Berrak
Coşkun - Hannah Arendt'te Radikal Kötülük Problemi -
Notlar
Ayrıntı Yayınları, 2013
Önsöz
"Kötü" ve "kötülük" olup bitenlerin ve
eylemlerin varolanlar üzerinde bıraktığı etkidir.
Günümüzde insan, teknolojinin ve sanal gerçekliğin sunduğu
imkânlarla her türlü olaya tanıklık etmektedir. Bu durum kötülüğün
kanıksanmasına, sıradanlaşmasına ve normalleşmesine yol açmaktadır.
Toplumsal ahlak ve gelenekler genellikle kutsallaştırıldığı
için kendi yanlışlarının üstünü örtebilir.
Aklın sadece teknik, mekanik ve araçsal kullanımı (salt
bilimsel bilgiye dayanması), insanı bir "nesneye", eylemi ise basit
bir etki-tepki mekanizmasına ("davranışa") indirger.
Aklın araçsal kullanımıyla toplumsal/romantik kalıpların
birleştiği durumlarda toplama kamplarının yolu açılır, insan hakları ihlal
edilir ve kötülük sıradanlaşır.
Giriş
Totalitarizm, insanları insan olarak "gereksiz"
kılmaya dayanır. Bir insanı öldürmeyi bir sivrisineği ezmek kadar
anlamsızlaştıran bu yapı, bildiğimiz tüm ahlaki ve hukuki standartları
çökertmiştir.
Arendt, yaşanan akıldışı ve geleneksel kalıplarla
açıklanamayan bu durumu tanımlamak için Kant'ın felsefi literatüre kazandırdığı
"radikal kötülük" kavramına başvurmuştur.
Kötülüğün en uç biçimlerini sorgulamak, insanın başka bir
insanın acısına duyduğu etik sorumluluğun bir gereğidir.
Birinci Bölüm - Kötülüğün Radikal Doğası
Arendt’te Ana Çizgileriyle Kötülük Sorunu
Arendt için kötülük sorunundaki kırılma noktası Auschwitz ve
Gulag dehşetidir.
Bu dönemde ortaya çıkan kötülük, insanın anlayabileceği
güdülerden çıkarılması imkânsız olan bir "radikal doğa" taşır. Arendt
bu durumu, "Gerçekten sanki bir uçurum açılmış gibiydi." sözleriyle
ifade eder.
Bu kötülük türü, bildiğimiz ahlaki standartları çökertmiş ve
imkânsızı mümkün kılmıştır.
Arendt ve Radikal Kötülük Kavramı
Arendt’e göre radikal kötülük, "insanları insanlar
olarak gereksiz kılmak" olgusuyla yakından ilgilidir. Bu, insanların bir
amaç için araç olarak kullanılmasının ötesinde, onların kendiliğindenliğini
(spontanlığını) ve öngörülemezliğini yok etmeyi hedefler.
Kant’ta Ana Çizgileriyle Kötülük Sorunu
Kant, kötülüğün kaynağını doğal eğilimlerde değil, istencin
(Willkür) özgür seçiminde bulur.
İyi ve kötü arasındaki fark, bireyin ahlak yasasını mı yoksa
doğal eğilimleri mi öncelikli kıldığına bağlıdır.
Kant ve Radikal Kötülük Kavramı
Kant radikal kötülüğü "insan doğasına işlenmiş"
evrensel bir eğilim olarak görür.
Bu kötülük, ahlak yasasından sapma olasılığının öznel
zeminidir ve tüm ilkelerin kökünü bozduğu için "radikal" olarak
adlandırılır.
İkinci Bölüm - Kötülüğün Sıradanlığı
Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanması
Normal Olmayan Normallikte İnsanlığa Karşı Suçlar
Totalitarizm, geleneksel cinayet kavramını
anlamsızlaştırmış, failleri "insan soyunun düşmanı" (hostis generis
humani) haline getirmiştir.
Eichmann davasında şaşırtıcı olan, suçun büyüklüğüne karşın
failin dehşet verici derecede "normal" görünmesidir.
Niyetler, Motivasyonlar Bağlamında Kötülük
Arendt, kötü eylemlerin mutlaka kötü bir niyet veya şeytani
bir büyüklük gerektirmediğini savunur.
Eichmann’ın motivasyonu sadizm değil, terfi etmek gibi
sıradan bir gayrettir; o "sadece ne yaptığını hiç fark etmemiştir".
Başkalarının Bakış Açısından Düşünme Yeteneksizliği Olarak Kötülük
Kötülüğün sıradanlığı, faildeki bir kötülük derinliğinden
değil, "düşüncesizlikten" kaynaklanır.
Eichmann’ın temel kusuru, başkalarının bakış açısından
düşünme konusundaki yetersizliğidir; bu durum onu gerçeklikten koparmış ve
klişelere sığınmasına neden olmuştur.
Kavramlarda “Dil”e Gelen Kötülük
Nazi rejimi, "dil kuralları" (Sprachregelung)
aracılığıyla cinayetin adını değiştirmiş (nihai çözüm, tahliye vb.), böylece
insanların yaptıklarını eski ahlaki bilgilerinden koparmıştır.
Yargılama Yetisi ve Sorumluluğun Anlamı
Arendt, herkesin sürüklendiği bir ortamda kötülüğe
direnenlerin, önceden varolan kurallara yaslanmadan bağımsızca yargılama
yapabildiklerini savunur.
Suçlu bir "çarkın dişlisi" olsa bile, hâlâ bir
insan olduğu için eylemlerinden sorumludur.
Üçüncü Bölüm - Radikal Kötülük Problemini Ele Alışta Arendt’in Kavram Ağı
Arendt’in “Gereksizlik” Üzerine Düşünceleri
İlk “Gereksizler”in Ortaya Çıkışı
Emperyalizm döneminde "fazla para" ve "fazla
işgücü" (ayaktakımı) ortaya çıkmış, bu yığınlar toplumsal dışlanmanın ilk
kurbanları olmuştur.
Radikal Bir Dışlama Aracı Olarak Irkçılık
Irkçılık, insanları hayaletvari varlıklara dönüştürerek
onların katledilmesini "normal" kılan bir araç olarak Kara Kıta'da
keşfedilmiştir.
Dünyadaki Konumunu Yitirenlerin “Gereksizlik”i
Devletsizler ve mülteciler, yasal konumlarını kaybederek
"dünyada diğerleri tarafından garanti edilen bir yerinin olmaması"
anlamında gereksiz hale gelmişlerdir.
Toptan Tahakkümün Bir Ögesi Olarak Gereksizlik
Toplama kampları, insan doğasının dönüştürüldüğü
laboratuvarlardır. Burada insanın içindeki tüzel, ahlaki ve bireysel kişilik
sistematik olarak öldürülür.
Modern Dünyada Gereksizlik Olgusu
Tüketim ve çalışanlar toplumu, insanları sosyoekonomik
güçlerin akıntısında çaresiz bir enkaz gibi hissettirerek gereksiz kılma
potansiyelini taşımaya devam eder.
Arendt’in Kendiliğindenlik ve Çoğulluk Üzerine Düşünceleri
Eylem, insanın "doğarlık" (yeni bir başlangıç
yapma) yetisidir. Totalitarizm, insanları Pavlov’un köpekleri gibi sadece tepki
veren varlıklara indirgeyerek bu kendiliğindenliği ve insanların çeşitliliğini
(çoğulluğu) yok etmeye çalışır.
Sonuç
Totalitarizm kendiliğindenliği, insani çoğulluğu ve özne
olmayı ortadan kaldırarak insanları "gereksiz" kılma esasına dayanır.
Totalitarizmin yıkılması bu tehdidi ortadan kaldırmamıştır.
Küreselleşen uygarlık, nüfus artışı, otomasyon (insan emeğinin lüzumsuzlaşması)
ve kitlelerin sorumluluktan kaçma arzusu birleştiğinde totaliter çözümler her
an yeniden hortlayabilir.
Theodor W. Adorno, felaketten sonra hayatın "normal
seyrine" dönebileceği düşüncesini reddeder. Kurbanların çokluğu, toplumun
yeni bir niteliğe (barbarlığa) dönüştüğünün kanıtıdır.
Totaliter sistemler kuralsızlığı ve keyfiliği
mutlaklaştırır. Şiddetin ve yaptırımların hedefleri (potansiyel kurbanlar)
keyfi kriterlerle istenildiği kadar genişletilebilir.
Öte yandan tamamen demokratik süreçlerle (çoğunluk oyuyla)
insanlığın belirli grupları "insanlık yararına" tasfiye edilebilir.
İnsan kendisini sistemin küçük bir çarkı olarak göremez. Ahlaki
sorumluluk başkasına devredilebilecek bir yük değildir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder