2 Ocak 2010 Cumartesi

Karl Marx - Grundrisse - Özet - Notlar

Karl Marx - Grundrisse - Notlar

Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma

Mütercim: Sevan Nişanvan, Birikim Yayınları, 1979

 


Sunuş

Bu bölüm, Grundrisse’nin Marx’ın teorik gelişimindeki yeri, kitabın yazılış öyküsü ve Marksist teorideki öneminden söz ediyor.

Eser, Marx’ın 1857-1858 yıllarında kaleme aldığı ve Kapital’in ilk taslağını oluşturan defterlerdir.

Uzun süre gün ışığına çıkmayan bu metin, ancak 1950'lerden sonra gerçek anlamda tanınmaya başlanmıştır.

1857 Bunalımı / Marx ve Engels, bu krizi bir devrimin habercisi olarak görmüş ve kuramsal temeli bir an önce bitirme telaşına düşmüşlerdir.

"Geceleri deli gibi ekonomik araştırmalarımı toparlamaya çalışıyorum ki, tufandan önce hiç olmazsa işin ana hatları (die Grundrisse) ortaya çıksın."

 

Grundrisse'nin en değerli yönü, toplumsal gerçekliğin iki katmanlı yapısını (yüzeydeki pazar ilişkileri ve derindeki üretim/sınıf ilişkileri) keşfetme çabasıdır.

Mücadele, hep bu mücadeleyi saklayan bir kurumsal yapının gerisinde cereyan eder.

 

Mübadele İlişkileri, Üretim İlişkileri ve Kapitalist Sömürü

Marx, kapitalizmi "emek-gücünün bir meta olarak özgürce alınıp satılabildiği toplum" olarak tanımlar. Burada kritik olan, işçinin emeğini değil, emek-gücünü (potansiyelini) satmasıdır.

Satılan şey fiili çalışma (emek) değil, çalışma kapasitesidir (emek-gücü). Kapitalist, bu gücü emeğe dönüştürebilmek için üretim araçlarına (sermaye) sahip olmalıdır.

Kapitalist, ekmek üretirken sadece ekmeğin faydasıyla (kullanım değeri) ilgilenmez. Onu asıl ilgilendiren, emeğin her türlü somut niteliğinden sıyrılmış hali olan soyut emektir.

 

Piyasa geliştikçe, ürünler sadece fiziksel varlıklar olmaktan çıkar ve içerdikleri emek miktarına göre "değer" kazanır. Bu durum, serveti somut sınırlarından kurtarır. Artık bir şato sadece bir bina değil, bir miktar "satın alma gücü"dür.

Piyasadaki işbölümü, farklı somut emekleri (çiftçilik, inşaat vb.) soyut bir "değer" ölçeğinde eşitler. Bu sistemin işlemesi için üç hukuki özgürlük şarttır:

 

İstediği malı üretme özgürlüğü.

 

Ürettiğini satma özgürlüğü.

 

Kazandığıyla başka bir mal alma özgürlüğü.

Üreticinin ürettiği mal üstünde bu üç hakka sahip olmasına dayanan ve doğrudan doğruya piyasa sisteminin iç mantığından kaynaklanan hukuki ilkeye özel mülkiyet yasası diyoruz.

 

Burjuva Toplumu, özel mülkiyet yasasına dayanır

Burjuva toplumunun çift karakteri

Civil Society (Uygar Toplum): Ticaretin kişisel otoritelerden kurtulduğu, mülkiyetin hukukla korunduğu, bireyin "özgür" olduğu aşamadır.

Bürgerlich Gesellschaft (Bencillik Toplumu): Aynı toplumun öteki yüzüdür; herkesin herkese karşı savaştığı (bellum omnium contra omnes), bencilliğin temel yasa olduğu bir rekabet alanıdır.

 

Birey, ürettiği üzerinde mülkiyet hakkına sahiptir ve topluma karşı (zorla) bir üretim yükümlülüğü yoktur. Üretici ve tüketici arasındaki ilişki artık "insani" değil, "piyasa" aracılığıyladır.

Hukuken kimse kimsenin emeğine zorla el koyamaz (kölelik ve serfliğin kalkması). Herkes "eşittir" çünkü herkes meta satıcısıdır. Ancak bu, piyasa kuralları içinde eski mülk sahiplerinin (aristokratların) tasfiyesini ve her şeyin "meta"laşmasını sağlar.

Eskiden ihtiyaç için üretilirken, şimdi "soyut emek" ve "değer" (para) biriktirmek için üretilir.

Kapitalist için üretim araçlarını (teknolojiyi, fabrikayı) geliştirmek bir tercih değil, yok olmamak için bir zorunluluktur. Emeğin üretkenliği artmazsa, ürünün değeri düşer ve üretici iflas eder.

 

Eğer işçi emeğinin tam karşılığını alırsa, kapitaliste (artık-değer) kalmaz. Eğer kapitalist işçinin emeğinden çalarsa, bu "özel mülkiyet hukukuna" aykırı bir zorbalık olur.

İşçi, fabrikaya girdiğinde aslında satacak bir "emeğe" sahip değildir (çünkü hammadde ve makinesi yoktur, yani fiilen çalışamamaktadır). İşçinin sattığı şey, emek-gücüdür (çalışma kapasitesi).

Kapitalist, emek-gücünün "değerini" (işçinin yaşamını sürdürmesi için gereken miktar) öder. Ancak bu emek-gücü, kullanıldığında kendi değerinden daha fazla değer yaratan mucizevi bir metadır.

 

İşçi ücreti emeğinin karşılığı değildir; kapitalist, üretilen değer ile ödenen ücret arasındaki artık-değere el koyar.

 

Ücretler yükselirse enflasyon devreye girer; işçinin alım gücü tekrar "asgari" seviyeye çekilir.

Kapıda bekleyen işsizler, çalışan işçinin ücret talebini baskılar. "Beğenmiyorsan başkası var" mantığı asgari ücreti sabitleyen en büyük güçtür.

Toplumun genel refahı arttıkça, daha düşük standartlarda yaşamaya razı "yeni kurbanlar" (göçmenler, azınlıklar) sisteme dahil edilir.

Boyacı, tamirci gibi kendi işini yapanların geliri, "işçilikten kaçışı" önlemek için endüstriyel çözümlerle (hazır ürünler, büyük servisler) işçi ücreti seviyesinde tutulur.

Köyde kötü koşullarda yaşayan köylü, kentteki işçi için her zaman bir "ucuz emek" tehdidi olarak hazır tutulur.

İşçi, o halde, zorunlukların kölesidir.

 

Kapitalist giderse, mevcut piyasa düzeninde işçinin "ekmek kapısı" da kapanır. Çözüm, bireylerin değişmesi değil, "üretim araçlarının mülkiyet yapısının ve üretimin amacının" (kâr için değil, toplum için) değişmesidir.

Sömürü, işçinin az maaş alması değildir; sömürü, işçinin kendi hayatı ve emeği üzerinde söz hakkının olmaması, piyasanın ve sermaye birikiminin "iş hayvanı" haline getirilmesidir.

Çözüm yolunu bulabilmemiz için analizimizi başka bir düzeye taşımamız gerekiyor.

 

Ekonomi Politiğin Eleştirisi

Mülkü halka dağıtsanız veya devlete verseniz bile, eğer "üretim araçlarının kendisini artırma (sermaye birikimi) mantığı" sürüyorsa, sömürü de başka bir isim altında (bürokrasi, devlet kapitalizmi vb.) sürecektir.

Dönemin popüler sosyalistleri (Proudhon gibi) kapitalistleri yok etmek isterken sermayeyi korumaktadırlar.

İşçiye emeğinin tam karşılığını (kuponlarla) vermek, üretimi imkansız kılar.

Eğer işçi emeğinin %100'ünü alırsa yatırım yapılamaz. Eğer yatırım yapılacaksa, işçinin emeğinden mutlaka bir "kesinti" (artık-değer) yapılmalıdır. Bu durumda sosyalist bir yönetim bile işçiye karşı "üretimi koruyan bir otorite" (baskı aygıtı) haline gelir.

 

Sermaye sadece "para" değildir; o bir toplumsal ilişkidir.

Sermaye, faydalı bir şey üretmek için değil, değeri (parayı) artırmak için çalışır. Ekmek üretmek, sadece para kazanmak için bir "araçtır".

Vakit nakittir." Üretim, somut ihtiyaçlarla sınırlı değildir; sonsuz bir genişleme arzusudur. Bu da aşırı üretim krizlerine yol açar.

Sermaye için fırın veya dokuma tezgahı olması fark etmez; o, kâr getirecek her şekle (paraya) dönüşebilen bir "mübadele gücü"dür.

 

İnsan (canlı emek), aleti (ölü emek) kullanarak bir şey üretir.

Kapitalizmde ise alet (sermaye), insanı kullanır.

 

Sermaye, işçiyi içine çekip "kabartan", işçi sayesinde canlanan bir vampir gibidir. İşçinin kendi üretici gücü, ona karşı "yabancı bir güç" (onu ezen, ona hükmeden sermaye) olarak dikilir.

Sermayeyi ortadan kaldırmadan ücretli emeği korumaya çalışmak bir çelişkidir. Eğer işçi "ücretli işçi" olarak kalacaksa, onu sömüren bir "sermaye" (ister şahıs mülkü, ister devlet mülkü olsun) var olmak zorundadır.

 

Burjuva toplumunda bireyin gücü, sahip olduğu mülk ve para kadardır.

Para, kullanım değerinden kopmuş saf mübadele değeridir.

 

Başlangıçta mülkiyet hakkı "kendi emeğinin ürününe sahip olma" olarak tanımlanırken, sermaye aşamasına geçildiğinde bu yasa tam tersine döner.

Sermaye aşamasında başkasının emeğini (emek gücünü) satın alarak, onun ürününe el koymaya döner.

Bu noktada mülkiyet artık "emekten ayrılma" ve "yabancı emeğe hükmetme" anlamına gelir.

Sermaye, kendi varlık koşullarını (işçinin mülksüzleşmesi, piyasanın oluşması vb.) bizzat kendi işleyişiyle sürekli yeniden üretir.

Bu bir kısır döngü değil, her adımda sermayenin daha da devleştiği, insanın ise daha da yabancılaştığı bir süreçtir.

 

Sunuş (Nişanyan)

Marx’ın orijinal el yazmaları neredeyse hiç başlıksız ve paragrafsız, devasa bir blok halindedir.

Bölümlemede Marx’ın 1859’da hazırladığı "Defterlerimin İçindekiler" listesi rehber alınmıştır.

Marx bu metni başkalarına okutmak için değil, kendi zihnini aydınlatmak için yazmıştır. Bu yüzden aynı anda hem kendi gençlik düşünceleriyle hem klasik ekonomi politikle hem de en önemlisi Hegel felsefesiyle hesaplaşmaktadır.

Marx’ın Almancası saf bir dil değildir; İngilizce, Fransızca, Latince ve Yunanca terimlerle doludur.

 

Kapital’de daha sistematik ve "steril" hale getirilen fikirler, burada tüm kargaşası, yan yolları (konu sapmaları) ve felsefi kökleriyle (Hegel vurgusu) bir arada bulunur.

 

Ek 1 - 2

EK 1: 1857 Krizi ve "Devrimin Ayak Sesleri"

Marx’ın 1857 tarihli gazete makalesi, iktisat teorisi ile güncel siyasetin nasıl iç içe geçtiğini gösterir.

 

Marx; Hindistan'daki ayaklanma (Sepoy Mutluluğu), İngiltere'deki reform hareketleri ve Fransa'daki mali kriz arasında organik bir bağ kurar. İngiltere'nin dışarıdaki askeri meşguliyetinin (Hindistan ve Çin), Kıta Avrupası'ndaki olası bir devrimi bastırmasını engelleyeceğini öngörür.

 

EK 2: Grundrisse’nin "6 Kitaplık" Planı

Marx başlangıçta Ekonomi Politiği şu 6 ana başlıkta incelemeyi planlamıştı:

Sermaye (Genel olarak sermaye, rekabet, kredi ve hisseli sermaye)

Toprak Mülkiyeti

Ücretli Emek

Devlet

Uluslararası Ticaret

Dünya Piyasası (Tüm çelişkilerin patladığı nihai aşama)

 

Marx daha sonra bu planı daraltmış ve hayatının geri kalanını ağırlıklı olarak 1. maddeyi (Sermaye) geliştirmeye adamıştır.

 

Karl Marx

 

Grundrisse

Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma

 

1857 -         1858

 

Önsöz

Robinsonade / Klasik iktisatçılar, ekonomiyi analiz etmeye genellikle toplumdan yalıtılmış, kendi kendine yeten bir avcı veya balıkçıyla (Robinson Crusoe figürüyle) başlarlar.

Üretim yapan birey, her zaman belirli bir toplumsal yapının içindedir.

18. yüzyılda bireyin en "bağımsız" göründüğü serbest rekabetçi piyasa düzeni, aslında tarihin gördüğü en gelişmiş işbölümü ve karşılıklı bağımlılık ağıdır.

Üretim, sadece "hammaddeyi mamul maddeye dönüştürmek" gibi teknik bir olay değildir.

Üretim süreci, aynı zamanda toplumsal ilişkileri de yeniden üretir.

 

Bilimsel olarak doğru olan yöntem / en basit kavramdan (mesela "değer") yola çıkarak, bu kavramların toplumsal süreçte nasıl birleşip karmaşık bir bütünü (mesela "devlet" veya "dünya piyasası") oluşturduğunu açıklarız.

 

Para antik çağda da vardı ama ancak kapitalizmde üretimin temel "önvarsayımı" haline gelmiştir. Bu yüzden ekonomi-politik analizde tarihsel sırayı değil, sistem içindeki mantıksal hiyerarşiyi takip etmek gerekir.

 

Üretim

İnsan "Zoon Politikon"dur

18. yüzyılın "özgür birey" fikri, tarihin bir başlangıç noktası değil, feodalizmin çözülüşü ve burjuva toplumunun gelişimiyle ortaya çıkan bir sonuçtur.

Toplum dışında üretim yapan bir birey hayal etmek, dilsiz bir toplum hayal etmek kadar saçmadır.

 

Üretimin her döneminde bazı ortak özellikler (insan emeği, araç-gereç kullanımı gibi) vardır. Bu ortaklıkları saptamak tekrardan kaçınmak için yararlıdır.

ktisatçılar, bu genel özellikleri kullanarak bugünün (burjuva) üretim ilişkilerini "ebedi doğa yasaları" gibi göstermeye çalışırlar. Oysa her dönem kendi mülkiyet ve hukuk biçimini yaratır.

 

Üretim:

Tüketilecek nesneyi üretir.

Nesnenin nasıl tüketileceğini (örneğin yemeğin elle mi çatal bıçakla mı yeneceğini) üretim belirler.

Üretilen her yeni nesne, ona karşı yeni bir ihtiyaç uyandırır.

 

Tüketim Üretimi Nasıl Belirler?

Bir ürün ancak tüketildiğinde gerçek bir "ürün" olur (içinde yaşanmayan bir ev ev değildir).

Tüketim, üretimin içsel itkisidir.

 

“Tüketim nesne için duyduğu ihtiyacı, bizzat nesnenin algılanması ile doğurur."

 

Eğer üretim araçları azınlığın elindeyse (sermaye), bölüşüm de buna göre şekillenir (ücretli emek ve kar).

 

Bölüşüm Üretimin İçindedir

Bölüşüm sadece ürünlerin dağıtılması değildir. Ondan önce üretim araçlarının bölüşümü (toprağın kimde olduğu, sermayenin kimde olduğu) ve toplum üyelerinin işbölümü içindeki yeri gelir.

 

Fabrika içindeki işbölümü veya hammaddelerin işlenmesi sırasında gerçekleşen faaliyet değişimi doğrudan üretimin kendisidir. Mübadelenin yoğunluğu ve tarzı, üretimin gelişmişlik düzeyine bağlıdır.

 

Ekonomi Politiğin Yöntemi

Analitik Yol (Somuttan Soyuta): Gerçek hayattaki karmaşık bütünden (nüfus, devlet, pazar) başlayıp, analiz yoluyla en basit kavramlara (değer, emek, para) ulaşmak. Bu, 17. yüzyıl iktisatçılarının yoludur.

Sentetik Yol (Soyuttan Somuta): En basit soyutlamalardan (emek, değer) başlayıp, bunları zihinde birleştirerek "gerçek bütünlüğü" yeniden kurmak. Bu Marx’ın yoludur.

 

Üretim: Sürecin hareket noktası ve egemen ögesidir.

Bölüşüm: Üretimin yapısı tarafından (mülkiyet ilişkileriyle) belirlenir.

Mübadele: Üretim ile tüketim arasındaki sosyal bağdır.

Tüketim: Üretimin amacını ve öznesini (insanı) yeniden üretir.

 

Bir toplumda egemen olan üretim tarzı, diğer her şeyi aydınlatan bir "genel ışık" gibidir.

Feodalizmde her şey (sanat, hukuk, şehir hayatı) toprağa göre şekillenirken; kapitalizmde toprak bile "sanayileşir" ve sermayeye tabi olur.

 

Mitoloji, insanın doğa güçlerini hayal gücüyle evcilleştirmesidir.

Telgrafın, lokomotifin ve elektriğin olduğu bir dünyada "Yıldırım Tanrısı Jüpiter" veya "Haberci Tanrı Hermes" hükmünü yitirir. Matbaa makinesi varsa İlyada yazılamaz.

Teknolojik ilerleme, destansı (epik) sanatın temelindeki o "saf doğa algısını" yok eder.

 

Yetişkin bir insan çocuk olamaz ama çocuğun saflığı (naivete) ona haz verir.

Antik Yunan, insanlığın "normal/sağlıklı bir çocukluk" dönemidir. Bu dönemin sanatsal ürünleri, bir daha asla geri gelmeyecek olan o toplumsal koşulların eşsiz ve saf bir ifadesi olduğu için zamansız bir çekiciliğe sahiptir.

 

Araştırma Planı

Genel Soyut Kategoriler: Üretim, bölüşüm vb.

Burjuva Toplumunun İç Yapısı: Sermaye, ücretli emek, toprak mülkiyeti, kent-kır ilişkisi.

Devlet: Vergiler, kamu kredisi, nüfus, sömürgeler.

Uluslararası İlişkiler: İthalat-ihracat, döviz.

Dünya Piyasası ve Krizler: Sistemin bütünü ve çöküş anları.

 

Para Üstüne

Proudhon'cu Kriz Teorilerinin Eleştirisi

Proudhon’un öğrencisi Darimon şöyle der: Krizlerin sebebi altının kıtlığı ve bankaların krediyi kısmasıdır. Eğer parayı altın rezervine bağlamaktan çıkarıp 'emek zamanı kuponları' haline getirirsek krizler biter.

Marx buna şarlatanlık der.

 

Kriz anında eksik olan şey "para" (dolaşım sembolü) değil, "sermaye"nin (gerçek değer eşdeğerlerinin) kendisidir.

Üretim tarzını (özel mülkiyet, ücretli emek) değiştirmeden sadece para sistemini değiştirmeye çalışmak, hiyerarşiyi kaldırmadan "herkesi kral ilan etmeye" benzer.

 

Özgül bir mübadele aracı (para) var olduğu sürece, onun doğurduğu kriz potansiyeli de (istifleme, arz-talep dengesizliği vb.) her zaman var olacaktır.

 

Meta, Mübadele Değeri, Para

Bir metanın değeri (üretimi için gereken ortalama emek süresi) ile piyasadaki fiyatı hiçbir zaman tam olarak eşitlenmez. Fiyat, değerin etrafında sürekli dalgalanır.

 

Ürün piyasaya çıktığında ikiye bölünür:

Doğal Varlık (Kullanım Değeri): Ekmeğin yenmesi, kitabın okunması. (Tikel)

Ekonomik Varlık (Mübadele Değeri): Ürünün "genel mübadele edilebilirliği". (Genel)

 

Üreticinin kendi emeği ona "para" olarak, yani dışsal ve nesnel bir güç olarak döner. Toplumdaki güç emeğin değil, paranın gücü haline gelir.

 

Sorun bir mübadele değerinin yerine bir başkasını koymak değil, mübadele değerini temelinden yok edecek üretim örgütlenmesini (komünizmi) gerçekleştirmektir.

 

Para, metanın içindeki "mübadele değeri" niteliğinin somutlaşarak metadan kopması ve bağımsız bir varlık kazanmasıdır.

Başlangıçta üreticiye hizmet eden para, üretim toplumsallaştıkça (işbölümü arttıkça) üreticinin üzerinde onu yöneten dışsal bir güç haline gelir.

"yabancılaşma" (Entfremdung) / İnsanların kendi yarattığı bir ilişki, onlara hükmeden bir tanrıya (paraya) dönüşür.

 

Takas sisteminde alım ve satım aynı andadır. Ancak para devreye girince, bir şeyi "satmak" ile başka bir şeyi "almak" arasında zaman ve mekan farkı oluşur.

Eğer herkes satar ama kimse almazsa (parayı elinde tutarsa/istiflerse), sistem tıkanır. Bu kopuş, krizin en basit ve temel formudur.

 

Adam Smith: "herkes kendi çıkarını düşünürse toplumun çıkarı korunur"

Kişisel çıkar zaten toplumsal olarak belirlenmiştir.

"Serbest rekabet" aslında bireyin değil, sermayenin serbestliğidir.

 

Modern toplumda insanlar arasındaki ilişki, doğrudan bir ilişki olmaktan çıkıp nesneler arasındaki bir ilişki kılıfına girer.

Bireyin yeteneği veya kapasitesi artık ona ait bir "güç" (Vermögen) değil, sahip olduğu "nesnenin" (paranın) gücü haline gelir.

İnsanlar birbirine karşı "kayıtsız" ama nesnelere (paraya) tam bağımlıdır.

 

Kişisel Bağımlılık

Ataerkil, Antik, Feodal dönemde / İnsan insana bağlıdır (Serf-Efendi). Sınırlı üretim, yerel cemaat bağı güçlüdür.

 

Nesnelere Bağımlılık

Modern/Burjuva Toplum / Kişisel olarak bağımsızsınız (kimsenin kölesi değilsiniz) ama "Piyasa"ya ve "Para"ya tam bağımlısınız.

 

Özgür Bireysellik

Komünizm / Bireylerin toplumsal üretimi kendi kontrollerine aldıkları, yeteneklerin evrensel gelişimi.

 

İnsanlar birbirine güvenmezler ama paraya güvenirler. Çünkü para, toplumsal ilişkinin bir nesne içinde donmuş halidir.

 

Düşünceler dilden ayrı var olamazsa, değer de paradan (veya değişim sürecinden) bağımsız var olamaz.

 

Kapitalizmde bir ürün üretirsiniz, ancak bu ürünün "toplumsal bir değer" olup olmadığı üretim anında belli değildir. Ürün pazara çıkar, satılırsa (yani paraya dönüşürse) toplumsal bir onay almış olur.

Toplumsallık "arkadan gelen" bir onaydır.

 

Komünal Üretimde: Bireyin emeği daha baştan (a priori) toplumsal olarak kabul edilir. Kişi bir meta üretip onu paraya çevirmeye çalışmaz; doğrudan toplumsal üretimin bir halkası olarak faaliyet gösterir. Elde ettiği şey bir "mübadele değeri" değil, toplumsal zenginlikten aldığı bir "paydır".

 

Tüm iktisat, son tahlilde zamanın iktisadına (tasarrufuna) indirgenir.

Toplumun (ve bireyin) özgürleşmesi, temel ihtiyaçlarını (buğday, barınma vb.) üretmek için harcadığı süreyi minimuma indirmesine bağlıdır.

Boş Zaman = Özgürlük / Maddi üretim için gereken zaman ne kadar azalırsa; sanatsal, bilimsel ve entelektüel gelişim (manevi üretim) için o kadar çok zaman kalır.

 

Para ve Para Dolaşımı

Paranın Evrimi

Ölçü birimi olarak para sadece bir "kategori"dir.

Mübadele aracı olarak para dolaşımdadır, elden ele geçer. Bu aşamada paranın "sikke" (kağıt veya değersiz metal) haline gelerek kendi öz değerinden kopabilmektedir.

Sermaye olarak para / işte burada "yabancılaşma" zirve yapar. Para artık bir araç değil, başlı başına bir amaç olur. Biriktirilen, çalınan, tapılan bir nesneye dönüşür.

 

Parayı elinizde tuttuğunuz (biriktirdiğiniz) sürece toplumsal bir gücü yoktur. Parayı zenginliğe (yemeğe, eve, sanata) dönüştürmek istediğiniz an ise onu elinizden çıkarmanız gerekir.

 

oma gibi antik toplumlarda para "üçüncü işleviyle" (saf zenginlik hırsı) ortaya çıktığında, toplumsal bağları (cemaati) çökerterek yıkıma yol açar.

Amerika'dan gelen altınlar İspanya'yı zenginleştirmemiş, aksine üretimi durdurduğu için yoksullaştırmıştır. Zenginleşenler, o altını almak için "çalışmak ve üretmek" zorunda kalan Hollanda ve İngiltere olmuştur.

 

Para, ancak ücretli emeği satın alıp onu yeniden üretim sürecine soktuğunda modern toplumu inşa eden o devasa güce dönüşür.

 

Basit Mübadele Düzeyinde Toplumsal İlişkilerin Görünüşü

Modern toplumda eşitlik ve özgürlük bizzat mübadele (alışveriş) süreci tarafından üretilir.

Pazarda kim olduğunuzun (işçi, kral, sarışın, esmer) önemi yoktur. Önemli olan elinizdeki paranın veya metaın değeridir.

 

Birey sadece kendi ihtiyacını karşılamak ister (Bencillik). Ancak kendi ihtiyacını karşılamak için, bir başkasının ihtiyacı olan şeyi üretmek zorundadır.

Böylece, herkes sadece kendini düşünürken, farkında olmadan devasa bir toplumsal işbirliği ağı (işbölümü) örülür.

 

Para, bireyler arasındaki tüm doğal ve sosyal farkları siler.

Para insanlar arasındaki karmaşık ilişkileri basit birer "nesne ilişkisine" dönüştürür.

 

Parayı yok etmek sömürüyü bitirmez, çünkü sömürünün kaynağı piyasadaki alışveriş değil, fabrikadaki üretim sürecidir.

 

Eşitsizlik, eşitlikten doğar.

Mübadele değerinin sermayeye, emeğin de ücretli emeğe dönüşmesi bir kaza değil, sistemin içsel ve kaçınılmaz sonucudur.

 

Sermaye Üstüne

Paranın Sermayeye Dönüşme

Para, kendi başına durağan bir nesnedir. Cimrinin küpündeki altın, sadece bir "hayalettir". Paranın gerçekten zenginlik olabilmesi için kullanım değerine (metaya) dönüşmesi, yani harcanması gerekir. Ancak para harcandığında "paralık"tan çıkar.

Para hem genel zenginliği temsil etmek (sabit kalmak) ister, hem de gerçekleşmek için harcanmak (yok olmak) zorundadır.

 

Çözüm: Sermaye. Sermaye, "parayı amaçlayan para"dır. Burada para metaya dönüşür, ancak bu metanın amacı tüketilmek değil, daha fazla para olarak geri dönmektir.

 

Eski toplumlarda zenginlik; cariyeler, mücevherler veya tahıl gibi tikel (sınırlı) kullanım değerleridir. Para burada sadece bir araçtır ve aşırı birikimi toplumu (Roma örneğindeki gibi) yıkıma götürür.

Modern (Kapitalist) toplumda zenginlik artık "bu nesne" veya "şu nesne" değildir; zenginliğin kendisi soyut, bütünsel ve sınırsızca dinamik bir güç (sermaye) haline gelmiştir.

 

Sermayenin kendi değerini artırabilmesi için sihirli bir metaya ihtiyacı vardır. Bu meta, kullanıldıkça değer yaratan emek gücüdür.

 

Emeğin, belirli bir zanaata (örneğin sadece ayakkabı yapmaya) bağlı olmaktan çıkıp "genel bir faaliyet" (her işi yapabilen özgür emek) haline gelmesi, sermayenin oluşması için zorunludur.

 

Kabileler sadece fazlalıklarını (artıklarını) takas ederler. Ancak tüccarların (Lombardiyalılar, Normanlar) ziyaretleri sıklaştıkça, üretim bu dış talebe göre şekillenmeye başlar.

 

16. ve 17. yüzyılda Hollanda’nın yün talebi, İngiltere’deki tarım arazilerinin meralara dönüştürülmesine (enclosure) neden oldu.

Eskiden "karın doyurmak" için yapılan üretim, artık "satmak" (mübadele değeri) için yapılmaya başlar. Bu, sadece bir ekonomik değişim değil, köylülerin topraktan atılmasıyla sonuçlanan devasa bir demografik ve mekansal yıkımdır.

 

Sermaye bir nesne değil, bir toplumsal ilişkidir. Her nesnelleşmiş emek (alet) sermaye değildir; ancak belli toplumsal koşullarda (işçinin emeğini satmak zorunda olduğu düzende) nesne "sermaye" vasfını kazanır.

 

Başlangıçta mübadele değeri (para), emeğin bir ürünü gibi görünür. Ancak süreç ilerledikçe, "nesnelleşmiş emek" (sermaye/makine), "yaşayan emeği" (işçiyi) kendi yeniden-üretimi için bir araç haline getirir.

Artık işçi makineyi değil, makine işçiyi kullanmaktadır. Bu, felsefi anlamda özne ile nesnenin yer değiştirmesidir.

 

Marx için toplum, bir grup insanın fiziksel toplamı değil; bu insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin toplamıdır.

 

Bir insan kendi başına "köle" değildir. "Kölelik", A ve B kişileri arasındaki belirli bir toplumsal ilişkidir.

Para, sadece tüketmek için kullanılırsa (basit dolaşım) yok olur. Ancak sermaye haline gelirse, sürekli kendi miktarını aşmak (artı-değer üretmek) zorundadır.

 

Sermaye, doğası gereği niceliksel sınırlamaları reddeder.

Sermaye, hayatta kalmak için sürekli büyümelidir.

 

Sermaye, geçmişte harcanmış ve nesneye (paraya, makineye, binaya) dönüşmüş "ölü" emektir.

İşçi, sermayenin karşısına "potansiyel" olarak çıkar. Emek, henüz nesneleşmemiştir; o bir faaliyet ve hayatiyettir.

Canlı emek, sermaye tarafından "işe koşulduğu" anda, kendi ürettiği ürün (ölü emek) tarafından boyunduruk altına alınır. Özne (işçi), nesne (sermaye) tarafından kullanılan bir araç haline gelir.

 

Sermaye, canlı emek sayesinde artan değerdir.

 

Sermaye ile Emek Arasındaki İlişki

İşçi açısından: Alışveriş, yaşamını sürdürmek (yemek, barınmak) için bir araçtır. Hedefi kullanım değeridir (ekmek, ev).

Kapitalist açısından: Bu bir tüketim değil, bir yatırımdır. Satın aldığı şey "emek" değil, "emeğin kullanım hakkı"dır (emek-gücü).

İşçi, zenginliğin genel biçimini (parayı) sadece hayatta kalmak için harcar; kapitalist ise parayı, daha fazla para (artı-değer) üretmek için bir "canavar" gibi kullanır.

 

Yabancılaşma

İşçi çalıştığı an, "canlı" olan emeği bir nesneye (binaya, metaya) dönüşür. Bu artık "ölü emektir".

İşçinin ürettiği bu ölü emek (sermaye), artık işçinin karşısına ona hükmeden, onu daha çok çalışmaya zorlayan yabancı bir güç olarak çıkar.

 

Eğer tüm işçiler daha az tüketip (kemer sıkıp) daha çok çalışırsa, emeğin değeri (maliyeti) düşer. Sonuçta işçinin eline geçen ücret de azalır.

İşçinin "uygar" yanı, sadece hayatta kalması değil; gazete okuması, çocuklarını eğitmesi ve zevklerini geliştirmesidir. Tasarruf vaazları, işçiyi sadece bir "emek makinesi" düzeyine indirgemeye çalışır.

 

Sermaye, kendi ürünlerini satabilmek için işçiyi bir tüketici olarak da kurgulamak zorundadır. Bu durum işçiye (köle ve serften farklı olarak) niceliksel bir özgürlük alanı açar; ancak bu özgürlük yine sermayenin sınırları içindedir.

 

İşçi (Özne): Saf potansiyeldir, "mutlak yoksulluktur" çünkü elinde nesnelleşmiş hiçbir zenginlik yoktur.

Sermaye (Nesne): "Ölü emektir." Geçmişte harcanmış ama şimdi işçinin karşısına ona hükmeden bir güç (makine, hammadde, bina) olarak çıkan donmuş zamandır.

 

Eskiden bir taş ustasının (zanaatkârın) emeği, onun kimliğiyle ve fiziksel üretimiyle doğrudan bağlıydı.

 

Sermaye düzeninde ise emek "kayıtsızdır". İşçinin ne ürettiği (bir saray mı, bir fabrika mı) onun için fark etmez; o sadece "genel emek" sunar.

 

Canlı Emek (Eylem): İşçinin adale gücü ve zamanıdır. Süreçte "tüketilir" ama bu tüketim bir kayboluş değil, biçim verme eylemidir.

Nesneleşmiş Emek (Varlık): Emek, "eylem halinden nesne haline geçer." Yani işçinin akıp giden zamanı, hammadde ile kaynaşarak donar ve sabit bir ürüne (örneğin bir binaya veya ipliğe) dönüşür.

 

Sermaye, üretim araçlarını ve canlı emeği satın alarak onları bir "fermantasyon" (mayalanma) sürecine sokar.

Bu süreçte sermaye, dışarıdan bakıldığında sadece "hammadde ve araç" gibi görünür (iktisatçıların düştüğü hata budur). Oysa sermaye, bu ölü nesneleri canlı emekle "canlandırarak" kendi değerini artırır.

Sermaye "bilinçli ve bağımsız bir varlık" olarak ancak kapitalistin şahsında vucüt bulur. Kapitalist, sermayenin "iradesi olan, mülk edinen" maskesidir.

 

İşçi, yaratıcı gücünü (emeğini) sattığı anda, o güç artık ona ait değildir. Bilimsel keşifler, makineler ve devasa yapılar (uygarlığın adımları) işçinin karşısına, onu daha da ezen "yabancı bir güç" olarak çıkar.

 

Bir eylemin "faydalı" olması, onun ekonomik olarak "üretken" olduğu anlamına gelmez. Üretkenlik, sadece sermaye üreten emeğe mahsustur.

 

Eğer "Ürünün Fiyatı = Üretim Maliyeti" ise (yani hammadde + aşınan makine + ödenen ücret), sermaye büyümez. 100 lira harcayıp 100 liralık iplik elde eden kapitalist, sadece yerinde sayar. Üstelik kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için bu paradan harcarsa sermayesi erir.

 

Sermayenin varlık sebebi, üretim sürecinden eskisinden daha büyük bir değerle çıkmasıdır. Bu artış (artık-değer), ne hammadde ne de makine tarafından yaratılabilir; onlar sadece kendi değerlerini ürüne "transfer" ederler. Bu artışın tek kaynağı, işçiye ödenenden daha fazla çalıştırılmasıyla elde edilen artık-emektir.

 

Sınai kapitalist için faiz bir "maliyet"tir. Ama bu maliyetin varlığı bile, üretimin en baştan itibaren bir "artık-değer" yaratmak üzere kurulduğunu gösterir.

Sermaye, sadece değerini koruyan bir şey olsaydı, kimse üretim riskine girmezdi (bozulma, piyasa dalgalanmaları, makinelerin eskimesi). Sermaye, değerini artırmadığı sürece değerini koruyamaz.

 

Eğer işçi kendi kendini yönetebilseydi ve sadece değer transferi yapsaydı, kapitalist "gereksiz bir masraf" (faux frais) olurdu.

Ancak sermaye ilişkisi, kapitalistin "işçi olmayan biri olarak yaşamasını" ve süreci denetlemesini zorunlu kılar. Bu, toplumsal bir egemenlik ilişkisidir.

 

Sermayenin Değerlenme Süreci ve Artık-Değer

Sermaye, piyasaya girdiğinde sadece bir "miktar" (para) iken, üretim sürecinden çıktığında "başka bir miktar" (para + artık-değer) olarak çıkar. Bu artışın sırrı, kapitalistin piyasadan sadece "nesne" değil, "canlı emek-gücü" satın almasında yatar.

 

Sabit Sermaye (a + b): Hammadde ve üretim araçları (makineler, binalar). Bunlar değer yaratmaz; sadece kendi değerlerini yavaş yavaş ürüne transfer ederler. Bir binanın aşınma payı (amortisman) gibi, var olan değer orada "donmuş" (nesnelleşmiş) haldedir.

Değişken Sermaye (c): İşçinin ücreti. Kapitalist burada nesnelleşmiş emekle (para) canlı emeği mübadele eder. Bu, diğerlerinden farklıdır çünkü canlı emek, kendisi için ödenen değerden (ücretten) daha fazlasını yaratma kapasitesine sahip tek "meta"dır.

 

Kapitalist, işçinin yaşaması için gereken süreyi (zorunlu emek) teknolojiyi artırarak kısaltmaya çalışır (örneğin 4 saatten 2 saate düşürmek). Böylece toplam işgünü değişmese bile artık-emek süresi (ve dolayısıyla artık-değer) artar.

 

Sermaye, insanı "doğal darlığının" (sadece karnını doyurmak için çalışma zorunluluğu) ötesine iter.

 

Sermaye ne kadar gelişirse (zorunlu emek ne kadar azalırsa), üretkenliği artırarak yeni artık-değer elde etmek o kadar zorlaşır.

Bu, sermayenin kendi gelişiminin önünde bir engel haline geldiği, yani sistemin doyuma ulaştığı kriz noktalarına işaret eder.

 

Sermayenin Yeniden Dolaşıma Girmesi ve Sermayeye Dayalı Üretimin Sınırları

Üretilen meta miktarı, insanların o andaki biyolojik veya kültürel ihtiyaçlarını aşarsa, sermaye "piyasada boğulur".

İşçilerin ücretlerini düşük tutarak artık-değeri artırırsınız, ancak işçilerin ücreti düşerse piyasada bu malları kim satın alacak?

Sermaye için piyasa hem bir varoluş amacıdır hem de aşılması gereken bir "ayakbağı" (Schranke)dır.

 

Eğer mevcut ürünler satılmıyorsa, sermaye insana "yeni ihtiyaçlar" icat etmek zorundadır. Eskiden lüks olanın bugün zorunluluk haline gelmesi sermayenin bu itkisiyle ilgilidir.

 

İnsanın bu yeni ürünleri "tüketebilmesi" için çok yönlü, eğitilmiş ve rafine zevkleri olan bir varlık haline getirilmesi gerekir.

 

Sermayenin realize edilmesi için sadece yeni ürünler yetmez; hız gerekir. Ürünün fabrikadan piyasaya gitme süresi ne kadar kısalırsa, değer o kadar hızlı döner.

Bu da demiryolları, limanlar, geniş bulvarlar ve lojistik merkezler demektir. Şehir, sermayenin dolaşımını yavaşlatan engelleri (loncalar, surlar, dar sokaklar) yıkarak "piyasa akışına uygun" şekilde yeniden inşa edilir.

 

Doğa, artık "kutsal" veya "özerk" bir güç değil, sadece bir nesne, bir hammadde haline gelir. Bilim, doğayı insana (sermayeye) bağımlı kılacak bir "hile" olarak kullanılır.

 

Sermaye, sürekli yeni ürünler üretmek zorunda olduğu için insanın ihtiyaçlarını da sürekli çeşitlendirir. Bu durum, yerel ve dar yaşam tarzlarını yıkarak "evrensel bir insan" ve "evrensel bir yararlanma sistemi" yaratır.

 

Sermaye, üretimi sınırsızca artırmak ister (artık-emek yaratmak için). Ancak aynı zamanda maliyetleri düşürmek için işçinin ücretini (yani tüketim kapasitesini) en düşükte tutar.

Piyasada satılması gereken muazzam miktarda mal vardır, ancak bunları satın alacak olan kitlelerin (işçilerin) alım gücü kısıtlanmıştır. Bu, "Aşırı Üretim" krizlerinin temelidir.

 

Sermaye, kendi kendisinin en büyük engelidir.

 

Sermaye, değerini artırmak için üretimi ve üretici güçleri sınır tanımaksızın genişletmek zorundadır.

Sermaye, aynı zamanda maliyetleri düşürmek için işçi ücretlerini (yani toplumun büyük kesiminin alım gücünü) minimuma indirir.

Sermaye üretimi artırırken, "nihai alıcının yoksullaşmasını da yaratır." Bu durum, üretilen devasa mal yığınının satılamamasıyla sonuçlanan gerçekleşme (realizasyon) krizini doğurur.

Sermaye bu engelleri aşmak için teknolojiyi geliştirir ve dünyayı bir "pazar" haline getirir.

 

Ancak aşmaya çalıştığı her engel, sistemin kendi içsel yapısından kaynaklandığı için (artık-değer sömürüsü), her çözüm daha büyük bir krize zemin hazırlar.

 

Sermayenin Yeniden Üretimi

Sermaye ilişkisinden önce var olan, birikmiş bir değerdir. Burada kapitalist, "kendi" parasını getirdiği için bir "hizmet" veriyor gibi görünür.

Üretim süreci bir kez tamamlandıktan sonra, artık kapitalistin elindeki yeni sermaye tamamen işçinin geçmişteki artık-emeğidir. Artık kapitalist, işçiye "kendi" parasını değil, işçinin bir önceki dönemde ürettiği değeri "hizmet" diye sunmaktadır.

 

Üretim süreci bir kez tamamlandıktan sonra, artık kapitalistin elindeki yeni sermaye tamamen işçinin geçmişteki artık-emeğidir. Artık kapitalist, işçiye "kendi" parasını değil, işçinin bir önceki dönemde ürettiği değeri "hizmet" diye sunmaktadır.

 

Yabancılaşma

Değer Olarak Yabancılaşma: İşçi, karşısında bağımsız bir güç olarak duran "değer"i (para/sermaye) bizzat kendisi üretir.

Nesnel Koşul Olarak Yabancılaşma: İşçinin çalışmak için ihtiyaç duyduğu hammadde ve makineler de aslında geçmişteki emeğinin nesnelleşmiş halidir. İşçi, kendi ürettiği araçları kullanabilmek için sermayeye boyun eğmek zorundadır.

Kişilik ve İrade Olarak Yabancılaşma: Emeğin nesnel koşulları (fabrika, makineler), kapitalistin şahsında bir "irade" kazanır. İşçinin kendi yaratıcı gücü, ona hükmeden "yabancı bir ruh" haline gelir.

 

Eskiden / "Emek, mülkiyetin kaynağıdır." Herkes kendi ürettiğine sahiptir ve eşdeğerler mübadele edilir.

Sermaye biriktikçe bu yasa tersine döner. Artık mülkiyet; "başkasına ait emeği bedelsiz olarak temellük etme (mülk edinme) hakkı" haline gelir.

 

Mübadele (maaş ödeme) hala "adil ve eşit" görünür ama bir illüzyondur. Çünkü kapitalistin ödediği ücret, zaten daha önce işçiden bedelsiz aldığı artık-emeğin bir parçasıdır.

 

İşçi, süreçten her seferinde daha "yoksul" ve sadece "emek gücü" olarak çıkar.

Kapitalist, süreçten her seferinde daha "zengin" ve "hükmetme gücü" olarak çıkar.

 

Sermayenin İlk Birikimi

Sermayenin başlangıçta ihtiyaç duyduğu şeyler (birikmiş para, topraksız kalmış özgür emekçi) sermayeden bağımsız, tarihsel tesadüflerle oluşur.

Sistem bir kez kurulduktan sonra, sermaye bu dışsal koşulları yutar. Artık işçinin mülksüzlüğü veya sermayenin birikimi dışsal bir "şans" değil, üretim sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur.

 

Canlı emek (işçi), ölü emeğe (sermaye/makine/hammadde) "hayat ve ruh" verir. Ancak bu ruhu verdiği an, o ruh artık kendisine ait değildir; karşısında kendisine hükmeden, yabancı ve düşman bir güç olarak dikilir.

 

Sadece sermayeyi büyüten, artık-değer yaratan emek gerçek anlamda "ücretli emek"tir.

Bir avukata, doktora veya hizmetçiye ödeme yaptığınızda, bu "gerçek bir mübadeledir". Siz kullanım değeri alırsınız, paranız eksilir. Bu ilişki sermaye ilişkisi değildir; zira ödediğiniz para (geliriniz) kendini büyütmez, sadece tüketilir.

Sermaye-Emek Mübadelesi: Burada sermaye sahibi, emeği bir "kullanım değeri" olarak değil, "değer yaratan bir kaynak" olarak satın alır.

 

İşçinin ürettiği ürün, işçiye yabancılaşır ve sermayenin mülkü olur. İşçi ne kadar çok üretirse, karşısındaki "yabancı mülkiyet" (sermaye) o kadar devasa bir güce dönüşür.

 

Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler

Kapitalizm öncesi her toplumun birimi cemaattir.

Bu dönemde insan, topraktan kopmamıştır. Toprak, bireyin "inorganik bedeni" gibidir. Birey, emeğinin nesnel koşullarını (toprağı, aleti) kendisine yabancı bir "mülk" olarak değil, kendi varlığının bir uzantısı olarak görür.

Birey ancak cemaatin bir parçası (uzvu) olduğu sürece toprağa "sahip" olabilir. Cemaatten atılan bir birey, mülkiyetini de kaybeder.

 

Cemaatin mülkiyetle kurduğu ilişki coğrafi/kültürel olarak üçe ayrılır:

Asya Tarzı / Köy Cemaati

Burada gerçek anlamda bağımsız bir kent yoktur. Kentler, sadece hükümdarın ordugahı veya ekonomik yapının üzerine kondurulmuş bir "üst yapı"dır. Mülkiyet devlette (despotta), zilyedlik (kullanım) cemaattedir.

 

Antik Tarz / Kent (Polis)

Klasik antikite tarihi, toprak mülkiyetine dayalı kentlerin tarihidir. Çiftçi kentte yaşar (yurttaştır). Cemaat, kent devleti (polis) olarak bağımsız bir varlık kazanmıştır.

 

Cermen Tarzı / Tekil Hane

Alman cemaati kentte yoğunlaşmamıştır. Her hane kendi toprağının ortasında yalıtılmış bir birimdir. Cemaat sadece üyelerin belirli aralarla toplandığı "kurultaylarda" (aktüel olarak) var olur.

 

Savaş / cemaatin varlığını sürdürmesi için gereken en büyük "komünal çaba"

Antikite'de mülkiyetin güvencesi savaş hizmetidir.

Tarım soylu bir uğraştır; zanaat ve ticaret "yabancılara" veya "azatlı kölelere" bırakılan, aşağı görülen işlerdir.

Ortaçağ'da, tam tersi bir gelişimle, kentlerdeki loncalar (zanaatkarlar) itibar kazanır ve sermayenin ilk tohumları burada atılır.

 

Privatus (Özel Mülk): Latince kökeniyle "mahrum edilmiş" demektir. Yani kamusal topraktan (ager publicus) ayrı ve başkasına kapalı mülk.

 

Zilyedlik (Possession): Asya tarzında birey mülk sahibi değil, sadece cemaatin bir parçası olarak o toprağın kullanıcısıdır.

 

İnorganik Beden: Kapitalizm öncesi insan için toprak, bir "nesne" değil, kendi varlığının (el, kol, kafa gibi) bir uzantısıdır. İnsan toprağı "bulur", onu üretmez.

 

Mülkiyetin savunulması veya yeni topraklar elde edilmesi uğruna verilen savaş, doğal kökenli cemaatin ilk emek biçimlerinden biridir.

 

Eski Dünya: İnsan üretimin amacıdır. Bu yüzden daha "soylu" görünür. Ama bu gelişim sınırlı bir çerçeve içindedir; cemaatin sınırlarını aşamaz.

Modern Dünya: Üretim insanın amacı, servet ise üretimin amacıdır. Bu durum "mutlak bir yabancılaşma" ve "içeriksizleşme" yaratsa da, aslında insanın yaratıcı potansiyellerinin (önceden verili bir ölçüye vurmaksızın) evrensel gelişiminin önünü açar.

 

Kapitalizm öncesi insan (klan üyesi, köylü, zanaatkar), toprakla ve üretim araçlarıyla bir "nesne" olarak değil, kendi bedeninin bir uzantısı olarak ilişki kurar.

Kapitalizm, bu "inorganik bedeni" insandan koparıp onu "çıplak, nesnellikten yoksun" bir özne (işçi) haline getirir.

 

Toprak fethedildiğinde, üzerindeki insan da "toprağın organik eklentisi" olarak fethedilir. Kölelik ve serflik buradan doğar.

 

Bireyselleşme süreci (kapitalizm), insanı cemaatin zincirlerinden kurtarırken, aynı zamanda onu tüm nesnel bağlarından (topraktan, üretim aracından) koparıp "yalnız" ve "mülksüz" bırakır.

Burjuva toplumunda işçi, "salt öznel bir kapasite"ye indirgenir. Nesne (sermaye), özneye hükmeder.

 

Sermaye, üretim araçlarını (çıkrığı, tezgahı, pamuğu) icat etmez veya yoktan var etmez. O zaten var olan bu unsurları, eski cemaat bağları (loncalar, feodal bağlar) çözüldüğü anda istifler (accumulation).

Sermayedar, başlangıçta sadece bir "aracı" (tüccar) olarak sahneye çıkar. Önce köylünün ürettiği ürünü alır, sonra onu evinden çıkarıp bir atölyeye (manüfaktür) hapseder ve en sonunda iş aletini de onun elinden alarak onu "ücretli köle" yapar.

 

Kapitalizmin asıl zaferi, kırsalın kullanım değeri (kendi ihtiyacı için üretim) kıskacından kurtarılıp mübadele değeri (pazar için üretim) alanına çekilmesidir.

 

İngiltere örneğinde (VII. ve VIII. Henry dönemleri), toprağından kovulan ve gidecek yeri olmayan kitleler "serserilik" suçlamasıyla kırbaçlanmış ve zorla fabrikalara sürülmüştür.

 

Paranın sermayeye dönüşebilmesi için gerekli olan önkoşul emeğin nesnel koşullarının (toprak, alet, hammadde) emekçiden kopup ayrılmasıdır. Bu kopuş, fenomenolojik düzeyde insanın dünyayla kurduğu dolaysız ilişkinin parçalanmasıdır.

 

Antik kentlerde servet kentte yoğunlaştığı için kırsal yapı çözülmemişti. Kapitalizmde ise sermaye, kırsalı istila ederek köylüyü "çıplak emek" haline getirir ve kente sürer.

 

Zanaatkarın baş amacı "zenginleşmek" değil, "varlığını usta olarak sürdürmektir". Üretim, önceden belirlenmiş bir tüketime (siparişe) dayalıdır.

 

Sermaye Dolaşımı

Sermaye, üretim dışında "ölü" yattığı süreyi (ürünün satılması, ham maddenin gelmesi) kısaltmak zorundadır.

Sermaye için "zaman paradır"; bu yüzden mekân, hızın önündeki bir engel olarak görülür ve otobanlarla, hızlı trenlerle, fiber optik kablolarla "aşılmaya" çalışılır.

 

Kesintisiz üretim, kesintisiz bir mekânsal akış gerektirir. Fabrikanın kapısından çıkan ürünün hemen paraya dönüşmesi için limanlar, depolar ve lojistik ağları, sermayenin "inorganik bedeninin" uzantıları haline gelir.

 

İhtiyaçlar artık "doğal" (açlık, susuzluk) değil, "toplumsal"dır. Modern birey için bilimsel teknikler ve küresel bağlantılar, nefes almak kadar zorunlu bir zemin oluşturur.

 

Kredi, henüz satılmamış bir malın parasını "varmış gibi" sisteme sokarak üretimin kesintisiz sürmesini sağlar.

 

Sermaye, beklediği her an (depoda, yolda) "olumsuzlanmış sermaye"dir; yani değer kaybeder.

 

Sermaye Teorilerine İlişkin Eleştiriler

Sermaye başkasının emeğine (artık-emek) bedelsiz olarak el koyma gücüdür. Değer artışının kaynağı sermaye değil, işçinin karşılığı ödenmemiş emeğidir.

 

Ricardo, değerin kaynağının emek olduğunu savunsa da, sermaye olgusunu açıklarken tıkanmaktadır. Ricardo, değerin nasıl üretildiğinden çok, üretilen değerin kapitalist ve işçi arasında nasıl paylaşılacağıyla ilgilenir.

Ricardo sermayeyi üretkenliği artıran bir araç olarak görür. Karı, sermayenin bu "üretkenlik artırıcı işlevinin" bir karşılığı (kullanım değeri) olarak tanımlar ki bu, kendi mübadele değeri teziyle çelişir.

 

Malthus'un nüfus teorisi

Malthus, nüfus artışını (geometrik) ve gıda artışını (aritmetik) değişmez doğa yasaları olarak sunar.

Kapitalizmde insanların "fazlalık" (işsiz/muhtaç) hale gelmesi, gıda yetersizliğinden değil, sermayenin artık-emeğe duyduğu ihtiyacın azalmasından kaynaklanır. "Artık-işçi" kategorisi sermaye çağına özgü bir icattır.

 

Sabit Sermaye Dolaşan Sermaye

Sermaye, değerini korumak ve artırmak için sürekli biçim değiştirmek (Para Ham Madde/Emek/Üretim/Meta/Daha fazla Para) zorundadır.

Sermaye bu döngünün herhangi bir aşamasında (depodaki ürün, çalışmayan makine, satılamayan meta) takılıp kalırsa, o an için "ölü" veya "uyuyan" (dormant) sermayeye dönüşür.

Kapitalist, işçinin artık-emeği sayesinde "serbest zaman" (uygarlık) kazanır. Yani sermaye, toplumsal işbirliğinin ve bilimsel gelişmenin meyvelerini kendi gücüymüş gibi sahiplenir.

 

Kriz anında para, yatırım alanı bulamadığı için "bağlı" kalır.

 

Sermayenin bir kısmı fabrikada (üretim), bir kısmı yolda (dolaşım) ve bir kısmı da dükkândadır.

İşçiye ödenen ücret, sermaye için "approvisionnement" (kumanya fonu) niteliğindedir. Bu para işçiden bakkala, bakkaldan bankaya, oradan tekrar fabrikaya döner.

 

İşçi aleti kullanır; alet işçinin elinin bir uzantısıdır. Özne işçidir, hüner ondadır.

Sanayi Dönemi: Artık makine işçiyi kullanır. İşçi, makinenin "bilinç sahibi eklemi" veya "canlı eklentisi" haline gelir.

 

Bilim ve teknoloji (genel üretici güçler), makinada cisimleşerek işçinin karşısına ona yabancı bir güç olarak çıkar. Canlı emek (işçi), ölü emeğin (makine) karşısında sadece onun ayakta kalmasını sağlayan bir "nezaretçi" durumuna düşer.

 

Üretimin temeli artık "kas gücü" değil, "bilimin teknolojik uygulaması" haline geldikçe, işçinin kol emeği önemsizleşir.

ermaye, değerin tek kaynağı olan "insan emeğini" minimuma indirirken, aynı zamanda tüm toplumsal zenginliği bu "daralan temel" (emek süresi) üzerinden ölçmeye devam eder.

 

"General Intellect" / Bilimsel bilgi (knowledge), makineler aracılığıyla doğrudan bir üretici güce dönüşür.

 

Sermaye, zenginliği "emek süresi" (saat) ile ölçer. Ancak büyük sanayi ve makineler, zenginliği "emek süresinden" bağımsız hale getirir (az emekle çok ürün).

Teknoloji geliştikçe, üretim için gereken "doğrudan emek" minimuma iner.

 

Sabit sermaye üretimi (makine veya yol inşaatı), toplumun "beklemeye tahammülü" olmasını gerektirir. Yani, toplumun bir kısmı doğrudan yenecek/tüketilecek bir şey üretmezken, diğer kısmının onları besleyecek kadar üretken olması gerekir.

Sabit sermaye ne kadar büyürse, üretim sürecinin sürekliliği o kadar zorunlu hale gelir. Fabrikanın veya demiryolunun bir gün bile durması, sermayenin devasa değer kaybı demektir. Bu da modern sanayideki "üretim fazlası/eksiği" döngüsünü ve ekonomik krizleri tetikler.

 

Makineler (sabit sermaye), doğa güçlerini kontrol altına alan "toplumsal aklın" nesnelleşmiş halidir. Üretim, tek bir kişinin mahareti olmaktan çıkıp, tüm toplumun birikmiş bilimsel bilgisinin bir sonucu haline gelir.

 

İşbölümü ve otomasyon o kadar gelişir ki, işçi artık ürünün herhangi bir parçasını sahiplenemez. Bu, emeğin tam anlamıyla toplumsallaşmasıdır, ancak bu güç şu an için sermayenin mülkiyetindedir.

 

Üretim maliyetini asgariye indirmek, aslında o şeyi üretmek için gereken insan emeğini (zamanını) azaltmaktır.

Tasarruf edilen bu zaman, "serbest süre"dir. En büyük üretim gücü fabrikadaki makine değil, her yönüyle gelişmiş, kafasında toplumun birikmiş bilgisini taşıyan insandır.

 

Serbest zaman sadece "istirahatte olmak" veya "oyun oynamak" değildir. O süre, insanı "başka bir insan" haline getiren sanatsal ve bilimsel bir gelişim vaktidir.

 

Sermaye sadece meta üretmez; belirli toplumsal ilişkiler içindeki insanı yeniden üretir.

 

Kâr

Sermaye bir "niyet" (para kazanma arzusu) olarak ortaya çıktı

Bu hedefe ulaşmak için devasa bir maddi ve manevi uygarlık (teknoloji, bilim, toplumsal düzen) inşa etmek zorunda kaldı

Sürecin sonunda elde edilen "kar" (x lira), o kârı doğuran tüm o karmaşık toplumsal ilişkilerin, çekilen acıların ve bilimsel keşiflerin izlerini siler.

Kâr, sermayenin kendi başarısını gördüğü bir aynadır.

 

Makinelerin payı arttıkça, kârın hesaplandığı toplam temel büyür ama kârı doğuran "insan" payı göreli olarak küçülür.

Sistem, gelişmek için kullandığı araç (teknoloji) yüzünden kendi sonunu (kârın düşmesi) hazırlar.

 

Sermayenin tarihsel görevi, istemeden de olsa "toplumsal bireyin zengin ve çok yönlü gelişimini" hazırlamaktır.

 

Kriz anlarında sermaye, varlığını sürdürebilmek için kendi birikiminin bir kısmını (fabrikaları, malları, bazen şehirleri) zorla tahrip eder.

Sermayenin bir kısmı, doğrudan üretim yapmayan alanlara (altyapı, lüks tüketim, savaşlar) kaydırılarak kâr oranındaki düşüş yavaşlatılmaya çalışılır.

 

Bir nesnenin sermaye mi yoksa gelir mi olduğu, nesnenin fiziksel yapısından değil, sahibinin onunla ne yaptığıyla ilgilidir.

 

Kâr, sadece paranın nasıl paylaşıldığıyla ilgili bir "bölüşüm" meselesi değil, bizzat bir üretim biçimidir. Eğer kâr tekrar sermayeye dönüşmüyorsa (artık-sermaye), o sistem zaten kapitalizm olmaktan çıkar. Yani bölüşüm ilişkileri, üretim ilişkilerinin sadece "başka bir açıdan ifadesi"dir.

 

Bilimsel keşifler, işbölümü, nüfus artışı ve toplumsal işbirliği sermayeye bir kuruşa mal olmaz. Bunlar "toplumun tarihi gelişimi"nin ürünleridir.

Ancak sermaye bu "bedava" güçleri kullanabilmek için bir altyapıya (makinelere, binalara, sabit sermayeye) ihtiyaç duyar.

 

Kâr, toplam sermaye (makine + hammadde + ücret) üzerinden hesaplandığı için, her zaman gerçek sömürü oranından (artık-değerin sadece ücrete oranı) çok daha küçük görünür.

Teknoloji geliştikçe ve makinelerin payı (sabit sermaye) arttıkça, canlı emeğin toplam sermaye içindeki payı azalır. Bu da kâr oranının kaçınılmaz olarak düşmesine neden olur.

 

Sermayenin kârını artırmak için kullandığı iki temel strateji

Mutlak Artık-Değer: İşgününün toplam süresini (saat olarak) uzatarak veya çalışan işçi sayısını artırarak elde edilir. Burada zenginlik artışı, işçi sayısındaki artışla doğru orantılıdır.

Nispi Artık-Değer: İşgünü süresi aynı kalsa bile, teknoloji ve makineleşme sayesinde "zorunlu emek süresinin" (işçinin kendi geçimi için çalışması gereken süre) kısaltılmasıdır. Böylece işgününün daha büyük bir kısmı "bedava emek" (artık-emek) haline gelir.

 

Sabit Sermaye (c): Hammadde ve makineler.

Değişken Sermaye (v): İşçi ücretleri.

Eğilim: Üretkenlik arttıkça, toplam sermaye içinde makine ve hammaddenin payı (c) artarken, canlı emeğin (v) payı azalır.

Sermaye daha fazla makine kullanarak üretkenliği artırır (nispi artık-değer kazanır) ancak aynı zamanda kârın tek kaynağı olan "canlı emeği" üretimden kovar. Bu, sermayenin kendi bindiği dalı kesmesi gibi tarihsel bir çelişki yaratır.

 

Ek - Faiz ve Kâr

Karın Bölünmesi: Brüt Kar

Faiz: Sermaye sahibine (para kapitalistine) giden pay.

Sanayi Karı (Girişimci Karı): Sermayeyi fiilen çalıştıran, fabrikayı yöneten kapitaliste kalan pay.

 

Sermaye, artık sadece mal üreten bir araç değil, kendisi alınıp satılan bir maldır.

 

Normal bir meta (elma, kumaş) kullanım değeri için satılır.

Sermaye ise "kar doğurma yeteneği" için satılır. Fiyatı ise "faiz haddi"dir. Bu durum, paranın sanki kendi kendine büyüyen sihirli bir nesne olduğu illüzyonunu (fetişizm) zirveye taşır.

 

Antik/Pre-Kapitalist Faiz (Tefecilik): Kar henüz oluşmamıştır. Tefeci, işçinin sadece artık-emeğine değil, hayatta kalması için gereken "zorunlu emeğine" (ekmeğine) bile el koyar. Bu, üretimi geliştirmeyen, aksine kurutan "iğrenç bir sömürü" biçimidir.