Paul Auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paul Auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Paul Auster – New York Üçlemesi

Paul Auster – New York Üçlemesi
Cam Kent – Hayaletler – Kilitli Oda
 
Cam Kent
Her şeyi başlatan yanlış bir numaraydı, telefon gecenin ilerlemiş bir saatinde üç kez çalmış, karşı taraftaki ses birini istemişti, ama o biri kendisi değildi.

Quinn
Otuz beş yaşında
Bir kez evlendiğini, bir kez baba olduğunu, hem karısının hem de oğlunun artık hayatta olmadığını biliyoruz. Kitap yazmış olduğunu da biliyoruz.
William Wilson adıyla (polisiye romanlar) yazıyor. (s. 11)

Kitap okuyor, tablolara bakıyor, sinemaya gidiyor…
Yazın beysbol maçlarını izliyordu; kışın da operaya gidiyordu…
En çok hoşlandığı şey yürümekti…

New York gezmekle bitecek bir kent değildi.
Ne zaman yürüyüşe çıksa kendisini geride bırakıyormuş gibi hissediyordu.
Dünya onun dışındaydı…

Quinn eskiden daha hırslıydı. Gençken birkaç şiir kitabı yayınlanmıştı, oyunlar eleştiriler yazmış,
Durup dururken bunların hepsinden vaz geçmişti. Bir yanının öldüğünü söylemişti arkadaşlarına, o yanının geri dönüp kendisini rahatsız etmesini istemiyordu. (s. 12)

Polisiye roman mantıklı bir çözüm gibi gözükmüştü gözüne,
Çok iyi şeyler yazıyordu…
Yazdıklarından sorumlu hissetmiyordu. (s. 13)

Sanki ölümünden sonra yaşamayı sürdürüyordu.

Telefon çaldı.
“Paul Auster’la görüşmek istiyorum.”
“Yanlış numara çevirmiş olmalısınız.”
“Anlamıyorsunuz, zaman daralıyor.” (s. 15-16)

En hoşlanmadığı şey telefonun zorbalığıydı.
İster istemez onun emrine uyuyordu.

Telefon çaldı.
“Benim,” dedi “Paul Auster benim.”
“Beni korumanızı istiyorum.”
“Merak etmeyin,” dedi Quinn. “Geleceğim.” (s. 21)

“Ben Virginia Stillman’ım diye başladı kadın. “Peter’in karısıyım.”

(Peter Stillman)
Ben şimdi çoğunlukla şairim. Her gün odamda oturup şiir yazıyorum. Sözcükleri kendim uyduruyorum.
Bu yolla her şeyi hatırlamaya, yeniden karanlıktaymışım gibi yapmaya başlıyorum.
Önünde sonunda sözcüklerim tükenecek yani. Herkesin içinde bu kadar sözcük vardır. (s. 30)

Dokuz yıl. Dış dünyadan soyutlanmış durumda, arada sırada yediği dayak dışında hiçbir insanla teması olmadan karanlıkta geçirilen bütün bir çocukluk. (s. 39)

Onu Peter’den uzak tutmanızı istiyorum.

Adem’in Cennet’teki görevlerinden biri dili icat etmekti, her bir yaratığa ve nesneye adını vermekti. (s. 58)

Cennet’ten kovulduktan sonra ise bu artık geçerli olmadı. Adlar nesnelerden koptu… (s. 59)

Stillman garın kapısına geldiğinde çantasını yere bırakıp soluklandı.
O andan sonra olanların bir açıklaması yok. Stillman’ın tam arkasında, sağ omzunun birkaç santim gerisinde görüntüye giren bir başka adam, durdu, cebinden bir çakmak çıkarıp sigarasını yaktı. Yüzü Stillman’ın yüzünün tıpkısıydı.

İlk Stillman’ın peşinden gitti… (s. 73)

The Tower Of Babel
…harfler Quinn’i dehşete düşürmeye devam ediyordu. (s. 90-91)

Quinn, Stillman’ı görmemiş gibi yaparak bankta onun yanına oturdu. (s. 93)

…sözcüklerimiz artık dünyaya uymuyorlar. (s. 97)

Bir nesne işlevini artık yerine getiremezse ne olur? Hâlâ o nesne midir yoksa başka bir şey mi olmuştur? (s. 98)

Aradan uzun zaman geçti

Stillman Brooklyn Köprüsü’nden atladı.

Stillmanların evine gitti. Ev boştu.
Odalardan birine kapanıp kırmızı deftere yazılar yazdı.

Quinn’in şimdi nerede olduğunu söylemem olanaksız. (s. 160)

Hayaletler
İlk önce mavi var.
Beyaz adında bir adam kapıdan giriyor ve işte her şey böyle başlıyor.
Beyaz, Mavi’den Siyah adlı bir adamı izlemesini istiyor.
Mavi’nin bu işe ihtiyacı var. (s. 163)

1947
Pencerenin perdelerini aralayarak dışarı bakıyor
Sokağın karşısındaki odasında bir masanın başında oturduğunu görüyor.

Mavi’nin eline Henry David Thoreau’nun Walden’ının bir kopyası geçiyor. Sayfaları karıştırırken yayıncının adının Siyah olduğunu görüp şaşırıyor. (s. 182)

Ben de hâlâ gözetleniyor olabilirim diye geçiriyor aklından,

1948 yazının ortalarıdır
Mavi, yeni bir kimlik tasarlıyor
Jimmy Pembe adında biridir ve serseri kılığına giriyor.

Siyah yaklaşınca;
“Biraz bozuk paranız var mı efendim?”

Ölümünün ertesi günü bir doktor Whitman’ın beynini çıkardı.
Beyin laboratuvara geliyor; tam üstünde çalışmaya başlayacaklarken asistanlardan biri beyni yere düşürüyor.
Amerika’nın en büyük şairinin beyni süpürülüp çöpe atılıyor. (s. 206)

Yazmak yalnızlık gerektirir. İnsanın hayatına el koyar. Bir anlamda bir yazarın kendine ait bir hayatı yoktur. (s. 209)

“Özel dedektifim,” diyor Siyah.

Görevim birisini gözetlemek, anlayabildiğim kadarıyla hiç özel biri değil ve her hafta o adam hakkında bir rapor yazıyorum. (s. 214)

Siyah’ın odasına adım attığı anda kendi içindeki her şeyin karardığını hissediyor,
Odanın içine doğru bir adım daha atıyor, sonra bayılıyor, bir ceset gibi yere düşüyor.

El fenerinin ışığı (…) Siyah’ın masasının bir kenarına düzgünce istiflenmiş bir öbek kâğıdın üzerine düşüyor.
Sokağın karşı tarafındaki odasına döndüğünde Mavi kendine bir kadeh konyak koyuyor, (s. 223)

Çaldığı kâğıtları alıyor eline.

Okumaya başladığında bunların kendi gönderdiği raporlar olduğunu görüyor. (s. 224)

Siyah’ın oturduğu binaya giriyor.
Siyah odadır,
Sağ elinde bir silah tutmaktadır.

Silahı Siyah’ın elinden çekip alıyor.
Siyah’ın suratına, kasıklarına ve midesine ilk yumrukları inmeye başladığında adam hiçbir şey yapamıyor ve az sonra da yere serilip kalıyor. (s. 230)

Odadan çıkıyor

Bundan sonra neler olduğunu bilmiyoruz.

Kilitli Oda
Fanshawe
O olmasaydı kim olduğumu pek bilemezdim.
Yedi yıl önce Sophie Fanshawe adlı bir kadından bir mektup aldım.
Kadının Fanshawe’ın karısı olduğu ortaya çıktı. (s. 235)

Fanshawe ortadan kayboldu.
Sophie Fanshawe’ı buldum.
Hiçbir erkek bu kadını isteyerek terk etmezdi. (s. 237)

(Fanshawe) annesini görmek üzere New Jersey’e gideceğini söylemişti, sonra da geri dönmemişti.

Quinn adında birini tuttu.

Düzenli bir işi olmadı dedi Sophie

Fanshawe yazdıklarını yayınlatmaya hiç kalkışmamıştı.

İşte bu yüzden bana yazmıştı.

Müsveddeleri iki büyük valize koyduk.

Fanshawe on altı yaşındayken babasının kanser olduğu anlaşıldı. Bir buçuk yıl boyunca onun ölmesini izledi. (s. 256)

Fanshawe’un babasına ancak üç-beş gün daha ömür biçildiğinde Fanshawe ile ben okul çıkışında arabayla gezmeye gittik.

Taze kazılmış bir mezar,
Fanshawe çukurun dibinde sırt üstü uzandı.

Eve dönebildiğimizde
Fanshawe’un babasının öğleden sonra öldüğünü öğrendik. (s. 260)

Elimdeki malzemeyi düzenlemem bir haftamı aldı.

Sophie ile birbirimize bağlıydık.

Akşam ilerledikçe en sıradan sözcüklere bile erotik imalar karışmaya başladı.

Onu evinin kapısına kadar götürdüm.

Ona sımsıkı sarıldım.

Büyük yayınevlerinden birinde editör olan Stuart Green ile temasa geçtim.

Kitap insanın beyninde yer ediyor, bir türlü kurtulamıyorsun. (s. 270)

“Hiçülke” o ayın sonlarına doğru kabul edildi.
Birer perdelik üç oyunun kent merkezindeki küçük bir tiyatroda sahneye konulması planlandı.
Sophie kendisine âşık olduğumu biliyordu.

Otuzuncu doğum günümdü.
Bu geceyi özel olarak kutlamak istedi.

Ben’in odasına gittik.
Bebeği seyrettik…

O günden sonra oradan ayrılmadım.
Hiçülke yayınlandı.

Stuart’ın dediğine bakılırsa insanlar Fanshawe diye birinin olmadığını söylemeye başlamışlardı.

(Fanshawe için biyografi yazmaya karar verir)

Bir mektup
Ortadan kaybolduğum günden tam yedi yıl sonra ölmüş olacağım.
Bir mucize olur da izimi bulursan seni öldürürüm.
Mektupta imza yoktu. (s. 279)

Sophie’ye evlenme teklif ettim.
Evlendik.

Çalışmadığım zamanlarda aklıma bir sürü fikir geliyordu. Ama ne zaman oturup bir şeyler yazmaya çalışsam bu fikirler uçup gidiyordu.

Fanshawe’un annesini görmeye gittik.

Fanshawe hakkında bilinecek ne varsa biliyordum.

Onu aramakla geçirdiğim bütün bu aylardan sonra sanki bulunan kişi benmişim gibi bir duyguya kapılmıştım. (s. 340)

Bir gece kendimi bir barda buldum.
Zihnimdeki sahne, masalardan birinde bir kızla oturmamla başlıyor.
Ben ısrarla ona Fayawey dedim.
İçeri bir erkek girdi.

Bu adam hiç kimse değilse mutlaka Fanshawe’dur.

“Adım Melville, Herman Melville. (…)
Söyle bakalım Fanshawe,” dedim.
Benim adım Fanshawe değil. Adım Stillman. Peter Stillman.” (s. 345)

Sırrın açığa çıktı dostum artık benden saklanamazsın.

Onu arkadan yakaladım.
Stillman beni parçaladı…

New York’a döndükten sonra neredeyse bir yıl Sophie ile ayrı yaşadık.

Mektup
“Daha fazla dayanamayacağım, seninle konuşmalıyım.” (s. 351)

Kapalı kapıların ardından bir ses duydum.
Kapıya gittim, kulağımı çatlağa yapıştırdım. “Sen misin Fanshawe?” dedim.
“O adı kullanma,”

O adam peşimeydi.
Quinn’den mi söz ediyorsun?
Evet.
Ondan kurtulmayı nasıl başardın?
O beni izlediğini sanıyordu, ama aslında ben onu izliyordum. (s. 356)

Hangi adı kullanıyorsun?
Henry Dark

Yazdıkların nerede?
Arkanda. Merdivenin altındaki dolabın içinde duruyor. Kırmızı bir defter…

Saatler önce zehir içtim.
Sana inanmıyorum.
Neyin doğru neyin yalan olduğunu bilemezsin.
Ölüm bu kadar çekici mi?
Ölümle o kadar uzun zaman birlikte yaşadım ki, elimde bir tek o kaldı.

Defteri al ve New York’a dön.

Her cümle kendisinden önce geleni silip atıyor, her paragraf bir sonrakini olanaksız kılıyordu.

Defterin sayfalarını birer birer kopardım ve çöp kutularından birine attım. (s. 364)

The New York Trilogy
Türkçeleştiren: İlknur Özdemir
Can Yayınları

Ekim 2004

5 Kasım 2013 Salı

Kış Günlüğü

Paul Auster – Kış Günlüğü

Bir duyusal veriler kataloğu. Soluk almanın fenomenolojisi denebilecek bir çalışma. (s. 9)

Annenin ölümü başına gelenlerin en kötüsüydü. (s. 24)

Hayatın kışına girdin. (s. 195)

(Birinci ağızdan anlatılan Paul Auster’in hayat hikâyesidir.)


Winter Journal
Türkçeleştiren: Seçkin Selvi
Can Yayınları

Ocak 2012

2 Ekim 2013 Çarşamba

Kehanet Gecesi

Paul Auster - Kehanet Gecesi


Hastaneden taburcu olduğum gün geldiğinde neredeyse yürümeyi unutmuştum.
Otuz dört yaşındaydım.

18 Eylül 1982 saat dokuz buçukla on arası evden çıktım. Karımla ben Brooklyn’in Cobble Hill Mahallesinde oturuyorduk.
(Mavi defteri satın alıyor)
…mavi Portekiz defterine bir hikâye yazarsanız çok mutlu olurum kalbim sevinçle dolar. (s. 16)

Flitcraft olayı (s. 21)

Kehanet Gecesi’nin yazarı Sylvia Maxwell’dir.

John’un yatak odasından geçip çalışma odasına girdiğimde masasına bir göz attım.
…kâğıt yığınlarının arasında mavi bir defter vardı. (s. 51)

(john) O defterler çok dostturlar ama acımasız da olabilirler, gözünü aç da onların içinde kaybolma.

…hükûmetlerin hep bir düşmana ihtiyaçları olduğu fikri,
Gerçek bir düşmanın yoksa bir tane uydurursun ve ortalığa bir söylence yayarsın. Bu, halkı ürkütür ve insanlar ürkerlerse sürüden ayrılmazlar. (s. 174/175)

Sonuç olarak bu olağanüstü yetenekli yazar, kitap yazmak üzere doğmuş bu adam, bir daha eline kalem almayacağına yemin etti. Sözcüklerin öldürebileceğini keşfetti. Sözcükler gerçeği değiştirebilirdi, bu yüzden onlar, kendilerini her şeyden çok seven bir adama teslim edilmeyecek kadar tehlikeliydiler.

“Düşünceler gerçektir” dedi. “Sözcükler gerçektir. (s. 226/227)

Kitabın sonunda yer alan, çevirmen İlknur Özdemir’in 3 Aralık 2002’te Paul Auster’in evinde gerçekleştirdiği röportajdan notlar:
…Pek çok kişi kitaba direnir. Kuşkuyla okumaya başlar; sevgiyle okumazsanız, kuşkuyla yaklaşırsanız bitiremezsiniz.
…
Benim romanlarım bugünkü Amerikan romancılarının romanlarına benzemiyor. Bence bir karşılaştırma yapmak gerekirse, yüzyılın başındaki Amerikan romancıları gibiyim diyebilirim.
Neden bilmiyorum ama çoğu Amerikan romanı, toplumsal temalar üzerine kurulu. Amerikan insanını belli bir zaman ve mekânda yakalıyorlar, yazıyorlar. İşin içinde gazetecilik eğilimi var. Ama ben sosyolojiyle ilgilenmiyorum. Benim kitaplarım bu yüzden Amerikan romanlarından farklı düşüyor. Öykülerim Amerika, Amerikan yaşamı ve tarihi üzerine, bu ülkenin ne olduğu, bireysel ilişkiler üzerine, yani Avrupalı değiller, söylendiği gibi. (s. 251-264)

Oracle Night
Türkçeleştiren: İlknur Özdemir
Can Yayınları

5. Baskı, Şubat 2004

Sunset Park

Paul Auster – Sunset Park

Brooklyn’de bir mahallede yaşayan birkaç arkadaşın başından geçenler (Miles Heller adlı esaas oğlanın başından bir şeyler geçiyor diğerlerinin hayatı gayet durgun, olaysız, bu nedenle “olaylar” demekle hata ediyor olabiliriz, romanda pek de bir şey olduğu söylenemez, belli durumlar, insan tipleri/karakterleri dikkat çekiyor kurgunun içinde) anlatılıyor. Romanın merkezinde Miles Heller var.
Miles Heller, romanın hemen başında borcunu ödeyemeyen insanların eşyalarını haczeden bir ekibin üyesi olarak karşımıza çıkıyor(bu onun işi/mesleği). Yazar, romanın ilk bölümlerinde Heller’ın geçmişi hakkında bilgiler veriyor: Mutlu, huzurlu bir aileye mensuptur, başarılı bir öğrencidir. İyi geçinemediği erkek kardeşi dışında çocukluk yıllarında hiçbir sorunu yoktur. Kendisinin de katkısıyla bir kazada kardeşi hayatını kaybeder. Hayatının sorunu ortadan kalkmış olur böylece. Ne var ki asıl bundan sonra Heller’ın hayatı alt-üst oluyor; kendini suçlu hissediyor, alışkanlıkları değişiyor, nihayet bir looser’a dönüşüp evi terk ediyor. O artık günübirlik yaşayan, gelecekle ilgili beklentisi kalmamış biridir.
Bu vasat gidişat parkta gördüğü genç bir kızla birlikte değişiyor (kızın adı Pilar Sanchez); kızın elinde Muhteşem Gatsby var. Bu ve daha birçok roman ve film karşımıza çıkıyor roman boyunca. Hülasa kıza âşık olur. Kızın yaşının çok küçük oluşu Heller’ı tedirgin eder (Heller 28 yaşında, kız 18’den küçük, dolayısıyla sevişmeleri suç), bu nedenle ilişkiye ara vermek zorunda hisseder kendini ve Filorida’dan ayrılıp Brooklyn’e gider.
Daha önce yaşadığı yere, Sunset Park’a dönen Heller, buradaki arkadaşlarıyla terkedilmiş bir evde yaşamaya başlar. Romanın bundan sonrası evdeki tiplerin anlatımından ibaret(evdekiler Bing Nathan, Alice Bergstrom, Ellen Brice, Jake Baum ve Miles). Bu terk edilmiş evin bir cephesinin mezarlığa bakıyor olması “hoş” bir detay; ortada gün batımı manzaralı bir park yerine mezarlık olması hayal edilenle içinde yaşanan arasındaki zıtlığın hoş bir tasviri.
Roman, anlatım teknikleri hakkında inceleme yapmak isteyenler için iyi bir çalışma metni olabilir.
Hayatında neredeyse hiçbir olağandışılık olamayan, içine doğduğu çevreden ziyade mevcut kültürel veya popüler gündemle, ağırlıkla sanal/dijital temas kuran, temas kurmaya çalışan ve bununla hayatına yön vermeye çalışan çok kalabalık bir nüfus var 80’lerden itibaren doğmuş olan kuşakta. Böyle hayatların edebiyata dâhil edilmesiyle ortaya Sunset Park gibi romanların çıkması şaşılacak bir durum değil. Paul Auster’in okunmasa da olur işlerinden biridir.

Notlar
Terk edilmiş şeylerin fotoğrafı…

(Miles Heller) Eşyaların kendisine seslendiğini, artık orada olamayan insanların sesiyle konuşarak kaldırıp atılmadan önce son bir kez kendilerine bakılmasını rica ettiklerini seziyor.

Ekip şefi Beyni Sulanmış Victor; kekeme geveze Paco; nefesi hırıltılı, şişko Freddy – hiçliğin üç silahşoru. (s. 13)

Miles 28 yaşında; bildiği kadarıyla hiçbir beklentisi yok. En azından ateşli bir hırsı, makul bir gelecek kurmanın kendisine neler sağlayacağı hakkında ne ufak bir fikir yok.

Hiçbir tasarısı olmamak, bir başka deyişle hiçbir özlemi ve umudu olmamak, elindekiyle yetinmek,
…dünya neyi sunuyorsa onu kabullenmek –kişi böyle yaşayabilmek için bir insanın isteyebileceklerinin en azını istemek zorundadır.

…tek lüksü kitap almak, (s. 14)

…güneşin ruha yarardan çok zararının dokunduğuna inanıyor.

Kızın adı Pilar Snchez (s. 15)

Ufak tefek, yeniyetme bir kız…

1996 yazıydı,
Bobby 18,5 yaşındaydı.
Evden ayrıldıktan yaklaşık 15 mil sonra benzin bitti. (s. 25)

Kavga etmeye başladılar.

Sert keskin bir yumruk Babby’nin dengesini bozdu,
Ayağa kalkmasına fırsat kalmadan araba onu altına çekti, canını söküp aldı ve yaşamlarını sonsuza kadar değiştirmiş oldu.
Miles’ın Pilar’la paylaşmak istemediği şeylerin birincisi işte bu. (s. 26-31)

Pilar’ın kaç yaşında olduğunu unuttun mu?
Ciddi olamazsın
Olamaz mıyım (Miles, Pilar’ın ablalarından Angela ile tartışıyor, Angela şantaj konusunda başarılı). (s. 49-50)
Elle tutulabilir olmak
Dünya elle tutulabilir bir şeydir.
İnsanoğlu çevresindeki dünyayı değiştirmiş olsa bile, kendisi değişmemiştir. Yaşamın gerçekleri değişmez. (s. 73)

Ellen’ın hayatta kalabilmek için hayatından vazgeçmeye hiç niyeti yok. (s. 101)

(Ellen) Sevişmeyeli çok uzun zaman oldu. (s. 102)

(Morris Heller) Bing, Miles’ın beni aramayı düşündüğünü söylüyor ama henüz bir haber çıkmadı.
Ya aramazsa?
O zaman değişen bir şey olmaz.

Bırakıp giden kendisi, dönüp gelmesi gereken de o. (s. 137-138)

Bülbülü Öldürmek
Buradaki anafikir
Herhangi bir şekilde yaralanmazsan erkek olamazsın. (s. 168)

Önemli olan tek sayı ikidir.

(Ellen, ikiz yeğenleri Nicholas’la Bruno’ya bakıp düşünüyor) ne tuhaf, daha iki aylıklar ve önlerinde dökülüp parçalanan bir dünyada geçirecekleri koca bir ömür var.

İnsan vücudu başka insan vücutları olmadan var olamaz. (s. 203)

Türk Ceza Yasası’nın 301. Maddesi
PEN bu hükumetleri zorlayarak mahkûmların serbest bırakılmasını sık sık başarıyor. (s. 207)

Liu Xiaobo (s. 209)

(Miles) polislerin bağırdığını işitiyor (derhal çıkın! Hemen evi boşaltın!) (s. 266)

Polisler neden hayvan gibi değil de insan gibi davranmadılar (s. 269)


Hiçbir gelecek yokken gelecek için umut beslemeye değer mi, diye düşünüyor. (s. 273)

Türkçeleştiren: Seçkin Selvi
Can Yayınları

Ocak 2011

5 Temmuz 2013 Cuma

Paul Auster – Kırmızı Defter


Paul Auster – Kırmızı Defter
Yaşanmış Öyküler


1973, Fransa’nın güneyinde on parasız
Köpekleri beslerken onların benden daha iyi şeyler yediklerini düşündüğümü anımsıyorum. (s. 19)

-bu kitap sizin
-ama
-benim idi, ama benim işim bitti. Bugün buraya onu size vermek için geldim. (s. 35)

Bütün bu olay kızın üzerinde en ufak bir iz bırakmamıştı. Oysa benim için o saniyeler çok kalıcı bir deneyimdi. (s. 57)

Kaybolsak bile ne fark ederdi? (s. 72)

Bir iki saniye farkla, o ölenin ben olabileceğimi hiç düşünmedim. (s. 75)

Cebinde bir kalem varsa, büyük olasılıkla bir gün onu kullanmaya başlamak gelecektir/geçecektir içinden. (s. 81)

Saint Exupery, Central Park, 240 numara

Türkçeleştiren: İlknur Özdemir
Can Yayınları
4. Baskı, 2003