3 Haziran 2026 Çarşamba

Pieter Spierenburg - Cinayetin Tarihi - Notlar

Pieter Spierenburg - Cinayetin Tarihi - Notlar

Ortaçağ'dan Günümüze Avrupa'da Bireysel Şiddet

A History of Murder, Personal Violence in Europe from the Middle Ages to the Present

Mütercim: Yiğit Yavuz, İletişim Yayınları, 2010

 


Giriş

Cinayet, tarih öncesine ait iskeletlerde bulunan şiddet emareleri kadar eskidir.

 

Devletlerin şiddeti kendi tekellerine alması 16. yüzyıldan itibaren hız kazanmıştır.

Bu kitap, kişiler arası şiddetin devlet şiddetinden ayırt edilmeye başlandığı dönemden itibaren Avrupa'daki cinayetin tarihini sosyal bilimsel bir bakışla ele almaktadır.

 

Şiddet araştırmalarında standart ölçüt, yıllık yüz bin nüfus başına düşen cinayet sayısıdır.

Manuel Eisner ve Ted Robert Gurr gibi araştırmacıların derlediği ampirik verilere göre; Ortaçağ Avrupa kentlerinde yüz binde 10-15 civarında olan öldürme oranları, 20. yüzyıl ortalarında 1 seviyesine kadar gerilemiştir.

 

Yüksek cinayet oranları tarihsel olarak ağırlıklı olarak genç erkeklerin birbiriyle girdiği çatışmalardan (erkek erkeğe dövüşler) kaynaklanır.

 

Ortaçağ'da üst sınıflar/seçkinler de yüksek şiddet eğilimine sahipken, zamanla seçkinlerin pasifize olması ve barışçıl yaşam tarzını benimsemesi genel düşüşü tetiklemiştir.

 

Genel cinayet oranları düştükçe, yakın ilişkide olunan kişilerin (aile, eş vb.) kurban gitme oranı oransal olarak artış göstermiştir.

 

Ortaçağ'dan itibaren görgü kurallarının (yemek masası adabı, beden işlevlerinin denetimi vb.) katılaşması, bireylerin kendi dürtüleri ve saldırganlıkları üzerindeki denetimlerini (özdenetim) artırmıştır.

Modern devletin gelişimi, şiddet kullanma yetkisinin devlet elinde toplanması (pasifleştirme/tekelleşme) ve iktisadi uzmanlaşma/şehirleşme, bireysel fiziksel saldırı eğilimini azaltmıştır.

 

Şerefin Dönüşümü

Geleneksel / Bedenle Bağlantılı Şeref: Erkekliğe, fiziksel cesarete, mertliğe ve hakarete karşı anında fiziksel şiddetle yanıt vermeye dayanır.

Şerefin Ruhanileşmesi (The Spiritualization of Honor): Dışsal/fiziksel şereften; içsel fazilete, sağlam kişiliğe ve ahlaki duruşa doğru kayma yaşanmıştır. Böylece bir erkeğin itibarını korumak için şiddete başvurma ihtiyacı azalmıştır.

 

Şiddetin İki Ekseni

Dürtüsel Şiddet - Tasarlanmış Şiddet (Eylemin kendiliğinden veya denetimli oluşu).

Törensel Şiddet - Araçsal Şiddet (Şiddetin kendi için/sembolik mi yoksa soygun gibi başka bir amaca ulaşmak için mi yapıldığı).

 

Zaman içinde genel eğilim; törenselden araçsala ve dürtüselden tasarlanmış şiddete doğru kaymıştır.

 

Kitabın içeriği

Kitap, Soğuk Savaş dönemindeki "Demir Perde"nin batısında kalan ülkeleri (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Alçak Memleketler) merkezine alır.

Kitabın yedi bölümü; kan davalarından (1. Bölüm), öldürmenin suç haline gelişine (2. Bölüm), düellolara (3. Bölüm), ev içi ve kadın cinayetlerine (4. Bölüm), delilik ve bebek cinayetlerine (5. Bölüm), cinayetin marjinalleşmesine (6. Bölüm) ve modern dönemdeki öldürme oranlarının artışına (7. Bölüm) odaklanmaktadır.

 

1. Romeo'nun Akrabaları: Ortaçağ Avrupası'nda Yaşamın Kırılganlığı

Romeo’nun kavgada arkadaşı Mercutio’yu kaybettikten sonra sarf ettiği: "Ah tatlı Juliet! Güzelliğin kadınlaştırdı beni, özümdeki yiğitlik çeliğini yumuşattı" sözü dönemin erkeklik ve yiğitlik anlayışını yansıtır.

 

Kan davası, özellikle şehirlerde, en azından 15. yüzyıla kadarki Ortaçağ hayatının her veçhesine damgasını vurmuştur.

 

Ortaçağ’da cinayet oranları inanılmaz derecede yüksekti. Örneğin 1340'larda Oxford’da öldürme oranı 110’a ulaşarak rekor kırmış, Floransa’da da 110 oranı görülmüştü.

Sokaklar sosyal hayatın kalbiydi ve insanlar şiddeti hayatın olağan bir parçası olarak kabul etmekteydiler.

 

Ortaçağ’da seçkinler, şiddeti kendi imtiyazları olarak görürlerdi.

Üst sınıflar avamdan insanlara fütursuzca şiddet uygulayabiliyordu. Flaman hukuk yazarı Filips Wielant, bir beyefendinin kendisine tokat atmaya yeltenen bir "köylü"nün kendisini "bu şekilde utandırmasına göz yummak zorunda olmadığı" için onu öldürmesini nefsi müdafaa saymıştır.

 

Kan davaları ve şehir yönetimi

Yöneticiler, kendi şerefleri için cinayet işleyen kişilere karşı anlayışlıydılar çünkü kendileri de bu sistemin bir parçasıydılar.

Kan davaları resmi kurallarla kısıtlanabiliyor ancak tamamen yasaklanamıyordu: Kan davası sınırlanabilmekte, düzenlenebilmekte ama ortadan kaldırılamamaktadır.

Ghent şehrindeki ünlü Borluut-De Brune kan davasında, Borluut'un hasmına karşı "Sözlerine dikkat et; Borluutların şerefine dil uzatamazsın" demesiyle başlayan süreç, iki sülale arasında 13 kişinin ölümüyle sonuçlanan büyük bir politik çatışmaya dönüşmüştü.

 

Törenler, erkeklik ve dürtüler

Fiziki saldırganlıkta törenler büyük rol oynamaktaydı; hakaretler (erkekler için "yalancı", "piç", "boynuzlu"; kadınlar için "orospu") doğrudan şiddeti tetiklerdi.

Saldırganlık üzerindeki kısıtlamalar azaldıkça, şeref hissiyatı ve bu hissiyatla hareket etme eğilimi artıyordu.

 

İnsanlar eğlence amaçlı şiddet uyguladığında, eğlencenin içine şiddet karışırdı.

Zaman içinde, turnuvaların üç varyantı ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki, Latince hastiludium adını taşır ve 11. yüzyıldan itibaren kayıtlarda geçmektedir. Burada iki takımdaki şövalyeler karşı karşıya gelirdi; atlarını hızla sürerek, birbirlerini mızrakla eğerden düşürmeye çalışırlardı.

 

13. yüzyılda, Fransızca joute adı verilen ikinci varyant, Avrupa'nın çoğu yerinde yaygınlaştı. Bunun birincisinden farkı, bu kez sadece iki şövalyenin dövüşüyor olmasıydı.

 

16. ve 17. yüzyılın krallık ve dükalıklarında, önceki ikisinden çok farklı bir üçüncü oyun varyantı ortaya çıktı. Oyuncular artık mızraklarını bir insana yöneltmiyorlardı. Yine at üstünde, mızraklarını küçük bir halkanın içinden geçirmeye yahut silahlarını bir Mağribinin ya da Türk'ün ahşap tasvirine saplamaya çalışıyorlardı.

Turnuvalar zaman içinde vahşiliğini yitirerek temsili askeri oyunlara dönüştü.

 

Toplumdan dışlananlar

Ortaçağ’da sinsi ve geceleyin gerçekleştirilen cinayetler menfur sayılarak dışlanırken, açık alanda yapılan kavgalar "şerefli ya da sıradan öldürme" olarak kabul ediliyordu.

İntihar ise şerefsizce bir eylemdi ve intihar edenin cesedi cezalandırılırdı.

Yahudiler ve cüzzamlılar gibi azınlıklara yönelen şiddet ise eşitler arası kan davasının aksine kolektif ve tek taraflı bir dışlama şiddetiydi.

 

Toplumsal değişim?

Ortaçağ’ın sonuna doğru, devlet gücünün sınırlı da olsa artması, bireyci tutumların yeşermesi ve çekirdek aile yapısının önem kazanması, geniş akrabalık bağlarına dayanan kan davalarını kademeli olarak zayıflatmıştır.

 

2. Bir Öpücükle Mühürlemek: Rızadan Suça

Öpücük, saygıyla anılan antik çağlardan kalma bir törensel jesttir. İbraniler, Yunanlılar ve Romalılar arasında öpücük esas olarak, akrabalık bağlarından gelen muhabbet ve barışı sembolize ederdi.

Törensel öpüşme (zoen), barış sağlama alanında eşitliğin simgesiydi.

 

Barışma seremonisi

Gönüllü barışma seremonileri oldukça itinalı ritüellerdi ve dört temel bileşene sahipti: parasal tazminatın (kan parası) ödenmesi, katilin pişmanlık törenleri (çıplak ayakla yerlere kapanma), barış törenleri (el sıkışma, öpüşme) ve kurbanın ruhu için yapılan dini hazırlıklar (hac seyahatleri, şapel yapımı).

 

Parasal Tazminat (Wergild / Kan Parası)

Katil ve ailesi, kurbanın en yakın akrabasına (mondzoener) ve sülalesine tazminat öderdi. Bu ödeme bir borç kapama olmaktan ziyade, aileler arasında yeni bir saygı bağının sembolüydü.

 

Pişmanlık Gösterisi ve Tevazu Törenleri

Katil ve akrabaları yünlü/keten basit giysilerle, başı açık ve yalınayak şekilde mağdur ailenin önünde diz çöker, af dilerdi.

 

Törensel Barış Jesti (Öpücük ve El Sıkışma)

Dudaktan veya yanaktan öpüşme (zoen), taraflar arasındaki eşitliği ve barışı simgelerdi. Zamanla öpücük yerini el sıkışmaya veya ortak yemek/içki törenlerine bıraktı.

 

Dini Hazırlıklar ve Hac

Kurbanın ruhunu teskin etmek için şapeller yaptırılır, manastırlara bağışta bulunulur veya katile dini hac seyahatleri yükümlülük olarak verilirdi.

 

Bu seremoniler asla bireysel değil, tamamen bir "aile hadisesi" ve kolektif bir meseleydi.

Katilin tüm akrabaları potansiyel intikam hedefi olduğundan, barışma seremonisine yüzlerce kişilik akraba grubu katılır ve barış parasını birlikte öderlerdi.

 

Kan davası (intikam) tek taraflı değerlendirmeye dayandığı için bir toplumsal denetim mekanizması değildir; aksine toplumsal denetimi sağlayan şey barışma törenleridir.

 

İnsanlar yerleşik şiddetten büyük bir korku duymuyordu, şeref için kan dökmeyi ve intikamı günlük hayatın olağan bir parçası kabul ediyordu.

Asıl korku kaynağı; Tanrı'nın gazabı, beklenmedik ani ölümler ve şehirlerarası yollardaki soygunculardı.

 

Barışma, kovuşturma ve af

Zamanla şehir konseyleri ve prensler barışmayı zorunlu hale getirerek şahsi intikamın önüne geçmeye çalıştılar.

Siena gibi kentlerde katilin maktulün ailesiyle barışması, mahkemenin davayı düşürmesini sağlayan bir "ceza görmeme" teminatıydı.

İngiltere'de ise sivil uzlaşılara izin verilmeyerek öldürme yetkisi kraliyet mahkemelerine devredildi.

 

Mahkemeler faillerin toplumsal konumuna ve cinayetin işleniş biçimine göre farklı kovuşturma usulleri uygulamıştır. Gizlice adam öldürenler veya yol kesen soyguncular, güçlü aile bağlarından da yoksun oldukları için doğrudan idam edilirdi. Adil bir kavgada veya intikam amacıyla cinayet işleyen failler hafif cezalara (para cezası veya kısa süreli sürgün) çarptırılırdı.

 

Hollanda ve Kuzey Almanya’da akrabaların maktulün elini kesip balmumunda saklaması ve duruşmaya getirmesi teşvik edilmiştir. Leiden’daki 1509 tarihli kararnameyle, kurbanın kesilen elinin mahkemeye getirilmesi adeti, "tabii olmayan bir eylem biçimiydi; gayri ahlakiydi ve ölenin akrabaları açısından üzüntü uyandırıcıydı" denilerek kaldırıldı.

 

Adli kovuşturmaya uğrayan katiller için bir diğer emniyet supabı kiliselere, manastırlara veya ayrıcalıklı sınır bölgelerine sığınmaktı. Bu mekânlar, yargılamadan kaçan katiller için müzakere yürütme ve barışma sürecini başlatma alanı sağlamıştır.

Prenslerin sunduğu af mektupları (pardon letters) ise yargılamadan kaçan katillerin uydurduğu hikayelerle adeta "arşivdeki bir edebiyat" haline gelmişti.

Kıta Avrupası'nda hükümdarın verdiği af mektupları yerel mahkemelerde tasdik edilmek zorundaydı. Bu süreçte maktulün ailesi maddi tazminat alarak barış anlaşmasını tazelemiştir.

 

Öldürmenin suç haline gelmesi: Son aşama

Süreç, 17. yüzyıl ortalarında öldürmenin tamamen suç sayılmasıyla son aşamasına ulaştı.

Kutsal Roma İmparatorluğu'nda 1532 tarihli Carolina yasası nefsi müdafaayı daraltırken, Kalvinist kilise meclisleri de barışma seremonilerini bir "günah" olarak nitelendirip yasaklanması için çalıştı.

 

Öldürmeyi suç saymanın paradoksu

Şiddeti tekeline almak isteyen devletlerin, mülkiyet suçlarını ve hırsızlığı hızla cezalandırmasına rağmen, şeref kavgalarına ve kışkırtma sonucu işlenen cinayetlere çok daha uzun süre müsamaha göstermiş olması bir paradokstur.

Çünkü hırsızlık başından beri haysiyetsizce kabul edilirken, erkeklerin dövüşleri şeref alanı içinde görülüyordu.

 

3. Kılıçlar, Bıçaklar ve Sopalar: Erkek Erkeğe Kavgada Toplumsal Tabakalaşma

1704 tarihli Amsterdamlı bahçıvan Warnaar ile Hendrik Blok vakası: Üst tabakanın değerlerine uyum sağlayan saygın meslek erbabı veya halk genellikle korunma amacıyla sopa kullanırken; düzenli işi olmayan, alt sınıfa mensup ya da kaba işçiler hemen bıçak çekmeye eğilimliydi.

 

Ortaçağ tutumlarının sürdürülmesi

1600'ler civarında, kişinin kendisine yapılan hakarete veya meydan okumaya bedenini/gücünü ortaya koyarak karşılık vermesini gerektiren geleneksel şeref anlayışı tüm sınıflarda egemendi.

 

Ev Tacizleri

Almanya'da ve Roma'da yaygın olan bu geleneksel utandırma ritüelinde, bir adam diğerinin evinin (hanesinin) önüne gidip küfürler, tehditler savurur, taş atar veya kapıya vurarak içerideki erkeği dışarı (dövüşmeye) çağırırdı. Başkasının evine izinsiz girmek "şerefsizlik" sayıldığı için dışarıda beklenirdi; evdeki erkeğin ise hanesini ve yakınlarını korumak adına dışarı çıkıp dövüşmesi bir şeref göreviydi.

 

Şiddetli çatışma ve kavga kültüründen barışçıl bir yaşam tarzına doğru ilk belirgin kopuşu ruhban sınıfı gerçekleştirdi.

Üst ve orta sınıflar; mülk sahibi, hesapçı girişimciler ve devlet görevlileri haline geldikçe kaba fiziksel güce dayalı şiddetten uzaklaştılar. Şiddet, giderek alt sınıflara özgü bir yaşam tarzı olarak algılanmaya başlandı.

 

Devlet otoritesinin zayıf kaldığı veya sınır/dağlık bölgelerde (Korsika, İskoçya dağlık bölgeleri, Auvergne vb.) kan davaları ve klan çatışmaları daha uzun süre devam etti.

 

Formel düellonun ortaya çıkışı

16. yüzyılda İtalyanlar tarafından icat edilen formel düello, kalleşlik ve pusu yerine önceden planlanmış, kurallara bağlı ve "kibar davranış repertuarlarının bir parçası" olan bire bir dövüşü ifade ediyordu.

Kılıç (rapier) kullanımı kas gücünden ziyade teknik beceri gerektiriyordu.

Devlet ve kilisenin yasaklarına rağmen, düello seçkinlerin statülerini sergileme aracı oldu.

 

Halk düelloları

Seçkinler kılıçla dövüşürken, alt sınıftan erkekler bıçak kullanmaktaydı.

Amsterdam mahkeme kayıtlarında tipikleşen halk düellolarında, barda başlayan tartışma sonrasında "gel benimle, dışarı çıkalım" denilerek sokaktaki fenerin altına çekilinir ve "sta vast" (sıkı dur) denilerek bıçaklar çekilirdi.

Bu dövüşlerde teke tek dövüşme kuralına uymak şerefli kabul edilir, üçüncü şahıslar sadece dövüşenleri ayırmak için araya girerdi.

Bıçağa karşı kendisini sopa veya bastonla savunanlar ise genellikle saygın vatandaşlardı. Nicolaes Petter’in 1674 tarihli güreş kitabında, bıçaklı saldırganlar "sulanmış beyinleri akılla yola getirilemeyecek, son derece mantıksız ve zapt olunmaz alçaklardır" şeklinde tasvir edilmiştir.

 

Adil dövüşün sınırları

İngiltere’de halk düelloları daha çok yumruk yumruğa "boks maçları" şeklinde gerçekleşirdi.

Büyük şehirlerde ise Mohocklar gibi seçkin çeteler veya Amsterdam’daki Yahudi-Hıristiyan mahalle dövüşleri gibi kolektif gençlik şiddeti görülürdü.

 

Kişiler arası şiddetin azalışı

1600'lerden 1800'e kadar olan süreçte, Avrupa genelinde cinayet oranlarında devasa bir düşüş yaşandı.

Şerefin ruhanileşmesiyle birlikte, asilzade ve burjuvalar dövüşmeyi bıraktı. Kibar bir adamın özellikleri, "Sözle veya davranışla başkalarını incitmemek, onlara saygısızlık etmemek, sövmemek ya da onları küçük düşürmemek" olarak yeniden tanımlandı.

 

4. Ataerkillik ve Halinden Memnun Olmayanlar: Kadınlar ve Ev içi Ortam

Erkek şerefi fiziksel kahramanlık, cesaret ve korumacılığa dayanırken; kadın şerefi neredeyse tamamen cinsellikle (iffet, namus ve sadakat) ve hakkında olumsuz laf çıkmamasıyla sınırlandırılmıştır.

 

Erkek hakkında konuşuluyorsa; kadın ise hakkında konuşulmuyorsa şerefli kabul edilirdi.

 

Saldırgan kadınlar

Kadınlar şiddete başvurduklarında, hedefleri neredeyse her zaman erkekler değil, yine başka kadınlar olmuştur.

Kadınların cinsel şereflerini korumak için, kocalarının metreslerinin veya rakiplerinin burnunu kesmeleri oldukça yaygın bir intikam ritüeliydi.

Burun kesmek; diğer kadının güzelliğini ve cinsel çekiciliğini yok etmeyi simgeleyen, bedenle bağlantılı bir şiddet biçimiydi.

 

17. yüzyılda kadınların işlediği genel suçların oranı %30-40 civarındayken, 18. yüzyıldan itibaren düşerek 20. yüzyıl başında %10 seviyelerine gerilemiştir.

 

Cenevre'de (1760) Emilie Breil adındaki genç kızın, kendisi ve arkadaşı hakkında iffetsiz dedikodular çıkaran bir adama karşı kılıç çekip düello yapması ve adamı yaralaması dönemi için istisnai bir vakadır.

 

Şiddete alışkın ve agresif davranabilen az sayıdaki kadın ise genellikle büyük kentlerde (Paris, Amsterdam gibi) alt sınıf erkek gruplarıyla dirsek temasında olan, taklit yoluyla bu davranışları öğrenen ya da geneletçilik/fahişelik yapan çevrelerden çıkmaktaydı.

 

Kadınların yabancılar ve tanıdıkları tarafından kurban seçilmesi

Erkeklerin kadınlara yönelik şiddeti daha çok aşağılama sembolleri taşıyordu.

 

Şaplak

Özellikle Hollanda'da alt sınıf erkeklerin eşlerine, sevgililerine veya tanıdık kadınlara uyguladığı, fiziki olarak öldürücü olmayan ama küçültücü bir davranıştı.

 

"Baş Bozma" (Uncoiffing)

Bir kadının şapkasını veya başörtüsünü çekip almak ya da kesmek, fiziki zarardan ziyade sembolik şerefe yapılan ağır bir saldırıydı. Erkeğin şapkası mertliğini temsil ederken, kadınınki iffetini temsil ediyordu. Kadının başlığını bozmak, onun zaten iffetsiz olduğunu iddia etmek ya da itibarını lekelemek anlamına geliyordu.

 

Tecavüz

Tecavüz eylemi uzun süre kadının koruyucusuna (kocası ya da babasına) yönelik bir mülkiyet ihlali sayılmış, zamanla ahlaki bir suç olarak görülmüştür.

Ortaçağ'ın sonlarından itibaren kadınlar cinsel itibarlarını korumakla yükümlü kılındı.

Tecavüzcüler ve şahitler sıklıkla kadının kışkırtıcı davrandığını ileri sürerdi. Tecavüz sonucu hamile kalmanın cinsel ilişkiye rıza gösterildiğinin kanıtı sayılması gibi yaygın yanlış inanışlar vardı.

 

Öldürme vakalarında kadın kurbanların oranı 18. yüzyılda %27’ye kadar yükselmiştir.

Genel öldürme oranının yüksek olduğu (bıçak kavgalarının yaygın olduğu) dönemlerde kadın kurbanların yüzdesi düşmekte; genel cinayet oranları düştüğünde ise kadın kurbanların oranı (yaklaşık üçte bir seviyesine) yükselmektedir.

 

Zehirleme muamması

Zehirlemenin bir kadın suçu olduğu inancı yaygın bir yargıdır. Bununla birlikte zehirleme suçunda kadınların payı belirgin şekilde daha yüksektir.

Kadınların zehirleme eylemlerindeki ana motivasyonlar genellikle çözümsüz evlilik çatışmaları, kötü muamele, yaşlı dullarla yapılan zoraki evlilikler ve sonradan ortaya çıkan hayal kırıklıkları ya da bir başkasıyla evlenme arzusuydu.

19. yüzyıldan itibaren ise cenaze ve hayat sigortası parası elde etmek gibi maddi kazanç amaçlı (arsenikle toplu öldürme) vakalar görülmüştür.

Arsenik ("veraset tozu") en yaygın kullanılan zehirdi. Adli tıp geliştikçe otopsilerde ölü doğumu saptamak için ciğerlerin suda yüzdürülmesine dayanan "akciğer testi" kullanılmaya başlanmıştır.

 

Ev içi şiddet

Çekirdek ailenin yükselişiyle birlikte kocanın egemenliğindeki "mikro ataerkillik" pekişti. Kan davalarının azalması, dolaylı olarak ev içi gerilimlerin ve şiddetin artmasına zemin hazırladı.

 

Eşlerini aşırı döven ya da karısından dayak yiyen kocalar, mahalleli tarafından "charivari" (teneke çalma) gibi utandırıcı törenlerle cezalandırılırdı.

 

18. yüzyıldan itibaren romantizmin ve duygusallığın öne çıkmasıyla, eşler arasındaki psikolojik yakınlık arttı. Bu durum, duygusal krizlerin ve aşk facialarına dayalı cinayetlerin önünü açtı.

 

Tarih boyunca genel cinayet oranları düşerken, toplam cinayetler içinde yakınlar arası cinayetlerin payı sürekli artmıştır.

16. Yüzyıl öncesi: Yakın ilişki cinayetlerinin oranı %5 - %10 civarındadır.

19.-20. Yüzyıl: Yaygın oran %40 - %50 ve üzerine ulaşmıştır.

 

Eş cinayetleri üç grupta incelenir: "ceza dolayımlı" (Erkeğin kadını cezalandırma hakkı olduğu inancıyla uyguladığı sistematik şiddetin raydan çıkarak ölümle sonuçlanması), "öfke dolayımlı" (Anlık tartışma, öfke patlaması ve kaza sonucu meydana gelen öldürme olayları) ve modern çağın aşk facialarıyla özdeşleşen "gerilim dolayımlı" cinayetler (Romantizm çağıyla birlikte beliren; birikmiş psikolojik gerilimlerin, üçüncü şahıs (aşık) varlığının veya ayrılık krizlerinin yol açtığı patlamalar).

Örneğin, eşiyle birlikte kocasını pusuya düşürüp bıçakla öldüren Helena Knoop vakası gerilim dolayımlı cinayete prototip oluşturur.

 

Günümüze doğru bir bakış

Kadınlar genellikle yabancıları veya alelade tanıdıkları değil, kendi yakın çevrelerindeki kişileri öldürmüşlerdir.

Modern dünyadaki yakın ilişki cinayetleri neredeyse tamamen "gerilim dolayımlı" kategoriye girmektedir.

Duygusal ve psikolojik bağların öne çıkması ile boşanmaların sıklaşması, ilişkilerde kendine has yeni krizler ve özel gerilimler doğurmuştur. 18. yüzyıldan itibaren tırmanan gerilim dolayımlı cinayetler, bu dönüşümün bir uzantısıdır.

 

5. Masumiyetin Belirtileri: Bebekler ve Deliler

Sir Walter Scott'ın Mid-Lothian'ın Kalbi adlı romanındaki Effie Deans karakterinin hikayesi

1730'larda geçen olayda Effie Deans, hamileliğini gizlediği ve bebeğinin doğal sebeplerle öldüğünü kanıtlayamadığı için idama mahkûm edilir.

 

Çöpe atılan bebekler

Reform ve Karşı Reform hareketleri sonrasında evlilik dışı cinsel ilişkiye yönelik toplumsal ve dini baskılar artmıştır. Evlenmeden hamile kalan hizmetçi ve işçi kadınlar işlerini kaybetme, toplumdan dışlanma ve cezalandırılma korkusuyla hamileliklerini gizlemek durumunda kalmışlardır.

 

Gayrimeşru hamile kalanlar yenidoğan bebeklerini (neonaticide) gizlice tuvaletlere, kanallara ya da gübre yığınlarına atarlardı.

Fransa (1556) ve İngiltere (1624) gibi ülkelerde, bekar bir kadının doğumunu gizlemesini doğrudan cinayet kanıtı sayan son derece sert yasalar çıkarıldı.

 

Hamileliği ve doğumu gizleyebilen kadınlar çoğunlukla aile ya da arkadaşlarından oluşan bir destek ağına sahipti. Bu tür bir ağ kuramayan yoksul kadınlar veya ev hizmetçileri oransız biçimde daha fazla yakalanıp kovuşturmaya uğrardı.

 

Akıl hastası katiller

Sanayileşme öncesi Avrupa'da, mantıklı bir gerekçe (kavga, hırsızlık, intikam) olmaksızın en yakınlarına veya sebepsiz yere yabancılara saldıran kişiler "akıl hastası" olarak kabul edilirdi.

Ortaçağ'dan beri tehlikeli delilik içinde hareket eden katillerin cezalandırılmayıp bir kuruma kapatılması esastı.

16. ve 17. yüzyıllarda dini takıntılarla veya kulaklarına şeytanın fısıldadığını iddia ederek işlenen cinayetler ruh kovma veya şerri güçlerle açıklanırken, 18. yüzyıla doğru bu durumlar yerini seküler ve tıbbi (örneğin "melankoli") teşhislere bıraktı.

18. yüzyılda, sanıkların akıl sağlığı "monomani" (tek bir konudaki delilik) gibi adli tıp kavramlarıyla mahkemelerde daha detaylı sorgulanmaya başlandı.

 

İntihar: Dolaylı ve doğrudan

Yaşamaktan bıkan veya ölmek isteyen ancak kendi canına kıyarak lanetlenmek istemeyen kişiler (çoğunlukla kadınlar), idam cezası alarak ölme yolunu seçtiler. Bunun için idam gerektiren ağır suçlar işlediler ya da uydurdular.

Dolaylı intihara başvuranlar sıklıkla masum/günahsız olduklarına ve doğrudan cennete gideceklerine inandıkları başkalarının çocuklarını öldürdüler. Böylece kurbanın ruhunu kurtardıklarına inanıp vicdanlarını rahatlatıyor ve idam edilerek günahlarından arınmış bir şekilde öleceklerini düşünüyorlardı.

 

Erken modern dönemin sonlarında ve Aydınlanma Çağı'nda intihar, şeytanın bir kışkırtması veya bir suç olmaktan çıkıp melankoli, ağır öfke ya da ruhsal maraz durumlarının bir sonucu olarak görülmeye başlandı.

Montesquieu, Voltaire ve Hume intihar hakkını kuramsal olarak savunurken; Goethe ve Rousseau gibi yazarlar eserlerinde bu eylemi romantize ettiler.

17. ve 18. yüzyıllardan itibaren cinayet oranları düşerken intihar oranlarında belirgin bir artış görüldü. Psikiyatri ve sosyoloji (Emile Durkheim) intiharı ahlaki yargıların ötesinde bir toplumsal ve tıbbi olgu olarak ele aldı.

 

Yenidoğan cinayetleriyle deliliğin yakınlaşması

1800'lerden sonra doğum gizleme yasaları kaldırıldı.

Robert Gooch’un saptadığı ve kadının doğum sonrası hassasiyetini niteleyen "puerperal delilik" (doğum sonrası depresyon) kavramıyla birlikte, bebeğini öldüren anneler idam yerine tımarhaneye gönderilmeye başlandı.

 

20. yüzyılda doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaşması, kürtaj kısıtlamalarının kaldırılması, evlilik dışı çocuklara yönelik toplumsal baskının azalması ve refah yasaları sayesinde yenidoğan cinayetleri yoksulluk ya da utanç odaklı bir suç olmaktan çıkarak istatistiksel olarak neredeyse yok denecek oranlara geriledi.

 

6. Az'ın Kısaltması Olarak M: Cinayetin Marjinalleşmesi, 1800-1970

Fritz Lang'ın M (1931) Filmi

Film, Berlin'de çocukları hedef alan bir seri katili, katilin polis tarafından yakalanamaması üzerine şehrin suç örgütlerinin (yeraltı dünyası) işlerinin aksaması nedeniyle katilin peşine düşmesini anlatır. Katil, sırtına tebeşirle "M" (Murderer/Katil) harfi yazılarak işaretlenir ve suçlular tarafından kurulan bir "halk mahkemesi" önünde yargılanır.

 

19. yüzyılın ortalarından itibaren toplumdaki sıradan, alt sınıf kavgasına dayalı öldürme vakaları azaldıkça, geriye kalan cinayetlerin yapısı daha "karanlık" ve marjinal bir hal almıştır. Seri katil olgusu bu dönemin belirgin bir korku unsuru olarak öne çıkmıştır.

 

Avrupa çapında cinayet oranları 1880'e kadar belirgin bir düşüş göstermiştir. Manuel Eisner'ın verilerine göre 100.000 kişi başına düşen yıllık ortalama cinayet oranları:

18. Yüzyılda: 3,2

19. Yüzyılda: 2,6

20. Yüzyılda: 1,4 seviyesine gerilemiştir.

 

İç Bölge (Kıta/Batı Avrupa): Cinayet oranlarının düşük ve düşüş eğiliminde olduğu bölgedir.

 

Dış Bölge (Şiddet Çemberi): İrlanda'dan Akdeniz'e, Balkanlar ve Doğu Avrupa üzerinden Finlandiya'ya uzanan bölgede cinayet oranları görece daha yüksektir.

 

Akdeniz Bölgesi: En yüksek şiddet oranlarına sahiptir. Korfu/Kefalonya'da 19. yüzyıl başında oran 12,4, Roma'da 1850-1880 arasında 10-12 seviyelerindedir.

 

Yeni polis ve yeni korkular

19. yüzyılda "yeni polis" teşkilatlarının kurulması, sokak lambaları, parmak izi analizi (Stratton kardeşler davası) ve sporların kurallaşması (futbol, Queensberry boks kuralları) bireysel şiddeti azalttı.

Ancak basının etkisiyle "boğazlayıcılar" (garotters), "koşuşturanlar" (scuttlers) ve Paris’teki "Apaçiler" gibi gençlik çeteleri etrafında büyük ahlaki panikler yaratıldı.

 

Erkek erkeğe kavga ve işçi sınıfı

Burjuvazinin barışçıllaşmasıyla birlikte, fiziksel dövüşler tamamen alt sınıfa ve kırsal alanlara (Haut Quercy gibi) sıkıştı.

İşçiler teke tek yumruk kavgalarında belirli adil dövüş kurallarına bağlı kalıyorlardı.

 

Üst sınıflar ve formel düello

Şiddet yalnızca alt tabakaya özgü olmamış, orta ve üst sınıflarda da aile içi ile aile dışı cinayet ve çatışmalar şeklinde görülmüştür.

Ancak, milliyetçi duyguların yükselmesiyle 19. yüzyılda düello, "ilk kan akana kadar" dövüşme kuralıyla orta sınıflar arasında da canlandı.

İtalya'da düello, özellikle parlamentarizmin gelişimiyle politik nitelik kazanmış; gazete eleştirileri veya siyasi hakaretler düelloyla yanıtlanmıştır.

Düello, Birinci Dünya Savaşı'nın siperlerindeki büyük yıkım ve dehşet ortamıyla birlikte etkisini kaybetmiş ve ortadan kalkmıştır.

 

Kadınlar ve Crime Passionnel

Jürili sistemin ve adli tıp uzmanlığının gelişmesiyle, aşk ve kıskançlık uğruna işlenen cinayetler (crime passionnel), özellikle fahişeleri veya kendilerini aldatan eşleri cezalandıran kadınlar ("vitrioleuses" - kezzap atanlar) kamuoyunda ve jüriler nezdinde büyük sempati kazandı.

Algının aksine, tutku suçlarının çoğunu (%82) kadınlar değil, erkekler işlemiştir.

 

Canavarlar ve fanatikler

Dumollard ve Karındeşen Jack gibi cinsel sadizme dayalı ilk modern seri katiller belirdi.

Kitle katillerinin temel güdüsü çoğunlukla soygun veya maddi kazançtı.

 

Tarihteki Erken Seri Katil Örnekleri

Martin Dumollard (Fransa, 1855-1861): Fransa'da kırsal alanlarda kadınları hedef alan, bilinen ilk seri katil adaylarındandır.

 

Eusebe Pieydagnelle (Fransa, 1871): Genç kızları öldürerek cinsel tatmin sağlayan fail.

 

Garayo (İspanya, 1870-1879): Kadınları boğazlayıp tecavüz eden fail.

 

Callisto Grandi (İtalya, 1873-1875): Kendisiyle alay edildiği gerekçesiyle küçük erkek çocuklarını hedef alan fail.

 

20. Yüzyılın Başındaki Ünlü Vakalar: Henri Vidal (1901), dul kadınları avlayıp eşyalarını çaldıktan sonra fırında yakan Henri Landru (1915-1919), gırtlak ısırarak genç erkekleri öldüren Fritz Haarmann (Almanya, 1918-1924) ve Jürgen Bartsch (Almanya, 1960'lar).

 

Sadi Carnot ve Paul Doumer gibi devlet başkanlarına yönelik suikastlar düzenlendi, faşist lider Mussolini'ye ise Violet Gibson tarafından başarısız bir suikast girişiminde bulunuldu.

 

İki dünya savaşı ve sonraki etkileri

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında ve hemen sonrasında cinayet oranlarında geçici yükselmeler yaşansa da savaşların sivil hayattaki kişisel şiddet düzeyini kalıcı olarak vahşileştirmediği, oranların hızla savaş öncesindeki düşük seviyelerine gerilediği görülmüştür.

 

Şiddetin en alt noktaya inişi

1950'ler ve 1960'lar Batı Avrupa tarihinde şiddetin en alt noktaya indiği, cinayet oranlarının tarihsel olarak en düşük seviyede seyrettiği "altın çağ" oldu.

Hippi gençlik kültürü bu barışçıl ve şiddet karşıtı dönemi simgelemekteydi.

 

7. Tersine Dönen Durum: 1970'ten Günümüze

David Lepoutre’nin 1990’larda Paris banliyösünde yaptığı antropolojik gözlemler; eğitimli, başarılı gençlerin bile kamusal/ortak alanlarda idrar yapma veya çöp atma gibi davranışlar sergileyebildiğini göstermektedir.

 

Cinayetlerin sıklığı

1970'lerden itibaren Avrupa genelinde cinayet oranları %50'nin üzerinde bir artış göstermiştir.

 

1950-1960’larda 100.000 kişi başına 0,8–1,0 bandında olan cinayet oranları, 1970’lerden itibaren artarak 1990’larda 1,4 seviyesine ulaşmıştır. 1990’ların ortalarından itibaren sabitlenip bazı yerlerde düşüşe geçse de halen 1970 öncesinin oldukça üzerindedir.

 

Acil tıbbi müdahalelerin ve hastaneye ulaşım hızının artması, ölümlü yaralanmaları engellediği için cinayet istatistiklerinin gerçekte olduğundan daha düşük görünmesini sağlamaktadır.

 

Saldırı oranlarındaki artış, kısmen halkın ve polisin şiddete karşı hassasiyetinin artmasından (şiddet enflasyonu - "violence inflation") kaynaklanmaktadır.

 

Geçmiş yüzyıllarda kırsal alanda daha yüksek olan şiddet vakaları, günümüzde büyük şehir merkezlerinde, gece hayatı ve eğlence mekanlarının çevresinde yoğunlaşmıştır.

 

1970’lerden itibaren hız kazanan göç, mahalle ölçeğindeki etnik/dini bölünmeler, yasadışı uyuşturucu pazarının büyümesi, örgütlü suçlar, otoriteye duyulan hürmetin azalması ve bireyciliğin yükselişi şiddet dinamiklerini tetikleyen temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır.

 

Şiddetin doğası

Genç erkeklerin dahil olduğu sokak kavgaları ve düellolar yeniden artış göstermiştir.

Özellikle imtiyazlardan yoksun ve etnik/ırksal azınlık grupları arasında geleneksel erkek şerefi (veya popüler adıyla "saygı") anlayışı belirleyici olmuştur. Bir hakarete, ters bir bakışa veya cinsel/ailevi itibara yönelik bir tehdide fiziksel şiddetle (veya bıçakla) yanıt verme zorunluluğu bu kavgaları tetiklemiştir.

Sokak düzeyindeki görece zararsız gençlik şiddetinden uyuşturucu ticaretine geçen ergen ve genç yetişkinlerin ateşli silahlar taşıması ve kullanması, ölümcül şiddeti artırmıştır.

 

Modern kaygılar

Jamie Bulger Vakası (İngiltere, 1993)

10 yaşındaki iki çocuğun 3 yaşındaki bir bebeği kaçırıp öldürmesi, medyanın ve kamuoyunun büyük tepkisini çekmiş; suçluların çocuk olması nedeniyle istisnai bir kaygı uyandırmıştır.

 

Marc Dutroux Vakası (Belçika, 1996)

Seri katilin elinden kurtulan çocuk kurbanların ardından, soruşturmadaki ihmalleri protesto etmek amacıyla Brüksel'de 300.000 kişinin katıldığı "beyaz yürüyüş" düzenlenmiştir.

 

Feminist Hareket

Kadına yönelik ev içi şiddet, tecavüz ve çocuklara yönelik şiddet konularına odaklandı.

 

Hollanda ve Belçika’da yabancıya saldırma ve sokak soygunu temel kaygı kaynağı haline geldi.

 

Türkiye ve Güney Asya kökenli topluluklarda cinsel şerefle (namus) bağlantılı cinayetlere hassasiyet gelişti.

 

Şiddet vakalarının ardından gece nöbetleri tutmak, anıt dikmek, çiçekler bırakmak ve kurbanların isimlerini sıralamak gibi ortak anma ritüelleri gelişti.

 

2001 sonrasında dünya genelinde kaygı teröre odaklandı.

 

Sonuç

Ortaçağ’da cinayet oranları çok yüksek olmasına rağmen insanlar cinayetten korkmuyordu. 19. yüzyıla doğru cinayetler azaldıkça cinayet korkusu ve duyarlılığı arttı.

 

Şiddetin en düşük seviyede olduğu 1950'ler ve 1960'larda farklı toplumsal kaygılar öne çıkarken; 1970'lerden sonraki cinayet artışına şiddete karşı yükselen bir toplumsal duyarlılık eşlik etti.

 

Toplumsal gruplar arasındaki güç (kudret) farklılıklarının giderek azalması, davranışlardaki resmiyeti azaltmıştır.

 

Son yıllarda öldürme oranlarında görülen küçük artışlar; küreselleşme, göç, organize suç ve ulus-devletlerin izafi zayıflaması gibi geçiş dönemi etkenlerine bağlanabilir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder