4 Şubat 2026 Çarşamba

İbn Arabi - Kamil insan ve Allah - Notlar

İbn Arabi - Kamil insan ve Allah - Notlar

Mütercim: Şemsettin Yeltekin, Ehil Yayınları, 2020

 


Muhyiddin İbn Arabi

Amelde kıyası reddeden Zâhirî mezhebine bağlandı; itikadda ise Eşarilik veya Maturidilik yerine Selef akidesini (Ehl-i Sünnet çizgisi) benimsedi.

Hayatı boyunca 300'den fazla âlim ve şeyhten faydalandı.

 

Tunus ve Fas’ta ulema ile görüştü; buralarda sihir, tılsım ve ebced ilimlerine vakıf oldu. Tunus'ta İnşâu’d-Devâîr eserini yazdı.

 

Kahire'deki resmi din çevreleri İbn Arabî’nin sıra dışı irfani görüşlerini sapkınlık (heretiklik) olarak nitelendirdi. Onu idam veya hapisten kurtaran kişi, Eyyubi hükümdarı el-Melik el-Âdil oldu.

 

Ondan sonra gelen ve bu ekolü (Vahdet-i Vücud) takip eden sufilere "Ekberî" denmiştir. Sadreddin Konevî ve Abdülkerim el-Cîlî bu ekolün en özgün kuramsal temsilcileridir.

 

Allah'ın Rasulü (S.A.V.)

Hz. Muhammed (S.A.V.) yaratılışın ilk nüvesi ve varlık sebebi

Cenab-ı Hak, feleklerin (evrenin) hareketinden ve diğer tüm ruhlardan önce, "kendini bilir ve tedbirli ilk ruhu" yaratmıştır. Bu ruh, Hakîkat-i Muhammediyye’dir (Hz. Muhammed'in ruhudur).

 

İlim yaratılmış mahlukata aittir ve büyük bir şerefi vardır; ancak tek başına ilim nuru insanı ilahi huzura (ebedi saadete) ulaştırmaz. İman nuru, imansız ilim nurundan her zaman daha şereflidir.

 

Kozmik Nizam

1. Sema: Kur'an-ı Kerim'in ilk emrinin bulunduğu ve şeytanın tek bir harfini bile değiştiremeyeceği mutlak koruma katıdır.

 

2. Sema: Muhammedî şeriatın nesh edilemeyeceğine (değiştirilemeyeceğine) tüm sema taifelerinin şahitlik ettiği, kalbi yumuşaklık ve merhametin bezendiği kattır.

 

3. Sema: Hakikati tahrif edenlere karşı kılıç ve cihat vahyinin indiği kattır. Bedir Savaşı'na katılan melekler bu 3. göğün melekleridir.

 

4. Sema: Önceki peygamberlerin getirdiği dinlerin ve kitapların hükmünün tamamen Muhammedî şeriatla değiştirildiği (neshedildiği) makamdır. Metindeki beyit bu durumu özetler: "Sen bir güneşsin, diğer mülkler (peygamberler/şeriatlar) ise yıldız; sen doğunca o yıldızlar hepten kaçışır."

 

5. Sema: Muhabbet sırrının nazil olduğu kattır. Peygamberimiz Allah katında o kadar istiğrak (derin meşguliyet) halindeydi ki, dünyaya yönelebilmesi ve beşeri nizamı kurabilmesi için Allah ona kadın muhabbetini emretmiş ve sevgisini yaratmıştır.

 

Kamil İnsan ve Allah (C.C.)

İnsan, Allah’ın sureti üzerine yaratılmıştır. Allah, Zâhir ismiyle ancak insanın varlığı yoluyla açığa çıkar.

İnsana şefkat göstermek, Allah yolunda cihat etmekten (kan dökmekten) daha evladır.

Hz. Davud ilahi yolda da olsa kan döktüğü için Allah, Beyt-i Mukaddes’i (Kudüs Mabedi) onun elleriyle inşa ettirmemiş, temiz ve savaş görmemiş olan oğlu Hz. Süleyman’a nasip etmiştir.

 

İnsanın Mahiyeti

İnsanın yaratılış gayesi olan kemale ermesi ancak zikirle mümkündür.

İnsan parçalardan (organlar, duygular, latifeler) oluşan "çoğul" bir varlıktır; tıpkı Hakk'ın isimleriyle çoğul olması gibi. Bir insan gafil olduğunda, onun sadece gafil olan parçaları zikirden uzaktır. Zikreden parçası (örneğin kalbi veya dili) ise o an Allah'ın huzurundadır ve Hak o parça ile birliktedir. Hakk'ın kulun bir parçasıyla birlikte olması, diğer gafil parçaları da ilahi inayetiyle korur.

Ölüm bir yok oluş değil, insanı oluşturan unsurların (toprak, su, hava, ateş) aslına dönmesi, yani bir ayrışmadır.

 

Adem ve Havva'nın Yaradılışı

Akl-ı Küll (Âdem) / Nefs-i Küll (Havva)

Cennette gizli olan bu iki kozmik güç, "yasak ağaca" el uzattı. Yasak ağaç, Hakk'ın varlığına nispeten bir hayal ve rüyadan ibaret olan "çokluk (kesret) âlemidir". Bu ağacın meyvesi tabiat karanlığıdır.

 

Şeytan, insandaki vehim ve hayal kuvvetidir. Vehim ve hayal gücü Nefs-i Küll’ü aldatıp Akl-ı Küll’e galip gelince, insan vahdetten (birlikten) kesrete (çokluğa) yani dünyaya düştü.

 

İnsan ruhu ile ilahi zat arasında mekansızlık yönünden bir benzerlik vardır.

Sufi, hiçbir mekâna sığmayan Hak ile beraber olduğu için kendisi de mekansızlıktan, maddeden ve zamandan mücerret (arınmış) hale gelir.

 

Adem ve Havva'nın Hakikati

Allah'ın ilk yarattığı şey "Kalem", "Akıl" veya "Ruh-u Muhammedî"dir. Diğer tüm ruhlar, bu tek ruhun parçalarıdır.

 

Âdem: Varlığın "akıl" ve "imkân" dengesinde şekillenen Akl-ı Küll’dür (Ruhların babası, sağ taraf).

Havva: Akl-ı Küll'ün sol kaburgasından (sol kenarından) var olan Nefs-i Küll’dür.

Kâinattaki tüm etken (erkek/fail) ve edilgen (kadın/münfail) suretlerin doğumu, bu iki evrensel gücün izdivacından (birleşmesinden) meydana gelmiştir.

 

Yasak Ağaç

Ulûhiyet zatında birer rüya ve hayalden ibaret olan bu çokluklar âlemi, çekirdeğin içinden çıkıp aşağıların aşağısına (esfeli safilin) doğru dal budak salan yasak ağaçtır. Bu ağacın meyvesi tabiat karanlığıdır.

Vehim iblisinin Nefs-i Küll’e, onun da Akl-ı Küll’e galip gelmesiyle, insan "Zat cennetinden" suretler ve taayyünler dünyasına indirilmiştir.

 

İnsân-ı Kâmil

İnsan-ı Kâmil, kâinatın yaratılış sebebi, ilahi isimlerin toplayıcı tecelli mahalli ve yeryüzündeki ilahi halifedir.

 

Âlem, İnsan-ı Kâmil ile cilalanmış bir ayna olduğundan, Hak kendi suretini onda kemaliyle müşahede eder.

 

Manevi Hazineler

Vahiy / Lahuti ışık ruhtan hisse doğru sızdığında, kişi gaybi varlığı en parlak, nurlu ve aydınlık suretiyle görür.

Bu nur bazen koku duyusuna sirayet eder. Hz. Yakub’un, Hz. Yusuf’un kokusunu Kenan çöllerinden alması ("Ben Yusuf'un kokusunu alıyorum") bu nadir ve yüksek vecd halinin sonucudur.

 

Anadan doğma kör birinin güneşi inkâr etmesi güneşe zarar vermez.

Bilmeyen, bilmediğinin düşmanıdır.

 

Peygamberler, feylesoflar, veliler

Her Rasul nebidir, fakat her nebi Rasul değildir.

Nebi, şeriatlar üstü olan külli dini (Kitabın anası olan muhkematı) korur; yeni bir sistem vaz etmez. Rasul ise toplumlara yeni bir şeriat getiren, hüccet ve delil sunan kimsedir.

Bu deliller veliler için de parıldar ancak velilerin nefis kuvveti nebilerden aşağıdadır.

 

Hz. Musa Allah’ın kelamını duymuş ancak rüyetten (görmekten) men edilmiştir.

 

Hatemiyyet Mertebesi

Bu mertebe tamamen Hz. Muhammed’e (s.a.v) tahsis edilmiştir. Çünkü onun tahayyül şeytanı huzurunda Müslüman olmuştur; yani hayal ve vehim kuvveti tamamen hakikate ram olmuş, bulut olmaktan çıkmıştır.

Din onunla ikmal edilmiştir.

 

Platon akli kuvvetlerle üç semayı (Tabiat, Nefis ve Akıl semaları) çözdü.

Akıl ona ötesinde yol olmadığını göstermiştir. Bu, yetersizlikten değil, insanın acizlik sınırına dayanmasındandır.

Hz. İbrahim göklerin melekutunda yürürken yıldızları, ayı ve güneşi aşmış, sonunda yüzünü Yaratan’a dönmüştür.

Nebi ile kâmil filozof aynı hizada buluşurlar: Biri makulden (akledilenden) hissedilene koşar, diğeri hissedilenden makule doğru yol alır ve nihayet kabul menzilinde birleşirler.

 

Ulvi cihetten gelen hafif işaretler akıllardan gelirse Vahiy, nefislerden gelirse İlham adını alır. Akıl nefisten daha parlak olduğu için vahiy, ilhama göre daha sarih ve aydınlıktır.

 

Uyku halindeyken karıştırıcı (vehim) kuvvet nefse isyan eder ve asılsız tasvirler yaparsa buna düş denir, yoğun tabir gerektirir. Eğer karıştırıcı kuvvet nefse itaat eder ve nefsin mücerret (külli) cevherine şahsi/cüzî bir suret giydirirse buna sadık rüya denir.

 

Tabir ilminin konusu karıştırıcı tahayyül gücü,

Feraset ilminin konusu hayvani nefsin ahlakı,

Tıp ilminin konusu insan bedenidir.

 

Kul Allah'a tam itaatle "Kün (Ol)" makamına yükseldiğinde, dış dünya onun emrine ram olur.

 

Hz. İbrahim (Halim/Yumuşak)

Ağır başlılığın ve yumuşaklığın "suyu" ile ateşi söndürmüş, zıddıyla savmıştır. Ateş, ilahi emre uyarak serinlik ve esenliğe (itidale) dönmüştür.

 

Hz. Musa (Celalli/Hiddetli)

Gazabın hiddeti ve alevin şiddeti hâkim olduğu için ona deniz suyunu yarma ve suya hâkim olma mucizesi verilmiştir. Hz. İbrahim'inkine zıt bir tecellidir.

 

Hz. Muhammed (En Mutedil)

En mutedil mizaca sahip olduğu için felekleri (göğü) yarıp geçme, ayı ikiye bölme mucizesi verilmiştir. Denk denk ile kahredilir, dosdoğru düzen budur.

 

Cevher bakımından insan nefisleri

Yakut, altın, katran

Yakut (Peygamberler ve Kamil Arifler): Saflığı kemal derecesindedir, katışıksızdır. Ateşten (dünya hırslarından veya cehennemden) hiç zarar görmeden, soğuk ve selametle çıkar. Tıpkı Hz. İbrahim’in bedeni gibi.

 

Altın ve Gümüş (Âlimler ve Öğrenciler): Ateşin etkisinden orta düzeyde etkilenirler, yani erirler. Hadis-i şerif gereğince insanlar ya âlimdir (altın) ya öğrencidir (gümüş).

 

Katran ve Petrol (Zebun ve Ahmaklar): Tutuşma istidatları çok şiddetlidir. Ateşle karşılaşınca hemen tutuşup kendileri de ateşe dönerler. Ayette belirtilen "Gömlekleri katrandandır" ifadesi bu düşük, pespaye nefislerin sembolüdür. Hakikatin karşısında geri çekilip batıla yanaşırlar.

 

Nübüvvet, mutlak surette ilahi bir hibe ve vehbi bir bağıştır.

İnsan ancak kendi iradesi ve emeğiyle kazandığı şeyle övünebilir; doğrudan ilahi bir hibe olan bağışlarda övünme hakkı yoktur.

 

Bedenin şehvani hırsları boğazlandıkça, insan "müşahede, muvacehe (yüzleşme) ve mükâleme (Allah ile konuşma)" köyüne yaklaşır.

 

Rüya

Hak Teâlâ, rüyaya müvekkil "ruh" denilen bir melek yaratmıştır ve bu melek dünya göğünün altında durmaktadır. İnsanın uyku, fena veya güçlü bir idrak haline geçmesiyle beşeri duyuları (mahsûsât) devre dışı kalır ve insan rüya meleğinin elindeki suretleri idrak etmeye başlar.

 

Rüyayı yoran kişinin, anlatılanı önce kendi hayalinde tasavvur etmesi gerekir. Hak Teâlâ bir kimseye rüya göstermek istediğinde, rüyanın mahiyetine göre hayır veya şerden bir nasip halk eder ve bu nasibi kuş şeklinde bir melek olarak tasvir eder.

Rüyayı bu kuşun ayağına asılmış olarak bırakmıştır ki, rüya bu kuşun kendisidir. Rüya yorulunca yorumlanan şey için oradan düşer. Düştüğü zaman kuş yok olur.

Rüya tabir edilince, müşahede aleminde bu tevil ve tabire göre şekil alarak kişinin halinin aynına döner.

 

Sen bil ki, rüyanın mahalli maddî âlemdeki tabiî elemanların çıkış ve oluşudur.

İnsan rüyasında nefsanî düşüncelerini veya şeytanın keder verici telkinlerini de görebilir.

 

İlahi Adalet ve Büyüklük

Alemdeki şekiller, gözlerin ancak içinden sıyrılıp çıkan şeyleri görebildiği bir "gizlilik zulmeti" içinde bulunur. Hak Teâlâ bu aynaya tecelli edince alemin suretleri şekillenir.

Arş dört ayaklı bir karyola şeklinde, dört yönü olan, değirmi ve içe doğru çökük bir yapıdadır.

Bütün bunları yarattıktan, sonra Rahman arşın üstüne çıkıp oturmuştur. O bütünü ile bir rahmettir. Bu rahmet de bu duman ve zulmet içinde bir surettir. Bunun babası akıl, anası da nefestir.

 

Arşın nurundan yaratılmış melaikeler arasından dört melek arşın ayaklarını taşır.

Her şiddette bir gevşeklik vardır, Hiç bir azap yoktur ki sonunda merhamet olmasın, sıkılan bir şey yoktur ki sonradan genişlemesin, her darlığın da bir bolluğu vardır..." Sağdaki kaide rahmet, soldaki şiddet ve kahırdır. Karşıdaki dördüncü direk ise nur ve zulmet olarak görülen intikal yeridir. Ahirette arşın sekiz taşıyıcısı olacaktır. Arşın ayakları donmuş su ve soğuk hava üzerindedir. Yerin sıfatı değiştiğinde insanlar bu zulmet köprüsünde duracaklardır.

 

İman

Tevhit inancı

1. Tevhidi Zati: Hak Teâlâ’nın noksan sıfatlardan, ortaklıktan, doğurma ve tenasülden, zaman ve mekândan münezzeh olmasıdır.

 

2. Tevhidi Sıfati: Zati (Hayat, Kudret, İlim) ve Fiili sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır. Allah Hay'dır (ölümsüzdür), Kadir'dir (maddesiz halk edendir) ve Âlim'dir (ilmi cüzi ve külliyi kuşatmıştır, değişmez). İlminin dalları irade ve idraktir. Fiili sıfatlarda ise O'nun rızıkta cömert olduğuna inanmak vaciptir.

 

3. Tevhidi Hulki: Ruh, melek, arş, kürsü, elementler, hayvanlar, cinler ve insanlara kadar mümkün olan tüm alemlerdeki her şeyi halk edenin Allah olduğuna inanma mecburiyetidir.

 

4. Tevhidi İbadeti: Allah için tevhit (hulus ile ibadet eden has mümin) ve başkası için tevhit (melek, peygamber, put veya güneşe ibadet etmek ki bu fiil küfürdür) olarak ikiye ayrılır.

 

Adalet

Hak Teâlâ’nın kullarına hiçbir şekilde zulmetmeyeceği müşahede edilmiştir. Zulüm çirkin bir sıfattır ve Allah bundan uzaktır.

Hak Teâlâ’nın tekliflerinde cebir ve tazyik yoktur. Herkes fiil ve amelinde hürdür. Herkes kendi arzusuyla hayra amel ederse Allah’ın memnuniyetini üzerine çekmiş olur.

 

Nübüvvet

Umumi Nübüvvet: İlki Hz. Adem, sonuncusu Hz. Muhammed olan 124.000 peygamberin getirdiği şeriatların hak olduğunu tasdik etmektir. Onlar masum kılınmış haber vericilerdir.

 

Özel Nübüvvet: Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) içindir. O, mevcut olanların, cin ve insin en faziletlisi, en akıllısı ve kahramanıdır; hatemü'l-enbiyadır (son peygamberdir). Şeriatı diğerlerini neshetmiş (kaldırmış), Kur'an ise benzeri getirilemeyen ebedi mucizesi olmuştur.

 

İmamet

İmamla Peygamber arasında vahiyden başka fark yoktur. Peygambere vahiy gelir, imama gelmez. İmam şeriatın muhafızı ve bekçisidir

 

Maad

Hz. Peygamber’in getirdiği ve haber verdiği her şeye inanmak farzdır. Ölüm anından Azrail'in gelişine, kabir azabından Sur'un üflenmesine, haşır, mizan, hesap, sırat, cehennem azabının envai çeşidine (Zakkum yenmesi, zincirler) kadar tüm ahiret ahvalini ikrar etmek gerekir.

 

Tövbe: Günahın mazide vukuuna nedameti halde terk etmek, müstakbelde ise onun geri dönmemesine azim etmek demektir.

 

Rahmani Hikmetler

Hazreti Süleyman’a verilen rahmet, eşyanın bütününe sirayet eden umumî zati rahmetin bir tecellisidir.

İlahi rahmet onun vesilesiyle dört ana unsura (ateş, su, hava, toprak) geçmiş; rüzgâr ve sular onun emriyle hareket etmiştir.

 

Kalplerin Aşkı

Allah kendi üzerine "rahmeti" yazmıştır (vâcip kılmıştır). Tıpkı bir kulun adak adaması gibi, Allah da vaadine sadıktır.

Kul davet (fiili dua) etmeden Hak icabet etmez; Hak davet etmeden de kul uyamaz.

Hz. İsa kıyamete yakın mutlak surette yeryüzüne inecektir.

Hz. Muhammed'in şeriatını tahrif ve tadil etmeden uygulayacaktır. Onun nüzulü ile beşeri içtihatlar tamamen kalkacaktır.

 

"Allah'ın Nefesi bana Yemen cihetinden geliyor"

 

İsyanın Felsefesi

Fikir insanı karışıklığa ve doğrudan uzaklaşmaya götürür.

İlme ulaşmanın tek sahih yolu keşif ve vücut (varlık) yoludur. Fikirle meşgul olmak, hakikate karşı bir perdedir. Maddi şekil uleması (nazar ve istidlal ehli) bu tasavvufi zevke sahip olmadıkları için sufiyeye karşı çıkarlar.

 

Filozoflar isimlerinden dolayı değil; ilahi ilimlerde peygamberlerin getirdiği vahiylere muhalif şahsi fikir yürüttükleri ve hata yaptıkları için yerilmişlerdir.

 

Filozofların temel yanılgı sebebi Hikmeti Allah'tan istemek yerine beşeri akıl ve fikir yoluyla aramalarıdır.

 

Misâl Alemi Mertebesi

Misâl âlemi; bölünmesi, parçalanması veya birleşmesi normalde mümkün olmayan soyut manaların, latif (ince, şeffaf) şekiller ve suretler halinde somutlaştığı mertebedir. Ruhlar ile cisimler âlemi arasında köprü görevi gördüğü için "Berzah Âlemi" olarak da adlandırılır.

 

Ruhani zatların madde dünyasında görünmesi bu âlemde gerçekleşir.

 

İlk Berzah

Dünyevi oluşumdan önceden var olan iniş mertebesidir. Normal insanlara rüyada, seçkinlere ise uyanıkken aşikâr olur. Gelecekte şehadet âleminde yaşanacak hadiseler henüz gerçekleşmeden önce burada görülebilir. Buna "mümkün olan misâl" denir.

 

İkinci Berzah

Ölümden sonra beden bağından kurtulan ruhun gittiği ahiret berzahıdır. Buradaki suretler, kulun dünyada işlediği amellerin, ahlakın ve fiillerin hakiki şekilleridir. Ahlak kötü ise çirkin ve korkunç suretler, iyi ise güzel suretler kişiye yoldaş olur.

 

Ruhlar Mertebesi

Ruhların Yapısı

Ruhlar mertebesindeki basit cevherlerin şekli, rengi, zamanı ve mekânı yoktur. Cisim olmadıkları için parçalanma (yırtılma ve yapışma) kabul etmezler; beş duyuyla işaret edilemezler.

Bu mertebede her bir ruh hem kendini, hem hemcinslerini hem de yaratıcısını doğrudan idrak eder

 

Ruh, var olmak için bedene muhtaç değildir; ancak kendi kemâlini şehadet âleminde gösterebilmek için bedeni bir vasıta olarak kullanır.

Allah katındaki en mübarek ve ilk varlık Rûh-ı Âzam’dır. Allah'ın "Ruhumdan üfledim" hitabıyla şereflendirdiği bu ilk varlığa Büyük Âdem, İlk Halife, İcat Kalemi gibi isimler verilir.

Mutlak ruhtan beslenen Küllî Ruh (erkeklik/etken vasıf) ile onun feyzini kabul eden Küllî Nefis (dişilik/edilgen vasıf) arasındaki manevi izdivaç (kaynaşma) vesilesiyle alt âlemler ve tüm mahlukat doğarak varlık sahnesine çıkmıştır.

 

Şehadet âleminde Hz. Âdem’in vücudu bu Küllî Ruh’un görünme yeri; Havva’nın vücudu ise Küllî Nefis suretinin görünme yeri olmuştur.

 

Erkek çocukların doğumu küllî ruh suretinin baskınlığıyla (nefis karışımıyla), kız çocukların doğumu ise küllî nefis suretinin baskınlığıyla (ruh karışımıyla) gerçekleşir.

Nübüvvet, eşya üzerinde tasarruf ve mahlukat âleminde "etki/tesir" etme makamı olduğundan, ontolojik olarak erkeklik bağıntısını (etken/aktif rütbeyi) taşımak zorundadır.

 

Tasavvufun Anahtar Terimleri

 

İbn Arabi - Kalbin Hâkimliği - Notlar

İbn Arabi - Kalbin Hâkimliği - Notlar

Mütercim: Şemsettin Yeltekin, Gelenek Yayınları, 2020

 


Muhyiddin ibn Arabi

Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed el-Hâtimî et-Tâî

1165 (Hicri 560) yılında Endülüs’ün (İspanya) güneydoğusundaki Mürsiye (Murcia) şehrinde doğdu.

Babası Ali b. Muhammed hem dönemin hükümdarının hem de ünlü filozof İbn Rüşd’ün yakın dostuydu.

 

Mürsiye'nin Almohadlar (Muvahhidler) tarafından ele geçirilmesinin ardından aile İşbiliye'ye taşındı. İbn Arabî burada geleneksel eğitimine (Kur'an, Hadis, Fıkıh, Dilbilgisi) başladı. Delikanlılık çağında Kurtuba'da babasının dostu olan ünlü filozof İbn Rüşd ile tarihi görüşmesini gerçekleştirdi.

 

20 yaşında Ebû'l-Abbas Ahmed el-Ureynî’nin meclisinde tövbe ederek fiilen tasavvuf yoluna intisap etti.

 

1193'te Tunus'a gitti. 1194'te Fas'a geçerek ulema ve şeyhlerle görüştü; ebced ve havas ilimlerine dair bilgiler edindi. 1198'de Meriye'de inzivaya çekildi ve bir mürşide ihtiyaç duymadan tasavvufa girmeyi anlatan ünlü eseri Mevâkiu’n-Nücûm'u yazdı.

 

Kahire üzerinden Mekke'ye ulaştı. Kâbe imamı Mekînüddin Şücâ ile dost oldu. Başyapıtı olan Fütûhât-ı Mekkiyye'yi Mekke'de yazmaya başladı.

 

Anadolu Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus’un davetiyle Konya'ya geldi.

Sadreddin Konevî'yi yetiştirdi. Evhadüddîn-i Kirmânî ile burada dostluk kurdu.

 

Bağdat'ta Avârifü’l-Maârif müellifi Şehâbeddin es-Sühreverdî ile bir araya geldi. İki üstadın hiç konuşmadan sadece bakışarak anlaştıkları rivayet edilir.

 

Ömrünün son yıllarını Şam'da geçirdi.

1229 Ramazan'ında rüyasında Hz. Peygamber’i görerek onun emriyle Fusûsü’l-Hikem'i kaleme aldı. 10 Kasım 1240 (22/28 Rebîülâhir 638) tarihinde 75 yaşında Şam'da vefat etti ve Kasiyun Dağı eteğindeki Salihiye köyüne defnedildi.

 

Batı (Endülüs/Mağrib) tasavvuf okulu ile Doğu tasavvuf okulunu birleştirmiştir.

 

“Ben aşk dinini anlatıyorum.

Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,

Bu din benim dinim, benim imanımdır.”

 

Kalbin Hâkimliği

Sembolik Mîrac

âlik yitirdiğini (hakikati) ararken, karşılaştığı o nurani genç (Akl-ı Evvel veya kendi hakikati) "Ben de bulduğuma çağırıyorum" der. Genç, Sâlik'e şoke edici bir şey söyler: "Geri dön; bütün sır senin içindedir." Hakikat dışarıda, Mekke'de, Medine'de veya Kudüs'te değil; insanın kendi kalbindedir.

 

İnsanın kendi içindeki hakikatle arasında üç perde vardır:

Kızıl Yakut (Zât Perdesi): Varlığın özüne dair hayret perdesi.

Gri Yakut (Sıfatlar Perdesi): İlahi sıfatların kâinattaki tecellilerinin yarattığı perde.

Sarı Yakut (Fiiller Perdesi): Sebep-sonuç ilişkilerinin (nedenselliğin) yarattığı ayrılık perdesi.

 

Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği)

Evrende Hakk'tan başka gerçek bir varlık yoktur. Kulun sığınacağı, kaçacağı, var olacağı yegane zemin yine O'nun zâtıdır.

 

Vahdet-i Şühûd (Görüşün Birliği)

Kul, dış dünyadaki çokluğu (kesreti) bir serap gibi görür. O illüzyon bittiğinde, her şeyin arkasında sadece Allah'ın şuhûdunu (görünüşünü) idrak eder.

 

Hikmetin iki yolu

Nefsani Nazari Hikmet / Sözel/Teorik

"Bana eşyanın hakikatini göster"

 

Cismani Ameli Hikmet / Fiili

"Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın"

 

Hikmet ilmi

Hikmet İlminin İki Kutbu

Güney Kutbu

(Gayb / Melekût)

Ruhaniler İklimi

Baki / Kalıcı olanlar

Doğusu: Hak Teâlâ

Batısı: İnsanın Nefsi

 

Kuzey Kutbu

(Şehadet / Mülk)

Cisimler İklimi

Fani / Yok olacak olanlar

Doğusu: İlk Sema / Sidre

Batısı: Hutama (Yeryüzü)

 

İki Doğunun ve İki Batının Rabbi

 

Vacibü'l-Vücud: Zaman, mekân, mahal ve sebepten münezzehtir; her şeyin kaynağıdır. Yunanlılar buna Vacibü'l-Vücud, Süryaniler İlah, Araplar ise ALLAH der.

 

Kendi kendine kaim olamayan mümkünler iki ana sınıfa ayrılır: Cevherler, Arazlar

 

Cevherler

Akıl: Maddeden tamamen soyut, sadece yaratım ve illiyet nazarıyla bakan ilk nurdur.

Nefis: Cisimleri yöneten güçtür.

Nefsin üç türü vardır:

Feleki Nefis: Göksel cisimleri idare eder, makulleri bilfiil bilir.

Beşeri Nefis: İnsanı idare eder.

Bitkisel/Hayvani Nefis: Beslenme, büyüme ve üremeyi yönetir.

Heyuli: Maddenin henüz şekil almamış, ilk potansiyel ham halidir.

Suret: Heyuliye biçim ve karakter kazandıran formdur.

Cisim: Heyuli ve suretin birleşmesinden doğan, 3 boyutu (uzunluk, genişlik, derinlik) olan somut varlıktır

 

Arazlar

Var olmak için bir cevhere muhtaçtırlar.

1. Kemiyet (Nicelik) / Cismin miktarı, boyutları (Uzunluk, genişlik, derinlik).

2. Keyfiyet (Nitelik) / Cevherin halleri ve özellikleri (Sıcaklık, soğukluk, ışık, karanlık).

3. Eyne (Mekân) / Cevherin bir yerde, bir cihette bulunması ("Nerede?" sorusunun cevabı).

4. Vaz' (Konum) / Parçaların birbirine ve dış dünyaya göre duruşu (Oturmak, ayakta durmak).

5. Mülk (İyelik) / Cevherin kendisiyle birlikte hareket eden bir şeyle kuşatılması (Gömlek giymek, yüzük takmak).

6. Muzaf (Görelilik) / Cevherin başka varlıklara olan nispeti (Yakınlık, uzaklık, babalık, kardeşlik).

7. Meta (Zaman) / Cevherin bir zaman diliminde bulunması ("Ne zaman?" sorusunun cevabı).

8. Fiil (Etki) / Başkasına tesir etmek, etken olmak (Yakmak, kesmek).

9. İnfial (Edilgi) / Başkasından etkilenmek, değişime uğramak   (Yanmak, kesilmek / Helak olmanın sınırı).

 

İlme'l-Yakîn

Ruh ilahi emanetlerin taşıyıcısıdır; parlatılmış bir aynadır ki insan kendi hakikatini onda görür.

 

Rabb ile Konuşma

Âriflerin Gemisi

Geminin iki ayağı Celâl ve Cemâl tecellileridir. Kul daima korku ve ümit arasındadır.

Şeriat, geminin yönünü ve sınırını belirler.

Zikirler ve kalbe gelen manevî haller rüzgâr ve dalgalardır.

Rota Allah’ın ismindeki elif ile başlar; "Rabbinin adıyla oku!" hakikatiyle nihayete erer.

Hak, kulun sırrında vasıtasız konuştuğu an; Hak'tan gelen hitap ile kulun o hitabı anlaması eş zamanlıdır." Kulun idraki hitaptan geri kalıyorsa, o kelâm ilahî değildir, nefsin veya vehmin bir fısıltısıdır.

 

Aşk

Sevginin Katmanları

A) Ruhî

B) Kalbî

C) Nefsî

D) Aklî

 

Hevâ: Şer'î (dinî) bir izin ve sınır olmaksızın, tamamen beşerî ve hayvani duyguların tatminine yönelik sevgidir. Kaynağı nefstir.

Aşk: Kalbin en derindeki siyah noktacığına (Süveydâ-i Kalb) yerleşen, kulun gayretiyle değil, sadece ilâhî bir hibe (armağan) olarak gelen sevgidir. Şiddetlendikçe akla hayret verir.

 

Kalp, Allah’ın Kulda Baktığı Yerdir

İnsan bir hakikati gaybî olarak bilmediğinde ona iman eder.

Ancak o hakikat kul için apaçık bir bilgiye (ilm/marifet) dönüştüğünde, kişi "görmediğine inanma" (iman) makamından "gördüğünü bilme" makamına geçer.

 

Aklın Sınırı

Zât ile Ulûhiyet (İlahlık vasfı) arasındaki fark

Ulûhiyet (İlahlık Vasfı)

Akledilebilir ama keşfedilemez.

 

Zât (Mutlak Öz)

Keşfedilebilir ama akledilemez.

Kul burada fena bulur (yok olur).

 

Kul (mukayyet/sınırlı), Zât (mutlak) ile hiçbir yönden bir araya gelemez.

 

"Allah Vardı ve Beraberinde Hiçbir Şey Yoktu"

 

Saf akılla tenzih (Allah'ı yaratılmışlara benzetmemek) yapmaya çalışmak

Akıl, zahiri teşbih ayetlerinden kaçarken kendi zihninde soyut bir kavram üretir. Sonra Allah'ı bu kendi ürettiği kavrama benzetir.

 

Ulûhiyet hem tenzihi hem teşbihi aynı anda doğrular. Çünkü O, hem "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur" sırrıyla münezzehtir; hem de "O, işitendir, görendir" vasfıyla tecelli eder.

Sufiler ise teslimiyetle birlikte Zâti Şühûda (müşahedeye) ulaşırlar; fakat bu müşahede zihni bir bilgi olmadığı için lafızlarla başkasına aktarılamaz.

 

Hakîkat-i Muhammediyye

İlk Mevcud'un İsimleri: İlk Akıl, Küllî Ruh, Yüce Kalem, Arş, Yaratıcı Hak, Apaçık İmam, Ruhların Ruhu ve Muhammedî Hakikat.

Bu ilk mevcudun ve ondan türeyen her varlığın iki yüzü vardır:

Bunlardan biri Varlık Kaynağına bakar diğeri Yaratıcısına bakar. Yaratıcısına bakan bu özel yüze Vech-i Hâs denir.

Kul bu özel yüzle Allah’a dua edip O'na yöneldiğinde, aradaki bütün kozmik sebepler, felekler ve aracılar hükmünü yitirir. Akıl devreden çıkar, kul doğrudan Hakk'ın Kuddüs isminin tecellisine girer.

 

İnsan fıtratı mutlak bir İlah'a tapmaya programlanmıştır.

Ölümlü, aciz ve muhtaç bir varlığa ilahlık yakıştırmak (şirk), o varlıklara ve kendi nefsine zulmetmektir. Bu yüzden ahirette o tapılan putlar ve varlıklar, kendilerine tapanlardan uzaklaşacak, onları suçlayacaktır.

 

Varlıkların bir kısmının hayatı duyularımıza zahirdir (insan, hayvan); bir kısmının hayatı ise gizlidir (taş, dağ, toprak).

"O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur"

Her şey kendi dilince Allah'ı hamd ile tesbih eder ama insan bunu işitemez.

 

Sureti ve cismi olmayan, zamandan ve mekândan münezzeh olan hakikatler (en başta Allah’ın Zâtı) zihinde tasavvur edilemez (şekillendirilemez).

Çünkü insanın tasavvur etmesi, onun tahayyül (hayal) gücüyle sınırlıdır.

Suret kabul etmeyen hakikatler de pekâlâ malum (bilinen) olabilir.

 

Allah'ın sıfatları Zât'a eklemlenen zait (dışarıdan eklenen) nesneler veya cevherler değildir.

Zât tek bir hakikattir (ayn), ancak yöneldiği objelerin çeşitliliğine göre isimler ve hükümler alır.

 

Dünyadaki nesneler cevherlik (öz) bakımından var edildikten sonra ebediyen yok olmazlar. Ancak renkler, şekiller, ölçüler ve oluşlar birer arazdır. Arazlar, var olduğu andan hemen sonraki an kendini yok eder. Allah, her an yeni bir araz giydirerek kâinatı yeniden yaratır.

Kâinat her an yokluğa düşer ve her an yeniden var edilir.

 

İnsan kendi nefsinin, ruhunun, bilincinin künhünü (özünü) idrak etmekten acizdir. İnsan nefsi, çıkılacak sahili olmayan bir denizdir.

Kendi nefsinin sırrını çözemeyen insan, kendisini var eden Mutlak Zât’ı nasıl idrak edebilir?

 

İsimler Zât'a dair hükümlerdir.

Biz Allah'ı ancak bize vahyettiği isimleri kadar anlayabiliriz. Bu yüzden teşbih ve tenzih Allah’ın Zât’ı ile değil, sadece İsimleri ile ilgilidir.

 

Ulûhiyet: Zât’ın bütün mümkün varlıklara yönelmesi.

 

İlim: Varlık veya yokluk olarak tahakkuk etmiş tüm hakikatlere yönelmesi.

 

İrade / Meşiyet: Mümkün varlık için caiz olan seçeneklerden birini tayin etmesi.

 

Kudret: Kevni (kâinatı) icat etmek üzere taalluk etmesi.

 

Kelâm / İşitme / Görme: Duyurma, anlama ve nura yönelme biçimleri.

 

Yaratılışın Nedeni: Allah mahlûkatı, Kendi Zâtı kemal bulsun diye değil, "bilinmeyen bir hazine" iken marifet mertebeleri kâinatta tamamlansın, kâinat O'nu bilip tanısın diye yaratmıştır.

 

İlme’l Yakîn: Allah’ın seninle (senin varlığının O'na delil olmasıyla) bilinmesidir.

Ayne’l Yakîn: Zât’ın senin gözünle değil, Kendi gözüyle müşahede edilmesidir. Bu makamda senin özün, çizgilerin ve hükümlerin tamamen yok olur (fena).

Hakka’l Yakîn: Bu yok oluştan (fena) sonra, Ulûhiyetin yeniden bu zâta (kula) nispet edilmesidir (beka).

 

Asanın Sırrı

Hz. Musa doğacağı zaman Firavun’un binlerce erkek çocuğunu öldürtmesi, zahirde büyük bir zulümdür. Öldürülen her çocuk "Musa’dır" diye, yani onun yüzünden öldürülmüştür.

 

Bu çocukların uğruna feda oldukları hayatlar ve onlara verilmiş olan tüm ruhani istidatlar/kuvvetler, potansiyel olarak Hz. Musa’ya aktarılmıştır. Musa, tek bir beden gibi görünse de aslında binlerce masum ruhun enerjisini ve faal yetilerini kendinde toplayarak doğmuştur.

 

Hz. Musa’nın bir sandığa konulup Nil Nehri’ne bırakılması

Su, hayat veren ilmi temsil eder. Musa’nın suya bırakılması, beşeriyet sandığının içine konulmuş olan insan ruhunun, beden vasıtasıyla ilim denizine salınmasıdır.

 

"Allah, Âdem'i Kendi suretinde yarattı" hadisinin manası, İlahi Hazret’in (Zat, Sıfat ve Fiillerin) bütünüyle insanda cem olmasıdır.

 

Hayret içinde olan insan duramaz, sürekli hareket eder. Hareket ise hayattır, sükûn (hareketsizlik) ise ölümdür.

 

Peygamberler hitaplarını en alt anlayış düzeyine (avama) göre ayarlarlar. Avam, sunulan şeriatı güzel bir "kaftan" (elbise) gibi görür ve biçimine hayran kalır.

Derin düşünce sahipleriyse "Peygamber bu elbiseyi neden giydi, arkasındaki sır ne?" diyerek kaftanın altındaki hikmet incilerini ararlar.

 

Kazâ ve Kader

A’yân-ı Sâbite

Henüz dünya sahnesine çıkmamış olan her varlığın Allah'ın ilmindeki şekilsiz özüdür (çekirdeği/tohumudur).

 

Kaza: Cenab-ı Hakk’ın, bu a’yân-ı sâbitelerin ezelde kendi kabiliyetlerine göre muhtelif mertebelerde açığa çıkmalarına hükmetmesidir.

 

Kader: Kazanın zaman ve mekân boyutunda ayrıntılanmasıdır. Kaza zamansız bir karar iken; kader, hangi saatte, hangi sebeple ve nerede dünyaya geleceğinin ölçülendirilmesidir.

 

Allah, aslı temiz olan bir ferdi zorla fenalığa sürüklemez. Herkes bu âlemde kendi ezeli potansiyelini (istidadını) sergilemektedir.

 

Kelimeler Hazinesi

Velâyet (Esas ve Baki): Allah’ın "el-Velî" isminin tecellisidir. Kulun Hak'ta fani olmasıyla başlar; özdür, ebedidir, hem dünyada hem ahirette bakidir. Kâinatı içten ve dıştan kaplayan bir kalptir.

Nübüvvet ve Risâlet (Arızî ve Geçici): Beşeriyete yönelmek, halkı davet etmek için sonradan konulmuş, dünyaya ait arızî bir rütbedir. Hz. Muhammed ile nihayete ermiştir.

 

Herkes kendi esmasının (Mudil, Kahhâr veya Rahmân) hükmünde ama sınırlarını bilmeden çalışır.

 

Her diri şey sudan yaratılmıştır. Arş da (cisimler âlemi) su üzerinde yükselmiştir, çünkü diri olanın varlığı ancak hayat veren suyla korunabilir; su çekilirse parçalar dağılır (ölüm).

 

Sabrın tanımı

Nefsi şikâyetten alıkoymak değil; nefsi Allah’tan başkasına (gayrısına) şikâyet etmekten alıkoymaktır.

Kulun doğrudan Allah'a yakarması ve belanın gitmesini istemesi sabrına eksiklik getirmez.

Kul belaya uğradığında Allah’a iltica etmelidir.

 

Kelimelerin Tılsımı

Gören ve görülen, var eden ve var olan, arif ve maruf, vücud ve mevcud... Bunların hepsi aynıdır, tek bir şeydir.

Her kap, içinde ne varsa onu dışa sızdırır.

 

Tasavvufun Anahtar Terimleri

… 

İbn Arabi - Hırka Kitabı - Notlar

İbn Arabi - Hırka Kitabı - Notlar

Nesebu’l Kitabu’l Hırka

Mütercim: Vahdettin İnce, Kitsan Yayınları, 2007

 


Hırka Kitabı

Bizim indimiz de hırka, ancak sohbet, terbiye ve güzel ahlaktan ibarettir. Ve buna takva elbisesi denir.

 

Ey insan! Suyunu kıskanmayan denizler, nehirler gibi ol. Hiç bir zaman darlık, sıkıntı seni infaktan alıkoymasın.

Ey insan! Gaflet ölümü ile ölmüş kimselerden uzaklaş. Onlardan yardım bile isteme.

 

Birinci Bölüm

Eser’in Sahibi ve Eseri Hakkında

Tasavvuf hırkasını zâhiri ve bâtıni olmak üzere iki dikey kanaldan tevarüs ettiği anlatılıyor.

 

Abdülkadir Geylânî hazretlerinin, vefatından yıllar önce müridi Yunus bin Yahya el-Haşîmî’ye, "Benden sonra Endülüs’ten benim künyemda (Muhyiddin) bir veli gelecek, bu hırkamı ona teslim edin" vasiyeti, tasavvuftaki zamanlar üstü ruhani koordinasyonu gösterir. İbnü’l-Arabî, bu emanet hırkayı h. 599 yılında Mekke’de giymiş, daha sonra ise üvey oğlu ve başmüridi Sadreddin Konevî’ye giydirerek silsileyi Anadolu topraklarına kilitlemiştir.

 

İbn Arabi hayatı boyunca altı kez hırka giydiğini belirtir. Bunların üçü rüyada/yakazada doğrudan Efendimiz’in elinden, üçü ise Hızır (a.s.) silsilesiyledir.

 

İbnü’l-Arabî, Hızır’ın bu fiziki sembole (şekle) itibar ettiğini görünce, o da bunu bir usul olarak benimsemiş ve müridlerine giydirmiştir.

Tasavvuf ehlinin yün elbise giymesi, nebevi sünnete ve sadeliğe dayanır.

 

Murakkaa / Yamalı elbise / Zühdün sembolüdür.

 

Hırka / Kelime kökeni itibariyle cömertlik ve kerem anlamına gelen "hırrık"tan mülhemdir.

 

İkinci Bölüm

Hırka Kitabı

Tasavvuf Hırkası

Sâlikler

Kimi seyrü sülûkunda (miraç) bedenî veya ruhî bir zahmet çekmeden ilahi cezbeye erer. Kimi ise gece yürüyüşünde (isra) büyük meşakkatler yaşar ama manaya ulaştıktan sonra çektiği çileyi unutur.

 

Allah, kulunun kalbini giyinmiştir

Elbise nasıl insanı sarıp kuşatırsa, ilahi nur da kâmil insanın kalbini öyle kuşatır.

 

Hırka giydirme

Şeyh, müridin o anki manevi haline dalar, o hali kendi ruhunda yaşar ve bu halin yoğunluğu şeyhin üzerindeki fiziksel elbiseye sirayet eder. Şeyh üzerindeki o elbiseyi çıkarıp müride giydirdiğinde, o manevi hal tıpkı bir şarap gibi müridin tüm organlarına sızar ve dönüşüm tamamlanır.

 

Nefiste Cömertlik

Sahabeden Ebû Damdam gibi sabah uyanınca "Ben ırzımı/şerefimi kullara sadaka ettim" diyebilmek. Kendisine küfredene, hakaret edene hakkını helal ederek nefsini hiçe saymak.

 

Yapılmasında acele edilmesi gereken beş şey:

Şu beş şey hariç, işlerinde aceleci davranmaktan kaçın:

1- Namazı ilk vaktinde kılmak,

2- İmkan varken hacca gitmek,

3- Misafirle hoş beş etmeden önce ona yemek vermek,

4- Ölüyü defnetmek,

5- Büluğ çağına ermiş bakireyi evlendirmek.

 

Hırka silsileleri…

 

Hırka bir mülkiyet değil, sohbet ve edep aktarımıdır.

 

Ebu Muhammed El-Arak Risalesi

Şeyh, el-Arak’ın ölün anı…

 

Üçüncü Bölüm

“Hizbu’d-devri’l alâ” Şeyhu’l Ekber Muhyiddin İbn. Arabi’nin Yüce Dua’sı

 

Bismillahirrahmanirrahiym

1) Ey sonsuz dirilik, canlılık sahibi Hayy olan, Ey kendi varlığı ile kâim olup, mevcûtadı varlığı ile var kılan Kayyum olan Allah’ım, Seninle korundum, beni koru. Bismillâh, zırhıyla hakikâtiyle, korunmasıyla, kifâyesiyle de bunu ikrâm eyle Yâ Rabbi.

 

2) Ey başlangıcı olmayan Evvel olan, Ey sonu olmayan Ahir olan Allah’ım, Mâşâallah lâ kuvvete illâ billâh; hazinesinin dairesinin içindeki gaybî sırlarla, o kıymetli dâirenin içerisine  beni de sok Yâ Rabbi.

 

3) Ey hoşgörülü Haliym olan, Ey her türlü şeyi örten, kapayan gizleyen Settâr olan Rabbim, Ve’tesimû bihablîllâhi âyetinin sırrıyla, tesettürü, hicâbi korunma ve kurtulma vesilesiyle bana da korunmayı, örtünmeyi nasip eyle.

 

4) Ey her şey’i ihâta eden, kuşatan Muhît olan, ey kudreti her şey’e yeten Kâdir olan Allah’ım, Zâlike hayrûn zâlike min âyâtîllâh âyetinin bereketiyle, emniyet sûrûruyla, giysilerin en hayırlısı olan takvâ libasından giyinenlerden olmayı, âziz ve güçlü kuvvetinle nasip elye Yâ Rabbi.

 

5) Ey Kârib, Ey Mucîb, Ve mahüm bi darrine bihî min ehadin illâ biiznîllâhi âyetinin mânâsıyla, korunmasıyla, hürmetiyle beni, nefsimi, ailemi, dinimi, malımı, evlatlarımı, evimi icâbet eyle, koru ve kurtar Yâ Rabbelâlemiyn.

 

6) Ey belâları reddeden Mâni olan, Ey faydaları veren Nafi olan Allah’ım, Ehâzetuhû ğâşiyetün min a’zâbîllah âyetlerinle, Esmâlarınla, kelimelerinle, şeytanın şerrinden, sultanın şerrinden ve herhangi bir zalimin veyâ haklarımı gasb etmek isteyen zorbanın şerrinden beni koru Yâ Rabbi.

 

7) Ey zillete düşüren, değersiz kılan Muzill olan, Ey zarar vereni yaptığının karşılığıyla ödeştiren Müntakim olan Allah’ım, zulmedici kulların ve onların yardımcıları eğer bana kötü tuzak hazırlamışlarsa onların işitmelerine kalplerine, basiretlerine Femen yehdîyhî min ba’dillâh âyetindeki gibi bir perde koyarak, kurtarıcım ol Yâ Rabbi.

 

8) Ey izhâr ettiklerini geri alan ve her şeyi kudreti altında tutan Kâbız olan, Ey dilediği her şeyi ortadan kaldıran Kahhâr olan Allah’ım bana tuzak kuranların mekirlerine, hilelerine, azaplarına karşı Fe mâ kâne lehû min fi’etin yensurûnehû min dûn’îllâhi âyetinin sırrıyla, mânâsıyla, yardımcı olduğun kullarının arasına beni de dahil eyle, tuzakçıları da rezil, mağlup ve perişan olarak reddet, kifâyet eyle onları Sana havâle ediyorum Yâ Rabbi.

 

9) Ey Zâtına ve Sıfâtlarına fenâlık, noksanlık, sınırlılık ve hiçbir şekilde kusur bulunmayan Subbûh olan, Ey, mukaddes ve arı Kuddûs olan Allah’ım, Akbil velâ tehaf inneke min’el âminîne” bi fadzlîllâhi âyetinde ki münacâtın lezzetini bana tattır ve bu âyetin fazlıyla, sırrıyla emniyet içersinde bulunanlardan olmayı da nasip eyle Yâ Rabbi.

 

10) Ey zarara uğratan, her şer kabul edilenin mutlak var edicisi Dârr olan, Ey ölümü tattıran ve dilediğine dönüştüren Mumit olan Rabbim, Fe kuti’a dâbir’ul kavm’illezîne zalemû, velhamdülillâhi rabb’il â’lemîyn âyetinin sırrıyla, zulme saplanan kavimlerin kökü kesilmiştir çok şükürler olsun Sana, yine zalimlere (âyette bahs olunanlar misâli) vebâlini, nikâlini, zevâlini tattır Yâ Rabbi.

 

11) Ey yakîn hâlini yaratan Selâm olan, Ey gaybın sonsuz sırlarına açık idrâkı oluşturan Mü’min olan Allah’ım, düşmanların devletine karşı Lehüm’ül büşrâ fi’l hayâtiddünyâ ve fi’l âhiretî lâ tebdîle likelimâtillâh âyetinle dünya hayatı için müjdeler verdiğin, dünya ve âhiret hayatı için ise sözlerinde, vaadlerinde bir değişiklik bulunmayan Rabbim. Bu âyetin sırrıyla  beni de huzurlu eyle Yâ Rabbi.

 

12) Ey sonsuzluğuyla azamet sahibi A’zîm olan, ey izzet bahşeden ve dileğince değerli kılan Muizz olan Allah’ım, Ve lâ yahzünke kavlühüm inn’el İ’zzete lillâhi âyetinde ki sırrınla, celâllik sultanlığının, saltanatının ve gururunun verdiği azametli, korkutucu tacınla beni taçlandır Yâ Rabbi.

 

13) Ey Zâtıyla tüm kemâl sıfatlarına sahip ve tek hükümran Celîl olan, ey sonsuz mânâlara sahip, yeğane üstünlük sahibi ve üstünlüğünü de ancak kendi kendiyle değerlendiren Kebîr olan Allah’ım, Felemmâ ra’eynehû ekbernehûnne ve kataâ’ne eydiyehünne ve kulne hâşalillâhî âyetinin sırrıyla verdiğin celâllik, mükemmellik, ikbâllik, yüce azâmet ihtivâ eden cübbeyi bana da giydir Yâ Rabbi.

 

14) Ey eşi benzeri olmayan A’zîz olan, Ey Aşk kaynağı, sevilen gerçek ve Tek mutlak varlık Vedûd olan Allah’ım, Yühibbûnehüm kehubbîllâh, vellezîne âmenû eşeddu hubben lillâh âyetinin sırrıyla, lütfuyla, ülfetiyle, yakînlığıyla bana karşı kullarının kalplerine sevgi, sadakat, meveddet eyle ki böylece bu kullarının gönülleri itaat etsinler ve boyun eğsinler Yâ Rabbi.

 

15) Ey apaçık ortada, algılanabilen Zâhir olan, Ey gizli, ortada olmayan, algılanamayan, Bâtın olan Rabb’im  Yühibbuhum ve yühibbunehû ezilleten a’lâ’l mü’minîne ei’zzeten a’lâ’l kâfirîne yücâhidûne fî sebilillâhi âyetinin sırlarının ve nûr’unun verdiği gücü benim üstüme de gönder, bana da ikrâm ve ihsân eyle, o kulların gibi sevilmeyi, sevmeyi, mü’minlere karşı yufka yürekli olmayı, gerçeği örtenlere karşı da senin yolunda cihâd ehlî olmayı nasip eyle Ya Rabbi.

 

16) Ey varlığına bir şeyin girmesi, çıkması imkânsız, ihtiyaçtan, beri Samed olan, ey açığa çıkaran idrâk ettiren, kendisiyle irşâd olunan Nûr olan, sermedî olan Allah’ım, Fein hâccûke fekul eslemtü vechiye’lillâh âyetinin sırrıyla vechimi (Yüzümü) işrâk, ünsiyet ve cemâlinin nûruyla aydınlat Yâ Rabbi.

 

17) Yâ Bedîa’s semâvative’l arz Yâ Zelcelâli ve’l ikrâm, Ey Tek, varlığında benzeri olmayan, şey’leri icâd eden, göklerin ve yerin Nûr’u Cemâli, Ey Celâl ve mutlak hüküm ve ikrâm sahibi Allah, vehlul u’kdeten min lisânî yefkahû kavlî (Hz. Musa’nın duası) âyetinin sırrıyla, mânâsıyla (Musâ Aleyhisselâm’ın dilini çözdüğün gibi) bana da üstünlüğümü, belâgatimi ve fasihliğimi ikrâm eyle Yâ Rabbi.

 

18) Allah’ım «Sümme telînü cülûduhum ve kulûbuhum lî zikrîllâhi» âyetinin sırrıyla, yüzü suyu hürmetine Senden korkan, derileri ürperen ve sonra, derileri ve yürekleri Allah’ın zikri için yumuşayanlara nasip ettiğin gibi bana da Rahmetinle inceliğinle acı Yâ Rabbi.

 

19) Ey hükmünü zorunlu olarak, ister istemez kabul ettiren Cebbar olan, Ey dilediği her şey’i ortadan kaldıran Kahhar olan Allah’ım, Ve me’nnasru illâ min i’ndi’llâhi âyetinin sırrıyla, beni heybetinin kılıcıyla, gücüyle, şiddetiyle, dayanıklığıyla, düşmanlarının zorbalığına ve gücüne karşı bana heybetini ve yüceliğini zırh gibi giydir Yâ Rabbi.

 

20) Ey açan, yayan, genişlik veren Bâsit olan, Ey sürekli aşama (feth) kapıları açan, tüm kapanıklıkları geçiren, Fettâh olan Allah’ım, Rabbişrah lî sadrîy ve yessirlîy emrî âyetinin sırrıyla bana da bu âyetin verdiği meserresi (bilinç aydınlığını) kolaylaştırır ve sevinci dâim ikram eyle Yâ Rabbi.

 

21) Kolaylık verici, hoş tutucu Rabb’im, Elem neşrahleke sadrak âyetinin sırrıyla, bereketiyle, benim de kalbime, (bilincime) genişlik, açıklık, aydınlık (nûr) ikrâm eyle Yâ Rabbi.

 

22) Yâ Rabbî, Yevmeizin yefrahul mü’minûne bi nasrîllâh âyetinin sırrıyla, müjdeleriyle, sevindirdiğin, yardım ettiğin ve galip getirerek, feraha kavuşturduğun mü’min kulların gibi bizi de müjdele, sevindir, galip eyle, feraha çıkar.

 

23) Ey lutûf sâhibi, birimin özünde ve yapısında yer alır biçimde mevcût Lâtîf olan, Ey son derece merhametli Raûf olan Rabb’im, Ve tatmainnu kulûbühüm bizikr’îllah âyitinin sırrıyla, kalpleri seni zikretmekle huzurlu olan, imân nasip ettiğin kulların gibi benim kalbime de imân, huzur ve sukûnet ikram eyle…

 

24) Ey sabırla, rızâsı olmayan şeylerin neticesini bekleyen Sabûr olan, Ey ikrâm ettiklerinin değerini bilene, şükredene fazlasıyla karşılık veren Şekûr olan Allah’ım, Kem min fietin kalîletin ğalebet fieten kesîreten biiznîllâhi âyetinin sırrıyla ve izninle, sabırlı olan sabitliğinin, sadâkatinin güçleri gibi bize de aynı gücü lutf eyle, ikram eyle Yâ Rabbi.

 

25) Ey koruyan, muhâfaza eden, ayakta tutan, hıfz eyleyen Hâfiz olan, ey vekîl tutanların işini en mükemmel biçimde sonuçlandıran Vekîl olan Allah’ım, Lehû mua’kibâtun min beyn’î yedeyhî ve min halfiîhi yahfizûnehû min emrîllâh âyetinin sırrıyla, şâhidleriyle, tanıklarıyla, askerleriyle, beni de önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden ve altımdan, (her yönden) koru, koruyucum ve vekilîm olan Allah’ım.

 

26) Ey kendi varlığı ile mevcûdatı varlığıyla var kılan Kaim olan ve Ey Dâim olan Allah’ım, Ve keyfe ehâfu mâ eşrektüm ve lâ tehâfûne ennekûm eşrektüm billâh, âyetinde sözü geçen, burhân sâhibi kimselerin, (şirk ehlî olmayan) dayandığı gibi benim de ayaklarımı yolunda sâbit eyle Yâ Rabbi.

 

27) Ey güzel Mevlâm, Ey güzel Kurtarıcı, E’tet’ethizünâ hüzûven kâle eûzu billâh âyetinin sahibi olan kimseyi gâlib kıldığın gibi beni de düşmanlarıma karşı gâlip eyle Yâ Rabbi.

 

28) Ey talep ettiren Tâlib olan, Ey talep ettirdiğine de talebini ikrâm eden yeğane Gâlib olan Allah’ım, İnnâ erseinâke şâhiden mubeşşiren ve nezîren litu’minû billâh âyetinin sırrıyla, imânıyla, bereketiyle, tanıklıkla, uyarıcı ve müjdeci olarak Rasûlün Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem Efendimizi âzizlikle, heybetlikle, desteklediğin gibi beni de destekle Yâ Rabbi.

 

29) Ey kifâyet eden, yeten, yetişen, el veren Kâfi olan, ey şefaat eden, şifâ veren Şâfî olan Allah’ım, beni «Lev enzelnâ hâz’el Kur’âne a’lâ cebelin lareeytehû hâşia’an mutesaddian min haşyet’illâh» âyetinin sırrıyla, verdiğin faydaların ve birikintilerin yüzüsuyu hürmetine düşmanlara, kötülere karşı destekle, kifâyet eyle, yardımcım ol Yâ Rabbi.

 

30) Ey karşılıksız olarak ihsânda bulunan Vahhab olan bağışlayıcı, Ey sonsuz mânâlarıyla sürekli rızık verici Rezzâk olan Allah’ım, Kulû veşrebû min rizkîllahî âyetinin sırrıyla rızıklarda sağladığın kolaylığı, musahhar kılmasını kabul edilmesini bana indinden lûtfet Yâ Rabbi.

 

31) Ey Tek, yardımcı, hâmi, dost, dilediğine arka çıkıp onları kemâle ulaştıran Velî olan, Ey yüce fevkalâde yüksek A’lîy olan Allah’ım, Zalike min fadzlîlâh âyetinin sırrıyla inâyetiyle, medediyle, mutluluğuyla ve fazla fazla devamıyla, selâmetle korumakla, sahip çıkmakla bana Velîlik yap (sahîp çık), imdâd eyle Yâ Rabbî.

 

32) Ey sınırsız cömertlik Kerim sahibi, Ey yeğane zenginlik sahibi Gâniy olan Allah’ım İzâ fea’lû fâhişeten ev zalemû enfüsehüm zeker’ûllâhe festağferû lizünûbîhim ve men yağfir’uzzunûbe illâllah âyetinde zikrolan Rasûlünün yanında seslerini alçaltmış olan kimseleri, affederek ikrâm ittiğin gibi bu vesileyle bana da affınla, saadetle ikrâm eyle.

 

Ey Tek, hüküm sahibi, hükmü kayıtsız şartsız yerine gelen Hakîm olan, Ey Tek, tövbeleri kabul edici Tevvâb olan ve Ey Tek, va’adinde sadık, sözünde duran, nimetleri herkese ihsân eden, muhsin Berr olan Allah’ım, onların bilinçlerine nasûh tevbeleri ikrâm ederek nasûh tevbesinin oluşmasını sağladığın, ikrâm ettiğin gibi bana da nasûh tövbesi ikrâm eyle Yâ Rabbi.

 

33) Cüzlerden, parçalardan meydana gelmemiş “TEK” Vâhid, Ahad, olan ALLAH, Fea’lem ennehû lâilâheilâllâh, Senin sözün ve takvâ olan bu âyetinle sevgilin Rasulûn Muhammed Sallallahû Aleyhi Vessellem Efendimizi bağladığın gibi bizleri de bu âyetin sırrıyla, mânâsıyla bağla Yâ Rabbi.

 

34) Ey Rahman ve Rahiym olan Allah’ım, Kul Yâ i’bâdiyellezîne esrefû a’lâ enfusihîm lâ taknetû min rahmet’îllâh âyetinin verdiği ni’metle ümit edenler ve kurtulmuş olan,sonları güzel olan kimselere bağışladığın gibi benim de sonumu iyi ve hoş eyle Yâ Rabbi.

 

35) Ey yaratıklarının hitâplarını her hâliyle algılayan Semî olan, ey yarattıklarına mekânca yâkin Kârib olan, Allah’ım, Da’vâhum fihâ subhâneke allahumme ve tahiyyatehum fihâ selam ve âhiru da’vâhum enil’hamdu lillâhi rabbilâlemiyn yüce âyetinin hürmetiyle, takvâ sahibi, selâmlanan, barış ve şükür sahibi olan mü’minlere hazırlanmış olan A’dn Cennetleri’ne onları yerleştirdiğin gibi beni de oralarda yerleştir, barındır Yâ Rabbel’âlemiyn.

 

Yâ Allah, Yâ Allah, Yâ Allah, Yâ Rabbim,

Ey fayda verici, Ey kötülükleri geri çevirici, Ey Rahman ve Rahiym olan Allah, bu ayetlerin sözlerin ve esmâlarının yüzüsuyu hürmetine kazandırıcı bir güç ikrâm eyle. Bizlere bereketli, bol rızıklar, huzurlu yürekler, aydınlanmış kabirler kolay verilen hesap ve büyük ecirler ikrâm eyle Yâ Rabbi.

Allah’ım Efendimiz Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem’ Â’lîsine, Sahabesine çok selâm ver. Öyle selâmlar ve duâlar ver ki, Senin halkının sayısı kadar, Senin kelimelerin ve sözlerin tükettiği mürekkepler kadar ve rahmetin en son zirvesine kadar. Allah’ım Sana sığındım, bu sığınmam aynen güçlü ve çetin köşelere sığınanların hâli gibidir.

Allah Rasûllerine selâmlar olsun, âlemlerin Rabbîne şükürler olsun.

 

İbn Arabi - Hilyetü-l Ebdal / Ruhî Aydınlanmanın Ön Koşulları - Notlar

İbn Arabi - Hilyetü-l Ebdal - Notlar

Ruhî Aydınlanmanın Ön Koşulları

Hilyetü-l Ebdal - Abdalların Süsü

 

Bu risale yolun başındaki mürid ile yolun sonundaki muhakkik (hakikat eri) arasındaki dikey geçişi inceler.

İbnü’l-Arabî bu risaleyi [h.] 592 (m. 1196) yılında Tâif’te, Hz. Abbas’ın kabrini ziyaret ettiği manevi bir atmosferde, dostlarının isteği üzerine kaleme almış.

 

Bilgili hâkimlerin "Lâm" harfinden, arif hikmet sahiplerinin ise "Bâ" harfinden olduğu belirtilir. Tasavvuf metafiziğinde "Bâ" (ب), varoluşun ilk zuhurunu ve Besmele’nin altındaki noktayı (Hakikat-ı Muhammediyye) simgeler.

 

Hak, ancak kulun kendi çizgilerini, ismini ve varlık iddiasını (enniytet/benlik) yok ettiği zaman sâlikte tecelli eder.

 

Kulun "ben"liği (enniyet), Hakk'ın mutlak "O"luğunun (hüviyet) zuhuruna engel olan en büyük karanlıktır.

 

Manevi olgunlaşmanın dört temel direği: Suskunluk (Sumt), Yalnızlık (Uzlet), Açlık (Cû') ve Uykusuzluk (Seher).

 

Kalbini susturamayan kişinin dili dursa da iç konuşmaları devam eder ve ham kalır. Hem dilini hem kalbini susturan ise ruhun sırlarına vakıf olur.

 

Uzlet, suskunluğun merdivenidir.

 

Açlık, uykusuzluğu doğurur; mide boşalınca uyku da kaçar.

 

Uykusuzluk, kalbin gafletten uyanmasıdır.

 

Bu dört esası (Suskunluk, Yalnızlık, Açlık, Uykusuzluk) hayatına tatbik eden sâlikin beşeri/hayvani yönü meleki kuvvete dönüşür.

… 

İbn Arabi - Fenâ Risalesi - Özet, Notlar

İbn Arabi - Fenâ Risalesi - Özet, Notlar

Kitâbül-Fenâ Fi'l-Müşâhede

Mütercim: Mahmut Kanık, İz Yayınları, 2013

 


Kitâbül-Fenâ Fi'l-Müşâhede (Müşahedede Yok Oluş Kitabı)

 

Müşahede kulun akıl veya duyu organlarıyla değil, kalbi bir basiretle ilahi hakikatleri, isim ve sıfatların tecellilerini apaçık görmesidir.

Fenâ bu müşahede esnasında dervişin kendi bireysel benliğinden, nefsani arzularından, hatta "ben görüyorum" şeklindeki ikilik (düalizm) bilincinden sıyrılmasıdır. Kul, O'nun ışığında kendi gölgesinin yok olduğunu idrak eder.

Fenâ, pasif bir yok oluş değil, varlığın aslına (Hakikat-i Muhammediyye'ye ve İlahi İsimler'e) uyanışın başlangıcıdır.

 

Giriş / Muhammed Valsan

Ayn: Arapça'da bu kelime hem göz, hem pınar/kaynak, hem de bir şeyin özü, kendisi, kimliği anlamına gelir.

Müşâhede eden göz ile müşâhede edilen kaynak (öz) aynı şeydir.

Kul, nefsinden fâni olup ilahi bakışla baktığında, bakanın da bakılanın da tek bir "Ayn" (Zât) olduğunu idrak eder. Bu durum metinde Makâmü’s-Sükûn ve’l-Cümûd (Sükûn ve Değişmezlik Makamı) olarak adlandırılır; zira tüm kozmik hareket ve çokluk, bu tek merkezde durulur.

 

İttihâd

İki farklı özün/zâtın (Rabb ve Kul) sonradan bir araya gelip birleştiğini savunur. Akılcılar (kelâmcılar ve filozoflar) bu yüzden İttihâd’ı imkânsız görürler, çünkü iki farklı şey tek bir şey olamaz.

 

Tasavvuftaki Tevhîd, sonradan birleşen iki zât görmez; ezelden beri var olan tek bir Zât görür. Kulun kendi müstakil varlığı zaten bir illüzyon, bir gölgedir. Fenâ (yok oluş) esnasında kulda yeni bir zat meydana gelmez; kul zaten ezelen var olmayan pencerelerin (nisbi sıfatların) kapandığını ve geriye sadece ebedî olanın (Bekâ) kaldığını anlar.

 

"Bir" sayısı olmasaydı, iki, üç veya milyonlar olamazdı. Bütün sayılar, aslında "Bir" sayısının kendi içinde tekrarlanıp basamaklandırılmasından (zuhura çıkmasından) ibarettir.

 

Bir derviş, kendi ferdî bilincini (enâniyyet) tamamen yitirip Levh-i Mahfûz ve Kalem boyutuna dikey bir yükseliş yaşadığında, onun dilinden konuşan artık kendi egosu değil, Yüce Kendilik (Hüviyyet) olur. O an söylenen söz meşrudur; çünkü konuşan kul değil, kulun perçeminden tutup onu konuşturan Hakk'ın kendisidir

 

Zâhir ulemâsı, Kur'an'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr eden eski kavimler gibi; tasavvuf ehlinin aktardığı hakikatlerin, kendi dar akıl kriterlerine ve peşin hükümlerine uyan kısmını kabul edip, kavrayamadıkları keşfî boyutları doğrudan reddederler. İbnü’l-Arabî, bu seçici tavrın dervişlerin iman nurunu tehlikeye atacağını, bilmedikleri sahalarda susmalarının kendileri için en hayırlısı olduğunu belirtir.

 

"Fena” Risalesi

Tasavvufi yolun elitleri, kalpleri şek ve şüpheden temizlenmiş, hidayet kılıcı parlatılmış seçkinlerdir.

 

"İttihâd" (Birleşme) fikrini savunanlar

Kul, keşf esnasında çokluk âleminin (sayı basamaklarının) aslında tek bir merkezden (Bir sayısından) türediğini müşahede eder. Akıl ve zâhir ehli bu makamda der ki: "İki ayrı öz vardı (Kul ve Tanrı), bunlar sonunda birleşti ve tek bir zât oldu."

Bu hatadır çünkü ittihâd, temelde iki ayrı müstakil varlığın ezelden var olduğunu varsayar.

 

Hakiki tevhîd mertebesinde, zaten ezelden beri tek bir Zât vardır. "Bir" sayısı olmasa, iki, üç veya milyar olamazdı.

Kulun varlığı vehmî (gölge) bir varlıktır; Fenâ anında kulun zâtı Hakk ile birleşmez, kul zaten ezelen var olmadığını, var olan tek şeyin Hakk'ın Zât'ı olduğunu idrak eder.

 

Ebû Hureyre’nin "Hz. Peygamber’den iki dağarcık ilim aldım, birini yaysaydım şu boynum kesilirdi" hadisi ve İbn Abbas’ın Kur'an'ın batıni tefsiri hakkında "Söyleseydim beni linç eder, kâfir derdiniz" sözü, şeriatın dış kabuğunun altında derin bir ezoterik (bâtınî) okyanus olduğunu kanıtlar.

 

Tasavvuf ehli, hadis kritiğinde zâhir ulemâsının "zayıf" dediği bir ahkâm hadisini, Hz. Peygamber ile kurdukları manevi bağ ve keşf yoluyla "sahih" bulup onunla amel edebilirler. Tam tersi, zâhir ehlinin kağıt üzerinde "sahih" dediği bir hadisin, manevi keşif anında asılsız olduğunu görüp terk edebilirler. Zâhir ehli kendi dar akli metotlarına sığmayan bu durumu anlayamadığı için sufileri dinden çıkmakla suçlar.

 

Arifler çokluktan kaçarak "Çokluğun Birliği"ne (Tevhîdü'l-Kesre) sığınırlar.

Kalpteki tüm alt arzular, özlemler ve dualar tek bir amaca kilitlendiğinde "Tek bir Himmet" halini alır.

 

“Musa hayatta olsaydı bana uymaktan başka çaresi olmazdı” hadisi, Muhammedî hakikatin (Hakîkat-i Muhammediyye) tüm zamanları ve önceki nübüvvet nehirlerini içine alan bir okyanus olduğunu gösterir.

 

Allah bana tecelli etti, sonra benden gizlendi…

Eğer Hak bir kalbe hakiki manada tecelli etmiş ve oraya imanı yazmışsa, o kalbin bâtını (iç yüzü) "mahv" (silinme) kabul etmez; o artık mutlak bir "isbat" (sabitlik) levhasıdır.

Hakiki tecelli kalıcıdır. Sâlikin hissettiği o geçici parlamalar tecelli değil, kalbe vuran hafif bir cila (parlaklık) durumudur. Sâlik bu geçici zevkle sarsılıp "İşte o Odur!" (Hüve Hüve) diye çığlık atar (şathiyyat). Ancak kendi beşerî hali değişip perde geri gelince "Rabbim gizlendi" der. Oysa gizlenen Hak değil, sâlikin kendi fânî aynasıdır.

 

Bel’am bin Baûra, İsm-i A’zam’ın lafzını ve havâsını (etkisini) biliyordu.

Ayetler ve ilahi isimler Bel’am’ın zâtına işlememişti; onlar Bel’am’ın üzerinde sadece bir üst giysi (ridâ) gibi duruyordu. İnsan elbisesinden nasıl sıyrılıp çıkarsa, o da ihlassızlığı yüzünden o ilahi nurdan sıyrılıp çırılçıplak kaldı.

 

Belli harfler ve kelimeler, onu söyleyen kişinin ahlakından, imanından, hatta ne söylediğini bilip bilmemesinden bağımsız olarak otomatik bir etki (infial) üretir.

Ancak bu durum taklitçiliktir. Hakikat ehli (muhakkık) buna itibar etmez.

 

İsm-i A’zam sıdk ve ihlastır! Sen sıdk sahibi ol, sonra hangi ismi istersen o İsm-i A’zam olur.

 

İhsan, Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir...

Şeriat ve zâhir uleması bu cümleyi düz okur: "Sen O'nu görmüyorsan da O seni görür."

Ancak sufiler cümleyi şuradan keser: "Fe in lem tekün..." (Eğer sen yoksan/fânî olursan)... "...terâ-Hu" (O'nu görürsün).

 

(تَرَاهُ) / terâHu / O'nu görürsün

 

İman ve ilim kalbe bir kez yazıldı mı bir daha silinmez; gerisi ise Bel'am gibi üzerimizden akıp gidecek geçici birer "elbise" ve aldatıcı birer "cilâ"dan ibarettir.


İbn Arabî - Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi - Özet - Notlar

İbn Arabî  &  Ahmed Avni Konuk - Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi - Notlar

Yayına Hazırlayan: Mustafa Tahralı, İz Yayınları, 2004

 


Takdim

İbn Arabi’nin İnsan Memleketinin Islâhı Hakkında İlâhî Tedbirler adındaki bu kitabında “tasavvufun özü” dile getirilmiş ve böylece “salık’' ve “vâsıl”ların faydalanacağı pek çok şeye temas edilmiştir. “Mâlik "(efendi, devlet başkanı, idâreci) ve "memlûk” (idare olunan, kul (durumunda olan kimselerin istifâdesine sunulmuştur.

 

Tedbirât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi

İbn Arabî, bu eseri Şeyh Ebû Muhammed el-Mevrûrî’nin isteği üzerine, Aristo’ya atfedilen Sırru’l-Esrâr kitabına bir karşılık olarak yazmıştır.

Eserin temel amacı, devlet yönetimi (siyaset) ile insanın kendi nefis terbiyesi arasındaki paralelliği ortaya koymaktır.

 

Tedbîrât-ı İlâhiyye, siyaseti sadece devlet yönetimi olarak değil, bireyin kendini terbiyesi ve "insân-ı kâmil"in varlık âlemindeki tasarrufu olarak üç boyutlu ele alır. İnsan vücudu bir ülkeye, ruh ve yetenekleri ise o ülkenin yöneticilerine benzetilir.

 

Bu şerh yapılmaksızın sadece tercüme ile iktifâ edilmiş olsaydı, eserin ne bütününün ne de müşkil ve veciz cümlelerinin gereği gibi anlaşılması... hemen hemen imkânsız olurdu.

 

Eğer sen tenzihe kâil olursan Hakk’ı bir kayıt ile kayıtlayıcı olursun. Eğer hem tenzih ve hem de teşbih ile kâil olursan... maârifte imam ve efendi olursun.

 

Bir memleketin yönetim kadrosu, insanın iç dünyasındaki melekeleri temsil eder:

Hükümdar (Ruh): Vücudun ve varlığın asıl yöneticisi, Hakk'ın halifesi.

Vezir (Akıl): Hükümdarın müşaviri; o olmadan mülkte (bedende) hayır yoktur.

Düşman (Şeytan/Hevâ): Nefs-i emmâre ve vesveseler.

Hazine (Hayal): Amellerin ve manevi vasıfların toplandığı yer.

Adâlet (Denge): Memleketin bekası için şart olan ruh; "Hükümdar mülkün cesedi, adl ise rûhudur."

 

Dibace

Yaradılışın Başlangıcı: "Büyük Beyaz İnci" (Dürre-i Beyzâ)

Allah ilk olarak büyük bir beyaz inci yarattı. Ona Celâl nazarıyla bakınca inci hayâdan eriyerek su ve ateş oldu

İnci: Hakîkat-i Muhammediyye veya Akl-ı Evvel mertebesidir.

Celâl Nazarı: Mutlak vücudun mukayyetliğe (sınırlılığa) tenezzülü ve "gayriyyet" perdesiyle gizlenmesidir.

Su ve Ateş: Yaradılışın temel unsurları olan zıt kutupların (merkezde ateş, muhitte su) oluşumuna işâret eder.

 

İnsan, "şecere-i kevnin" (varlık ağacının) meyvesidir.

Allah, İnsân-ı Kâmil'i esmâ (isimler) ilmiyle teyit ederek onu yeryüzünde (arz-ı ecsâm) halifesi kılmıştır.

 

Kâmiller için akıl, ilahi tasarrufların yürütülmesinde bir "vezir" hükmündedir.

İnsân-ı Kâmil, tüm güçlerini şeriat mizanına göre kullanır.

Küfür ve iman tecellileri onun kabzasında (yetki alanında) dağıtılır.

 

Vahdet-i vücud bir "hal" ve "zevk" meselesidir. Aklı zayıf olanlar bu sırrı duyduklarında şeriatı terk edebilir (ta'tîl-i şeriat) veya sapkınlığa (dalâlet) düşebilirler.

 

İnsanın "semâ"sı aklı, "arz"ı bedeni, "deniz"i ise kalbidir. Kalp, su gibi akan düşüncelerle (havâtır) doludur.

 

Kitap, "Memleket-i İnsaniyye"nin (insan ülkesinin) nasıl yönetileceğini ve ıslah edileceğini anlatır. Tasavvufun özüdür (lübâb).

Kitabın gayesi insanın diğer canlılardan üstünlüğünü ve "Âlem-i Muhit"in (bütün evrenin) bir özeti olduğunu kanıtlamaktır.

 

Temhid - i Kitap

Varlığın mertebeleri

Vücûd-i Hakîkî vs. Vücûd-i İzâfî

Hakiki vücud, her türlü kayıttan münezzeh olan Allah'ın zatıdır ve idrak edilemez. İzafi vücud ise bu hakiki vücudun isim ve sıfatlarla tecelli ederek sınırlanmış halidir (evren ve içindekiler).

 

Hakiki vücudun ilk tenezzülü (inişi) "Vahdet" (Hakikat-i Muhammediyye) mertebesidir. Buradan sırasıyla Vâhidiyyet, Ervâh (ruhlar), Misâl ve Şehâdet (madde) âlemlerine tenezzül gerçekleşir.

 

Ağacın özü meyvesinde kâinat ağacının özü de insanda toplanır.

İnsandaki her bir uzuv ve özellik, dış dünyadaki bir unsura karşılık gelir:

Sular: İnsandaki dört su (gözde tuzlu, burunda tatsız, kulakta acı, ağızda tatlı), dünyadaki denizlere ve sulara benzer.

Kuvvetler: Âlemdeki dört rüzgar (şimal, cenub vb.), insandaki dört kuvvete (cezbe, tutma, hazmetme, defetme) karşılıktır.

Unsurlar: Toprak, su, hava ve ateş insanda beden yapısı ve mizaç olarak mevcuttur.

Varlık Türleri: Âlemdeki melekler, şeytanlar ve hayvanlar; insandaki takva, öfke, şehvet ve hırs gibi duygularda karşılığını bulur.

 

Büyük âlem (evren), ilahi isimlerin tecellilerini herhangi bir seçim hakkı olmaksızın, olduğu gibi ve sınırsızca yansıtır.

 

Zamandaki en kâmil insan olan "Kutub", Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. İlahi tecelliler önce ona gelir, ondan tüm âleme dağılır.

 

Memleket-i İnsaniyyenin Yönetimi

Bir devletteki halife, vezir, kadı, katip, vergi memuru, asker gibi görevlilerin her birinin insanda manevi bir karşılığı vardır.

İnsan bedeni bir "hilafet makamı"dır. Akıl, kalp ve nefis arasındaki denge; bir devletin adaleti, savunması ve işleyişi gibidir.

Dünya (şehadet âlemi) en aşağı mertebedir (esfel-i sâfilîn). Ruh ise yüce âlemdendir.

 

Mukaddime-i Kitap

Tasavvuf, aklın ötesindeki (akl-ı cüz'înin verasında) batıni hakikatlerle ilgili olduğu için, sadece zahirle sınırlı kalanlar tarafından şiddetle inkâr edilir.

 

İnsanın kalbi bir aynaya benzer. Dünyevi bağlar, günahlar ve "mâsivâ" (Allah'tan gayrı her şey), bu aynanın üzerindeki toz ve pastır. Riyazat ve mücahede (nefis terbiyesi) ile bu pas silinirse kalp saflaşır.

 

Akıl hükümdar veya halife, Adalet kadı, Düşünce vezir, Duyular ise devletin memurları veya kâtipleridir.

 

Birinici Bab

Bedenin Hükümdarından İbaret olan Halife-i Vücûd ve Sûfiyyenin Onun Hakkında Garazları ve Onları Ta‘bîri Beyânındadır.

“…yeryüzünde bir halife yaratacağım…”

Hakiki tek varlığın (Vâhid-i Hakîkî), "başkasıymış gibi" (libâs-ı gayriyyet) görünmeye başladığı ilk mertebe ruh mertebesidir. Buradaki ilk varlığa Ruh-i Küllî, Akl-ı Evvel veya Kalem-i A'lâ denir.

 

Kâinattaki halife Hz. Adem'dir (insanlık hakikatidir).

İnsanın kendi varlığında ise halife, beden mülkünü yöneten Ruh'tur.

 

Melekler

Müheyyeme Melekleri (Kerûbiyân)

Müdebbir Melekler (Ceberûtiyye)

 

Göklerdeki işleri yönetenlere yüksek melekût, yeryüzündeki (doğa olayları gibi) işleri yönetenlere aşağı melekût denir.

 

Sebeb-i Te’lîf-i Kitâb

İbnArabî, Kuzey Afrika'daki Mûrûr şehrinde Ebû Muhammed el-Mûrûrî’yi ziyaret eder. Orada, Aristo olduğu tahmin edilen bir "hakim" tarafından Zü’l-karneyn için yazılmış Sırru’l-Esrâr kitabını görür. Bu kitap, "büyük mülk" olan dünya devletinin nasıl yönetileceğine dair bir siyasetnamedir.

 

Ebû Muhammed, Şeyh’ten bu kitabın bir dengini, ancak insan vücudu ve ruhu (küçük mülk) için yazmasını ister. Şeyh, bu isteği kabul ederek dört günden kısa bir sürede bu eseri tamamlar.

Eser hem dünya yöneticileri için (hükümdar hizmetindekiler) hem de ahiret yolcuları (kendi nefsini yönetmek isteyenler) için faydalıdır.

 

Âlem-i Emr

Bu âlem, Allah'ın vasıtasız olarak, sadece "Kün" (Ol) emriyle, doğrudan hitabıyla var ettiği varlıklar alanıdır. Bu mertebede madde ve zaman yoktur.

 

Arş, Rahman'ın istiva ettiği (hükmettiği) yerdir. Ruh, tüm beden mülkünü kuşattığı ve yönettiği için "Arş"a benzetilir.

 

İnsan-ı Kâmil, Allah'ın isim ve sıfatlarının en net görüldüğü aynadır.

 

Varlıktaki her şey Allah'ın bir isminin tecellisidir ve kendi yerinde bir hikmete mebnidir.

 

İnsan-ı Kâmil, "her şeyin açıklandığı bir kitap" (İmâm-ı Mübîn) ve "korunmuş levha" (Levh-i Mahfuz) olarak nitelenir.

 

İnsan-ı Kâmil, varlık dairesinin merkezidir. Adaleti temsil eder; çünkü merkezden çevreye (muhît) çizilen tüm çizgiler eşittir.

 

İkinci Bab

Halifenin Mâhiyyetine ve Hakikatine Dâir Olan Kelâm, Hakkındadır.

Ruhun mahiyeti

 

Eğer ruh araz olsaydı, "Ruhlar nimetlendirilir veya azap çekilir" hadisiyle çelişirdi.

Arazlar her an yeniden yaratılır

 

Ruh ne tam olarak cevher ne de tam olarak arzdır.

Ruh, bi-nefsihî kâim (kendiyle kaim) ve gayr-i mütehayyiz (yer kaplamayan) bir nurdur.

Ruh, Allah ile alem arasındaki vasıtadır

 

Alemdeki her şey bu ruhtan gelen ilahi nurlar ve sırlar ile beslenir.

 

Üçüncü Bâb

Medîne-i Cisimde İkamet ve Onun Bu Halîfeye Bir Mülk Olması Cihetinden Tafâsîli Beyânındadır.

İnsan bedeni bir "şehir" (medine), ruh ise bu şehrin hükümdarıdır.

 

Ruhun yönetim merkezi "kalp" (saray), veziri ise "akıl"dır.

 

Dimağ (beyin), beden şehrinin en yüksek ve manzaralı yeri

Göz, kulak, burun ve ağız; halifenin dış dünyaya açılan pencereleridir.

Dimağın merkezinde oturan ve halifeye (ruha) danışmanlık yapan "vezir", akıldır.

 

Nefs / "halifenin kerîmesi" (soylu eşi/kızı)

Ruh (baba/erkek) ile nefsin (ana/kadın) birleşmesinden "cisim" meydana gelir.

 

Nefis, hayvani sıfatlardan (aşırı hırs, öfke vb.) temizlenme mahallidir.

 

"Siz nasılsanız öyle idare olunursunuz"

Bir toplumun (raiyyenin) isti'dadı (kabiliyeti ve ahlakı) ne ise, başındaki imam (halife) da ona göre şekillenir.

 

Kalp (imam) salih olursa beden (halk) de salih olur. Eğer bir toplumun isti'dadı iyiyse, Allah onlara o iyiliği temsil eden bir yönetici verir; yönetici dürüst olduğunda bu dürüstlük tüm halka sirayet eder.

 

Allah bir kavme yönetici atadığında, o kavmin sırlarını ve akıllarını o yöneticiye verir. Yani yönetici, temsil ettiği toplumun toplamı gibidir.

 

Eğer nefis hevâya (nefsi arzulara) uyarsa "Tağyir" (değişme, bozulma) vaki olur ve bu haldeki nefse "Nefs-i Emmâre" (kötülüğü emreden nefis) denir.

Eğer nefis akla uyarsa "Tathîr" (temizlenme) vaki olur ve şer'an "Nefs-i Mutmainne" (huzura ermiş nefis) adını alır.

 

Hevâ nefsin dünyaya meyyal, dünyevi arzularının kaynağıdır.

Şehvet / Hevâ'nın yardımcısıdır. Nefse yedi temel dünya lezzetini (kadın, evlat, altın, gümüş, atlar, hayvanlar ve ekinler) sunarak onu kandırır.

Ruh, hevâ tarafından kuşatma altında kalınca aslı olan Allah'a sığınır ve şikâyette bulunur. Bu durum, ruhun kendi aczini, zilletini ve kul (abd) olduğunu anlamasını sağlar.

 

Mü'min kişide akıl hem organlara hem de kalbe hakimdir. Her şey nur ve hayır üzerinedir.

Asi kişide Hevâ organlara (bâdiye) hakimdir ve günah işletir; ancak Akıl hala kalbe (hâdıra) hakimdir, yani imanları sağlamdır.

Münafık kişide Akıl görünüşte organlara (bâdiye) hakimdir (müslüman gibi davranırlar); ancak Hevâ kalbe (hâdıra) hakimdir. İçleri bozuk olduğu için amelleri onları kurtarmaz.

Kâfir kişide Hevâ hem organlara hem de kalbe tamamen hakimdir.

 

Tevhid "asıl", amel "fer" (dal) hükmündedir. Asıl (kalpteki iman) sağlamsa, dallardaki bozulmalar (günahlar) telafi edilebilir; ancak asıl bozuksa (nifak/küfür), dalların (görünürdeki iyi işlerin) hükmü yoktur.

 

Dördüncü Bâb

Akıl ile Hevâ Arasında Kendisi için Harb Vâkı‘ Olan Sebebin Zikri Hakkındadır

İnsan bedeni bir mülk ve bu mülk üzerinde iki zıt güç (Akıl ve Hevâ) hak iddia eder.

 

Ruhun bülûğu / erginliği onun Allah ile kurduğu ezeli bağdır (Misak/Elest bezmi). Ruh, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına "Belâ" (Evet) diyerek bu olgunluğunu göstermiştir.

 

Ruh, kendisine gelen ilahi hitabı anlayacak ve kavrayacak (taakkul edecek) bir akla sahiptir. Akıl, ruhun veziridir ve ondan sudur etmiştir.

 

Ruh, Allah'tan başka hiçbir şeye köle değildir. Evrenin (muhdesatın) ilkidir ve hürdür.

 

Ruhun nesebi, "Muhammedî Hakikat"e (Hakikat-i Muhammediyye) dayanır.

 

Ruhun görmesi ve işitmesi doğrudan Hakk'ın nuru iledir.

 

Ruh beden mülkünün tamamına hükmetmek üzere gönderilmiştir.

Ruhun beden mülkünde tam bir halife olabilmesi için şu dört sıfatın (mükteseb şartlar) tecellisi gerekir:

Necdet (Cesaret): Hiç korkmadan hakikate bağlı kalma, kalp kuvveti ve sebat. Melekler (ervâh-ı latife) ölüm korkusu taşımadıkları için doğal olarak şecaat sahibidirler.

Kifâyet (Yönetim Yeteneği): İdare etme kudretidir. Bu, Hakk'ın iradesiyle tam uyum içinde olmayı gerektirir.

İlim: Hz. Adem'e "esmanın" (isimlerin) öğretilmesiyle başlayan bu sıfat, her ruhun mayasında vardır ancak dünya hayatında açığa çıkması için "sa'y" (çaba) gerekir.

Vera' (Takvâ): Haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçınmaktır. Şeriat "rida" (üst örtü), hakikat ise "izâr" (alt örtü), bu ikisi halifenin ayıplarını örten ilahi elbiseleridir.

 

Beden mülkü üzerinde akıl ve hevâ arasındaki egemenlik savaşı

Hevâ cahildir ve kurtuluşun dünyevi arzularda (şehevât) olduğunu "tahayyül" eder.

Akıl, şeriatın sadece dünya düzeni değil, ahiret saadeti için de tek yol olduğunu "yakînen" bilir.

Ruhun hakikati nûr (ışık), hevânın hakikati ise nârdır (ateş). Her biri kendi cinsinden zevk alır. Nâr (hevâ), nûr (şeriat/ruh) ile karşılaştığında rahatsız olur.

 

"Allah dileseydi herkesi tek bir ümmet yapardı"

İnsanların fıtratlarındaki (ayn-ı sâbite) farklılıklar nedeniyle ihtilaf kaçınılmazdır.

 

Beşinci Bâb

Yalnız İmâma Mahsus Olan İsim ve Onun Sıfatı ve Ahvâli Beyânındadır

"Yerde ve gökte iki ilah olsaydı düzen bozulurdu"

Allah" ismi sadece Cenâb-ı Hakk'a mahsustur

"Halîfe" ismi de mülk üzerinde mutlak otoriteyi temsil ettiği için aslen tektir.

 

İki halifenin varlığı kaçınılmaz olarak fitneye, çatışmaya ve mülkün harabına yol açar.

 

Beden bir mülktür; ruh bu mülkün halifesi, akıl ise onun veziridir.

Hayal gücü, beş duyu ve diğer yetiler (kuvâ) bu mülkün valileri ve memurlarıdır.

Ruh (Halîfe), Hakk'ın isimleriyle ahlaklanmalı (tahalluk) ve bu ahlakı kendi tebaası olan organlarına ve kuvvelerine yansıtmalıdır.

 

İnsan, ibadet ederken bile nefsin gizli hilelerinden (şirkten) sakınmak için teenni ile hareket etmelidir.

 

Halîfe (Ruh), tebaasına (organlara/halk) her zaman mutlak birlik (tevhîd) sırrını göstermemelidir.

Eğer hakikat (tevhîd) sürekli zâhir olursa, şeriatın ikiliği (kul-Allah ayrımı) ortadan kalkar; bu da kulluk vazifelerinin ve toplumsal düzenin (diyânât) bozulmasına yol açar.

Mutlak tevhîd halinin sürekliliği, insanı sosyal ve şer'î sorumluluklardan kopararak "meczupluk" haline itebilir; bu da beden mülkünün dünyada ve ahirette fenâ bulmasına sebep olur.

 

Siyaset

Akıl beden memleketinin veziridir

Ruh, memleketini yönetirken "Veziri" olan Aklı öne çıkarmalıdır. Akıl, tebaa (organlar ve duyular) üzerinde ruhun heybetini, celâlini ve aynı zamanda rahmetini temsil eder.

 

Tebaa, "başında kuş varmışçasına" bir sükûnet ve edep içinde, korku ile ümit (havf ve recâ) arasında dengede tutulmalıdır. Buradaki korku "zulüm korkusu" değil, "azamet karşısındaki saygı/iclal korkusu"dur.

 

Eğer ruh dünyaya yönelirse onun kölesi olur; Hakk'a yönelirse dünya ona hizmetçi olur.

İnsana ezelde takdir edilen rızık ne ise o mutlaka gelecektir. Bu yüzden rızık peşinde koşarken "icmâl" (denge ve sükûnet) üzere olunmalı, hırsla beden ve kalp yorulmamalıdır.

Bir adam yüzünü güneşe çevirip yürürse, gölgesi arkasından gelir ama ona asla yetişemez. Bu, Hakk'a yönelen kişinin rızkının zaten peşinden geleceğini temsil eder.

 

Ruh, bu beden memleketinde Allah’ın halifesidir. Tebbaası (raiyyesi) ise zâhirî (eller, ayaklar, göz vb.) ve bâtınî (duygular, melekeler) kuvvetleridir.

Ruh, bir gün bu organların kendi aleyhine şahitlik edeceğini ve kulak, göz, kalp gibi tüm duyulardan sorguya çekileceğini unutmamalıdır.

 

Yönetimde sertlik ve "şiddetli korku" (havf-i şedîd) yerine yumuşaklık ve sevgi esastır.

Katı kalpli bir yöneticinin etrafındakileri dağıtacağı muhakkaktır.

Korkuyla yapılan amelde ihlâs olmaz

Kalp sâlih olursa, o sâlih güç fâsid (bozuk) fikirleri ve kuvveleri ıslah eder.

 

Adalet, bir şeyi kendi mevziine koymaktır. Ruhu, bedene ait alışılmış kuralların (âdet) dışına çıkarmamak gerekir. Mesela, uyku vaktinde uyanıklık göstermek veya el ile konuşmaya çalışmak "zulümdür" ve düzeni bozar.

 

Bir işe azmedildiğinde "İnşallah" denilmelidir. Bu, kulun kendi iradesini Allah’ın külli iradesine bağlamasıdır.

Gereksiz yeminlerden kaçınılmalıdır

 

Kişiye en yakın "kâfir" (hakikati örten), kendi içindeki hevâsıdır.

Dışarıdaki düşman (vahşi hayvanlar vb.) bedeni öldürür ve kişiyi şehadete götürebilir; ancak içteki hevâ, kalbi ve dini yok ederek ebedi hüsrana yol açar.

