Robert
Donald Spector - Pär Lagerkvist -
Notlar
Twayne Publishers, New York, 1973
Önsöz
Kitap Nobel ödüllü yazarın İngilizcede tüm eserlerini
(roman, tiyatro, şiir) bir arada ele alan ilk incelemedir.
Lagerkvist’in edebi başarısının merkezinde kurgusal eserleri
yer alır.
Cüce (Dvärgen)
Barabbas
Sibyl (Sibyllan)
"Hac/Kutsal Yolculuk" Romanları Üçlemesi (Ahasuerus'un
Ölümü, Denizde Hac Yolculuğu, Kutsal Topraklar)
Herod ve Mariamne (Mariamne)
Romanlarından başka 15 oyun ve 9 şiir kitabı vardır.
Kronoloji
1891 (23 Mayıs): Småland bölgesindeki Växjö katedral
kasabasında doğdu. Demiryolu görevlisi Anders Johan Lagerkvist ile Johanna
(Blad) Lagerkvist'in yedi çocuğunun en küçüğüdür.
1900: Linnaeus'un da eğitim gördüğü Växjö Okulu'na kaydoldu.
Gençlik yıllarında "anarşist" ve "radikal" görüşlü bir
öğrenci grubuna katıldı.
1908–1909: Verner von Heidenstam ve diğer şairleri taklit
ettiği ilk şiirlerini yerel gazetelerde yayımladı.
1910: Växjö Gimnazyum'undan mezun oldu. Lise giriş/bitirme
sınavını geçtikten sonra batı İsveç'te öğretmenlik yapan ağabeyi Gunnar'ın
yanına taşındı. Şiirlerini Fram (İleri) dergisinde yayımladı.
1910–1911: Uppsala Üniversitesi'nde kısa bir süre beşeri
bilimler eğitimi aldı. Stormklockan (Fırtına Çanı) adlı sosyalist dergide
radikal şiirler yayımladı.
1912: İlk novellası Människor (İnsanlar) yayımlandı. Paris'e
giderek Fovizm, Kübizm ve Naif sanat akımlarından etkilendi. Dostoyevski
üzerine eleştiriler yazdı.
1913: İlk eleştiri kitabı Ordkonst och bildkonst (Söz Sanatı
ve Görsel Sanatlar) ile Två sagor om livet (Hayata Dair İki Öykü) yayımlandı.
1914: Motiv (Sebep/Motifler) yayımlandı.
c. 1915: Kopenhag'a yerleşti ve tiyatro üzerine yoğunlaştı.
Järn och människor (Demir ve İnsanlar) yayımlandı.
1916: İlk şiir kitabı Ångest (Korku / Acı) yayımlandı
(Modern İsveç şiirinin miladı kabul edilir).
1917: İlk yayımlanan oyunu Sista människan (Son Adam) çıktı.
1918: Danimarkalı Karen Dagmar Johanne Sörensen ile evlendi.
Svenska Dagbladet'te tiyatro eleştirmenliğine başladı. Teater (Modern Tiyatro)
kuramsal risalesini ve Den svåra stunden (Zor An) oyununu yayımladı.
1919: Kaos (Gömlek/Kaos) başlığı altında şiirlerini ve
Himlens hemlighet (Cennetin Sırrı) oyununu yayımladı.
1920: İtalya, Fransa ve Kuzey Afrika'ya seyahat etti. Det
eviga leendet (Sonsuz Gülümseme) ve Morgon (Sabah) yayımlandı.
1921: Himlens hemlighet oyunu Stockholm'de sahnelendi. Den
lyckligas väg (Mutlunun Yolu) yayımlandı.
1923: Den osynlige (Görünmez Olan) drama eseri yayımlandı.
1924: Den osynlige, Olof Molander yönetiminde İsveç Kraliyet
Dramatik Tiyatrosu'nda (Dramaten) sahnelendi. Onda sagor (Kötü Masallar)
yayımlandı.
1925: İlk eşinden boşandı; ressam Gösta Sandels'in dul eşi
Elaine Luella Hallberg ile evlendi. Otobiyografik romanı Gäst hos verkligheten
(Gerçekliğin Konuğu) yayımlandı.
1926: Hjärtats sånger (Kalbin Şarkıları) şiir kitabı
yayımlandı.
1927: Det besegrade livet (Yenilmiş Hayat) yayımlandı.
Samfundet De Nio Ödülü'nü kazandı.
1928: Mannen som fick leva om sitt liv (Hayatını Yeniden
Yaşayan Adam) yayımlandı ve Per Lindberg yönetiminde sahnelendi.
1930: Stockholm banliyösü Lidingö'ye yerleşti. Kämpande ande
(Mücadele Eden Ruh) yayımlandı.
1932: Toplu eserlerinin ilk 3 ciltlik baskısı yapıldı.
Konungen (Kral) ve Vid lägerelden (Kamp Ateşinin Başında) yayımlandı.
1933: Nazizme ve faşizme karşı sert bir eleştiri
niteliğindeki romanı Bödeln (Cellat) yayımlandı. Filistin ve Yunanistan'a
seyahat etti.
1934: Gezi denemelerinden oluşan Knytnäven (Sıkılmış Yumruk)
yayımlandı. Bödeln'in tiyatro uyarlaması Bergen ve Stockholm'de büyük yankı
uyandırdı.
1935: I den tiden (O Zamanlar) yayımlandı.
1936: Mannen utan själ (Ruhsuz Adam) yayımlandı.
1937: Genius (Dahi) yayımlandı.
1938: Mannen utan själ, Alf Sjöberg yönetiminde Dramaten'de
sahnelendi.
1939: Den befriade människan (Özgürleşmiş İnsan) ve Smsger i
mörkret (Karanlıkta Zafer) yayımlandı.
1940: Sång och strid (Şarkı ve Savaş) yayımlandı. İsveç
Akademisi üyesi seçildi (Verner von Heidenstam'ın yerine).
1941: Göteborg Üniversitesi'nden onursal doktora unvanı
aldı. Midsommardröm i fattighuset (Yoksullar Evinde Bir Yaz Gecesi Rüyası)
yayımlandı.
1942: Hemmet och stjärnan (Ev ve Yıldız) yayımlandı.
1944: İnsan doğasındaki kötülüğü simgeleyen ünlü romanı
Dvärgen (Cüce) yayımlandı.
1945: Bellman Ödülü'nü aldı.
1947: De vises sten (Felsefe Taşı) oyunu yayımlandı.
1948: Alf Sjöberg yönetimindeki De vises sten, Lagerkvist'in
tiyatrodaki en büyük ticari/sanatsal başarısı oldu.
1949: Låt människan leva (İnsanın Yaşamasına İzin Verin)
oyunu sahnelendi ve yayımlandı.
1950: Başyapıtı kabul edilen Barabbas romanı yayımlandı.
Oyunu Konungen ilk kez sahnelendi.
1951: Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.
1953: Aftonland (Akşam Ülkesi) şiir kitabı yayımlandı.
Barabbas'ın tiyatro uyarlaması Dramaten'de sahnelendi.
1956: Sibyllan (Sibyl) romanı yayımlandı.
1960: Hac üçlemesinin ilk kitabı Ahasverus död (Ahasuerus'un
Ölümü) yayımlandı.
1962: Pilgrim på havet (Denizde Hac Yolcusu) yayımlandı.
1964: Det heliga landet (Kutsal Topraklar) yayımlandı.
1966: "Tobias/Hac" üçlemesi tek cilt altında
Pilgrim (Hacılar) adıyla toplandı.
1967: Son romanı Mariamne (Herod ve Mariamne) yayımlandı.
İkinci eşi Elaine Lagerkvist hayatını kaybetti. (Pär Lagerkvist ise 11 Temmuz
1974'te vefat etmiştir).
1. Kısa Öyküde Fabl Yazarı
Doğduğu kent olan Växjö'nün ve ailesinin muhafazakâr Lüterci
değerlerini reddeden Lagerkvist, radikal gençlik gruplarına katılmış, Darwinci
teorileri savunmuştur.
1912'de Uppsala Üniversitesi'ne giden ve 1913'te Paris'te
Picasso ve Braque'ın kübist çalışmalarından etkilenen yazar; Kelime Sanatı
ve Görsel Sanatlar (1913), Sebep (1914) ve Demir ve İnsan
(1915) gibi ilk dönem eserlerinde devrimci estetik teoriler geliştirmiştir.
Modernist anlayışına rağmen yazar, çocukluğunun ve dindar
atalarının ruhunu asla tamamen terk etmemiştir. Lidingö’deki evinde inzivaya
çekilerek sade bir yaşam sürmüş, şöhretten kaçınmıştır.
Lagerkvist; Mısır Ölüler Kitabı, Babil duaları,
İzlanda destanları ve halk baladları gibi ilkel edebiyatın sadeliğini ve
tutkusunu övmüştür. Resimdeki kübizm ve dışavurumculuğu edebiyata uyarlayarak
yüzeysel gerçekçiliğin ötesine geçen "anıtsal ve sadeleştirilmiş" bir
biçimi savunmuştur.
İlk dönem eserlerinde (Minsk, Hayata Dair İki Öykü,
Demir ve İnsan) Edvard Munch ve dışavurumcu sanatın kasvetli, gürültülü
sembolik deneyleri hakimdir. Olgunluk dönemi eserlerinde (Kötü Peri
Masalları, Savaşçı Ruhu, O Zamanlarda, Sonsuz Gülümseme,
Gerçekliğin Ruhu, Cellat) ise üslup basitleşmiş, ironi ve
duygusal derinlik öne çıkmıştır.
Sosyolojik ve psikolojik gerçekçiliğe karşı çıkan yazar;
insanın varoluşsal kimlik mücadelesini, iyilik ile kötülüğün doğasını ve
"Tanrı arayışını" sürekli sorgulamıştır.
Eleştirmenlerin "fabl, koro öyküsü, kozmik
fantezi" gibi farklı terimlerle tanımladığı kısa kurguları temel olarak üç
kategoride ele alınabilir: Fabl, Kısa Öykü ve Novella.
"Paradiset" ("Cennet")
İnsanın Cennet'ten kovuluşunu ve sonrasında Tanrı'nın bilgi
ağacı altında vakit geçirmesini anlatır.
İncil'deki anlatının bir parodisidir. Burada Tanrı her şeye
kadir değildir; insanın bilgi ağacının meyvesini yemesini engellemez, aksine
teşvik eder. Tanrı'yı öfkelendiren şey insanın günahı değil, edindiği bilgiyi
yapıcı bir şekilde kullanamamasıdır.
"Aventyret" ("Macera") ve "Experimentvarlden"
("Deneysel Dünya")
İnsanlığın doğasını ve varoluşsal arayışlarını ele alan kısa
alegorilerdir.
Bu eserlerde net bir ahlaki ders yoktur. Lagerkvist, insanın
başarısızlıklarını ve hatalarını, doğru varoluş biçimini bulma yolundaki
kaçınılmaz denemeler olarak değerlendirir.
"Pa Osiris' vag" ("Osiris'in Terazisi")
Eski bir Mısır kralının mezarından kalkarak dünya mallarına
şaşkınlıkla bakması ve gizemli bir kadın heykeli aracılığıyla Osiris'in tahtına
yönelmesi işlenir.
Eski Mısır inançları ile Hristiyanlıktaki diriliş/son yargı
temalarını birleştirir. Heykel Meryem Ana ile özdeşleştirilir. Hikaye, insani
varoluşta metafizik cevaplar bulunamadığında "sevginin ve insani
bağların" gerekliliğini vurgular.
"Karleken och döden" ("Aşk me Ölüm")
İri yarı, kıllı ve kaslı bir Aşk Tanrısı'nın (Eros/Cupid)
okuyla vurulan bir adam sevgilisine kavuşamaz; kanlar içinde arkada kalırken
kadın yoluna devam eder.
"Den onda angeln" ("Kötü Melek")
Bir köy kilisesinden kaçan zincirli bir melek, kasaba
halkını ölecekleri konusunda uyarır. Ancak bu uyarı köylülerde hiçbir etki
yaratmaz, çünkü zaten öleceklerini öteden beri bilmektedirler.
"Prenses ve Krallık"
Güzel prensesini kazanmak için savaşan genç bir prensin,
zaferden sonra krallığın ağır sorumluluklarıyla yüzleşmesi.
İktidarı elde etmenin kaçınılmaz sorumluluklar getirdiğini
gösteren geleneksel yapıda bir fabldır. Prens, tacı giydiğinde cesaret ve
kişisel mutluluğun ötesinde, halkın zevkleri ve acılarının yükünü taşımak
zorunda olduğunu anlar.
"Myten om manniskorna" ("İnsanlığın Efsanesi")
Yaratılış efsanesinin insani boyutlarla yeniden yazımıdır.
Başka bir dünyadan gelen isimsiz bir çift, dünyayı ve birbirlerine olan
sevgilerini benimseyerek burada kalırlar.
Çiftin çocukları olur ve çocuk ölümleriyle insan yaşamının
trajedisini tadarlar. Çocuklar ebeveynlerinin geldiği "diğer dünyayı"
umursamazlar. Lagerkvist, insanın gerçek evinin bu dünya olduğunu ve mutluluğun
bu dünyadaki yaşamı olduğu gibi kabul etmekte yattığını savunur.
"Skarvorna" ("Parçalar")
Birinci Dünya Savaşı sırasında geçen, bir fabrika işçisi
olan Arnold ve ailesinin yıkım hikayesidir.
Arnold’un beş oğlu da savaşa gider ve hepsi sırayla ölür.
Arnold, düşman denizaltılarını imha edecek mühimmatlar üretmeye başlar. Kıyıya
vuran düşman cesetlerinin yaralarından şarapnel/mermi parçalarını çıkarıp
saklar ve bunları çocuklarına gösterir. Hikaye, savaşın insan masumiyetini ve
ahlakını nasıl yok ettiğini soğukkanlı bir anlatımla sergiler.
"Maurice Fleury"
Savaştan yüzü ve bedeni karısı ile çocukları tarafından
tanınmayacak derecede sakatlanarak dönen bir askerin trajedisi.
Evinin kapısında bayılan Maurice, ailesinin kendisini
tanımadığını görünce, "Maurice'in ölümüne tanık olmuş bir arkadaşı"
rolünü oynar. Ailesine Maurice'in öldüğünü söyler. Karısı ve çocukları bu acılı
"yabancıya" şefkat gösterir. Zamanla kadın bu adama aşık olur ve
onunla sevişir. Maurice, yüzeysel fiziksel görüntünün ötesindeki bu ruhsal
saflığı ve sevgiyi kavrayınca gerçek kimliğini açıklamak üzere geceye adım
atar. Eser, sevginin insanı birleştiren gücünü vurgular.
"Den fordringsfulla gasten" ("Talepkar Konuk")
Çılgınca inşa edilip yıkılan kaos içindeki bir otele gelen
bir konuğun kabus dolu deneyimi.
Kafkaesk bir atmosferde geçen hikayede otel, modern dünyanın
kaosunu temsil eder. Konuk, odasında hızla yaşlandığını ve ölümün yaklaştığını
hisseder. Hayatın amacını sorgular ancak hiçbir cevap alamaz; dünyadan ayrılışı
kimse tarafından fark edilmez. Modern insanın yabancılaşmasını anlatır.
"En hjaltes död" ("Bir Kahramanın Ölümü")
Halka açık bir gösteri olarak topluluk önünde intihar etmek
üzere para ödenen bir adamın hikayesi.
Yazar, yirminci yüzyıl toplumunun yozlaşmış değerlerini ve
medyanın sansasyon arayışını hicveder. Gazeteciler adama neden intihar ettiğini
sorduklarında adam "Ama insan para için her şeyi yapar"
yanıtını verir. Gösteri bittikten sonra toplum vicdan azabı çekip sığınak arasa
da tüketim kültürünün suç ortağıdır.
"De vördade benen" ("Saygıdeğer Kemikler")
Birbirleriyle savaşmış iki ulusun ölü askerlerinin
mezarlarında kemik alışverişi yaptığına dair söylentiler üzerine gelişen
olaylar.
Aşırı milliyetçilik ve şovenizm sert bir ironiyle
eleştirilir. Yaşayan toplumlar, ölülerin bu kardeşçe davranışından rahatsız
olur; savaşın yarattığı anlamsız nefreti ve vatanseverlik maskesi altındaki
aptallığı ortaya koyar.
"Çocuk Kampanyası" ("Çocukların Seferi")
Yetişkinler yerine tamamen çocuklardan oluşan bir ordunun
savaşa gönderilmesi ve kazandığı zaferler.
Swiftvari bir ironi barındırır. Çocukların "süt
dişlerine kadar silahlı" oluşu, savaş istatistiklerinde her iki taraftan
tam olarak "12.924" çocuğun ölmesi gibi ifadelerle askeri söylem
alaya alınır. Arka planda Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sındaki
militarist gençlik hareketleri eleştirilmektedir.
"Markvardiga Landet" ("Garip Ülke")
Totaliter rejimin hakim olduğu bir dünyada, özgürlüklerin
korunduğu tek bölge olan "Liberania" isimli ülkeye yapılan bir
turistik gezi.
Totaliter bir düzende özgür ve bireysel yaşamın sıradan bir
"turistik eğlence" haline gelmesi anlatılır.
Turistler, askeri bir düzen içinde uyumak için bile emir
bekleyen "iyi askerlerdir". Liberania'da insanların birbirinden
farklı olmasını ve bağımsız düşünmesini şaşkınlıkla ve "doğal olmayan bir
tuhaflık" olarak karşılarlar.
Gezilerini tamamlayıp son derece düzenli ve baskıcı kendi
ülkelerine döndüklerinde, özgürce konuşanlar özel muameleye götürülürken geri
kalanlar emniyetle evlerine dönmenin rahatlığını yaşar.
Kısa Hikayeler
"Fralsar-Johan" ("Kurtarıcı Yuhanna")
Modern bir İsa figürü olan Yuhanna'nın, inançsız bir
toplumda yaşadığı ruhsal tereddütler, alaylar ve anlamsız şehitliği anlatılır.
Yuhanna, çevresindeki insanlar inanmadığı için "onların
yerine inanmak zorunda olan" biridir.
"Hissen som gick ner i helvete" ("Cehenneme İnen
Asansör")
Konu: Zina yapan bir çiftin bindiği asansörün cehenneme
inmesi ve burada yaşadıkları tuhaf, karanlık karşılaşmalar anlatılır.
Çift, cehennemde kadının intihar etmiş kocasıyla karşılaşır.
Kasvetli ve şok edici bir atmosfer kurulur.
"Bröllopsfesten" ("Düğün Ziyafeti")
Toplum tarafından dışlanmış, tuhaf ve evlenmesi imkansız
görülen iki aşığın dokunaklı düğün hikayesi.
Kaba ve gerçekçi kasaba halkının alaycı tutumuna rağmen, iki
dışlanmış insanın aşkı masalsı ve kutsal bir atmosfere bürünür.
"Guds lille handelsresande" ("Tanrı'nın Küçük Gezgin
Satıcısı")
Dini broşürler satarak geçinmeye çalışan ama başarısız olan
vaiz Emanuel Olsson'ın dürüstlük ve inanç arasındaki bocalayışı.
"Far och jag" ("Babam ve Ben")
Küçük bir çocuğun babasıyla tren rayları boyunca yaptığı
yürüyüş ve aniden gece karanlığında yanlarından hızla geçen bir yük treniyle
yaşadığı varoluşsal dehşet.
"Källarvåningen" ("Bodrum Katı")
Bacakları sakat bir dilenci olan Lindgren ile ona evine
kadar eşlik eden ruhsal bunalımdaki anlatıcının karşılaştırılması.
Kısa Romanlar (Novellalar)
Gerçekliğin Konuğu (Gäst hos verkligheten):
Otobiyografik sorgulama.
Sonsuz Gülümseme (Det eviga leendet): Felsefi
ve varoluşsal arayış.
Ruhların Maskeli Balosu (Själarnas maskerad):
İdealize edilmiş romantizm.
Cellat (Bödeln): Toplumsal ve siyasi eleştiri.
Gerçekliğin Konuğu (Gäst hos verkligheten)
Kahraman Anders, Lagerkvist’in "alter
egosu"dur (öteki benliği). Anders'in çocukluğundan ilk gençliğine kadar
yaşadığı patolojik ölüm korkusu, yazarın kendi yaşamıyla birebir örtüşür.
19. yüzyılın dindar, Lüterci kasaba kültürü ile 20. yüzyılın
şüpheci ve seküler dünyası arasındaki çatışma, Anders'in ailesi ve evi
üzerinden anlatılır.
"Baba ve Ben" kısa öyküsünde anlık bir dehşet ve
tek bir aydınlanma (epiphany) varken; Gerçekliğin Konuğu’nda süreç uzun
bir zamana yayılır.
Anders'in büyükanne ve büyükbabasının yanında yatarken
onların uyuduğunu mu yoksa öldüğünü mü anlayamadığı sahne, çocukluktaki ölüm
dehşetini aşama aşama gözler önüne serer.
Anders, ailesinin kasabaya taşınmış geleneksel köylü
değerleri ile modern dünyanın belirsizlikleri arasında sıkışmıştır.
Eser, bir çocuğun olgunlaşırken sığındığı inançların
çözülüşünü, sahteliğini ve içsel karmaşasını derin felsefi sorgulamalarla
aktarır.
Sonsuz Gülümseme (Det eviga leendet)
Arafta bir araya gelen ölü ruhların, varoluşun gizemine
yanıt aramak ve Tanrı ile yüzleşmek üzere çıktıkları tuhaf yolculuk anlatılır.
Eser, tek bir doğrusal anlatı yerine farklı ruhların bireysel deneyimlerini
koro halinde bir araya getirir.
Eser, kübist resim sanatındaki çok açılı bakış açısını
edebiyata uyarlar. Sakatların, aşıkların ve hatta yeraltı tuvaletinin küçük
bekçisinin hayat deneyimleri birleşerek insani varoluşun tamamını oluşturur.
Ölülerin bulduğu Tanrı, yüce bir yaratıcı değil; "işi
olmadığında elleriyle ne yapacağını bilemeyen" sade bir işçidir. Eser,
hayatı tüm kederi, sakatlıkları ve belirsizlikleriyle kabul eden bir varoluşçu
anlayışla sona erer.
Ruhların Maskeli Balosu (Själarnas maskerad)
Ruhlarının tam bir uyum içinde olduğuna inanan ve toplumdan
soyutlanarak mutlak aşka sığınan bir kadın ile erkeğin trajik hikayesidir.
İki aşık şık bir davette tanışır ve ruhlarının birleştiğini
hisseder. Ancak erkek kadının peşinden giderken aniden kadının topal (sakat)
olduğunu fark eder. Bu durum romantik yanılsamanın ardındaki ilk fiziki
gerçekliktir.
Çift dış dünyadan kaçmak istese de hayatın somut ihtiyaçları
ve çocuk sahibi olma arzusu devreye girer. Kadının hamile kalması, bebeğin
ölümü ve ardından kadının manevi olarak çöküp "daha çok sakat bir
kadına" dönüşmesi romantik hayali yıkar.
Kadının ölümünden sonra adam romantik bir trajediyle Paris
sokaklarında zehir içerek intihar eder. Ancak yazar, romantik kahramanlığı
trajikomik bir gerçekçilikle sonlandırır.
Cellat (Bödeln)
İki farklı zaman diliminden (Orta Çağ ve 1930'ların Nazi
Almanyası) oluşan dramatik bir kurgudur. Her iki çağda da aynı figür olan
Cellat, kan kırmızısı üniformasıyla toplumun ortasında ama toplumdan tamamen
tecrit edilmiş halde oturur.
1. Bölüm (Orta Çağ Meyhanesi): İnsanların batıl inançları,
celladın kılıcı etrafındaki efsaneler ve kötülükle kurdukları ilkel bağlar
anlatılır.
2. Bölüm (Modern Gece Kulübü): Cahil, ırkçı ve militarist
Nazilerin egemen olduğu bir kulüp ortamı betimlenir. Siyah müzisyenlere
saldırılır, savaş ve şiddet yüceltilir.
Eserin sonunda Cellat dile gelir. O, insanlığın kolektif
günahlarının ve kan arzusunun yükünü taşıyan bir "günah keçisi"dir.
İsa'nın çarmıha gerilişi bile insanlığın bu bitmeyen şiddetinin bir parçasıdır.
Birinci Roman: Cüce
Pär Lagerkvist, 1944 yılında yayımlanan Cüce (Dvärgen)
romanıyla edebiyat dünyasında hem ticari bir başarı elde etmiş hem de türünün
başyapıtlarından birini ortaya koymuştur. Bu eser, yazarın Kelime Sanatı ve
Resim Sanatı denemesinde teorileştirdiği ve resimdeki kübist teknikleri
edebiyata uyarlama arayışını daha uzun bir kurgu biçiminde somutlaştırdığı en
önemli çalışmasıdır.
Rönesans saray hayatı (Borgialar ve Leonardo da Vinci
göndermeleriyle) tarihsel detaylarla işlenmiştir.
Cüce karakterindeki bedensel şekil bozukluğu imgesi, yazarın
erken dönem eserlerinden (Göklerin Sırrı, Sonsuz Gülümseme) izler
taşır. Sonsuz Gülümseme’de geçen "Her dakika bir kambur insanın
dünyaya geldiği bir gerçektir... insanlık tarihinde kısmen kambur olmaya kesin
bir ihtiyaç olduğu ortaya çıkmaktadır" ifadesi, Cüce’nin evrensel
varoluşsal rolünü önceden müjdeler.
Cüce (Piccolino), efendisi Prens'in sarayındaki tek cüce
olmak için rakibi Jehoşafat'ı acımasızca katletmiştir. Saraydaki
herkesi—Prenses Teodora'nın Don Riccardo ile olan yasak aşkını, hümanist
bilginleri ve din adamlarını—büyük bir nefret ve küçümsemeyle anlatır.
Da Vinci tipi bir Rönesans insanı olan Bernardo saraya
gelir. Cüce, Bernardo'nun bilime, sanata ve doğanın mucizelerine olan merakıyla
alay eder; kendisini anatomik olarak incelemek istediğinde ise onu ve tüm
insanlığı lanetler.
Prens, rakip Montanza ailesine karşı savaşa girer. Cüce
savaşı ve yıkımı büyük bir coşkuyla karşılar. Bernardo da yeteneğini savaş
makineleri yapımına aktarır. Ancak yağmurlar ve parasızlık savaşı durdurur.
Cüce, verilen arada insan vücudunun arzularını, cinsel eğlencelerini ve
hayvansı kokularını Swiftvari bir tiksintiyle kınar.
Savaş sonrası barış antlaşması için düzenlenen ziyafette
Cüce, Prens'in gizli arzularını sezdiğine inanarak Montanza ve adamlarına
zehirli şarap ikram eder. Ziyafet kanlı bir kargaşaya dönüşür; Don Riccardo
öldürülür, Montanza'nın oğlu Giovanni kaçar.
Şehir Montanza güçleri ve paralı asker Boccarossa tarafından
kuşatılır. İçeride veba salgını başlar.
Teodora: Günahlarının ağırlığıyla ezilir; Cüce sahte bir
günah çıkarıcı olarak ona işkence eder. Teodora veba ve vicdan azabıyla ölür.
Angelica ve Giovanni: Prenses Angelica, gizlice buluştuğu
Giovanni'nin Prens tarafından kafasının kesilmesine tanık olur ve kısa süre
sonra intihar eder.
Harabeye dönen iki ülke savaşı bitirir. Cüce, ölümlerden ve
zehirlenmeden sorumlu tutularak zindana atılır. Ancak Cüce, Prens'in kendi
içindeki kötülüğe ve "şeytani zekasına" her zaman ihtiyaç duyacağını,
eninde sonunda kendisini serbest bırakacağını bilerek zincirleri arasında
bekler.
…
Cüce, olayları yalnızca kendi şişkin ve nefret dolu egosunun
süzgecinden geçirir. Boyunu "26 inç" olarak tanımlaması, yüzündeki
derin kırışıklıkları bir kusur olarak görmemesi ve alay konusu olduğu durumları
bir üstünlük gibi sunması okuyucuyu dikkatli olmaya zorlar.
Güvenilmezliğine rağmen Cüce, kalabalık psikolojisi, halkın
bencil çıkarları ve ikiyüzlülüğü konusunda son derece isabetli tespitler yapar.
Ona göre halk, prenslerinin intikamıyla ilgilenmez; sadece kazananı alkışlar ve
kendi çıkarlarına bakar.
Roman, kübist resim anlayışında olduğu gibi, gerçeğin farklı
parçalarını bölüp yeniden konumlandırarak bütünsel bir hakikate ulaşır.
Cüce, insanın kendi içinde bastırdığı, yüzleşmekten korktuğu
karanlık taraftır.
Cüce, Prens'in görünmeyen karanlık iradesidir. Prens savaşa
Cüce'siz gidemez; zehirli şarap ikramı da Prens'in dile getiremediği arzusunun
bir infazıdır.
Cüce, Prensesin saklı şehvetini ve sahteliğini temsil eder.
Angelica, saflık ve masumiyetin temsilcisidir. Cüce (yaşlı
doğan yaratık), Angelica’nın dünyasındaki masumiyeti yıkarak onu acı dolu bir
yetişkinlik deneyimine ve ölüme sürükler.
Don Bernardo, hem yıkım araçları icat eden hem de sanata ve
hakikate yönelen insan soyunun dengeli bir temsilcisidir. Bernardo'nun Teodora
için çizdiği iki farklı portre—hem azize hem fahişe—insanın ne melek ne şeytan,
ama her ikisi birden olduğu gerçeğini sergiler. Cüce ise bu ikiliği
anlayamadığı için insan kültürünü tamamen reddeder.
Cüce’nin insanlığa ve dünyadaki her şeye duyduğu derin
nefret ve öfkenin temelinde, öz anne babası tarafından reddedilmiş olmanın
getirdiği travma yatar.
Kendi dışlanmışlığını ve yalnızlığını "gecenin kitabını
okuyarak" telafi etmeye çalışır. Yıldızlarda veya romantizmde bir umut
aramaz; aksine karanlık, onun kırılgan özgüvenini ve saklanma ihtiyacını
koruyan bir sığınaktır.
Lagerkvist, Cüce’yi sadece İsa’nın zıddı olarak değil,
onunla doğrudan paralellikler kuran bir Anti-İsa (Deccal) olarak kurgular. Bu
karşılaştırma, iyilik ile kötülük arasındaki sınırları bulanıklaştırır.
Prenses Teodora, ayin törenindeki sahte ritüelden etkilenir
çünkü Cüce’nin temsil ettiği karanlık, onun kendi ruhundaki gizli derinliklere
hitap eder. Cüce, insanların kendi içlerindeki çirkinliği ve kötülüğü projekte
ettikleri bir aynadır.
Çan Kulesi
Cüce, göklere yükselecek bu kuleyi insanın pratik olmayan,
görkemli ama boş umutlarının bir simgesi olarak görür ve asla
bitirilemeyeceğini iddia eder.
Savaş nedeniyle inşaat durduğunda Cüce zafer kazanmışçasına
haklı çıktığını savunur. Kötülük ve savaş, insanın idealist çabalarını geçici
olarak sekteye uğratır.
…
Barabbas: Modern Edebiyat Olarak İncil
Lagerkvist’in Barabbas, Sibyllan, Ahasuerus'un Ölümü,
Denizdeki Hac Yolcusu, Kutsal Topraklar adlı eserleri dini ve mistik
paydada buluşurlar. Bu beş kitapta Lagerkvist insan ruhunu Hristiyanlık/dinî
zemin üzerinde inceler.
Beşlemenin ana ekseni "İsa'nın çarmıha gerilişi olayına
ve bunun varoluşsal anlamına" odaklanmıştır. Romanların her biri tek
başına nihai bir yanıt vermez; her roman "kısmi bir gerçeği" sunar.
Ruhun diyaloğu ancak beş eserin tamamı bir arada ele alındığında gerçekliği
açığa çıkarır.
Lagerkvist, ilk eserlerinden beri aradığı "hayat
vizyonu için ideal biçime" bu romanda ulaşmıştır. Üslup klasik bir
kontrole ve imajist şiir sadeliğine sahipken; konu mistik, karanlık ve
romantiktir. Roman, bu yönüyle hem klasik hem romantik öğeleri barındıran
varoluşsal bir ikiliktir.
İncil'de sadece bir isimden ibaret olan hırsız Barabbas,
Lagerkvist'in elinde insanlığın iyilik-kötülük, inanç-şüphe çatışmasını taşıyan
derin bir figüre dönüşür.
İsa’nın yerine affedilen Barabbas, açıklanamaz bir dürtüyle
Golgota'daki çarmıha gerilişi izler. İsa'nın ölümüyle çöken karanlık onu
derinden sarsar.
İsa'nın ölümünden sonra çöken karanlığın cevabını arar.
Hristiyan topluluğuna yaklaşır, Yarık Dudaklı Kızla temas kurar. Hristiyan
topluluğunun kızı küçümsediğini görür. Kız inancı yüzünden taşlanarak
öldürüldüğünde, ilk taşı atan adamı bıçaklar ve kızı kendi ölü doğan çocuğunun
yanına gömer. Kızın ölümü, Barabbas için "İsa'nın kendisine inanan birine
ihaneti" anlamını taşır.
Eski haydut çetesine döner. Babası Eliahu'yu (kim olduğunu
bilmeden) öldürerek lider olan Barabbas, artık çeteye ve dünyevi şeylere karşı
yabancılaşmıştır.
Aniden ortadan kaybolur.
Ellili yaşlarında Roma kölesi olarak Kıbrıs madenlerinde
Sahak'a zincirlenir. Sahak sayesinde kısa süreliğine Hristiyanlığa ısınır ve
boynunda Hristiyan madalyonu taşır.
Başka bir kölenin ihanetiyle sorgulanırken Barabbas inancını
inkâr eder; Sahak ise inancını teyit ederek çarmıha gerilir. Barabbas, ikinci
kez bir çarmıha gerilme mucizesizliğine tanık olur ve bu kez ağır bir vicdan
azabı (ihanet duygusu) yaşar.
Valiyle Roma'ya giden Barabbas, Hristiyan katakomblarında
kaybolur. Dışarı çıktığında Roma'yı alevler içinde görür. Yangını
Hristiyanların çıkardığını sanarak "İsa adına" şehri yakmaya katılır.
Ancak yangın Roma'nın bir tuzağıdır.
Zindanda Havari Petrus ile karşılaşır. Petrus, Barabbas'ın
eyleminin karanlığa hizmet ettiğini söyler. Çarmıha gerilmeye götürülürken bile
diğer Hristiyanlar tarafından dışlanır. En sonda karanlığa seslenerek ruhunu
teslim eder.
…
Kübizmde bir nesnenin farklı açılardan parçalanarak tek bir
düzlemde sunulması gibi; Lagerkvist de gerçeği tek bir açıdan vermez. Olayları
ve cümleleri, okuyucunun bakış açısına ve yorumuna açık bırakacak belirsizlikte
kurgular.
Ölümün yaklaştığını, her zaman çok korktuğu şeyi
hissettiğinde, karanlığa sanki onunla konuşuyormuş gibi şöyle dedi: 'Ruhumu
sana teslim ediyorum.
Barabbas ruhunu Tanrı'ya mı yoksa kelimenin tam anlamıyla
"karanlığa" mı teslim etmiştir? Lagerkvist bu sorunun cevabını
kasıtlı olarak belirsiz bırakır.
İsa ruhsal/fiziksel zayıflığı, masumiyeti ve ışığı; Barabbas
ise kaba fiziksel gücü, suçluluğu ve karanlığı temsil eder. Biri ölerek
diğerinin yaşamasını sağlamıştır ("gerçek seçilmiş kişi"). Barabbas
ne kadar kaçsa da İsa'nın çarmıhtaki gölgesinden kurtulamaz.
Barabbas ve Sahak
Zincirlere bağlı ikili.
Madenden kurtulup yeryüzüne çıktıklarında bile, gece
uyandıklarında zincirsiz olduklarını hissedip korkarlar; yan yana yattıklarını
fark edince rahatlarlar.
Sahak çarmıha gerilirken, Barabbas uzaktan izler ancak
Sahak'ın her nefesini, susuzluğunu ve acısını kendi bedeninde hisseder. Sahak
sadakatle ölürken, Barabbas inkâr ederek hayatta kalır; ancak Sahak'ın ölümü
Barabbas'ta derin bir inançsızlık yarası/suçluluğu bırakır.
Barabbas ve Yarık Dudaklı Kız: Kız hem İsa'ya hem Barabbas'a
aittir. Kızın saflığı ve acımasızca taşlanarak öldürülmesi, Barabbas'ın topluma
ve dine olan son inanç kırıntılarını da yıkar.
Hristiyan topluluğu, kızın dürüst tanıklığından ve
biçimsizliğinden utanır; onu bencilce dışlar.
İsa kızın biçimsizliğini önemsememiştir (ölümünden sonra
dudağındaki yara izi belirsizleşir). Ancak takipçileri ikiyüzlülük içinde kızı
ölüme (taşlanmaya) terk eder.
Barabbas ve Petrus
Petrus, Kudüs'ün kuzeyindeki toplulukta insanlara güvenmez,
onların "soyguncu ve alçak" olabileceğinden şüphelenir. Bu durum,
Hristiyan sevgisinin ve inancının bile saf olmadığını, içinde şüpheyi
taşıdığını gösterir.
Petrus ve Barabbas arasındaki fark, sanıldığı kadar büyük
değildir. Biri inancı içinde şüpheyi barındırırken, diğeri şüphesi içinde
inancı arar.
Barabbas ve Lazarus
İsa Lazarus'u mezardan çıkarmıştır; Barabbas'ı ise onun
yerine ölüme giderek özgürleştirmiştir (diriltmiştir). İkisi de ölümün
eşiğinden dönmüş "ölü" adamlardır.
Barabbas, Lazarus'un evinde ekmek paylaşarak ayine katılır
ancak onun deneyimi Kutsal Cuma (ölüm/yas) ile sınırlıdır; Paskalya'nın
(diriliş/umut) neşesini kavrayamaz. Lazarus'un hissettiği "hiçlik",
Barabbas'ın roman sonunda karanlığa teslim ettiği ruhun durumuyla birebir
örtüşür.
Mantıklı bir cevap sunmayan bir evrende birey, yalnızlığı ve
seçimleriyle baş başadır. Barabbas, nesnel dinsel kurallarla tatmin olamaz;
kendi öznel hakikatini arar.
Tüm yeryüzünü kaplayan sonsuz gecede, gökte ve yerde,
yaşayanlar ve ölüler arasında yalnız olduğunu anladı... Kendi ölüm alemine,
kendi içine hapsolmuştu.
Barabbas en sonda Mesih'e değil, karanlığa seslenir. Bu bir
teslimiyet değil, kendi yalnızlığını ve anlık varoluş gerçeğini kabullendiği
bir varoluşçu eylemdir.
Lagerkvist'in ulaştığı tek kesinlik şudur: İnsanın varoluşa
anlam verme mücadelesinde yaşamın kendisi, tek gerçeklik ve tek hac
yolculuğudur.
İnanç ve şüphe, ışık ve karanlık birbirini yok etmek için
değil, insan tecrübesini bütünlemek için yan yana var olur.
Sibyllan: Tanrı Üzerine Bir Diyalog
Sibyllan, Lagerkvist’in Barabbas ile başlattığı ve Kutsal
Topraklar (1964) ile tamamlayacağı altı romanlık "Çarmıha Gerilme / İnsan
Ruhunun Arayışı" dizisinin en önemli dönüm noktalarından biridir.
Lagerkvist’in amacı, Gandhi’nin felsefesine benzer şekilde mutlak
olanın insani kavrayışla tamamen kuşatılamayacağını göstermektir. Hakikat nihai
bir dogma değil, varoluşsal olarak yaşanan ve asla bitmeyen sürekli bir
arayıştır.
Eser, iki ana "yabancı" ve "dışlanmış"
figürün sesini yan yana getirir:
Gezgin Yahudi (Ahasuerus): İbranice-Hristiyan geleneğinin
temsilcisi.
Delfi Rahibesi (Sibyl): Klasik Grek-Pagan dinsel dünyasının
temsilcisi.
İki karakter de tek bir mutlak yanıt vermez. Onların
deneyimleri ve anlatıları yan yana geldiğinde, insan varoluşunun parçalı,
ikiliklerle dolu bütünü ortaya çıkar.
Olay Örgüsü
Roman, kaderinin anlamını öğrenmek isteyen Gezgin Yahudi’nin
dağda sürgün hayatı yaşayan eski Delfi Kahini Sibyl’i bulmasıyla başlar.
İsa’nın kendi evinin duvarına yaslanmasına izin vermediği
için lanetlenen adam, evini, karısını ve çocuğunu kaybetmiş; insani sevgiden ve
huzurdan yoksun biçimde sonsuz bir gezginliğe mahkûm edilmiştir.
Köylü kızı olan Sibyl, saf ve hayalperest olduğu için
tapınak rahipleri tarafından Pythia (kahin) seçilir. Tapınaktaki yozlaşmayı,
dinsel ritüellerin arkasındaki maddi çıkarları ve köylülerin saflığını
keşfeder.
Kutsal çukurda uyuşturucu, duman ve ayinlerle Tanrı’nın
ruhuna teslim olur. Tanrı onun için huzur değil; huzursuzluk, çatışma ve
belirsizlik demektir.
Sibyl, Tanrı’da bulamadığı insani huzuru tek kollu bir
askerle yaşadığı gizli sevgide arar. Ancak Tanrı bu insani sevgiyi bağışlamaz.
Tanrı, Sibyl’e siyah bir keçi kılığında tecavüz eder ve sevgilisini kutsal
nehirde boğarak öldürtür.
Hamile olduğu anlaşılınca rahipler ve halk tarafından
taşlanan Sibyl, üç yüzlü hizmetçisi sayesinde kaçar ve dağlara sığınır.
Fırtınalı bir günde, keçi kokulu bir mağarada zekâdan yoksun, sürekli
gülümseyen "aptal" oğlunu dünyaya getirir.
Sibyl’in oğlu dağlarda kaybolur; ayak izleri göğe/havaya
karışmış gibidir. Bu oğul, belki de Tanrı’nın ta kendisidir ya da O’nun dünyaya
doğurulmuş belirsiz simgesidir.
Gezgin Yahudi, kendisine yüklenen ilahi lanete boyun eğmeyi
reddeder.
Klasik mitolojik isyancılar gibi, Tanrı’nın getirdiği acıya
karşı insan iradesini savunur.
Sibyl onun gözlerine baktığında boşluk değil,
"umutsuzluk" görür. Bu umutsuzluk, ona pes etmek yerine arayışına
devam etme gücü veren varoluşçu bir motordur.
Sibyl’e göre Tanrı ne sadece iyi ne sadece kötüdür; ne
mutlak ışık ne de mutlak karanlıktır. O, insan kavrayışını aşan bir ikiliğin
kaynağıdır. O'nsuzluk korkunç bir hiçlik ve boşluk yaratırken; O'nunla olmak
dehşet, acı ve duygusal tükeniştir.
Sibyl, dinsel esriklikler (ecstasy) yaşarken bile insani
sıcaklığa özlem duyar. Annesinin ölüm döşeğindeyken tapınak ayininde kalmak
zorunda kalışını derin bir pişmanlıkla hatırlar. Vahşi tanrısal ayinlerin,
"insani bir yüzün sağladığı huzur" yanında değersiz olduğunu kavrar.
Kasaba halkının ikiyüzlülüğüne ve kendisini taşlamasına
rağmen insanlıktan nefret edemez. Çünkü bilmektedir ki, insanların kötülüğü
hakikatin tamamı değildir.
Sibyl, ancak bir insana duyduğu aşk sayesinde "tam
anlamıyla insan" olduğunu kavrar. Bu durum, ilahi seçilmişliğin getirdiği
yalnızlığa ve insansızlaştırmaya karşı varoluşsal bir başkaldırıdır.
Tanrı, Sibyl’in insani mutluluğunu bir ihlal/ihanet olarak
görür. Sevgilisinin öldürülmesi, Tanrı’nın insan mutluluğuna ve O’na rakip
çıkan dünyevi aşka karşı aldığı amansız bir intikamdır.
Sibyl’in Tanrı tarafından "kara keçi" kılığında
tecavüze uğraması, ilahi olanın hem yüce hem de iğrenç, hem zevk veren hem de
tiksinti uyandıran çift kutuplu (doğasındaki iyilik ve kötülüğü bir arada
barındıran) yapısını cinsel bir metaforla dışa vurur.
Sibyl, ilahi adanmışlıkta olduğu gibi insani aşkta da ölçüyü
tutturamaz; tutkusu sevgilisini ürkütecek kadar aşırıdır.
Gülümseme ne iyi ne de kötüdür; hem anlamsız hem de
anlaşılamaz bir mesafeyi temsil eder.
Lagerkvist net bir metafizik yanıt veya pembe bir teselli
sunmaz. İnsanın önündeki tek gerçek, yanıtsızlığa ve absürde rağmen yaşamın
kendisini yaşamaya devam etmesidir.
Tobias'ın Hac Yolculuğu: Lagerkvist'in Üçlemesi
Lagerkvist, Barabbas ve Sibyllan (Kahin) ile
başlattığı ruh diyalogunu; Ahasuerus’un Ölümü, Pilgrim på havet
(Denizdeki Hacı) ve Det heliga landet (Kutsal Topraklar) romanlarından
oluşan "Hacılar" (1966) üçlemesiyle sürdürür.
Üçleme, Tanrı ve Mesih’in geleneksel/ortodoks kavramlarını
ve Hristiyan Kilisesi’nin geçerliliğini reddeder.
"İman olmadan da inanan olunabilir." Haritası
çıkarılmamış, kişisel yollardan yürünmelidir; ilahi olan kurumsallaştırılamaz.
Lagerkvist, üsluptaki sadelikle karmaşık varoluşçu konuları
gizler. Gerçekliği sorgulatan, görünümü bir belirsizliğe indirgeyen "sanki" (as if) kalıbını sıklıkla kullanır.
Amaç, hayatın gizemini ve mutlak cevaplar bulmanın imkansızlığını
vurgulamaktır.
Olay Örgüsü
Roman, Gezgin Yahudi Ahasuerus'un Kutsal Topraklara gitmek
için gemi bekleyen hacıların bulunduğu hana girmesiyle başlar. Ahasuerus
anlatıcı/gözlemci rolündedir; asıl merkezdeki karakter ise Tobias’tır.
Tobias, ormanda rastladığı Diana'ya tecavüz etmiş, onu doğal
ortamından koparıp orduda/çetelerde bir "kamp takipçisi" haline
getirmiştir. Ancak Diana, bedeni alçalmış olsa da ruhsal olarak "kimsenin
tamamen sahip olamayacağı bir bakire" gibi erdemini ve doğallığını korur.
Tobias, yanında bir köpek olan stigmata sahibi ölü bir
kadının başucunda nöbet tutar ve açıklayamadığı bir içsel güçle Kutsal
Topraklara hacca gitmeye söz verir.
Tobias'a gizemli bir ok atıldığında Diana kendini siper eder
ve ölür. Tobias onu her daim yeşil kalan bir meşe ağacının ("Diana'nın
ağacı") altına gömer; bu eylem Diana'yı özündeki saflığa kavuşturur.
Tobias gemiyi kaçırıp tekinsiz korsanlarla pazarlığa
otururken, Ahasuerus ilahiliğin ve varoluşun anlamı üzerine lirik bir monolog
söyler ve "dünyanın tanıdık ışığında" huzurla ölür.
Yazar, karakterlerin zihnine doğrudan girmez. Olaylar "fark
etmemiş görünüyordu" şeklinde dışarıdan gözlemlenir. Bu teknik, insanın
kendi güdülerinden ve evrendeki yerinden asla tam olarak emin olamayacağını
simgeler.
Lagerkvist, Hristiyanlığın ve Paganizmin yetersizliklerini
yan yana getirir (kübik yaklaşım). Ne Diana'nın somut doğası ne de Hacıların
yozlaşmış kurumsal dini Tobias'a mutlak bir yanıt verir.
Hac yolculuğu nihai bir hedefe varmak için değil; arayışın
kendisi için önemlidir. Hedefi kaybetmek, ruhu ve umudu kaybetmektir.
Tıpkı Sibyllan romanında olduğu gibi, Ahasuerus’un Ölümü de
net doktrinel yanıtlar sunmaz. İnsanın kaderi, mutlak bilginin imkansızlığı
karşısında kendi bireysel yolculuğunu sürdürmek ve yaşamın anlamını yaşamın
kendi акışında bulmaktır.
Ahasuerus’un Önemi
Ahasuerus, akla dayalı felsefesiyle Hristiyan alegorisinin
merkezinde yer alır.
Kurumsallaşmış dinsel yapının, yalanların, sapkınlıkların ve
insanın ürettiği sahte tanrıların ötesinde, ulaşılamaz ama mutlak bir
"kutsallık" mevcuttur.
"Tanrı, bizi ilahi olandan ayıran şeydir." İnsan
yapımı Tanrı kavramı, insanın gerçek kutsalla bağını keser.
Ahasuerus rasyonel bir anlayışa ulaşsa da insani sevgiyi
duyumsama yetisinden yoksundur (İsa’yı kapısından kovduğu anın hatasını
duygusal olarak hiçbir zaman kavrayamamıştır). Tobias ise Ahasuerus’un aksine
insan sevgisinin varoluştaki önemini keşfedecektir.
Denizdeki Hacı (Pilgrim På Havet)
Lagerkvist; Sibyllan ve Ahasuerus’un Ölümü romanlarında
kullandığı "iki dışlanmış ruhun karşılaşması ve birbirine hikâyesini
anlatması" tekniğini burada da sürdürür:
Sibyllan: Gezgin Yahudi + Delfi Rahibesi
Ahasuerus’un Ölümü: Ahasuerus + Eski asker Tobias
Denizdeki Hacı: Tobias + Görevden alınmış eski rahip
Giovanni
İki farklı insanın kişisel trajedilerinin birleşimi, kübik
bir perspektifle hakikatin parçalı doğasını ortaya koyar.
Tobias, tekinsiz bir korsan gemisinde gözlerini açar. Deniz;
güvensizliğin, belirsizliğin ama aynı zamanda dogmalardan uzak bir huzurun
sembolüdür. Gemideki karakterler alegorik roller üstlenir:
Kaptan: Soğuk, sürüngen gözlü, şeytani kötülüğü temsil eden
figür.
Giovanni: Görevden alınmış, küfürbaz, şehvetli ancak özünde
"iyi" bir adam olan eski rahip.
Giovanni’nin dindar annesi, oğlunun din adamlığından
çıkarıldığını görünce onu Tanrı’ya adadığı aynı ateşli hırsla Şeytan’a teslim
eder.
Giovanni, günah çıkartan evli bir kadınla takıntılı bir
ilişki yaşar. Kadın ona ihanet eder; Giovanni'nin boynundan aldığı madalyonun
içi bomboştur. Bu durum, aranan "mükemmel aşkın" ya da "Kutsal
Toprakların" dünyevi gerçeklikte boş bir rüyadan ibaret olduğunu simgeler.
Kutsal Topraklar (Det Heliga Landet)
Lagerkvist, hacısını Kutsal Topraklara ulaştırır; fakat
burası fiziksel/coğrafi ya da dogmatik bir cennet değil; gerçek dışı, gizemli
ve insanın içsel yolculuğunun devam ettiği simgesel bir alandır.
Yaşam; sonu olan sabit bir mekan değil, insanın durmaksızın
katettiği ruhsal bir denizdir. Anlam, hedefe ulaşmaktan ziyade, yolda olmanın
ve insani sevgiyi muhafaza ederek yaşamanın kendisindedir.
Korsanlar tarafından ıssız ve çorak bir kıyıda terk edilen
kör Giovanni ile Tobias, antik bir tapınağın harabelerine sığınır. Buradaki
ilkel çobanlar denizden, Tanrı’dan ya da Kutsal Topraklar’dan habersizdir.
Tobias ve Giovanni harabelerde sade, ilkel bir yaşama başlar.
Tobias harabelerde kazı yaparken küçümseyici, alaycı ve
kayıtsız bir gülümsemeye sahip antik bir tanrı heykeli çıkarır. Bölgeyi veba
salgını vurup çobanlar masum bir kuşun bağırsaklarını intikamla parçalarken,
Giovanni bu vahşeti "insan doğası" olarak görür; buluntu tanrı
heykeli ise bu kanlı sahneye alaycı bir biçimde gülümsemektedir.
Bir babanın dağdan indirdiği anne ölüsü ve göğsündeki bebek,
çobanlar için mistik bir inisiyasyona dönüşür. Tobias bebeği İsa ve insanın
umudu ile bağdaştırır. Ancak gizemli bir kadının getirdiği yılan çocuğu ısırır
ve bebek ölür. Tobias çocuğun ölümünden kendi suçluluğunu ve insanlığın
Mesih'in katlindeki sorumluluğunu sorgular.
Dini bir figür gibi görünen kadın, Giovanni'nin boynundaki
(içi boş) madalyonu alır. Giovanni içsel bir huzurla ölür; kadın madalyonu
Tobias’ın boynuna takar.
Tobias yalnız başına dağlara doğru tırmanır:
Üç Haç: Bir tepede İsa ve iki hırsızın haçlarını görür;
suçlular ile kutsal olanın sonsuza dek ayrılmazlığını anlar.
Bir pınardan su içerek dünyevi tutku ve arzularını dindirir.
Zirvede Meryem Ana’nın tahta heykeliyle konuşur. Tobias
geçmişte gebe bıraktığı ve intiharına sebep olduğu ilk aşkının suçluluğunu
anlatır. Meryem Ana heykelinden ilk aşkının görüntüsüne dönüşen kadının
"Aşk yargılamaz" yanıtı ve şefkatli dokunuşuyla Tobias, yüzünde büyük
bir huzur ifadesiyle son uykusuna dalar.
…
Anlatıcı, karakterlerin ne düşündüğünü ya da olayların
gerçek sebebini asla mutlak bir dille aktarmaz. Tapınağın tarihi, çocuğun ölümü
ya da kadının kimliği hep "belki"
kalıplarıyla ifade edilir.
Giovanni alaycı, nihilist ve dünyaya bağlı ölümü temsil
ederken; Tobias inancını, arayışını ve insaniliğini son ana kadar korur.
Kutsal Topraklar coğrafi bir varış noktası değil; insanın
kendi içinde, arayışın kendisinde ve insani sevgide bulduğu varoluşsal bir
rüyadır.
İnsanın doğasında hem iyilik hem kötülük vardır. Hayatın
anlamı ilahi ya da dogma bir yanıtta değil; yaşama mücadelesinde, başkalarını
yargılamamakta ve yolda olmanın kendisindedir.
Mariamne: Diyalog Devam Ediyor
Lagerkvist, geleneksel tarihsel veya dini anlatılardaki
basmakalıp figürleri kişiselleştirir. Kral Herod’u (Büyük Hirodes) yalnızca
mutlak bir zalim olarak sunmak yerine; çevresine yabancılaşmış, ne sevebilen ne
de güvenebilen, derin bir varoluşsal yalnızlık ve çöl ıssızlığı taşıyan
karmaşık bir karakter olarak ele alır.
Eserde İncil'deki olaylar (Masumların Katliamı, Yıldız ve
Bilge Adamlar) tarihsel birer gerçeklikten ziyade; insanın anlamsızlık, ölüm,
kötülük ve inanç arayışı karşısındaki konumunu vurgulayan alegorik unsurlara
dönüştürülür.
Herod, Tanrı ile bağı kopuk, kendi inşa ettiği "kötü
kalesinde" bir tutsak gibidir. İsrailoğulları için bir Edomlu/yabancı
olduğu gibi, doğa ve ilahi düzen karşısında da tam bir sürgündür.
Süleyman'ınkinden daha görkemli bir tapınak inşa etme
çabası, sadece kişisel bir ölümsüzlük arayışı değil; insanın Tanrı ile bağ
kurma, sınırlarını aşma ve hiçlik karşısında bir iz bırakma yönündeki boş ve
kibirli çabasının simgesidir.
Mariamne, kurumlaşmış dinlere veya tapınaklara ihtiyaç
duymayan, ibadeti kendi içinde olan ilahi ve saf bir sevgiyi temsil eder. Herod
için o bir "vizyon", insani saflığın bir vahyi gibidir.
Lagerkvist, iyiliği kötülükten tamamen kopuk tek boyutlu bir
kavram olarak sunmaz. Mariamne bile Herod ile olan ilişkisinde, kötülüğe ve
cinsel çekime bulaşarak bu ikiliği deneyimler.
Herod, Mariamne’nin temsil ettiği aşırı saflığı bir süre
sonra yorucu ve yabancı bulur. İnsan doğasındaki kusurlar ve hırslar, saf aşkın
kurtarıcı bir güç olarak kalıcı hale gelmesini engeller.
Mariamne’nin sade görünen ama gümüş işlemeli olan giysileri
ya da Herod’un gözlerini güneşten koruyormuş gibi göründüğü anlardaki derin
içsel motivasyonları, görünüşün arkasındaki karmaşık gerçekliğe işaret eder.
Lagerkvist bu yapıtında, Barabbas ve Cüce gibi
diğer eserlerinde de sıklıkla işlediği "karanlık ile ışık",
"inançsızlık ile kutsal arayışı" arasındaki ebedi diyalogu
sürdürmektedir.
Ruhun Şiirsel Manzarası
Lagerkvist, süslü lirik hitabeti ve 19. yüzyılın geleneksel
romantik/idealist ölçülerini reddeder. Modern insanın I. Dünya Savaşı ile
sarsılan, inançsız kalan ve yalnızlaşan ruhunu ifade etmek için yeni bir
şiirsel dile ihtiyaç olduğunu savunur.
Ordkonst och bildkonst (Kelime Sanatı ve Resim
Sanatı, 1913) manifestosu ve Ångest (Acı/Kaygı, 1916) derlemesiyle; nesnelerin
ve duyguların parçalanıp yeniden birleştirildiği kübist soyutlama ile patlayıcı
dışavurumculuğu şiirine entegre eder.
"Boğazın çığlığı" ve "kalbin yarası"
gibi kalıplaşmış şiirsel ifadeleri, "boğazın yarası" ve "kalbin
çığlığı"na dönüştürerek modern acının sertliğini dilin ritmine yansıtır.
Lagerkvist’in tüm yapıtlarına (şiir, oyun, roman) yön veren
temel ilke, uzlaştırılamaz ikiliklerin büyüleyici çatışmasıdır:
Işık ve Karanlık / İnanç ve Şüphe: Şair bir yandan
atalarının Hristiyan geleneklerindeki huzuru özlerken, diğer yandan modern
insanın inançsızlık ve nihilist bir boşluk içindeki yalnızlığıyla yüzleşir
Tek bir şiir kitabı ya da deneme mutlak bir yargı sunmaz. Ångest’teki
kriz ve absürt durum, Den lyckliges väg (Mutlu Olanın Yolu) veya Hjärtats
sånger (Kalbin Şarkıları) gibi eserlerdeki aşk ve doğa sığınağıyla
dengelenir; fakat hiçbir zaman tam bir uzlaşıya ulaşmaz. Aşk dahi içsel bir
melankoli ve fani olmanın kırılganlığıyla gölgelenir.
Şair, insanın evren içindeki durumunu "duyarsız ve
soğuk bir gökyüzü" karşısında çırpınan duyarlı bir ruh olarak kurgular.
Evren kayıtsızdır; insan ise anlam arayışında sakatlanmış haldedir.
Nazizm ve savaş felaketi karşısında Lagerkvist, Norveç'in
işgalini ve özgürlüğün çiğnenişini ağıtsal bir dille dile getirirken; insan
ruhunun yılmazlığına, özgürlüğün er ya da geç zafere ulaşacağına olan inancını
korur.
"Tanken som byggde en värld" ("Bir
Dünyayı İnşa Eden Düşünce") şiirinde, insan aklının ve yapıcı gücünün aynı
zamanda yıkıcı bir tehdide dönüşebileceğini vurgular. Bu yaklaşım, yazarın 1944
tarihli ünlü romanı Dvärgen’in (Cüce) insan doğasındaki
hayvani/karanlık ve ruhsal/aydınlık ikiliğini ele alan yapısının doğrudan bir
ön taslağıdır.
"Var är himmeln" ("Cennet
Bizimdir") şiirinde ifade edildiği üzere, insanın cennet ve ölümsüzlük
hayali dünyevi ellerle kurulmuş kırılgan bir yanılsamadır; fakat insan bu
arayıştan ve sığınaktan asla vazgeçemez.
Aftonland (Akşam Diyarı, 1953)
Lagerkvist’in son dönem şiirsel manifestosu niteliğindeki bu
yapıt, varoluşun absürt doğasıyla nihai bir yüzleşmedir. Şair, Tanrı'yı
yokluğuyla, bıraktığı boşlukla tanımlar ("Yokluğunla kalbimi dolduran
kimsin?").
İnsan ruhunu tutuşturan, hayata anlam ve hareket katan şey
bu bitmeyen, cevapsız arayışın kendisidir.
Hayat; nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmeyen, kader
yolunda ilerlerken yalnızca geçici bir süre bir kamp ateşinin yanında oyalanan
insanın alegorik ve bitmeyen hac yolculuğudur.
Eser Grupları ve Tematik Şekilleniş
|
Eser / Cilt
|
Öne Çıkan Estetik ve Tematik Vurgu
|
|
Motiv (1914) & Ångest (1916)
|
Kübist ve dışavurumcu deneyler, sert ritimler, patlayıcı
acı
|
|
Kaos (1919) & Den lyckliges väg (1921)
|
Göreli yumuşama, dünyanın güzelliğine açık olma, arayış
|
|
Hjärtats sånger (1926) & Det besegrade livet (1927)
|
Aşkın yüceltilmesi, akla karşı duygunun ve yanılsamanın
zaferi
|
|
Vid lagereld (1932) & Genius (1937)
|
Karanlığın hakimiyeti, nihilizm tecrübesi ve karanlıkla
mücadele
|
|
Sång och strid (1940)
|
Vatanseverlik, Nazizm/Totaliterlik karşıtlığı, ruhun
özgürlüğü
|
|
Hem och stjärna (1942)
|
Ev" (Geleneksel inanç) ve "Yıldızlar"
(Kozmik arayış)
|
|
Aftonland (1953)
|
Alacakaranlık, "Var olmayan Tanrı", yokluğun
varlığı
|
Yeni Dalga'nın oyun yazarı
Lagerkvist, roman yazarı olmadan önce İsveç’te şiirde
estetik bir devrim yapmış; hemen ardından bunu tiyatroya taşımıştır.
Lagerkvist’in tiyatro anlayışı, Modern Tiyatro: Bakış Açısı
ve Saldırı (Synpunkter och angrepp) başlıklı manifestosu etrafında şekillenir:
Henrik Ibsen’in temsil ettiği natüralist tiyatroyu
"basık, kısıtlayıcı ve sahnede gerçek hayal gücünü öldüren bir tek
taraflılık" olarak nitelendirir ve sertçe reddeder.
August Strindberg’in (Düş Oyunu, Şam'a) sunduğu
özgürlükten ilham alarak, sahneye "yoğun bir duygunun ve ruh halinin
özgürleştirilmesini" temel alan yeni bir form önerir. Tiyatro, olayların
birebir kopyası değil, kozmik ve metafizik gerçeğin soyutlama yoluyla aktarımı
olmalıdır.
Sista människan (Ayakta Kalan Son Adam, 1917)
Beceriksizce işlenmiş ilk dışavurumcu deneme; ancak insan
doğasındaki determinizmi gösterir.
Den svåra stunden (Zor Saat – Üçleme, 1918)
Yaşamdan ölüme geçişin "karanlıktan karanlığa
geçiş" olduğunu işler. Absürd tiyatronun erken örneklerindendir.
Himlens hemlighet (Cennetin Sırrı, 1919)
Beckett’ın Godot’yu Beklerken eserinin doğrudan
habercisidir. Anlam arayışı nihai bir boşlukla biter; Tanrı ise sessizce odun
kesen bir işçidir.
Den osynlige (Görünmez Olan, 1923)
İyilik ile kötülüğün, ışık ile karanlığın ayrılmazlığını
vurgular. Olgunluk dönemi romanlarına geçiş eşiğidir.
Lagerkvist’in erken dönem oyunları, insanın evrendeki
yalnızlığını ve cevapsız kalan felsefi sorularını sahneler:
İletişimsizlik: Karakterler varoluşun anlamını ararlar ancak
birbirleriyle bağ kuramazlar.
Takkeli Adam ve Tanrı İmgemi: Dini/kurumsal otoriteler
(takkeli adam) yetersizdir; Tanrı ise insanlığın çektiği acılara karşı sessiz
ve kayıtsızdır.
Sonuç: Hayatın nihai bir yanıtı yoktur; insanın
ulaşabileceği tek anlam, sorgulama ve arayışın kendisinde tecrübe edilen
varoluşsal tepkidir.
Han som fick leva om sitt liv (Hayatını Yeniden Yaşayan Adam, 1928)
Lagerkvist ilk kez mistik/dışavurumcu gücünü Småland’ın
gerçekçi, tanıdık atmosferiyle birleştirir.
İlk hayatında arzularına (İd) teslim olup batan Daniel,
ikinci şansında katı bir ahlak ve duygu denetimine (Süperego) sığınır; fakat bu
kısıtlama da oğlunun intiharına yol açar. Oyun, ahlak ile tutku, akıl ile duygu
arasında denge kurma arayışıdır.
1930'larda Lagerkvist, Avrupa'da yükselen Nazizm ve
totalitarizme karşı tiyatrosunu bir direniş alanına dönüştürür; ancak
propaganda yapmaktan kaçınarak konuyu evrensel/etik bir metafiziğe taşır.
Konungen (Kral, 1932)
Mutlak doğru yoktur. Toplumsal düzen çoğu zaman illüzyonlara
dayanır; hayatın anlamı yalnızca yaşamın kendisindedir.
Bödeln (Cellat, 1934)
Şiddetin ve ırkçılığın kaynağı insan doğasındaki
karanlıktır. "İyi insanların" pasifliği şiddeti besler.
Mannen utan själ (Ruhsuz Adam, 1936)
Soyut ideolojiler uğruna öldüren "Adam", hamile
bir kadına duyduğu aşk ve yaşamın sürekliliği sayesinde ruhunu kazanır.
Seger i mörker (Karanlıkta Zafer, 1939)
Psikolojik analize en çok yaklaştığı oyundur. İnsanın
içindeki "kömür madeni" (karanlık/kötülük) siyasi sisteme yansır.
Midsommardröm i fattighuset (Düşkünler Evinde Yaz Ortası Rüyası, 1941)
Gerçekliğin çirkinliğine ve sefaletine karşı sanatın,
fantezinin ve yanılsamanın iyileştirici gücünü savunur. Sanat, insanın kaotik
evrene karşı inşa ettiği bir Neşe Krallığı'dır.
De vises sten (Felsefe Taşı, 1947)
Ortaçağ/Rönesans atmosferinde simya (bilim) ve dini fanatizm
karşı karşıya getirilir. Mutlak doğrulara saplantılı bağlılık (Albertus ve
Simonides), insan hayatını ve sevdiklerini yıkıma sürükler.
Låt människan leva (Bırakın İnsan Yaşasın, 1949)
Thornton Wilder ve Absürd Tiyatro tekniklerini hatırlatan
çorak bir sahnede Sokrates, İsa, Paolo ve Francesca gibi şehitler konuşur.
İnsanların koyduğu yargılar kusurludur; ölüme ve baskıya galip gelen tek şey
hayatın kendisidir.
Barabbas (1953)
Kendi romanından sahneye ve sinemaya uyarladığı eser,
tiyatro kariyerinin taçlandığı son büyük başarılarından biri olmuştur.
Lagerkvist’in tüm dramatik külliyatı; duygu ile akıl,
romantik uçurum ile klasik disiplin, yaşam ile ölüm arasındaki bitmeyen
gerilimden beslenir. Bütün oyunları, Avrupa varoluşçu tiyatrosunun ve Absürd
Tiyatro'nun (Beckett, Camus, Ionesco) doğrudan habercisidir. İnsanın
çaresizliğini, evrenin kayıtsızlığını vurgularken bile son sözü her zaman
yaşamın kutsallığına ve sürekliliğine bırakır.
…