2 Haziran 2026 Salı

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri - Notlar

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri - Notlar

The Anatomy of Human Destructiveness

Mütercim: Şükrü Alpagut, 2. Basım, Payel Yayınları, 1993


 

Önsöz

Bu inceleme ruhçözümsel kurama ilişkin kapsamlı bir çalışmanın birinci cildidir,

Kitabın yazılma nedeni hem teorik bir mesele hem de dünyadaki yıkıcılık dalgası sebebiyle pratik bir zorunluluk olmasından dolayıdır.

Araştırma; ruh çözümlemenin yanı sıra sinir fizyolojisi, hayvan ruhbilimi, fosilbilim ve insanbilim verileriyle desteklenmiştir.

 

Terimler

"Saldırganlık" sözcüğünün kullanımındaki kavram karmaşası

 

Konrad Lorenz'in biyolojik ve uyarlanabilir saldırganlık ile akıldışı insan zalimliğini aynı terim altında birleştirmesi yıkıcılık ve zalimlik doğuştandır" şeklinde hatalı bir çıkarıma yol açıyor.

 

Yumuşak (Savunmaya Dönük) Saldırganlık: Biyolojik olarak gerekli ve tepkici durumlar.

Kıyıcı Saldırganlık (Yıkıcılık ve Zalimlik): İnsana özgü olan, mutlak denetime ulaşma ve yıkıma uğratma amacı taşıyan durumlar.

 

Bu kitapta, 'yumuşak saldırganlık' adı altında topladığım savunmaya dönük, tepkici saldırganlık için 'saldırganlık' terimini kullandım; ama insanlara özgü bir eğilim olan yıkıma uğratma ve mutlak denetime ulaşma eğilimini... 'yıkıcılık' ve 'zalimlik' olarak adlandırıyorum.

 

Sözcüklerin çok önemli olduklarına inanıyorum ama şuna da inanıyorum ki, sözcükler putlaştırılmamalı.

 

N. Tinbergen: İnsan... kavga eden binlerce tür arasında, kavgasını yıkıcılığa ulaştıran tek türdür... İnsan, kitle katliamcısı olan tek türdür.

 

Giriş: İçgüdüler ve İnsan Tutkuları

Konrad Lorenz, Robert Ardrey ve Desmond Morris gibi yazarlar insan şiddetini doğuştan gelen, kalıtımsal ve boşalma arayan bir içgüdü olarak tanımlar.

İçgüdücü kuramın bu derece ilgi görmesinin sebebi; toplumsal, siyasal ve ekonomik düzeni sorgulamak yerine şiddeti "kaçınılmaz hayvansı doğamız" diyerek akılcılaştırma kolaylığı sağlamasıdır.

 

Davranışçı yaklaşım (özellikle Skinner), insanın içsel/öznel durumlarını, tutkularını ve coşkularını yok sayarak insanı yalnızca çevre koşullarına göre biçimlenen bir nesne veya mühendislik konusu olarak ele alır.

Bu yaklaşım, insanların zihinsel olarak yönlendirildiği, az hissettiği ve mekanikleştiği çağdaş sanayi toplumunun bir yansımasıdır.

 

Savunmaya Dönük (Yumuşak) Saldırganlık: Hayvanlarda ve insanlarda ortak olan, yaşamı korumaya dayalı, biyolojik olarak uyarlanabilir saldırganlık biçimidir.

 

Kıyıcı (Biyolojik Olarak Uyarlanamayan) Saldırganlık: İnsana özgü olan, sadizm, işkence etme ve yok etme arzusudur. Fosilbilim ve insanbilim verileri, insanın uygarlık geliştikçe daha yıkıcı hale geldiğini göstermektedir.

 

İçgüdüler (organik itkiler) bedensel yaşamı sürdürür; kişilik-kökenli tutkular (sevgi, özgürlük arayışı, sadizm, ölüseverlik) ise insanın varoluşsal gereksinmelerine bir yanıttır.

 

Freud, insan tutkularını bilimsel inceleme alanına getiren ilk kişidir. İkinci döneminde geliştirdiği "yaşam içgüdüsü" (Eros) ve "ölüm içgüdüsü" (Thanatos) kavramlarıyla insan yıkıcılığını temel bir tutku olarak kabul etmiştir.

 

Bu inceleme, sevme, özgür olma uğraşları olarak ve yıkma, işkence etme, denetim altına alma ve boyuneğme dürtüsü olarak bu tutkuları içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden boşamaktadır.

 

Mekanikleşme

Çağdaş toplumda insan, makinelerin bir eki haline geldikçe ölü, çürüyen ve mekanik olana duyulan hayranlık (ölüseverlik) artmaktadır.

 

Şiddeti ve yıkıcılığı azaltmanın tek yolu, insanı mekanik bir nesne olmaktan çıkarıp gerçek özgürlüğe ve yaşam sevgisine (biophilia) yöneltecek kömlü toplumsal/siyasal düzenlemeler yapmaktır.

 

Birinci Bölüm: İçgüdücülük, Davranışçılık Ruhçözümleme

İçgüdücüler, Eski İçgüdücüler Yeni Içgüdücüler

Çağdaş içgüdü araştırmaları Charles Darwin’in evrim kuramıyla başlamıştır.

Eski ve yeni tüm içgüdücülerin (McDougall, Freud, Lorenz) ortak paydası, içgüdüsel enerjiyi "hidrolik" veya "mekanik" terimlerle kavramalarıdır.

 

Freud ilk dönemlerinde cinsellik (libido) ve kendini koruma içgüdülerini merkeze alırken, 1920'lerden sonra (Eros / Yaşam İçgüdüsü ve Ölüm İçgüdüsü) ikilemini ortaya atmıştır.

 

Ölüm İçgüdüsü: Organizmanın kendisine yöneldiğinde kendini yıkıcı bir dürtüdür; dışa yöneldiğinde ise başkalarını yıkıma uğratma (saldırganlık/yıkıcılık) şeklinde belirir. Cinsellikle birleştiğinde sadizm veya mazoşizme dönüşür.

Freud, birbirinden tamamen farklı saldırganlık türlerini tek bir "yıkıcı içgüdü" şemsiyesi altında toplayarak gerçekte ilişkisiz eğilimleri bir araya getirmiştir.

 

Konrad Lorenz’in Saldırganlık Üzerine (On Aggression) kitabı, toplumsal ve siyasal sorunların sorumluluğunu biyolojik etkenlere yüklediği için geniş kitlelerce kolayca benimsenmiştir.

Lorenz, insandaki aşırı saldırganlığın Taş Devri'nden bu yana süregelen kabile savaşlarıyla (tür-içi ayıklanma) evrimleştiğini iddia eder.

 

Taş Devri'ndeki avcı-toplayıcı topluluklar arasında sürekli savaşlar olduğuna dair hiçbir arkeolojik/antropolojik kanıt yoktur; bu sadece Hobbes'çu bir klişedir.

 

Lorenz, sevgi ve kişisel bağların yalnızca yüksek tür-içi saldırganlığa sahip hayvanlarda görüldüğünü ve "saldırganlık olmaksızın sevginin olamayacağını" iddia eder.

Sevginin nefrete dönüşmesi durumunda asıl zedelenen şey sevgi değil, yaralanmış özseverliktir (narsisizm).

 

Çevreciler ve Davranışçılar Aydınlanma Çağı Çevreciliği

B.F. Skinner’ın Yeni-Davranışçılığı

Davranışçılar insan ruhbiliminden "duygu, niyet, arzu, bilinç" gibi öznel kavramları tamamen çıkarır. İnsanı yalnızca dışsal uyaranlara ve pekiştirmelere (ödül/ceza) yanıt veren bir sistem olarak görür.

 

Laboratuvar ortamında bir davranışı pekiştirmek mümkündür; fakat toplumda "İnsanı neye koşullandıracağız ve bu hedefleri kim belirleyecek?" sorusu yanıtsız bırakılmaktadır.

 

Skinner, yaratıcılık ve özgünlük arayışını dışsal pekiştirmelerin bir sonucu olarak görür.

 

Davranışçılık için garsonun zoraki gülümsemesi, düşmanın sahte gülümsemesi ile bir dostun sevecen gülümsemesi arasında fark yoktur. Oysa davranışı anlamlı kılan, onun altındaki bilinçli ve bilinçaltı karakter yapısıdır.

 

Skinner'ın modeli, liberal ilerleme iyimserliği ile sibernetik çağın insanı nesneleştiren yapısını birleştirdiği için tutulmuştur. İnsanlara, maruz kaldıkları yabancılaşma ve yönlendirilme süreçlerinin aslında "bilimsel temelli daha iyi bir toplum kurma" yolunda ilerleme olduğu illüzyonunu ve tesellisini sunar.

 

Milgram / itaat deneyi

 

Zimbardo Stanford hapishane deneyi

 

İnsan davranışı sadece dışsal durumların ve bulunulan ortamın bir sonucu (durumculuk) değildir. Davranışın arkasındaki karakter yapısı, vicdan ve bilinçdışı süreçler hesaba katılmadan yapılan "durum her şeyi belirler" genellemeleri eksik ve yanıltıcıdır.

 

Engelleme-Saldırganlık Kuramı

Engelleme (frustration) hem "devam eden bir eylemin kesilmesi" hem de "bir arzunun reddedilmesi / yoksunluk" anlamında kullanılmıştır.

İnsanın gelişimi engellemelerle karşılaşmayı ve onları aşmayı gerektirir. Bir reddedilmenin saldırganlık yaratıp yaratmayacağı, o olayın kişi için taşıdığı anlama (haksızlık, aşağılanma hissi) ve kişinin karakter yapısına (açgözlü, narsisist vb.) bağlıdır.

 

Evrim mekanizmayı açıklayabilir, ama spesifik bir insanın şu an neden korktuğunu (psikodinamik süreçleri) açıklayamaz.

 

Her iki yaklaşım da (İçgüdücülük ve Davranışçılık) insanı iplerle (içgüdü veya koşullanma) yönetilen bir kuklaya dönüştürür; insanın kendi yaşamındaki sorumluluğunu, karakter yapısını ve vicdanını yok sayar.

 

Organik vs. Organik-Olmayan Dürtüler

Organik Dürtüler (İçgüdüler): Bireyin ve türün hayatta kalmasını sağlayan fizyolojik ihtiyaçlardır (açlık, cinsellik, kaçma, kavga). Bunlar evrimseldir ve nörofizyolojik kökenlidir.

 

Organik-Olmayan Dürtüler (Karakter-Kökenli Tutkular): Sadece insana (insanlık durumuna) özgü olan, kalıtsal olarak programlanmamış tutkulardır (sevgi, özgürlük, sadizm, mazoşizm, narsisizm, yıkıcılık).

 

İnsanlar sıklıkla organik-olmayan tutkularını organikmiş gibi yaşarlar.

 

Saldırganlık Anlayışına Ruhçözümsel Yaklaşım

Freud, cinsel içgüdüyü tek bir ana kaynak olarak genişleterek, çevrenin çocukluktaki kişiler aracılığıyla insan karakterini nasıl biçimlendirdiğini göstermiştir. Bu sayede geleneksel katı içgüdücülüğü aşmıştır.

Freud'un asıl devrimci katkısı cinsellik kuramı değil; bilinçdışı süreçleri, bastırma mekanizmasını ve davranışların arkasındaki dinamik karakter sistemini keşfetmesidir.

Tüketim toplumu cinsel tabuları kaldırdığı için Freud'un cinsel kuramları artık rahatsız edici değildir. Ancak insanın kendi narsisizmini, sadizmini, yabancılaşmasını ve otoriteye boyun eğişini yüzüne vurmak toplumsal bir dinamittir.

 

İkinci Bölüm: İçgüdücü Teze Karşı Kanıtlar

Nörofizyoloji

Nörofizyoloji ve Psikoloji / İki bilim dalının da kendine has yöntemleri ve inceleme alanları vardır. Günümüzde nörofizyoloji, psikologların özseverlik, sadizm veya mazoşizm gibi karmaşık insani tutkulara ilişkin sorularına tam olarak yanıt verememektedir.

Gelecekte gerçek bir "insan bilimi" oluşturabilmek için yalnız psikoloji ve sinirbilimin değil; fosilbilim (paleontoloji), insanbilim (antropoloji), evrimsel biyoloji ve tarihin bütünleştirilmesi gerekir.

 

Beyin, saldırganlığı hem tetikleyen (amigdala, yan hipotalamus vb.) hem de engelleyen (septum, kuyruksu çekirdek vb.) bir ikili denge sistemine sahiptir.

 

Hayvanlarda ve insanlarda kalıtımsal olarak programlanmış temel saldırganlık, organizmanın yaşamsal çıkarlarına (beslenme, üreme, yaşam alanı) yönelik bir tehdit karşısında ortaya çıkar. Bu yönüyle biyolojik olarak yaşama hizmet eden, savunucu (defansif) bir tepkidir.

 

Beyindeki savunma mekanizmaları incelendiğinde (W. R. Hess'in çalışmaları), tehdit karşısında kaçış (fear/flight) ile dövüş (rage/fight) tepkilerinin aynı derecede temel ve nörolojik olarak tanımlı olduğu görülür.

Biyolojik olarak kaçış, canlıyı korumada kavgadan daha etkilidir. İnsanın tarihteki kavgacılığı nörolojik zorunluluktan çok kültürel, siyasal ve toplumsal baskıların bir sonucudur.

 

Hayvan Davranışı

Saldırganlık;

(1) Yağmacı/yırtıcı, (2) Tür-içi ve (3) Türlerarası olmak üzere üçe ayrılır.

 

Doğada kendi türünü kitleler halinde katleden, sadistçe acı çektiren tek memeli insandır. Bu durum insana özgü olup, hayvanlardan kalıtım yoluyla devralınmış biyolojik bir miras değildir.

 

Kısıtlı alan, özgürlük kaybı ve aşırı kalabalığın hayvanlarda ağır yaralanmalara, hiyerarşi bozulmalarına, acımasız zorbalıklara ve ölümlere yol açtığını göstermiştir.

 

Yalnızca mekânın daralması değil; toplumsal yapının yıkılması, yabancı unsurların girmesi ve canlılığın/uyaranların kaybolmasıyla oluşan sıkıntı saldırganlığı artırır.

 

Modern sanayi toplumunun bireyi yalnızlaştırması, geleneksel bağları ve topluluk (Gemeinschaft) hissini koparması insanı bir "atom" haline getirir. Şiddeti doğuran şey mekan darlığından ziyade bu toplumsal çözülme, anlam kaybı ve yabancılaşmadır.

 

Hayvanlar bölgelerini korumak için kıran kırana savaşmazlar. Ayrıca doğada bölgesel sınırlar sıklıkla çakışır ve esnektir.

 

Fosilbilim

Hayvanlar kendi türdaşlarını koku, renk ve biyolojik reflekslerle anında tanır. İnsan ise zayıf içgüdüsel donanımı nedeniyle türdaşını biyolojik olarak değil; dil, giyim, gelenek ve kültür üzerinden tanır.

Dolayısıyla insandaki tür-içi şiddet, aslında Lorenz’in bahsettiği biyolojik tür-içi saldırganlık değil; zihinsel olarak türlerarası (yırtıcı) saldırganlığa dönüştürülmüş yapay bir durumdur.

 

İnsanbilim

İnsanı tanımlarken alet yapımına veya alet kullanımına verilen aşırı vurgu, modern teknik zihniyetin bir yanlılığıdır.

 

İşkenceden, savaştan ve öldürmekten zevk alma durumları doğuştan gelen biyolojik bir miras değil; güçsüzleşmiş, bastırılmış, hüsrana uğramış bireylerin ve sadist kültürlerin (örneğin Roma alt sınıfı veya Nazi Almanya'sındaki alt-orta sınıf) ürettiği toplumsal/psikolojik bir sapmadır.

 

Taş devri mağara resimlerinde insanlar arasındaki savaşları veya kavgaları gösteren çizimler bulunmamaktadır.

 

İlkel Avcılar

Modern insanın varsaydığı "kârı en çoğa çıkarma", "ucuz alıp pahalı satma" veya "bireysel birikim yapma" gibi dürtüler doğuştan değildir. İlkel halklar tam tersine aşırı cömertlik gösterir, cimriliği cezalandırır.

 

İhtiyaçların sonsuz kışkırtıldığı pazar ekonomisinde insan hep "yetersizlik ve yoksulluk" hisseder.

 

Şiddet ve baskı organları olmaksızın toplumsal düzen gelenekler, kamuoyu, alaya alma, dışlama gibi yaptırımlarla sağlanır.

Bireysel çatışmalar yıkıcı savaşlara dönüştürülmez; güreş, mızrak sakınma düellosu veya sözcüklerin silah olarak kullanıldığı şarkı düelloları ile çözülür. Kamuoyu hangi tarafın haklı olduğuna kanaat getirince anlaşmazlık son bulur.

 

Quincy Wright’ın 653 ilkel halk üzerindeki istatistiksel çalışması şunu gösterir: En az savaşsever olanlar "aşağı avcılar ve toplayıcılar" iken; işbölümü, hiyerarşi ve sınıf farkı arttıkça (yüksek tarımcılar ve çobanlar) savaşseverlik en üst düzeye çıkar.

 

Cilalı Taş (Neolitik) Devrimi

Tarımın ve hayvancılığın keşfiyle insan, ilk kez doğanın verdikleriyle yetinmeyip üretim yapmaya başlamıştır. Tohum ekme ve evcilleştirme, insanın istendik sonuçlar yaratma istencini doğurmuş ve tüm bilimsel/teknolojik gelişmelerin temeli olmuştur.

James Mellaart’ın Çatal Höyük ve Hacılar kazılarına dayandırılan analizde; bakır-kurşun eritme, madencilik, gelişmiş taş işçiliği, dokumacılık ve lüks tüketim maddeleri (doğal cam aynalar vb.) mevcuttur.

800 yıllık Çatal Höyük katmanlarında hiçbir katliam, yağma veya şiddete bağlı ölüm izine rastlanmamıştır.

 

Toplumsal Dönüşüm ve Zihniyet Değişimi

Özel mülkiyetin ve biriktirilebilir sermayenin olmadığı bu dönemde; açgözlülük, hırs ve mülkiyet kıskançlığı bir toplumsal karakter öğesi olarak gelişemezdi.

 

Karasaban, tekerlek, sulama kanalları ve madencilikle birlikte artı-değer üretildi. Bu fazlalık sadece yiyecek yedeği değil, doğayı dönüştürme ve genişletilmiş üretim için sermaye haline geldi.

İnsanın kendi emeğinden fazlasını üretebildiği anlaşıldığında, insan bir ekonomik araç, köle ve sömürü nesnesi haline geldi.

 

Su kanallarını kapatarak insanları aç bırakma yetkisi gibi fiziksel/ekonomik zorlama araçları, kralların ve rahiplerin gücünü doğurdu. Kurumsal savaş, insanın içsel saldırganlığından değil; devletin, bürokrasinin ve sınıfsal seçkinlerin genişleme ve güç ihtiyacından (nesnel koşullardan) bir icat olarak ortaya çıktı.

 

Doğanın verimliliğine dayalı dişil/anaerki düzen; zihne, tekniğe, yasaya ve devlete dayalı eril düzen tarafından yıkıldı. Babil efsanesindeki Marduk'un "söz ile yaratma/yıkma" sınavı, erkeğin doğurma yeteneksizliğini soyut düşünce/yasa ile aşarak Ana Tanrıça Tiamat’ı alt etmesinin simgesidir.

 

Saldırganlık, sadizm ve ölüseverlik (necrophilia); insan doğasının değiştirilemez biyolojik kaderi değil, Kentsel Devrim'le birlikte gelişen ataerkil, hiyerarşik, sınıflı ve sömürücü toplumsal yapıların ürettiği bir "toplumsal karakter" bozulmasıdır.

 

Üçüncü Bolüm: Saldırganlık İle Yıkıcılığın Çeşitleri ve Kendilerine Ait Koşulları

Yumuşak Saldırganlık

Russell ve Russell gibi düşünürler, insanın aşırı saldırganlığını kalabalıklaşma ve doğal olmayan koşullara bağlar

İnsan, kalabalıklaşma veya belirgin bir tehdit bulunmayan durumlarda dahi kasten acı vermekten, yok etmekten haz duyabilen tek canlıdır. Kedinin fareyle oynaması ya da güvercinin tüyleri yolması birer kısıtlanmışlık/alan tepkisidir (antropomorfik yanılgı); sadizm içermez.

 

Yalandan Saldırganlık

Zarar verme amacı ve nefreti taşımayan, ancak dışarıdan bakıldığında saldırgan gibi görünen eylemlerdir.

Aggression kelimesi Latince aggredi ("ileriye doğru gitmek, adım atmak") kökünden gelir. Başlangıçta düşmanca bir anlam taşımaz; bir amaca doğru kararlılıkla, korkusuzca ilerlemek demektir.

 

Savunucu Saldırganlık

Amaç yıkım ya da vahşet değil, tehdidi ortadan kaldırmaktır. Tehlike geçtiğinde saldırganlık ve bunun yarattığı heyecan sona erer.

 

Hayvanlar yalnızca o an var olan "açık ve seçik" tehditlere tepki verirken; insan, gelecekte ortaya çıkabileceğini kurguladığı/düşlediği tehditlere karşı da şimdiden savunma saldırganlığı geliştirebilir.

 

İnsanlar, önderleri veya yönetici gruplar tarafından gerçekte var olmayan tehditlere inandırılabilir.

Kişinin dünyayı anlama ve kimlik kurma biçimine yönelik fikirsel tehditler, yaşamsal bir saldırı gibi algılanır.

İnançlar, bayrak, ilke, atalar, ülke veya gelenekler tehdit edildiğinde insan tıpkı canına kastedilmiş gibi tepki verir.

 

İnsanın zihinsel ve bedensel bütünlüğünü koruyabilmesi için özerklik/özgürlük şarttır.

 

Bireysel Özseverlik: Kişinin benlik imgesine, üstünlük sanrısına veya özsaygısına yönelik eleştiri, yenilgi veya hafife alma durumlarında yoğun bir öfke ve nefret açığa çıkar.

 

Küme (Grup) Özseverliği: Bireyin dahil olduğu gruba (millet, din, sınıf) duyduğu aşırı hayranlıktır. Özellikle kişisel tatmini düşük, yoksul veya baskı altındaki bireylerde "En harika grubun parçasıyım" duygusu yetersizlikleri telafi eder. Gruba ait simgelere (bayrak, önder vb.) yapılan saldırılar şiddetli kitlesel saldırganlığı tetikler.

 

Psikanalizde olduğu gibi, bir insanın bastırdığı bilinçdışı güdülere (fırsatçılık, gizli güç arzusu vb.) dokunulduğunda kişi yoğun öfke ve saldırganlıkla tepki verir. Nezaket kuralları aslında bu saldırganlığı tetiklememek için geliştirilmiş toplumsal bir tampon işlevi görür.

 

Gerçeği söyleyen kişilerin (filozoflar, muhalifler) iktidarlar tarafından zindana atılması veya öldürülmesi sadece bir iktidar savunması değildir. Gerçek, egemenlerin bilinçli yönelim sistemlerini ve kendilerini kandırdıkları "ussallaştırmaları" (gerekçelendirmeleri) yıktığı için derin bir nefret uyandırır.

 

Uyumcu Saldırganlık

Yıkma arzusundan değil, emirleri yerine getirme ve otoriteye uyma (söz dinleme) zorunluluğundan doğar. Toplumlarda otoriteye itaat bir "erdem", dikbaşlılık ise "suç" kabul edilir.

 

Araçsal Saldırganlık

Saldırganlık nihai bir amaç (yıkım) değil; arzulanan veya gerekli olan bir hedefe ulaşmak için kullanılan bir araçtır.

Biyolojik ihtiyaçları (açlık vb.) gidermek için yapılan saldırganlık araçsaldır.

Açgözlülük içsel boşluğun, depreshonun ve gelişememişliğin hastalıklı bir dışavurumudur. Kapitalist sistemde açgözlülük, "biyolojik bir özçıkar" gibi gösterilerek meşrulaştırılmıştır (ussallaştırılmıştır).

 

Savaşın Nedenleri

Savaşı insanın doğuştan gelen "yıkıcılık içgüdüsüne" bağlamak tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz ve sorumluları gizlediği için zararlıdır.

Uygarlık geliştikçe savaşların sıklığı ve kan dökücülüğü artmıştır. İlkel avcı-toplayıcı toplumlar en az savaşan topluluklardır.

Savaş, kitlelerin saldırganlık birikiminden değil; askeri, siyasi ve sınai elitlerin araçsal çıkarlarından (toprak, pazar, hammadde) kaynaklanmıştır.

 

Kıyıcı (Zalimce) Saldırganlık: Temel Önermeler

Uyarlanabilir (Biyolojik) Saldırganlık: Hayvanlarla ortak paylaştığımız, yaşama hizmet eden, tehdit anında savunma odaklı ve biyolojik olarak anlaşılabilir bir dürtüdür.

 

Kıyıcı (Uyarlanamayan) Saldırganlık: Yalnızca insana özgüdür. Biyolojik veya ekonomik bir çıkar olmaksızın öldürmek, işkence etmek ve bundan haz duymak şeklinde ortaya çıkar. İçgüdüsel değildir; insanın varoluşsal gereksinmelerinden ve zihinsel yapısından kaynaklanır.

 

İnsan, karmakarışık dünya içinde yolunu bulabilmek için zihinsel bir "haritaya" ihtiyaç duyar. Bu harita (büyü, din, bilim veya siyasal ideolojiler olabilir) dünyayı anlamlı kılar.

 

Harekete geçirici uyaranlar (şiir, sanat, fikirler, sevgi dolu bir insan) bireyi içeriden etkin kılar ve doyuma ulaşmaz; aksine sürekli yeni üretken tepkiler yaratır. Buna karşılık basit uyaranlar (televizyon, tüketim nesneleri, heyecan uyandırıcı haberler, cinsellik) pasifleştiricidir. Uyaran ne kadar edilgenleştiriciyse, o kadar hızlı tüketilir ve etkisi çabuk geçer; dolayısıyla sürekli doz/içerik değişikliği (yenilik) gerektirir.

 

Çocuklar 5 yaşına kadar kendi uyaranlarını (oyun dünyalarını) kendileri yaratırken; zamanla toplumsallaşma ve tüketim kültürüyle edilgenleşerek dışarıdan hazır ve tüketilebilir uyaranlar (karmaşık oyuncaklar, nesneler) talep eden ve bunlardan hızla sıkılan bireylere dönüşürler.

 

Yıkıcılık, öfke ve zalimlik, can sıkıntısını gidermenin ve bireyin "yaşadığını hissetmesinin" en zahmetsiz yoludur.

 

Sevmek, üretmek ve derin ilişkiler kurmak çaba, sabır ve disiplin gerektirir.

 

Oysa nefret etmek, yıkmak veya şiddete yönelmek hiçbir zihinsel ve duygusal hazırlık gerektirmez; anında yüksek bir heyecan ve "etkide bulunma" duygusu üretir.

 

İnsan kalıtsal değişikliklerle değil, toplumsal karakter geliştirerek çevresine uyum sağlar. Toplumun aksamadan işlemesi için üyelerinin "yapmaları gereken şeyi yapmayı istemeleri" gerekir.

 

Modern toplum insanlara hazır anlam kalıpları (başarı, tüketim, iyi bir aile kurma) sunar. Ancak bu yüzeysel telkinler insanın içindeki derin varoluşsal boşluğu dolduramaz. Aşılanan kalıplar aşındıkça; uyuşturucu bağımlılığı, üretici ilgisizlik, sanatsal/zihinsel gerileme, şiddet ve yıkıcılık artış gösterir.

…