Siniša
Malešević - Savaşın ve Şiddetin Sosyolojisi -
Notlar
The Sociology of War and Violence
Mütercim: Suzan Sarı, Hece Yayınları, Ankara, 2018
Giriş
İnsanın şiddet ve savaşla ilişkisi son derece karmaşık ve
paradoksaldır.
Bir yanda yasal sistemler tarafından şiddet eylemleri
evrensel olarak lanetlenirken, diğer yanda popüler kültürümüz, kitle iletişim
araçlarımız ve sanatta şiddet imgesine karşı bariz ve yaygın bir cazibe, hatta
saplantı vardır.
İnsan doğasına dair iki zıt perspektif; bunlardan ilki
insanın özünde dönek, bencil olduğunu ve doğal durumumuzun "her insanın
her insana karşı savaşı" içerdiğini savunur (Machiavelli ve Hobbes).
İkinci perspektif ise (Rousseau, Kant, Paine), insanın
esasen barışçıl ve şefkatli olduğunu, ancak özel mülkiyet ve benzer toplumsal
rahatsızlıkların etkisi altında vahşileştiğini öne sürer.
Sosyolojik açıdan bakıldığında ise her iki yaklaşım da
eksiktir.
Şiddet, doğuştan gelen biyolojik veya psikolojik bir
refleksten ziyade, yoğun toplumsal eylem gerektiren bir olgudur. İnsanlar
bireysel olarak şiddet eylemlerinde başarılı değildir, fiili şiddetten kaçınma
eğilimindedir ve yalnızken kavgaya girme olasılıkları çok azdır.
Başarılı her şiddet eylemi zorunlu olarak kolektif
koordinasyon, hiyerarşi ve örgütlenme içerdiği için bütün savaşlar kaçınılmaz
olarak toplumsal olaylardır. Geniş ölçekli ve uzatmalı kolektif şiddet
eylemleri ise iki asli bileşene dayanır: karmaşık, yapısal ve örgütsel kapasite
ile etkili bir meşrulaştırıcı ideoloji.
Örgütlü Şiddetin İki Temel Ayağı
Baskının Kümülatif Bürokratikleşmesi
Max Weber'in "rasyonalitenin demirden kafesi"
teşhisine dayanan bu süreç, geleneksel eylem biçimlerinin yerini yavaş yavaş
kişisel olmayan kurallara ve bürokratik düzenlemelere bıraktığı toplumsal bir
çevre yaratır. Bürokratikleşmenin sanılanın aksine ekonomik değil, askerî
kökenleri vardır; nitekim bütün disiplinlerin anası askerî disiplindir.
Gelişmiş bir toplumsal örgütlenme olmadan etkin bir şiddet
kullanımı veya tehdidi olamaz.
Tarihsel süreçte ulus-devletler kendi sınırları içinde
şiddet kullanımını tekelleştirmekle kalmamış, toplumun tamamını savaşmak üzere
askere alarak can kayıplarını çarpıcı oranda artırmıştır.
Şiddet kapasitesi kurumsallaştıkça imha gücü de katlanmıştır
(Örn: Orta Çağ başında tüm savaşlardaki toplam kayıp 60 bin civarındayken, 20.
yüzyılda savaşlarda 110 milyon insan ölmüştür).
Merkezkaçsal (Kitlesel) İdeolojikleşme
İnsanlar bireysel olarak şiddetten sakındıkları için
başarılı bir savaş, karmaşık toplumsal örgütlerin dâhili cezalandırıcı
etkilerinin yanı sıra meşrulaştırıcı bir ideoloji gerektirir.
Modernite ile birlikte sıradan insan politize olmuş
(okuryazarlık, vatandaşlık, kitle iletişim); siyasi seçkinlerin merkezde
ürettiği ideolojik anlatılar, kılcal damarlara (merkezkaç) yayılarak kitleleri
savaşa ikna etmiştir.
Kitabın içeriği
1. Bölüm (Klasik Sosyal Düşünce): Klasik teorisyenlerin
(Marx, Weber, Durkheim vb.) savaşı toplumsal değişimin ana motoru olarak
gördüğü, fakat 20. yüzyıldaki "pasifist" okumalarla bu niteliklerinin
üzerinin örtüldüğü gösterilir.
2. Bölüm (Çağdaş Yaklaşımlar ve Örgütsel Materyalizm):
Araçsalcı, kültürelci ve sosyobiyolojik modeller eleştirilerek klasik mirası
güncelleyen "örgütsel materyalizm" yaklaşımı temellendirilir.
3. Bölüm (Tarihsel Kökenler): Mezolitik çağdan erken
moderniteye kadar savaşın toplumsal örgütlenmeyle paralel gelişimi ve zor
kullanımının kurumsallaşması izlenir.
4. Bölüm (Modernite Paradoksu): 18.-20. yüzyıllar arasında
Aydınlanma'nın barışçıl söylemleri ile tarihin en kanlı kitlesel kıyımlarının
aynı anda yaşanmasının yarattığı meşruiyet krizi işlenir.
5. Bölüm (Batı Dışı Modernleşme): Asya, Afrika ve Amerika
örnekleri üzerinden savaşın sadece Avrupa'da değil, küresel ölçekte toplumsal
modernleşmenin ana katalizörü olduğu savunulur.
6. Bölüm (Savaş ve Milliyetçilik): Milliyetçiliği savaşın
tek nedeni veya kaçınılmaz sonucu gören determinist tezler reddedilerek, ikisi
arasındaki ilişkinin bürokratik ve ideolojik süreçlerle kurulduğu açıklanır.
7. Bölüm (Propaganda ve Mikro Dayanışma): Propagandanın
cephe gerisindeki kitleleri etkileyen zayıf bir araç olduğu; ön cephedeki
askerleri savaştıran asıl unsurun ise küçük gruplardaki yüz yüze mikro
dayanışma olduğu ortaya konur.
8. Bölüm (Tabakalaşma ve Örgütlü Baskı): Toplumsal hiyerarşi
ve eşitsizliklerin sürdürülmesinde arka planda çalışan bürokratik baskı
aygıtlarının rolü incelenir.
9. Bölüm (Cinsiyet ve Savaş): Kadınların savaş alanından
dışlanmasının doğuştan gelen veya kültürel sebeplere değil, savaş aygıtının
örgütsel ve ideolojik gereksinimlerine dayandığı gösterilir.
Son Bölüm ("Yeni Savaşlar" Eleştirisi):
Küreselleşme sonrası ortaya çıkan "yeni savaşlar" tezi reddedilir;
güncel çatışmaların da hâlen bürokratikleşme ve ideolojikleşme ekseninde
ilerlediği savunulur.
1. KISIM: KOLEKTİF ŞİDDET VE SOSYOLOJİK TEORİ
Klasik Sosyolojik Düşüncede Savaş ve Şiddet
Klasik sosyologlar genellikle savaş ve kolektif şiddet
çalışmalarını ihmal eder.
Bu ihmalin tanımlanan en yaygın nedeni bütün büyük sosyal
teorisyenlerin hemfikir olduğu sanılan, moderniteyi evrensel rasyonalite,
ekonomik büyüme, bilimsel ilerleme ve barış anlamlarında kavramsallaştıran
Aydınlanma’nın kurucu mirasıdır.
İhmalin asıl nedeni sosyolojiyi savaş çalışmalarından
arındıran yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki anti-militarist sosyal teorinin
hegemonyasıdır.
“Kutsal üçlü” ve örgütlü şiddet
Marx, Durkheim ve Weber'in sosyolojinin kurucu babaları
olarak kanonize edilmesi tarihsel bir temele, yani iki dünya savaşının mirasına
dayanır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyologlar, militarist
fikirlerden uzaklaşarak tabakalaşma, cinsiyet eşitsizliği, kentleşme ve
bürokrasi gibi "pasifist" temalarla ilgilenmişlerdir.
Ancak bu üç klasik düşünür de kendi dönemlerinin militarist
ruhundan kaçamayarak şiddet sorunlarıyla derinlemesine ilgilenmişlerdir.
Durkheim: Pasifizm, savaş ve dayanışma
Emile Durkheim, "kurucu babalar" arasında analitik
ve normatif anlamda en pasifist olanıydı. Evrimci işlevselciliğinde toplumsal
gelişme çatışmaya değil, normatif mutabakata dayanır; bu nedenle savaşı anormal
bir sapma ve zamanla silinecek bir kalıntı olarak görmüştür. Buna rağmen
dayanışma teorisinden çıkan iki değerli katkı sunmuştur:
1.
İntihar çalışmasında, büyük ulusal savaşların
toplumsal ve ahlaki entegrasyonu güçlendirerek bencil ve amaçsız intihar
oranlarında düşüşe neden olduğunu göstermiştir.
2.
Birinci Dünya Savaşı'nı, mekanik dayanışmanın
geçici bir dirilişi ve patolojik bir durum olarak yorumlayarak, devleti ahlaki
evrenin üstünde gören militarist Alman mantalitesini (Heinrich Treitschke)
eleştirmiştir.
Marx: Kapitalizm ve devrimci şiddet
Marx ve Engels, kapitalizmin amansız düşüşü ve toplumsal
düzenlerin devrimci dönüşümünde şiddetin oynadığı tarihî rolün farkındaydılar.
Paris Komünü (1871) deneyimi sonrasında Marx, devletin
kapitalizmin baskıcı bir aygıtı olduğunu ve kapitalizmin bu baskıcı devlet
makinesi imha edilmeden ortadan kaldırılamayacağını savunmuştur.
Şiddeti hızlı bir toplumsal değişme mekanizması olarak gören
Marksist analizde, militarizmin ve orduların gelişimi de ekonomik koşullara ve
teknolojik ilerlemeye bağlı kılınmıştır.
Weber: Şiddet yoluyla ussallaştırma
Weber'in toplumsal teorisi, siyasi yaşamın baskıcı
karakterini ve nihai değerlerin uzlaşılamaz mücadelesini vurgular.
Weber, modern devleti belirli sınırlar içinde meşru fiziksel
şiddet tekelini elinde tutan kurum olarak tanımlayarak şiddeti siyasetin en
önemli aracı olarak görür. Weber'in savaş, şiddet ve modernite ilişkisine dört
temel katkısı vardır:
1.
Batı rasyonalizminin, bürokrasinin ve kapitalist
imalathanelerin temelinde yatan disiplinin kökeni askerî disiplindir.
2.
Savaş, muharipler arasında koşulsuz bir
"feda zümresi" yaratarak toplumsal yaşamın anlamını pekiştirir ve
devlete itibar kazandırır.
3.
Batı Avrupa feodalizmindeki vasallık ve süvari
disiplini, çoklu güç özerkliği yaratarak kapitalizmin yayılması için uygun
koşulları hazırlamıştır.
4.
"Kutsal savaş"lardan modern ordulara
geçiş süreci, savaşmanın da kaçınılmaz olarak rasyonelleştiğini ve
bürokratikleştiğini gösterir.
Klasik toplumsal düşüncede savaş yanlısı gelenek
Klasik toplumsal düşüncede, gücü, savaşı ve şiddeti
toplumsal yaşamın merkezine koyan zengin bir "savaş yanlısı" gelenek
ve çeşitli yaklaşımlar mevcuttur.
Alman savaş yanlısı devletçiliği
Heinrich von Treitschke, devleti özü güç olan antropomorfik
bir kişilik olarak tanımlar ve "devletler yalnızca savaşma yoluyla
oluştuğu için savaş olmasaydı Devlet diye bir şey olmazdı" der.
Kilisenin temeli nasıl İnançsa, ailenin temeli nasıl
Sevgiyse Devletin temeli de güçtür.
Otto Hintze, anayasal devlet gelişiminde "bütün devlet
kurumları aslında askerî kurumdu" diyerek dış politik baskı ve savaşmanın
toplumsal sınıfları ve merkezîleşmeyi nasıl şekillendirdiğini gösterir.
Carl Schmitt ise siyasetin nihai tanımının "dost ve
düşman" arasındaki varoluşsal ayrıma dayandığını ve her politik eylemin
özünde fiziksel öldürme potansiyeli barındırdığını savunur.
Avustro-Amerikan grup mücadelesi paradigması
Ludwig Gumplowicz, toplumun bir grup mücadelesi alanı
olduğunu, grup içi dayanışmanın kültürel benzerlik ve ortak eylem hissi yaratan
"sinjenizm" ile sağlandığını ve devletin kökeninin bir grubun
diğerini şiddetle zapt etmesi olduğunu belirtir.
Gustav Ratzenhofer, rakip grupların "çıkarlarını"
çatışmanın kilit dinamosu olarak tanımlar.
Lester Ward ise "sinerji" kavramını geliştirerek
çatışmayı kozmik bir ilke ve uygarlığın ilerlemesinin en önemli koşulu olarak
görür.
Savaş uygarlığın ilerlemesinin en önde gelen koşuludur…
Alman sosyolojik liberteryanizmi
Franz Oppenheimer, devleti muzaffer bir grubun yenilen gruba
dayattığı bir şiddet ve soygun örgütlenmesi ("politik araç") olarak
tanımlar.
Alexander Rustow ise "süperkatmanlaşma" (bir
grubun diğerini fethetmesi) süreci ve "kültür piramidi" yasası
olmasaydı, karmaşık işbölümüne dayalı yüksek kültürlerin gelişemeyeceğini
savunur.
İtalyan elit teori
Vilfredo Pareto, elitlerin dolaşımında gücü elinde tutan
azınlığın ideolojik hegemonya ve doğrudan güç kullanımına dayandığını belirtir.
Gaetano Mosca ise modern devletin ortaya çıkışını askerî ve
finansal gücün merkezîleşmesi ve ordunun katı hiyerarşik yapısı üzerinden
açıklar.
Tarih her zaman mızrağı kaldıranın ya da tüfeği taşıyanın
kendi egemenliğini küreği tutan ya da tezgâhta dokuyana dayattığını öğretir.
Anglo-Amerikan evrim teorisi
Herbert Spencer, hiyerarşik ve zorba "savaşçı"
toplum ile barışçıl, gönüllü sözleşmelere dayalı "endüstriyel" toplum
tiplerini ayırır.
William G. Sumner ise "etnomerkezcilik" kavramını
ortaya atarak, grup içi barış ve uyumu sağlayan şeyin dış düşmanla yapılan
savaşın zorunlulukları olduğunu savunur.
İçerde barışı yaratan yabancılarla savaşın
zorunluluklarıdır.
Franko-Alman şiddet metafiziği
Georges Sorel, sömürgeci kapitalist devletin yıkılması için
proletarya şiddetinin ve "genel grev" gibi politik mitlerin önemini
vurgular.
Georg Simmel ise Birinci Dünya Savaşı bağlamında savaşı,
gündelik tüketici saplantıyı (mammonizm) yıkan, bireysel yaşamı kolektif
savunmanın emrine veren ve yeni bir toplumsal düzeni mümkün kılan bir
"mutlak durum" olarak niteler.
Savaş yanlısı düşüncenin çağımızla ilişkisi
İki dünya savaşının yarattığı büyük yıkım ve faşizm
tecrübesi, savaşı olumlu veya tarafsız yorumlayan tüm bu militarist kavramların
dışlanmasına ve sosyolojinin tamamen "pasifist" teorilerin
egemenliğine girmesine neden olmuştur.
Ancak 20. yüzyıl ve günümüz, kolektif şiddetin ve vekalet
savaşlarının kesintisiz bir biçimde sürdüğünü göstermektedir.
Bu nedenle, Gumplowicz’in sinjenizmi, Rustow’un
süperkatmanlaşması ve Simmel'in mutlak durum kavramı gibi klasik araçlar,
çağdaş savaş ve şiddet çalışmalarına hâlâ büyük bir analitik değer sunmaktadır.
Çağdaş Örgütlü Şiddetin Sosyolojisi
Çağdaş sosyoloji, klasik öncüllerinin aksine savaşı
neredeyse tamamen ihmal etmiş ve bu alanı siyaset bilimi, uluslararası
ilişkiler ve askerî tarih gibi diğer disiplinlere bırakmıştır.
Bu ihmal, savaş durumlarındaki toplumsal eylemleri açıklamak
yerine, şiddet olaylarının sadece epik hikâyelerle ya da basitleştirici
"sağduyu" açıklamalarıyla ele alınmasına neden olmuştur.
Şiddet ve savaşmanın kaynakları: biyoloji, akıl yoksa kültür mü?
Anaakım sosyolojinin bu alanı boş bırakması, şiddet ve
savaşmanın sosyobiyolojik, rasyonalist ve kültürelci diğer disiplin
kuramlarınca tekelleştirilmesine yol açmıştır.
Genetik savaşma tohumları mı?
Sosyobiyoloji, sosyal davranışların evrimsel kökenleri
olduğunu, organizmaların "kapsayıcı uygunluk" (akraba seçimi)
ilkeleriyle genetik çoğalmayı hedeflediğini savunur.
E.O. Wilson ve Azar Gat gibi düşünürler, insanı genetik
olarak saldırganlığa ve savaşa eğilimli bir yaratık olarak görür ve savaşı
kaynaklar ile üreme üzerindeki biyolojik rekabetin bir uzantısı olarak
tanımlar.
Sosyobiyoloji; toplumsal yapı, kültür ve ideoloji gibi
otonom kurumları göz ardı eder. Bireysel bir psikolojik refleks olan
"saldırganlık" ile örgütlü ve sistematik bir toplumsal olgu olan
"savaş" taban tabana zıttır.
Savaş biyolojik değil, toplumsal
bir olgudur.
İktisadi insan [Homo economicus] ve şiddet çatışması
Faydacı yaklaşımlar, savaşmayı kâr-zarar ve ekonomik
rasyonaliteye indirger. Küreselleşme teorileri (Bauman, Sassen, Kaldor),
ulus-devletlerin gücünün aşındığını ve çağdaş savaşların çok uluslu şirketlerin
ve özel girişimcilerin kâr arayışına hizmet eden "yeni-emperyal"
talan savaşları olduğunu savunur. Rasyonel tercih teorileri ise bireysel
kararlara, "güvenilir taahhüt" ve "bilgi asimetrisi"
problemlerine odaklanır. Stathis Kalyvas, iç savaşlardaki şiddeti yerel
aktörlerin rasyonel ve stratejik ihbar/gammazlama hesapları üzerinden açıklar.
Bu modeller, şiddet eyleminin karmaşık yapısını basit bir
kâr artırma matrisine indirger.
Ayrıca modern ulus-devletlerin bürokratik gücünü hafife alır
ve modern ile pre-modern savaşlar arasındaki niteliksel farkı (seferberlik,
ideoloji ve rasyonel kurum farkları) ıskalar.
Savaş ve şiddetin kültürel temelleri
Kültürelci yaklaşımlar, şiddeti normlar, semboller ve
anlamlar üzerinden açıklar.
George Mosse "savaş deneyimi miti" ve anıtların
savaşı kutsallaştırmasını; Anthony D. Smith "seçilmiş halk" ve
"şanlı ölüm" gibi yarı-dinî ritüelleri; Philip Smith ise savaşları
meşrulaştıran ikili kodlara dayalı yapısal anlatıları (dünyevi, trajik,
romantik, vahiysel) inceler.
Kültürelcilik, diğer toplumsal faktörler pahasına kültürün
rolünü aşırı vurgular. Savaş, salt bir söylem veya anlatı değil, her şeyden
önce örgütlü fiziksel imha, öldürme ve ölmeyi içeren somut ve maddi bir
olaydır.
Örgütsel materyalizm: savaş, şiddet ve devlet
Çağdaş sosyolojide savaşı ve baskıyı temel açıklayıcı
değişken olarak ele alan tek sistematik gelenek örgütsel materyalizmdir.
Bu akım, adını koymasa da klasik militarist düşüncenin
devlet ve savaş tezlerine çok şey borçludur.
Charles Tilly
"Devletleri savaşlar yapar, savaşları da
devletler" tezini savunarak, Avrupa'da ulus-devletlerin askerî seferlerin
maliyetlerini karşılamak amacıyla hızla merkezîleştiğini ve bürokratikleştiğini
gösterir.
Savaş yapma, aynı zamanda ülke içini pasifize eden en önemli
faaliyettir.
Michael Mann
Devletin gücünü "politik güce" eşitleyerek, idari
kontrolün artışını ve toplumsal tabakalaşmanın gelişimini, bireylerin
özgürlüklerini güvenlik ve kaynak karşılığında devlete teslim ettiği
"toplumsal kafesleme" süreciyle açıklar.
Gianfranco Poggi
Politik gücü tamamen baskıcı yaptırımlarla tanımlar; itimat
emri vermek koşul olarak şiddet tehdidi gerektirir. Modern devlet en başından
beri aslında bir savaş yapma tasarısıyla şekillenmiştir.
Randall Collins
Jeopolitik değişmeleri ve devlet yapılanmasını, toplumsal
çatışmanın yüz yüze etkileşim araştırması ve mikro düzeydeki statü
mücadelesiyle birleştirir.
Devlet her şeyden öte ordudur ve polistir ve bu grupların
elinde silah olmasaydı klasik anlamda bir devletimiz olmazdı.
Baskıdan ideolojiye
Örgütsel materyalizm, modernitenin en büyük paradoksunu
açıklamada yetersiz kalır: İnsan yaşamını her şeyden çok kutsayan modern
insanlar, nasıl olur da kitlesel düzeydeki cinayet ve katliamları destekler ve
tolere eder?
Bunun nedeni, bu kuramcıların ideolojiyi ikincil bir güç
olarak görmesidir.
Modern seküler ideolojiler (liberalizm, sosyalizm,
milliyetçilik), geleneksel dinlerin aksine okuryazar kitleleri rasyonel ve
evrenselci bir dille harekete geçirerek, en uç şiddet biçimlerini (Hiroşima'ya
atom bombası atılması, Gulaglar veya giyotinler) "demokrasi",
"özgürlük" veya "eşitlik" adına kolayca meşrulaştırabilir.
Zorlayıcı bir ideolojiyle desteklendiğinde baskıcı gücün
sınırı yoktur.
Şiddet ve toplumsal güç doğası itibariyle birbirine bağlıdır
ve modern devletlerin muazzam gücünün asıl kaynağı, dâhili şiddet kontrolü
üzerindeki tekelleridir. Şiddet, patolojik bir sapma değil, modernitenin ve
toplumsal yaşamın vahşi ve içkin yüzüdür.
2. KISIM ZAMAN VE MEKÂNDA SAVAŞ
Moderniteden Önce Savaş ve Şiddet
Popüler kültürün aksine, savaş insanlığın doğasında her
zaman var olan ilkel bir olgu değildir.
İnsanlar şiddet kullanma konusunda biyolojik olarak
isteksizdir ve savaşın yürütülmesi ancak toplumsal örgütlenme ve ideolojinin
gelişmesiyle mümkün olmuştur.
Savaşmadan önce kolektif şiddet
Mezolitik çağdan önce, avcı-toplayıcı küçük gruplarda
bireysel cinayet oranları yüksek olsa da organize bir toplumsal kurum olarak
"savaş" olgusuna dair inandırıcı hiçbir arkeolojik kanıt yoktur.
Homo sapiens ömrünün %99'unu savaşsız geçirmiştir; zira
savaş için gerekli olan kalıcı yerleşim, nüfus yoğunluğu, teknoloji,
tabakalaşma ve en önemlisi toplumsal örgütlenme henüz mevcut değildi.
Homo sapiens'in ömrünün yüzde 99’undan fazlası savaşma
deneyimi olmadan geçmiştir.
Antik dönemde savaş ve şiddet
Neolitik tarım devrimiyle birlikte depolanabilir gıda
fazlasının oluşması; sınıfların, bürokratik örgütlenmenin, yazının ve idari
kontrolün doğuşuna yol açarak "toplumsal kafesleme"yi başlatmıştır.
Bu tarihsel dönemde iki önemli teknolojik gelişme toplumsal
tabakalaşmayı etkilemiştir: bronz ve demirden yapılmış silahlar.
Bronz silahlar
Üretimi pahalı olduğu için elitlerin elinde bir güç tekeli
yaratmış ve son derece hiyerarşik toplumlar doğurmuştur.
Demir silahlar
Ucuz ve yaygın olması nedeniyle elit tekelini kırmış,
donanımlı milis çiftçilerden oluşan ağır piyade falanjını ve böylece antik
Yunan'da sivil-asker ayrımının olmadığı demokratik siyaseti ve katılımcı
vatandaşlığı doğurmuştur.
Antik Roma ise gücünü, lejyonların tarihte eşi benzeri
görülmemiş rasyonel, yasal ve bürokratik örgütlenme disiplinine ve fethedilen
yerleri "Romalılaştırma" (kültürel ve yasal proto-ideolojik
asimilasyon) kapasitesine borçludur.
Ortaçağda savaş ve şiddet
Roma ordusunun barbarlaşması ve Edirne Muharebesi sonrasında
ağır süvarinin (şövalyelerin) egemenliği başlamıştır.
Doğu Roma (Bizans), Ortodoks Hristiyanlığı devlet ideolojisi
yaparak ve "themata" adı verilen idari/askerî sistemle merkezî gücünü
korumuştur.
Batı Avrupa feodalizmi ise çok-kutuplu, anarşik yapısıyla
sivil toplumun, ticaretin ve akdi hukuk anlaşmalarının gelişmesini teşvik
etmiştir.
Ortaçağ ordularının disiplinsizliği ve devletlerin
vergilendirme/baskı kapasitelerinin zayıflığı nedeniyle feodal savaşlar son
derece küçük ölçekli ve düşük kayıplı çatışmalar olarak kalmıştır.
Ortaçağ savaşlarının nadir ve kısa olduğu ve özellikle
ölümcül olmadığı gerçeğinin şövalyeliğin mertlik değerleri ve akran asillerinin
centilmence davranışları ile ilgisi yoktu, daha ziyade daha doğrudan bir
yapısal nedeni vardı, askerlerin başka askerlere saldırmasını sağlayabilecek
baskıyı kuracak etkin toplumsal örgütlenme yoksunluğu.
Erken modernitenin kurumsal tohumları: Savaş, şiddet ve disiplinin doğuşu
1550-1700 yılları arasında barutlu silahların yaygınlaşması
ve orduların boyutlarındaki devasa artışla karakterize edilen Askerî Devrim,
savaşın doğasını tamamen değiştirmiştir.
Kalvinizm ve Püritenlik gibi Reform Protestanlığı akımları,
savaşı ve kılıç kullanmayı Tanrı’nın bir iradesi olarak meşrulaştırarak, dindar
ve tavizsiz bir savaşçı modeli (Yeni Model Ordu) yaratmıştır.
Nassaulu Maurice ve Gustavus Adolphus gibi Protestan
generaller, Roma disiplinini, talimleri ve yazılı askerî kuralları (İsveç
Disiplini) canlandırarak modern bürokrasinin temelini atmışlardır.
Devlet bütçelerinin %60 ila %95'inin orduya harcanması,
modern ulus-devletlerin ve tüm sivil topluma yayılan idari disiplinin kurumsal
tohumlarını ekmiştir.
Savaşma ve savaşa hazırlık
devletin gelişmesinin en önemli nedeniydi.
Medeniyet ve toplumsal gelişme, sanatsal ve kültürel
ilerlemenin beşiği olduğu kadar en büyük kitlesel yıkımların da kaynağıdır.
İnsanoğlu doğası gereği şiddete dirençliyken, bizi gerçek
birer ölüm makinesine dönüştüren şey, örgütlerin ve ideolojik öğretilerin
kurumsal tuzaklarıdır.
Örgütlü Şiddet ve Modernite
Siyasi rakipleri gayrimeşru ilan etmek için
"barbar" ve "ortaçağa ait" gibi kavramları kullanmak yaygın
bir siyasi etiketleme biçimidir.
Ancak genel algının aksine, modern çağ orta çağlardan daha
az vahşi değildir.
Moderniteyle birlikte şiddet ve savaşma çoğalmış; yirminci
yüzyıldaki örgütlü şiddet kaynaklı ölümler son 5,000 yıldaki tüm savaş
kayıplarının yüzde 75’ini oluşturmuştur.
Modern insanoğlu 100 yılda atalarımızın 4,900 yılda
yapabildiğinin yirmi iki katı adamı öldürmeyi başarmıştır.
Modernite ve şiddet: ontolojik bir uyumsuzluk mu?
Aydınlanma felsefesiyle birlikte savaşın insan eyleminin bir
ürünü olduğu ve önlenebilir olduğu normu yaygınlaşmıştır.
Çağdaş dünya şiddetten tiksindiğini iddia etse de yirminci
yüzyılda doğrudan ve dolaylı nedenlerle 200 milyona yakın insan hayatını
kaybetmiş, 120 milyon kişi de soykırımlarda yok edilmiştir.
Modernite, insan yaşamına değer veren normatif yapısıyla
muazzam kitlesel katliamları ve kitlesel imha araçlarını (nükleer bomba, gaz
odaları vb.) aynı anda barındıran gerçek bir ontolojik uyumsuzluğa sahiptir.
Bu durum, modernitede ortaya çıkan örgütsel ve ideolojik
güçlerin yapısal etkileşimiyle açıklanmaktadır.
Baskının kümülatif bürokratikleşmesi
Aydınlanma değerleri aslında orduların süngü ve topları
eşliğinde ve şiddet içeren devrimci kalkışmalarla kurumsallaşmıştır.
Fransız Devrimi’yle "askerlik yapma hakkı"
yurttaşlık hakkı olarak görülmüş ve kitlesel zorunlu orduların temelleri
atılmıştır.
Napolyon'un başarısı, devletin büyük sayılarda asker
toplayıp onları koordine etme ve denetleme kapasitesine dayanıyordu.
Prusya genelkurmayı ise savaşı idari planlama,
rasyonalizasyon ve profesyonel bir uzmanlık meselesi haline getirmiştir.
Bu büyük orduların bakımı devletin genişlemesini, mali
sistemlerin gelişmesini ve bürokratikleşmesini zorunlu kılmıştır.
Demiryolu, telgraf, makineli tüfek, konserve yiyecek ve
dikenli telin seri üretimiyle savaş endüstriyel ve bürokratik bir evreye
girmiştir.
Askeriye, Weberci rasyonel bürokrasinin en somut örneği
haline gelmiş ve şiddet, kişiliksizleştirilerek "hissiz ve duygusuz bir
araca" dönüştürülmüştür.
Modern ulus-devlet içerideki şiddeti pasifize edip
tekelleştirirken, şiddeti sınırlarının dışına (savaşlara) kanalize ederek
haricîleştirmiştir.
Baskının merkezkaçsal ideolojikleşmesi
İçkin bir savaşma eğilimi olsaydı, insanları savaşa
güdülemek için karmaşık toplumsal sözleşmelere ve beyin yıkama süreçlerine
gerek kalmazdı.
Toplu öldürmeleri meşrulaştırmak için modernite; seküler,
sekülerleştirici ve popüler egemenlik ilkelerine dayanan ideolojileri
(milliyetçilik, sosyalizm, liberalizm vb.) doğurmuştur.
Fransız Devrimi sonrasında, cumhuriyeti karanlık güçlere
karşı savunma amacıyla Maniheist (mutlak iyi-kötü çatışması) bir ideolojik
çevre oluşmuştur.
On dokuzuncu yüzyılın sonunda ise toplumsal Darwinizm ve
"sivilleştirme misyonu" öğretisi, sömürgeci işgalleri ahlaki olarak
meşrulaştırmıştır.
I. Dünya Savaşı, tüm toplumun seferber edilmesini gerektiren
ilk toptan savaş olmuş ve milliyetçiliği kitleler için baskın söylem haline
getirmiştir.
II. Dünya Savaşı’ndaki Nazi soykırımı (Holokost) ise ahlaki
sorumluluğun yerini alan disiplinli ve duygusuz bürokratik rutine dayandığı
için ideolojik ve örgütsel anlamda tamamen modern bir nitelik taşımaktadır.
İdeoloji ve toplumsal örgütlenme arasında savaş ve şiddet
Modern ulus-devletler, pre-modern yönetimlerden farklı
olarak, sınırları içinde şiddeti tekelleştirebilen ve bu gücü ideolojik olarak
seferber edip meşrulaştırabilen bürokratik makinelerdir.
Ulus-devlet şiddeti silmez, dâhilî şiddeti pasifize ederek
sınırların dışına haricîleştirir.
İnsanların ahlaki olarak eşit olduğu görüşüyle katliamları
bağdaştırmak için düşmanın insandışılaştırılması (canavar, hayvan veya parazit
olarak tasvir edilmesi) gerekmiştir.
Bürokratik hiyerarşide uyum kurumsal kurallardan türediği
için, sorumluluğun bölümlendirilmesi ahlaki sorumluluk duygusunu saf dışı
bırakarak bireyleri "Eichmann sendromu"na ve duygusuz kurumsal
verimliliğe sürükler.
Bireyler, kişisel güvenlik karşılığında şiddet haklarını
tekelci ulus-devlete devrettikçe, devletler daha fazla baskı gücü
biriktirmiştir.
Bu yapısal tuzaktan kurtulmaya çalışan modern insan,
örgütlerin şiddetini gayrimeşrulaştırmak için yine daha ileri ideolojilere ve
örgütlere başvurarak paradoksal bir kısır döngüye girmektedir.
Toplumsal Savaşma Coğrafyaları
Avrupa’nın küresel egemenliği olan "Avrupa
mucizesi" hakkında iki zıt görüş vardır.
Avrupacılar geçişin Batı Avrupa'ya has coğrafi, demografik
ve çok-kutuplu jeopolitik koşullardan kaynaklandığını savunurken, Avrupacı
olmayanlar bu yükselişi sömürgecilik, Yeni Dünya kaynakları ve ucuz kömür
rezervlerine bağlar. Savaşmanın modernleşmedeki rolü konusunda da ayrışırlar.
Eski dünya
Tarihî analizlerde "Doğu" ve "Batı" gibi
kültürel özcü kategoriler yerine, çağdaş kavramları geçmişe yansıtmaktan
kaçınan "toplumsal düzenler" veya "yönetimler" gibi
kavramlar kullanılmalıdır.
Pre-endüstriyel büyük imparatorluklar, yöneten azınlık ile
derin bir köylü kitlesi arasında ortak normatif evrenin bulunmadığı "saçak
taşı hükümetleri" idi.
Çin
Çin İmparatorluğu, 12. yüzyılda kentselleşme, ekonomi ve
teknolojik keşifler (barut, pusula vb.) açısından muazzam önkoşullara ve devasa
bir ordu-donanmaya sahipti.
Ancak altyapısal güçleri zayıftı; vergi toplamak yerel
seçkinlere bırakılmıştı ve bürokratik mandarin sistemi vergi toplamak için
pahalıydı.
Konfüçyüsçü ideoloji askeriyeyi küçümsüyordu.
Saray içindeki mandarin-hadım mücadeleleri ve saray
entrikaları sonrasında Çin, dış dünyadan çekilerek içe dönük geleneksel tarım
modeline geri döndü ve "yüksek düzeyde denge tuzağı"na düştü.
Askeriye bir devlet kurumu olarak ortaya çıkmaktan ziyade
hükümdarların özel mülkiyeti olarak kaldı.
Hindistan
Hint savaşlarını kronik ve yıkıcı yapan yapısal etken, gücün
ve otoritenin kast sistemiyle bölünmüş olmasıydı.
Brahmanlar (din adamları) kutsal yasama yetkisini elinde
tutarken, kralların yalnızca geçici politik gücü vardı.
Bu kurumsal yırtık, hükümdarları bencil, yırtıcı ve
istikrarsız kılmıştır.
On altıncı yüzyıldaki Babür fethi Hindistan’ı birleştirip
refah getirse de bu refah asalak savaşçı seçkinlerle sınırlı kalmıştır.
İngiliz sömürge idaresi ise sömürge çıkarlarına hizmet
ederken geride etnik ve dini ayrışmalarla dolu çatışmalı bir miras bırakmıştır.
Osmanlı imparatorluğu
Osmanlı İmparatorluğu, İslamcı gazi/cihat proto-ideolojisi
ile güçlü devşirme askeri örgütlenmesini (Yeniçeri modeli) birleştirerek hızla
genişlemiştir.
Devşirme sistemi, yerel ve ailevi bağları olmayan,
meritokratik olarak eğitilmiş sadık bir askeri-bürokratik seçkin sınıf
yaratmıştır.
Bu yönüyle yarı-feodal Batı Avrupa’dan çok daha etkindir.
Osmanlı alternatif bir modernleşme ve gelişme yolu sunmuştur. Ancak Muhteşem
Süleyman döneminde bu meritokratik yapının nepotizme ve iltimasa kaymasıyla
sistem tıkanmış ve "yüksek düzeyde denge tuzağına" düşerek yavaş bir
çöküşe geçmiştir.
Rusya
Rus İmparatorluğu’nda serflik kurumunun askeri hizmet
sağlayan soyluları finanse etmek gibi askeri bir kökeni vardı.
Büyük Peter ve II. Alexander dönemlerindeki modernleşme
hamleleri, her zaman Kırım Savaşı yenilgisi gibi askeri ve emperyal
zorunluluklardan kaynaklanmıştır.
Rusya, modernleşmeyi ve demiryolu inşasını Orta Asya’daki
toprak fetihleri ve sömürgeci yayılma için bir araç olarak kullanmıştır.
Japonya
Coğrafi konumu nedeniyle az devletlerarası savaş yaşayan
Japonya, samuray sınıfının yönettiği oldukça militarist bir yapı
geliştirmiştir.
15. ve 16. yüzyıllardaki iç savaşlar orduların büyümesini ve
askeri devrimi tetiklemiş; sonunda Tokugawa hükümeti döneminde ülkenin içerden
pasifikasyonunu, silahsızlanmayı ve devletin şiddet tekelini kurmasını
sağlamıştır.
Meiji restorasyonu döneminde ise askeri reform merkezli
(güçlü donanma, zorunlu askerlik) olağanüstü hızlı bir modernleşme yaşamıştır.
Afrika
Seyrek nüfuslu Afrika’da toprak bol, insan gücü kıttı; bu
nedenle aristokrasi toprak yerine insan edinmeye (köle ticaretine)
odaklanmıştır.
Kalıcı haricî tehditlerin olmaması, devletleşme kurumlarının
gelişmesini engellemiş, savaşlar devletlerarası sınır savaşları yerine yıkıcı
devlet-içi çatışmalar olarak kalmıştır.
Sömürge sınırlarının keyfi çizilmesi post-kolonyal dönemde
zayıf devletlere yol açmıştır.
Sokoto Hilafeti ve Shaka yönetimindeki Zulu Krallığı (askeri
yaş alayları ve kısa mızrak taktikleri ile) bu genel eğilimin istisnalarıdır.
Latin Amerika
Latin Amerika’da dekolonizasyon keyfi sınırlara ve zayıf
mini imparatorluklara yol açmıştır. Bölge az sayıda devletlerarası savaş
yaşamış; şiddet esasen devlet sınırları içinde, caudillolar (yerel askeri
şefler) ve otonom bölgesel milisler arasındaki iç savaşlar ve darbeler şeklinde
gerçekleşmiştir.
Bu devlet-içi savaşlar sivil idareyi yok etmiş ve
kurumsal/mali devlet inşasına büyük zarar vermiştir.
Kuzey Amerika
Kuzey Amerika’da (ABD) yerleşimcilerin toprak açlığı,
Amerikan yerlilerinin sistematik katliamına ve etnik temizliğe yol açmıştır.
Meksika Savaşı ve "yazgının gerçekleşmesi"
(manifest destiny) ideolojisiyle kıta çapında genişleyen ABD, çok-kutupluluk
eksikliğine rağmen savaşlar yoluyla güçlü bir idari yapı kurmuştur.
Amerikan İç Savaşı yüksek kayıplara rağmen federal hükümetin
güç kazanmasına, devletin bürokratik ve ideolojik kudretinin artmasına yol
açarak devlet inşasının temel katalizörü olmuştur.
ABD’nin küresel bir süpergüç olarak yükselişi tarihî olarak
ve kesin bir biçimde savaşma ve şiddetten kaynaklanmıştır.
Baskının kümülatif bürokratikleşmesi ve merkezkaçsal
ideolojikleşme modern ulus-devletin inşasında temel rol oynamıştır.
Savaşma ve yoğun toplumsal gelişme arasındaki ilişkide, iyi
örgütlenmiş ve ideolojik olarak iyi aşılanmış askeri makinelerin varlığı
belirleyicidir.
3. KISIM SAVAŞMA: FIKIRLER VE UYGULAMALAR
Milliyetçilik ve Savaş
Savaşın grup-içi dayanışmayı ve homojenliği otomatikman
artırdığı varsayılır. Ancak şiddet çatışmalarında gözlenen makro-düzeydeki
ulusal dayanışma kendiliğinden oluşan bir tepki değil; merkezkaçsal
ideolojikleşme ve kümülatif baskı bürokratikleşmesi gibi uzun vadeli kurumsal
emek gerektiren karmaşık bir süreçtir.
Savaşma ve grup homojenliği, Natüralist yanılgı
Gumplowicz, McDougall ve sosyobiyologlar savaşmayı ve grup
kayırmacılığını genetik yapıya, akraba seçimine ve biyolojik/kültürel
içgüdülere dayandırır. Askeri tarihçi John Keegan ise savaşı tamamen bir
"kültür ifadesi" olarak yorumlar. Bu özcü bakış açısı, grup
dayanışmasının nasıl kurulduğunu sorgulamadan kabul eder ve geniş kitlelere
gerçek dışı homojen karakter özellikleri atfeder.
Oluşumsal hile
Grup dayanışmasının savaşın bir ürünü olduğunu savunur
(Simmel, Sumner).
Yeni-Durkheimcılar kutsal sivil din bağlamında "kan
fedakarlığı"na odaklanır. Realistler ve yeni-Weberciler (Tilly, Mann) ise
milliyetçiliğin "güvenlik ikilemi" ve devletlerin askeri rekabeti
sonucu idari, mali seferberlik araçlarıyla kurulduğunu iddia eder.
Rasyonel aktör modelleri ise dayanışmayı bireysel fayda
takası olarak görür.
Ancak bu modeller mikro düzeydeki gerçek dayanışma (askerin
müfrezesine duyduğu bağlılık) ile makro ulusal homojenlik arasındaki farkı
ıskalar ve savaşın aslında uyumu yıkabileceği gerçeğini göz ardı eder.
Millî “dayanışma”nın yapısal kökenleri
Güçlü milli bağlar savaş meydanının bir ürünü değil;
çatışmanın dışında, çok daha önce başlayan iki sürecin ürünüdür. Savaşlar bu
süreçleri birbirine bağlayan bir katalizör işlevi görür.
Merkezkaçsal ideolojikleşme ve milliyetçilik
Modern ulus-devlet, doğrudan etkileşimi imkânsız olan
milyonlarca vatandaşı bir arada tutmak için "banal milliyetçilik"
(Billig) ve "enhabitasyon" (günlük rutinlerle ideolojinin
normalleştirilmesi) süreçlerine başvurur.
Bu durum, ruhun öznel rasyonalizasyonunu ve dünyayı milli
terimlerle algılamayı gerektirir.
Baskının kümülatif bürokratikleşmesi ve milliyetçilik
Sıradan insanları kitlesel katillere dönüştürmek için güçlü
örgütsel baskı, askeri disiplin ve rasyonel iş bölümü gerekir.
Bürokrasi ve askeri makine, görevleri bölümlendirerek
bireysel ahlaki sorumluluk duygusunu saf dışı bırakır ve "Eichmann
sendromu" üretir.
Banal milliyetçilik ve bürokratik tarafsızlık birleşerek
kitlesel yıkım gücü oluşturur.
Milliyetçilik ve savaş arasında içkin ve otomatik bir
nedensellik yoktur. Milliyetçilik kurumsal olarak inşa edilmiş ideolojik bir
mekanizmadır, savaş ise iki zıt toplumsal örgüt arasındaki şiddetli politik bir
çatışmadır.
Savaş Propagandası ve Dayanışma
Savaş propagandası pasif kitleleri yönlendiren her şeye
kadir bir beyin yıkama makinesi olmaktan ziyade, toplum-çapında bir kendi
kendini meşrulaştırma mekanizmasıdır. Ön cephedeki askerlerin motivasyonu ise
görkemli soyut ideolojilerden ziyade mikro düzeydeki grup dayanışmasıdır.
Savaş propagandası
Toplumsal kontrol
Propagandanın insanları aniden kana susamış katillere
dönüştürdüğü iddiası yanlıştır; insanlar plastik varlıklar değildir ve
toplumsal eylem kendini yansıtmayı içerir.
Wehrmacht örneğinde olduğu gibi, askerleri motive eden şey
propagandadan ziyade askeri örgütün yapısı ve müfrezelerin yoğun
mikro-düzeydeki dayanışmasıdır.
Propaganda, inançları dönüştürmek yerine, kamunun mevcut
inançlarını meşrulaştıran ve teyit eden bir toplumsal ayna görevi görür.
Gerçek ve aldatma
Savaş propagandası yalnızca yalan söylemek (kara propaganda)
değildir; en başarılı örnekler olgusal bilginin tek taraflı ve yaratıcı
yorumlanmasına (beyaz propaganda/spin) dayanır.
Düşmanı gayrimeşrulaştırmak için insandışılaştırma, dışlama
ve politik etiketler (faşist, komünist vb.) gibi yöntemler kullanılır.
Savaş propagandasının demokratik kökeni
Propagandanın yalnızca otoriter devletlere özgü olduğu miti
yanlıştır.
Modern savaş propagandası aslında demokratikleşme,
liberalleşme ve sivil alanın genişlemesinin bir ürünüdür.
Şovenist propaganda ve kitle basını ilk kez son derece
liberal bir iklime sahip olan 19. yüzyıl İngiltere’sinde ve İngiliz İç
Savaşı’nın özgürleştirdiği kamusal alanda filizlenmiştir.
Savaş propagandasının modernitesi
Propagandanın antik çağlardan beri aynı olduğu miti
yanlıştır.
Antik ikna yöntemleri (alametler, madeni paralar vb.)
plansız, düzensiz ve küçük ölçekliydi. Modern savaş propagandası; okuryazarlık,
kitlesel medya, demiryolları, telgraf gibi yüksek düzeyde altyapısal,
teknolojik ve örgütsel gelişmişlik gerektiren tamamen modern bir fenomendir.
Öldürmek, ölmek ve mikro düzeyde dayanışma
Askeri eğitim ve propagandanın insanları kolayca katile
dönüştürdüğü algısı yanlıştır; insanlar normal şartlarda hemcinslerini
öldürmeye karşı derin bir isteksizlik duyar.
Marshall’ın araştırması, II. Dünya Savaşı’ndaki piyadelerin
yalnızca yüzde 15 ile 25’inin düşmana bilerek ateş ettiğini ortaya koymuştur.
Öldürmelerin ezici çoğunluğu yüz yüze olmayan, bölgesel ve
örgütsel olarak ayrık (uzun menzilli toplar, hava bombaları vb.) şekillerde
gerçekleşir.
Askerleri savaşmaya ve ölmeye motive eden güç, görkemli
soyut ideolojiler veya propaganda değil; kendi küçük müfrezelerindeki
arkadaşlarına karşı duydukları "korkak görünmeme" arzusu ve
akrabavari mikro düzeydeki grup dayanışmasıdır.
Savaş propagandası asalak bir varlık olup tek başına
dayanışma üretemez. Askeri makineler, kitlesel savaşma kapasitesini artırmak
için mikro düzeydeki grup dayanışmasını (müfreze bağlarını) rasyonel ve
bürokratik mekanizmalarla kontrol altında tutarak makro düzeye entegre eder.
4. KISIM SAVAŞ, ŞIDDET VE TOPLUMSAL AYRIMLAR
Toplumsal Tabakalaşma, Savaşma ve Şiddet
İnsanlık tarihini şekillendiren en temel evrensel süreçler
kolektif şiddet ve toplumsal dışlamadır.
Sosyologlar savaşmaya ve örgütlü baskıdan ziyade kapitalizm,
küreselleşme, bireysel öz-çıkarlar, toplumsal normlar ve söylemler gibi
ekonomik ve kültürel güçlerin toplumsal eşitsizliklerin yaratılmasındaki
rolüyle meşguldüler.
Modern çağda örgütlü şiddet, eşitsizliklerin sürmesindeki en
kritik faktörlerden biridir ve bu ilişki "baskının kümülatif
bürokratikleşmesi" ile "merkezkaçsal ideolojikleşme"
süreçleriyle şekillenmektedir.
Kolektif şiddet olmadan tabakalaşma mümkün müdür?
Sosyoloji başlangıcından beri tabakalaşmayla ilgilendi.
Bu alanda özellikle Marksist (ekonomik temelli, sınıf
çatışması odaklı) ve Weberci (ekonomik sınıf, politik güç ve toplumsal statü
boyutlu) olmak üzere iki model öne çıktı.
Bu modeller zamanla yeni-Marksist (emek göçü, uluslarüstü
kapitalist sınıf) ve yeni-Weberci (toplumsal kapalılık, dışlama araçları)
yaklaşımlara evrildi.
Bourdieu ise kültürel sermaye ve habitus kavramlarıyla bu
iki yaklaşımı sentezlemeye çalıştı.
Ancak her iki yaklaşım da tabakalaşmanın oluşumu ve
sürdürülmesinde savaş ve şiddetin rolünü tamamen ihmal etti.
Metodolojik milliyetçilik ya da kozmopolitanizm nedeniyle
devlet sınırlarının ve devletin şiddet tekelinin rolü göz ardı edildi.
Bourdieu'nün "sembolik şiddet" kavramı ise
fiziksel hasar içermediği için gerçek şiddeti açıklamaktan uzak, ince bir
metafordan ibarettir.
Açıkça söylemek gerekirse 'sembolik şiddet' öldürme,
yaralama, yıkım veya herhangi başka bir türde fiziksel tahribi kapsamadığı için
şiddet değil, hegemonik bir toplumsallaşma biçimidir.
Savaş ve şiddet yoluyla tabakalaşma
Sosyoloji tarihinde savaş ve şiddet konusunu ciddiye alan
iki önemli istisna Stanislav Andreski ve Michael Mann'dir.
Stanislav Andreski
Askerî gücü tüm güçlerin bel kemiği olarak görür; ekonomik
mülkiyet haklarının kendi kendine yeten değil, baskıcı gücün bir yansıması
olduğunu savunur.
Toplum büyüdükçe koordinasyon ihtiyacı artar, bu da
hiyerarşiyi (ilk olarak askerî örgütleri) zorunlu kılar.
Andreski, "Askerî Katılım Oranı" (MPR) kavramını
geliştirmiştir: Savaşa katılımın geniş olduğu toplumlar daha eşitlikçiyken,
silahların ve şiddetin tekelleştiği (düşük MPR) durumlar yüksek tabakalaşmayla
bağlantılıdır.
Michael Mann
Weberci modeli genişleterek askerî gücü otonom bir kaynak
olarak tanımlar.
Modernite öncesinde politik güç ile askerî gücün ayrı
olduğunu, bunların modern ulus-devlette kusursuz bir şekilde örtüştüğünü
savunur.
Vatandaşlık haklarının gelişimini, devlet yöneticilerinin
mali krizleri çözmek ve savaşlara katılımı artırmak için kullandığı bir
"toplumsal kontrol mekanizması" veya "pazarlık kozu" olarak
açıklar.
Andreski'ye (1968) göre askerî güç bütün güçlerin bel kemiği
iken savaşma yapısal olarak toplumsal eşitsizlik modelleriyle bağlantılıdır.
Andreski için toplumsal tabakalaşma ve askerî katılım ters
orantılıdır: savaşa katılımın geniş olduğu ve silahlara erişimin daha açık
olduğu toplumsal düzenler daha eşitlikçi olmaya daha yakınken şiddet kullanımı
üzerindeki bir tekel ve askerî rollerin profesyonelleşmesi yüksek tabakalaşma
düzeyleriyle bağlantılıdır.
Savaşma ve toplumsal tabakalaşmanın kökenleri
Arkeolojik ve antropolojik veriler, tarım ve yerleşik
hayattan önce göçebe avcı-toplayıcılar arasında neredeyse hiç eşitsizlik ve
örgütlü şiddet olmadığını gösterir.
Yaygın ekonomistik görüşlerin aksine, toplumsal tabakalaşma
tarımsal üretimin veya artı değerin bir sonucu değil, bizzat savaşmadan doğan
bir fenomendir.
Devlet öncesi karmaşık örgütlenmeler olan beylikler, askeri
deneyim ve liderlik etrafında şekillenmiş ve yoğun savaş eğilimleriyle
karakterize olmuştur. Şehir-devletlerinin ortaya çıkışı da ekonomik nedenlerden
ziyade, savunma duvarları ve surların gösterdiği üzere tamamen askeri ve
savunma ihtiyaçlarının bir ürünüdür.
Tarihsel gelişimde, "bahçecilik" toplumlarından
tarım toplumlarına geçişte askeri bir aristokrasinin örgütlü baskı tekelini
kullanarak köylülere hükmettiği, yani "kılıcın sabana hükmettiği" bir
tabakalaşma modeli yerleşmiştir.
Modern endüstriyel toplumlarda da tabakalaşma ortadan
kalkmamış, "baskının kümülatif bürokratikleşmesi" ile dönüşerek devam
etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı, toprak sahibi (savaşçı) aristokrasinin
gücünü kırarak "feodalizmin sonunu" getirirken, İkinci Dünya Savaşı
sivil nüfusun toptan savaşa katılımı nedeniyle refah devleti ve vatandaşlık
haklarının genişlemesini tetikleyen temel katalizör olmuştur.
Günümüzde tabakalaşmanın istikrarı, devletin şiddet
kullanımı üzerindeki tekeline ve bu tekelin bürokratikleşerek sıradan insanlar
için "görünmez" hale gelmesine dayanır.
Pre-modern çağın büyük kısmı kılıcın sabana hükmettiği bir
dünyaydı.
Modernitede gördüğümüz şiddetin ortadan kaybolması değil,
dönüşümü ve baskının kümülatif bürokratikleşmesinin nasıl işlediğidir.
Toplumsal hiyerarşileri meşrulaştırma
Ne savaş ne de toplumsal eşitsizlik insanda doğal olarak
bulunur.
Pre-modern dünyada hiyerarşiler "Tanrı vergisi, kozmik
düzenin" bir parçası olarak görüldüğü için meşrulaştırmaya pek ihtiyaç
duyulmazdı.
Aydınlanma felsefesi ahlaki eşitliği ve barışı savunarak her
türlü doğal hiyerarşiyi ve şiddeti gayrimeşrulaştırmıştır. Ancak paradoksal
olarak, modernite insanlık tarihinin en büyük kitlesel katliamlarına ve küresel
servet kutuplaşmalarına sahne olmuştur. Bu ontolojik uyumsuzluk,
"merkezkaçsal ideolojikleşme" süreciyle çözülür.
Şiddet ve toplumsal dışlama, ideoloji paravanı aracılığıyla
yüce tasarılar (ütopyalar, adil düzen iddiaları vb.) adına
gerçekleştirildiğinde kitlelerin gözünde meşrulaşır.
Düşmanın "insandışılaştırılması"
(canavarlaştırılması) şiddet üzerindeki ahlaki engelleri kaldırır.
Savaş retoriği, grup içi dayanışma çağrılarıyla içsel sınıf
ve statü çatışmalarını dışsal alana taşıyarak mevcut hiyerarşileri perdeler.
Savaş zaferleri, devletlerin jeopolitik konumunu yükseltirken bireylere
duygusal konfor ve "ulusal itibar" sunarak tabakalaşma modellerini
pekiştirir.
Savaşın Cinsiyeti
Savaşı diğer sosyolojik olgulardan ayıran en çarpıcı
özellik, neredeyse evrensel düzeyde kadınların bu aktiviteden dışlanmasıdır.
Tarih boyunca tüm muhariplerin yüzde 99'undan fazlasını
erkekler oluşturmuştur.
Muharebe doğuştan maskülen midir?
Biyolojik Maskülencilik: Anatomik (boy, kas gücü), genetik
ve hormonsal (testosteron) farklılıkların erkekleri savaşa doğal olarak yatkın
kıldığını savunur.
Toplumsal Maskülencilik: Erkeklerin daha saldırgan olduğunu,
küçük grup dayanışmasının ve tarihöncesi avcılık kökenlerinin erkeğe özgü bağ
kurma kalıpları yarattığını iddia eder.
Fiziksel güç farkları modern savaşta önemsizdir; taktik,
lojistik ve teknoloji belirleyicidir (örneğin etkili savaşçılar olan çocuk
askerlerin varlığı).
Bilişsel farklılıklar muharebeden dışlanmayı açıklayamaz.
Hormonların doğrudan şiddete etkisi kanıtlanamamıştır;
hadımlardan da mükemmel ve acımasız komutanlar (General Narses, Amiral Cheng
Ho) çıkmıştır.
Östrojen kadınları pasifist yapmaz; Dahomey'in kadın
"Amazon" ordusu ve İkinci Dünya Savaşı'ndaki Sovyet kadın savaşçılar
(keskin nişancılar, bombalama pilotları) erkeklerden daha disiplinli ve gaddar
performanslar sergilemiştir.
Savaşta asıl hormon testosteron değil, cinsiyetsiz bir stres
hormonu olan adrenalindir.
Savaş bireysel saldırganlığın değil, rasyonel örgütlenmenin,
disiplinin ve sorgusuz itaatin bir ürünüdür.
Kültürel ilk bilgiler mi?
Kültürelci yaklaşım, savaşın cinsiyet karakterini
biyolojiyle değil, çocukluktan itibaren aile, akran grupları, oyuncaklar ve
medya aracılığıyla aktarılan farklı toplumsallaşma modelleriyle açıklar.
Kültürel işlevsellik iddiaları döngüsel ve teleolojiktir;
bir rolün sistem için faydalı olması onun kökenini açıklamaz.
Kadınları savaşçı rollerinden dışlamak evrensel,
kültürlerüstü bir fenomendir.
Ataerkil miras mı?
Savaşa yönelik Feminist yaklaşımlar
Haklar-temelli Feminizm: Savaş rollerinden dışlanmayı
kadınların tam vatandaşlık haklarına erişmesini engelleyen ataerkil bir
ayrımcılık olarak görür.
Farksal Feminizm: Kadın ve erkeğin ahlaki psikolojilerinin
farklı olduğunu, kadınların "bakım etiği"ne ve hayat vermeye
odaklandığını, militarizmin ise fallus merkezli bir erkek icadı olduğunu
savunur.
Post-özcü Feminizm: Cinsiyet kategorilerinin söylem ve
iktidar ilişkileriyle inşa edilmiş geçici kategoriler olduğunu savunarak
tarihsel istisnalara (erkek kılığına giren kadın askerler) odaklanır.
Cinsiyet, toplumsal örgüt ve ideoloji
…
Savaş ve cinsiyet rollerinin kümülatif bürokratikleşmesi
Göçebe avcı-toplayıcı dönemde savaş ve cinsiyet
tabakalaşması yoktu. Bunlar yerleşik yaşam, beylikler ve ilkel devletlerin
kurulmasıyla paralel olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
Kadınların başlangıçta savaşçı sınıfından dışlanmasının
nedeni fiziksel zayıflık değil, örgütsel gereklilikti: insan üremesini (yeni
savaşçı ve emekçileri) sağlayabilecek tek cinsiyet olmalarıydı.
Ayrıca egzogamik evlilik ilişkileri nedeniyle kadınların
savaşa katılması en yakın akrabalarıyla savaşması anlamına gelerek bağlılıkları
bölecek ve savaşın örgütsel temelini sarsacaktı.
Zamanla bu dışlama, savaşçı aristokrasinin statü, güç ve
kaynakları tekelleştirdiği bir "toplumsal kapalılık" sürecine
dönüşmüştür.
Modern toptan savaşlar (WWI ve WWII), sivil işgücü açığı
nedeniyle kadınların endüstriye ve askeri yardımcı rollere kitlesel katılımına
yol açmış ve "yetersizlik" mitlerini çürütmüştür.
Sovyetler Birliği ve gerilla orduları (Sandinistalar,
Vietkong vb.) istisnai durumlarda kadınların muharebeye çok iyi uyum
sağladığını göstermiştir. Ancak ordu gibi kurumlar sivil barış zamanı yapısına
döndüğünde kadınlar tekrar dışlanmıştır; çünkü kadınların muharebeye tam
katılımı savaşın üzerine kurulu olduğu sivil/askeri iş bölümünü ve toplumsal
örgütün cinsiyetçi karakterini kökten sarsacaktır.
Savaş ve cinsiyet rollerinin merkezkaçsal ideolojikleşmesi
"Savaşçı ruhu" değerleri (cesaret, dayanıklılık,
güç, şeref) biyolojik olarak erkeklikle sınırlı olmamasına rağmen grup ahlakı
ve ideoloji aracılığıyla erkeklikle ilişkilendirilmiştir.
Savaşın ahlaki evrenini kurmak ve sürdürmek için toplum,
"sivil/zayıf/korunmaya muhtaç/kadın" ve
"askeri/güçlü/koruyan/erkek" olarak iki keskin kutba bölünür.
Bu ikilem aracılığıyla her iki cinsiyete de duygusal şantaj
yapılarak öldürme ve kendini feda etme eylemleri meşrulaştırılır.
Savaşta cinsiyet ayrımcılığı sadece patriyarkanın veya
kültürün bir sonucu değil, savaşı örgütlemek ve meşrulaştırmak için gerekli
olan yapısal bir araçtır.
5. KISIM YIRMI BIRINCI YÜZYILDA ÖRGÜTLÜ ŞIDDET
Yeni Savaşlar Nedir?
Her büyük tarihsel kırılma sosyolojik kavramları gözden
geçirmeyi gerektirir.
Yeni savaşlar paradigması
Bu paradigma, 20. yüzyılın sonundan itibaren savaşların
bütünüyle değiştiğini savunur: Artık devletlerarası değil sivil niteliktedir,
vahşet düzeyi yüksektir, siviller doğrudan hedef alınır, profesyonel ordular
yerine savaş lortları, özel ordular ve suç şebekeleri savaşır, gerilla ve terör
taktikleri hakimdir.
İç savaşlar ile devletlerarası savaşlar arasında net bir
sınır yoktur (çoğu iç savaş dış güçlerce desteklenir, örneğin İkinci Kongo
Savaşı).
1990'lardan beri hem iç hem de devletlerarası savaşlar
sayısal olarak düşüştedir.
Sivillerin hedef alınması ve gerilla taktikleri yeni
değildir (örneğin Meksika Devrimi, Kongo Özgür Devleti).
Yeni savaşmanın sosyolojisi
Sosyolojik yeni savaşlar teorileri (Bauman, Shaw, Kaldor) bu
dönüşümü ekonomik küreselleşme bağlamına yerleştirir. Savaşları ikiye
ayırırlar:
Asalak ve Yırtıcı Savaşlar: Küresel piyasalarda
rekabet edemeyerek çöken zayıf devletlerin enkazında, savaş lortlarının kimlik
politikalarını ve dış yardımları/diasporaları sömürerek yürüttüğü kaotik
şiddettir. Kaldor'a göre bu savaşların amacı bölge fethetmek değil,
"kimlik siyaseti" ile nüfusu kontrol etmek ve homojenleştirmektir.
İleri Teknoloji Batı Savaşları (RMA): Bauman buna
"akışkan modernite" bağlamında yürütülen küreselleşme savaşları der;
amaç toprak fethi değil, küresel sermayenin önündeki sınırları kaldırmaktır.
Shaw ise bunu "risk-iletimi" militarizmi olarak
adlandırır: Teknolojik üstünlüğe sahip devletler kendi askerlerinin ve siyasi
liderlerinin risklerini sıfırlamak için riski düşman sivillerine iletir,
toplumsal rızayı ise medya aracılığ.ıyla pasif gözetim desteğiyle sağlar.
Ulus-devlet ve küreselleşme arasındaki savaşma
Ekonomik İndirgemecilik: Savaşları sadece pazar
güçleriyle açıklamak hatalıdır; savaşlar her zaman çok boyutlu siyasi,
jeopolitik ve ideolojik nedenlere sahiptir. Küreselleşme devletleri
zayıflatmaz; aksine serbest piyasaların yayılması daha sıkı idari düzenlemelere
ve güçlü devlet kontrolüne yol açmıştır.
Küreselleşme İddialarının Abartılması: Dünya
ticaretinin %80'i hâlâ ulus-devlet sınırları içinde dönmektedir ve dünya
ticareti küreselden ziyade ABD, AB ve Japonya odaklı "üç ayaklı" bir
yapıdadır. Şiddetin özelleşmesi de küreselleşme öncesinde de aynı düzeyde
mevcuttu (örneğin Yunan İç Savaşı, Biafra).
Uzamın ve Toprağın Önemi: İddia edilenin aksine,
post-koloniyal dönemde toprak bütünlüğü ve sınırların dokunulmazlığı her
zamankinden daha kutsal ve kurumsallaşmıştır; hiçbir devlet küçük bir kayalık
için bile olsa toprağından vazgeçmeye yanaşmaz (örneğin Falkland, Çeçenistan,
Ege Denizi çekişmeleri).
Çağdaş savaşların amaçları
Kaldor'un kimlik ve ideoloji ayrımı temelsizdir; her kimlik
iddiası siyasi bir projeye (ideolojiye) gömülüdür.
Bosna Savaşı, kaotik bir savaş lortluğu çatışması değil,
Sırbistan ve Hırvatistan devlet yapılarının organize ettiği, toprak ele
geçirmeyi amaçlayan klasik jeopolitik ve ideolojik bir savaştı.
Bauman'ın iddialarının aksine, Batı'nın yürüttüğü savaşlar
(Kosova, Afganistan, Irak) küresel şirketlerin çıkarlarından ziyade, ABD'nin
ulusal jeopolitik çıkarları ve ideolojik şablonları (örneğin neo-muhafazakar
tasarılar) doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Kitle desteğini sağlayan şey de
evrensel değerler değil, milliyetçiliktir.
Hangisi eski, hangisi yeni?
Çağdaş savaşlar farklı bir normatif ortamda (toprak
işgalinin ve ırkçılığın gayrimeşru sayılması) ve yeni teknolojilerle
yürütülmektedir, ancak nedensel yapıları değişmemiştir; hala ekolojik,
ekonomik, ideolojik ve jeopolitik nedenlere dayanırlar.
Milliyetçilik ise banal ve gündelik mekanizmalarla (eğitim,
medya, devlet bürokrasisi) doğallaştırılmış olarak kitleleri seferber etmedeki
en güçlü ideoloji olmaya devam etmektedir.
Sonuç
Örgütlü şiddet ilkel bir geçmişe dönüş değil, uygarlık
gelişiminin doğrudan bir sonucudur.
Elias'ın iddia ettiğinin aksine "uygarlaşma"
süreci insan saldırganlığını dizginlememiş; aksine zordan yararlanma tekelini
toplumsal örgütlere (devlet, ordu vb.) devrederek şiddetin kitlesel ölçekte
uygulanması için gereken altyapıyı oluşturmuştur. Şiddet ve uygarlık el ele
büyümüştür.
İnsanı şiddete hazırlayan biyoloji veya kültür değil,
toplumsal örgütler ve meşrulaştırıcı ideolojilerdir.
Biriken baskıcı güç ve ideolojiler yok edilemez, sadece
dönüştürülebilir.
Zor aygıtlarını tümüyle ortadan kaldırmayı savunan radikal
hareketler (Jakobenler, Bolşevikler, Kızıl Kmerler), mevcut baskı enerjisini
kullanmak zorunda kaldıkları için en kanlı rejimlere dönüşmüşlerdir. Devlet
tekelinin yıkıldığı yerlerde (Somali, DRC) barış değil, warlord'ların (savaş
ağaları) aralıksız savaşı doğar.
Bu gücü zapt etmenin yolu örgütleri yıkmak değil, birbirini
dengeleyen rakip örgütlerin ve ideolojilerin çoğalmasını teşvik etmektir (örneğin
Avrupa Birliği).
Kuzey yarımküredeki barış durumu geçici bir jeopolitik
yanılsamadan (kronomerkezcilik) ibarettir.
Sonuç olarak, örgütlü şiddet analiz edilmeden toplumsal
gerçeklik (cinsiyet, tabakalaşma, milliyetçilik) tam olarak açıklanamaz.
Sosyolojinin ana görevi; görünmez hâle gelen baskının
kümülatif bürokratikleşmesi ve merkezkaçsal ideolojikleşme süreçlerini açığa
çıkarmaktır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder