veren bir dinginlik gibi soluyordu.

D’Ardelo’da doktorunun muayenehanesine çıkan merdiveni tırmanıyordu. (s. 15)

Testlerin sonuçlarını bugün öğrenecekti.
Doğumgünü ve ölüm düşüncesi / çifte kutlama

Ramon, D’Ardelo’yla karşılaştı.

“Doktor ne dedi?”
“Kanser…”

D’Ardelo neden yalan söylemişti.
…yalanının saçmalığını düşünürken, kendini gülmekten alıkoyamadı.
Gülüyordu ve gamsızlığı onu eğlendiriyordu. (s. 19)

Ramon, Charles’ın evine gelmişti.

Quaquelique / söylediği hiçbir şey dikkat çekmez.
Dikkat çekmeden konuşmak kolay iş değildir! Hep konuşarak var olmak ama yine de duyulmamak.

D’Ardelo / kayıtsızlığın değerini bugün hâlâ anlamaz.
…dikkat çekici olmanın faydasızlığı…

Kayıtsızlık kadını özgür kılar. Tedbir almaktan kurtarır. Pratik zekâ gerektirmez. Kadını kaygılarından arındırır, böylece onu daha ulaşılabilir kılar.

Ciddi bir hastalığı olduğunu öğrendim. O andan beri ona farklı bakıyorum.

Kanser. Bunun beni ne kadar üzdüğünü fark edince şaşırdım. Belki de, hayatının son aylarını yaşıyor. (s. 23)

Uzun, yorucu günlerin sonunda Stalin…

Kruşçev’in anıları

Keklik hikâyesi

Bütün bu hikâyede bana inanılmaz gelen tek şey, kimsenin Stalin’in şaka yaptığını anlamamış olması.
…kimse artık şaka nedir bilmiyordu.

Size tanıttığım (…) Alan’i, Ramon’u, Charles’ı ve Caliban’ı severim. (s. 29)

Kuruşçev’in anılarından yola çıkarak bir kukla tiyatrosu oyunu yazma isteğinden kendimi kurtaramıyorum.

Kaliningrad
Königsberg’in isminin Kaliningrad’a dönüşmesi savaştan sonra oldu.

Kalinin kimdi?
Gerçek hiçbir gücü olmayan bir adam, masum zavallı bir kuklaydı. (s. 33)

…yüzünden kararlılık okunuyor.

…kendini boşluğa bırakıyor.

Başını tekrar suya daldırıp su yutmaya, soluk alış verişini durdurmaya zorladı kendini. Tam o anda bir çığlık duydu. Biri onu görmüştü.

Adam yanına varmıştı bile. Genç biriydi, ünlü olmak, gazetelerde fotoğraflarını görmek isteyen bir yeniyetmeydi.

…kadın onu kolundan tuttu, dibe doğru çekti.
…uzun, çok uzun birkaç saniyenin ardından, genç adam hareket edemez oldu.

Ansızın yeniden bulduğu hayat, kararlılığını kıran bir darbe gibiydi; enerjisini ölümüne yoğunlaşacak gücü bulamıyordu artık. (s. 44-45)

Hayat, herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu malum zaten. Peki, bu mücadele az çok medeni bir toplumda nasıl cereyan eder? İnsanlar birbirlerini fark ettikleri anda birbirlerinin üzerine atılamazlar. Bunun yerine, başkasının üzerine suçluluğun utancını atmaya çalışırlar. Öbürünü suçlu kılan kazanır. (s. 47)

Özür dilememek lazım.

Caliban, oyuncuydu.
Fırtına oyununda Caliban’ı canlandırmıştı.
Hayatını kişiye özel kokteyller düzenleyerek kazanan Charles’ın onu garson olarak işe alması o sıralarda oldu (iş bulamadığı sıralar).

İnsan dediğin yalnızlıktan ibarettir.

Bütün düşler bir gün biter. Bu kaçınılmaz olduğu kadar beklenmediktir de. Bunu bilmiyor musunuz cahiller? (s. 73)

Mümkün olan tek direniş vardı: dünyayı ciddiye almamak. Ama şakalarımızın gücünü kaybettiğini fark ettim. (s. 74)

Sevgili dostum özlediğim tek bir şey var, gamsızlık!

Sonsuz gamsızlık
Alayla, satirle, sarkazmla değil. Altındaki insanların sonsuz aptallığını ancak sonsuz gamsızlığın yükseklerinden gözlemleyebilir ve ona gülebilirsin.

Yaşam ölümden daha güçlüdür; çünkü yaşam ölümle beslenir.

(Stalin) Dünyanın gezegendeki insan sayısı kadar görünüşü var; bu da kaçınılmaz olarak kaosa yol açıyor; bu kaos nasıl düzene sokulur? Cevap açık: Herkese tek bir görünüş dayatarak.
Ben de, gücüm yettiğince bunu yaptım işte. (s. 87)

Bana inanmayı bıraktılar. Çünkü iradem yorgun düştü.

Pisuar Sokratesleri

Gördüğün insanlardan hiçbiri, burada kendi iradeleriyle bulunmuyorlar.
…bunu görmeyi ve duymayı bir kenara bıraktık.

Kadın cinselliğinin bazı altın noktaları vardır.
Uyluklar, kalçalar, memeler.
…bu üç altın nokta yalnızca uyarıcı değil, aynı zamanda bir kadının bireyselliğinin de ifadesi.
…uylukların, memelerin ve kalçaların tersine, göbek deliği ait olduğu kadın hakkında hiçbir şey söylemiyor, kadın olmayan bir şeyden bahsediyor.
“Neden bahsediyor?”
“Fetüsten.” (s. 102)

Kayıtsızlık dostum, varoluşun özüdür. Her zaman ve her yerde bizimledir.
Ne var ki, onu kabul etmek yetmez, kayıtsızlığı sevmek gerekir.
---

La fête de l'insignifiance
Türkçeleştiren: Ayça Sezen
Can Yayınları

Nisan 2015