Erich
Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri - Notlar
The Anatomy of Human Destructiveness
Mütercim: Şükrü Alpagut, 2. Basım, Payel Yayınları, 1993
Önsöz
Bu inceleme ruhçözümsel kurama ilişkin kapsamlı bir
çalışmanın birinci cildidir,
Kitabın yazılma nedeni hem teorik bir mesele hem de
dünyadaki yıkıcılık dalgası sebebiyle pratik bir zorunluluk olmasından
dolayıdır.
Araştırma; ruh çözümlemenin yanı sıra sinir fizyolojisi,
hayvan ruhbilimi, fosilbilim ve insanbilim verileriyle desteklenmiştir.
Terimler
"Saldırganlık" sözcüğünün kullanımındaki kavram
karmaşası
Konrad Lorenz'in biyolojik ve uyarlanabilir saldırganlık ile
akıldışı insan zalimliğini aynı terim altında birleştirmesi yıkıcılık ve
zalimlik doğuştandır" şeklinde hatalı bir çıkarıma yol açıyor.
Yumuşak (Savunmaya Dönük) Saldırganlık: Biyolojik olarak
gerekli ve tepkici durumlar.
Kıyıcı Saldırganlık (Yıkıcılık ve Zalimlik): İnsana özgü
olan, mutlak denetime ulaşma ve yıkıma uğratma amacı taşıyan durumlar.
Bu kitapta, 'yumuşak saldırganlık' adı altında topladığım
savunmaya dönük, tepkici saldırganlık için 'saldırganlık' terimini kullandım;
ama insanlara özgü bir eğilim olan yıkıma uğratma ve mutlak denetime ulaşma
eğilimini... 'yıkıcılık' ve 'zalimlik' olarak adlandırıyorum.
Sözcüklerin çok önemli olduklarına inanıyorum ama şuna da
inanıyorum ki, sözcükler putlaştırılmamalı.
N. Tinbergen: İnsan... kavga eden binlerce tür arasında,
kavgasını yıkıcılığa ulaştıran tek türdür... İnsan, kitle katliamcısı olan tek
türdür.
Giriş: İçgüdüler ve İnsan Tutkuları
Konrad Lorenz, Robert Ardrey ve Desmond Morris gibi yazarlar
insan şiddetini doğuştan gelen, kalıtımsal ve boşalma arayan bir içgüdü olarak
tanımlar.
İçgüdücü kuramın bu derece ilgi görmesinin sebebi;
toplumsal, siyasal ve ekonomik düzeni sorgulamak yerine şiddeti
"kaçınılmaz hayvansı doğamız" diyerek akılcılaştırma kolaylığı
sağlamasıdır.
Davranışçı yaklaşım (özellikle Skinner), insanın
içsel/öznel durumlarını, tutkularını ve coşkularını yok sayarak insanı yalnızca
çevre koşullarına göre biçimlenen bir nesne veya mühendislik konusu olarak ele
alır.
Bu yaklaşım, insanların zihinsel olarak yönlendirildiği, az
hissettiği ve mekanikleştiği çağdaş sanayi toplumunun bir yansımasıdır.
Savunmaya Dönük (Yumuşak) Saldırganlık: Hayvanlarda ve
insanlarda ortak olan, yaşamı korumaya dayalı, biyolojik olarak uyarlanabilir
saldırganlık biçimidir.
Kıyıcı (Biyolojik Olarak Uyarlanamayan) Saldırganlık: İnsana
özgü olan, sadizm, işkence etme ve yok etme arzusudur. Fosilbilim ve insanbilim
verileri, insanın uygarlık geliştikçe daha yıkıcı hale geldiğini
göstermektedir.
İçgüdüler (organik itkiler) bedensel yaşamı sürdürür;
kişilik-kökenli tutkular (sevgi, özgürlük arayışı, sadizm, ölüseverlik) ise
insanın varoluşsal gereksinmelerine bir yanıttır.
Freud, insan tutkularını bilimsel inceleme alanına getiren
ilk kişidir. İkinci döneminde geliştirdiği "yaşam içgüdüsü" (Eros) ve
"ölüm içgüdüsü" (Thanatos) kavramlarıyla insan yıkıcılığını temel bir
tutku olarak kabul etmiştir.
Bu inceleme, sevme, özgür olma uğraşları olarak ve yıkma,
işkence etme, denetim altına alma ve boyuneğme dürtüsü olarak bu tutkuları
içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden boşamaktadır.
Mekanikleşme
Çağdaş toplumda insan, makinelerin bir eki haline geldikçe
ölü, çürüyen ve mekanik olana duyulan hayranlık (ölüseverlik) artmaktadır.
Şiddeti ve yıkıcılığı azaltmanın tek yolu, insanı mekanik
bir nesne olmaktan çıkarıp gerçek özgürlüğe ve yaşam sevgisine (biophilia)
yöneltecek kömlü toplumsal/siyasal düzenlemeler yapmaktır.
Birinci Bölüm: İçgüdücülük, Davranışçılık Ruhçözümleme
İçgüdücüler, Eski İçgüdücüler Yeni Içgüdücüler
Çağdaş içgüdü araştırmaları Charles Darwin’in evrim
kuramıyla başlamıştır.
Eski ve yeni tüm içgüdücülerin (McDougall, Freud, Lorenz)
ortak paydası, içgüdüsel enerjiyi "hidrolik" veya "mekanik"
terimlerle kavramalarıdır.
Freud ilk dönemlerinde cinsellik (libido) ve kendini koruma
içgüdülerini merkeze alırken, 1920'lerden sonra (Eros / Yaşam İçgüdüsü ve Ölüm
İçgüdüsü) ikilemini ortaya atmıştır.
Ölüm İçgüdüsü: Organizmanın kendisine yöneldiğinde kendini
yıkıcı bir dürtüdür; dışa yöneldiğinde ise başkalarını yıkıma uğratma
(saldırganlık/yıkıcılık) şeklinde belirir. Cinsellikle birleştiğinde sadizm
veya mazoşizme dönüşür.
Freud, birbirinden tamamen farklı saldırganlık türlerini tek
bir "yıkıcı içgüdü" şemsiyesi altında toplayarak gerçekte ilişkisiz
eğilimleri bir araya getirmiştir.
Konrad Lorenz’in Saldırganlık Üzerine (On Aggression)
kitabı, toplumsal ve siyasal sorunların sorumluluğunu biyolojik etkenlere
yüklediği için geniş kitlelerce kolayca benimsenmiştir.
Lorenz, insandaki aşırı saldırganlığın Taş Devri'nden bu
yana süregelen kabile savaşlarıyla (tür-içi ayıklanma) evrimleştiğini iddia
eder.
Taş Devri'ndeki avcı-toplayıcı topluluklar arasında sürekli
savaşlar olduğuna dair hiçbir arkeolojik/antropolojik kanıt yoktur; bu sadece
Hobbes'çu bir klişedir.
Lorenz, sevgi ve kişisel bağların yalnızca yüksek tür-içi
saldırganlığa sahip hayvanlarda görüldüğünü ve "saldırganlık olmaksızın
sevginin olamayacağını" iddia eder.
Sevginin nefrete dönüşmesi durumunda asıl zedelenen şey
sevgi değil, yaralanmış özseverliktir (narsisizm).
Çevreciler ve Davranışçılar Aydınlanma Çağı Çevreciliği
B.F. Skinner’ın Yeni-Davranışçılığı
Davranışçılar insan ruhbiliminden "duygu, niyet, arzu,
bilinç" gibi öznel kavramları tamamen çıkarır. İnsanı yalnızca dışsal
uyaranlara ve pekiştirmelere (ödül/ceza) yanıt veren bir sistem olarak görür.
Laboratuvar ortamında bir davranışı pekiştirmek mümkündür;
fakat toplumda "İnsanı neye koşullandıracağız ve bu hedefleri kim
belirleyecek?" sorusu yanıtsız bırakılmaktadır.
Skinner, yaratıcılık ve özgünlük arayışını dışsal
pekiştirmelerin bir sonucu olarak görür.
Davranışçılık için garsonun zoraki gülümsemesi, düşmanın
sahte gülümsemesi ile bir dostun sevecen gülümsemesi arasında fark yoktur. Oysa
davranışı anlamlı kılan, onun altındaki bilinçli ve bilinçaltı karakter
yapısıdır.
Skinner'ın modeli, liberal ilerleme iyimserliği ile
sibernetik çağın insanı nesneleştiren yapısını birleştirdiği için tutulmuştur.
İnsanlara, maruz kaldıkları yabancılaşma ve yönlendirilme süreçlerinin aslında
"bilimsel temelli daha iyi bir toplum kurma" yolunda ilerleme olduğu
illüzyonunu ve tesellisini sunar.
Milgram / itaat deneyi
Zimbardo Stanford hapishane deneyi
İnsan davranışı sadece dışsal durumların ve bulunulan
ortamın bir sonucu (durumculuk) değildir. Davranışın arkasındaki karakter
yapısı, vicdan ve bilinçdışı süreçler hesaba katılmadan yapılan "durum her
şeyi belirler" genellemeleri eksik ve yanıltıcıdır.
Engelleme-Saldırganlık Kuramı
Engelleme (frustration) hem "devam eden bir eylemin
kesilmesi" hem de "bir arzunun reddedilmesi / yoksunluk"
anlamında kullanılmıştır.
İnsanın gelişimi engellemelerle karşılaşmayı ve onları
aşmayı gerektirir. Bir reddedilmenin saldırganlık yaratıp yaratmayacağı, o
olayın kişi için taşıdığı anlama (haksızlık, aşağılanma hissi) ve kişinin
karakter yapısına (açgözlü, narsisist vb.) bağlıdır.
Evrim mekanizmayı açıklayabilir, ama spesifik bir insanın şu
an neden korktuğunu (psikodinamik süreçleri) açıklayamaz.
Her iki yaklaşım da (İçgüdücülük ve Davranışçılık) insanı
iplerle (içgüdü veya koşullanma) yönetilen bir kuklaya dönüştürür; insanın
kendi yaşamındaki sorumluluğunu, karakter yapısını ve vicdanını yok sayar.
Organik vs. Organik-Olmayan Dürtüler
Organik Dürtüler (İçgüdüler): Bireyin ve türün hayatta
kalmasını sağlayan fizyolojik ihtiyaçlardır (açlık, cinsellik, kaçma, kavga).
Bunlar evrimseldir ve nörofizyolojik kökenlidir.
Organik-Olmayan Dürtüler (Karakter-Kökenli Tutkular): Sadece
insana (insanlık durumuna) özgü olan, kalıtsal olarak programlanmamış
tutkulardır (sevgi, özgürlük, sadizm, mazoşizm, narsisizm, yıkıcılık).
İnsanlar sıklıkla organik-olmayan tutkularını organikmiş
gibi yaşarlar.
Saldırganlık Anlayışına Ruhçözümsel Yaklaşım
Freud, cinsel içgüdüyü tek bir ana kaynak olarak
genişleterek, çevrenin çocukluktaki kişiler aracılığıyla insan karakterini
nasıl biçimlendirdiğini göstermiştir. Bu sayede geleneksel katı içgüdücülüğü
aşmıştır.
Freud'un asıl devrimci katkısı cinsellik kuramı değil;
bilinçdışı süreçleri, bastırma mekanizmasını ve davranışların arkasındaki
dinamik karakter sistemini keşfetmesidir.
Tüketim toplumu cinsel tabuları kaldırdığı için Freud'un
cinsel kuramları artık rahatsız edici değildir. Ancak insanın kendi
narsisizmini, sadizmini, yabancılaşmasını ve otoriteye boyun eğişini yüzüne
vurmak toplumsal bir dinamittir.
İkinci Bölüm: İçgüdücü Teze Karşı Kanıtlar
Nörofizyoloji
Nörofizyoloji ve Psikoloji / İki bilim dalının da kendine
has yöntemleri ve inceleme alanları vardır. Günümüzde nörofizyoloji,
psikologların özseverlik, sadizm veya mazoşizm gibi karmaşık insani tutkulara
ilişkin sorularına tam olarak yanıt verememektedir.
Gelecekte gerçek bir "insan bilimi" oluşturabilmek
için yalnız psikoloji ve sinirbilimin değil; fosilbilim (paleontoloji),
insanbilim (antropoloji), evrimsel biyoloji ve tarihin bütünleştirilmesi
gerekir.
Beyin, saldırganlığı hem tetikleyen (amigdala, yan
hipotalamus vb.) hem de engelleyen (septum, kuyruksu çekirdek vb.) bir ikili
denge sistemine sahiptir.
Hayvanlarda ve insanlarda kalıtımsal olarak programlanmış
temel saldırganlık, organizmanın yaşamsal çıkarlarına (beslenme, üreme, yaşam
alanı) yönelik bir tehdit karşısında ortaya çıkar. Bu yönüyle biyolojik olarak
yaşama hizmet eden, savunucu (defansif) bir tepkidir.
Beyindeki savunma mekanizmaları incelendiğinde (W. R.
Hess'in çalışmaları), tehdit karşısında kaçış (fear/flight) ile dövüş
(rage/fight) tepkilerinin aynı derecede temel ve nörolojik olarak tanımlı
olduğu görülür.
Biyolojik olarak kaçış, canlıyı korumada kavgadan daha
etkilidir. İnsanın tarihteki kavgacılığı nörolojik zorunluluktan çok kültürel,
siyasal ve toplumsal baskıların bir sonucudur.
Hayvan Davranışı
Saldırganlık;
(1) Yağmacı/yırtıcı, (2) Tür-içi ve (3) Türlerarası olmak
üzere üçe ayrılır.
Doğada kendi türünü kitleler halinde katleden, sadistçe acı
çektiren tek memeli insandır. Bu durum insana özgü olup, hayvanlardan kalıtım
yoluyla devralınmış biyolojik bir miras değildir.
Kısıtlı alan, özgürlük kaybı ve aşırı kalabalığın
hayvanlarda ağır yaralanmalara, hiyerarşi bozulmalarına, acımasız zorbalıklara
ve ölümlere yol açtığını göstermiştir.
Yalnızca mekânın daralması değil; toplumsal yapının
yıkılması, yabancı unsurların girmesi ve canlılığın/uyaranların kaybolmasıyla
oluşan sıkıntı saldırganlığı artırır.
Modern sanayi toplumunun bireyi yalnızlaştırması, geleneksel
bağları ve topluluk (Gemeinschaft) hissini koparması insanı bir
"atom" haline getirir. Şiddeti doğuran şey mekan darlığından ziyade
bu toplumsal çözülme, anlam kaybı ve yabancılaşmadır.
Hayvanlar bölgelerini korumak için kıran kırana savaşmazlar.
Ayrıca doğada bölgesel sınırlar sıklıkla çakışır ve esnektir.
Fosilbilim
Hayvanlar kendi türdaşlarını koku, renk ve biyolojik
reflekslerle anında tanır. İnsan ise zayıf içgüdüsel donanımı nedeniyle
türdaşını biyolojik olarak değil; dil, giyim, gelenek ve kültür üzerinden
tanır.
Dolayısıyla insandaki tür-içi şiddet, aslında Lorenz’in
bahsettiği biyolojik tür-içi saldırganlık değil; zihinsel olarak türlerarası
(yırtıcı) saldırganlığa dönüştürülmüş yapay bir durumdur.
İnsanbilim
İnsanı tanımlarken alet yapımına veya alet kullanımına
verilen aşırı vurgu, modern teknik zihniyetin bir yanlılığıdır.
İşkenceden, savaştan ve öldürmekten zevk alma durumları
doğuştan gelen biyolojik bir miras değil; güçsüzleşmiş, bastırılmış, hüsrana
uğramış bireylerin ve sadist kültürlerin (örneğin Roma alt sınıfı veya Nazi
Almanya'sındaki alt-orta sınıf) ürettiği toplumsal/psikolojik bir sapmadır.
Taş devri mağara resimlerinde insanlar arasındaki savaşları
veya kavgaları gösteren çizimler bulunmamaktadır.
İlkel Avcılar
Modern insanın varsaydığı "kârı en çoğa çıkarma",
"ucuz alıp pahalı satma" veya "bireysel birikim yapma" gibi
dürtüler doğuştan değildir. İlkel halklar tam tersine aşırı cömertlik gösterir,
cimriliği cezalandırır.
İhtiyaçların sonsuz kışkırtıldığı pazar ekonomisinde insan
hep "yetersizlik ve yoksulluk" hisseder.
Şiddet ve baskı organları olmaksızın toplumsal düzen
gelenekler, kamuoyu, alaya alma, dışlama gibi yaptırımlarla sağlanır.
Bireysel çatışmalar yıkıcı savaşlara dönüştürülmez; güreş,
mızrak sakınma düellosu veya sözcüklerin silah olarak kullanıldığı şarkı
düelloları ile çözülür. Kamuoyu hangi tarafın haklı olduğuna kanaat getirince
anlaşmazlık son bulur.
Quincy Wright’ın 653 ilkel halk üzerindeki istatistiksel
çalışması şunu gösterir: En az savaşsever olanlar "aşağı avcılar ve
toplayıcılar" iken; işbölümü, hiyerarşi ve sınıf farkı arttıkça (yüksek
tarımcılar ve çobanlar) savaşseverlik en üst düzeye çıkar.
Cilalı Taş (Neolitik) Devrimi
Tarımın ve hayvancılığın keşfiyle insan, ilk kez doğanın
verdikleriyle yetinmeyip üretim yapmaya başlamıştır. Tohum ekme ve
evcilleştirme, insanın istendik sonuçlar yaratma istencini doğurmuş ve tüm
bilimsel/teknolojik gelişmelerin temeli olmuştur.
James Mellaart’ın Çatal Höyük ve Hacılar kazılarına
dayandırılan analizde; bakır-kurşun eritme, madencilik, gelişmiş taş işçiliği,
dokumacılık ve lüks tüketim maddeleri (doğal cam aynalar vb.) mevcuttur.
800 yıllık Çatal Höyük katmanlarında hiçbir katliam, yağma
veya şiddete bağlı ölüm izine rastlanmamıştır.
Toplumsal Dönüşüm ve Zihniyet Değişimi
Özel mülkiyetin ve biriktirilebilir sermayenin olmadığı bu
dönemde; açgözlülük, hırs ve mülkiyet kıskançlığı bir toplumsal karakter öğesi
olarak gelişemezdi.
Karasaban, tekerlek, sulama kanalları ve madencilikle
birlikte artı-değer üretildi. Bu fazlalık sadece yiyecek yedeği değil, doğayı
dönüştürme ve genişletilmiş üretim için sermaye haline geldi.
İnsanın kendi emeğinden fazlasını üretebildiği
anlaşıldığında, insan bir ekonomik araç, köle ve sömürü nesnesi haline geldi.
Su kanallarını kapatarak insanları aç bırakma yetkisi gibi
fiziksel/ekonomik zorlama araçları, kralların ve rahiplerin gücünü doğurdu.
Kurumsal savaş, insanın içsel saldırganlığından değil; devletin, bürokrasinin
ve sınıfsal seçkinlerin genişleme ve güç ihtiyacından (nesnel koşullardan) bir
icat olarak ortaya çıktı.
Doğanın verimliliğine dayalı dişil/anaerki düzen; zihne,
tekniğe, yasaya ve devlete dayalı eril düzen tarafından yıkıldı. Babil
efsanesindeki Marduk'un "söz ile yaratma/yıkma" sınavı, erkeğin
doğurma yeteneksizliğini soyut düşünce/yasa ile aşarak Ana Tanrıça Tiamat’ı alt
etmesinin simgesidir.
Saldırganlık, sadizm ve ölüseverlik (necrophilia); insan
doğasının değiştirilemez biyolojik kaderi değil, Kentsel Devrim'le birlikte
gelişen ataerkil, hiyerarşik, sınıflı ve sömürücü toplumsal yapıların ürettiği
bir "toplumsal karakter" bozulmasıdır.
Üçüncü Bolüm: Saldırganlık İle Yıkıcılığın Çeşitleri ve Kendilerine Ait
Koşulları
Yumuşak Saldırganlık
Russell ve Russell gibi düşünürler, insanın aşırı
saldırganlığını kalabalıklaşma ve doğal olmayan koşullara bağlar
İnsan, kalabalıklaşma veya belirgin bir tehdit bulunmayan
durumlarda dahi kasten acı vermekten, yok etmekten haz duyabilen tek canlıdır.
Kedinin fareyle oynaması ya da güvercinin tüyleri yolması birer
kısıtlanmışlık/alan tepkisidir (antropomorfik yanılgı); sadizm içermez.
Yalandan Saldırganlık
Zarar verme amacı ve nefreti taşımayan, ancak dışarıdan
bakıldığında saldırgan gibi görünen eylemlerdir.
Aggression kelimesi
Latince aggredi ("ileriye doğru gitmek, adım atmak") kökünden gelir.
Başlangıçta düşmanca bir anlam taşımaz; bir amaca doğru kararlılıkla,
korkusuzca ilerlemek demektir.
Savunucu Saldırganlık
Amaç yıkım ya da vahşet değil, tehdidi ortadan kaldırmaktır.
Tehlike geçtiğinde saldırganlık ve bunun yarattığı heyecan sona erer.
Hayvanlar yalnızca o an var olan "açık ve seçik"
tehditlere tepki verirken; insan, gelecekte ortaya çıkabileceğini
kurguladığı/düşlediği tehditlere karşı da şimdiden savunma saldırganlığı
geliştirebilir.
İnsanlar, önderleri veya yönetici gruplar tarafından
gerçekte var olmayan tehditlere inandırılabilir.
Kişinin dünyayı anlama ve kimlik kurma biçimine yönelik
fikirsel tehditler, yaşamsal bir saldırı gibi algılanır.
İnançlar, bayrak, ilke, atalar, ülke veya gelenekler tehdit
edildiğinde insan tıpkı canına kastedilmiş gibi tepki verir.
İnsanın zihinsel ve bedensel bütünlüğünü koruyabilmesi için
özerklik/özgürlük şarttır.
Bireysel Özseverlik: Kişinin benlik imgesine, üstünlük
sanrısına veya özsaygısına yönelik eleştiri, yenilgi veya hafife alma
durumlarında yoğun bir öfke ve nefret açığa çıkar.
Küme (Grup) Özseverliği: Bireyin dahil olduğu gruba (millet,
din, sınıf) duyduğu aşırı hayranlıktır. Özellikle kişisel tatmini düşük, yoksul
veya baskı altındaki bireylerde "En harika grubun parçasıyım" duygusu
yetersizlikleri telafi eder. Gruba ait simgelere (bayrak, önder vb.) yapılan
saldırılar şiddetli kitlesel saldırganlığı tetikler.
Psikanalizde olduğu gibi, bir insanın bastırdığı bilinçdışı
güdülere (fırsatçılık, gizli güç arzusu vb.) dokunulduğunda kişi yoğun öfke ve
saldırganlıkla tepki verir. Nezaket kuralları aslında bu saldırganlığı
tetiklememek için geliştirilmiş toplumsal bir tampon işlevi görür.
Gerçeği söyleyen kişilerin (filozoflar, muhalifler)
iktidarlar tarafından zindana atılması veya öldürülmesi sadece bir iktidar
savunması değildir. Gerçek, egemenlerin bilinçli yönelim sistemlerini ve
kendilerini kandırdıkları "ussallaştırmaları" (gerekçelendirmeleri)
yıktığı için derin bir nefret uyandırır.
Uyumcu Saldırganlık
Yıkma arzusundan değil, emirleri yerine getirme ve otoriteye
uyma (söz dinleme) zorunluluğundan doğar. Toplumlarda otoriteye itaat bir
"erdem", dikbaşlılık ise "suç" kabul edilir.
Araçsal Saldırganlık
Saldırganlık nihai bir amaç (yıkım) değil; arzulanan veya
gerekli olan bir hedefe ulaşmak için kullanılan bir araçtır.
Biyolojik ihtiyaçları (açlık vb.) gidermek için yapılan
saldırganlık araçsaldır.
Açgözlülük içsel boşluğun, depreshonun ve gelişememişliğin
hastalıklı bir dışavurumudur. Kapitalist sistemde açgözlülük, "biyolojik
bir özçıkar" gibi gösterilerek meşrulaştırılmıştır (ussallaştırılmıştır).
Savaşın Nedenleri
Savaşı insanın doğuştan gelen "yıkıcılık
içgüdüsüne" bağlamak tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz ve sorumluları
gizlediği için zararlıdır.
Uygarlık geliştikçe savaşların sıklığı ve kan dökücülüğü
artmıştır. İlkel avcı-toplayıcı toplumlar en az savaşan topluluklardır.
Savaş, kitlelerin saldırganlık birikiminden değil; askeri,
siyasi ve sınai elitlerin araçsal çıkarlarından (toprak, pazar, hammadde)
kaynaklanmıştır.
Kıyıcı (Zalimce) Saldırganlık: Temel Önermeler
Uyarlanabilir (Biyolojik) Saldırganlık: Hayvanlarla ortak
paylaştığımız, yaşama hizmet eden, tehdit anında savunma odaklı ve biyolojik
olarak anlaşılabilir bir dürtüdür.
Kıyıcı (Uyarlanamayan) Saldırganlık: Yalnızca insana
özgüdür. Biyolojik veya ekonomik bir çıkar olmaksızın öldürmek, işkence etmek
ve bundan haz duymak şeklinde ortaya çıkar. İçgüdüsel değildir; insanın
varoluşsal gereksinmelerinden ve zihinsel yapısından kaynaklanır.
İnsan, karmakarışık dünya içinde yolunu bulabilmek için
zihinsel bir "haritaya" ihtiyaç duyar. Bu harita (büyü, din, bilim
veya siyasal ideolojiler olabilir) dünyayı anlamlı kılar.
Harekete geçirici uyaranlar (şiir, sanat, fikirler, sevgi
dolu bir insan) bireyi içeriden etkin kılar ve doyuma ulaşmaz; aksine sürekli
yeni üretken tepkiler yaratır. Buna karşılık basit uyaranlar (televizyon,
tüketim nesneleri, heyecan uyandırıcı haberler, cinsellik) pasifleştiricidir.
Uyaran ne kadar edilgenleştiriciyse, o kadar hızlı tüketilir ve etkisi çabuk
geçer; dolayısıyla sürekli doz/içerik değişikliği (yenilik) gerektirir.
Çocuklar 5 yaşına kadar kendi uyaranlarını (oyun
dünyalarını) kendileri yaratırken; zamanla toplumsallaşma ve tüketim kültürüyle
edilgenleşerek dışarıdan hazır ve tüketilebilir uyaranlar (karmaşık oyuncaklar,
nesneler) talep eden ve bunlardan hızla sıkılan bireylere dönüşürler.
Yıkıcılık, öfke ve zalimlik, can sıkıntısını gidermenin ve
bireyin "yaşadığını hissetmesinin" en zahmetsiz yoludur.
Sevmek, üretmek ve derin ilişkiler kurmak çaba, sabır ve
disiplin gerektirir.
Oysa nefret etmek, yıkmak veya şiddete yönelmek hiçbir
zihinsel ve duygusal hazırlık gerektirmez; anında yüksek bir heyecan ve
"etkide bulunma" duygusu üretir.
İnsan kalıtsal değişikliklerle değil, toplumsal karakter
geliştirerek çevresine uyum sağlar. Toplumun aksamadan işlemesi için üyelerinin
"yapmaları gereken şeyi yapmayı istemeleri" gerekir.
Modern toplum insanlara hazır anlam kalıpları (başarı,
tüketim, iyi bir aile kurma) sunar. Ancak bu yüzeysel telkinler insanın
içindeki derin varoluşsal boşluğu dolduramaz. Aşılanan kalıplar aşındıkça;
uyuşturucu bağımlılığı, üretici ilgisizlik, sanatsal/zihinsel gerileme, şiddet
ve yıkıcılık artış gösterir.
…