Pieter
Spierenburg - Cinayetin Tarihi - Notlar
Ortaçağ'dan Günümüze
Avrupa'da Bireysel Şiddet
A History of Murder, Personal Violence in Europe from the
Middle Ages to the Present
Mütercim: Yiğit Yavuz, İletişim Yayınları, 2010
Giriş
Cinayet, tarih öncesine ait iskeletlerde bulunan şiddet
emareleri kadar eskidir.
Devletlerin şiddeti kendi tekellerine alması 16. yüzyıldan
itibaren hız kazanmıştır.
Bu kitap, kişiler arası şiddetin devlet şiddetinden ayırt
edilmeye başlandığı dönemden itibaren Avrupa'daki cinayetin tarihini sosyal
bilimsel bir bakışla ele almaktadır.
Şiddet araştırmalarında standart ölçüt, yıllık yüz bin nüfus
başına düşen cinayet sayısıdır.
Manuel Eisner ve Ted Robert Gurr gibi araştırmacıların
derlediği ampirik verilere göre; Ortaçağ Avrupa kentlerinde yüz binde 10-15
civarında olan öldürme oranları, 20. yüzyıl ortalarında 1 seviyesine kadar
gerilemiştir.
Yüksek cinayet oranları tarihsel olarak ağırlıklı olarak
genç erkeklerin birbiriyle girdiği çatışmalardan (erkek erkeğe dövüşler)
kaynaklanır.
Ortaçağ'da üst sınıflar/seçkinler de yüksek şiddet eğilimine
sahipken, zamanla seçkinlerin pasifize olması ve barışçıl yaşam tarzını
benimsemesi genel düşüşü tetiklemiştir.
Genel cinayet oranları düştükçe, yakın ilişkide olunan
kişilerin (aile, eş vb.) kurban gitme oranı oransal olarak artış göstermiştir.
Ortaçağ'dan itibaren görgü kurallarının (yemek masası adabı,
beden işlevlerinin denetimi vb.) katılaşması, bireylerin kendi dürtüleri ve
saldırganlıkları üzerindeki denetimlerini (özdenetim) artırmıştır.
Modern devletin gelişimi, şiddet kullanma yetkisinin devlet
elinde toplanması (pasifleştirme/tekelleşme) ve iktisadi uzmanlaşma/şehirleşme,
bireysel fiziksel saldırı eğilimini azaltmıştır.
Şerefin Dönüşümü
Geleneksel / Bedenle Bağlantılı Şeref: Erkekliğe, fiziksel
cesarete, mertliğe ve hakarete karşı anında fiziksel şiddetle yanıt vermeye
dayanır.
Şerefin Ruhanileşmesi (The Spiritualization of Honor):
Dışsal/fiziksel şereften; içsel fazilete, sağlam kişiliğe ve ahlaki duruşa
doğru kayma yaşanmıştır. Böylece bir erkeğin itibarını korumak için şiddete
başvurma ihtiyacı azalmıştır.
Şiddetin İki Ekseni
Dürtüsel Şiddet - Tasarlanmış Şiddet (Eylemin kendiliğinden
veya denetimli oluşu).
Törensel Şiddet - Araçsal Şiddet (Şiddetin kendi
için/sembolik mi yoksa soygun gibi başka bir amaca ulaşmak için mi yapıldığı).
Zaman içinde genel eğilim; törenselden araçsala ve
dürtüselden tasarlanmış şiddete doğru kaymıştır.
Kitabın içeriği
Kitap, Soğuk Savaş dönemindeki "Demir Perde"nin
batısında kalan ülkeleri (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Alçak
Memleketler) merkezine alır.
Kitabın yedi bölümü; kan davalarından (1. Bölüm), öldürmenin
suç haline gelişine (2. Bölüm), düellolara (3. Bölüm), ev içi ve kadın
cinayetlerine (4. Bölüm), delilik ve bebek cinayetlerine (5. Bölüm), cinayetin
marjinalleşmesine (6. Bölüm) ve modern dönemdeki öldürme oranlarının artışına
(7. Bölüm) odaklanmaktadır.
1. Romeo'nun Akrabaları: Ortaçağ Avrupası'nda Yaşamın Kırılganlığı
Romeo’nun kavgada arkadaşı Mercutio’yu kaybettikten sonra
sarf ettiği: "Ah tatlı Juliet! Güzelliğin kadınlaştırdı beni, özümdeki
yiğitlik çeliğini yumuşattı" sözü dönemin erkeklik ve yiğitlik anlayışını
yansıtır.
Kan davası, özellikle şehirlerde, en azından 15. yüzyıla
kadarki Ortaçağ hayatının her veçhesine damgasını vurmuştur.
Ortaçağ’da cinayet oranları inanılmaz derecede yüksekti.
Örneğin 1340'larda Oxford’da öldürme oranı 110’a ulaşarak rekor kırmış,
Floransa’da da 110 oranı görülmüştü.
Sokaklar sosyal hayatın kalbiydi ve insanlar şiddeti hayatın
olağan bir parçası olarak kabul etmekteydiler.
Ortaçağ’da seçkinler, şiddeti kendi imtiyazları olarak
görürlerdi.
Üst sınıflar avamdan insanlara fütursuzca şiddet
uygulayabiliyordu. Flaman hukuk yazarı Filips Wielant, bir beyefendinin
kendisine tokat atmaya yeltenen bir "köylü"nün kendisini "bu
şekilde utandırmasına göz yummak zorunda olmadığı" için onu öldürmesini
nefsi müdafaa saymıştır.
Kan davaları ve şehir yönetimi
Yöneticiler, kendi şerefleri için cinayet işleyen kişilere
karşı anlayışlıydılar çünkü kendileri de bu sistemin bir parçasıydılar.
Kan davaları resmi kurallarla kısıtlanabiliyor ancak tamamen
yasaklanamıyordu: Kan davası sınırlanabilmekte, düzenlenebilmekte ama ortadan
kaldırılamamaktadır.
Ghent şehrindeki ünlü Borluut-De Brune kan davasında,
Borluut'un hasmına karşı "Sözlerine dikkat et; Borluutların şerefine dil
uzatamazsın" demesiyle başlayan süreç, iki sülale arasında 13 kişinin
ölümüyle sonuçlanan büyük bir politik çatışmaya dönüşmüştü.
Törenler, erkeklik ve dürtüler
Fiziki saldırganlıkta törenler büyük rol oynamaktaydı;
hakaretler (erkekler için "yalancı", "piç",
"boynuzlu"; kadınlar için "orospu") doğrudan şiddeti
tetiklerdi.
Saldırganlık üzerindeki kısıtlamalar azaldıkça, şeref
hissiyatı ve bu hissiyatla hareket etme eğilimi artıyordu.
İnsanlar eğlence amaçlı şiddet uyguladığında, eğlencenin
içine şiddet karışırdı.
Zaman içinde, turnuvaların üç varyantı ortaya çıkmıştır.
Bunlardan ilki, Latince hastiludium adını taşır ve 11. yüzyıldan itibaren
kayıtlarda geçmektedir. Burada iki takımdaki şövalyeler karşı karşıya gelirdi;
atlarını hızla sürerek, birbirlerini mızrakla eğerden düşürmeye çalışırlardı.
13. yüzyılda, Fransızca joute adı verilen ikinci varyant,
Avrupa'nın çoğu yerinde yaygınlaştı. Bunun birincisinden farkı, bu kez sadece
iki şövalyenin dövüşüyor olmasıydı.
16. ve 17. yüzyılın krallık ve dükalıklarında, önceki
ikisinden çok farklı bir üçüncü oyun varyantı ortaya çıktı. Oyuncular artık
mızraklarını bir insana yöneltmiyorlardı. Yine at üstünde, mızraklarını küçük
bir halkanın içinden geçirmeye yahut silahlarını bir Mağribinin ya da Türk'ün ahşap tasvirine saplamaya çalışıyorlardı.
Turnuvalar zaman içinde vahşiliğini yitirerek temsili askeri
oyunlara dönüştü.
Toplumdan dışlananlar
Ortaçağ’da sinsi ve geceleyin gerçekleştirilen cinayetler
menfur sayılarak dışlanırken, açık alanda yapılan kavgalar "şerefli ya da
sıradan öldürme" olarak kabul ediliyordu.
İntihar ise şerefsizce bir eylemdi ve intihar edenin cesedi
cezalandırılırdı.
Yahudiler ve cüzzamlılar gibi azınlıklara yönelen şiddet ise
eşitler arası kan davasının aksine kolektif ve tek taraflı bir dışlama
şiddetiydi.
Toplumsal değişim?
Ortaçağ’ın sonuna doğru, devlet gücünün sınırlı da olsa
artması, bireyci tutumların yeşermesi ve çekirdek aile yapısının önem
kazanması, geniş akrabalık bağlarına dayanan kan davalarını kademeli olarak
zayıflatmıştır.
2. Bir Öpücükle Mühürlemek: Rızadan Suça
Öpücük, saygıyla anılan antik çağlardan kalma bir törensel jesttir.
İbraniler, Yunanlılar ve Romalılar arasında öpücük esas olarak, akrabalık
bağlarından gelen muhabbet ve barışı sembolize ederdi.
Törensel öpüşme (zoen), barış sağlama alanında eşitliğin
simgesiydi.
Barışma seremonisi
Gönüllü barışma seremonileri oldukça itinalı ritüellerdi ve
dört temel bileşene sahipti: parasal tazminatın (kan parası) ödenmesi, katilin
pişmanlık törenleri (çıplak ayakla yerlere kapanma), barış törenleri (el
sıkışma, öpüşme) ve kurbanın ruhu için yapılan dini hazırlıklar (hac
seyahatleri, şapel yapımı).
Parasal Tazminat (Wergild / Kan Parası)
Katil ve ailesi, kurbanın en yakın akrabasına (mondzoener)
ve sülalesine tazminat öderdi. Bu ödeme bir borç kapama olmaktan ziyade,
aileler arasında yeni bir saygı bağının sembolüydü.
Pişmanlık Gösterisi ve Tevazu Törenleri
Katil ve akrabaları yünlü/keten basit giysilerle, başı açık
ve yalınayak şekilde mağdur ailenin önünde diz çöker, af dilerdi.
Törensel Barış Jesti (Öpücük ve El Sıkışma)
Dudaktan veya yanaktan öpüşme (zoen), taraflar arasındaki
eşitliği ve barışı simgelerdi. Zamanla öpücük yerini el sıkışmaya veya ortak
yemek/içki törenlerine bıraktı.
Dini Hazırlıklar ve Hac
Kurbanın ruhunu teskin etmek için şapeller yaptırılır,
manastırlara bağışta bulunulur veya katile dini hac seyahatleri yükümlülük
olarak verilirdi.
Bu seremoniler asla bireysel değil, tamamen bir "aile
hadisesi" ve kolektif bir meseleydi.
Katilin tüm akrabaları potansiyel intikam hedefi olduğundan,
barışma seremonisine yüzlerce kişilik akraba grubu katılır ve barış parasını
birlikte öderlerdi.
Kan davası (intikam) tek taraflı değerlendirmeye dayandığı
için bir toplumsal denetim mekanizması değildir; aksine toplumsal denetimi
sağlayan şey barışma törenleridir.
İnsanlar yerleşik şiddetten büyük bir korku duymuyordu, şeref
için kan dökmeyi ve intikamı günlük hayatın olağan bir parçası kabul ediyordu.
Asıl korku kaynağı; Tanrı'nın gazabı, beklenmedik ani
ölümler ve şehirlerarası yollardaki soygunculardı.
Barışma, kovuşturma ve af
Zamanla şehir konseyleri ve prensler barışmayı zorunlu hale
getirerek şahsi intikamın önüne geçmeye çalıştılar.
Siena gibi kentlerde katilin maktulün ailesiyle barışması,
mahkemenin davayı düşürmesini sağlayan bir "ceza görmeme"
teminatıydı.
İngiltere'de ise sivil uzlaşılara izin verilmeyerek öldürme
yetkisi kraliyet mahkemelerine devredildi.
Mahkemeler faillerin toplumsal konumuna ve cinayetin işleniş
biçimine göre farklı kovuşturma usulleri uygulamıştır. Gizlice adam öldürenler
veya yol kesen soyguncular, güçlü aile bağlarından da yoksun oldukları için
doğrudan idam edilirdi. Adil bir kavgada veya intikam amacıyla cinayet işleyen
failler hafif cezalara (para cezası veya kısa süreli sürgün) çarptırılırdı.
Hollanda ve Kuzey Almanya’da akrabaların maktulün elini
kesip balmumunda saklaması ve duruşmaya getirmesi teşvik edilmiştir. Leiden’daki
1509 tarihli kararnameyle, kurbanın kesilen elinin mahkemeye getirilmesi adeti,
"tabii olmayan bir eylem biçimiydi; gayri ahlakiydi ve ölenin akrabaları
açısından üzüntü uyandırıcıydı" denilerek kaldırıldı.
Adli kovuşturmaya uğrayan katiller için bir diğer emniyet
supabı kiliselere, manastırlara veya ayrıcalıklı sınır bölgelerine sığınmaktı.
Bu mekânlar, yargılamadan kaçan katiller için müzakere yürütme ve barışma
sürecini başlatma alanı sağlamıştır.
Prenslerin sunduğu af mektupları (pardon letters) ise
yargılamadan kaçan katillerin uydurduğu hikayelerle adeta "arşivdeki bir
edebiyat" haline gelmişti.
Kıta Avrupası'nda hükümdarın verdiği af mektupları yerel
mahkemelerde tasdik edilmek zorundaydı. Bu süreçte maktulün ailesi maddi
tazminat alarak barış anlaşmasını tazelemiştir.
Öldürmenin suç haline gelmesi: Son aşama
Süreç, 17. yüzyıl ortalarında öldürmenin tamamen suç
sayılmasıyla son aşamasına ulaştı.
Kutsal Roma İmparatorluğu'nda 1532 tarihli Carolina yasası
nefsi müdafaayı daraltırken, Kalvinist kilise meclisleri de barışma
seremonilerini bir "günah" olarak nitelendirip yasaklanması için
çalıştı.
Öldürmeyi suç saymanın paradoksu
Şiddeti tekeline almak isteyen devletlerin, mülkiyet
suçlarını ve hırsızlığı hızla cezalandırmasına rağmen, şeref kavgalarına ve
kışkırtma sonucu işlenen cinayetlere çok daha uzun süre müsamaha göstermiş
olması bir paradokstur.
Çünkü hırsızlık başından beri haysiyetsizce kabul edilirken,
erkeklerin dövüşleri şeref alanı içinde görülüyordu.
3. Kılıçlar, Bıçaklar ve Sopalar: Erkek Erkeğe Kavgada Toplumsal
Tabakalaşma
1704 tarihli Amsterdamlı bahçıvan Warnaar ile Hendrik Blok
vakası: Üst tabakanın değerlerine uyum sağlayan saygın meslek erbabı veya halk
genellikle korunma amacıyla sopa kullanırken; düzenli işi olmayan, alt sınıfa
mensup ya da kaba işçiler hemen bıçak çekmeye eğilimliydi.
Ortaçağ tutumlarının sürdürülmesi
1600'ler civarında, kişinin kendisine yapılan hakarete veya
meydan okumaya bedenini/gücünü ortaya koyarak karşılık vermesini gerektiren
geleneksel şeref anlayışı tüm sınıflarda egemendi.
Ev Tacizleri
Almanya'da ve Roma'da yaygın olan bu geleneksel utandırma
ritüelinde, bir adam diğerinin evinin (hanesinin) önüne gidip küfürler,
tehditler savurur, taş atar veya kapıya vurarak içerideki erkeği dışarı
(dövüşmeye) çağırırdı. Başkasının evine izinsiz girmek "şerefsizlik"
sayıldığı için dışarıda beklenirdi; evdeki erkeğin ise hanesini ve yakınlarını
korumak adına dışarı çıkıp dövüşmesi bir şeref göreviydi.
Şiddetli çatışma ve kavga kültüründen barışçıl bir yaşam
tarzına doğru ilk belirgin kopuşu ruhban sınıfı gerçekleştirdi.
Üst ve orta sınıflar; mülk sahibi, hesapçı girişimciler ve
devlet görevlileri haline geldikçe kaba fiziksel güce dayalı şiddetten
uzaklaştılar. Şiddet, giderek alt sınıflara özgü bir yaşam tarzı olarak
algılanmaya başlandı.
Devlet otoritesinin zayıf kaldığı veya sınır/dağlık
bölgelerde (Korsika, İskoçya dağlık bölgeleri, Auvergne vb.) kan davaları ve
klan çatışmaları daha uzun süre devam etti.
Formel düellonun ortaya çıkışı
16. yüzyılda İtalyanlar tarafından icat edilen formel
düello, kalleşlik ve pusu yerine önceden planlanmış, kurallara bağlı ve
"kibar davranış repertuarlarının bir parçası" olan bire bir dövüşü
ifade ediyordu.
Kılıç (rapier) kullanımı kas gücünden ziyade teknik beceri
gerektiriyordu.
Devlet ve kilisenin yasaklarına rağmen, düello seçkinlerin
statülerini sergileme aracı oldu.
Halk düelloları
Seçkinler kılıçla dövüşürken, alt sınıftan erkekler bıçak
kullanmaktaydı.
Amsterdam mahkeme kayıtlarında tipikleşen halk
düellolarında, barda başlayan tartışma sonrasında "gel benimle, dışarı
çıkalım" denilerek sokaktaki fenerin altına çekilinir ve "sta
vast" (sıkı dur) denilerek bıçaklar çekilirdi.
Bu dövüşlerde teke tek dövüşme kuralına uymak şerefli kabul
edilir, üçüncü şahıslar sadece dövüşenleri ayırmak için araya girerdi.
Bıçağa karşı kendisini sopa veya bastonla savunanlar ise
genellikle saygın vatandaşlardı. Nicolaes Petter’in 1674 tarihli güreş
kitabında, bıçaklı saldırganlar "sulanmış beyinleri akılla yola
getirilemeyecek, son derece mantıksız ve zapt olunmaz alçaklardır"
şeklinde tasvir edilmiştir.
Adil dövüşün sınırları
İngiltere’de halk düelloları daha çok yumruk yumruğa
"boks maçları" şeklinde gerçekleşirdi.
Büyük şehirlerde ise Mohocklar gibi seçkin çeteler veya
Amsterdam’daki Yahudi-Hıristiyan mahalle dövüşleri gibi kolektif gençlik
şiddeti görülürdü.
Kişiler arası şiddetin azalışı
1600'lerden 1800'e kadar olan süreçte, Avrupa genelinde
cinayet oranlarında devasa bir düşüş yaşandı.
Şerefin ruhanileşmesiyle birlikte, asilzade ve burjuvalar
dövüşmeyi bıraktı. Kibar bir adamın özellikleri, "Sözle veya davranışla
başkalarını incitmemek, onlara saygısızlık etmemek, sövmemek ya da onları küçük
düşürmemek" olarak yeniden tanımlandı.
4. Ataerkillik ve Halinden Memnun Olmayanlar: Kadınlar ve Ev içi Ortam
Erkek şerefi fiziksel kahramanlık, cesaret ve korumacılığa
dayanırken; kadın şerefi neredeyse tamamen cinsellikle (iffet, namus ve
sadakat) ve hakkında olumsuz laf çıkmamasıyla sınırlandırılmıştır.
Erkek hakkında konuşuluyorsa;
kadın ise hakkında konuşulmuyorsa şerefli kabul edilirdi.
Saldırgan kadınlar
Kadınlar şiddete başvurduklarında, hedefleri neredeyse her
zaman erkekler değil, yine başka kadınlar olmuştur.
Kadınların cinsel şereflerini korumak için, kocalarının
metreslerinin veya rakiplerinin burnunu kesmeleri oldukça yaygın bir intikam
ritüeliydi.
Burun kesmek; diğer kadının güzelliğini ve cinsel
çekiciliğini yok etmeyi simgeleyen, bedenle bağlantılı bir şiddet biçimiydi.
17. yüzyılda kadınların işlediği genel suçların oranı %30-40
civarındayken, 18. yüzyıldan itibaren düşerek 20. yüzyıl başında %10
seviyelerine gerilemiştir.
Cenevre'de (1760) Emilie Breil adındaki genç kızın, kendisi
ve arkadaşı hakkında iffetsiz dedikodular çıkaran bir adama karşı kılıç çekip
düello yapması ve adamı yaralaması dönemi için istisnai bir vakadır.
Şiddete alışkın ve agresif davranabilen az sayıdaki kadın
ise genellikle büyük kentlerde (Paris, Amsterdam gibi) alt sınıf erkek
gruplarıyla dirsek temasında olan, taklit yoluyla bu davranışları öğrenen ya da
geneletçilik/fahişelik yapan çevrelerden çıkmaktaydı.
Kadınların yabancılar ve tanıdıkları tarafından kurban seçilmesi
Erkeklerin kadınlara yönelik şiddeti daha çok aşağılama
sembolleri taşıyordu.
Şaplak
Özellikle Hollanda'da alt sınıf erkeklerin eşlerine,
sevgililerine veya tanıdık kadınlara uyguladığı, fiziki olarak öldürücü olmayan
ama küçültücü bir davranıştı.
"Baş Bozma" (Uncoiffing)
Bir kadının şapkasını veya başörtüsünü çekip almak ya da
kesmek, fiziki zarardan ziyade sembolik şerefe yapılan ağır bir saldırıydı.
Erkeğin şapkası mertliğini temsil ederken, kadınınki iffetini temsil ediyordu.
Kadının başlığını bozmak, onun zaten iffetsiz olduğunu iddia etmek ya da
itibarını lekelemek anlamına geliyordu.
Tecavüz
Tecavüz eylemi uzun süre kadının koruyucusuna (kocası ya da
babasına) yönelik bir mülkiyet ihlali sayılmış, zamanla ahlaki bir suç olarak
görülmüştür.
Ortaçağ'ın sonlarından itibaren kadınlar cinsel itibarlarını
korumakla yükümlü kılındı.
Tecavüzcüler ve şahitler sıklıkla kadının kışkırtıcı
davrandığını ileri sürerdi. Tecavüz sonucu hamile kalmanın cinsel ilişkiye rıza
gösterildiğinin kanıtı sayılması gibi yaygın yanlış inanışlar vardı.
Öldürme vakalarında kadın kurbanların oranı 18. yüzyılda
%27’ye kadar yükselmiştir.
Genel öldürme oranının yüksek olduğu (bıçak kavgalarının
yaygın olduğu) dönemlerde kadın kurbanların yüzdesi düşmekte; genel cinayet
oranları düştüğünde ise kadın kurbanların oranı (yaklaşık üçte bir seviyesine)
yükselmektedir.
Zehirleme muamması
Zehirlemenin bir kadın suçu olduğu inancı yaygın bir yargıdır.
Bununla birlikte zehirleme suçunda kadınların payı belirgin şekilde daha
yüksektir.
Kadınların zehirleme eylemlerindeki ana motivasyonlar
genellikle çözümsüz evlilik çatışmaları, kötü muamele, yaşlı dullarla yapılan
zoraki evlilikler ve sonradan ortaya çıkan hayal kırıklıkları ya da bir
başkasıyla evlenme arzusuydu.
19. yüzyıldan itibaren ise cenaze ve hayat sigortası parası
elde etmek gibi maddi kazanç amaçlı (arsenikle toplu öldürme) vakalar
görülmüştür.
Arsenik ("veraset tozu") en yaygın kullanılan
zehirdi. Adli tıp geliştikçe otopsilerde ölü doğumu saptamak için ciğerlerin
suda yüzdürülmesine dayanan "akciğer testi" kullanılmaya başlanmıştır.
Ev içi şiddet
Çekirdek ailenin yükselişiyle birlikte kocanın
egemenliğindeki "mikro ataerkillik" pekişti. Kan davalarının
azalması, dolaylı olarak ev içi gerilimlerin ve şiddetin artmasına zemin
hazırladı.
Eşlerini aşırı döven ya da karısından dayak yiyen kocalar,
mahalleli tarafından "charivari" (teneke çalma) gibi utandırıcı
törenlerle cezalandırılırdı.
18. yüzyıldan itibaren romantizmin ve duygusallığın öne
çıkmasıyla, eşler arasındaki psikolojik yakınlık arttı. Bu durum, duygusal
krizlerin ve aşk facialarına dayalı cinayetlerin önünü açtı.
Tarih boyunca genel cinayet oranları düşerken, toplam
cinayetler içinde yakınlar arası cinayetlerin payı sürekli artmıştır.
16. Yüzyıl öncesi: Yakın ilişki cinayetlerinin oranı %5 -
%10 civarındadır.
19.-20. Yüzyıl: Yaygın oran %40 - %50 ve üzerine ulaşmıştır.
Eş cinayetleri üç grupta incelenir: "ceza
dolayımlı" (Erkeğin kadını cezalandırma hakkı olduğu inancıyla uyguladığı
sistematik şiddetin raydan çıkarak ölümle sonuçlanması), "öfke
dolayımlı" (Anlık tartışma, öfke patlaması ve kaza sonucu meydana gelen
öldürme olayları) ve modern çağın aşk facialarıyla özdeşleşen "gerilim
dolayımlı" cinayetler (Romantizm çağıyla birlikte beliren; birikmiş
psikolojik gerilimlerin, üçüncü şahıs (aşık) varlığının veya ayrılık
krizlerinin yol açtığı patlamalar).
Örneğin, eşiyle birlikte kocasını pusuya düşürüp bıçakla
öldüren Helena Knoop vakası gerilim dolayımlı cinayete prototip oluşturur.
Günümüze doğru bir bakış
Kadınlar genellikle yabancıları veya alelade tanıdıkları
değil, kendi yakın çevrelerindeki kişileri öldürmüşlerdir.
Modern dünyadaki yakın ilişki cinayetleri neredeyse tamamen
"gerilim dolayımlı" kategoriye girmektedir.
Duygusal ve psikolojik bağların öne çıkması ile boşanmaların
sıklaşması, ilişkilerde kendine has yeni krizler ve özel gerilimler
doğurmuştur. 18. yüzyıldan itibaren tırmanan gerilim dolayımlı cinayetler, bu
dönüşümün bir uzantısıdır.
5. Masumiyetin Belirtileri: Bebekler ve Deliler
Sir Walter Scott'ın Mid-Lothian'ın Kalbi adlı romanındaki
Effie Deans karakterinin hikayesi
1730'larda geçen olayda Effie Deans, hamileliğini gizlediği
ve bebeğinin doğal sebeplerle öldüğünü kanıtlayamadığı için idama mahkûm
edilir.
Çöpe atılan bebekler
Reform ve Karşı Reform hareketleri sonrasında evlilik dışı
cinsel ilişkiye yönelik toplumsal ve dini baskılar artmıştır. Evlenmeden hamile
kalan hizmetçi ve işçi kadınlar işlerini kaybetme, toplumdan dışlanma ve
cezalandırılma korkusuyla hamileliklerini gizlemek durumunda kalmışlardır.
Gayrimeşru hamile kalanlar yenidoğan bebeklerini
(neonaticide) gizlice tuvaletlere, kanallara ya da gübre yığınlarına atarlardı.
Fransa (1556) ve İngiltere (1624) gibi ülkelerde, bekar bir
kadının doğumunu gizlemesini doğrudan cinayet kanıtı sayan son derece sert
yasalar çıkarıldı.
Hamileliği ve doğumu gizleyebilen kadınlar çoğunlukla aile
ya da arkadaşlarından oluşan bir destek ağına sahipti. Bu tür bir ağ kuramayan
yoksul kadınlar veya ev hizmetçileri oransız biçimde daha fazla yakalanıp
kovuşturmaya uğrardı.
Akıl hastası katiller
Sanayileşme öncesi Avrupa'da, mantıklı bir gerekçe (kavga,
hırsızlık, intikam) olmaksızın en yakınlarına veya sebepsiz yere yabancılara
saldıran kişiler "akıl hastası" olarak kabul edilirdi.
Ortaçağ'dan beri tehlikeli delilik içinde hareket eden
katillerin cezalandırılmayıp bir kuruma kapatılması esastı.
16. ve 17. yüzyıllarda dini takıntılarla veya kulaklarına
şeytanın fısıldadığını iddia ederek işlenen cinayetler ruh kovma veya şerri
güçlerle açıklanırken, 18. yüzyıla doğru bu durumlar yerini seküler ve tıbbi
(örneğin "melankoli") teşhislere bıraktı.
18. yüzyılda, sanıkların akıl sağlığı "monomani"
(tek bir konudaki delilik) gibi adli tıp kavramlarıyla mahkemelerde daha
detaylı sorgulanmaya başlandı.
İntihar: Dolaylı ve doğrudan
Yaşamaktan bıkan veya ölmek isteyen ancak kendi canına
kıyarak lanetlenmek istemeyen kişiler (çoğunlukla kadınlar), idam cezası alarak
ölme yolunu seçtiler. Bunun için idam gerektiren ağır suçlar işlediler ya da
uydurdular.
Dolaylı intihara başvuranlar sıklıkla masum/günahsız
olduklarına ve doğrudan cennete gideceklerine inandıkları başkalarının
çocuklarını öldürdüler. Böylece kurbanın ruhunu kurtardıklarına inanıp
vicdanlarını rahatlatıyor ve idam edilerek günahlarından arınmış bir şekilde
öleceklerini düşünüyorlardı.
Erken modern dönemin sonlarında ve Aydınlanma Çağı'nda
intihar, şeytanın bir kışkırtması veya bir suç olmaktan çıkıp melankoli, ağır
öfke ya da ruhsal maraz durumlarının bir sonucu olarak görülmeye başlandı.
Montesquieu, Voltaire ve Hume intihar hakkını kuramsal
olarak savunurken; Goethe ve Rousseau gibi yazarlar eserlerinde bu eylemi
romantize ettiler.
17. ve 18. yüzyıllardan itibaren cinayet oranları düşerken
intihar oranlarında belirgin bir artış görüldü. Psikiyatri ve sosyoloji (Emile
Durkheim) intiharı ahlaki yargıların ötesinde bir toplumsal ve tıbbi olgu
olarak ele aldı.
Yenidoğan cinayetleriyle deliliğin yakınlaşması
1800'lerden sonra doğum gizleme yasaları kaldırıldı.
Robert Gooch’un saptadığı ve kadının doğum sonrası
hassasiyetini niteleyen "puerperal delilik" (doğum sonrası depresyon)
kavramıyla birlikte, bebeğini öldüren anneler idam yerine tımarhaneye
gönderilmeye başlandı.
20. yüzyılda doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaşması,
kürtaj kısıtlamalarının kaldırılması, evlilik dışı çocuklara yönelik toplumsal
baskının azalması ve refah yasaları sayesinde yenidoğan cinayetleri yoksulluk
ya da utanç odaklı bir suç olmaktan çıkarak istatistiksel olarak neredeyse yok
denecek oranlara geriledi.
6. Az'ın Kısaltması Olarak M: Cinayetin Marjinalleşmesi, 1800-1970
Fritz Lang'ın M (1931) Filmi
Film, Berlin'de çocukları hedef alan bir seri katili,
katilin polis tarafından yakalanamaması üzerine şehrin suç örgütlerinin
(yeraltı dünyası) işlerinin aksaması nedeniyle katilin peşine düşmesini
anlatır. Katil, sırtına tebeşirle "M" (Murderer/Katil) harfi
yazılarak işaretlenir ve suçlular tarafından kurulan bir "halk
mahkemesi" önünde yargılanır.
19. yüzyılın ortalarından itibaren toplumdaki sıradan, alt
sınıf kavgasına dayalı öldürme vakaları azaldıkça, geriye kalan cinayetlerin
yapısı daha "karanlık" ve marjinal bir hal almıştır. Seri katil
olgusu bu dönemin belirgin bir korku unsuru olarak öne çıkmıştır.
Avrupa çapında cinayet oranları 1880'e kadar belirgin bir
düşüş göstermiştir. Manuel Eisner'ın verilerine göre 100.000 kişi başına düşen
yıllık ortalama cinayet oranları:
18. Yüzyılda: 3,2
19. Yüzyılda: 2,6
20. Yüzyılda: 1,4 seviyesine gerilemiştir.
İç Bölge (Kıta/Batı Avrupa): Cinayet oranlarının düşük ve
düşüş eğiliminde olduğu bölgedir.
Dış Bölge (Şiddet Çemberi): İrlanda'dan Akdeniz'e, Balkanlar
ve Doğu Avrupa üzerinden Finlandiya'ya uzanan bölgede cinayet oranları görece
daha yüksektir.
Akdeniz Bölgesi: En yüksek şiddet oranlarına sahiptir.
Korfu/Kefalonya'da 19. yüzyıl başında oran 12,4, Roma'da 1850-1880 arasında 10-12
seviyelerindedir.
Yeni polis ve yeni korkular
19. yüzyılda "yeni polis" teşkilatlarının
kurulması, sokak lambaları, parmak izi analizi (Stratton kardeşler davası) ve
sporların kurallaşması (futbol, Queensberry boks kuralları) bireysel şiddeti
azalttı.
Ancak basının etkisiyle "boğazlayıcılar"
(garotters), "koşuşturanlar" (scuttlers) ve Paris’teki
"Apaçiler" gibi gençlik çeteleri etrafında büyük ahlaki panikler
yaratıldı.
Erkek erkeğe kavga ve işçi sınıfı
Burjuvazinin barışçıllaşmasıyla birlikte, fiziksel dövüşler
tamamen alt sınıfa ve kırsal alanlara (Haut Quercy gibi) sıkıştı.
İşçiler teke tek yumruk kavgalarında belirli adil dövüş
kurallarına bağlı kalıyorlardı.
Üst sınıflar ve formel düello
Şiddet yalnızca alt tabakaya özgü olmamış, orta ve üst
sınıflarda da aile içi ile aile dışı cinayet ve çatışmalar şeklinde
görülmüştür.
Ancak, milliyetçi duyguların yükselmesiyle 19. yüzyılda
düello, "ilk kan akana kadar" dövüşme kuralıyla orta sınıflar
arasında da canlandı.
İtalya'da düello, özellikle parlamentarizmin gelişimiyle
politik nitelik kazanmış; gazete eleştirileri veya siyasi hakaretler düelloyla
yanıtlanmıştır.
Düello, Birinci Dünya Savaşı'nın siperlerindeki büyük yıkım
ve dehşet ortamıyla birlikte etkisini kaybetmiş ve ortadan kalkmıştır.
Kadınlar ve Crime Passionnel
Jürili sistemin ve adli tıp uzmanlığının gelişmesiyle, aşk
ve kıskançlık uğruna işlenen cinayetler (crime passionnel), özellikle
fahişeleri veya kendilerini aldatan eşleri cezalandıran kadınlar
("vitrioleuses" - kezzap atanlar) kamuoyunda ve jüriler nezdinde
büyük sempati kazandı.
Algının aksine, tutku suçlarının çoğunu (%82) kadınlar
değil, erkekler işlemiştir.
Canavarlar ve fanatikler
Dumollard ve Karındeşen Jack gibi cinsel sadizme dayalı ilk
modern seri katiller belirdi.
Kitle katillerinin temel güdüsü çoğunlukla soygun veya maddi
kazançtı.
Tarihteki Erken Seri Katil Örnekleri
Martin Dumollard (Fransa, 1855-1861): Fransa'da kırsal
alanlarda kadınları hedef alan, bilinen ilk seri katil adaylarındandır.
Eusebe Pieydagnelle (Fransa, 1871): Genç kızları öldürerek
cinsel tatmin sağlayan fail.
Garayo (İspanya, 1870-1879): Kadınları boğazlayıp tecavüz
eden fail.
Callisto Grandi (İtalya, 1873-1875): Kendisiyle alay
edildiği gerekçesiyle küçük erkek çocuklarını hedef alan fail.
20. Yüzyılın Başındaki Ünlü Vakalar: Henri Vidal
(1901), dul kadınları avlayıp eşyalarını çaldıktan sonra fırında yakan Henri
Landru (1915-1919), gırtlak ısırarak genç erkekleri öldüren Fritz Haarmann
(Almanya, 1918-1924) ve Jürgen Bartsch (Almanya, 1960'lar).
Sadi Carnot ve Paul Doumer gibi devlet başkanlarına yönelik
suikastlar düzenlendi, faşist lider Mussolini'ye ise Violet Gibson tarafından
başarısız bir suikast girişiminde bulunuldu.
İki dünya savaşı ve sonraki etkileri
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında ve hemen
sonrasında cinayet oranlarında geçici yükselmeler yaşansa da savaşların sivil
hayattaki kişisel şiddet düzeyini kalıcı olarak vahşileştirmediği, oranların
hızla savaş öncesindeki düşük seviyelerine gerilediği görülmüştür.
Şiddetin en alt noktaya inişi
1950'ler ve 1960'lar Batı Avrupa tarihinde şiddetin en alt
noktaya indiği, cinayet oranlarının tarihsel olarak en düşük seviyede
seyrettiği "altın çağ" oldu.
Hippi gençlik kültürü bu barışçıl ve şiddet karşıtı dönemi
simgelemekteydi.
7. Tersine Dönen Durum: 1970'ten Günümüze
David Lepoutre’nin 1990’larda Paris banliyösünde yaptığı
antropolojik gözlemler; eğitimli, başarılı gençlerin bile kamusal/ortak
alanlarda idrar yapma veya çöp atma gibi davranışlar sergileyebildiğini
göstermektedir.
Cinayetlerin sıklığı
1970'lerden itibaren Avrupa genelinde cinayet oranları
%50'nin üzerinde bir artış göstermiştir.
1950-1960’larda 100.000 kişi başına 0,8–1,0 bandında olan
cinayet oranları, 1970’lerden itibaren artarak 1990’larda 1,4 seviyesine
ulaşmıştır. 1990’ların ortalarından itibaren sabitlenip bazı yerlerde düşüşe
geçse de halen 1970 öncesinin oldukça üzerindedir.
Acil tıbbi müdahalelerin ve hastaneye ulaşım hızının
artması, ölümlü yaralanmaları engellediği için cinayet istatistiklerinin
gerçekte olduğundan daha düşük görünmesini sağlamaktadır.
Saldırı oranlarındaki artış, kısmen halkın ve polisin
şiddete karşı hassasiyetinin artmasından (şiddet enflasyonu - "violence
inflation") kaynaklanmaktadır.
Geçmiş yüzyıllarda kırsal alanda daha yüksek olan şiddet
vakaları, günümüzde büyük şehir merkezlerinde, gece hayatı ve eğlence
mekanlarının çevresinde yoğunlaşmıştır.
1970’lerden itibaren hız kazanan göç, mahalle ölçeğindeki
etnik/dini bölünmeler, yasadışı uyuşturucu pazarının büyümesi, örgütlü suçlar,
otoriteye duyulan hürmetin azalması ve bireyciliğin yükselişi şiddet
dinamiklerini tetikleyen temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
Şiddetin doğası
Genç erkeklerin dahil olduğu sokak kavgaları ve düellolar
yeniden artış göstermiştir.
Özellikle imtiyazlardan yoksun ve etnik/ırksal azınlık
grupları arasında geleneksel erkek şerefi (veya popüler adıyla
"saygı") anlayışı belirleyici olmuştur. Bir hakarete, ters bir bakışa
veya cinsel/ailevi itibara yönelik bir tehdide fiziksel şiddetle (veya bıçakla)
yanıt verme zorunluluğu bu kavgaları tetiklemiştir.
Sokak düzeyindeki görece zararsız gençlik şiddetinden
uyuşturucu ticaretine geçen ergen ve genç yetişkinlerin ateşli silahlar
taşıması ve kullanması, ölümcül şiddeti artırmıştır.
Modern kaygılar
Jamie Bulger Vakası (İngiltere, 1993)
10 yaşındaki iki çocuğun 3 yaşındaki bir bebeği kaçırıp
öldürmesi, medyanın ve kamuoyunun büyük tepkisini çekmiş; suçluların çocuk
olması nedeniyle istisnai bir kaygı uyandırmıştır.
Marc Dutroux Vakası (Belçika, 1996)
Seri katilin elinden kurtulan çocuk kurbanların ardından,
soruşturmadaki ihmalleri protesto etmek amacıyla Brüksel'de 300.000 kişinin
katıldığı "beyaz yürüyüş" düzenlenmiştir.
Feminist Hareket
Kadına yönelik ev içi şiddet, tecavüz ve çocuklara yönelik
şiddet konularına odaklandı.
Hollanda ve Belçika’da yabancıya saldırma ve sokak soygunu temel
kaygı kaynağı haline geldi.
Türkiye ve Güney Asya kökenli topluluklarda cinsel şerefle
(namus) bağlantılı cinayetlere hassasiyet gelişti.
Şiddet vakalarının ardından gece nöbetleri tutmak, anıt
dikmek, çiçekler bırakmak ve kurbanların isimlerini sıralamak gibi ortak anma
ritüelleri gelişti.
2001 sonrasında dünya genelinde kaygı teröre odaklandı.
Sonuç
Ortaçağ’da cinayet oranları çok yüksek olmasına rağmen
insanlar cinayetten korkmuyordu. 19. yüzyıla doğru cinayetler azaldıkça cinayet
korkusu ve duyarlılığı arttı.
Şiddetin en düşük seviyede olduğu 1950'ler ve 1960'larda
farklı toplumsal kaygılar öne çıkarken; 1970'lerden sonraki cinayet artışına
şiddete karşı yükselen bir toplumsal duyarlılık eşlik etti.
Toplumsal gruplar arasındaki güç (kudret) farklılıklarının
giderek azalması, davranışlardaki resmiyeti azaltmıştır.
Son yıllarda öldürme oranlarında görülen küçük artışlar;
küreselleşme, göç, organize suç ve ulus-devletlerin izafi zayıflaması gibi
geçiş dönemi etkenlerine bağlanabilir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder