4 Haziran 2026 Perşembe

Amartya Sen - Kimlik ve Şiddet - Notlar

Amartya Sen - Kimlik ve Şiddet - Notlar

Kader Yanılsamaları

Identity and Violence

Mütercim: Ahmet Kardam, Türk Henkel Yayınları, 2006



 

Başlarken

İnsanlar aynı anda tek bir gruba değil, birbirinden farklı pek çok gruba (ulusal, mesleki, dini, kültürel, cinsiyet tabanlı, hobiler vb.) aittir. Bir insan hem bir öğretmen, hem bir feminist, hem bir sporsever hem de bir vatansever olabilir.

İnsanı yalnızca tek bir kategoriye (örneğin sadece dinine veya etnik kökenine) indirgemek, onun karmaşık yapısını ve özgür iradesini yok sayarak onu "minyatürleştirmek" anlamına gelir.

 

Şiddet ve nefret kışkırtıcıları, insanlara "kaçınılmaz ve tek bir savaşçı kimlikleri" olduğunu telkin ederler. Bu dayatma, mezhepçi ve etnik çatışmaların temel motivasyon kaynağıdır.

Hangi aidiyetimizin hangi bağlamda öne çıkacağına karar verme yetisi bireyin kendisine aittir.

Kimliklerimizin kendi seçimimiz olmadığı, değiştirilemez bir kader olduğu algısı, toplumları şiddete karşı dirençsiz kılar.

 

Önsöz

Oscar Wilde: "Çoğu insan başka birisidir"

Bir grupla kurulan tekil ve sorgulanmayan özdeşleşme, başka bir gruba yönelik barbarlığın en güçlü silahına dönüşür.

 

Kışkırtıcılar, bireyin sahip olduğu diğer tüm insani aidiyetleri boğarak geriye sadece "savaşçı bir egemen kimlik" bırakır. Bu durum, insanın doğasında var olan sempati ve iyilikseverliği bastırarak yerel veya küresel ölçekte şiddet ve terörizmi besler.

 

Bireylere yalnızca din, kültür veya uygarlık pencerelerinden yaklaşıldığında; sınıf, cinsiyet, meslek, dil, bilim ve politik tercihler gibi hayatı anlamlı kılan diğer tüm boyutlar gözden kaçırılır. Yüksek teorilerin bu indirgemeci tutumu, düşük politikanın ürettiği şiddete dolaylı olarak katkı sağlar.

 

1. BÖLÜM: YANILSAMANIN ŞİDDETİ

Bir gruba -ve yalnızca o gruba­ güçlü bir aidiyet duygusuyla bağlanma birçok durumda diğer gruplarla arada mesafe ve uzaklaşma olduğu şeklinde bir algıyı da beraberinde getirebilir.

Ruanda, Kongo, Sudan ve İsrail-Filistin'deki çatışmalar ile El Kaide terörü bu tekil kimlik dayatmasının sonuçlarıdır.

 

Rekabet Halindeki Aidiyetlerin Kabul Edilmesi

Şiddetin çaresi kimlik arayışını bastırmak değil, insanların aynı anda sahip olduğu çoğul kimliklerin farkına varmasını sağlamaktır.

Bir işçi sadece bir etnik grubun üyesi değil; aynı zamanda bir vatandaş, bir meslek sahibi, bir anne/baba ve bir insandır. 

 

Kısıtlar ve Özgürlükler

Toplulukçu düşünürler kimliğin bir tercih değil, "keşif" meselesi olduğunu iddia ederler.

Kimlikler rasyonel tercihlerle seçilir.

Ait olduğumuz gruplara yönelik önceliklerimizi belirleme özgürlüğümüz, değer verdiğimiz en temel özgürlüklerdendir.

 

Başkalarını İkna Etmek

Kendimizi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, başkalarını da bizi öyle görmeye ikna etmek her zaman kolay değildir.

 

Irkçı veya faşist toplumlarda bireylere dışsal kimlikler dayatılır.

Sartre: “Yahudi'yi Yahudi yapan Yahudi düşmanıdır.”

 

Tercih ve Sorumluluğun İnkarı

Kişinin sosyal kimliğini sorgulamadan kabul etmesi aklın yerini körü körüne boyun eğmeye bırakır.

Bu durum, cinsiyet eşitsizliği gibi geleneksel haksızlıkları koruduğu gibi, sürü psikolojisiyle kitlesel şiddete (1940'lar Hindistan'ındaki Hindu-Müslüman çatışmaları gibi) zemin hazırlar.

 

Uygarlıklar Hapishanesi

Samuel Huntington'ın "Uygarlıklar Çatışması" tezi / Bu indirgemeci bakış açısı, uygarlıkların içsel çeşitliliğini ve tarihsel karşılıklı etkileşimlerini görmezden gelir.

Küresel barış adına yürütülen "uygarlıklar arası diyalog" programları da insanları tek boyuta indirgediği için aynı kavramsal hatayı paylaşır.

 

Bir Dinler Federasyonundan Daha Fazlası

İnsanların dinsel sınıflandırılmasına aşırı odaklanmak, dünyayı bir insanlar topluluğu yerine bir "din ve uygarlıklar federasyonu" olarak görme yanılgısını yaratır.

Okulların dinsel cemaatlere göre ayrılması (Kuzey İrlanda ve İngiltere'deki devlet destekli inanç okulları) toplumdaki bölünmüşlüğü ve yabancılaşmayı pekiştirir.

 

Müslümanlar ve Entelektüel Çeşitlilik

Müslümanların dinsel kimliği, diğer tüm insani özelliklerini bastırmak zorunda değildir.

Müslüman tarihindeki bilimsel, sanatsal ve liberal başarılar (örneğin Haçlılar karşısında savaşan Sultan Selahaddin'in Yahudi filozof Maimonides'i koruması; İmparator Akbar'ın dinsel özgürlükleri yasal güvenceye alması) bu zengin çeşitliliğin kanıtıdır.

 

Kafa Karışıklığının Alevleri

Dünyada barışçıl ve uyumlu bir yaşam sürmenin tek güvencesi kimliklerimizin çoğulluğudur.

Bu kimlik çoğulluğudur ki, birbirini çaprazlamasına kesmekte ve karşı konulamaz olduğu iddia edilen tek bir katı ve şiddetli bölünme hattının iki tarafı arasındaki keskin bölünmelere karşı koymaktadır.

 

2. BÖLÜM: KİMLİĞE ANLAM VERMEK

Kimlikleri Görmezden Gelme: Klasik ve rasyonel iktisat kuramlarının düştüğü hatadır.

Tekil Aidiyet: Toplulukçu (komüniter) düşünürlerin, dinsel köktencilerin ve "uygarlıklar çatışması" teorisyenlerinin düştüğü hatadır.

 

Bir birey aynı anda Asyalı, iktisatçı, feminist, laik, sporsever ve belli bir kültürel geçmişin taşıyıcısı olabilir. Bu kimlikler birbirini yok etmek zorunda değildir.

 

İndirgemeci "tekil aidiyet" anlayışı sadece akademik bir hata değildir; doğrudan şiddeti besleyen siyasal bir silaha dönüşür. Kışkırtıcı eylemciler ve nefret tellalları, hedef aldıkları insanlara diğer tüm aidiyetlerini (komşuluk, meslektaşlık, insanlık) unutturarak onları tek bir düşmanca kimlik bayrağı altında toplamaya çalışırlar.

Birey, tek bir sınırlı kimliğe mahkûm edildiğinde; ahlaki özerkliğini, sempati duyma yetisini ve aklını kaybederek toplumsal gerilimin ve barbarlığın nesnesi haline gelir.

 

Kimlikleri Görmezden Gelme ve Rasyonel Budala

İktisat teorisindeki "rasyonel aktör" modeli, insanları sadece kendi çıkarlarını düşünen tek amaçlı bireyler olarak görerek kimliklerin grup davranışları üzerindeki etkisini dışlar.

Bu dar kuşkuculuk mantığına göre; Mohandas Gandi, Martin Luther King Jr., Teresa Ana veya Nelson Mandela gibi hayatlarını toplumlarına adamış figürler en büyük "budalalar", diğer insanlar ise daha küçük budalalardır.

 

Bireylerin eylemlerini şekillendiren dürüstlük, adalet duygusu, toplumsal aidiyet ve görev bilinci gibi çok katmanlı motivasyonlar hesaba katılmadan ne insan davranışı ne de toplumsal çatışmalar doğru anlaşılabilir.

 

Çoğul Aidiyetler ve Sosyal Bağlamlar

Bireyler her zaman birden fazla sosyal grubun üyesidir.

 

Zıt ve Zıt Olmayan Kimlikler

Farklı kimlik kategorileri (örneğin hem vejetaryen hem de dilci olmak) birbiriyle doğrudan zıtlık oluşturmaz, ancak belirli bağlamlarda (bir akşam yemeği veya akademik konferans gibi) dikkatimizi ve önceliklerimizi çekmek için rekabet edebilirler.

 

Tercih ve Kısıtlar

Kimliğin sadece geçmişin edilgen bir "keşfi" olduğu iddiası yanlıştır.

Tüketicinin bütçe kısıtı altında tercih yapması gibi, kimlik tercihleri de kısıtlar altında gerçekleşir.

 

Toplulukçu Kimlik ve Tercih Olanağı

Toplulukçu felsefe, bireyin topluluk kimliğinin önceden belirlenmiş ve değiştirilemez bir kader olduğunu savunarak ahlaki relativizme zemin hazırlar.

Kültürel etkiler düşüncemizi şekillendirebilir ancak onu bütünüyle belirleyemez.

 

Öncelikler ve Akıl

Kimlik sadece verili bir durumu keşfetmekle sınırlı değildir; Lord Byron'ın Yunan bağımsızlık mücadelesini benimseyerek kazandığı Yunan kimliği gibi edinilebilen ve kazanılabilen bir değerdir.

 

Rabindranath Tagore'un Gora romanındaki kahramanın, dinsel muhafazakarlığının ardından aslında evlatlık bir İrlandalı olduğunu keşfettiğinde insani kimliği seçmesi, rasyonel tercihin gücünü gösterir.

 

3. BÖLÜM: UYGARLIK HAPİSHANESİ

İnsanları "Batı", "İslam", "Hindu" veya "Budist" dünyası gibi tekil uygarlık kategorilerine hapsetmek, insan kimliğinin zenginliğini yok eder.

"İslam barbarlıktır" diyen kaba genellemeye karşı "İslam bir barış dinidir" demek yalnızca bir klişeyi diğeriyle değiştirmektir; çünkü bu da Müslümanların tek bir kategoride birleştiğini varsayar.

 

Tekil Vizyonlar ve Derinlik Görüntüsü

Modern çatışmaları (Hutu-Tutsi, Sırp-Arnavut) sığ politik çıkarlar yerine "atalardan miras kalmış eski kan davaları" olarak yorumlamak, şiddeti kışkırtan güncel süreçlerin incelenmesini engeller.

Bu kaderci "tarihsel/kültürel derinlik" arayışı, günümüz şiddetini kışkırtan somut siyasi ve ekonomik süreçlerin araştırılmasını engeller.

 

Dünyada gördüğümüz şey gerçekten görkemli bir "uygarlıklar çatışması" mıdır, yoksa sadece kararlılıkla "derinlik ve hikmet" arayanlara öyle görünen sıradan ve somut siyasi bir şiddet midir?

Uygarlık teorileri, sokaktaki kaba bağnazlığa ve göçmen karşıtı popülist nutuklara entelektüel kılıf sağlar.

 

Uygarlık Açıklamalarının Karşılaştığı İki Zorluk

Bu açıklamaların iki temel zayıflığı vardır: ilki bireyi tekil bir aidiyete indirgeyen "tekillik yanılsaması"; ikincisi ise uygarlıkların kendi içsel çeşitliliğini ve aralarındaki yoğun tarihsel etkileşimi yok sayan homojenlik varsayımıdır.

 

Hindistan'ı Bir Hindu Uygarlığı Olarak Görmek Üzerine

Hindistan'ı sadece bir "Hindu uygarlığı" olarak sunmak, ülkede yaşayan 145 milyondan fazla Müslüman'ı (Fransa ve İngiltere nüfusunun toplamından fazla) görmezden gelmektir.

 

Klasik Hint müziği, sanatı ve kitle kültürü (Bollywood) Hindu ve Müslüman yaratıcılığının iç içe geçmiş bir ürünüdür.

Hindistan aynı zamanda Budist, Sih, Jain, Hıristiyan, Yahudi ve ateist felsefelerin yüzyıllardır harmanlandığı bir coğrafyadır.

 

Batılı Değerlerin Benzersizliği İddiası Üzerine

Özgürlük, bireysel haklar ve hoşgörü gibi değerlerin sadece "Batı uygarlığına" özgü ve onun tarihsel tekeli olduğu iddiası ampirik olarak yanlıştır.

 

MÖ 3. yüzyılda dinsel hoşgörüyü devlet politikası yapan Hint İmparatoru Ashoka ve 16. yüzyılda Agra'da laik azınlık haklarını yasalaştıran Müslüman İmparator Akbar, Avrupa Engizisyonu kafirleri yakarken hoşgörünün en radikal savunularını yapmışlardır.

 

Demokrasinin Küresel Kökleri

Demokrasiye su katılmamış bir "Batı fikri" olarak bakmak yanlıştır.

Demokrasi sadece seçimlerden ibaret olmayıp özünde "tartışarak yönetme" (kamusal akıl yürütme) geleneğine dayanır.

Bu geleneğin izleri antik Yunan'ın yanı sıra Budist konseylerde, Japonya'da Prens Shotoku'nun 604 tarihli 17 maddeli anayasasında ("Önemli meseleler sadece tek bir kişi tarafından karara bağlanmamalı") ve Afrika'daki geleneksel kabile meclislerinde (Nelson Mandela'nın çocukluk anıları) açıkça görülür.

 

Batı Bilimi ve Küresel Tarih

Bugün "Batı bilimi ve teknolojisi" olarak adlandırılan miras, aslında küresel bir etkileşimin ürünüdür.

Hint ondalık sisteminin Araplar kanalıyla Avrupa'ya taşınması; kağıt, matbaa ve barut gibi temel teknolojilerin Çin'den dünyaya yayılması bunun en somut kanıtlarıdır.

Dünyanın en eski basılı kitabı olan Diamond Sutra, bir Hint klasiğinin yarı Türk yarı Hintli bir bilgin tarafından Çinceye çevrilmesiyle basılmıştır.

 

Beceriksiz Soyutlamalar ve Puslu Tarih

Uygarlığa dayalı basitleştirmeler, bilim, matematik ve edebiyattaki karşılıklı küresel bağımlılıkları görünmez kılarak insanlığın ortak mirasına büyük bir haksızlık yapar ve dünyayı barış yerine çatışmaya elverişli hale getirir.

 

4. BÖLÜM: DİNSEL AİDİYETLER VE İSLAM TARİHİ

Çatışma tezleri coğrafyaları veya uygarlıkları tek bir dinsel kimlikle tanımlama hatasına düşer. Oysa aynı dine mensup insanlar farklı kıtalara ve ülkelere yayılmıştır.

 

"İslam dünyası" homojen bir blok değildir. Müslüman bireyler; edebi zevkleri, bilime ilgileri, siyasi değerleri, ekonomik uğraşları ve dindarlıklarının derinliği bakımından birbirinden son derece farklı tutumlar sergilerler.

 

Dinsel Kimlik ve Kültürel Çeşitlilikler

Aynı dine mensup insanların sosyal davranışları kültürel bağlama göre muazzam farklılıklar gösterir.

 

Kuzey Afrikalı seyyah İbn Battuta, Timbuktu (günümüz Mali bölgesi) gezisi sırasında yerel bir Müslüman kadının evinde yabancı bir kadınla rahatça sohbet ettiğini, başka bir Müslüman erkeğin ise karısının bir erkeğe "dostum" diyerek yakınlık göstermesini normal karşıladığını görünce dehşete düşer.

İki taraf da dindar Müslümanlardır; ancak aralarındaki derin fark dinden değil, toplumsal geleneklerden ve yaşam tarzı tercihlerinden kaynaklanmaktadır.

 

Müslüman Hoşgörüsü ve Çeşitlilik

İslam dünyasında dinsel hoşgörü konusunda tekil bir çizgi yoktur.

17. yüzyılda Hint tahtını ele geçiren hoşgörüsüz Aurangzeb ile onun katlettiği abisi liberal Sanskrit alimi Dara Şikoh veya dinsel özgürlüğü savunan büyük dedeleri Ekber, aynı dinin mensupları olarak tamamen farklı politikalar izlemişlerdir.

 

Din Dışı Endişeler ve Çeşitli Öncelikler

Müslüman hükümdarların Yahudilerle olan barışçıl ilişkileri ortaçağ İspanya'sında (Kurtuba Halifeliği) en parlak dönemini yaşamıştır.

Caliph III. Abd el-Rahman ile Yahudi veziri Hasday ibn Şaprut'un ortak çalışması Cordoba'yı yeryüzünün en uygar merkezi haline getirmiştir.

 

Matematik, Bilim ve Entelektüel Tarih

Müslüman bilim insanlarının küresel bilgi mirasına katkıları dinsel bir dogmanın değil, akılcı bir adanmışlığın ürünüdür.

"Algoritma" ve "cebir" kavramlarını dünyaya kazandıran 9. yüzyıl matematikçisi El Harezmi; tıp ve astronomideki çeviriler ve İspanya'daki sulama teknolojisi (acequias) bu küresel bilimsel adanmışlığın örnekleridir.

11 Eylül'de yıkılan Dünya Ticaret Merkezi'ndeki ileri tüp inşaat teknolojisinin mimarı da Bangladeş kökenli Müslüman mühendis Fazlur Rahman Han'dır.

 

Çoğul Kimlikler ve Çağdaş Politika

Müslümanları sadece dinsel kimlikleri üzerinden tanımlamak, dinin tehlikeli bir biçimde politikleştirilmesine yol açar.

 

Oysa resmen İslam devleti olan Pakistan'da dahi sivil toplum, din dışı insani bağlılıklarla (Asma Jahangir önderliğindeki İnsan Hakları Komisyonu, Mahbub ul Hak'ın insani kalkınma endeksi çalışmaları) ayakta durmaktadır.

 

Terörizmle Savaş ve Kimlikleri Anlamak

Terörle mücadele eden Batılı liderlerin (Tony Blair gibi) sürekli "ılımlı İslam" tanımlamaları yapması, sivil ve laik muhalefeti zayıflatarak dinsel otoritelerin (mollaların) sesini daha da yükseltir.

2005 Irak ve Afganistan seçimlerindeki başarısızlıklar, sivil ortak paydalar yerine dinsel ve etnik cemaat liderlerinin katı arabuluculuğuna dayanılmasından kaynaklanmıştır.

 

Terörizm ve Din

Judea Pearl'in (öldürülen gazeteci Daniel Pearl'ün babası) katıldığı 2005 Amman Konferansı'nda, dindar Müslüman akademisyenlerin terörü lanetleseler dahi inanç esaslarını yerine getiren kişileri (bin Ladin gibi katilleri) dinsel olarak aforoz (sapkın ilan) edemeyeceklerini belirtmeleri dinsel kimliğin sınırlarını gösterir.

Terörle mücadelede dini bir silah olarak kullanma beklentisi gerçekçi değildir, çünkü sivil/politik suçlar dinsel dogma tartışmalarıyla çözülemez.

 

5. BÖLÜM: BATI VE BATI KARŞITLIĞI

İnsanlığın beşiği ve uygarlıkların öncüsü olan Afrika, köle ticareti ve sömürgecilikle bir "av alanına" dönüştürülmüştür.

 

James Mill’in History of British India (İngiliz Hindistanı Tarihi) kitabı / Mill, Hindistan’a hiç gitmeden ve hiçbir yerel dili bilmeden yazdığı bu kitapta, Hintlilerin özünde "hilekar ve sadakatsiz" olduğunu, ancak "aşağı uygarlıkların" ilk adımlarını atabildiklerini savunmuştur.

Sir William Jones gibi Doğu bilimcilerin, Hint matematikçi Aryabhata’nın (MS 476) yerçekimi ve dünyanın kendi ekseninde dönmesi üzerine yazdığı Sanskritçe metinlere hayran kalmasını Mill saflık olarak nitelemiştir. Mill’e göre Hintliler bu fikirleri Avrupalılardan çalmış ve kendi eski kitaplarında varmış gibi uydurmuşlardır.

Mill, Hint uygarlığını aşağılarken Çin, Pers, Arap, Japon ve Tibet kültürlerini de aynı "alt uluslar" kümesine hapsederek sömürgeci üstünlükçü zihniyeti sergilemiştir.

 

Sömürgecilik sonrası toplumlar Batı karşısında ya körü körüne taklitçilik ya da kararlı ve reaksiyonel bir düşmanlık geliştirirler. Her iki tutum da merkeze yine Batı'yı koyduğu için "sömürgeleştirilmiş zihniyetin" birer tezahürüdür.

Özgürlük, adalet veya kamuoyu önünde akıl yürütme gibi evrensel insan mirası olan kavramlar "Batılı" ilan edilince, Batı karşıtı söylemler bu değerleri tümden reddetme veya bunlara karşı reaksiyonel alternatifler (1990'lardaki "Asya Değerleri" söylemi veya aşırı köktenci Batı karşıtlığı gibi) üretme tuzağına düşerler.

 

Sömürgeleştirilmiş Zihnin Diyalektiği

Sömürgeci güçlerin dayattığı asimetri ve aşağılama (Afrikalıların köleleştirilmesi, Hindistan'daki Amritsar katliamı, James Mill'in Hintlileri "yaradılıştan hilekar" ve aşağılık olarak niteleyen yanlı tarih yazımı) derin yaralar bırakmıştır.

 

Bu durum, sömürge sonrasında "tepkici öz algılama" yaratarak küresel değerleri (demokrasi, bilim) "Batı icadı" olarak reddetme hatasını doğurmuştur.

Partha Chatterjee'nin tespitiyle, sömürgecilik sonrası milliyetçilik, maddi alanı Batı'ya bırakıp "manevi alanı" kendi özü olarak savunurken aslında sömürgecinin kategorilerine bağımlı kalmıştır.

 

Asyalı Değerler ve Küçük Meseleler

Doğu Asyalı liderlerin (Lee Kuan Yew gibi) "Asyalı Değerler" adı altında disiplin ve düzeni savunarak insan hakları ve özgürlükleri "Batı'ya özgü" ilan etmeleri, sömürgeci diyalektiğin asalak bir ürünüdür.

 

Bu yaklaşım Batı'nın hegemonik iddialarına meydan okumak yerine, onun "özgürlüğün anayurdu" olduğu tezini kabullenerek Asya'nın kendi özgürlükçü mirasını inkar eder.

 

Sömürgecilik ve Afrika

Afrika'nın 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı askeri diktatörlükler ve çöküş, Soğuk Savaş döneminde süper güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda askeri rejimleri desteklemesinin (Kongo'da Mobutu, Angola'da Savimbi) doğrudan sonucudur.

Bugün de G8 ülkeleri küresel silah ticaretinin %84'ünü yaparak Afrika'daki militarizmi beslemektedir.

"Demokrasinin Afrika'ya uygun olmadığı" yönündeki kültürel iddialar ise geleneksel Afrika yönetimlerinin rızaya ve katılıma dayalı yapısını yok saymaktadır.

 

Köktencilik ve Batının Merkezliği

Çağdaş dinsel köktencilik, Batı'yı (Büyük Şeytan'ı) kendi mücadelesinin merkezine koyarak paradoksal bir biçimde Batı'ya bağımlı hale gelmiştir.

Müslümanlığın ihtişamlı dönemlerinde (7.-17. yüzyıllar) böyle tepkici bir "öteki" tanımına ihtiyaç duyulmazken, bugünün terörist eylemcileri tüm insani önceliklerini bir kenara bırakarak kendilerini tamamen bir Batı takıntısına teslim etmişlerdir.

 

6. BÖLÜM: KÜLTÜR VE ESARET

Kültür hangi bakımdan ve nasıl önemlidir?

Kültürel önyargıların mutlak bir kader olduğu inancı, insanları kültürel belirlemeciliğin (cultural determinism) edilgen köleleri haline getirir.

Toplumsal veya ekonomik bir aksaklık ile kültürel bir önyargı arasında yüzeysel bir çakışma (korelasyon) görüldüğünde, bundan hemen genel geçer bir "kültürel yetersizlik" teorisi üretilir.

Yanıltıcı gözleme dayanan bu korelasyon veya ekonomik kriz durumu ortadan kalksa bile, üretilen teori ve klişe varlığını sürdürmeye devam eder.

 

Hayali Hakikatler ve Gerçek Politikalar

Kültürel önyargılar, sömürgeci güçler tarafından felaketlerdeki sorumluluklarını gizlemek için kullanılır.

1840'lardaki İrlanda Patates Kıtlığı'nda İngiliz Hazinesi başkanı Trevelyan'ın ölümleri İrlanda kadınlarının yemek pişirmeyi bilmemesine bağlaması; Winston Churchill'in 1943 Bengal Kıtlığı'nda milyonlarca insanın ölümünü Bengal halkının "tavşanlar gibi üremesine" atfetmesi kültürel kaderciliğin ne kadar zalimce kullanılabileceğini gösterir.

 

Kore ve Gana

Huntington'ın Güney Kore ve Gana'nın 1960'lardaki benzer ekonomik verilerine rağmen Kore'nin zenginleşmesini "Kore kültürünün çok çalışmaya, tasarrufa ve eğitime verdiği önemle" açıklaması sığ bir analizdir.

 

Bu determinist yaklaşım; Kore hükümetinin şirket merkezli büyüme politikalarını, toprak reformunu, işadamı sınıfının aktif rolünü ve hepsinden önemlisi kararlı kamusal politikalarla gerçekleştirilmiş yüksek okuryazarlık düzeyini tamamen göz ardı eder.

 

Japon Deneyimi ve Kamusal Politikalar

Japonya'nın Meiji Restorasyonu (1868) sonrasındaki muazzam kalkınması, 1872 Temel Eğitim Yasası'yla ("Gelecekte, tek bir ferdi bile okuryazar olmayan aile kalmayacaktır") hayata geçirilen devasa eğitim seferberliğinin sonucudur.

Japonya bütçesinin %43'ünü eğitime ayırarak kalkınmanın motoru olarak insan yeteneklerini seçmiştir; bu, değişmez bir kültürün değil, bilinçli kamusal politikaların zaferidir.

 

Geniş Bir Çerçevede Kültür

Kültür homojen değildir ve olduğu yerde sabit durmaz; diğer sosyal, ekonomik ve politik etmenlerle sürekli etkileşim halindedir.

 

Sınıf, toplumsal cinsiyet ve meslek gibi diğer kimlikler de en az kültür kadar hayatidir.

 

Çokkültürlülük ve Kültürel Özgürlük

Çokkültürlülük söylemi genellikle mevcut "kültürel muhafazakarlığı" ve gelenekleri sorgusuz sualsiz koruma dayatmasını desteklemektedir.

Oysa asıl olan "kültürel özgürlüktür"; bu özgürlük bireyin miras aldığı gelenekleri reddetme veya değiştirme hakkını da içerir. Kültürel çeşitlilik adına genç göçmen kadınların özgürlüklerinin aile büyükleri tarafından kısıtlanması, özgürlük karşıtı bir tiranlıktır.

 

Okullar, Akıl ve İnanç

İngiltere'de devlet eliyle dinsel cemaat okullarının (Müslüman, Hindu, Sih okulları) açılması, çocukları henüz karar verme yaşında değilken tekil kategorilere hapseder ve onların akla dayalı düşünme yeteneklerini sınırlar.

 

Eğitim, çocuklara hazır değerler dayatmak değil, onların sorgulanmış yaşamlar sürme yeteneğini geliştirmektir.

 

7. BÖLÜM: KÜRESELLEŞME VE KÜRESEL SESLER

İnsanlık tarihi boyunca görülmemiş bir kaynak, bilgi, teknoloji ve zenginlik birikimine sahibiz. Atalarımızın hayal bile edemeyeceği olanaklar elimizin altındadır.

u bolluğun hemen yanında; milyonlarca çocuk önlenebilir hastalıklar, yetersiz beslenme ve eğitimsizlik yüzünden yaşamını yitirmektedir.

Küreselleşmeye yönelik hayal kırıklığı yalnızca sokaktaki eylemcilerle sınırlı değildir. Ateşli protestolara katılmayan geniş halk kitleleri de dünyadaki zenginlik asimetrisini ahlaki olarak adaletsiz bulmakta ve bu tepkilere sempati duymaktadır.

 

Küresel Sesler ve Kamuya Açık Akıl Yürütme

Küreselleşme karşıtı protestolar (Seattle, Cenevre, vb.), küresel ilişkileri tamamen çöpe atmak isteyen hareketler olarak değil, küresel ahlaki dayanışmanın ve sınır ötesi adaletin ses bulduğu, küresel düzeyde kamuya açık akıl yürütmenin (erken dönem küresel demokrasinin) yapıcı birer parçası olarak görülmelidir.

 

Entelektüel Dayanışma ve Bölgeselcilik

Bilgi ve bilimin küreselleşmesine "Batı emperyalizmi" olduğu gerekçesiyle karşı çıkmak büyük bir hatadır.

Fikirlerin ve bilimsel buluşların bin yıldır süren küresel hareketinde aktörlerin kimliği sadece Batılı olmamıştır.

1000'li yıllarda dünyanın en ileri teknolojileri Çin'deydi; trigonometride kullanılan "sinüs" terimi aslında Sanskritçe kökenlidir.

 

Ekonomik Küreselleşme ve Eşitsizlik

Küresel pazar ekonomisi birçok ülkeye (Japonya, Çin, Brezilya, Botswana) maddi refah getirmiştir; yoksulluğu çözmenin yolu kapalı ekonomilere sığınmak değildir.

Ancak asıl mesele, küreselleşme yanlılarının iddia ettiği gibi yoksulların "bir miktar daha zenginleşmesi" dahi değildir.

Asıl mesele, küresel işbirliğinden elde edilen muazzam kazanımların adil paylaşılıp paylaşılmadığıdır.

John Nash'in pazarlık teorisinde belirttiği gibi, işbirliğinin varlığı bölüşümün adil olduğunu kanıtlamaz.

 

Dışlamalar ve Dayatmalar

Mevcut küresel sistemdeki adaletsizliklerin temelinde iki büyük sorun yatar: yoksulların pazar olanaklarından dışlanması (dışlamalar) ve zengin ülkelerin çıkarlarını gözeten haksız patent yasaları, ticaret engelleri ile yoksul ülkelere yapılan silah satışları (dayatmalar).

İlaç patent haklarının aşırı korunması, yoksulların hayat kurtarıcı ilaçlara erişimini engeller.

 

Yoksulluk, Şiddet ve Adaletsizlik Duygusu

Poverty (yoksulluk) ve eşitsizliğin ortadan kaldırılmasını sadece "terörü ve şiddeti önlemenin bir aracı" olarak savunmak tehlikeli bir yoldur; yoksulluk şiddet doğurmasa bile kendi başına ortadan kaldırılması gereken bir kötülüktür.

 

Açlık dönemleri (1840'lar İrlanda, 1943 Bengal kıtlıkları) genellikle son derece sessiz ve barışçıl geçmiştir, ancak bu felaketlerin yarattığı adaletsizlik ve aşağılanma duygusu, yıllar sonra terör örgütlerinin militan devşirmesi için son derece verimli bir zemin (barut kaynağı) hazırlar.

 

8. BÖLÜM: ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK VE ÖZGÜRLÜK

Çokkültürlülük üzerine yürütülen tartışmalar:

Bireylerin yaşam biçimlerini doğrudan doğruya ait oldukları toplulukların gelenek ve dinlerine göre tanımlayan dar yaklaşım.

Kültürel çeşitliliği, bireyin kendi hayatı hakkında özgürce ve akla dayalı tercihler yapabilme kapasitesiyle ölçen özgürlükçü yaklaşım.

 

İnsanlar otomatikman doğdukları topluluğun geleneklerine göre mi kategorize edilecek; yoksa sorumluluğunu üstlendikleri çok sayıda ortaklık ve kimlik arasından kendi önceliklerini akla dayalı biçimde seçebilen bireyler olarak mı kabul edilecek?

İnsanları doğdukları cemaatlerin pasif birer üyesi kabul edip "topluluk kültürünü" onlara dayatmak çokkültürlülük değil, zihinsel esarettir. Gerçek çokkültürlülük; sivil toplumun ve eğitimin sağladığı imkânlarla bireylerin farklı inanç, inançsızlık ve kültürler arasında akıl yürüterek özgürce seçim yapabilmesini desteklemekten geçer.

 

Çokkültürlülük mü, Çoğul Tekkültürlülük mü?

Çokkültürlülük, farklı kültürlerin etkileşim içinde bir arada yaşamasını ve bireylerin kültürel tercihlerini özgürce yapmasını savunur.

Çoğul tekkültürlülük ise cemaatlerin birbirine değmeden, kendi muhafazakar sınırları içinde yalıtılmış olarak yaşamasını (kültürlerin kutucuklara hapsedilmesini) ifade eder.

Genç bir kadının kendi cemaati dışından biriyle görüşmesinin engellenmesi kültürel özgürlüğün inkarıdır.

 

Aklın Önceliği ve Eğitim

İngiltere'nin göçmen politikaları, bireyleri doğrudan sivil topluma entegre etmek yerine dini cemaat liderleri üzerinden ilişki kurmaya (bir topluluklar federasyonu kurmaya) yönelmiştir.

Devlet destekli inanç okullarının teşvik edilmesi bu ayrışmayı derinleştirir.

Oysa İmparator Akbar'ın belirttiği gibi, dinsel inancın savunulmasında dahi rasyonel akıl yürütme ("rahi akl") her zaman öncelikli olmalıdır.

 

Gandi'nin Fikirleri

1931 yılında Londra'da toplanan Yuvarlak Masa Konferansı'nda Mahatma Gandi, İngiliz idarecilerinin Hindistan'ı sadece dini cemaatlerin bir toplamı olarak görme eğilimini sert bir şekilde eleştirmiştir.

 

Gandi, Hintlilerin sınıf, meslek ve cinsiyet (nüfusun yarısını oluşturan kadınlar gibi) gibi çoğul kimliklerine vurgu yapmıştır.

 

Hindistan'ın günümüzde dinsel temelli terörü büyük ölçüde savuşturabilmiş olması, dinsel aidiyetin ötesinde bir sivil çoğulcu kimlik anlayışının (Gandi ve Tagore'un "Hindistan fikri") toplumda kabul görmesi sayesindedir.

 

9. BÖLÜM: DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

1944 yılında Bengal'de yaşanan Hindu-Müslüman çatışmaları sırasında yaşadığı evin bahçesinde kanlar içinde yere yıkılan Kader Mia'nın ölümüne tanık olmuş. Kader Mia, onu hiç tanımayan Hindu riotçular tarafından sadece dinsel kimliği nedeniyle bıçaklanmıştır.

Kader Mia bir Müslümandı ve ahlaksız Hindu katillerin gözünde tek kimliği buydu. Ancak onu sokağa çıkmaya mecbur kılan şey, ailesini doyurmak için bir lokma paraya duyduğu umutsuz ihtiyaçtı.

Çatışmalarda öldürülenlerin ezici çoğunluğu en yoksul kesimler olmuştur. Çünkü zenginler korunaklı alanlarındayken, yoksul emekçiler aç kalmamak için hayatları pahasına sokağa çıkmak zorunda kalmıştır.

 

Çatışma dönemlerinde siyasi kışkırtıcılar, insanları sadece tek bir kimliğe (Hindu ya da Müslüman) indirger. İnsanların komşu, sınıf arkadaşı, aynı dili konuşan veya aynı coğrafyayı paylaşan bireyler olduğu gerçeği unutturulur.

İnsanlığın şiddetten korunmasının tek yolu; bireylerin birden fazla kimliğe sahip olduğunu fark etmesi, bu kimlikler arasında akıl yürüterek özgürce seçim yapabilmesi ve zihnini tek bir kimlik ilüzyonunun esaretinden kurtarmasıdır.

 

Şiddeti Beslemek

Kışkırtıcıların kullandığı kimlikler (bir Hutunun Hutu olması, bir Sırp'ın Sırp olması) uydurma değil, sahici kimliklerdir.

Bu sahici aidiyetin bir cinayet aletine dönüştürülmesi iki aşamalı bir mantıkla yürütülür:

Kişinin diğer tüm insani, sınıfsal, kültürel veya coğrafi aidiyetlerini tamamen görmezden gelmek.

Geride kalan bu "tek" kimliğin gereklerini tamamen savaşçı ve saldırgan bir dille yeniden tanımlamak.

 

Yüksek Teorinin Alçak Kenarı

Sectarian violence (sekter şiddet), çok boyutlu insanları tek bir düşman kategorisine indirgeyerek nefreti bir silah haline getirir (Ruanda'daki Hutu-Tutsi soykırımı gibi). Toplulukçu yüksek teoriler de bireyin tüm sosyal ilişkilerini tek bir cemaat bağına indirgeyerek istemeden de olsa bu bölücü zihniyete entelektüel zemin hazırlar.

 

İçe Kapanmacı Yanılsamanın Cezası

İnsanları tekil kimlik kutularına sıkıştırmak dünyayı ateşe vermeye hazır hale getirir.

Irak'ın işgali sonrasında ABD ve İngiltere'nin Irak halkını vatandaşlar olarak değil; Şii, Sünni ve Kürt cemaat liderlerinin bir federasyonu olarak ele alması, ülkedeki sekter şiddetin tırmanmasındaki en büyük etkendir.

Terör örgütlerine karşı mücadele, din adamlarıyla "gerçek İslam" tartışmasına girmekle değil, Müslümanların sivil, bilimsel ve sanatsal çoğul kimliklerinin desteklenmesiyle kazanılabilir.

 

Küresel Seslerin Rolü

Küresel bir kimliğin sorumluluklarını kabul etmek, ulusal veya yerel sorunlara ilgisiz kalmak anlamına gelmez. İnsan zihni ve aklı, bu iki seviyedeki aidiyeti aynı anda taşıyacak yetiye sahiptir.

 

Mümkün Bir Dünya

Bir dünya devletinin kurulması imkansız görünse de, sivil toplum örgütleri, bağımsız medya ve küresel adalet arayışındaki protesto sesleri aracılığıyla "küresel kamuya açık akıl yürütme" (küresel demokrasi) şimdiden inşa edilmektedir.

 

İnsanlığın geleceği, bireylerin kendi çoğul kimliklerini özgürce seçebildiği, kimsenin tek bir aidiyete hapsedilmediği ve Kader Mia'ların dinsel çılgınlıklara kurban edilmediği bir anlayışın hakim kılınmasındadır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder