2 Haziran 2026 Salı

Berrak Coşkun - Hannah Arendt'te Radikal Kötülük Problemi - Notlar

Berrak Coşkun - Hannah Arendt'te Radikal Kötülük Problemi - Notlar

Ayrıntı Yayınları, 2013

 


Önsöz

"Kötü" ve "kötülük" olup bitenlerin ve eylemlerin varolanlar üzerinde bıraktığı etkidir.

Günümüzde insan, teknolojinin ve sanal gerçekliğin sunduğu imkânlarla her türlü olaya tanıklık etmektedir. Bu durum kötülüğün kanıksanmasına, sıradanlaşmasına ve normalleşmesine yol açmaktadır.

Toplumsal ahlak ve gelenekler genellikle kutsallaştırıldığı için kendi yanlışlarının üstünü örtebilir.

 

Aklın sadece teknik, mekanik ve araçsal kullanımı (salt bilimsel bilgiye dayanması), insanı bir "nesneye", eylemi ise basit bir etki-tepki mekanizmasına ("davranışa") indirger.

Aklın araçsal kullanımıyla toplumsal/romantik kalıpların birleştiği durumlarda toplama kamplarının yolu açılır, insan hakları ihlal edilir ve kötülük sıradanlaşır.

 

Giriş

Totalitarizm, insanları insan olarak "gereksiz" kılmaya dayanır. Bir insanı öldürmeyi bir sivrisineği ezmek kadar anlamsızlaştıran bu yapı, bildiğimiz tüm ahlaki ve hukuki standartları çökertmiştir.

 

Arendt, yaşanan akıldışı ve geleneksel kalıplarla açıklanamayan bu durumu tanımlamak için Kant'ın felsefi literatüre kazandırdığı "radikal kötülük" kavramına başvurmuştur.

 

Kötülüğün en uç biçimlerini sorgulamak, insanın başka bir insanın acısına duyduğu etik sorumluluğun bir gereğidir.

 

Birinci Bölüm - Kötülüğün Radikal Doğası

Arendt’te Ana Çizgileriyle Kötülük Sorunu

Arendt için kötülük sorunundaki kırılma noktası Auschwitz ve Gulag dehşetidir.

Bu dönemde ortaya çıkan kötülük, insanın anlayabileceği güdülerden çıkarılması imkânsız olan bir "radikal doğa" taşır. Arendt bu durumu, "Gerçekten sanki bir uçurum açılmış gibiydi." sözleriyle ifade eder.

Bu kötülük türü, bildiğimiz ahlaki standartları çökertmiş ve imkânsızı mümkün kılmıştır.

 

Arendt ve Radikal Kötülük Kavramı

Arendt’e göre radikal kötülük, "insanları insanlar olarak gereksiz kılmak" olgusuyla yakından ilgilidir. Bu, insanların bir amaç için araç olarak kullanılmasının ötesinde, onların kendiliğindenliğini (spontanlığını) ve öngörülemezliğini yok etmeyi hedefler.

 

Kant’ta Ana Çizgileriyle Kötülük Sorunu

Kant, kötülüğün kaynağını doğal eğilimlerde değil, istencin (Willkür) özgür seçiminde bulur.

İyi ve kötü arasındaki fark, bireyin ahlak yasasını mı yoksa doğal eğilimleri mi öncelikli kıldığına bağlıdır.

 

Kant ve Radikal Kötülük Kavramı

Kant radikal kötülüğü "insan doğasına işlenmiş" evrensel bir eğilim olarak görür.

Bu kötülük, ahlak yasasından sapma olasılığının öznel zeminidir ve tüm ilkelerin kökünü bozduğu için "radikal" olarak adlandırılır.

 

İkinci Bölüm - Kötülüğün Sıradanlığı

Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanması

 

Normal Olmayan Normallikte İnsanlığa Karşı Suçlar

Totalitarizm, geleneksel cinayet kavramını anlamsızlaştırmış, failleri "insan soyunun düşmanı" (hostis generis humani) haline getirmiştir.

Eichmann davasında şaşırtıcı olan, suçun büyüklüğüne karşın failin dehşet verici derecede "normal" görünmesidir.

 

Niyetler, Motivasyonlar Bağlamında Kötülük

Arendt, kötü eylemlerin mutlaka kötü bir niyet veya şeytani bir büyüklük gerektirmediğini savunur.

Eichmann’ın motivasyonu sadizm değil, terfi etmek gibi sıradan bir gayrettir; o "sadece ne yaptığını hiç fark etmemiştir".

 

Başkalarının Bakış Açısından Düşünme Yeteneksizliği Olarak Kötülük

Kötülüğün sıradanlığı, faildeki bir kötülük derinliğinden değil, "düşüncesizlikten" kaynaklanır.

Eichmann’ın temel kusuru, başkalarının bakış açısından düşünme konusundaki yetersizliğidir; bu durum onu gerçeklikten koparmış ve klişelere sığınmasına neden olmuştur.

 

Kavramlarda “Dil”e Gelen Kötülük

Nazi rejimi, "dil kuralları" (Sprachregelung) aracılığıyla cinayetin adını değiştirmiş (nihai çözüm, tahliye vb.), böylece insanların yaptıklarını eski ahlaki bilgilerinden koparmıştır.

 

Yargılama Yetisi ve Sorumluluğun Anlamı

Arendt, herkesin sürüklendiği bir ortamda kötülüğe direnenlerin, önceden varolan kurallara yaslanmadan bağımsızca yargılama yapabildiklerini savunur.

Suçlu bir "çarkın dişlisi" olsa bile, hâlâ bir insan olduğu için eylemlerinden sorumludur.

 

Üçüncü Bölüm - Radikal Kötülük Problemini Ele Alışta Arendt’in Kavram Ağı

Arendt’in “Gereksizlik” Üzerine Düşünceleri

İlk “Gereksizler”in Ortaya Çıkışı

Emperyalizm döneminde "fazla para" ve "fazla işgücü" (ayaktakımı) ortaya çıkmış, bu yığınlar toplumsal dışlanmanın ilk kurbanları olmuştur.

 

Radikal Bir Dışlama Aracı Olarak Irkçılık

Irkçılık, insanları hayaletvari varlıklara dönüştürerek onların katledilmesini "normal" kılan bir araç olarak Kara Kıta'da keşfedilmiştir.

 

Dünyadaki Konumunu Yitirenlerin “Gereksizlik”i

Devletsizler ve mülteciler, yasal konumlarını kaybederek "dünyada diğerleri tarafından garanti edilen bir yerinin olmaması" anlamında gereksiz hale gelmişlerdir.

 

Toptan Tahakkümün Bir Ögesi Olarak Gereksizlik

Toplama kampları, insan doğasının dönüştürüldüğü laboratuvarlardır. Burada insanın içindeki tüzel, ahlaki ve bireysel kişilik sistematik olarak öldürülür.

 

Modern Dünyada Gereksizlik Olgusu

Tüketim ve çalışanlar toplumu, insanları sosyoekonomik güçlerin akıntısında çaresiz bir enkaz gibi hissettirerek gereksiz kılma potansiyelini taşımaya devam eder.

 

Arendt’in Kendiliğindenlik ve Çoğulluk Üzerine Düşünceleri

Eylem, insanın "doğarlık" (yeni bir başlangıç yapma) yetisidir. Totalitarizm, insanları Pavlov’un köpekleri gibi sadece tepki veren varlıklara indirgeyerek bu kendiliğindenliği ve insanların çeşitliliğini (çoğulluğu) yok etmeye çalışır.

 

Sonuç

Totalitarizm kendiliğindenliği, insani çoğulluğu ve özne olmayı ortadan kaldırarak insanları "gereksiz" kılma esasına dayanır.

Totalitarizmin yıkılması bu tehdidi ortadan kaldırmamıştır. Küreselleşen uygarlık, nüfus artışı, otomasyon (insan emeğinin lüzumsuzlaşması) ve kitlelerin sorumluluktan kaçma arzusu birleştiğinde totaliter çözümler her an yeniden hortlayabilir.

 

Theodor W. Adorno, felaketten sonra hayatın "normal seyrine" dönebileceği düşüncesini reddeder. Kurbanların çokluğu, toplumun yeni bir niteliğe (barbarlığa) dönüştüğünün kanıtıdır.

 

Totaliter sistemler kuralsızlığı ve keyfiliği mutlaklaştırır. Şiddetin ve yaptırımların hedefleri (potansiyel kurbanlar) keyfi kriterlerle istenildiği kadar genişletilebilir.

Öte yandan tamamen demokratik süreçlerle (çoğunluk oyuyla) insanlığın belirli grupları "insanlık yararına" tasfiye edilebilir.

 

İnsan kendisini sistemin küçük bir çarkı olarak göremez. Ahlaki sorumluluk başkasına devredilebilecek bir yük değildir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder