Amartya
Sen - Kimlik ve Şiddet - Notlar
Kader Yanılsamaları
Identity and Violence
Mütercim: Ahmet Kardam, Türk Henkel Yayınları, 2006
Başlarken
İnsanlar aynı anda tek bir gruba değil, birbirinden farklı
pek çok gruba (ulusal, mesleki, dini, kültürel, cinsiyet tabanlı, hobiler vb.)
aittir. Bir insan hem bir öğretmen, hem bir feminist, hem bir sporsever hem de
bir vatansever olabilir.
İnsanı yalnızca tek bir kategoriye (örneğin sadece dinine
veya etnik kökenine) indirgemek, onun karmaşık yapısını ve özgür iradesini yok
sayarak onu "minyatürleştirmek" anlamına gelir.
Şiddet ve nefret kışkırtıcıları, insanlara "kaçınılmaz
ve tek bir savaşçı kimlikleri" olduğunu telkin ederler. Bu dayatma,
mezhepçi ve etnik çatışmaların temel motivasyon kaynağıdır.
Hangi aidiyetimizin hangi bağlamda öne çıkacağına karar
verme yetisi bireyin kendisine aittir.
Kimliklerimizin kendi seçimimiz olmadığı, değiştirilemez bir
kader olduğu algısı, toplumları şiddete karşı dirençsiz kılar.
Önsöz
Oscar Wilde: "Çoğu insan başka birisidir"
Bir grupla kurulan tekil ve sorgulanmayan özdeşleşme, başka
bir gruba yönelik barbarlığın en güçlü silahına dönüşür.
Kışkırtıcılar, bireyin sahip olduğu diğer tüm insani
aidiyetleri boğarak geriye sadece "savaşçı bir egemen kimlik"
bırakır. Bu durum, insanın doğasında var olan sempati ve iyilikseverliği
bastırarak yerel veya küresel ölçekte şiddet ve terörizmi besler.
Bireylere yalnızca din, kültür veya uygarlık pencerelerinden
yaklaşıldığında; sınıf, cinsiyet, meslek, dil, bilim ve politik tercihler gibi
hayatı anlamlı kılan diğer tüm boyutlar gözden kaçırılır. Yüksek teorilerin bu
indirgemeci tutumu, düşük politikanın ürettiği şiddete dolaylı olarak katkı
sağlar.
1. BÖLÜM: YANILSAMANIN ŞİDDETİ
Bir gruba -ve yalnızca o gruba güçlü bir aidiyet duygusuyla
bağlanma birçok durumda diğer gruplarla arada mesafe ve uzaklaşma olduğu
şeklinde bir algıyı da beraberinde getirebilir.
Ruanda, Kongo, Sudan ve İsrail-Filistin'deki çatışmalar ile
El Kaide terörü bu tekil kimlik dayatmasının sonuçlarıdır.
Rekabet Halindeki Aidiyetlerin Kabul Edilmesi
Şiddetin çaresi kimlik arayışını bastırmak değil, insanların
aynı anda sahip olduğu çoğul kimliklerin farkına varmasını sağlamaktır.
Bir işçi sadece bir etnik grubun üyesi değil; aynı zamanda
bir vatandaş, bir meslek sahibi, bir anne/baba ve bir insandır.
Kısıtlar ve Özgürlükler
Toplulukçu düşünürler kimliğin bir tercih değil,
"keşif" meselesi olduğunu iddia ederler.
Kimlikler rasyonel tercihlerle seçilir.
Ait olduğumuz gruplara yönelik önceliklerimizi belirleme
özgürlüğümüz, değer verdiğimiz en temel özgürlüklerdendir.
Başkalarını İkna Etmek
Kendimizi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, başkalarını da
bizi öyle görmeye ikna etmek her zaman kolay değildir.
Irkçı veya faşist toplumlarda bireylere dışsal kimlikler
dayatılır.
Sartre: “Yahudi'yi Yahudi yapan Yahudi düşmanıdır.”
Tercih ve Sorumluluğun İnkarı
Kişinin sosyal kimliğini sorgulamadan kabul etmesi aklın
yerini körü körüne boyun eğmeye bırakır.
Bu durum, cinsiyet eşitsizliği gibi geleneksel haksızlıkları
koruduğu gibi, sürü psikolojisiyle kitlesel şiddete (1940'lar Hindistan'ındaki
Hindu-Müslüman çatışmaları gibi) zemin hazırlar.
Uygarlıklar Hapishanesi
Samuel Huntington'ın "Uygarlıklar Çatışması" tezi
/ Bu indirgemeci bakış açısı, uygarlıkların içsel çeşitliliğini ve tarihsel
karşılıklı etkileşimlerini görmezden gelir.
Küresel barış adına yürütülen "uygarlıklar arası
diyalog" programları da insanları tek boyuta indirgediği için aynı
kavramsal hatayı paylaşır.
Bir Dinler Federasyonundan Daha Fazlası
İnsanların dinsel sınıflandırılmasına aşırı odaklanmak,
dünyayı bir insanlar topluluğu yerine bir "din ve uygarlıklar
federasyonu" olarak görme yanılgısını yaratır.
Okulların dinsel cemaatlere göre ayrılması (Kuzey İrlanda ve
İngiltere'deki devlet destekli inanç okulları) toplumdaki bölünmüşlüğü ve
yabancılaşmayı pekiştirir.
Müslümanlar ve Entelektüel Çeşitlilik
Müslümanların dinsel kimliği, diğer tüm insani özelliklerini
bastırmak zorunda değildir.
Müslüman tarihindeki bilimsel, sanatsal ve liberal başarılar
(örneğin Haçlılar karşısında savaşan Sultan Selahaddin'in Yahudi filozof
Maimonides'i koruması; İmparator Akbar'ın dinsel özgürlükleri yasal güvenceye
alması) bu zengin çeşitliliğin kanıtıdır.
Kafa Karışıklığının Alevleri
Dünyada barışçıl ve uyumlu bir yaşam sürmenin tek güvencesi
kimliklerimizin çoğulluğudur.
Bu kimlik çoğulluğudur ki, birbirini çaprazlamasına kesmekte
ve karşı konulamaz olduğu iddia edilen tek bir katı ve şiddetli bölünme
hattının iki tarafı arasındaki keskin bölünmelere karşı koymaktadır.
2. BÖLÜM: KİMLİĞE ANLAM VERMEK
Kimlikleri Görmezden Gelme: Klasik ve rasyonel iktisat
kuramlarının düştüğü hatadır.
Tekil Aidiyet: Toplulukçu (komüniter) düşünürlerin, dinsel
köktencilerin ve "uygarlıklar çatışması" teorisyenlerinin düştüğü
hatadır.
Bir birey aynı anda Asyalı, iktisatçı, feminist, laik,
sporsever ve belli bir kültürel geçmişin taşıyıcısı olabilir. Bu kimlikler
birbirini yok etmek zorunda değildir.
İndirgemeci "tekil aidiyet" anlayışı sadece
akademik bir hata değildir; doğrudan şiddeti besleyen siyasal bir silaha
dönüşür. Kışkırtıcı eylemciler ve nefret tellalları, hedef aldıkları insanlara
diğer tüm aidiyetlerini (komşuluk, meslektaşlık, insanlık) unutturarak onları
tek bir düşmanca kimlik bayrağı altında toplamaya çalışırlar.
Birey, tek bir sınırlı kimliğe mahkûm edildiğinde; ahlaki
özerkliğini, sempati duyma yetisini ve aklını kaybederek toplumsal gerilimin ve
barbarlığın nesnesi haline gelir.
Kimlikleri Görmezden Gelme ve Rasyonel Budala
İktisat teorisindeki "rasyonel aktör" modeli,
insanları sadece kendi çıkarlarını düşünen tek amaçlı bireyler olarak görerek
kimliklerin grup davranışları üzerindeki etkisini dışlar.
Bu dar kuşkuculuk mantığına göre; Mohandas Gandi, Martin
Luther King Jr., Teresa Ana veya Nelson Mandela gibi hayatlarını toplumlarına
adamış figürler en büyük "budalalar", diğer insanlar ise daha küçük
budalalardır.
Bireylerin eylemlerini şekillendiren dürüstlük, adalet
duygusu, toplumsal aidiyet ve görev bilinci gibi çok katmanlı motivasyonlar
hesaba katılmadan ne insan davranışı ne de toplumsal çatışmalar doğru
anlaşılabilir.
Çoğul Aidiyetler ve Sosyal Bağlamlar
Bireyler her zaman birden fazla sosyal grubun üyesidir.
Zıt ve Zıt Olmayan Kimlikler
Farklı kimlik kategorileri (örneğin hem vejetaryen hem de
dilci olmak) birbiriyle doğrudan zıtlık oluşturmaz, ancak belirli bağlamlarda
(bir akşam yemeği veya akademik konferans gibi) dikkatimizi ve önceliklerimizi
çekmek için rekabet edebilirler.
Tercih ve Kısıtlar
Kimliğin sadece geçmişin edilgen bir "keşfi"
olduğu iddiası yanlıştır.
Tüketicinin bütçe kısıtı altında tercih yapması gibi, kimlik
tercihleri de kısıtlar altında gerçekleşir.
Toplulukçu Kimlik ve Tercih Olanağı
Toplulukçu felsefe, bireyin topluluk kimliğinin önceden
belirlenmiş ve değiştirilemez bir kader olduğunu savunarak ahlaki relativizme
zemin hazırlar.
Kültürel etkiler düşüncemizi şekillendirebilir ancak onu
bütünüyle belirleyemez.
Öncelikler ve Akıl
Kimlik sadece verili bir durumu keşfetmekle sınırlı
değildir; Lord Byron'ın Yunan bağımsızlık mücadelesini benimseyerek kazandığı
Yunan kimliği gibi edinilebilen ve kazanılabilen bir değerdir.
Rabindranath Tagore'un Gora romanındaki kahramanın, dinsel
muhafazakarlığının ardından aslında evlatlık bir İrlandalı olduğunu
keşfettiğinde insani kimliği seçmesi, rasyonel tercihin gücünü gösterir.
3. BÖLÜM: UYGARLIK HAPİSHANESİ
İnsanları "Batı", "İslam",
"Hindu" veya "Budist" dünyası gibi tekil uygarlık
kategorilerine hapsetmek, insan kimliğinin zenginliğini yok eder.
"İslam barbarlıktır" diyen kaba genellemeye karşı
"İslam bir barış dinidir" demek yalnızca bir klişeyi diğeriyle
değiştirmektir; çünkü bu da Müslümanların tek bir kategoride birleştiğini
varsayar.
Tekil Vizyonlar ve Derinlik Görüntüsü
Modern çatışmaları (Hutu-Tutsi, Sırp-Arnavut) sığ politik
çıkarlar yerine "atalardan miras kalmış eski kan davaları" olarak
yorumlamak, şiddeti kışkırtan güncel süreçlerin incelenmesini engeller.
Bu kaderci "tarihsel/kültürel derinlik" arayışı,
günümüz şiddetini kışkırtan somut siyasi ve ekonomik süreçlerin araştırılmasını
engeller.
Dünyada gördüğümüz şey gerçekten görkemli bir
"uygarlıklar çatışması" mıdır, yoksa sadece kararlılıkla
"derinlik ve hikmet" arayanlara öyle görünen sıradan ve somut siyasi
bir şiddet midir?
Uygarlık teorileri, sokaktaki kaba bağnazlığa ve göçmen
karşıtı popülist nutuklara entelektüel kılıf sağlar.
Uygarlık Açıklamalarının Karşılaştığı İki Zorluk
Bu açıklamaların iki temel zayıflığı vardır: ilki bireyi
tekil bir aidiyete indirgeyen "tekillik yanılsaması"; ikincisi ise
uygarlıkların kendi içsel çeşitliliğini ve aralarındaki yoğun tarihsel
etkileşimi yok sayan homojenlik varsayımıdır.
Hindistan'ı Bir Hindu Uygarlığı Olarak Görmek Üzerine
Hindistan'ı sadece bir "Hindu uygarlığı" olarak
sunmak, ülkede yaşayan 145 milyondan fazla Müslüman'ı (Fransa ve İngiltere
nüfusunun toplamından fazla) görmezden gelmektir.
Klasik Hint müziği, sanatı ve kitle kültürü (Bollywood)
Hindu ve Müslüman yaratıcılığının iç içe geçmiş bir ürünüdür.
Hindistan aynı zamanda Budist, Sih, Jain, Hıristiyan, Yahudi
ve ateist felsefelerin yüzyıllardır harmanlandığı bir coğrafyadır.
Batılı Değerlerin Benzersizliği İddiası Üzerine
Özgürlük, bireysel haklar ve hoşgörü gibi değerlerin sadece
"Batı uygarlığına" özgü ve onun tarihsel tekeli olduğu iddiası
ampirik olarak yanlıştır.
MÖ 3. yüzyılda dinsel hoşgörüyü devlet politikası yapan Hint
İmparatoru Ashoka ve 16. yüzyılda Agra'da laik azınlık haklarını yasalaştıran
Müslüman İmparator Akbar, Avrupa Engizisyonu kafirleri yakarken hoşgörünün en
radikal savunularını yapmışlardır.
Demokrasinin Küresel Kökleri
Demokrasiye su katılmamış bir "Batı fikri" olarak
bakmak yanlıştır.
Demokrasi sadece seçimlerden ibaret olmayıp özünde
"tartışarak yönetme" (kamusal akıl yürütme) geleneğine dayanır.
Bu geleneğin izleri antik Yunan'ın yanı sıra Budist
konseylerde, Japonya'da Prens Shotoku'nun 604 tarihli 17 maddeli anayasasında
("Önemli meseleler sadece tek bir kişi tarafından karara
bağlanmamalı") ve Afrika'daki geleneksel kabile meclislerinde (Nelson
Mandela'nın çocukluk anıları) açıkça görülür.
Batı Bilimi ve Küresel Tarih
Bugün "Batı bilimi ve teknolojisi" olarak
adlandırılan miras, aslında küresel bir etkileşimin ürünüdür.
Hint ondalık sisteminin Araplar kanalıyla Avrupa'ya
taşınması; kağıt, matbaa ve barut gibi temel teknolojilerin Çin'den dünyaya
yayılması bunun en somut kanıtlarıdır.
Dünyanın en eski basılı kitabı olan Diamond Sutra, bir Hint
klasiğinin yarı Türk yarı Hintli bir bilgin tarafından Çinceye çevrilmesiyle
basılmıştır.
Beceriksiz Soyutlamalar ve Puslu Tarih
Uygarlığa dayalı basitleştirmeler, bilim, matematik ve
edebiyattaki karşılıklı küresel bağımlılıkları görünmez kılarak insanlığın
ortak mirasına büyük bir haksızlık yapar ve dünyayı barış yerine çatışmaya
elverişli hale getirir.
