Wolfgang
Sofsky - Kötülükler Kitabı -
Notlar
Das Buch der Laster, Verlag C.H.Beck, Münih, 2009
1. Şeytan Bahçesinde
Saçları yapraklar gibi yeşile bürünmüş.
Andrea Mantegna’nın "Erdem Bahçesinden Kötülüklerin
Kovulması" adlı tablosu
Cennet Bahçesi kötülüklerin ve şehvet düşkünlerinin işgali
altındadır. Ağaca dönüşen Daphne, ilahi yardım beklerken; akıl ve bilgelik
tanrıçası Minerva, miğferi ve mızrağıyla kötülükleri bahçeden kovmak üzere
harekete geçer.
Kötülüğün zirvesinde şehvet değil, her şeye müsamaha
gösteren "Cehalet" ve "Kayıtsızlık" oturmaktadır.
Gizli arzuların uyanmasına izin veren şey, uzun süren
hareketsizliktir.
Bilgeliğin gerçek düşmanı aptallık değil, kayıtsızlıktır.
Modern dünyada insanlık ahlaki gelişim gösteremedi ve
mükemmellik umudu boşa çıktı.
Çağdaş toplumda ahlak, bireysel karakteri veya eğilimleri
düzeltmek yerine, yalnızca eylemlerin sonuçlarını yargılamaya indirgendi.
Hoşgörü maskesi altında yalan, kibir ve açgözlülük
olağanlaştırıldı.
Kayıtsızlık evrensel hoşgörüye dönüştüğünde, neredeyse her
şeye izin verilir.
Cinayet, ensest yasağı, yardımseverlik, mülkiyet ve şeref
hakkı gibi temel ahlaki ilkeler hemen her kültürde ortaktır. Ahlakın
evrenselliği; insanın ölümlü, kırılgan ve acıya açık olan ortak yapısından
kaynaklanır.
Ahlakın birincil amacı insanı mutlu etmek veya iyiliği
yüceltmekten ziyade; bir kişinin başka bir kişi üzerindeki gücünü sınırlamak,
kötüye kullanımı engellemek ve özgürlüğü korumaktır.
İnsan her çağda iyilik ve kötülük kapasitesini yeniden
üretir.
Ahlaksızlığa eğilim, insanın zayıflığından, konforculuğundan
ve kusurlarından beslenir.
Dikkatsizlik/körlük ile başlayan süreç; cehalet, irade
zayıflığı, çıkar amaçlı sahtekarlık ve en nihayetinde iyiliğe duyulan nefretten
kaynaklanan "saf kötülüğe" kadar uzanır.
Günlük yaşamda insanı yönlendiren şey soyut kurallar değil,
kendine karşı yükümlülükleri ve tutumlarıdır (karakteridir).
Karakter, doğrudan "iyi olma" kararıyla değil,
pratik içinde ve ahlaki bir hedef uğruna verilen mücadelelerle dolaylı olarak
edinilir.
Karakter, bireysel eylemlerin bir sonucu olarak gelişir.
Temeli pratiktir.
Kişinin kendi dürtülerine mesafe koyabilmesi içsel
özgürlüğün başlangıcıdır.
2. Kayıtsızlık
Kayıtsızlar; tutkudan, ahlaki enerjiden ve tepkisellikten
yoksun, iyi ya da kötü olamayan insanlardır. Kayıtsızlık, bireyin zihnini ve
kalbini her türlü dış uyarıcıya karşı kilitler; olayların hızı veya
dramatikliği bu durumu değiştirmez.
Duyular yorgun, kalp uyuşuk, zihin katı…
Bedensel düzeyde duyular uyuşur, dünya buzlu bir camın
ardındaymış gibi algılanır. Duygusal düzeyde ise sevinç, öfke ve sevgi yok
olur; birey bu boşluğunu gizlemek için sahte coşku ve abartılı arkadaşlık
jestlerine başvurur.
Abartı, sahtekarlık ve ikiyüzlülükten başka bir şey
değildir.
Ahlaki açıdan ise kayıtsızlık tam bir durgunluk yaratır;
vicdan azabı, utanç ve suçluluk hissedilmez.
Kayıtsızlık kötülüğün en geniş kapısıdır.
Değişimden ve hedeflerden kaçınarak kendisini aynı şeylerin
tekrarlandığı rutinlere ve alışkanlıklara teslim eder. Bu durum derin bir can
sıkıntısı ve durgunluk üretir.
Kayıtsızlık, bekleme salonları, toplu taşıma araçları ve
kalabalıklar gibi doğrudan etkileşimin olmadığı sosyal alanlarda belirginleşir.
Kayıtsızlık, toplumsal gerçekliği korur ve toplumun sorunsuz
işleyişini garanti eder.
Olağanüstü felaketler karşısında kayıtsız kişi güvenli bir
mesafede kalarak seyirci rolünü üstlenir.
Endişe söylemi, kayıtsızlığın bir maskesidir.
Ezici güçlerin yüksek sesle kınanması, kişinin kendi
pasifliğini haklı çıkarır.
Büyük kötülük yapanlar asla kayıtsız değildir. Ancak suç
ortakları kayıtsızlar arasından çıkar.
3. Bayağılık
Kaba karakter, içsel özgürlük ve öz denetim eksikliği
nedeniyle her türlü dürtüye ve duyguya hemen teslim olur.
Kendisinden uzak olmadığı için her dürtünün insafına
kalmıştır.
Medya ve eğlence sektörü reyting uğruna bayağılığı besler.
Bayağılık, hiç kimsenin daha yüksek bir seviyeye
ulaşamamasını sağlar. Bu, insanları ortak noktalarına, yani bedenlerinin temel
dürtülerine indirgiyor.
Demokrasilerde ise siyasetçiler oy toplamak amacıyla
çoğunluğun kaba ruh haline uyum sağlamakta; bu durum toplumsal ilişkilerde
saygıyı yok ederek kalabalıkların ve küstahlığın tiranlığını doğurmaktadır.
Kaba insan benliğiyle tamamen barışık, empati ve utanç
duygusundan yoksun bir bencil karakterdir.
Aynaya baktığında tamamen memnundur. Benliği idealine
karşılık gelir.
Başkalarını rezil etmekten ve alay etmekten zevk alır.
Kaba insan, kendi temel içgüdüleriyle hareket ettiği için
herkese karşı derin bir güvensizlik, şüphe ve kıskançlık besler.
Bayağılık kötülüğe açılan ikinci büyük kapıdır.
4. Atalet
Atalet, ilgisizlikten farklı olarak irade zayıflığından
doğar. Atıl insan, eyleme geçmek yerine sonsuz hayaller ve tasarılar dünyasında
hapsolur. Fantezi ve zihinsel projeler üretmek kolaydır; ancak ancak eylem
insanı gerçekliğe döndürür.
Dilemek, ucuz bir zihinsel egzersizden başka bir şey
değildir. Bir insan ancak eylem yoluyla gerçekliğe döner.
İşsizlik ve anlamsız alt işler kişileri atalete iter.
Değişime kapalı, tekrara ve rutine dayalı bürokratik yapılar
kurumsallaşmış atalet merkezleridir.
Siyasi sistemde halkın pasif tutulması, kararların
temsilcilere devredilmesi ve seçmenlerin sadece izleyici konumunda kalması
ataleti siyasi bir erdem haline getirir.
Sessiz sadakat, refah ve kamu hizmetleriyle ödüllendirilir.
Ekonomi, siyasetin yerini alır.
5. Kendine acıma
Kendi duygularına aşırı hassas, başkalarının durumuna karşı
tamamen ilgisizdirler. Sürekli feryat eden, inleyen ve memnuniyetsizlik yayan
bu yapılar, zamanla kendi öz saygılarını da yitirirler.
Bunlar, gözyaşı vadisinin sakinleri, huysuz şikayetçiler,
acımasız aksiler ve mızmız korkaklar, her şeyden önce kendilerine acıyanlardır.
Yas tutan kişi kaybın kendisi için üzülür ve bu geçici bir
durumdur. Kendine acıma ise kişinin kalıcı bir duygusal tercihi, benmerkezci
bir tutumudur.
Başkasına acımak veya merhamet duymak her zaman bir erdem
değildir; genellikle üstü örtülü bir kendini yüceltme, kendi gelecekteki
acılarını önceden tahmin etme veya başkasının kaderine müdahale etme biçimidir.
Kendine acıyan kişi, kurban rolüne bürünerek eylemsizliğini ve tembelliğini
meşrulaştırır.
Sürekli şikayet eden insan toplumsal ortamlarda monoloğa
kayar, tavsiye veya çözümlere kapalıdır. Durumunu iyileştirmek istemez; çünkü
durumunun düzelmesi kurban rolünün getirdiği mağduriyet ayrıcalığını yok
edecektir. Aşırı yardımsever insanlarla kendine acıyan bireyler arasında
zehirli bir bağımlılık döngüsü oluşur: Yardım eden kişi kendini adamakla
tükenirken, kendine acıyan kişi giderek daha fazla talepkar ve doyumsuz hale
gelir. Bu çıkmazı bozmanın tek yolu yardımı kesmek ve kişiyi kendisiyle yüzleştirmektir.
Piyasanın veya toplumun kendi hayali değerlerini
ödüllendirmediğini gören birey adaletsizlik söylemine sarılır.
Piyasa, hayali liyakatleri hesaba katmaz... İstediğinizi
değil, başkalarının uygun gördüğü şeyi alırsınız.
Sürekli mağdur olduğunu düşünen kişi içindeki aşağılanma
duygusunu öfkeye ve intikam arzusuna dönüştürür. Patlama anında kendi
değersizliğini başkalarını yok ederek veya ezerek telafi etmek ister.
6. Korkaklık
Eylem gerektirmeyen durumlarda en yüksek sesle konuşup
basmakalıp uzlaşma çağrıları yaparken, sıra eyleme ve risk almaya geldiğinde
derhal geri çekilir.
Şüphe altına girerse, hemen kendini mağdur ilan eder,
sıyrılır ve ölü taklidi yapar. Bahaneleri asla tükenmez.
Günümüz toplumunda korkaklık; "akıllılık",
"sağduyu" ve "ihtiyat" gibi ifadelerle ahlaki olarak
yüceltilirken; cesaret ve kahramanlık "aptalca pervasızlık" veya
"erkeklik göstergesi" denilerek itibarsızlaştırılır.
Korkak bilinci belirleyen şey, korkunun gerçekliği değil,
olası bir felaket fikridir.
Bir karardan kaçınmak, geleceğin inkarıdır.
Uyum arzusu, ahlaki bir erdem gibi sunulsa da temelde
iktidardan ve çatışmadan korkmanın bir sonucudur. Siyasette ve parlamenter
sistemde çatışmanın bastırılması, hileli koalisyonlar ve çoğunluk tiranlığı
"mezarlık barışı" yaratır. Oysa gerçek demokrasi ve canlı bir toplum
için çatışma; net alternatifler sunan, sınırları belirleyen, yaratıcılığı
artıran ve iktidarı denetleyen en temel demokratik dinamiktir.
7. Ahmaklık
Dünya ve kendileri hakkında kendilerini kandırmak isterler.
Hayallerine kapılırlar, umut ederler ve inanırlar, hiçbir şey, kesinlikle
hiçbir şey, fantezilerini kanıtlayamasa bile.
O kadar kalabalıktırlar ki, toplumsal alanda gerçeklik ile
aptallık arasındaki sınır silikleşmiştir.
Aptal kişi kendi arzularına ve inançlarına sığınır. Pratik
çalışma ve disiplinden kaçınır, kendisini aşırı önemser (bencillik), eleştiriye
kapalıdır ve her şeyi bildiğini varsayar.
Akılsızlık, zekanın bir günahıdır.
İyiliğin gerçekleşmesi, gerçekliğin anlaşılmasını
gerektirir. Sadece şeylerin gerçek doğasını bilenler iyilik yapabilir.
Aptalın deneme yanılma için gücü ve sabrı yoktur. Anında
başarı ister ve bu nedenle en ufak bir zorluk bile onu cesaretini kırar.
Umut ancak tüm nedenler tükendiğinde başlar. Umut asla
kanıt, argüman veya delil istemez.
Ahmaklar kalabalıklar içinde birbirlerini onaylayarak güç
kazanırlar; çoğunluğun fikir birliği gerçekliğin yerini alır.
Dini liderler, tüccarlar, kurumlar ve siyasetçiler bu
kitlesel safdilliği kullanırlar.
İktidara ve siyasi vaatlere duyulan kör güven, tarihsel
gerçekleri unutmaktan kaynaklanan bir aptallıktır.
Safdillik, modern demokrasinin temellerinden biridir.
Safdillik olmadan oy olmaz, yönetimin meşruiyeti olmaz ve kitlesel tüketim
olmaz.
8. İnatçılık
Bu kişiler, hata yapmaktan dehşet derecede korkarlar.
Özür dilemek onlar için kabul edilemezdir, çünkü her zaman
haklıdırlar.
Bilinmezliğin getirdiği kaygıdan kaçınmak için kalıplaşmış
yargılara sarılır.
İnatçılık, zihnin bir kusurudur.
Zihinsel katılık, ahlak alanına yansıtıldığında hoşgörüsüz
bir "erdem tiranlığına" dönüşür.
Düşüncelerin, jestlerin ve kararların standartlaşmasıyla,
özgürlük fırsatları azalır. Hata yapmaya cesaret edemeyenler, talimatlara,
kararlara ve emirlere kölece bağlı kalırlar.
9. Açgözlülük
Parmaklar kıvrılıyor, değerli nesneyi kavrıyor ve asla
bırakmayı düşünmüyor.
Günümüzde açgözlülük, kapitalizmin günah keçisi haline
getirilmiştir. Krizlerin derin ekonomik nedenlerini kavramakta zorlanan toplum,
ahlak psikolojisine sığınarak zenginleri, yöneticileri veya devlet dışı
aktörleri doğrudan "açgözlü" olarak suçlar.
Leviathan canavarından daha doymak bilmez bir şey yoktur.
Açgözlülük nesneyi tüketmek ya da kullanmak için değil,
yalnızca edinmek için ister.
Piyasa, açgözlülüğün yuvası değil, avlanma alanıdır.
Açgözlülük doyumsuzdur. Sonu yoktur. Koleksiyon asla
tamamlanmaz, banka bakiyesi asla yeterince yüksek olmaz.
Açgözlülüğü tetikleyen şey kıskançlık değil, başkasının
arzuladığı şeyi sadece başkası istediği için istemektir.
10. Cimrilik
Cimriler hazinelerini koruma, kilitleme ve dış tehlikelerden
saklama takıntısıyla sürekli bir kendini cezalandırma hali içindedirler.
Cimrilik büyüme peşinde koşmayan, yalnızca elindekini verme
endişesi taşıyan bir "sahip olma" günahıdır.
Sahip olduğu şeylerin kölesidir.
Cimri, en ucuz yemeği sipariş eder, bahşiş vermekten ve
ağırlamaktan kaçınır.
Cimrilik sosyal farkındalığı aşındırır. İnsanları yalnızlığa
iter.
Cimri biriktirirken, müsrif savurur; ancak her ikisi de
eşyanın gerçek/içsel değerini anlayamaz.
11. Aşırılık
Aşırılık içinde yaşayan profil; zamanını ve servetini
arzularını sürekli canlı tutmak ve bu arzuları ertelemeden anında tatmin etmek
üzerine kurmuştur.
Tamamen duyusal zevklere düşkündür.
Sanayileşme, kitlesel üretim ve kredi sistemleri (kredi
kartı vb.) ile lüks tüketim tüm sınıflara yayıldı. Aşırılık "ölümcül
günah" olmaktan çıkıp popüler bir tüketim kötülüğüne dönüştü.
Aşırıya kaçan kişi arzularının kölesidir... Kendini
hissetmek için istediğinden daha ileri gitmek zorundadır.
Nesnelerin kullanım veya statü değeri değil, yalnızca verdiği
anlık "zevk" önemlidir. Dolayısıyla nesneler hızla tüketilmeli ve yok
olmalıdır; bu durum dünyayı istikrarsız ve geçici kılar.
Kasvetli ahlakçılığın aksine toplumlar; düğün, hasat, zafer
gibi özel günlerde kuralları askıya alarak bir araya gelir.
Bu kontrollü patlama ve israf; toplumun kasvetli, kurallı
rutin hayata geri dönebilmesi için ihtiyaç duyduğu yeni enerjiyi sağlar.
Festivaller, günlük hayatın cansız sürekliliğini kesintiye
uğratır.
Elleri boşuna tutunacak bir şey arıyor. Hiçbir yerde
dinlenme bulamıyorlar, hiçbir yerde teselli edici bir umut beklemiyor.
12. Kıskançlık
Başkasının iyiliğini kendi mutsuzluğu sayan bu yapı,
içindeki kötülük arzusu nedeniyle en sonunda kendinden de nefret eden yıkıcı
bir ruh halini yansıtır.
Haset, kişinin kendini başkalarıyla kıyaslamasından doğar.
Başkasının sahip olduğu şeyler karşısında kendi varoluşunu değersiz hisseden
kişi, öz saygısını yitirir.
Haset; adalet ve liyakat söylemlerinin arkasına saklansa da
amacı eşitlik değil, talihsizliğin eşitliğidir. Kendisinde olmayan bir şeyin
kimsede olmamasını, başkasının elindekinin yok olmasını ister.
Kıskançlığın / hasetin serası hayal gücü, fantezi, gündüz
düşleridir.
Haset iki yönlüdür (kendi olmayan şeyi başkasında görüp
isteme); kıskançlık ise üç yönlü bir ilişki dinamiğidir (sahip olunan
ilgiyi/sevgiyi üçüncü bir kişiye kaptırma korkusu).
Hasetçi adam hiç sahip olamadığı şey için kin güder; kıskanç
adam ise elindekini kaybetme, terk edilme ve soyulma korkusuyla öfkeli bir
kedere kapılır.
Dedikodu sosyal statüyü zedelemeyi hedeflerken, homurdanma
kıskanılan kişinin öz saygısını baltalar.
Refah seviyesinin artması veya nesnelerin çoğalması haseti
azaltmaz. Görünürlük ve şeffaflık arttıkça beklentiler de büyür. Maddi imkânlar
eşitlense bile hayal gücü devreye girer; insanlar bu kez başkalarının
sağlığını, itibarını veya karizmasını haset etmeye devam eder.
13. Adaletsizlik
Kendisinden başka kimseye hak tanımaz.
Zayıfları ve aptalları sadece hor görür, güçlü ve bilge
olanlara ise hayranlık duyar.
Modern söylemde adalet; eşitlik, kota uygulamaları veya
ayrıcalıklarla karıştırılmaktadır. Erdem yapıdan önce gelir; dürüst bireyler
olmadan adil kurumlar veya yasalar var olamaz.
Adalet soğuk bir erdemdir. Kişisel sevgi göstermeden verir
ve borçlu olunanı aşmaz.
Adalet fikri, malların dağıtımından değil, doğrudan
karşılıklılıktan doğar.
Toplum sürekli bir verme-alma ve karşılık verme ilişkisidir
(selamlaşma, teşekkür, jest vb.). Karşılık verilemediğinde devreye minnettarlık
girer. Nankörlük, ahlaki hafızaya yapılmış en ağır adaletsizliktir.
İnsanlar soyut bir "topluma" değil, yalnızca diğer
bireylere karşı adil veya adaletsiz davranabilirler.
Refah devletinin zenginden alıp fakire verme/eşitleme çabası
zorlamaya dayanır. Bireyleri zorla eşitlemeye çalışmak, kanun önündeki eşitliği
bozar ve yeni adaletsizlikler yaratır.
Devlet, adaletin merkezi olarak kesinlikle uygun değildir.
Siyasi çıkarlar arenasında... rekabet, çatışma ve düşmanlık yasaları hüküm
sürer.
14. Tanınma takıntısı
Birisi olmak, hak ettiğinden daha fazla değer görmek
istiyor.
Onu motive eden şey zenginlik veya güç beklentisi değil,
anlamlılık açlığı.
Bireyciliğin egemen olduğu, ilişkilerin geçici hale geldiği
modern çağda kırılganlaşan öz saygı, bireyleri sürekli tanınma ve dikkat çekme
arayışına iter.
Kültür endüstrisi, medya, siyaset ve akademi hırs sahibi
bireylere geniş alanlar sunar. Kalite ve teknik ikinci plana atılır, önemli
olan sadece "ünlü olmak" haline gelir.
Kadınlarda kibir daha çok estetik, görünüş ve "memnun
etme" alanında zaman alırken; erkeklerde güç, siyaset, zeka ve
"etkileme" biçiminde daha agresif görünür. Bireyler, eşlerini ve
çocuklarını dahi kendi hırslarını besleyen birer prestij aracı olarak
kullanabilirler.
Kibirli kişi yavaş hareket ederken, ilgi arayan kişi her
zaman acele içindedir.
Unutulma ve kibrinin temelsizliğinin ortaya çıkması
korkusuyla sürekli acele içindedir; eylemlerle hak ettiği şöhreti henüz elde
etmeden ele geçirmeye çalışır.
Konuşmalarda ve sosyal medyada sürekli öne geçer,
başkalarının sözünü keser, hikayelerini abartır. Dinleyiciyi umursamadan
merkezde kalmak ve herkesten alkış almak ister.
Saygı karşılıklılık gerektirir; oysa ilgi arayan kişi
insanları sadece birer "seyirci" haline getirir.
Sonunda, bu hayal kırıklığına uğramış tanınma özlemi tam
tersine dönüşür: umutsuzluk ve kendine acıma.
15. Kibir
Aşağıdaki dünya küçük, neredeyse anlamsız.
Klasik çağda kibir, tanrılara ve kutsal düzene doğrudan
meydan okuyan en ağır günahtı (Prometheus, Şeytan, Âdem). Cezası ağır düşüşler
ve boyunların bükülmesiydi.
Modern insan cennet ve cehennem fikrini boşaltarak
alçakgönüllülüğü terk etmiş, kendini Tanrı yerine koymuştur.
İlerleme, teknolojik hakimiyet ve bilgi zaferiyle modernite,
kendi başarısıyla kurtuluşa ereceğine inanarak kibri kurucu bir unsur haline
getirmiştir.
Gurur gerçek veya hayali bir başarıya dayanır ve sınırlarını
bilir; kibir ise sınır tanımaz, kendinden başkasını kabul etmez. Gurur
yaralayabilirken, kibir başkalarını yok etmeyi ve kendisine boyun eğdirilmesini
amaçlar.
Mutlak güç, insanı tebaasına bakmaktan bile alıkoyar, despotu
halkından soyutlar.
Toplumun dünyevi tanrıları, başarının zirvesinde olanlar,
güç, para ve kültürün elitleridir.
Seçkin azınlık kitleleri disiplinsiz, aptal ve yoksul görür;
kendilerini ise sürekli çaba gösteren ve kendini aşmaya çalışan üstün varlıklar
olarak konumlandırır.
Seçkinler, çoğunluğa duydukları küçümsemeyle oluşurlar.
Hiçbir kibirli insan, yanında bir dakika bile kayıtsız bir
bireye tahammül edemez... artık dünyada yalnız olmadıklarını fark etmek için
dizlerinin üzerinde sürünmek zorundalar.
16. Yalakalık
Başlarını öne eğiyorlar, sırtlarını kamburlaştırıyorlar ve
kendilerini yere atıyorlar.
Putlarının önünde yaltaklanıyorlar.
Partiler, şirketler, bürokrasi, okullar ve iş yerleri
dalkavukların üreme alanıdır.
Dalkavuk kanuna değil, kişiye ve onun öngörülemez
keyfiliğine itaat eder.
Kölelik sadece efendinin zorbalığı değil, boyun eğenin
korkaklığı, tembelliği ve gönüllü teslimiyetidir.
İtaatkâr kişi kendini efendisinin gözüyle görür; kendi
aklından ve standartlarından vazgeçer.
Birey kendini zaten değersiz gördüğü için tapınacak bir put
ve taht icat eder.
Tevazu, kişinin kendi sınırlarını bilmesidir; kendini
alçaltmaz. Tanrı olmadığını bilen ve insanlığın zaaflarını gören erdemli bir
duruştur.
Saygı, bireyi küçültmeyen, aksine mesafe, huşu ve adalet
içeren bir tecrübedir. Hiçbir dünyevi makam veya kuruma körü körüne
yöneltilemez.
Saygı ve hürmet, adalet eylemleridir.
Dalkavuk özverili değildir; kayırılmak, diğerlerinin önüne
geçmek ve yetki alanına yaklaşmak ister.
Başka gözde kişilere ve rakiplere karşı derin bir nefret
besler. Efendisine gücü yetmediği ve isyan edemediği için öfkesini kendinden
daha zayıf ve savunmasız olanlara kusar.
17. Öfke
Öfke, toplumsal aldatmacalara meydan okuyarak bedende ve
yüzde saklanamaz bir samimiyetle dışa vurur.
Kör hiddet aceleci, yönsüz ve aniden parlayıp sönen bir
patlamadır. Kızgınlık/öfke ise hedefini gözden kaçırmayan, stratejik, zihni
kendi hizmetine alan ve kurbanını sonuna kadar takip eden zamana yayılı bir
süreçtir.
Öfke bir olaydır... Kızgınlık ise bir süreçtir.
Öfke her zaman bir haksızlığa yanıt değildir; çoğu zaman
orantısızdır, kışkırtmadan ziyade kişinin aldatılmışlık hissi ve hayal gücünden
beslenir. Öfkeye ahlaki veya yasal bir kılıf uydurmak yanıltıcıdır.
Zamanla sönmeyen öfke içte birikerek kronik somurtkanlığa,
aşırı hassasiyete ve sosyal mesafenin kopmasına yol açar; birey etrafındaki her
şeyi bir tehdit/tecavüz gibi algılamaya başlar.
Sinirli insanlar her fırsatta şikayet ederler... Somurtkan
kişi sosyal etkileşime girmeyi reddeder.
Hukuk (intikamı düzenleme), siyaset (kitleleri yatıştırma),
serbest piyasa (düşmanlığı rekabete dönüştürme), kültür/spor (yıkıcılığı kanalize
etmek) ve din (intikamı mahşere erteleme) öfkeyi kontrol altında tutmaya
çalışır.
Dışsal nefret, içsel uyuma karşılık gelir. Topluluk,
dünyanın geri kalanına karşı birleşmiş hisseder.
18. Aldatma
Aldatan kişi, kendi kimliğini ve gerçek hislerini tamamen
gizler; vicdanı tek bir doğruya değil, duruma göre değişen binlerce dile
sahiptir.
Şiddet kan döker, düzensizlik yaratır ve iletişimi keser;
kurnazlık ise düzen görünümünü koruyarak rakibi çaresiz bırakır. Şiddete gücü
yetmeyen zayıf taraflar için bir sığınak olduğu kadar, maliyeti düşük
(cephanelikten daha ucuz) olduğu için güçlü yapılar tarafından da tercih
edilir.
Siyasetten diplomasiye, spordan akademiyeye, dinden ticarete
kadar insan eyleminin stratejik planlandığı her alanda entrika ve çıkarlar
hileyle yürütülür.
Yalancıyı ölçen şey iddiaların doğruluğu değil, niyeti ve
tavrıdır. Yalan, kurbanın sadece insanlara olan güvenini değil, gerçeklik
algısını da tahrip eder.
Baştan çıkarma, kurbanın dış gerçekliğini değil, içsel
arzularını ve bastırılmış isteklerini hedefler. Bir arzuyu sıfırdan yaratmaz;
zaten var olan bir özlemi kışkırtarak kişiyi kendi rızasıyla yıkıma götürür.
Aldatma, toplumun harcı olan karşılıklı güven, vaat ve
adalet ilkesini temelinden sarsar. Düşmanların belirgin olduğu bir dünyada
hayatta kalmak mümkündür; ancak arkadaşın, meslektaşın veya komşunun gizli bir
düşmana dönüşebildiği, ihanetin sıradanlaştığı bir dünyada toplumsal güvenlik
ve huzur tamamen yok olur.
19. Zulüm
Zalim kişi sadece acı çektirmekten değil, kurbanın
çaresizliğinden, iradesinin kırılmasından ve dünyaya olan güveninin yok
olmasından zevk alır.
Zulüm bir amaca ulaşma aracı değil, kendisi bir amaçtır.
İşkence, iddia edildiği gibi bilgi veya itiraf almak için
yapılan bir eylem değildir; kurbanı susturmak, kimliğini silmek ve bir et
parçasına dönüştürmek için uygulanan bir ritüeldir.
Zulmü en çok körükleyen duygulardan biri korkaklıktır.
Eşitleriyle savaşmaya cesaret edemeyen korkaklar, kurban savunmasız kaldığında
veya bir kalabalığın arkasına sığındıklarında en vahşi eylemleri
gerçekleştirirler.
Savaş ve katliam anlarında grup dinamiği devreye girer.
Failler birbirlerini kışkırtır, vahşet bir yarışa dönüşür. Bireysel sorumluluk
grubun içinde eridiği için insani kısıtlamalar tamamen ortadan kalkar.
Cehennem, dışarıdan verilen bir ceza değil; insanın kendi
tutkuları, kibirleri, kıskançlıkları, yalancılıkları ve korkularıyla inşa
ettiği bir durumdur.
Kendini düşünen, empatiyi ve adaleti kaybeden topluluklar
kendi cehennemlerinde donar, çürür ve birbirlerini tüketirler.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder