Ian McEwan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ian McEwan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2017 Perşembe

Ian McEwan - Çocuk Yasası

Ian McEwan - Çocuk Yasası


1
Londra.
Yüksek Divan hâkimi Fiona Maye,
Kocasıyla (Jack) yaşadığı tatsızlığın etkisinden hala kurtulamamış…
…uzun evliliklerde karı kocaların hedefi kardeş durumuna gelmektir…

"Son kez soruyorum Jack. Onunla görüşüyor musun? Cevap vermezsen evet diye kabul edeceğim."

Kanserli bir hastaya acilen kan nakli yapmaları gerekiyormuş, on yedi yaşında bir oğlan. Kendisi de, annesiyle babası da onay vermeye yanaşmıyor.
Hastane onların arzusu hilafına hareket etmeyi yasallaştıracak bir mahkeme kararına ihtiyaç duyuyor.

2
Elli dokuz yaşında, terk edilmiş bir kadın; yaşlılığın bebeklik döneminde, emeklemeyi yeni öğreniyor.

Evet, çocuğunun olmayışı kendi içinde bir fügdü, bir kaçıştı -şimdi direnmeye çalıştığı her zamanki tema buydu-, esas kaderinden kaçış. Annesinin tanımına göre kadın olmayı başaramayışı.

Sabah onlarca benzerinden farksız geçti. Başvuruların, ibraz edilen evrakın süratle özümsenmesi, iddiaların dinlenmesi, kararların verilmesi, emirlerin çıkarılması, Fiona'nın odasıyla duruşma salonu arasında gidiş gelişleri, yolda meslektaşlarına rastlayıp neşeyle, hatta kutlama havasında iki çift laf etmeleri, mübaşirin bitkin bir tonda "Ayağa kalkın" seslenişi, Fiona'nın açılışı yapan avukatı başıyla belli belirsiz selamlayışı, ara sıra yaptığı pek komik olmayan esprilere iki tarafın avukatlarının da samimiyetsizliklerini gizlemeye çalışmadan, yaltaklanarak gülmeleri, taraflar bu sah sabahı tamamının olduğu gibi boşanan bir çiftse, gülümseyecek halde olmayan davacıyla davalının vekillerinin arkasında birbirlerinden iyice uzakta oturmaları. (s. 48)

3
“Şeytan,” dedi, “inanılmaz derecede inceliklidir. İnsanların aklına satanist bilmem ne, istismar gibi aptalca bir fikir sokar, sonra aksinin kanıtlanmasına izin verir ki herkes aslında onun var olmadığını düşünsün, böylece önünde bir engel kalmaz, her türlü kötülüğü yapabilir.” (s. 75)

4
Fiona'ya öyle geliyordu ki, 2012 yazının sonunda Büyük Britanya'da evlilikler ve birliktelikler bir gelgit dalgasına kapılmışçasına dağılıyor, dertler kabarıyor, koca evler dalgaya kapılıp sürükleniyor, mülkler ve umut dolu hayaller savrulup gidiyor, güçlü bir yaşama güdüsüne sahip olmayanlar boğuluyordu. Sevgi dolu vaatler inkâr ediliyor ya da yeniden yazılıyor, bir zamanların sorunsuz yoldaşları masrafına aldırmadan avukatlarının ardına çömelmiş usta savaşçılara dönüşüyordu. Bir zamanlar yüzüne bakılmayan ev eşyaları uğruna kıran kırana savaşılıyor, bir zamanlar esirgenmeyen güvenin yerini her kelimesi özenle seçilmiş "anlaşmalar" alıyordu.

Açgözlü babalara karşı açgözlü anneler bir savaşın sonunda uluslar misali manevra yapıyor, son geri çekilişten önce yıkıntıların arasından toplayabildikleri ganimetleri kapıyorlardı. Paralarını yurtdışı hesaplarında gizleyen erkekler, sonsuza dek konforlu bir hayat talep eden kadınlar. (s. 94)

5
"Seni uyurken seyrediyordum" dedi Jack
---
The Children Act
Türkçeleştiren: Roza Hakmen
Yapı Kredi Yayınları
Nisan 2016


1 Kasım 2017 Çarşamba

David Malcolm - Ian McEwan'ı Anlamak - Notlar

David Malcolm - Ian McEwan'ı Anlamak - Notlar

Understanding Ian McEwan, University of South Carolina Press, 2002

 


Önsöz

Çağdaş edebiyat; geleneksel olay örgüsü, anlatı ve şiir biçimlerinden ayrıldığı için deneyimsiz okuyucular açısından anlaşılması zor olabilir.

 

"UCBL" (Understanding Contemporary British Literature) serisi, bu zorlayıcı yazarların nasıl okunması gerektiğine dair kılavuzluk eder. Yazarların kullandığı temaları, dili, bakış açılarını, yapısal kurguyu, sembolizmi ve üslubu açıklayarak çözümler.

 

Birinci Bölüm: Anlamak Ian McEwan

Ian McEwan, 1948 yılında Aldershot'ta edebi geçmişi olmayan askeri bir ailede dünyaya gelmiştir.

Çocukluğu Singapur ve Libya gibi İngiliz askeri üslerinde geçmiştir. Libya'da Süveyş Krizi sırasında babasının belinde silahla olayları yönetmesini izlerken, "ilk kez siyasi olayların gerçek olduğunu ve insanların hayatlarını etkilediğini - bunların sadece yetişkinlerin okuduğu gazetelerde çıkan hikayeler olmadığını" kavramıştır.

Sussex Üniversitesi'nde İngilizce ve Fransızca okuduktan sonra Doğu Anglia Üniversitesi'nde Malcolm Bradbury danışmanlığında kurgu yazarlığı odaklı yüksek lisans yapmıştır. McEwan bu dönemi anlatırken, "Yazar olma arzusu gerçekten de malzemeden önce geldi" ifadesini kullanır.

 

McEwan'ın kariyeri 1970'lerin ortalarından itibaren hızla yükselmiştir. Eleştirmen Kiernan Ryan, yazarların McEwan'ın ilk dönemine dair algısını şöyle özetler: "McEwan yetmişli yıllara sapkın, grotesk ve korkunç şeylere takıntılı bir yazar olarak başladı. Çekiciliğinin sırrı, şık hastalıklılığında, cinsel taciz eylemlerini, sadist işkenceyi ve saf deliliği kayıt altına alırkenki zarif tarafsızlığında yatıyordu."

Ancak 1970'lerin sonuna doğru feminizm ve barış hareketiyle tanışmasıyla kurgusu evrilmiştir. McEwan bu değişimi şöyle ifade etmektedir: "Komik derecede abartılı psikopatik ruh hallerinin veya ergenlik kaygısının, sümük ve sivilcelerin tarihçisi olarak etiketlenmiştim. Taklit Oyunu ile dünyaya adım attım". 1980'lerde toplumsal ve tarihsel konulara açılan yazar (Zamanın İçinde Çocuk, Masum, Kara Köpekler), 1990'ların sonunda (Kalıcı Aşk, Amsterdam) tekrar insan kırılganlığına ve psikolojik rahatsızlıklara dönmüştür.

 

McEwan'ın kurgusu çağdaş İngiliz edebiyatının dört temel eğilimiyle örtüşür:

Tarihe Duyulan İlgi: Savaş sonrası Komünizm, Soğuk Savaş ve Berlin Duvarı'nın yıkılışı gibi süreçleri kurgusuna işler.

Kozmopolitizm: Venedik, Berlin ve Avrupa mekanlarını sıkça kullanır.

Tür Karışımı (Genre Blending): Psikolojik kurguyu casusluk ve gotik ögelerle harmanlar.

Üstkurmaca (Metafiction): Kurgunun ve hikaye anlatımının imkanlarını sorgular. 1978'deki bir sempozyumda belirttiği gibi: "Gerçekliğin kelimelerden, kelimelerin de yalanlardan ibaret olduğunu kendi içine kapanık 'kurgu'lar aracılığıyla bir kez daha kanıtlamaktan kesinlikle daha fazla mesafe kat edilemez... kurgunun ustalığı olduğu kabul edilebilir."

 

Temel Tematik Odaklar

Feminizm ve Kadın Temsili: Erkek egemenliğini ve ataerkil şiddeti ifşa eder ancak kadın karakterleri zaman zaman geleneksel kalıplarla sunar.

Rasyonalizm ve Mantıksızlık: Karakterlerinin kontrolden çıkan arzuları ile rasyonel/bilimsel arayışları arasındaki gerilimi inceler.

Ahlaki Perspektif: İlk dönemlerdeki ahlaki görecelikten zamanla daha belirgin bir ahlaki odağa kaymıştır.

Romanların Parçalı Yapısı: Romanları güçlü "yaratıcı dekor parçalarından" ve vurucu mini anlatılardan oluşur.

 

İkinci Bölüm: Kısa Hikayeler (İlk Aşk, Son Ayinler ve Çarşafların Arasında)

McEwan'ın İlk Aşk, Son Ayinler (1975) ve Çarşafların Arasında (1978) derlemeleri yazarlık kariyerinin temel taşlarıdır.

McEwan, "Hikayeleri çok ciddiye aldım ve üzerinde çok yavaş çalıştım ve her zaman onların yanında olmak isterim" demiştir.

Eleştirmen Caroline Blackwood, McEwan'ın "özgün bir yazar" olduğunu ve "ıssız kentsel manzaralara ilişkin açıklamalarının çok canlı olduğunu, unutulmaz bir tehdit atmosferi yaratabildiğini" belirtir.

 

Öyküler ergenlik, cinsel uyanış, ensest, fetişizm, yabancılaşma ve marjinal yaşamlar etrafında şekillenir.

 

Birinci şahıs anlatıcı hakimdir. "Ev Yapımı" gibi öykülerde resmi ve karmaşık bir dil kullanılırken, "Kelebekler" gibi öykülerde yalın, karmaşık olmayan cümleler tercih edilir.

 

Öyküler genellikle kronolojik doğrusal anlatıya, inisiyasyon (başlangıç) ve aydınlanma (epiphany) anlarına dayanır. McEwan ergenlerin ilgisini çektiğini çünkü onların "diğer tarafta olana -gölge çizgisine- ilişkin inisiyasyonlar karşısında şaşkına döndüklerini ve sinirlendiklerini" söyler.

 

Öyküler, Shklovsky'nin "yabancılaştırma" ilkesine uygun olarak tanıdık insan davranışlarını tuhaflaştırır. "Yazın Son Günü" öyküsündeki anlatıcı şöyle düşünür: "Bizler sadece çay partisindeki maymunlar gibi çok tuhaf şeyler yapan, kıyafetli hayvanlarız. Ama çoğu zaman birbirimize o kadar alışıyoruz ki". Öykülerin en şok edici yanı, suç veya sapkınlık içeren eylemleri sunarken ahlaki yargı ve kınamadan tamamen yoksun olmalarıdır.

 

Üçüncü Bölüm: Kurgu ve Kötülük (I) - Beton Bahçe (The Cement Garden)

Ebeveynlerinin ardı ardına ölümü üzerine yetim kalan dört kardeşin (Jack, Julie, Sue, Tom), yetiştirme yurduna gönderilmemek için annelerinin cesedini bodrumdaki çimento dolu bir sandığa gömmelerini anlatır. 15 yaşındaki anlatıcı Jack, son derece soğuk, klinik ve tarafsız bir dille olayları aktarır. Babasının bahçeyi betonlama projesini "büyüleyici bir ihlal" olarak görür.

 

Eser ergenlik psikolojisi araştırması ile Gotik ögelerin (karanlık mahzen, çürüyen ceset kokusu) bir karışımıdır. William Golding'in Sineklerin Tanrısı ve Harold Pinter'ın oyunlarıyla metinlerarası bağlar kurar. Ancak Golding'den farklı olarak anarşi egzotik bir adada değil, Londra'nın göbeğinde yaşanır: "McEwan'a göre karanlığın kalbi tamamen burada ve şimdidir ve onu ortaya çıkarmak için uzak, vahşi bir yere ihtiyacı yoktur."

 

Romanda zaman askıya alınmış gibidir; mekan kentsel bir çorak arazidir. Çürüme, ensest ve çocuksu gerileme normların çöküşünü simgeler. Jack, ahlaki umutsuzluk yerine normsuzluk hissini şöyle ifade eder: "Herhangi bir şeyi kesin olarak bilmenin veya hissetmenin imkansızlığı bende büyük bir mastürbasyon yapma isteği uyandırdı". Julie ile ensest ilişkisi sırasında ise "Ağırlıksız olduğumu, yukarı veya aşağı hissi olmadan uzayda yuvarlandığımı hissettim" der.

 

Dördüncü Bölüm: Kurgu ve Kötülük (II) - Yabancıların Rahatlığı (The Comfort of Strangers)

İngiliz çift Colin ve Mary, Venedik benzeri yabancı bir şehirde tatil yaparken yaşlı bir çift olan Robert ve Caroline ile tanışırlar. Robert ve Caroline, genç çifti ağlarına düşürür ve sonunda Colin'i vahşice öldürürler. Anlatım, sınırlı her şeyi bilen üçüncü şahıs bakış açısıyla mesafeli ve resmi bir üslupla yürütülür.

 

İsmi verilmeyen Venedik mekanı anlaşılmazlığı, labirentleşmeyi ve tuzağı simgeler. Eser, Ruskin'in mimari yazıları, Henry James'in Aspern Belgeleri ve özellikle Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm (Der Tod in Venedig) eseriyle derin imalar içerir. Bar sahnesindeki çalınan şarkı Mann'ın eserindeki solistin kahkaha dolu popüler şarkısını doğrudan taklit eder.

 

Roman ataerkil şiddeti ve kontrol arayışını işler. Caroline sevgiyi "diğerinin iradesine tam bir bağlılık olarak tanımlar." Colin ve Mary kurban olmalarının yanı sıra, kendi felaketlerine adeta uyurgezer gibi rıza gösteren birer suç ortağı durumundadırlar.

 

Beşinci Bölüm: Değişim, Distopya ve Çıkış Yolu - Zamanın İçinde Çocuk (The Child in Time)

Yazar Stephen Lewis'in 3 yaşındaki kızı Kate'in süpermarkette kaçırılmasıyla hayatının altüst oluşunu ve toparlanma sürecini anlatır. Eser, Thatchercı Britanya'nın distopik bir tablosunu çizer: özel ambulans şirketleri, ruhsatlı dilenciler, silahlı polisler ve satılan okullar.

 

Zamanın Tiranlığı: Zaman -olduğu gibi değil, kim bilir, ama düşüncenin onu oluşturduğu gibi- monomanyak bir şekilde ikinci şansı yasaklar.

Doğaüstü Olay: Stephen, henüz doğmadan önceki bir zamana giderek The Bell adlı barın penceresinden anne ve babasının kendisini aldırıp aldırmama tartışmasını izler. Deneyim halüsinasyon olarak değil, doğrulanmış doğaüstü bir gerçeklik olarak sunulur.

Fizik ve Görelilik: Zamanın esnekliği fizikçi Thelma'nın teorileri üzerinden tartışılır.

 

Çocuk figürü hem zamanın getirdiği yıkımı ve kaybı hem de geleceğe yönelik umudu temsil eder. Romanın sonunda Julie'nin yeni bir bebek dünyaya getirmesiyle yaşam ve sevgi galip gelir.

 

Altıncı Bölüm: Tarihli Fırçalar (I) - Masum (The Innocent)

1955 Berlin'inde İngiliz telsiz mühendisi Leonard Markham, Doğu Alman telefon hatlarını dinlemeyi amaçlayan gizli "Altın Operasyonu"nda çalışır. Alman kadını Maria ile yaşadığı aşk, Maria'nın eski kocası Otto'nun öldürülmesi ve cesedinin tünelde saklanmasıyla dehşete dönüşür. Eser, psikolojik roman ile casusluk kurgusunu (John le Carré, Len Deighton) birleştirir.

 

Savaşın yıktığı Berlin, Soğuk Savaş dinamikleri ve ABD'nin kültürel/siyasi hegemonyası romanın arka planını oluşturur. Maria'nın mektubundaki "Hepsimiz geçmişle kendi düzenlemelerimizi yapmalıyız" ifadesi metnin tarihsel hesaplaşma temasını özetler.

 

Maria, Leonard'ın tecrübesizliği için "Cahil değil. Masum" der. Ancak roman sıradan insanların adım adım dehşete ve cinayete nasıl kayabileceğini ("gündelik yaşamın Gotiği") gösterir. Leonard cinayet sonrası şunu kavrar: "Orada Leonard odadan çıkmadan hemen önce kat ettikleri mesafeyi, onları başarılı küçük nişan partisinden bu partiye getiren rotayı ve yol boyunca birbirini izleyen her adımın ne kadar mantıklı göründüğünü birdenbire ölçtü..."

 

Yedinci Bölüm: Tarihli Fırçalar (II) - Kara Köpekler (Black Dogs)

Jeremy adındaki anlatıcı, kayınpederi Bernard ve kayınvalidesi June'un evliliğinin 1946'da Fransa'da yaşanan bir olay yüzünden bozulmasını araştırır. Anlatı 1940'lar ile 1989 (Berlin Duvarı'nın yıkılışı) arasında mekik dokur.

 

Jeremy iki karakterin zıt dünyalarını şöyle özetler: "Rasyonalist ve mistik, komiser ve yogi, marangoz ve çekimser, bilim adamı ve sezgici, Bernard ve June uç noktalardır, benim inançsızlığımın kaygan ekseni boyunca kaydığı ve asla dinlenmeye gelmediği ikiz kutuplardır". June, 1946'da Nazilerin bıraktığı iki kara köpeğin saldırısına uğradığında ilahi bir vizyon yaşayıp mistikleşmiş; Bernard ise rasyonel, materyalist çizgisini korumuştur.

 

Kara köpekler, insanlığın içindeki kötülüğün ve Avrupa'nın kanlı tarihsel vahşetinin simgesidir. Roman, kara köpeklerin "başka bir zamanda, Avrupa'nın bir yerinde, bize musallat olmak için geri dönecekler" uyarısıyla son bulur.

 

Sekizinci Bölüm: Bilim ve Kurgu - Kalıcı Aşk (Enduring Love)

Trajik bir balon kazasının ardından, popüler bilim yazarı Joe Rose, erotomani (de Clérambault sendromu) hastası dindar Jed Parry tarafından takıntılı bir takibe maruz kalır. Bu patolojik takip, Joe ile sevgilisi Clarissa'nın ilişkisini kopşma noktasına getirir.

 

Joe'nun Materyalizmi: Joe ateist ve ampiristtir. Jed'in Tanrı çağrısına "Çünkü dostum, kimse dinlemiyor. Yukarıda kimse yok" yanıtını verir.

Bilgi Teorileri: Bilimsel rasyonalizm (Joe), dinsel/mistik inanç (Jed) ve duygusal/insani bilgi (Clarissa) karşı karşıya gelir. Bilimsel bilgi bile "İnanmak görmektir" ilkesine dayanabilir.

Patolojik Aşk: Aşkın patolojik uzantıları normal deneyime yalnızca dokunmakla kalmıyor, aynı zamanda onunla örtüşüyor...

 

Dokuzuncu Bölüm: Diğer Çalışmalar - Senaryolar, Oratoryo, Çocuk Romanları, Ve Amsterdam

Jack Flea's Birthday Celebration ve Solid Geometry psikolojik gerilimleri işler. Taklit Oyunu (The Imitation Game), II. Dünya Savaşı'nda kadınların dışlanmasını feminist bir açıyla ele alır.

 

Yoksa Ölecek miyiz? (Or Shall We Die?), nükleer tehdit ve erkek egemen bilime karşı "Kadınlık zamanlar mı olacak, yoksa ölecek miyiz?" sorusunu soran feminist bir barış oratoryosudur. Ploughman'ın Öğle Yemeği (The Ploughman's Lunch) ise Thatcher Britanya'sının ahlaki yozlaşmasını hicveder.

 

Rose Blanche (1985) ve Hayalperest (The Daydreamer, 1994), çocukluk anarşisini ve dünyayı yabancılaştırma gücünü işler.

 

Amsterdam (1998)

Booker Ödülü kazanan bu kısa roman, iki başarılı arkadaşın (besteci Clive ve gazete editörü Vernon) Muhafazakar bir siyasetçinin travesti fotoğrafları üzerinden yaşadıkları ahlaki yozlaşmayı ve birbirlerinin sonunu hazırlamalarını anlatır. Clive, kendi neslinin bencil refahını şöyle özetler: "Neredeyse on yedi yıldır küçümsedikleri bir hükümet altında ne kadar müreffeh, ne kadar etkili ve ne kadar başarılı olmuşlardı. Benim neslimden bahsediyorum."

Eser, 1980 ve 1990'ların elitlerini sertçe eleştiren karanlık bir ahlak masalıdır.

… 

7 Mart 2012 Çarşamba

Ian McEwan – Solar

Ian McEwan – Solar

Birinci Bölüm: 2000

Michael Beard, Nobel ödüllü fizikçi
Kel, kısa boylu, şişman zeki
Beşinci evliliği parçalanıyor.
Kaçamak yapan karısıydı … bir ustayla … görüşüyordu.
Boynuzlanmanın ne kadar karmaşık bir şey olduğunu görmek Beard’ı şaşırtmıştı. Azap çekmek basit bir iş değildi. (s. 9/10)

Önceki dört eşi; Maisie, Ruth, Eleanor ve Karen…
…zayıf ve ürkütücü bir baba örneği teşkil ettiğini çabucak anlayan eski eşleri kendilerini korumak adına hemen kaçmışlardı.
…karısının başka erkeklerle birlikte olması fikrinden heyecan duyan bir koca cinsi de vardı herhalde. (s. 10)
(Masumiyet adlı romanındaki Otto adlı eleman, bu tanıma/tanımlamaya uyan bir erkek tipi)

Patrice’e ihtiyaç duymaktan vazgeçmesi gerekiyordu ama arzu böyle bir şey değildi ki. Onu istemeyi istiyordu. (s. 11)

On metre ötesinde olan karısını düşünerek kendisini tatmin etmeye çalışan, Beard’dan başka bir adam daha var mıydı acaba bu gezegende? (s. 14)

Cenevre’de onursal bir öğretim üyeliği olan ama hiç ders vermeyen Nobel sahibi Profesör Beard… (s. 21)

Ne istediği hakkında hiçbir fikri olmasa da, gördüğü zaman anlayacağını düşünüyordu. (s. 31)

(Tom Aldous) Güneş enerjisi … orada, bizim nasıl kullanılacağını anlamamızı bekliyor… (s. 34)

Bizi önce kömür, sonra da benzin yarattı ama artık bunları yakmanın mahvımıza neden olacağını biliyoruz. Ya yeni bir yakıt bulacağız ya da tükenip dibe çökeceğiz. Yeni bir sanayi devrimi lazım. (s. 35)

Tanrı’nın bize en büyük armağanı kesinlikle şudur, bir yarı iletkene çarpan fotonun elektronu serbest bırakması. (s. 36)

Beard, karısı Patrice’le yatan adamın evine gider. Tarpin, Beard’ın evinde tadilat işleri yapan bir tesisat ustasıdır.)

(Beard)
“Bey Tarpin. Günaydın.”
Ne bok yemeye geldin sen?” (s. 54)

Beard, üstüne atlayamadan, Tarpin kolunu geriye atıp kendisinden daha yaşlı olan erkeğin suratına avucuyla bir tokat atıverdi.
“Bundan sonraki canını yakar,” dedi. (s. 56)

(Beard’ın amacı Tarpin’le konuşup onu karısından uzak durmaya ikna etmekti ne varki Tarpin konuşarak anlaşabileceği biri değildir. İkisi kavga eder, aslında buna kavga demek doğru olmaz, Tarpin Beard’ı bir tokatla döver/sindirir. Sevdiği, daha doğrusu bağımlısı olduğu karısının başka biriyle yatması yeterince kötüyken, karısıyla yatan adamdan dayak yemesi Beard’ı iyice  bunalıma sokar. Depresyondaki Beard, kendisine gelen bir daveti kabul eder, hava değişiminin iyi gelebileceğini düşünmektedir.)

Beard, Kuzey Kutbu’na gitmesi için bir davet aldı. (s. 57)

Yolculuk ederken geçirdiği onca saate rağmen koşulara uyum sağlayabilen bir yolcu değildi. (s. 61)
“Daha önce hiç kar motoru kullandın mı?”
“Elbette,” diyerek yalan söyledi Beard. (s. 68)

…kar motorunun sesi bir anda kesildiğinde uayanarak, içinde bir hafta geçireceği geminin buzlardan çıkarak yükselen karanlık gövdesini tepesinde gördü. (s. 75)

Uzaklardaki Belsize Park yaşamından, bu cansız doğa parçasına gelmek kendi varoluşunun salaklığıyla yüzleştirmişti onu. (s. 81)

Soyunma odasından çok daha büyük olan dünyayı nasıl kurtaracaklardı. (s. 94)

Divandaki adam Aldous’du. (s. 99)

(Evine dönen Beard, davetsiz misafiriyle karşılaşır; karısının Tarpin’le olan ilişkisini hazmetmeye çalışırken, bu defa karşısında Aldous’u görmek, Beard için bile çok daha şaşırtıcı olur. Aldous, Beard’ın yanında çalışmalar yapan genç bir fizikçidir.)

“Bakın, başkalarının bizim için yazdığı rolleri bize zorla oynatmalarına izin vermemeliyiz.” (s.100)

“Evimde ne işin var?” (s . 101)

““Patronun karısıyla sevişmek,” dedi Beard, “fazlasıyla akıl dışı bir şeydir.” (s. 102)

Aldous’un koşusu en fazla iki metre kadar sürdü.
Aldous’un bacakları önünde havalandı.
Başının arkası cam sehpanın yuvarlatılmış köşesine çarptı ve o köşe doğrudan ensesine girdi. (s. 106)

Medyanın ilgisi çok yaralayıcı olacaktı. Seks, ihanet, şiddet, güzel bir kadın, önde gelen bir bilim insanı, ölü bir aşık… (s. 107)

(Tamamen kaza, Beard’ın hiçbir suçu yok ama öyle ya da böyle Aldous’un cesedi kanlar içinde Beard’ın salonunun ortasında yatıyor. Aldous’un o evde ne işi var? Aldous, Beard’ın karısıyla yattığı için o evde. Bu durumda Aldous’un “ayağı kaydı ve düştü, düşerken sehpanın köşesi ensesine saplandığı için öldü” şeklindeki gerçeğe kim inananırdı… Beard iyice düşünüp, kaza sonucu ölmüş olan cesedi, ölüm nedeninin cinayet olduğundan hiçkimsenin şüphe etmeyeceği şekilde yeniden düzenler. Karısının diğer sevgilisi Tarpin’e ait bazı eşyaların yardımıyla, cinayet şüphesinin Tarpin üzerinde odaklanacağından emin olduktan sonra, kendisine dair hiçbir iz bırakmadan evden çıkar. Böylece kimsenin aklına zanlı olarak Beard gelmeyecekti. Zaten Aldous’un ölümü Beard’ın suçu değildi.)   

(Beard)
Dört kez uzun uzun sorguya çekildi.
Kendi oluşturduğu şey çok geçmeden, hem bulanık hem de kesin, gerçek bir anı gibi zihnine yerleşiverdi. (s. 113)

(Tarpin cinayet suçlamasıyla tutuklanır. Mahkeme Tarpin’i mahkûm eder. Aldous’un ölümünden sorumlu tutulan Tarpin, 16 yıla mahkûm olur.)

Aldous’un yapmayı istediği şey bitkilerin üç milyar yıllık deneme - yanılma sürecinde evrimleşerek kusursuzlaşan çalışma şeklini anlayıp sonra da taklit etmekti. (s. 120)

İkinci Bölüm: 2005

(Aldous, Beard’ın asistanıydı, bu nedenle yıllardır üzerinde çalıştığı yapay fotosentez düşüncesi hakkında tuttuğu notların bir kopyası Beard’ın elindeydi.)

Uygarlığın sıcak nefesi

(Cinayet davasının görüldüğü günlerde medyanın ilgisi nedeniyle halk nezdinde itibarı ayağa düşen Beard, Aldous’un notları sayesinde alternatif enerji kaynakları alanında en prestijli isimlerden biri haline gelir. Yıllar önce almış olduğu Nobel fizik ödülü de dikkate alınınca, bilim camiasının parıldayan yıldızıdır Beard!)

“İşiniz nedir?”
“Enerji danışmanlığı.”
“Petrol mü?”
“Hayır. Güneş.”

(Beard) Aşkını hiç kimseye ilan etmemek, uzun zaman önce öğrendiği bir şeydi. (s. 138)

Her şey … bir hükümet programının onursal başkanı olması için gelen daveti … kabul edişiyle başlamıştı. (s.148)

Böylece Imperial College’ın seminer salonunda ilk kez komitesiyle birlikte oturdu. (s. 149)

Yaşamlarının ilk yıllarından itibaren, kadınlar insanlarla ilgiliyken, erkekler eşyayla ve soyut kurallarla ilgilenme eğilimi gösteriyordu. (s. 153)

“Sevişgen bilim insanı”
“Nobelli aşk tavşanı”

Göstericiler arasında yaşlıca beş-altı kadın vardı. İçlerinden biri bir polisin arkasından fırladı, elindeki kese kağıdından bir domates çıkartarak Beard’a fırlattı. Kadın üç metre ötesinde durduğundan kaçacak zaman bulamamıştı.

“Neo-Nazi Profesör Göstericiyi Yere Serdi” (s. 161)

Bir kadın polis Beard’ın koluna dokunarak donuk bir sesle onu saldırıdan tutukladığını söyledi. (s. 162)

Yeryüzüne bir saatten daha az bir sürede düşen güneş ışığı, dünyanın bir yıllık ihtiyacını giderebilir. (s. 175)

(Beard)
“Yaprak suyu ayrıştırıp karbondioksiti içinde tutan bir güneş panelidir. Onu taklit ederek hidrojen elde edebiliriz. Ben de seni özledim.” (s. 193)

“(Beard)
“Ne kadarlık hamilesin?”
(Melissa)
“Yedi haftalık.” (s. 199/200)

“Buna tamamen karşıysan gitmekte serbestsin. Sonradan dönmekte de serbestsin.” dedi Melissa. (s.201)

(Melissa)
“İnsanın aynı Rus bebekleri gibi başka bir insanın içinden çıkması çok garip ve muhteşem bir şey değil mi?
O kadar mutluyum ki. Saçmalıyorum.” (s. 208)

Üçüncü Bölüm: 2009

(Güneş enerjisi elde edebilmek üzere yapımına devam edilen paneller tamamlanmak üzeredir. Beard’ın başında bulunduğu komisyon, açılış tarihini beklemektedir.)  

…hem bir ajandası vardı hem de onu kullanıyordu. (s. 223)

…Gelecek artık geldi…

Rodney (Tarpin) beş hafta önce hapisten çıktı. (s. 265)

(Tarpin hapisten çıktıktan sonra Beard, içten içe korkmaya başlar.)

“Ben kimim”
“Tarpin?”
“Çin’deki kızın mı o?”
Darlene’di, tabii ya. (s. 277)

“Patentlerine karşı dava açacaklarmış.” (s. 284)

(Tarpin)
“Bay Beard, sizinle konuşmam, bir şey söylemem, sizden bir şey istemem lazım.” (s. 289)

(Beard)
“Demek karım için hapse girdin.”
…
“Sekiz yıl boyunca hiç cevap yazmadı.” (s. 291)

(Tarpin)
“Sizden bana bir iş vermenizi istiyorum. Vasıflarım hâlâ yerinde…” (s. 292)

“Yakında görüşeceğiz” dedi Melissa. (s. 296)

“Michael, durum kötü.
…
Müşterim 2000 yılında şu anda sizde olduğunu bildiğimiz yüz yirmi yedi sayfalık bir dökümanın bizzat bir kopyasını çıkarmış.
… bu başvuruların sizin özgün çalışmalarınıza değil, Bay Aldous’un çalışmalarına dayanarak yapıldığına inanmak için çok haklı nedenlerimiz var.” (s. 302/303)

“Elimizde Bay Aldous’un sizinle tanışmadan bir yıl önce yazdığı notlar da var.
…Bay Aldous’un ölümünden ve dosyanın elinize geçişinden aylar ve yıllar öncesine kadar, yaptığınız hiçbir şeyde yapay fotosenteze değinilmediğini, iklim değişikliği ya da yenilenebilir enerjiden bir kez olsun söz edilmediğini tespit ettiğimizden haberiniz olsun. (s. 305/306)

(Beard’dan iş isteyip de alamayan Tarpin, panellerin bulunduğu alana girip, bütün çalışmayı/panelleri paramparça eder.)

O anda en çok istediği şey bir bara gidip önünde bir viskiyle tezgâhta oturmaktı. (s.315)

Romanın sonunda Michael Beard’e Nobel ödülü verilirken İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nin yaptığı bir sunumu da romana ekleyen Ian McEwan böylece kurguyu kusursuzlaştırmış oluyor. Bilimsel yazarlık, buna uygun başka / biçimi daha düzgün görünen bir tanımlama bulmak lazım McEwan için.
“Solar” için mizahi roman demek yanlış olmaz. Bilimsel anlatımın yanında eğlenceli / komik üslubuyla diğer McEwan romanlarından ayrılıyor “Solar”.

Çeviren: Kıvanç Güney
Turkuvaz Yayınları, Şubat 2012

27 Şubat 2012 Pazartesi

Ian McEwan – Masumiyet

Ian McEwan – Masumiyet
Ya da Özel İlişki

Karakterler
Berlin Tüneli ya da “Altın Operasyon”, CIA ile MI6’nın ortak projesiydi.
Operasyon Nisan 1956’da sona ermişti.
McEwan’ın baş karakteri 25 yaşındaki Leonard, operasyonda görevli bir MI6 ajanıdır.
Leonard’ın sevgilisi Maria’nın kaldığı apartmanda yaşayan George Blake, operasyonu Sovyet subaylarına ihbar eden kişi olarak tarihte yerini almış bir başka karakterdir.

(Notlar)
Toplantıyı yöneten Teğmen Lofting’di.
Sorun Amerikalılar. Hiçbir şey bildikleri yok.
Posta Servisi memuru Leonard Marnham.

Leonard’ın dairesi üçüncü kattaydı.

Eckneipe / İçerisi gürültülüydü. Altmış yaşın altıda kimse yoktu.
Glass yaklaşık 1,65 boyunda, Leonard’dan yirmi santim kadar kısaydı.
(Leonard) Kente esas varoluş nedenini kazandıran gizli kaymak tabakasının üyesiydi.

(Glass) “Neva Hotel’e gidiyoruz.”(Leonard ile Maira, burada tanışacaklar.)
Asansör ağır ağır iniyordu.
Barda otuz kırk kişi sessizce içkilerini içiyorlardı.

(Glass anlatıyor) Kızılların satmaya çalıştığı şey sefalet.
Şimdi zorla ihraç ediyorlar. Adamlar mutluluğu asgariye indirmenin yolunu bulmuş yahu!

Hepimiz bütün gün bir arada aynı şeyleri yapardık. Sürüler halinde yaşardık. Bu yüzden de dile gerek yoktu.
Biri tek başına kalmak isteyip de sürüden ayrılırsa ne olur?
Artık diğerlerinde olmayan bir şeyi vardır, bir sırrı vardır, bu da bireyciliğinin, bilincinin başlangıcıdır. Sırrını paylaşmak isterse dili icat etmesi gerekir. (s. 41)

(bir not) “Sevgiler, 89 numaralı masa”

Leonard hayatının değişmek üzere olduğunu düşündü, yanılmıyordu da.
Adı Maria Louise Eckdorf, otuz yaşındaydı. (s. 42)
Oto tamirhanesinde daktilo ve tercüman olarak çalışıyordu.
Otto adında bir eski kocası vardı. (s. 43)

Leonard, günde on beş saat çalışıyordu.

Kışkırtıcı bir hafiflikle öpüştüler.

(Maria) “Gitmeni istiyorum. Evine dönmeni istiyorum.” (s. 87)

Daha yarım saat önce kol kola yürüyorlardı. O noktaya nasıl geri dönecekti?
Onun bir anısı vardı… daha ağırdı. (s. 88)

Leonard ertesi gün işten çıktığında çiçek alıp Maria’ya gitti ama onu bulamadı. (s. 89)

Otto, Maria’nın yüzüne bütün gücünü kullanarak yumruk atmıştı. (s. 118)

(Glass) Leonard ve Maria on yıl önce savaş halinde olan iki ülkenin evledı. Nişanlanmak suretiyle uluslarına kendilerince kendi barışlarını sunuyorlar. (s. 129)

Dolapta biri var. (s. 136)
Adam yerde, oturur pozisyonda, dizleri yukarı çekili uyuyordu. (s. 138)

(Otto, iyice/sarhoş olana kadar içtikten sonra Maria evde değilken onun kaldığı daireye gelir, yatak odasındaki dolaba girip saklanır, tabii daha sonra sızıp uyuyakalır. Nişanlı çiftlerin ilk gecesi böyle bir sürprizle başlayacaklar, sevgililer Otto'yu fark ettikten kısa bir süre sonra Otto kendine gelir/uyanır ve kavga başlar.)

Ben bu domuzla evliydim. (s. 140)

(Maria) Otto’nun ne istediğini söyleyeyim sana.
Otto’yla ilk tanıştığımda iyi bir adamdı.
İlk anda iyi kalpliydi.
Sonra bu iyi kalpliliğin sahiplenme olduğunu anladım.
Kıskanıyordu, sonra beni dövmeye başladı, hikâyeler uydurmaya başladı, ben ve başka erkeklerle ilgili hikâyeler.
Berlin’in yarısının benimle yattığını, diğer yarısının da sırasını beklediğini zannediyordu.
Bu olayı, benimle başka bir erkeği o istiyor. Öfkeleniyor ama istiyor.
Tahrik ediyor bu onu. (s. 141) (McEwan'ın "Solar" isimli romanında da Otto'nun karakteristik saçmalığına/sapıklığına göndermeler var)

Otto’nun yüzünü bütün gücüyle ısırdı.
Kavgadan sonra on dakika boyunca dişlerini fırçalamıştı. Sonra cesedin üstüne bir battaniye örtmüşlerdi. (s. 151)

Hiçbir hata yapmamalıyız.
Birlikte hareket etmeliyiz, demişti Leonard. (s. 162)

Bavullardan birini açtı.
Bir muşamba, kesme bıçağı, bir testere ve bir balta çıkarıp bir kenara koydu. (s. 165)

Maria, marangozluktan anlıyordu. (s. 168)

Maria, açık bavulların başında tahta bir iskemlede oturuyordu. Eski kocasının her bir parçasını kucağına alıyor, sabırla, neredeyse anaç bir özenle sarıyor, yapıştırıyor ve dikkatle diğerlerinin yanına yerleştiriyordu. O anda kafayı paketlemekteydi. İyi bir kadındı, becerikliydi, iyi kalpliydi. (s. 171)

Köpek hırlayıp inlemeye başlamıştı. Bavulun bir köşesini dişlemeye çalışıyordu. (s. 178)

(Leonard, iki bavul dolusu ceset parçasıyla birlikte, operasyonun devam ettiği tünele/karargaha gider)
Asker, bavulun kapağını kaldırdı.
Bu adamlar son derece hassas malzemeyi elliyorlar.
Bu aramanın durdurulmasını istiyorum.
Sen bayağı büyük bir sır taşıyormuşsun meğer yanında. (s. 192/193)

MacNamee, Leonard’ın ne gibi bir malzemeyi ele geçirdiğini öğrenmek için yanıp tutuşarak stadyumdan depoya doğru yola çıkmış olmalıydı. (s. 194)

(bavulu açılıp, ceset parçaları ortaya çıkarsa Leonard ve Maria cinayet suçundan mahkûm olacaklardı, bu kaçınılmazdı. Leonard, bunu önlemek için operasyonla ilgili bilgileri Suvyet subaylarına ihbar eder, böylece Sovyet askerleri tüneli basacak, karargâhtaki subayların bavul açmaya ihtimali ortadan kalkacaktı.) 
Nedir elinizdeki?
Elimdeki Sovyet ordusunu ilgilendiriyor.
Schönefelder Chaussee’nin doğu yakasında, Altgleinicke’deki şu mezarlığın hemen kuzeyindeki telefon hatları dinleniyor. Bağlantılar şu hendek boyunca uzanıyor. Bakmaları gereken yeri işaretledim.
Bu … imkansız.
İnanmaları gerekmiyor, gidip bakmaları yeterli. (s. 197)

Tanrım!
Buldular bizi. Bağlantı odasına girdiler. (s. 199)

“Pekala”, dedi MacNamee. “Anlat bakalım”
Boş zamanlarımda bir cihaz imal etmeye giriştim.
Sizi boş yere umutlandırdıysam özür dilerim.
Nelson’un aletinin bir uyarlamasını bulduğunu sandım. (s. 202)

Maria’ya Cumartesi öğleden sonraki uçuşunun ayrıntılarını belirttiği bir kart gönderdi. (s. 210)

Lofting, Leonard’ın kapının yanında duran bavullarını işaret etti. “Çocukların bunları aşağı taşımasını ister misin?”
“Evet,” dedi Leonard, “Çok memnun olurum.” (s. 211)

İşitme cihazları parçaları imal eden küçük bir şirketin sahibi olan Leonard Marnham, Haziran 1987’de tekrar Berlin’e gitti. (s. 217)

Mektubu açıp bir kez daha okudu. (s. 223)

(Maria'nın mektubu) Bob geldi ve birkaç şey sormak istediğini söyledi.
Sonra, bir de baktım, hikâyeyi baştan sona anlatıyorum.
Bob, olayı örtbas etti ve soruşturmadan vazgeçildi. (s. 224/225)

Bob’la … Temmuz 1957’de New York’ta evlendik. (s. 226)


Çeviren: Roza Hakmen
Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2012

2 Ekim 2011 Pazar

Ian McEwan – Cumartesi

Ian McEwan – Cumartesi

15 Şubat 2003, İngilizler için önemli bir gün çünkü, ülke tarihindeki en büyük protesto gösterilerinden biri yaşanıyor, Irak’ın işgaline karşı bir araya gelmiş olan çok sayıda savaş karşıtı gösterici bu tarihte başkent Londra’da toplanıp, gösteri yapıyor.
Ian McEwan, Cumartesi isimli romanında, 15 Şubat 2003 günü (Cumartesi günüdür) bir sinir cerrahının yaşadıklarını işliyor.
Romanın alt katmanlarını; 11 Eylül sendromu, terör ve savaş olarak sıralayalım.
Romanın baş karakteri Henry Perowne, branşında saygın ve başarılı bir sinir/beyin cerrahıdır. Sakin ve serin kanlı biridir Perowne; önemsemiyor, paniğe kapılmıyor, şaşkınlık geçirmiyor ve de düşlerle pek ilgilenmez, kızı Daisy’nin öneri ve yönlendirmeleriyle edebiyat eksiklerini telafi etmektedir(Daisy, şiirlerini kitaplaştırmış genç bir şairdir); Flaubert ve Tolstoy’un romanları hakkında fikir alış verişlerine tanık oluruz romanın ilerleyen bölümlerinde.
Romanın yazım sürecinde bir hastenede sinir cerrahisi hakkında araştırmalar yapmış olan McEwan, edindiği bilgi ve gözlemlerle karakterinin meslek yaşamını anlatırken, aşırıya kaçmadan, okuyucularına teknik bilgiler vermekten geri kalmıyor.
İyi bir iş, saygın bir kariyer, ev ve arabası olan Perowne, mutlu ailesiyle birlikte sosyo-ekonomik açıdan refah içindedir. McEwan, terör konulu romanında, karakterlerin “endişe”sini anlatırken(aynı endişeyi okuyucuya da hissettirmek için) inandırıcılığı arttırmak amacıyla nisbeten mutlu bir aileyi konu edinmiş.
Henry Perowne, cumartesi gününe çok erken saatte başlar; uykusu kaçmıştır. Pencere kenarında dururken gökyüzünde, alev almış/yanmakta olan bir uçağın yavaş yavaş alçalmakta olduğunu fark eder. Bu uçak sahnesinden itibaren yazar, terör düşüncesini işlemeye başlar; sinir cerrahının aklına gelen ilk olasılık, terör saldırısıdır. 11 Eylül 2001 tarihinden sonra Batı medeniyetinin özel gündemi haline gelen “hayat tarzına saldırı” gerçeği(!) McEwan’ın bu romanıyla birlikte edebiyat kurguları arasında kullanım değeri kazanıyor. İslam karşıtı düşünce ve görüşlerini bildiğimiz McEwan, kahramanın düşüncelerini İslam kaynaklı teröre odaklamıyor. McEwan, kendini politize ederek değerden düşürmüyor, “iyi bir romancı” olarak kalmaya devam ediyor.
Uykusu kaçmış olan Henry Perowne, haber başlıklarını takip edip, düşmekte olan uçağın motoru alev almış bir kargo uçağı olduğunu öğrenir, bu iyi bir haberdir zira terör saldırısı olma olasılığı Henry’nin kafasını fazlasıyla meşgul etmişti. Karısının(Rosalind) yanına dönen Henry, eşiyle sevişerek gerilimini üzerinden atar ve planlanmış günlük programını uygulamak üzere dışarıya çıkar. Cumartesi programında ilk olarak, yakın bir arkadaşıyla squash maçı yapmak vardır.
Şehir merkezi, göstericiler nedeniyle çok kalabalıktır, belli yollar göstericilerle ayrıldığı için ara sokakları kullanan Henry Perowne, yol boyunca terör ve terörün tehdir ettiği hayatlar üzerine düşünmektedir.
Romanın ilk sayfalarında anlatılan düşmekte olan uçak, kara bir gölge gibi romanın/günün tamamına yayılmıştır. Romanın yazım tekniğine dikkatlice bakıp; terör konusunu kabul edilebilir şekilde romanın içinde gündemde tutması, olay örgüsünü asıl temanın etrafında ustalıkla işlemesi bakımından McEwan’ı çok başarılı bulduğumuzu söyleyelim.
Romanın esas olayı burada başlıyor; Henry Perowne, şehir merkezinde küçük bir kaza geçiriyor. İçerisinde üç kişi bulunan bir otomobille çarpışıyor (hatalı olan Henry değil). Henry’nin arabasına çarpanlar onu soymaya çalışıyorlar. Saldırganlardan birinin hareketlerini inceleyen Henry, saldırganın mimiklerinde ve hareketerinde Huntington hastalığının belirtilerini tanımakta gecikmiyor. Kendisini soymaya çalışan Baxter’a hastalığının farkında olup olmadığını soruyor, Baxter’ın kafasını karıştırıyor. Dikkati dağılan saldırgan, soygundan vazgeçip Henry’yi bırakıyor.
Henry, uğradığı saldırıyla zihnini meşgul eder ancak yine de squash maçına gitmekten vazgeçmez. Sıkı bir maç yapar.
Maçtan sonra akşam yemeği için balık satın alır ve huzurevindeki annesini ziyarete gider. Annesinin yanından ayrılıp eve döner, yemek için hazırlıklar yapar. Akşam yemeği önemli; iki çocuğu ve kayınpederiyle birlikte bir arada bir yemek planlamışlardır.
Akşam yemeğinden önce kızı Daisy ile Irak savaşı odaklı fikir teatisinde bulunur. Terör, savaş modern dünyanın için boş hayatlarla dolu bireyleri hakkında devam eder bu sohbet/tartışma.
Romanın son dakika gölü burada geliyor; yemekten önce Baxter sahne alır; elinde bir bıçakla salonda belirir. Diğer bir arkadaşı da yanındadır.
Kayınpeder, Baxter’a, haklı olarak hakaret edince, yüzüne bir yumruk yer. Saldırganlar göründükleri kadar tehlikelidirler. Salon dolusu gerilim, Baxter’ın Daisy’nin soyunmasını istemesiyle tavan yapar. Giysilerini çıkaran Daisy çırılçıplak kalır. Durumu daha da karmaşık hale getiren, Daisy’nin gebe olmasıdır; kimsenin haberi yoktur kızın hamileliğinden, ancak Baxter yüzünden giysilerini çıkardıktan sonra karnındaki şişkinliği gören Hanry, kızının dört aylık hamile olduğunu düşünür (tahmininde yanılmaz).
Daisy soyunduktan sonra onunla konuşmaya devam eden Baxter, şiir yazdığını öğrendiği Daisy’den kendisine şiir okumasını ister.
Daisy, Matthew Arnold’ın bir şiirini okur. Ne olduysa; Baxter şiirden çok etkilenir. Baxter’ın dikkati dağılmışken Hanry şansını dener; Huntington hastalığının tedavisine yardımcı olabilecek bazı yeni tedavi yöntemleriyle ilgilendiğini ve hatta odasında bu yeni çalışmalarla ilgili raporlar olduğunu/bulunduğunu söyler. Baxter, sözü edilen raporları görmek ister, ikisi birlikte üst kata çıkarlar. Aşağıda yalnız kalan arkadaşı Baxter’ı terk eder, evden çıkıp gider.
Çarpılan kapının sesini duyan Baxter, alt kata dönmek ister, merdivenlerde Theo ile karşılaşır. Baxter merdivenlerden yuvarlanıp başını çarpar. Bilincini kaybeder. Saldırgan etkisiz hale gelir böylece.
Baxter hastaneye götürülür. Beyin hasarının tedavisi nedeniyle Henry acil servise çağrılır. Baxter’ın tedavisini/ameliyetını yapar ve evine geri döner. Bu çok uzun sürmüş olan günü karısıyla sevişerek tamamlar.
‘Cumartesi’, 11 Eylül romanları arasında sayılabilir, ne kadar kusursuz görünüyorsa da hayatın kırılganlığını hatırlatıyor okuyuculara.



Güvenlikli bir mesafeden seyredilen felaket. (s. 22)
Tanrıyı inkâr etmek bile manevi bir icraattır. (s. 23)
Hayat, hayat kurtarmaktan öte bir şey olmalı. (s. 33)
İdeal İslam devletinde, katı Şeriat yasaları altında, cerrahlara epey iş düşer. (s. 39)
Radikal İslamcılar nihilist sayılmazlar –onlar dünya üzerinde kusursuz bir toplum istiyorlar ki bu da İslam’dır. Bu insanlar lanetlenmiş bir geleneğe aitler.
…ütopyanın peşinden gidilirse sonunda her türlü aşırılığa izin verilir.
Eğer sonunda herkes sonsuza dek mutlu olacaksa şimdi bir ya da iki milyonu katletmek neden cinayet sayılsın ki? (s. 39)
Ne kadar büyük düşünürsen o kadar saçma görünür. (s. 40)
İstatistiksel olasılıklarla gerçekler aynı şey değildir. (s. 58)
Anımsamada güçlük çekmenin uyuşukluğuna karşı mücadele ederken bile unuttuğunuz şeyin ne olmadığını kesinlikle bilirsiniz. (s. 59)
Tutkuların geniş mekânlara ihtiyacı vardır. (s. 61)
Artık büyük fikirler yok. Dünya, eğer düzelecekse, küçük adımlarla düzelmeli. (s. 75)
Baxter. (s. 88)
İnsanın başarısının ve üstünlüğünün anahtarı, merhametinde seçici olmak. (s. 123)
Televizyon haberlerinin kendisini yerçekimi gibi çektiğini hissetmekte. Zamanımızın bir koşulu bu, dünyamızın ne halde olduğunu duyma ve çoğunluğa, endişe toplumuna katılma dürtüsü.
Herkes korkuyor bundan, ama kolektif düşüncede daha karanlık bir arzu da var, kendi kendini cezalandırmak için duyulan hastalık derecesinde bir arzu ve imansızca bir merak. (s. 169)


Çeviren: İlknur Özdemir
Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2007