4. BÖLÜM: DİNSEL AİDİYETLER VE İSLAM TARİHİ
Çatışma tezleri coğrafyaları veya uygarlıkları tek bir
dinsel kimlikle tanımlama hatasına düşer. Oysa aynı dine mensup insanlar farklı
kıtalara ve ülkelere yayılmıştır.
"İslam dünyası" homojen bir blok değildir.
Müslüman bireyler; edebi zevkleri, bilime ilgileri, siyasi değerleri, ekonomik
uğraşları ve dindarlıklarının derinliği bakımından birbirinden son derece
farklı tutumlar sergilerler.
Dinsel Kimlik ve Kültürel Çeşitlilikler
Aynı dine mensup insanların sosyal davranışları kültürel
bağlama göre muazzam farklılıklar gösterir.
Kuzey Afrikalı seyyah İbn Battuta, Timbuktu (günümüz Mali
bölgesi) gezisi sırasında yerel bir Müslüman kadının evinde yabancı bir kadınla
rahatça sohbet ettiğini, başka bir Müslüman erkeğin ise karısının bir erkeğe
"dostum" diyerek yakınlık göstermesini normal karşıladığını görünce
dehşete düşer.
İki taraf da dindar Müslümanlardır; ancak aralarındaki derin
fark dinden değil, toplumsal geleneklerden ve yaşam tarzı tercihlerinden
kaynaklanmaktadır.
Müslüman Hoşgörüsü ve Çeşitlilik
İslam dünyasında dinsel hoşgörü konusunda tekil bir çizgi
yoktur.
17. yüzyılda Hint tahtını ele geçiren hoşgörüsüz Aurangzeb
ile onun katlettiği abisi liberal Sanskrit alimi Dara Şikoh veya dinsel
özgürlüğü savunan büyük dedeleri Ekber, aynı dinin mensupları olarak tamamen
farklı politikalar izlemişlerdir.
Din Dışı Endişeler ve Çeşitli Öncelikler
Müslüman hükümdarların Yahudilerle olan barışçıl ilişkileri
ortaçağ İspanya'sında (Kurtuba Halifeliği) en parlak dönemini yaşamıştır.
Caliph III. Abd el-Rahman ile Yahudi veziri Hasday ibn
Şaprut'un ortak çalışması Cordoba'yı yeryüzünün en uygar merkezi haline
getirmiştir.
Matematik, Bilim ve Entelektüel Tarih
Müslüman bilim insanlarının küresel bilgi mirasına katkıları
dinsel bir dogmanın değil, akılcı bir adanmışlığın ürünüdür.
"Algoritma" ve "cebir" kavramlarını
dünyaya kazandıran 9. yüzyıl matematikçisi El Harezmi; tıp ve astronomideki
çeviriler ve İspanya'daki sulama teknolojisi (acequias) bu küresel bilimsel
adanmışlığın örnekleridir.
11 Eylül'de yıkılan Dünya Ticaret Merkezi'ndeki ileri tüp
inşaat teknolojisinin mimarı da Bangladeş kökenli Müslüman mühendis Fazlur
Rahman Han'dır.
Çoğul Kimlikler ve Çağdaş Politika
Müslümanları sadece dinsel kimlikleri üzerinden tanımlamak,
dinin tehlikeli bir biçimde politikleştirilmesine yol açar.
Oysa resmen İslam devleti olan Pakistan'da dahi sivil
toplum, din dışı insani bağlılıklarla (Asma Jahangir önderliğindeki İnsan
Hakları Komisyonu, Mahbub ul Hak'ın insani kalkınma endeksi çalışmaları) ayakta
durmaktadır.
Terörizmle Savaş ve Kimlikleri Anlamak
Terörle mücadele eden Batılı liderlerin (Tony Blair gibi)
sürekli "ılımlı İslam" tanımlamaları yapması, sivil ve laik
muhalefeti zayıflatarak dinsel otoritelerin (mollaların) sesini daha da
yükseltir.
2005 Irak ve Afganistan seçimlerindeki başarısızlıklar,
sivil ortak paydalar yerine dinsel ve etnik cemaat liderlerinin katı
arabuluculuğuna dayanılmasından kaynaklanmıştır.
Terörizm ve Din
Judea Pearl'in (öldürülen gazeteci Daniel Pearl'ün babası)
katıldığı 2005 Amman Konferansı'nda, dindar Müslüman akademisyenlerin terörü
lanetleseler dahi inanç esaslarını yerine getiren kişileri (bin Ladin gibi
katilleri) dinsel olarak aforoz (sapkın ilan) edemeyeceklerini belirtmeleri
dinsel kimliğin sınırlarını gösterir.
Terörle mücadelede dini bir silah olarak kullanma beklentisi
gerçekçi değildir, çünkü sivil/politik suçlar dinsel dogma tartışmalarıyla
çözülemez.
5. BÖLÜM: BATI VE BATI KARŞITLIĞI
İnsanlığın beşiği ve uygarlıkların öncüsü olan Afrika, köle
ticareti ve sömürgecilikle bir "av alanına" dönüştürülmüştür.
James Mill’in History of British India (İngiliz Hindistanı
Tarihi) kitabı / Mill, Hindistan’a hiç gitmeden ve hiçbir yerel dili bilmeden
yazdığı bu kitapta, Hintlilerin özünde "hilekar ve sadakatsiz"
olduğunu, ancak "aşağı uygarlıkların" ilk adımlarını atabildiklerini
savunmuştur.
Sir William Jones gibi Doğu bilimcilerin, Hint matematikçi
Aryabhata’nın (MS 476) yerçekimi ve dünyanın kendi ekseninde dönmesi üzerine
yazdığı Sanskritçe metinlere hayran kalmasını Mill saflık olarak nitelemiştir.
Mill’e göre Hintliler bu fikirleri Avrupalılardan çalmış ve kendi eski
kitaplarında varmış gibi uydurmuşlardır.
Mill, Hint uygarlığını aşağılarken Çin, Pers, Arap, Japon ve
Tibet kültürlerini de aynı "alt uluslar" kümesine hapsederek
sömürgeci üstünlükçü zihniyeti sergilemiştir.
Sömürgecilik sonrası toplumlar Batı karşısında ya körü
körüne taklitçilik ya da kararlı ve reaksiyonel bir düşmanlık geliştirirler.
Her iki tutum da merkeze yine Batı'yı koyduğu için "sömürgeleştirilmiş
zihniyetin" birer tezahürüdür.
Özgürlük, adalet veya kamuoyu önünde akıl yürütme gibi
evrensel insan mirası olan kavramlar "Batılı" ilan edilince, Batı
karşıtı söylemler bu değerleri tümden reddetme veya bunlara karşı reaksiyonel
alternatifler (1990'lardaki "Asya Değerleri" söylemi veya aşırı
köktenci Batı karşıtlığı gibi) üretme tuzağına düşerler.
Sömürgeleştirilmiş Zihnin Diyalektiği
Sömürgeci güçlerin dayattığı asimetri ve aşağılama
(Afrikalıların köleleştirilmesi, Hindistan'daki Amritsar katliamı, James
Mill'in Hintlileri "yaradılıştan hilekar" ve aşağılık olarak
niteleyen yanlı tarih yazımı) derin yaralar bırakmıştır.
Bu durum, sömürge sonrasında "tepkici öz algılama"
yaratarak küresel değerleri (demokrasi, bilim) "Batı icadı" olarak
reddetme hatasını doğurmuştur.
Partha Chatterjee'nin tespitiyle, sömürgecilik sonrası
milliyetçilik, maddi alanı Batı'ya bırakıp "manevi alanı" kendi özü
olarak savunurken aslında sömürgecinin kategorilerine bağımlı kalmıştır.
Asyalı Değerler ve Küçük Meseleler
Doğu Asyalı liderlerin (Lee Kuan Yew gibi) "Asyalı
Değerler" adı altında disiplin ve düzeni savunarak insan hakları ve
özgürlükleri "Batı'ya özgü" ilan etmeleri, sömürgeci diyalektiğin
asalak bir ürünüdür.
Bu yaklaşım Batı'nın hegemonik iddialarına meydan okumak
yerine, onun "özgürlüğün anayurdu" olduğu tezini kabullenerek
Asya'nın kendi özgürlükçü mirasını inkar eder.
Sömürgecilik ve Afrika
Afrika'nın 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı askeri
diktatörlükler ve çöküş, Soğuk Savaş döneminde süper güçlerin kendi çıkarları
doğrultusunda askeri rejimleri desteklemesinin (Kongo'da Mobutu, Angola'da
Savimbi) doğrudan sonucudur.
Bugün de G8 ülkeleri küresel silah ticaretinin %84'ünü
yaparak Afrika'daki militarizmi beslemektedir.
"Demokrasinin Afrika'ya uygun olmadığı" yönündeki
kültürel iddialar ise geleneksel Afrika yönetimlerinin rızaya ve katılıma
dayalı yapısını yok saymaktadır.
Köktencilik ve Batının Merkezliği
Çağdaş dinsel köktencilik, Batı'yı (Büyük Şeytan'ı) kendi
mücadelesinin merkezine koyarak paradoksal bir biçimde Batı'ya bağımlı hale
gelmiştir.
Müslümanlığın ihtişamlı dönemlerinde (7.-17. yüzyıllar)
böyle tepkici bir "öteki" tanımına ihtiyaç duyulmazken, bugünün
terörist eylemcileri tüm insani önceliklerini bir kenara bırakarak kendilerini
tamamen bir Batı takıntısına teslim etmişlerdir.
6. BÖLÜM: KÜLTÜR VE ESARET
Kültür hangi bakımdan ve nasıl önemlidir?
Kültürel önyargıların mutlak bir kader olduğu inancı,
insanları kültürel belirlemeciliğin (cultural determinism) edilgen köleleri
haline getirir.
Toplumsal veya ekonomik bir aksaklık ile kültürel bir
önyargı arasında yüzeysel bir çakışma (korelasyon) görüldüğünde, bundan hemen
genel geçer bir "kültürel yetersizlik" teorisi üretilir.
Yanıltıcı gözleme dayanan bu korelasyon veya ekonomik kriz
durumu ortadan kalksa bile, üretilen teori ve klişe varlığını sürdürmeye devam
eder.
Hayali Hakikatler ve Gerçek Politikalar
Kültürel önyargılar, sömürgeci güçler tarafından
felaketlerdeki sorumluluklarını gizlemek için kullanılır.
1840'lardaki İrlanda Patates Kıtlığı'nda İngiliz Hazinesi
başkanı Trevelyan'ın ölümleri İrlanda kadınlarının yemek pişirmeyi bilmemesine
bağlaması; Winston Churchill'in 1943 Bengal Kıtlığı'nda milyonlarca insanın
ölümünü Bengal halkının "tavşanlar gibi üremesine" atfetmesi kültürel
kaderciliğin ne kadar zalimce kullanılabileceğini gösterir.
Kore ve Gana
Huntington'ın Güney Kore ve Gana'nın 1960'lardaki benzer
ekonomik verilerine rağmen Kore'nin zenginleşmesini "Kore kültürünün çok
çalışmaya, tasarrufa ve eğitime verdiği önemle" açıklaması sığ bir
analizdir.
Bu determinist yaklaşım; Kore hükümetinin şirket merkezli
büyüme politikalarını, toprak reformunu, işadamı sınıfının aktif rolünü ve
hepsinden önemlisi kararlı kamusal politikalarla gerçekleştirilmiş yüksek
okuryazarlık düzeyini tamamen göz ardı eder.
Japon Deneyimi ve Kamusal Politikalar
Japonya'nın Meiji Restorasyonu (1868) sonrasındaki muazzam
kalkınması, 1872 Temel Eğitim Yasası'yla ("Gelecekte, tek bir ferdi bile
okuryazar olmayan aile kalmayacaktır") hayata geçirilen devasa eğitim
seferberliğinin sonucudur.
Japonya bütçesinin %43'ünü eğitime ayırarak kalkınmanın
motoru olarak insan yeteneklerini seçmiştir; bu, değişmez bir kültürün değil,
bilinçli kamusal politikaların zaferidir.
Geniş Bir Çerçevede Kültür
Kültür homojen değildir ve olduğu yerde sabit durmaz; diğer
sosyal, ekonomik ve politik etmenlerle sürekli etkileşim halindedir.
Sınıf, toplumsal cinsiyet ve meslek gibi diğer kimlikler de
en az kültür kadar hayatidir.
Çokkültürlülük ve Kültürel Özgürlük
Çokkültürlülük söylemi genellikle mevcut "kültürel
muhafazakarlığı" ve gelenekleri sorgusuz sualsiz koruma dayatmasını
desteklemektedir.
Oysa asıl olan "kültürel özgürlüktür"; bu özgürlük
bireyin miras aldığı gelenekleri reddetme veya değiştirme hakkını da içerir.
Kültürel çeşitlilik adına genç göçmen kadınların özgürlüklerinin aile büyükleri
tarafından kısıtlanması, özgürlük karşıtı bir tiranlıktır.
Okullar, Akıl ve İnanç
İngiltere'de devlet eliyle dinsel cemaat okullarının
(Müslüman, Hindu, Sih okulları) açılması, çocukları henüz karar verme yaşında
değilken tekil kategorilere hapseder ve onların akla dayalı düşünme
yeteneklerini sınırlar.
Eğitim, çocuklara hazır değerler dayatmak değil, onların
sorgulanmış yaşamlar sürme yeteneğini geliştirmektir.
7. BÖLÜM: KÜRESELLEŞME VE KÜRESEL SESLER
İnsanlık tarihi boyunca görülmemiş bir kaynak, bilgi,
teknoloji ve zenginlik birikimine sahibiz. Atalarımızın hayal bile edemeyeceği
olanaklar elimizin altındadır.
u bolluğun hemen yanında; milyonlarca çocuk önlenebilir
hastalıklar, yetersiz beslenme ve eğitimsizlik yüzünden yaşamını yitirmektedir.
Küreselleşmeye yönelik hayal kırıklığı yalnızca sokaktaki
eylemcilerle sınırlı değildir. Ateşli protestolara katılmayan geniş halk
kitleleri de dünyadaki zenginlik asimetrisini ahlaki olarak adaletsiz bulmakta
ve bu tepkilere sempati duymaktadır.
Küresel Sesler ve Kamuya Açık Akıl Yürütme
Küreselleşme karşıtı protestolar (Seattle, Cenevre, vb.),
küresel ilişkileri tamamen çöpe atmak isteyen hareketler olarak değil, küresel
ahlaki dayanışmanın ve sınır ötesi adaletin ses bulduğu, küresel düzeyde kamuya
açık akıl yürütmenin (erken dönem küresel demokrasinin) yapıcı birer parçası
olarak görülmelidir.
Entelektüel Dayanışma ve Bölgeselcilik
Bilgi ve bilimin küreselleşmesine "Batı
emperyalizmi" olduğu gerekçesiyle karşı çıkmak büyük bir hatadır.
Fikirlerin ve bilimsel buluşların bin yıldır süren küresel
hareketinde aktörlerin kimliği sadece Batılı olmamıştır.
1000'li yıllarda dünyanın en ileri teknolojileri Çin'deydi;
trigonometride kullanılan "sinüs" terimi aslında Sanskritçe
kökenlidir.
Ekonomik Küreselleşme ve Eşitsizlik
Küresel pazar ekonomisi birçok ülkeye (Japonya, Çin,
Brezilya, Botswana) maddi refah getirmiştir; yoksulluğu çözmenin yolu kapalı
ekonomilere sığınmak değildir.
Ancak asıl mesele, küreselleşme yanlılarının iddia ettiği
gibi yoksulların "bir miktar daha zenginleşmesi" dahi değildir.
Asıl mesele, küresel işbirliğinden elde edilen muazzam
kazanımların adil paylaşılıp paylaşılmadığıdır.
John Nash'in pazarlık teorisinde belirttiği gibi,
işbirliğinin varlığı bölüşümün adil olduğunu kanıtlamaz.
Dışlamalar ve Dayatmalar
Mevcut küresel sistemdeki adaletsizliklerin temelinde iki
büyük sorun yatar: yoksulların pazar olanaklarından dışlanması (dışlamalar) ve
zengin ülkelerin çıkarlarını gözeten haksız patent yasaları, ticaret engelleri
ile yoksul ülkelere yapılan silah satışları (dayatmalar).
İlaç patent haklarının aşırı korunması, yoksulların hayat
kurtarıcı ilaçlara erişimini engeller.
Yoksulluk, Şiddet ve Adaletsizlik Duygusu
Poverty (yoksulluk) ve eşitsizliğin ortadan kaldırılmasını
sadece "terörü ve şiddeti önlemenin bir aracı" olarak savunmak
tehlikeli bir yoldur; yoksulluk şiddet doğurmasa bile kendi başına ortadan
kaldırılması gereken bir kötülüktür.
Açlık dönemleri (1840'lar İrlanda, 1943 Bengal kıtlıkları)
genellikle son derece sessiz ve barışçıl geçmiştir, ancak bu felaketlerin
yarattığı adaletsizlik ve aşağılanma duygusu, yıllar sonra terör örgütlerinin
militan devşirmesi için son derece verimli bir zemin (barut kaynağı) hazırlar.
8. BÖLÜM: ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK VE ÖZGÜRLÜK
Çokkültürlülük üzerine yürütülen tartışmalar:
Bireylerin yaşam biçimlerini doğrudan doğruya ait oldukları
toplulukların gelenek ve dinlerine göre tanımlayan dar yaklaşım.
Kültürel çeşitliliği, bireyin kendi hayatı hakkında özgürce
ve akla dayalı tercihler yapabilme kapasitesiyle ölçen özgürlükçü yaklaşım.
İnsanlar otomatikman doğdukları topluluğun geleneklerine
göre mi kategorize edilecek; yoksa sorumluluğunu üstlendikleri çok sayıda
ortaklık ve kimlik arasından kendi önceliklerini akla dayalı biçimde seçebilen
bireyler olarak mı kabul edilecek?
İnsanları doğdukları cemaatlerin pasif birer üyesi kabul
edip "topluluk kültürünü" onlara dayatmak çokkültürlülük değil,
zihinsel esarettir. Gerçek çokkültürlülük; sivil toplumun ve eğitimin sağladığı
imkânlarla bireylerin farklı inanç, inançsızlık ve kültürler arasında akıl
yürüterek özgürce seçim yapabilmesini desteklemekten geçer.
Çokkültürlülük mü, Çoğul Tekkültürlülük mü?
Çokkültürlülük, farklı kültürlerin etkileşim içinde bir
arada yaşamasını ve bireylerin kültürel tercihlerini özgürce yapmasını savunur.
Çoğul tekkültürlülük ise cemaatlerin birbirine değmeden,
kendi muhafazakar sınırları içinde yalıtılmış olarak yaşamasını (kültürlerin
kutucuklara hapsedilmesini) ifade eder.
Genç bir kadının kendi cemaati dışından biriyle görüşmesinin
engellenmesi kültürel özgürlüğün inkarıdır.
Aklın Önceliği ve Eğitim
İngiltere'nin göçmen politikaları, bireyleri doğrudan sivil
topluma entegre etmek yerine dini cemaat liderleri üzerinden ilişki kurmaya
(bir topluluklar federasyonu kurmaya) yönelmiştir.
Devlet destekli inanç okullarının teşvik edilmesi bu
ayrışmayı derinleştirir.
Oysa İmparator Akbar'ın belirttiği gibi, dinsel inancın
savunulmasında dahi rasyonel akıl yürütme ("rahi akl") her zaman
öncelikli olmalıdır.
Gandi'nin Fikirleri
1931 yılında Londra'da toplanan Yuvarlak Masa Konferansı'nda
Mahatma Gandi, İngiliz idarecilerinin Hindistan'ı sadece dini cemaatlerin bir
toplamı olarak görme eğilimini sert bir şekilde eleştirmiştir.
Gandi, Hintlilerin sınıf, meslek ve cinsiyet (nüfusun
yarısını oluşturan kadınlar gibi) gibi çoğul kimliklerine vurgu yapmıştır.
Hindistan'ın günümüzde dinsel temelli terörü büyük ölçüde
savuşturabilmiş olması, dinsel aidiyetin ötesinde bir sivil çoğulcu kimlik
anlayışının (Gandi ve Tagore'un "Hindistan fikri") toplumda kabul
görmesi sayesindedir.
9. BÖLÜM: DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ
1944 yılında Bengal'de yaşanan Hindu-Müslüman çatışmaları
sırasında yaşadığı evin bahçesinde kanlar içinde yere yıkılan Kader Mia'nın
ölümüne tanık olmuş. Kader Mia, onu hiç tanımayan Hindu riotçular tarafından
sadece dinsel kimliği nedeniyle bıçaklanmıştır.
Kader Mia bir Müslümandı ve ahlaksız Hindu katillerin
gözünde tek kimliği buydu. Ancak onu sokağa çıkmaya mecbur kılan şey, ailesini
doyurmak için bir lokma paraya duyduğu umutsuz ihtiyaçtı.
Çatışmalarda öldürülenlerin ezici çoğunluğu en yoksul
kesimler olmuştur. Çünkü zenginler korunaklı alanlarındayken, yoksul emekçiler
aç kalmamak için hayatları pahasına sokağa çıkmak zorunda kalmıştır.
Çatışma dönemlerinde siyasi kışkırtıcılar, insanları sadece
tek bir kimliğe (Hindu ya da Müslüman) indirger. İnsanların komşu, sınıf
arkadaşı, aynı dili konuşan veya aynı coğrafyayı paylaşan bireyler olduğu
gerçeği unutturulur.
İnsanlığın şiddetten korunmasının tek yolu; bireylerin
birden fazla kimliğe sahip olduğunu fark etmesi, bu kimlikler arasında akıl
yürüterek özgürce seçim yapabilmesi ve zihnini tek bir kimlik ilüzyonunun
esaretinden kurtarmasıdır.
Şiddeti Beslemek
Kışkırtıcıların kullandığı kimlikler (bir Hutunun Hutu
olması, bir Sırp'ın Sırp olması) uydurma değil, sahici kimliklerdir.
Bu sahici aidiyetin bir cinayet aletine dönüştürülmesi iki
aşamalı bir mantıkla yürütülür:
Kişinin diğer tüm insani, sınıfsal, kültürel veya coğrafi
aidiyetlerini tamamen görmezden gelmek.
Geride kalan bu "tek" kimliğin gereklerini tamamen
savaşçı ve saldırgan bir dille yeniden tanımlamak.
Yüksek Teorinin Alçak Kenarı
Sectarian violence (sekter şiddet), çok boyutlu insanları
tek bir düşman kategorisine indirgeyerek nefreti bir silah haline getirir
(Ruanda'daki Hutu-Tutsi soykırımı gibi). Toplulukçu yüksek teoriler de bireyin
tüm sosyal ilişkilerini tek bir cemaat bağına indirgeyerek istemeden de olsa bu
bölücü zihniyete entelektüel zemin hazırlar.
İçe Kapanmacı Yanılsamanın Cezası
İnsanları tekil kimlik kutularına sıkıştırmak dünyayı ateşe
vermeye hazır hale getirir.
Irak'ın işgali sonrasında ABD ve İngiltere'nin Irak halkını
vatandaşlar olarak değil; Şii, Sünni ve Kürt cemaat liderlerinin bir
federasyonu olarak ele alması, ülkedeki sekter şiddetin tırmanmasındaki en
büyük etkendir.
Terör örgütlerine karşı mücadele, din adamlarıyla
"gerçek İslam" tartışmasına girmekle değil, Müslümanların sivil,
bilimsel ve sanatsal çoğul kimliklerinin desteklenmesiyle kazanılabilir.
Küresel Seslerin Rolü
Küresel bir kimliğin sorumluluklarını kabul etmek, ulusal
veya yerel sorunlara ilgisiz kalmak anlamına gelmez. İnsan zihni ve aklı, bu
iki seviyedeki aidiyeti aynı anda taşıyacak yetiye sahiptir.
Mümkün Bir Dünya
Bir dünya devletinin kurulması imkansız görünse de, sivil
toplum örgütleri, bağımsız medya ve küresel adalet arayışındaki protesto
sesleri aracılığıyla "küresel kamuya açık akıl yürütme" (küresel
demokrasi) şimdiden inşa edilmektedir.
İnsanlığın geleceği, bireylerin kendi çoğul kimliklerini
özgürce seçebildiği, kimsenin tek bir aidiyete hapsedilmediği ve Kader
Mia'ların dinsel çılgınlıklara kurban edilmediği bir anlayışın hakim
kılınmasındadır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder