Ömer Seyfeddin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ömer Seyfeddin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2020 Pazar

Ömer Seyfettin Hikâyelerinde Siyasal İdeoloji ve Toplumsal Temalar II. Meşrutiyet'in Türkçü Eleştirisi


Ekin Erdem - Ömer Seyfettin Hikâyelerinde Siyasal İdeoloji ve Toplumsal Temalar II. Meşrutiyet'in Türkçü Eleştirisi

Birinci Bölüm
1. Liberalizm ve Milliyetçilik Çağında Bir Osmanlı Aydını
Osmanlı İmparatorluğu'nda siyasal liberalizmin ilk izleri 19. Yüzyıl'ın ilk yarısında görülmeye başlandı (3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı).
(19. asır boyunca gözlenen liberal hareketlerin amacı açıktır ki imparatorluğun parçalanma sürecinin önüne geçmekti.)
Jön Türklerin iki baskın fraksiyonu olan Ahmet Rıza ve Prens Sabahattin gruplarının her ikisi de, Tanzimat ve Birinci Meşrutiyet'ten devralınan Osmanlıcılık idealini benimsemiştiler. Comte'un pozitivizminden esinlenen Ahmet Rıza, düşünürün sosyal statiğe vurgu yapan Ordre (Düzen) ilkesini, Osmanlı halklarının birliğini öne çıkaran Union (İttihat) terimiyle değiştiriyor, sosyal dinamiği ifade eden Progres (Terakki) prensibini ise olduğu gibi bırakarak, başında bulunduğu cemiyete "İttihat ve Terakki" adını kazandırıyordu (s. 14-15).

Günümüzde daha çok Servet-i Fünun edebiyatındaki yeriyle anılan, ancak belki bu özelliğinden daha baskın olmak üzere, 1908 Devrimi'nin ilk birkaç yılının ideolojik söylemini hazırlayan kişi olarak değerlendirilmesi gereken Tevfik Fikret, tıpkı daha önce yazdığı “Sis”, “Tarih-i Kadîm” ve “Sabah Olursa” adlı politik manzumelerinde olduğu gibi, isyanın başlamasından birkaç gün sonra kaleme aldığı "Millet Şarkısı" adlı şiirinde, o döneme kadarki Türk edebiyatında hemen hiç rastlanmayan biçimde doğrudan "devlet" kavramını sorgulamaya açmış ve "Haksızlığın envaını gördük, bu mu kanun? En gamlı sefaletlere düştük, bu mu devlet? Devletse de kanunsa da artık yeter olsun, yeter olsun bu denî zulm ü cehalet" gibi mısralara yer vermiştir (s. 17-18)

10 Ekim 1908'den itibaren Avusturya'da üretilen feslere karşı boykot ilân edilmesi ve bir asker başlığı olan kalpağın takılmaya başlanması, Türkler arasında iktisadi ve kültürel bir milliyetçiliğin doğuşunun ilk belirtileri olarak görülebilir (s. 19).

Ömer Seyfettin'in de "İrtica Haberi" adlı öyküsünde tasvir ettiği üzere, Selanik'te Meşrutiyet'i kurtarma amacıyla toplanan Hareket Ordusu, 24-25 Nisan'daki çarpışmaların ardından İstanbul'a girer ve 27 Nisan'da II. Abdülhamid tahttan indirilir (s. 21).

1864 yılı / sürgünle Anadolu'ya gelenlerden biri de Ömer Seyfettin'in çocuk yaştaki babası Ömer Şevki Efendi idi.
Ömer Seyfettin, 12 Mart 1884'te Gönen’de dünyaya geldi. Kendisinden on yaş büyük bir ablası ve "Kaşağı" hikâyesinde kuşpalazından ölüşünü anlattığı Hasan adında bir kardeşi vardı.

Ömer Seyfettin İstanbul Harp Okulu ile devam eden kariyerinde ilk ilgi gösterdiği edebiyatçı liberal ve hümanist Tevfik Fikret oldu.

Kuşadası Redif Taburu'nda askerlik kariyerine başladığı yıllarda Tevfik Fikret, "Tarih-i Kadîm" şiirini yazmıştı.

1905 tarihli Sahir'e Karşı
Öyküde 21 yaşındaki yazar, büyük ölçüde kendini anlatmaktadır.
…yazarın zihninde askerlik karşısında edebiyatın, avcı karşısında entelektüelin, bedenini çalıştıran karşısında aklını işletenin nasıl konumlandığını açıkça gösterir (s. 26-27).


Ömer Seyfettin, Genç Kalemler Dergisi'nin 18 Aralık 1911'de yayımlanan yeni sayısında yer alan "Primo: Türk Çocuğu" başlıklı hikâyesinde, Meşrutiyet'in ilânından beri hemen hiç anmadığı İttihatçıları "Genç Türkler" adıyla selamlayacak ve "Kenan" karakterinin dilinden, Türk Milleti için kurtuluşun sadece onlardan gelebileceğini ileri sürer (s. 29).

1914 / makaleleri ve hikâyeleriyle Ömer Seyfettin’i iktidardaki İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin en öndeki savunucuları ve propagandistlerinden biri hâline getirmiştir.
(İlerleyen tarihlerde) Meşrutiyet ilkelerinden ne kadar koparsa İttihat ve Terakki’ye o kadar yaklaşmış görünmektedir (s. 33).

İkinci Bölüm
2. "Hürriyete Karşı Milliyet": 1908 Devrimi'nin Siyasal Eleştirisi
Ömer Seyfettin’in öyküleri kronolojik bir sınıflandırmayla ele alınırsa birinci dönemi II. Meşrutiyet’in ilânıyla, ikinci dönemi Balkan Savaşı sırasında düştüğü Yunan esaretinden dönüşüyle, üçüncü dönemi üç yıllık bir aradan sonra hikâyeciliğe yeniden başladığı Yeni Mecmua yazarlığıyla, son dönemi ise Mondros Mütarekesi’nin imzalanışıyla başlatmak mümkündür (s. 34).

…basitçe “devrim aleyhtarlığı” (1908 Devrimi) olarak tanımlanabilecek bu tutumu, yazara şimdiye kadar pek az işlenmiş olan özgün siyasal kimliğini kazandırmış, aynı zamanda toplumsal ve kültürel alanlardaki görüşlerinin biçimlenmesinde de rol oynamış görünmektedir.

Osmanlı parlamentosunun yeniden açıldığı 17 Aralık 1908’den iki gün sonra Aşiyan Mecmuası’nda yayımlanan “İki Mebus” adlı hikâyesi
Bütün İstanbul’un, hatta bütün Türkiye’nin “feylesof” adıyla tanıdığı, dokuz lisan bildiği ve “bir milyona yakın kitap okuduğu” iddia edilen eski vekil -ki her hâlinden Ömer Seyfettin’in hayatı boyunca hiç hoşlanmadığı Rıza Tevfik (Bölükbaşı) olduğu bellidir- genç parlamentere kendi dönemleriyle şimdiki zamanın farkı üzerine uzun bir söylev çekmektedir (s. 35-36).
1908 Devrimi’nin bütün başarısı, tanısı belli bir hastalık karşısında batının sayısız dehası tarafından hazırlanmış bir hapı “şüphelenmeden, tiksinmeden” yutmaktır.

“Gayet Büyük Bir Adam” adlı hikâyede ana tema, bu kez daha baskın olarak, dönemin başıboşluğu ve “millî mefkûre”lerden yoksunluğudur.

Hürriyet Gecesi, adından da anlaşılabileceği gibi İkinci Meşrutiyet’in ilân edildiği günün gecesine ilişkindir.
Hürriyet’in ilân edildiği gün (…) yazar herkes gibi kendini kaybetmiştir.
…kendini tekrar sokağa atar.
…birdenbire “Yaşasın hürriyet!” çığlığını basar ve elinde savurduğu bastonla bir havagazı fenerini parçalar.

Mütareke’den sonra yayımlattığı, (…) “Efruz Bey”le temsil ettiği Meşrutiyet rejimini, artık doğrudan doğruya budalalıkla tanımlamakta ve giderek bir tür “hıyanet” bağlamında değerlendirmektedir (s. 39).

“Küçük Hikâye”, bir mehtap sefasından dönen Niyazi Bey’in, yalısının penceresinden Boğaz’ı izleyerek, dünyadaki bütün insanların kendileri gibi iyi bir eğitim görmesi durumunda savaşların ve ayrılıkların yeryüzünden silineceğini düşlediği bir sahneyle başlar.
Niyazi Bey, Hürriyet’in ilânından sonra imparatorluğun bütün unsurlarını tek bir siyasal ve toplumsal kimlik altında birleştirme amacıyla açılan “Osmanlı Kaynaşma Kulübü”nün kurucuları arasındadır. Kulübün başında bulunan kimseler, Tevfik Fikret’i simgeleyen Şair Sait Bey ve Rıza Tevfik’i (Bölükbaşı) temsil eden Eserullah Nâtık’tır.
Niyazi Bey “Tanzimat dâhileri” tarafından kurgulanan Osmanlılığın henüz bir tohum hâlinde bulunduğunu, kendi emellerinin bu kitleyi “tıpkı Amerikalılar gibi ayrısız gayrısız bir millet yapmak” olduğunu söylemektir (s. 48).

Münif Paşa’dan beri zaman zaman gündeme gelen Lâtin alfabesini benimseme fikri, 1909’da Arnavutların bu alfabeyi kabul etmeleri üzerine Türkler arasında da konuşulmaya başlanmıştır.

…kendisini bir “mefkûreci” (idealist) olarak tanımlayan Ömer Seyfettin’in, siyaset ve kültür alanındaki hemen bütün ölçütlerini idea ya da kavram yerine bu şekilde maddeden ve doğadan çıkarması paradoksal olduğu kadar, yazarın ideolojik yönelimlerinin 19. yüzyıl sonundaki reaksiyoner Fransız sağı ve özelikle Charles Maurras ile olan benzerliğini vurgulaması bakımından dikkat çekicidir (s. 49).

“Ashab-ı Kehfimiz”de “Osmanlı Kaynaşma Kulübü” projesini bu kez Dikran Hayikyan adında bir Ermeni üyenin tuttuğu anı defteri üzerinden ele alır.
Metnin ilk mesajı, İttihat ve Terakki'nin resmi görüşünün aksine, Ömer Seyfettin için 31 Mart'ın rejime ilişkin boyutunun -meşrutiyete karşı mutlakıyeti ya da inkılâba karşı irticayı temsil etmesinin- neredeyse hiç bir önemi olmamasıdır.
…bir çarpıcı unsur ise Tanzimat yönetiminin Türk ve Türkiye tabirlerini resmi evraklardan ya da ders kitaplarından kaldırdıklarına yönelik iddiadır.
Ömer Seyfettin'in iddiasının tam karşıtı olarak, Türk, Türkiye ve Türkistan terimlerinin siyasal ve toplumsal alanlarda kullanıma girmeleri de ilk kez Tanzimat döneminde gerçekleşmiştir (s. 55-56).

(Devrimin ilkelerinden kardeşlik (uhuvvet)'in eleştirildiği ilk öyküsü, “Bomba”dır.
Ömer Seyfettin’in Boris tiplemesinde çizdiği sosyalist imajı, insaniyetçilik (hümanizm) ve savaş aleyhtarlığı (pasifizm) gibi fikirlerle, birkaç yıl sonra Efruz Bey, Niyazi Bey ve Dikran Hayikyan’da hicvedeceği Osmanlıcı aydın tiplemesinin hemen hemen aynısıdır.
Gece yarısı çiftin kapısı, komşuları Melina tarafından çalınır.
Boris çetelerin kendisinin kaçacağını anlayarak baskın yaptıklarını anlar, kalpağını başına alarak evden çıkar.
Bir sonraki sahnede çete mensupları Baba İstoyan’a Boris’le anlaştıklarını, bütün paralarının kendilerine verilmesi şartıyla oğlunun serbest bırakılacağını söyler.
Anlatının bundan sonraki bölümü, Ömer Seyfettin öykülerinde insan doğasının önlenemez ve değiştirilemez bir unsuru olarak kodlanan “itisaf” (zulmetme) arzusuna odaklanır.
Şafak sökerken Magda’ya ve Baba İstoyan’a aldıkları sekiz yüz lira için teşekkür eden komitacılar, anlaşma gereğince Boris’i serbest bırakmak vaadiyle evden ayrılırlar.
Gözden uzaklaşırlarken içlerinden birinin, “Hey Magda, dikkat et, bomban patlayacak!” diye haykırması üzerine can havliyle odaya koşan genç kadının paketi açtığında karşısında bulduğu şey, Boris’in kanlar içindeki kesilmiş kafasıdır (s. 61-62).

Primo Türk Çocuğu, s. 63 vd.

Beyaz Lâle, s. 72 vd.

Üçüncü Bölüm
3. “Medeniyete Karşı Tabiat”: Meşrutiyet Türkiyesinin Toplumsal Eleştirisi
…yazarın nihai ve temel yargısı “milliyeti Allah’ın yaptığı” yönündedir.
Ömer Seyfettin, her ne kadar –kendisini de ikna etmek istercesine- sürekli milletle ırkın farklı kavramlar olduğunu ileri sürüyorsa da benimsediği kuram doğaya dayalı olduğu için en küçük kriz anında milliyetçiliği yeniden ırkçılığa doğru savrulacaktır. Çünkü ırktan (ya da kavimden/ ethnie'den) ayrı olan bir milliyet tanımlamanın tek yolu, kavramı doğa yerine kültürel ya da siyasal bir zeminde temellendirmektir (s. 110).

Sonuç ve Değerlendirme
Ömer Seyfettin, tutarlı ve bütünlüklü bir düşünce sistemine sahiptir.
Modern-öncesi değerlere dayanan bir milliyetçiliğin, Sosyal Darwinizm'in savaşçı ve ayıklanmacı temalarıyla birleştirilmesinden oluşan bu sistem, keskin çizgilerle belirtilmiş iki temel karşıtlık üzerine oturmuştur. Bu karşıtlıklardan biri birey ve toplum, diğeri ise kültür ve doğa arasındadır.

Böyle bir şablonda bireyin önünde sadece iki seçenek sunulur. …uzvî arzularını ve kaprislerini izlemek ya da kendini transandantal bir varlık olarak tanımlanan millete ve onun siyasal görünümü olan devlete adamak, hatta kişiliğini bu unsurların içinde eritmek (s. 111).

Ömer Seyfettin hikâyeleri, İkinci Meşrutiyet Dönemi'ni neredeyse bütün yönleriyle yansıtan ve yine bütün yönleriyle eleştiren yoğun sosyo-politik içerikli anlatılardır (s. 114).
…
Doktora Tezi, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Bursa - 2015

22 Nisan 2020 Çarşamba

Millî Kimliğin İnşasında Edebiyatın Rolü (1911-1920)


Mehmet Sümer - Millî Kimliğin İnşasında Edebiyatın Rolü (1911-1920)

Osmanlı aydını XVIII. yüzyıldan itibaren Batı’yla karşılaştığı anda kendisinin kim olduğunu sorgulamaya başlar.
Elbette kimliğin diğer bir yüzü de ötekinin seni nasıl gördüğüdür. Öteki, yani Batı ise Osmanlı aydınını bu iki kelimeyi ifade eden bir tek kelimeyle tanımlıyordu: Türk.

Kimlik sorunu, araştırmaların da gösterdiği gibi XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı düzeninin varlığını devam ettirebilmekte sorunlarla karşılaşması üzerine başlamıştır.
XIX. yüzyılın ortasına gelindiğinde modernleşme, düşünce sahasında ilk ürünlerini vermeye başlar.

II. Meşrutiyet dönemi yoğun entelektüel tartışmalara sahne olur. Bu tartışmaların en önemlisini hiç tereddütsüz millî kimlik meselesi oluşturur.

Giriş bölümünde, millet kavramı, kavramın XIX. yüzyıldan itibaren nasıl bir anlam değişikliğine uğradığı, bununla paralel olarak milliyetçiliğin çıkış ve yükseliş süreci incelenerek millî kimlikle ilgili teorik bir çerçeve çizilmeye çalışılmıştır.
Birinci Bölümünde, millî edebiyat kavramının nasıl ortaya çıktığı,
İkinci Bölümde millî edebiyat tartışmasının nasıl başladığı,

Asırlar boyunca dünyayı dinler temelinde birbirinden ayıran Osmanlı aydını, Tanzimat’la birlikte millet kavramını siyasî birliklerle özdeş olarak kullanmaya başlamıştır.

Giriş: Türk Millî Kimliğinin İnşasında Edebiyatın Rolü
…millet (nation) kelimesinin bugün anladığımız anlamda kullanımı modern çağın ürünüdür.

Zernatto, Latince natio kelimesinin natus kelimesiyle aynı kökten geldiğini ve her iki kelimenin de kökeninin nascor, yani “ben doğdum” olduğunu söyler. Bu nedenle natio Romalılara göre doğan bir şeydir. Nitekim, “Cicero’da natio’yu doğum tanrıçası olarak kişileştirilmiş buluruz.”

Natio, bir ülkede doğmuş büyümüş yabancılar topluluğuydu. Cicero, bir keresinde Yahudilerden ve Suriyelilerden nationes natae servituti, yani “hizmet etmek için doğmuş insanlar” diye söz eder (s. 2).

Eski Roma’da kendisiyle dalga geçilen insan grubuna natio deniliyordu.
Montesquieu keşişleri nation paresseuse [tembel millet] diye adlandırır

Zernatto’nun verdiği bu ayrıntılı bilgilerden kelimenin olumsuz çağrışımlı yabancılar topluluğu, kendisiyle dalga geçilen komik kişiler, aynı türden canlılar, yabancı öğrenci grupları ve kilise konsülleri gibi değişik zamanlarda değişik anlamlar taşıdığı anlaşılmaktadır.

Günümüze gelindiğinde ise, kelimenin giderek egemenliğin kaynağı halk yerine daha çok devletle eşanlamlı kullanıldığı görülmektedir.

Bugün nation karşılığı olarak kullanılan “millet” kelimesi, İbranice ve Aramicede “konuşmak, söylemek” manasına gelen “melel” ve “kelime, söz” anlamındaki “mille”den gelmektedir. Arapçada “ezberden yazdırmak, dikte etmek” anlamındaki “imlâl” kökünden türeyen millet, işitilen ve okunan bir şeye dayanması veya dikte edilmesi bakımından “din” karşılığında kullanılmıştır.

Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türkî’sinde (1901) kelime “din, mezheb, kîş [din, mezhep]” anlamlarıyla karşılanmıştır.

Millet kavramı, 1860’larda Şinasi ve Namık Kemal’in yazılarında daha güçlü bir şekilde modern anlamına yaklaşır.

Milletin ne olduğu sorusunu ilk soranlardan biri Ernest Renan’dır.
Renan milleti kuran faktörler üzerinde dururken ırkı, dili, dini ve coğrafyayı tek tek ele aldıktan sonra bunların hiçbirinin tek başına yeterli olmadığını kanıtlar ve nihayet şöyle der: “Sadece maddî olan hiçbir şey yeterli değildir. Bir millet spiritüel bir esastır, tarihin derin komplikasyonlarının bir çıktısıdır; millet, spiritüel bir ailedir, yerin şekli tarafından belirlenen bir topluluk değildir.”

Eric Hobsbawm’ın da eserinde ortaya koyduğu gibi milletin biri nesnel, diğeri öznel olmak üzere iki grup tanımı olduğu görülmektedir. Nesnel tanımlar genellikle dil, etnik köken gibi tek bir kritere ya da dil, ortak topraklar, ortak tarih, kültürel özellikler gibi bir kriterler kümesine dayanmaktadır.

…milliyetçilikler milletleri yaratmıştır.
Eric Hobsbawm, milliyetçiliğin icat edilmiş bir “gelenek” olduğunu öne sürer.

Edward H. Carr, Milliyetçilik ve Sonrası (1945) kitabında modern anlamda milletlerin Orta Çağ Hristiyanlık âleminin uluslararası düzeninin bozulmasının ürünü olduğunu ve terimin çağdaş anlamıyla uluslararası savaşların yapılmaya başlandığı ve modern uluslararası hukukun ilk şekillendiği XVI. ve XVII. yüzyıllara dayandığını kabul eder.

Benedict Anderson: Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur –kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir. Hayal edilmiştir.

Eski dilde “kimlik” karşılığı kullanılan kelime “hüviyet”tir. Hüviyet, yani “hüve”ye (üçüncü tekil şahıs zamiri, o) ilişkin bilgi, durum. Hüviyet insana özgüdür, nesnenin ise ancak mahiyetinden söz edilebilir.

Benedict Anderson, Walter Benjamin’den hareketle modern çağda insanın eşzamanlı olarak diğer insanları tahayyül etmeye ve onların geçmişten gelerek geleceğe doğru ilerlediklerini düşünmeye başladığını söyler. Bunu sağlayan iki şey ise gazete ve romandır (s. 21).

Herder, Alman romantik milliyetçiliğine ilham veren görüşler ortaya koymakla kalmaz aynı zamanda folklor çalışmalarını da başlatır.
…bu halk masalları ve halk şarkıları, Bakhtin’e göre romanın prototiplerini oluşturur.

…milliyetçilik araştırmacıları, Doğu milliyetçiliği ile Batı milliyetçiliğini birbirinden ayırmaktadırlar. Kohn, Batı milliyetçiliğini rasyonel ve kurumsal bulurken, Doğu milliyetçiliğini ise organik ve mistik bulmuştur.

İslamî Orta Doğu’da ve Akdeniz çevresinde egemen hayat tarzı göçebeliktir. Bu ise şecereyi (soyağacını), kan bağını ön plana çıkaran etnisite anlayışını doğurmuştur.

Türk milliyetçiliği yolundaki ilk çalışmalar, dilin sadeleştirilmesi ve Türk kültürünün kozmopolit niteliklerinden arındırılıp millîleştirilmesine dönüktür.

“Türk” ve “Türkiye” kelimeleri, Avrupa literatüründe yaygın olmakla birlikte, XIX. yüzyıla kadar Osmanlı metinlerinde modern anlamında görülmemiştir.

Nef‘î, Vahîd Mahtûmî, Bâkî, Nevâî gibi pek çok Osmanlı şairi “Türk” kelimesini son derece olumsuz anlamlarda kullanmaktadırlar.

Türklerin Müslümanlık anlayışları büyük oranda sürekli bir cihadla şekil aldı.

İlk olarak Mustafa Celaleddin, Ahmed Vefik, Süleyman Paşa ve Ali Suavi çalışmalarında Osmanlı kelimesi yerine Türk kelimesini tercih ederler.

Ahmed Vefik Paşa (1823-1891)
Fransa’ya gitmiş ve orada eğitim görme imkânı yakalamış şanslı Osmanlı aydınlarından biridir.
…asıl şöhretini Moliére oyunlarını Türkçeye adapte etmesiyle kazanır. Fakat Lehçe-i Osmanî (1876) adlı sözlüğü Türkçe kelimelerin de alındığı ilk sözlük olması itibariyle önemlidir.
Türk tarihini Osmanlıyla başlatmak yerine Orta Asya tarihine uzanan bir tarih görüşünü savunmuş

Mustafa Celaleddin Paşa (1826-1876)
Asıl adı Konstanty Polklozic-Borzêcki
Les Turcs Anciens et Modernes adlı Fransızca eserinde, eski Yunan ve Latin kaynaklarına dayanarak ilkçağ kavimleri arasında Türklerin çok geniş bir yeri olduğunu iddia ediyordu.

Ali Suavi (1839-1878)
(1868’de) Muhbir gazetesinde “Türk” başlıklı ilk makalesini yazar. Bu yazıda Türklerin soyu ve tarihi hakkında birtakım bilgiler verir ve Hunları, Moğolları ve
Macarları Türk olarak tanıtır.
Ali Suavi, Türk kelimesini eski anlamlarından ayırarak bir kavmin adı anlamında bilimsel şekliyle ilk defa kullananlar arasına dahil olurken asıl kaynağı Batılı araştırmacılardır.

Süleyman Paşa (1838-1892)
Askerî Mektepler Nâzırı bulunduğu sıralarda bu okullarda okutulacak ders kitaplarını tercüme yoluyla hazırlatan Süleyman Paşa, tarihin millî bir konu olduğunu düşündüğü için onu tercüme etmek yerine yazmak gerektiğini düşünmüş ve en önemli eseri sayılan Tarih-i Âlem’ini (1876) yazmıştır.
Süleyman Paşa, “Osmanlı” kelimesinin “Türk” kelimesine karşılık gelmediğini düşünmekte, gerek tarih ve gerekse dil ile ilgili çalışmalarında “Osmanlı” yerine “Türk” kavramını tercih etmektedir.

Mehmed Emin Yurdakul (1869-1944)
Türk milliyetçiliğini ilk olarak tarih ve dil araştırmalarından alıp edebiyata taşıyan kişidir.
Mehmed Emin, 1897’de Osmanlı Devleti’yle Yunanlılar arasında patlak veren ve yaklaşık beş ay süren Teselya Savaşı münasebetiyle yazdığı ve bir yıl sonra 1898’de yayımladığı Türkçe Şiirler kitabında hem Türkçü hareketin sanatına dair bir program çizmeye çalışıyor hem de edebiyatta ilk olarak açıktan açığa Türk kimliğiyle gurur duyduğunu ilan ediyordu.

Mehmed Emin’in kitabından birkaç yıl sonra Mısır’da Türk adlı bir gazete çıkacak ve bu gazetenin 24-34’üncü sayılarında Yusuf Akçura “Üç Tarz-ı Siyâset” başlıklı yazısıyla milliyetçiliğin Türkler için yegâne kurtuluş yolu olduğunu iddia edecektir.

1905’de yayımlanan Çocuk Bahçesi ve onun devamı olan Bahçe dergileri
Çocuk Bahçesi dergisi Mehmed Emin’in şiirlerini yayınladı
Mehmed Emin’in Türkçe Şiirler’i hakkında övgülerle başlayan bu açık mektuplar, birden bire Rıza Tevfik ile Ömer Naci arasında aruz-hece tartışmasına dönüşür.

1. Bölüm: Millî Kimliğin İnşası Yolunda Millî Edebiyatın Doğuşu
II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra, Türk milliyetçiliğinin de niteliği değişmiş ve etki alanı genişlemiştir.
25 Aralık 1908’de (veya diğer bir bilgiye göre 6 Ocak 1909’da) Yusuf Akçura’nın başını çektiği ve içlerinde dönemin pek çok yazar ve şairinin bulunduğu geniş bir kadro tarafından Türk Derneği kurulmuştur.
31 Ağustos 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti kurulmuştur.
12 Mart 1328’de (25 Mart 1912) Türk Ocağı kurulur.

Genç Kalemler dergisi ‘Millî Edebiyat’ deyimini ilk defa ortaya atarak, böyle bir edebiyat yaratma görevini de üzerine alır.

Millî Edebiyat hareketi, bilindiği gibi Ömer Seyfeddin (1884-1920) başta olmak üzere Ali Canib [Yöntem] (1887-1967) ve Ziya Gökalp’ın (1876-1924) başlattıkları bir harekettir.
Hareketin ilk tohumu Ömer Seyfeddin’in Ali Canib’e yazdığı 28 Ocak 1911 tarihli bir mektupla atılır.
Mektubun yazıldığı tarihte Ömer Seyfeddin sınır kasabası Yakorit’te askerdir.
Bu mektuptan yaklaşık iki buçuk ay sonra, 11 Nisan 1911 tarihli Genç Kalemler dergisinin ikinci cildinin ilk sayısındaki “Yeni Lisan” makalesiyle, Millî Edebiyat hareketi de başlamış olur (s. 58).

Ali Canib Ömer Seyfeddin’e yazarak ilk sayının başyazısını göndermesini ister. Bir hafta sonra Ömer Seyfeddin’den uzun bir mektupla “Yeni Lisan” adındaki meşhur yazı gelir.
Genç Kalemler’in ikinci cildinin ilk sayısı yeni bir formatta ve 11 Nisan 1911’de yayımlanır.

…o tarihlerde Genç Kalemler çevresinde toplanan gençler, dilde sadeleşme, aruz ve heceyle ilgili vezin meseleleri gibi konularda iş bölümü yaparak Merkez-i Umumi’de seminer tarzı toplantılar düzenlemektedir.

“Yeni Lisan”, özetle dilin eski yapay süslerden arındırılarak halkın anlayacağı doğal ve konuşma dilini esas alan bir yazı dili yaratmak şeklinde savunulur.

Ömer Seyfeddin’e göre Türk edebiyatı, iki devreye ayrılmaktadır. Birinci devrede Türk edebiyatı “Şarka doğru”, yani İran’a gitmiştir, ikinci devrede ise “Garba doğru”, yani Fransa’ya gitmiştir.

Ömer Seyfeddin’in bu hususta takip ettiği ilke, “doğallık” ve “içerik”tir. Yani süslü ifadeler, terkipler, teşbihler yalnızca cılız bir içeriğin örtülmesi için icat edilen yapaylıklardır. Oysa yapılması gereken, içeriğe, yani fikir ve manaya yer açmak ve doğal olmaktır.

Büyük bir kısmı Ömer Seyfeddin ile Ziya Gökalp ve az bir kısmı da Ali Canib tarafından yazılan Yeni Lisanla ilgili makaleler, Genç Kalemler’in on beş sayısı boyunca devam eder.

16 Ağustos 1912 tarihli Mercure de France adlı tanınmış Fransız dergisi, P. Risal imzasıyla “Les Turcs a la recherche d’une âme national” başlıklı otuz beş sayfalık bir yazı yayımlar. Bu yazı Genç Kalemler ve diğer Türkçülük hareketleri hakkında belki de iç ve dış basında yazılmış ilk ciddî yazıydı. Yazıyı yazan kişi Moiz Kohen’dir (1883-1961).

2. Bölüm: Bitmeyen Bir Tartışma: Millî Edebiyat Nedir?
Genç Kalemler dergisindeki “Yeni Lisan” bildirisiyle başlayan Yeni Lisan hareketi, sadece bir dil hareketi değil aynı zamanda bir edebiyat hareketidir.

Ömer Seyfeddin, “millî edebiyat”ın yokluğunu şu cümlelerle ifade eder: “Millî edebiyatımız yokmuş. Hâlâ da yok. Olanlar da muharebe ve tasavvuf tasvirlerinden, ibtidaî şarkılardan ibarettir…”

…eski edebiyatın özellikle dilinden dolayı millî olamadığı ileri sürülür (s. 76).

Millî edebiyat görüşü ilk olarak Ali Canib ile Ömer Seyfeddin tarafından vurgulanır

Yeni Lisan ve Millî Edebiyat hareketine ilk itiraz Fuad Köprülü’den gelmiştir.
(tartışma bir yıl boyunca devam etmiştir)
Ali Canib, Genç Kalemler’in altıncı sayısında “Millî Edebiyat Meselesi” başlıklı bir yazıyla Köprülü’nün eleştirilerine cevap verir.
Türk edebiyatı, Arap-Acem eserlerini veya Batılı yazar ve şairleri taklit etmekten vazgeçmelidir. Çünkü edebiyat, taklitle bütün canlılığını ve şahsiyetini kaybeder.

Genç Kalemler’in esas meselesi Yeni Lisan davasıdır. Millî edebiyat konusu, Yeni Lisan meselesiyle birlikte gündeme gelmiş, fakat gerek bu konuda hareketin savunucularının yeteri kadar berrak düşüncelere sahip olmayışı ve gerekse kısa süre içinde “Millî Edebiyat”ın örnek ürünleri olarak gösterebilecekleri çok fazla edebî ürün ortaya koyamayışları nedeniyle tartışma daha çok dil meselesi etrafında dolaşmıştır (s. 92).

Süleyman Nazif, "terakki ve tekâmül[ün], basitten mürekkebe intikal" ettiğini, Yeni Lisan ve Millî Edebiyat’la başlayan hareketin ise "asırların terekküp ettirdiği şeyleri büyük tehâlükle besâtete irca' etti[ğini]" söyler. Şekle aşırı derecede bağlı kalan Süleyman Nazif’e göre aruz gibi mükemmel bir vezni bırakıp tekrar “parmak hesabı”na dönmek bir tekâmül değildir

Süleyman Nazif’in temel tezi, Türklerin yaklaşık bin yıldır yaşadıkları Anadolu’da artık Orta Asya’dan hem kültürel hem de ırken çok değişik bir terkip haline geldikleridir. Türkler, geldikleri coğrafyada Araplarla, Kürtlerle, Ermenilerle, Rumlarla ve diğer Osmanlı kavimleriyle geniş ölçüde etkileşime girmişler ve artık bunlar arasındaki yakınlık Orta Asya’daki Türklerle olan yakınlıktan daha esaslı bir hal almıştır. Bu bakımdan yeniden Orta Asya kültürüne dönmeyi son derece yanlış bulur. “Biz oradan ne fikren, ne cismen bir daha avdet etmemek azmiyle çıktık (s. 98).

3. Bölüm: İbn-i Arabî Müridi ve Durkheim Şakirdi Bir İdeolog: Ziya Gökalp
Babasının verdiği isimle Mehmed Ziya, 23 Mart 1876 tarihinde Diyarbakır’da doğmuştur.
Ziya Gökalp’a hürriyet ve vatan mefkûresini aşılayan, babası Tevfik Efendi’dir.
Ziya Gökalp amcasından Arapça ve Farsça ile Gazalî, İbn-i Sina, Farabî, İbn-i Rüşd gibi büyük İslam filozoflarını ve İbn-i Arabî, Celaleddin Rûmî gibi mutasavvıfların eserlerini öğrenir.
Dr. Yorgi, Ziya’nın 1891’de sınavla girdiği Diyarbakır Mülkî İdadîsinde Tabiiyye öğretmenliği yapmaktadır. Aynı zamanda belediye doktoru olan Yorgi, Ziya’ya Fransızca, Yunan mitolojisi ve felsefe öğretir.
Ziya’nın dikkatini sosyal ve siyasî konulara, bilhassa Fransız sosyolojisine çeken de Abdullah Cevdet’tir.
Ziya intihara teşebbüs eder. Bereket versin ki kurşun beynini zedelememiştir ve gerçekleştirilen ameliyatla kısa sürede iyileşir.
İstanbul’a gelir.
Mülkiye Baytar Mektebi’nin giriş sınavlarına katılır ve 1895-1896 öğretim yılında bu okula yerleşir.
Dr. Yorgi, Türkiye’deki bir inkılap için Türk milletinin sosyal psikolojisinin ve sosyolojisinin incelenmesi gerektiğini belirtir.
Gökalp kendisini Türk milletinin sosyolojisini ve psikolojisini araştırmaya vakfeder.
Naim Bey’le İstanbul’da Taşkışla’daki tutukluluğu sırasında hapishanede tanışır.
Türkçülüğü ararken üç tesirin altında olduğu anlaşılmaktadır: Birincisi klasik mektep tahsili ki ona Batı’nın müspet ilimlerini öğretmiştir. İkincisi babası vasıtasıyla tanıdığı ve okuduğu Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi şahsiyetlerdir ki ona vatanseverlik ve hürriyet gibi görüşleri aşılamıştır. Üçüncüsü ise ona Doğu felsefesini ve tasavvufu tanıtan amcası Hasip Efendi’dir (s. 118-119).

Ziya Bey’i cemiyete sokanlar ise İbrahim Temo ile İshak Sükûtî’dir (İttihad-ı Osmanî Cemiyeti).

Gökalp’ın entelektüel çizgisinde dönüm noktası şüphe yok ki “Turan” şiiridir.

İstanbul’a geldiğinde bir müddet Türk Yurdu dergisinde yazı ve şiirlerini yayımlar.

Gökalp düşüncesi ana hatlarıyla cemiyetçi, idealist ve romantiktir.

Gökalp’ın ilk şiiri 1895’te yazdığı ve iki sene sonra basılan “İhtilâl Şarkısı”dır.
Gökalp’ın basılan ilk kitabı Şakî İbrahim Destanı adlı, Diyarbakır yöresinde Milli aşireti reisi İbrahim Paşa’nın halka yaptığı zulümleri anlatan uzun bir şiirdir.

Gökalp’ın en son yayımlanan edebî eseri Altun Işık (1923) ise onun yeniden masallara döndüğünü gösterir.

Türkçülüğün Esasları’nın başka bir yerinde, estetik sahasında yükselmek isteyen bir milletin her şeyden önce millî zevkini bulmaya çalışması gerektiğini, bunun için de halka doğru gitmek, halk sanatlarından uzun uzadıya estetik terbiye almak gerektiğini söyler.

Gökalp, Malta sürgününden döndüğünde ilkin Ankara’ya gelir fakat burada karşılaştığı ekonomik sıkıntılar (nedeniyle) bir müddet Diyarbakır’da kalır ve burada Millî Mücadeleyi destekleyen Küçük Mecmua’yı çıkarır.
Gökalp, Küçük Mecmua’da yayımlanan şiirlerinde Millî Mücadelenin lideri Mustafa Kemal’e olan hayranlığını açıkça ifade eder.

4. Bölüm: İdeoloji ve Sanat İkileminde Bir Yazar: Ömer Seyfeddin
Ömer Seyfeddin, İzmir’de Türkçü Necip, Baha Tevfik, Şehabeddin Süleyman ve Yakup Kadri gibi aydınlarla tanışır ve sık sık görüşür.
Askeriye ve Tıbbiye, reformcu ve milliyetçi hareketlerin Osmanlı’da en erken başladığı kurumlardır.
Ömer Faruk Huyugüzel’in gösterdiği gibi Necip Türkçü’nün o sıralarda İzmir’de sâde Türkçeyle yazmak konusunda geniş bir faaliyeti vardı ve Ömer Seyfeddin de bu çevrenin içerisinde bir edebiyatçı olarak bu faaliyetlerden geniş ölçüde etkilenmiştir.
Necip Türkçü, 1911’de Selanik’te başlayan Yeni Lisan hareketinin “İzmir’den kapma veya İzmir’den götürülme bir şey olduğunu” ve “buradaki dil hareketinin taklidinden başka bir şey olmadığını” başkalarını tanık göstererek ifade eder (s. 155).

1911 yılı başlarında Genç Kalemler dergisinin ikinci cildinin hazırlık sürecinde Selanik’te olmayan Ömer Seyfeddin, birkaç ay içinde askerlikten istifa ederek Selanik’e gelir.

Genç Kalemler’in çıktığı iki yıllık süre içerisinde onun bu dergide yedi hikâyesi yayımlanır. Burada çıkan ilk hikâye ise, derginin “Yeni Lisan” hareketinin başlangıcı kabul edilen ikinci cildinin ilk sayısında, “yeni lisanla” notuyla yayımlanan “Bahar ve Kelebekler”dir.

Alangu’ya göre ise Ömer Seyfeddin’in Genç Kalemler dergisinde yolunu açtığı Millî Edebiyat adlı yeni edebiyat anlayışının asıl öncü hikâyesi “Pamuk İpliği”dir.
Aslında bir piyes de sayılabilecek bu hikâyede, Avrupa’da eğitim görmüş Behzat adlı zengin bir Türk genci ile evlenmek istediği Sürpik adlı Ermeni bir genç kız arasında geçen evlilik konulu bir tartışma anlatılır. Her iki karakterde de mensubu oldukları millete dair kimlik bilinci gelişmiştir.
…tartışma İslamiyet ile Hristiyanlığın evlilik meselesindeki farklılıklarına odaklanır. Kız, Behzat’a İslamiyet çokeşliliğe ve boşanmaya müsaade ettiği için evliliğin Türklerde bir “pamuk ipliği” olduğunu, oysa Hristiyanlıkta evliliğin çok sıkı kurallara bağlı oluşu, çokeşliliğin ve boşanmanın yasak oluşu gibi nedenlerden dolayı “kırılmaz bir zincir” olduğunu söyler.

Ömer Seyfeddin’in eserini, yazı hayatının acemilik dönemi sayılabilecek ilk birkaç yılda yazdıkları hariç tutulursa, nerdeyse baştan sona milliyetçilik/Türkçülük ideolojisi yönlendirir. Bu ideolojinin bağlılarının o dönemde İttihat ve Terakki Partisinin iktidar gücüyle siyasetten ekonomiye ve oradan da sanat ve sosyal yaşama kadar her alanda “millî” bir toplum yaratmaya çalıştığı gözlenir (s. 160).

Onun hikâyeleri millî kimliğin inşası bağlamında ise üç kategoriye ayrılabilir:
a. Doğrudan doğruya okuru uyandırarak Türk olduğunu ve millî kimliğinin diğer bütün kimliklerinden daha önemli ve öncelikli olduğunu göstermek üzere yazılmış hikâyeler

b. Tarihî bir olayı ve o devirlerdeki olumlu kişilerin meziyetlerini göstererek bugünkü okura kim olduğunu hatırlatmak veya günümüzdeki kozmopolit/hümanist kişiliklerin çelişkilerini sunarak birinci gruba nazaran daha dolaylı denebilecek bir surette kimlik bilinci geliştirme amacında olanlar.

c. Doğrudan millî kimlikle ilgili bir mesaj vermemekle birlikte dolaylı olarak da bu tür bir bilinç aşılamaya çalışan daha sanatsal ve mesajın dolaylı ve örtük olduğu hikâyeler.

Primo Türk Çocuğu

Nakarat

Ashab-ı Kehfimiz
Hikâye, bir Ermeni gencinin günlüğünden Osmanlılık fikrinin nasıl aşama aşama dağıldığını ve iflas ettiğini anlatır.

Ömer Seyfeddin, esirlikten döndüğü 1913 yılında 9 hikâye yayımlamıştır. Savaşın başladığı 1914’ten 1917 yılına kadar hiçbir hikâye yayımlamamıştır. Onun asıl verimli devresi 1917 yılından ölümüne (6 Mart 1920) kadar süren üç yıllık dönemdir.

5. Bölüm: Birinci Dünya Savaşı Yılları: Edebiyat ve Propaganda
İsmail Hami Danişmend’e göre Osmanlı’nın savaşa girmesine sebep dört kişi Enver Paşa (1881-1922), Sadrazam Said Halim Paşa (1863-1921), Talat Paşa (1874-1921) ve Meclis-i Mebusan başkanı Halil Bey (Menteşe) (1874-1948)’dir.

İttihat ve Terakki genel merkezi, 1912 Balkan Harbi’nden sonra İstanbul’a taşınınca Ziya Gökalp’in isteği üzerine genel merkezde “zengin ve güzel” bir kitap odası kurulur.
Gökalp, partinin kültür bakanı gibidir.
1908 ve 1909 seneleri zarfında sadece İstanbul`da çıkan gazete ve dergi sayısı 353`tür.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında halkı ve askerleri motive edecek yayınların eksikliği sorunu baş gösterir.
Bu amaçla Harbiye Nezareti, Çanakkale’ye bir gezi düzenlemeye karar verir.
Başkumandan Vekâleti (Genelkurmay Başkanlığı), sanatkârlara Çanakkale savaş alanlarını ziyaret etmelerini ve “hasıl edecekleri tahassüsleri halka, tarihe ve müstakbel nesillere tasvir ve tebliğ eylemelerini teklif ed[er].” Bu bir emir değil, bir tekliftir.
Davet edilen yirmi otuz kişinin tamamının kimler olduğunu bilmiyoruz, ama kendisine davet ulaşanlardan on sekiz kişi, 28 Haziran 1331 (11 Temmuz 1915) Pazar günü sol kollarında çift yeşil defne dalından işaretli hâki keten elbiseleriyle Sirkeci garında toplanır.
Katılan isimler şunlardır: Müfit Ratıb, Ağaoğlu Ahmed, Orhan Seyfi (Orhon), Enis Behic (Koryürek), Celal Sahir (Erozan), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Hakkı Süha (Gezgin), Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ressam Çallı İbrahim, Ressam Nazmi Ziya, Selahaddin (Darüleytamlar müdürü), Ali Canib (Yöntem), Ömer Seyfeddin, Mehmed Emin (Yurdakul), Muhyiddin (Tanin gazetesi yazarı), Musikişinas Yekta (Ahmed Yekta Madran), Yusuf Razi ve İbrahim Alâaddin (Gövsa).
Heyet, 22 Temmuz 1915’te İstanbul’a döner ve böylece yolculuk süreleri de dahil olmak üzere gezi toplam 11 gün sürer.

Genel anlamda heyet, arzu edildiği şekilde edebî eserler üretememiştir. İçlerinden savaşla ilgili en çok yazan kişi Mehmed Emin’dir. Diğerleri doğru dürüst bir edebî eser üretiminde bulunmazlar.
Çanakkale’yle ilgili en çok yankı uyandıran ve hâlen de okunan eseri (“Çanakkale Şehitlerine”), o sıralarda büyük bir ihtimalle Teşkilat-ı Mahsusa görevlisi olarak Tunuslu Şeyh Salih ve diğer birkaç teşkilat üyesiyle birlikte Ceziretü’l-Arab’ta bulunduğu için heyette bulunmayan Mehmed Âkif yazmıştır (s. 189).

Heyette bulunan Ömer Seyfettin ise Tahir Alangu’nun belirttiğine göre bu ziyaretten sonra “Eski Kahramanlar” dizisi gibi bir seri hikâye yazmaya niyetlendiği halde epey gecikerek “Yeni Kahramanlar” başlığı altında “umutsuz ve şevksiz bir hava içinde yazıldıkları belli olan” üç tane hikâye yayımlamıştır: “Kaç Yerinden?”, “Aleko: Bir Çocuk” ve “Müjde”. Bunlara bir de nispeten daha umutlu bir hikâye olan “Çanakkale’den Sonra”yı da eklemek gerekir.

1917 yılında, daha kapsayıcı bir başka kampanya yapmaya karar verilir.

İttihat ve Terakki Partisi, arzu ettiği sonuçları elde edemese de dönemin koşullarında edebiyatı propaganda aracı olarak kullanmak üzere çeşitli girişimlerde bulunmuştur.

Hâmid, Yadigâr-ı Harb’de asıl olarak Çanakkale zaferini işlemekteyse de Kutu’l-Amare ve Galiçya cephesinden de sahneler yansıtır.
Neticede Hâmid’in bu son eseri 5000 nüsha basılarak orduya dağıtılmış ve Hâmid’e de 1000 lira verilmiştir.

Savaş yıllarında devletin örtülü ödeneğinden (“tahsisat-ı mestûre”) yararlanan yazarlarla ilgili 7-8 Eylül 1920 tarihinde İstanbul gazetelerinde çıkan haberlerde, Abdülhak Hâmid’in de ismi geçer. Bu haberlere göre Hamid’e 1918 senesinde Sadaret tarafından 30.000 kuruş, 1916 yılında Maarif Nezareti tarafından Külliyât-ı Âsâr’ının telif bedeli olarak 100.000 kuruş, yine aynı yıl yayımlanan ve yukarıda sözü edilen İlham-ı Vatan için 15.000 kuruş verilmiştir (s. 195).

6. Bölüm: Mehmed Emin (Yurdakul): Şiirinden Büyük Şair
Mehmed Emin (1869-1944), İstanbul’da Terkos civarındaki Zekeriyaköy’de balıkçılıkla geçimini sağlayan Salih Reis ile Edirne çevresinde yaşayan köylü bir ailenin kızı Emine Hanım’ın çocuğu olarak Beşiktaş’ta doğmuştur. Bir süre Hukuk Mektebi’nde okumuşsa da devam etmeyip memurluğa geçmiştir.
Sonraki dönemlerde Musul, Şarki Karahisar, Urfa ve en son İstanbul milletvekilliği yapmıştır.
Mehmed Emin’in edebî şahsiyetini şekillendiren iki önemli kaynak vardır: İçinde doğup büyüdüğü dar gelirli ailesi ve ileriki yaşlarında tanıştığı Cemaleddin Afganî.

Mehmed Emin’in ruhu, Hamdulluh Suphi’ye göre “bozuk bir Frenk terbiyesiyle fesada uğramamış[tır.]”

Afganî, İslam’ın modernleşme karşısında hayatın her cephesinde kendini yenileyerek inşa etmesi düşüncesi demek olan İslamcılık akımının kurucusu, bütün İslam dünyasında etkili olmuş bir din âlimidir.

İlki 1870 yılında ve ikincisi 1892’de olmak üzere iki defa Türkiye’ye gelen Afganî, dönemin pek çok aydınını olduğu gibi Mehmed Emin’i de etkilemişti.

Afganî, 1912’de tercüme edilip Türk Yurdu’nda yayımlanan bir yazısında, dilin önemini anlatırken onu bütün yeniliklerin ilk basamağı sayar.
Afganî, kendi dilleriyle eğitim ve öğretim gören bir milletin siyaseten bozulsa bile yıllar sonra tekrar toparlanabileceğini, fakat yabancı bir dille eğitim-öğretim yapan bir milletin kısa zamanda yok olup gideceğini söyler.

Cemaleddin Afganî, 1892’den öldüğü yıl olan 1897’ye kadar ömrünün son yıllarını İstanbul’da Abdülhamid’in ilgi ve kuşku karışımı gözetimi altında geçirirken Mehmed Emin de genç bir şair olarak sık sık onun ziyâretine gider.

Türkçe Şiirler’de baskın olan iki tem vardır: Millî duygulardan beslenen kahramanlık ve sosyal merhamet.
Bu iki tem, şiirinin iki ana damarı halinde ileride yayımlanacak ikinci şiir kitabı Türk Sazı: Yaralar ve Sargılar’da (1914) da aynen devam eder.

Mehmed Emin’i yeni kılan şey, işlediği temler değil beslendiği milliyetçilik düşüncesidir. Bu düşünce dolayısıyladır ki hece vezninde ve basit bir Türkçeyle yazmakta ısrar eder ve bu özelliğiyle II. Meşrutiyet’ten sonra egemen olacak olan Millî Edebiyat hareketinin öncüsü vasfını kazanır.

Mehmed Emin’in kitabı (Ey Türk Uyan) Ahmed Hikmet’in arzu ettiği gibi köylülere dağıtılmaz ama önce 15.000, sonra 10.000 basılarak Enver Paşa’nın emriyle askerlere dağıtılır ve aynı zamanda okullarda okutulur. Kitap, kısa süre sonra başında eser ve şairi hakkında övücü bir mukaddimeyle Almancaya da tercüme edilir. Tanınmış oryantalist Martin Hartmann da kitabı Türkleri gaflet uykusundan uyandıran bir eser olarak selamlayan övücü bir yazı yazar.

Tan Sesleri (1915) de 20.000 nüsha basılarak askere dağıtılır.

Mehmed Emin, aslında kendi şiiriyle de bu duyguyu (milli duygu) uyandırmak peşindedir. Zira ona göre Prusya bu duyguyla uyanmış, bir zamanlar Tatarlara haraç veren Rusya bu duyguyla canlanmış, İtalya, Eski Roma hayalini bu millî duyguyla parlatmıştır.

“Çanakkal’a Kahramanlarına” ithafıyla yayımlanan Ordu’nun Destanı, Çanakkale savaşıyla ilgilidir.

Dicle Önünde ise Osmanlı ordusunun Çanakkale’den sonra muzaffer olduğu ikinci cephe olan Kutu’l-Amâre zaferi dolayısıyla yazılmıştır.

Hasta Bakıcı Hanımlar kitabı, savaşlarda yaralanan askerlerin yaralarını saran hemşirelerin övgüsüdür.

1918 yılında yayımlanan Turan’a Doğru’da ise Mehmed Emin, Turan hayalinin karşısında Ruslar olduğu için yeniden değişik yönlerden Rusları eleştirir.

İsyan ve Dua’da ise şairin savaşın sonunda yaşanan mağlubiyetten ve İstanbul’un işgalinden doğan büyük bir ümitsizlik içinde olduğu görülür.

1921’de İstanbul’dan yola çıkıp Ankara’ya giden Mehmed Emin, daha Ankara’ya varmadan İnebolu’dayken kendisine Mustafa Kemal’in gönderdiği bir telgraf ulaşır. Bu telgrafta Mustafa Kemal tarafından “milletimizin mübarek babası” olarak selamlanan Mehmed Emin, yeni dönemin parlak bir köşesinde yerini almıştır.

1921’de bastırdığı Aydın Kızları adlı eserinden sonra Mustafa Kemal (1928) adlı manzum mensur karışık bir eser yazar…

…ölümünden sonra basılabilen eserlerinde, şiirlerini ciddî bir tashih veya otosansür işleminden geçirdiği görülmektedir. Metinlerde yapılan bu düzeltme/değiştirmeler, zaman zaman şairin edebî kaygılarla metnin aksayan yerlerini düzeltmesi şeklinde olsa da önemli ekleme ve çıkarmaların tamamı bunun dışında temelde üç noktada toplanmaktadır: Eski rejimi çağrıştıran “hilâfet”, “saltanat” gibi kelimeler; dinî kelime ve kavramlar ve son olarak Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal tarafından Türkiye Cumhuriyeti vurgusu amacıyla daire dışı bırakılan Turan ülküsü etrafındaki irredentist (yayılmacı) görüşler (s. 217).

7. Bölüm: Halide Edib Adıvar: Hümanist Bir Milliyetçilik Arayışı
Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nin o zamanlar ilk Türk öğrencisidir.
…özel dersler aldığı hocası ve sonradan eşi olan Salih Zeki
Salih Zeki pozitivizme inanan ve matematikçi
Halide Edib’in entelektüel kişiliğini şekillendiren üçüncü etmense özel hocası olan Rıza Tevfik’tir.
…okuduğu kolej, Halide Edib’i Anglo-Amerikan kültüre bağlarken ders aldığı hocalardan biri pozitivizmi diğeri de bunun tam tersi olan tasavvufu ona ilham etmekle onda başından itibaren inkârı güç gerçeklikleri sentezleme kabiliyetini geliştiriyordu (s. 220).

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihatçıların yayın organı olan Tanin gazetesindeki yazılarıyla yayın hayatında tanınmaya başlayan Halide Edib, aynı zamanda dönemin en önemli tartışma konularından biri olan milliyetçiliğe de bu yıllarda ilgi duyar

1910 yılına kadar Halide Salih imzasını kullanan yazarın, bu tarihten itibaren yazılarında Halide Edib ismini kullanmaya başladığı görülür.

İlk telif eseri Heyula’yı 1909 yılında Musavver Muhit dergisinde tefrika etmiştir.
Bu ilk romanında Halide Edib, karşılıksız bir aşk hikâyesini anlatır. Romanın kahramanı Ziya, arkadaşı Haşim’in karısı Selma’ya âşık olur. Fakat Selma, Haşim’in komşusu heykeltraş Şahap’la birbirlerini sevmektedirler. Şahap, sonunda Selma’yı yüzüstü bırakır.
Romanın sonunda Selma’nın gayri meşru yollarla edindiği çocuğunu doğururken kaybettiğini ve bu kayıpla birlikte de büsbütün ruh sağlığını yitirerek öldüğünü görürüz. Hem fazlasıyla melodram özelliği taşıması ve hem de toplumsal realitelere uymaması nedeniyle bu ilk romanın hiçbir bakımdan başarılı olduğu söylenemez.
Raik’in Annesi, Demet degisinde tefrika edilmeye başlandığı halde yarım kalmıştır. Daha sonra Resimli Roman Mecmuası’nda neşredilir, 1924 yılında da kitap olarak basılır.
Romanın başında Siret, komşu kızı Necibe’nin kendisiyle evlenmek istediğini ve kızın ailesinin de kendisinden haber beklediğini öğrenmesi üzerine İstanbul’u terk ederek Heybeliada’ya kaçar.
Raik’in annesi Refika’yla karşılaşır. Refika, tam da Siret’in tahayyül ettiği kadındır.
Kendisine ihanet eden kocası Rauf’u terk ederek çocuğuyla birlikte adaya gelmiştir. Refika, Rauf’un onurunu incitmiş olmasına nispetle Mansur adlı hasta bir gençle görüşmekte ve böylece o da Rauf’un onurunu zedelemek istemektedir.
Refika’ya âşık olur. Fakat onu kocasıyla barıştırmaya çalışır.

Seviye Talip, 1910 yılında Halide Edib’in gerek siyasî ve gerek ideolojik olarak Türkçülüğe yakınlaştığı bir sırada yayımlanır.
31 Mart olayları patlak verdiğinde bir müddet Amerikan Koleji’nde saklansa da iki çocuğuyla birlikte Mısır’a kaçar. İngiliz feminist Isabel Fry’dan aldığı davet üzerine İngiltere’ye gider. 1909 Ekim’inde yurda döndüğünde tifoya yakalanan oğlunun baş ucunda Seviye Talip’i yazar
Seviye Talip, İngiltere’de eğitim görmüş, Batılı düşünceler taşıyan Fahir adlı bir gencin karısı Macide’ye ve küçük oğlu Hikmet’e karşı taşıdığı sorumluluklarla kendi anlayış ve beğenisine uygun Seviye’ye beslediği aşk arasında yaşadığı çatışmayı anlatır (s. 224).
Bilhassa romanın ikinci yarısında Fahir’in bir genç kız gibi aşktan hastalanması, düşüp bayılması, gözyaşlarına boğulması hep biraz melodram özellikleridir.

Harab Mabedler, “Mensur Şiirler”, “Hikâyeler” ve “Aşk Fesaneleri” başlıklı üç bölümden oluşur.
Kimi zaman denizin, kimi zaman gölün, kimi zaman da musiki makamlarının anlatıcı veya karakter olarak canlandırıldığı bu metinler, Halide Edib’in konu ve üslup üzerinde değil anlatım teknikleri üzerinde de düşündüğünü gösterir.

Handan, Halide Edib’in yazarlık serüveninde önemli bir aşamadır.
Handan ile ihtilâlci Nâzım’ın aşk ve ideal arasında kendilerince koydukları bir hiyerarşi yüzünden anlaşamayıp ayrılmaları ve sonunda Nâzım’ın intiharı ve Handan’ın da mutsuz bir evlilikten sonra hastalanıp ölmesiyle sonuçlanan acıklı hikâyesi anlatılır.
Bütün bu hikâyenin yanıbaşında bir bakıma anlatıcı konumundaki Refik Cemal’in yaşadıklarına da tanık oluruz. Refik Cemal’in Handan’la tanışması ve onun hikâyesini öğrenmesi, karısı Neriman sayesinde olur.

Halide Edib’in Türkçülerle temasa geçmesi 1910-1912 yılları arasında olur ve Yeni Turan adlı “yegâne ideolojik romanını” Gökalp’ın ve Türkçülerin tesiriyle yazar.
Yeni Turan, kitabın yazıldığı tarihten yaklaşık yirmi yıl sonra yaşanmış bazı olayları anlatan ütopik bir romandır. Temelde Türkçülüğü savunan ve İttihat ve Terakki’nin devamı sayılan Yeni Turan Partisi ile Yeni Osmanlılar Partisi arasındaki siyasal rekabeti anlatır.
Anlatıcı Asım, Yeni Osmanlılar adlı muhalif partiye mensup Hamdi Paşa’nın yeğenidir. Karşı cephede ise Hamdi Paşa’nın arkadaşı Lütfü Paşa vardır.
Romanda edebî kaygılardan çok, mesaj verme endişesi ağır bastığı için tasvirler, tahliller veya kurgusal ayrıntılardan çok karakterlerin, özellikle de Yeni Turan ütopyasının romandaki sözcüsü olan Oğuz’un nutukları yer alır.
Romanda, Türkçülük ideolojisinin yanı başında kadın hakları sorunu da işlenir.
Halide Edib, bu romanında o yıllarda yaygınlık kazanmaya başlamış Türkçülüğü adeta bir din gibi misyon edinmiş insanları anlatır. Romanda bu misyonu taşıyan insanlar yarı mistik bir ruh hali içinde toplumdan ayrı hareket ederler.

Son Eseri, Harap Mabetler’de bulunan bir hikâyenin daha geniş bir planda tekrarıdır. Orada geçen “Feridun Hikmet’in Jurnalinden” başlıklı üç bölümden oluşan bir hikâyenin bu romanın temelini oluşturduğunu görürüz.

Mev‘ud Hüküm, ancak 1917 yılında tefrika halinde ve ardından 1918’de de kitap olarak basılır. Balkan Savaşı yıllarında geçen Mev‘ud Hüküm, idealist bir doktorun toplumsal duyarlılığını ve yaşadığı iç buhranları anlatır.

8. Bölüm: Edebî Turancılığın İki Temsilcisi: Müftüoğlu Ahmed Hikmet ve Müfide Ferit
“Turan” kelimesi Avesta’da geçen “Tûra” kelimesiyle ilişkilendirilmekte ve bir İran efsanesinden kaynaklanmaktadır. Firdevsi, Şehname’sinde Avesta’dan aldığı bu efsaneyi farklı bir biçimde anlatır. Buna göre hükümdar Feridun’un üç oğlundan ikincisinin adı Tur’dur. Ülkesini üç oğlu arasında paylaştıran Feridun, Tur’a Turan ülkesini verir ve onu Türklerin ve Çinlilerin padişahı yapar.

Ferencz Pulszky (1814-1897) adlı bir Macar yazar ve politikacısı, 1839’da yayımladığı bir makalesinde Macarların kökenini Asya’ya bağlarken Turan kavramını yine İran karşıtlığı üzerinden kullanmayı yeğlemiş ve Turan’ı Türkistan-Toharistan olarak tanımlamıştır. Ardından XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya’nın Orta Asya’yı işgale girişmesiyle birlikte kavram, bu coğrafî anlamını da muhafaza ederek daha çok dilsel ve etnik bir kategoriyi ifade eder hale gelmiştir (s. 254).

Ahmed Hikmet’in babası Yahya Sezai Efendi de tıpkı babası gibi tasavvufî şiirlerden oluşan basılmamış bir divan sahibi şair bir kişiliktir.
1877’de, henüz Ahmed Hikmet yedi yaşındayken vefat etmiştir.
Ahmed Hikmet, Galatasaray’da ağabeyi Refik Beyin kayınbiraderi olan Tevfik Fikret’le (1867-1915) tanışır.
İlk edebî eseri, Leyla yahut Bir Mecnunun İntikamı (1308/1891) başlıklı küçük bir hikâyedir.
…mezun olduktan sonra Hariciye Nezareti’ne girerek memuriyet hayatına atılır.

1893 yılından itibaren başta Hazine-i Fünûn ve Servet-i Fünûn dergilerinde Ahmed Hikmet ismine rastlanır. Bilhassa Servet-i Fünûn’da daha sonra Hâristan ve Gülistan’da (1901) toplayacağı küçük hikâyelerini yazar.

Çağlayanlar, 1911-1922 yılları arasında yazılmış kısa hikâyelerden oluşan bir kitaptır.
Çağlayanlar’ın ilk hikâyesi “Alpaslan Masalı” bir çeşit türeyiş efsanesidir. Çinliler tarafından kocası ve çocukları parçalanmış bir kadın, tek başına muhacir olmuştur. Yolda doğurduğu erkek evladını da bir kartal kapıp götürür. Kartal bebeği parçalayıp yemek üzere bir kayanın üstüne bırakmak isterken çocuk çalılığın arasındaki bir aslan yuvasına düşer. Aslan diğer yavrularıyla birlikte bu garip yavruyu da besler, büyütür. Fakat bu çocuk kendini hayvanlar âleminde yalnız ve garip hisseder (s. 262-263).
“Yarayı Kanatan” başlıklı hikâyede Müftüoğlu bir Macar masalı aracılığıyla Türklerin asıl sorunun milletine inanmayan insanlar olduğunu söyler. Söz konusu Macar masalına göre katili bulunmayan maktullerin cesetleri önünden zanlılar geçirildiği takdirde cesedin yarası kanarmış. Masalda kalbinde hançerle ölü bulunmuş bir Macar asilzadesinin bu yönteme göre katili arandığı halde bir türlü bulunamamış, nihayet gencin sevdiği kız geçince yara kanamaya başlamış. Müftüoğlu, Türklerin yarasını kanatanların onu beğenmeyip, ona itimat etmeyenler olduğunu düşünür.
“Padişahım Alınız Menekşelerimi, Veriniz Gülümü” başlıklı hikâyede babası ve nişanlısı Trablusgarp’a savaşa giden genç bir kızın ızdırabı anlatılır.
“Altın Ordu” hikâyesi, Türklerin büyük dalgalar halinde Orta Asya’dan göç etmelerini anlatır.
“Turhan Nasıl Çıldırdı” da Manisalı Karamemişoğlu Süleyman’ın oğlu olarak Kazan’da doğan ve Paris’te tahsil gördükten sonra bütün Avrupa müzelerinde Türkleri ve Müslümanları araştıran Turhan’ın yaşadıkları anlatılır.
“Ayşe Kızla Vato” hikâyesinde hiçbir eğitim almadan içgüdüsel bir kabiliyetle halı dokuyan Ayşe adlı muhayyel bir Türk kızının sanatını Fransız ressam Antoine Watteau’nun resimlerinden daha üstün gösterir.

Genel hatlarıyla Müftüoğlu hikâyelerinde Türklüğü vurgular. Okurda atalarının geldiği Orta Asya’yı ve ordan çıkan diğer kavimlerle bir yakınlık duygusu yaratmak ister.

Gönül Hanım
1917 yılı Eylül’ünde başlayan roman, 1. Dünya Savaşı başlangıcında Ruslara esir düşmüş bir Türk subayı Mehmed Tolun Efendi’nin esaret günlerinde tanıdığı iki Tatar kardeş Bahadır Bey ve Gönül Hanım ile yine kendisi gibi esir olan Macar Kont Béla Zichy’nin Orta Asya’daki Türk kitabelerini incelemek için yaptıkları geziyi anlatır.

Müfide Ferit Tek (1892-1971), Aydemir (1918) romanıyla milliyetçilik ve kimlik tartışmalarına katılmış Meşrutiyet dönemi kadın yazarlarındandır.
Aydemir, I. Dünya Savaşı başlarında uyanan ve 1918 yılında Azerbaycan’ın bağımsızlığı üzerine yeniden canlanan Turancılık düşüncesiyle yazılmıştır.
Roman, Türkistan’dan yeni gelmiş Demir’in Hazin ve Nevin’le görüştüğü romantik bir İstanbul akşamı tasviriyle başlar. Hazin ve Nevin, bir saray adamı olan Nedim Paşa’nın öksüz kızlarıdır.

Müfide Ferit’in Aydemir karakterini yazarken çocukluğundan beri tanıdığı Yusuf Akçura’dan ilham aldığını kızı Emel Esin söylemektedir.

Sonuç
XIX. yüzyılın ikinci yarısı ve XX. yüzyılın ilk yarısı hakkında yapılan çalışmalarda edebiyat, daha çok toplumu yansıtan, toplumun bir devrine ait sosyal ve siyasî meselelere ayna tutan bir alan olarak kabul edilir.
II. Meşrutiyet’ten sonra yaşanan birtakım siyasî tecrübeler, siyasî ve entelektüel elite azınlık milliyetçiliklerine ve emperyalist saldırılara karşı halkı uyandırmayı ve millî kimlik inşasını bir zaruret olarak dayatır.

Modernleşme düşüncelerini taşıyacak standart ve kolay anlaşılır “millî” bir dilin üretmesi beklenen en öncelikli hedef ise millî edebiyattır.
Fakat, meselenin asıl olarak Yeni Lisan hareketiyle ortaya çıktığı ve savunucularının değişik görüşlerine rağmen üç temel noktada odaklandığı görülür: Sade ve “millî” bir dil, hece vezni ve yerli Türk hayatını anlatmak.

Gökalp, birtakım şiirler, manzum masal ve destanlar yazsa da asıl olarak bir edebiyatçı değildir. O, millî bir edebiyatın nasıl kurulması gerektiği konusunda teorik bazı tezler ortaya koyar ve bir perspektif geliştirir. Onun millî edebiyatla ilgili geliştirdiği bu tezlerin en güzel uygulayıcısı ise şüphesiz Ömer Seyfeddin’dir.

Mehmed Emin, edebî olarak bugünün okuyucusunun beklentilerine cevap verecek bir şair değilse de devrin en üretken şairidir.
…
Mehmet Sümer - Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 2015

Ömer Seyfettin Hikâyelerinde Alt Metinler


Serkan Özdemir - Ömer Seyfettin Hikâyelerinde Alt Metinler

…çalışma Ömer Seyfettin’in eserlerini, yazarın hayatından yola çıkmak yerine metinlerin göndergelerinden hareketle anlamayı ve açıklamayı hedeflemektedir.
Giriş
Hatıra/anı/günlük formundaki yazılarını askerlik hayatı sonrasında çeşitli dergi ve makalelerde çıkan siyasî, toplumsal, edebî tenkit içerikli yazıları takip eder. Bunlarla eş zamanlı olarak Batı klasiklerinden yaptığı tercümeler, yazdığı şiir ve mensur şiirler de onun eser verdiği edebî formları oluşturur. Hikâyeciliği kadar siyasî ve ideolojik düşünceleriyle de birçok edebiyat araştırmacısının ilgi odağı haline gelir.

…yazınsal faaliyetlerini birden fazla edebî türde sürdürmesine karşın, hikâyeleriyle ön plana çıkar (s. 1).

Sağlam bir kurgu üzerinde yükselen hikâyeler çoğunlukla ‘edebî realizm’ ile ‘gündelik realite’ arasında seyreder.

Ömer Seyfettin’in edebiyatımızda Mauppasant tarzı hikâye geleneğinin öncülerinden olduğunu söylememiz gerekir.
…iki yazarın hikâyelerinde gündelik olaylara ve hayata bağlılığı da dikkat çeker.

…sanat anlayışı üç kavram etrafında şekillenir, “Hakikat, hayat, müşahede...” / s. 2

‘Hayat’ı, etrafında hikâye teşkil edebileceği her şey olarak değerlendiren Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde gündelik realite (hayattan alınan hakikat parçaları), edebî realizme dönüşür.
…gündelik hayattan kurmaca hayata geçiş  ‘müşahede’ ile sağlanır (s. 3).

Ömer Seyfettin, bir yazısında Antoine Albalat’ın “Yazmak istediğiniz vakit okuyunuz; yazabileceğiniz vakit okuyunuz; artık yazamayacağınız vakit de okuyunuz ...” sözlerine yer vererek sürekli bir okuma etkinliğini önemsediğini gösterir (s. 7).

Ömer Seyfettin’in okumaları edebî metinler temel alındığında genel olarak iki ayrı kanaldan beslenir. Bunlardan birini Batı edebiyatı metinleri, diğerini Türk edebiyatı metinleri oluşturur.

“Nesrin, nazmın tekniği garptadır. Modeller garptadır. En büyük şaheserler garptadır.” diyen Ömer Seyfettin okuma eyleminin başına Yunan ve Latin klasiklerini koyarak sanatın sırrının bu eserlerdeki sadelik, saflık, samimilik ve vuzuhta olduğunu iddia eder. Ömer Seyfettin için en önemli klasik yazarların başında Odisse ve İliada gibi şaheserler yazan Homer gelir.
Ömer Seyfettin onun İliada adlı eserinden tercümeler yapar.

Çeşitli bağlamlarda göndermeler yapılan Shakespeare (Othello), Emile Bergeret (Lyre Brise), Gaston Deschamps (La vie et Livres), Cervantes (Don Kişot), Maurice Leblanc (Arsen Lüpen serisi), Sir Artur Canon Doyle (Sherlock Holmes), Daniel Defo (Robinson Crusoe), Piere Loti’nin (Aziyade, Desenchantee) metinleri Ömer Seyfettin’in okuma yelpazesinin sınırları hakkında bir fikir verir.

Ömer Seyfettin’in okuma edimini yönlendiren diğer kültürel alanı, Divan edebiyatı, Batı tesirindeki Türk edebiyatı (Tanzimat, Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âti dönemleri) ve millîleşme sürecine giren Türk edebiyatı metinleri (Millî edebiyat), Halk edebiyatı metinleri oluşturur.
…kültürel bir miras olarak gördüğü divan edebiyatını dil yönünden eleştirir.
Bir insan kendi edebiyatının tarihini bilmezse mümkün değil millî bir satır yazı yazamaz.

2.Metinlerarası İlişkiler (Intertextualıty)
Metinlerarasılık, terim olarak ilk defa 1960’lı yıllarda Fransız edebiyat kuramcısı Julia Kristeva tarafından ortaya atılır (Saussure ve Bakhtin’e rağmen).
…tüm kuramcılar metinlerarasılığın iki metin arasında meydana gelen ilişki olduğu düşüncesinde birleşirler. Bu ilişki/bağlantının gerçekleşebilmesi için bir ‘alt metin’ (hypotext) ile bir ‘ana metin’e (hypertext) gerek duyarlar. Bu iki metin arasındaki ilişkiler farklı kuramcılar tarafından çeşitli şekillerde açıklanmaya çalışılır.

Metinlerarası bağlantılar:
yer/bağlam değiştirme (transposition)
değişim /dönüşümler (transformation)
Taklit/tekrar (imitation)

‘Sosyal metin’(social text) ve ‘yer/bağlam değiştirme’ (transposition) kavramları Kristeva’nın en çok üzerinde durduğu konulardır.

‘Sosyal metin’, metinlerin kendi içinde incelenip anlamlandırıldıktan sonra sosyal ve tarihî metinlerle ilişkilendirilerek metinlerin sosyal ve tarihî bir ortama oturtulmasıdır.

‘Yer/bağlam değiştirme’ (transposition) Kristeva’ya göre herhangi bir metin parçasının başka bir metne taşınmasıdır.
Kendisinden önceki metinlerden yapılan alıntılar Kristeva metinlerarasılığının omurgasını oluşturur.

Barthes’in konuyla ilgili olarak ortaya attığı ‘açık metin/yapıt’ kavramı metinleri başka metinlere açarak, kapalı bir sistem olmaktan uzaklaştırır.
Roland Barthes’a göre “yazar ölmüştür.”
…anlamlama sürecinde hakimiyet okurun eline geçer.

“Her metin bir metinlerarasıdır.” diyen Barthes metinlerin bir “yeniden üretme” işi olduğu düşüncesiyle onları “eski alıntıların yeni bir örgüsü” olarak nitelendirir.

…metinlerarasılık Harold Bloom’da “kendisinden önceki metinlerden etkilenme” olarak belirir.

Gerard Genette’e göre toplam beş ayrı metinsel aşkınlık kategorisinden söz edilebilir.
1) Metinlerarasılık (intertextuality),
2) Ana metinsellik (hypertextuality),
3) Yan metinsellik (paratextuality),
4) Üst metinsellik (architextuality),
5) Yorumsal üst metinsellik (metatextuality)

3.Ömer Seyfettin’in Hikâyelerinde Alt Metinlerin Tespiti ve Metinlerarasılık Uygulamaları
Ömer Seyfettin hikâyelerinde aşağıdaki metinlearasılık unsurları şeklinde karşımıza çıkar:
1) Epigraflar
2) Alıntılar (Gizli Alıntılar/Plagiat-Anıştırmalar/Allusion)
3) Notlar (Açıklamalar/Dipnotlar/Başlık Altı Notlar)
4) Göndermeler (Metinlere ve Şahıslara Yapılan Göndermeler)
5) Çağrışımlar (Okur Merkezli Çağrışımlar/Yazar Merkezli Çağrışımlar )
6 ) Dönüşümler/Değişimler (Konuya Bağlı Değişimler/Türe Bağlı Dönüşümler) / s. 35

İki Mebus
Hikâyenin başlığı bir yan metinsel unsur olarak okurda bazı siyasî çağrışımlar meydana getirir.
…Bu zavallı Tevfik Fikret de taab-ı tahassüsle ihtiyarlayınca edebiyattan nefrete başlamış…
Bu ifadelerde Tevfik Fikret’in ruh haline yapılan açık bir gönderme göze çarpar.

Tevfik Fikret’e yapılan gönderme, Feylesof ile Fikret’in duygu ve düşünce dünyasındaki paralellik, hikâyeyi Rübâb-ı Şikeste’nin anlam sahasını da çağrıştıran bir konuma eriştirir.

İsim anma yöntemiyle yapılan açık gönderme sonucunda Rübâb-ı Şikeste ve İki Mebus adlı eserler arasında meydana gelen metinlerarası ilişki, alt metinlerin ana metin içine girmesi ve onun anlam alanını etkilemeyi amaçlamasına dayalı bir anametinselliktir (s. 38).

Erkek Mektubu
Hikâyede bir başka yazarın ve eserinin adının anılması yöntemiyle tesis edilen metinlerarası ilişki kendisini “Erkek Mektubu” adlı hikayede bir alt metnin açığa çıkmasıyla belirginleştirir. Bu alt metin Pierre Loti’nin “Les Desenchatee”sidir.
Loti’nin “Mutsuz Kadınlar” adlı romanında sözü geçen mektuplarda ve Ömer Seyfettin’in Erkek Mektubu adlı hikâyesindeki mektupta bir bayan memnuniyetsizliği ve serzeniş vardır.

Busenin Şekl-i İptidaîsi
Hikâyede bir erkeğin hayat kadınıyla yaşadığı bir gecelik aşk konu edilir.
…hayat kadını öpmeyi sadist bir temele dayandırır…
Sadizm, Fransız yazar ve düşünür Marguis De Sade’nin isim babalığını yaptığı ve eserlerinde incelediği bir kavram olarak karşımıza çıkar. Zaten Ömer Seyfettin’in hikâyesinin ileriki sayfalarında da adı zikredilen Sade ve konuyla ilgili eseri ‘Justine/Erdemin Felâketleri’ bu hikayede bir metinlerarasılığın varlığını kaçınılmaz kılar (s. 41).
Sade ve Ömer Seyfettin arasındaki metinlerarasılık doğrudan gönderme ve etkilenme vasıtasıyla gerçekleşir…

Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür
Ömer Seyfettin’in Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür adlı hikayesinde Heredote Tarihi’nde yer alan bir vak’a edebî dönüştürmeler çerçevesinde konu edilir. ‘Anlatı içinde anlatı’ olarak da niteleyebileceğimiz bu hikâyede hem Ömer Seyfettin’in kurmaca olarak naklettiği olaylar dizisi hem de Heredote Tarihi’ndeki gerçek bir vak’a olan Candole’un başından geçenler anlatılır.
…yazar, ‘Heredote Tarihi’den hem ‘alıntı’ aracılığıyla hem de hikayesine konu/kaynak olarak kullanır.
Alt metin olarak ele aldığımız Heredote Tarihi’ne anametinden (Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür) yapılan sapmalar, okuru bu metinden haberdar olmaya mecbur bırakır.
Bu hikâyede meydana getirilen metinlerarasılık uygulamalar anametinsel değişim/dönüşümlere verilebilecek en güzel örnekler arasında yer alır. Çünkü bu hikâyede metinlerarasılık yalnızca gönderme veya bir yönüyle iki metni ilişkilendirme biçiminde tesis edilmemiştir. Gerek alt metin veya kaynak metin üzerinde yapılan kesme ve dönüştürme, gerekse ana metinde gerçekleştirilen alıntılama, genişletme ve değiştirmeyle „’Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür’’ adlı hikâye tamamıyla anametinsel uygulama alanı görünümündedir (s. 49).

Bahar ve Kelebekler
…hikâye yaşlı bir kadın ve torununun arasında geçen konuşmalar nedeniyle bir kuşak çatışmasına dönüşür.
…genç kız Pierre Loti’nin ‘Desenchantee’ (Mutsuz Kadınlar) adlı kitabını okuyor.
Hikâyede yaşlı kadın aracılığıyla Pierre Loti’nin düşünceleri ve kitabı eleştirilir Bu eleştiri temelli gönderme bir metinlerasılığa neden olur.
Mauppasant’ın kısa hikâyesi “Jadis” ve “Bahar ve Kelebekler ” arasındaki benzerlikler yapısal ve şematik olduğu kadar karakterlerin sayısı, bazı ana hatlar, kurgu ve anlatım tekniği bakımından da ilişkilidir

İrtica Haberi
Ömer Seyfettin, hikâyede küçük bir nota yer vererek, konunun “Bir zabitin cep defterinden” alındığını belirtir. Bu not metnin okuruna bir yön tayin eder ve metnin anlam dairesinin sınırlarının çizilmesine yardımcı olur.
…okur, sözünü ettiğimiz notu gördüğünde doğal olarak Ömer Seyfettin’in hayatı ile eseri bağlantı içine sokar.
…hikâyede metinlerarasılık kategorilerinden bir diğeri anametinselliktir. Anametinselliği sağlayan unsurlar, kendisini üç alt metin çevresinde gösterir. Gönderme yoluyla adı anılan Roland De Mares’ın “Mal Ottoman” adlı makalesi ve Mithad Paşa’nın Kanun-i Esasi’si ile özetleme ve çağrışım yöntemiyle ana metne sokulan Pierre Loti’nin “Aziyade” adlı romanı bahsettiğimiz alt metinlerdir.

Primo Türk Çocuğu
s. 59 vd.

Piç
Osmanlı’nın Mısır ve diğer bölgelerden çekilme zorunda kalmasıyla: “…hain ve zehirli bir çekirge bulutu gibi oraya üşüşen Avrupalılar bu zavallı İslam memleketinin bütün hayat damarlarını ellerine geçirmişler…”
Ömer Seyfettin kurmaca karakterler üzerinden milli hassasiyetini bu ifadelerle ortaya koymaktadır.

Küçük Hikâye
Hikaye kişisi aracılığıyla alıntı yapılan şiir Ziya Paşa’nın “Terkib-i Bend”idir.
Hikayedeki Max Nordau, Namık Kemal, Hristo Bertof göndermelerini ikinci metinlerarasılık kategorisinde değerlendirmek gerekir. Medeniyetimizin Ekâzib-i Mevzuası ve Terkib-i Bend’i birinci kategoride değerlendirilmelidir.

Başını Vermeyen Şehit
…hikâyenin çıkış noktası ve arketipi Peçevî tarihinde yer alan Grijgal kadısı destanıdır.
Ömer Seyfettin hikayesini kurarken Peçevi Tarihi’ndeki Grijgal kadısı destanında anlatılan olayların kronolojisine sadık kalmıştır. İki eserin de iskeletini meydana getiren olaylar dizisi aynıdır.
Bu tarz anametinsellik özelliği taşıyan metinlerin okuma işlemi ancak iki metnin karşılaştırmalı olarak ele alınmasıyla tamamlanabilir.

Harem
Sermet ile Nazan’ın gün geçtikçe kıskançlık nedeniyle çekilmez bir hal alan evlilik hayatları konu edilir.
…okuduğu hikayede çiftlerin birbirini aldattığını düşünen okur, hikayenin sonunda böyle bir şeyin olmadığını, yaşananların sanılanın aksine bir ‘cürm-i meşhut’ hadisesi olmadığını anlayacaktır.
Nazan’in hikayede yaptığı Don Kişot benzetmesi, aslında yazar tarafından Cervantes’in Don Kişot adlı eserine yapılmış bir göndermedir.
…eşinin kıskançlığı için Sermet’e “Vay Othello Bey !” şeklinde hitap eder. Othello ismi duyan okur, Shakespeare’in bir trajedisine gönderme yaparak, okuru ilgili metni düşünmeye, iki metin arasındaki bağlantıyı çözmeye yöneltir.
Shakespeare’in Othello’su, aynı zamanda Harem adlı hikayeye konu bakımından kaynaklık eder. Bu nedenle iki metin arasında birçok yönden metinlerarası ilişkiye dayalı benzerlik mevcuttur.
…iki metnin temelini de kıskançlık oluşturur.

Fon Sadriştayn’ın Oğlu
Fon Sadriştayn’ın Oğlu adlı hikaye aslında Ömer Seyfettin’in bir başka hikayesi olan Fon Sadristayn’ın Karısı adlı hikayenin devamıdır.
(Fon Sadriştayn’in Oğlu), altmetnin (Fon Sadriştayn’ın Karısı) devamı olarak kurgulanmıştır. Bu iki metin arasındaki ilişki metinlerarsılık terminolojisinden hareketle ‘uzatma’ işlemi olarak nitelendirilebilir. Çünkü yazar aynı şahıslar kadrosunu kullanarak, aynı konu üzerinde, zamansal bir devamlılık içinde anametni kurgular.

Yalnız Efe
Hikayenin başında (…) göndermeler okura halk anlatılarını, destanları ve koşmaları çağrıştırır.
Bundan sonra okur elindeki metni bir hikaye olarak değil bir yiğitlik destanı olarak algılamaya başlar.

Ashab-ı Kehfimız
Hikâyede bir Ermeni gencinin günlüğü/hatıraları şeklinde oluşturulan hikâye kurgusuyla, onun bakış açısından Osmanlı’nın Tanzimat ile başlayıp Meşrutiyet ile son bulan süre içindeki bir takım siyasi, sosyal ve toplumsal olaylar anlatılır.
Hikayede defalarca “bila tefrik-i cins u mezhep” vurgusu yapılması, Kanun-i Esasi’ye yapılan gönderme olarak metinde yerini alır.
Kehf suresinde Ashab-i Kehf ile ilgili bir menkıbe yer alır. Çeşitli dinî kaynaklarda ve hadislerde de anlatılan “Ashab-ı Kehf’ ile ilgili menkıbe metnin anlam dairesinde metinlerarası okura kutsal kaynakları çağrıştırır.
Göndermenin din değiştirmeleri istenilen Ashab-ı Kehf (gençler) ile Türklüğünü unutması istenen Türkçüler arasında bir bağlantı kurmak için hikâyeye konulduğu anlaşılır.
Ömer Seyfettin’in Rene Pinon’dan alıntıyla hikayede yer verdiği “Türkler, aldıkları askerlerin içinden ırkça Türk olanları İstanbul’da, Edirne’de, Makedonya’nın mutedil, güzel yerlerinde istihdam ederler, gayri Türkleri Yemen’e Fizan’a en uzak yerlere gönderirler.” şeklindeki sözler bir metinlerarasılığa neden olur. Yazarın kendi metninde başka bir yazara ait ifadeleri tırnak içinde ve isim belirterek kullanmakla açık bir şekilde alıntı yapar. Burada metinlerarasılık açısından altmetin haline gelen Rene Pinon’un eseriyle ilgili bilgi verilmez.
Yazar kurmaca karakter vasıtasıyla Tevfik Fikret’e ve şiirine yönelik bir eleştiri yapar.
Hikâyede ismi anılarak gönderme yapılan bir isim de Ahmet Mithat Efendi’dir.

Açık Hava Mektebi
s. 106 vd.

Bilgi Bucağında
s. 116 vd.

Şîmeler
s. 128 vd.

Sonuç
Tüm edebî faaliyetlerde olduğu gibi Ömer Seyfettin’in hikâyeleri de metinlerararasılık niteliğine sahiptir. Hikâyelerinin önemli bir bölümü alt metinler (hypotext) üzerine inşa edilir.
Ömer Seyfettin’in hikâyeleri, okurlarını farklı metinlere yönlendiren, onları farklı anlam ve çağrışım alanlarına sevkeden yapılardır.
Ömer Seyfettin’in metinlerinde yer verdiği metinlerarası göndergeler geniş bir okuma birikimine sahip olduğunu gösterir.

Ömer Seyfettin’in hikâyeleri çoğunlukla yer/bağlam değiştirme (transposition), değişim/dönüşüm (transformation), tekrar/taklit/yeniden yazma (imitation) gibi anametinsel uygulamaların yer aldığı bir kurgusal oyun sahasıdır.
…
Serkan Özdemir - Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 2011