 

Dış dünyadan duyular vasıtasıyla hayal hazinesine sürekli bilgiler (sıfatlar) gelir.

Gelen her duygu veya fikir (mesela öfke veya tembellik), Kur'an ve Hadis temelli "mantık kıyasları" ile test edilmelidir. Nefis, kötü bir şeyi (mesela şarap içmeyi veya orucu terk etmeyi) zâhiren "sağlık" veya "zaruret" gibi güzel kılıflarla sunabilir.

 

Bir hükümdar nasıl veziriyle istişare ederse, ruh da bir işi yapmadan önce veziri olan Akıl ile müşâvere etmelidir.

 

Hem Alim Hem Amil (Nefsine ve Raiyyesine Sahî): En kâmil mertebedir. Hem bilgisi vardır hem de bu bilgisiyle adilce davranır. Hem ruhu hem bedeni (tebaası) huzurdadır.

Ne Alim Ne Amil (Nefsine ve Raiyyesine Leîm): Cahil ve adaletsizdir; hem kendisini hem de yönetimindekileri helak eder.

Alim Ama Amil Değil (Nefsine Sahî, Raiyyesine Leîm): Bilgi sahibi olsa da nefsinin arzularına (şehvet ve haramlara) yenik düşmüştür. Ruhu bilgisiyle lezzet alsa da, organları (raiyyesi) kötü işler nedeniyle azap çeker.

Amil Ama Alim Değil (Nefsine Leîm, Raiyyesine Sahî): Sırları bilmeden taklit yoluyla iyi işler yapar. Raiyyesi huzurdadır ama kendi ruhu taklit hapsinde olduğu için ilahi marifet lezzetinden mahrumdur.

 

İhtiyaçtan fazla vermek israftır, az vermek ise eksikliktir.

İşlerin en hayırlısı orta olanıdır

Bir şeyi ihtiyaca göre, ne eksik ne fazla (ziyadesiz ve noksansız) vermeye sehâ denir.

 

Arş: ilim sıfatının zahir olduğu mertebe Vahdet mertebesi.

Kürsü: Amelin ve çokluğun zahir olduğu tabiat sahasıdır.

 

Bir liderin veya kâmil bir ruhun sevilmesinin yolu, insanların elindeki dünyalıkta gözü olmamasıdır (tezehhüd).

 

 

Altıncı Bâb

Adl Hakkındadır. Ve O Bu Medînenin Ahkâmını ve Tedbîrâtını Alim Olan Kadıdır

Mülkünün bekası ancak adaletle mümkündür.

Hükümdarın ruhu adalettir.

Eğer bir bedende veya devlette adalet yoksa, o yapı "ölü" hükmündedir ve haraba döner.

 

Zulmün olduğu bir yerde maddi zenginlik huzur vermez, refah azaba döner.

Adalet hem bu dünyada şeriatın emrettiği bir hüküm, hem de ahirette (arz-ı ekber) insanların derecelerinin belirleneceği ölçüdür.

 

İnsan önce kendi nefsine karşı adil olmalıdır.

Sadece dış görünüşte (ef'âl-i zâhire) değil, kalpteki niyetlerde ve düşüncelerde de (bâtınen) denge gözetilmelidir.

Tatlı olma, seni yutarlar; acı olma, senden tiksinirler

Gereksiz yumuşaklık (hilm) kişinin kendisine zarardır (tefrit).

Gereksiz öfke ve şiddet ise insanların ondan kaçmasına sebep olur (ifrat).

 

Yedinci Bâb

Vezirin ve Onun Sıfatlarının ve Tedbir-i Rabbani ve Hikemî Cereyanı Nasıl Olmak İcab Eylediğinin Zikrine Dairdir

Hükümdarın (ruhun) emirlerini tebaasına (beden azalarına) ulaştıracak aracıdır.

 

Akıl kelimesi, "bağlamak" (ıkāl) kökünden gelir.

Akıl insanı nefsin uçurumlarına düşmekten ve tabiatın karanlık vadilerinde kaybolmaktan koruyan bir "bağ"dır.

 

Akıl, beden memleketinin ağır sorumluluklarını ve idari yükünü taşır.

Akıl, insanın her türlü ilmî, sosyal ve ticari meselesinde kendisine sığındığı bir danışmandır.

 

Ayın ışığını güneşten alması gibi, akıl da nurunu ve bilgisini ruhtan alır.

 

Mükâşefe / Ruhani tecelli / Bu durumda sâlik (yolcu) gurura kapılabilir.

Müşâhede / Rabbani tecelli / Bu tecelli hatadan uzaktır, kalbe tam bir marifet ve huzur verir.

 

Ferdiyet-i Selâsiyye (Üçlü Yapı)

İlahî Mertebede: Zât, İrade ve Kelâm (Kavl).

İnsanî Mertebede: Ruh, Akıl ve Söz (Kavl).

Yönetim Mertebesinde: Kutub (en üst lider) ve onun sağındaki ve solundaki "İki İmam".

 

Akıl, ilahi bilgileri kendiliğinden değil, ruhun feyziyle elde eder.

Akıl, ihtiyaç duyduğu tüm sırları ve ilimleri aslında kendi özünde (zâtında) taşır.

 

Akıl, ruhun bir sıfatıdır ve nurunu "Alîm" isminin tecellisiyle ruhtan alır.

 

Aklın ruhtan bilgi alması, bir padişahın veziriyle konuşması gibidir.

 

Akıl, ruhun gerçek veziriyken; Vehim, nefsin ve hevanın sahte veziridir.

Vehim, insana akıl suretinde görünür ve mantıklıymış gibi gelen ama aslı olmayan vesveseler üretir.

 

Aklın beden üzerindeki idaresinin temsili:

Şahsı: Adalet (Denge).

Başı: Himmet (Yüce amaçlara yönelme).

Yüzü: Cemal (Güzellik/Kemal).

Gözleri: Hayâ (Utanma duygusu).

Dili: Hikmet (Doğru ve yerinde söz).

Karnı: Vera (Haramdan kaçınma).

Bacakları: İstikamet (Doğrulukta sabitlik).

Ayakları: Korku (Havf) ve Ümit (Recâ).

Ruhu: İlim.

Hayatı: Emanet (Güvenilirlik).

Elbisesi: Zühd (Dünyalık hırslardan arınma).

Tacı: Tevazu (Alçakgönüllülük).

 

Sekizinci Bâb

Firâset-i Hikemiyye ve Şer‘iyye Beyanındadır

Firâset, Allah’ın kulunun kalbine attığı bir nurdur.

"Müminin firâsetinden sakınınız; çünkü o Allah’ın nuruyla bakar."

 

Firâset-i Hikemiyye / dış dünyadaki fiziksel belirtilerden (delillerden) yola çıkarak bir sonuca (medlûl) varma sanatıdır.

Kişinin dış görünüşü (şekil, şemâil), konuşması ve hareketleri üzerinden karakter tahlili yapılır. Zayıf ve zahiri delillere dayandığı için bazen yanılabilir (tahallüf eder).

 

Uzuvların İşaret Ettiği Ahlaki Özellikler

Saç: Sert saç cesarete, yumuşak saç korkaklığa işaret edebilir.

Alın: Geniş ve buruşuksuz alın husumete; orta genişlikte ve hafif çizgili alın ise zekâ ve sadakate işarettir.

Göz: Çok fırlak göz hasede, sabit ve ölü bakış cahilliğe, kırmızı göz ise cesarete delalet eder.

Boyun: Çok kısa boyun hileye, çok uzun boyun ahmaklığa, dengeli boyun ise akıl ve sadakate işarettir.

El/Parmak: Uzun parmaklar ve el, sanat becerisine ve yönetim kabiliyetine işarettir.

 

Ruhun bir yüzü nura (akıl), bir yüzü karanlığa (tabiat/beden) bakar.

Ruhun tamamen maneviyata dalıp dünyayı ve beden ihtiyaçlarını (yemek, nikah vb.) ihmal etmesine Beyâz-ı Müfrit (Aşırı Beyazlık) denir.

 

Ruhun tamamen dünyaya dalıp nura kapanmasına Sevâd-ı Müfrit (Aşırı Siyahlık) denir. Sonu hüsrandır.

 

İdeal olan her iki alemin de hakkını vererek "berzah" (denge) noktasında durmaktır.

 

Firâset-i şer'iyye sadece eşyanın hakikatlerini bildirir.

Keşif makamında olan bir kimseden, bir şahsın zâhiri üzerinde o kişinin ayn-ı sâbitesine (âlem-i gaybdeki hakikatine) dair bir şeyin zuhur etmesidir. Bu, mükâşefe derecelerinin en âlâsı olarak kabul edilir.

Firâset-i hikemiyyeden (felsefi firâset) farklı olarak, dersle veya kitap okumakla değil, "zevk" (manevi deneyim) ile elde edilen bir ilimdir.

 

Firâset-i şer'iyyenin hasıl olma sebebi, mücahede ve riyazet (nefis terbiyesi) ile kalp aynasının parlatılmasıdır.

 

Kalp gözünün önündeki günahlar, şehvetler ve dünyaya bağlılık gibi perdeler (hicaplar) kalktığında, kişinin nuru âlem-i gaybe yayılan nur ile birleşir ve gayb âleminin suretleri kişiye görünmeye başlar.

 

Kişi ancak Allah'ın dilediği kadarını görebilir

 

Hikemiyye (felsefi firâset) ehli, insan özelliklerini üç kategoriye ayırır:

İfrat ve Tefrit (İki Uç): Çok beyaz/kızıl olmak, çok siyah olmak, çok ince burunlu olmak gibi aşırı özellikler genellikle "mezmûm" (yerilmiş/kötü) kabul edilir.

Vasat (Orta Yol/İtidal): Orta boy, ne çok ince ne çok kalın burun, siyaha çalan kestane göz gibi dengeli fiziksel özellikler "mahmûd" (övülmüş/iyi) kabul edilir.

 

Zahirde dindar görünüp bâtında münafık olan birini nasıl ayırt ederiz?

Kişi diliyle kelime-i tevhidi söylüyorsa, şer'an müslüman kabul edilir; canı ve malı korunur. Biz onun iç dünyasını (küfrünü) ifşa etmekle mükellef değiliz.

Firâset-i şer'iyye sahibi, ilahi bir nurla o kişinin kalbindeki küfrü veya nifakı görebilir.

Eğer kişinin zahirdeki fiziksel özellikleri (firâset-i hikemiyye düsturlarına göre) kötü bir karaktere işaret ediyorsa, onunla kurulan arkadaşlık ve sosyal ilişkilerde bu işaretlere göre temkinli davranılır.

Bunlar özünde mutlak değildir; "şer'an" mevcuttur. Yani bir şeyin iyi veya kötü olduğuna karar veren nihai merci ilahi yasadır.

 

Firâset-i hikemiyye insanın dış dünyadaki (âlem-i şehâdet) rehberidir; firâset-i şer'iyye ise insanın iç dünyasındaki (âlem-i gayb) rehberidir. İdeal insan, dışarıda itidali koruyan, içeride ise ilahi nurla hakikati görendir.

 

Dokuzuncu Bâb

Kâtibin ve Sıfatının ve Kütübünün Ma‘rifeti Beyânındadır

Kalem-i A'lâ (Yüce Kalem): Akıl-ı Küll'dür (Evrensel Akıl). Her şeyin özü onda gizlidir. İlahî bilgiyi levhe aktaran araçtır.

Levh-i Mahfuz (Korunmuş Levha): Nefs-i Küll'dür (Evrensel Nefis). Kalemle yazılanların detaylandırıldığı, değişime uğramayan ana kitaptır.

Kâtip: Âlem-i Kebîr'de (evrende) bu kâtip Hayâl'dir; Âlem-i Sağîr'de (insanda) ise Kuvve-i Hayâliyye'dir.

Mürekkep: Maddi varlığın aslı olan unsurlar (anâsır) ve maddedir.

 

İnsan (Âlem-i Sağîr), büyük âlemin bir özetidir. İnsandaki kâtip mekanizması şöyle işler:

 

Kâtibin Nitelikleri: Zeki, güzel endamlı, akıllı ve sır saklayan bir yapıda olmalıdır. Öyle ki, imamın (ruhun) göz ucuyla yaptığı işareti bile anlayıp hayata geçirebilmelidir.

 

İnsan Vücudundaki Düzen:

İmam: Ruhtur. Vücut ülkesinin mutlak hâkimidir.

Vezir: Akıldır. Ruhun emirlerini idrak eden ve düzenleyen makamdır.

Kâtip: Hayal gücüdür. Akıldan aldığı emirleri dış dünyaya veya nefis levhasına aktaran kuvvettir.

Levh: İnsanın nefsi ve organlarıdır; hayaldeki bilgi organlar aracılığıyla eyleme dönüşerek bu levhe yazılır.

 

Ruh (imam), bir şeyi murat ettiğinde bu kalbe tecelli eder. Akıl (vezir), bu muradı kalpte görür ve kâtibe (hayal gücüne) bildirir. Kâtip de bunu nefs üzerine yazar ve eylem olarak organlardan zuhur eder.

 

İdris Peygamber, "Sâhib-i Sır" olarak anılır ve kalemle ilk yazı yazan kimsedir.

 

"Kevn (varlık) hayâldir"

Kâtip olan hayal, Hizâne-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikatinin hazinesinden) aldığı bilgileri yazar.

 

Kitâb-ı Mastûr (Satırlara dökülmüş/yazılmış): Ruhlar âleminde (Âlem-i Ervâh) bulunan, mahv (silinme) kabul etmeyen sabit hakikatlerdir.

 

Kitâb-ı Merkûm (Rakamlanmış/cisimleşmiş): Gayb ve şehadet (duyular) âlemindeki somut varlıklardır. Bunlar "mahv ve ispat" (silinip yeniden yaratılma) sürecine tabidir.

 

İnsanın kalbine gelen düşüncelerin (havâtır) kaynakları

Havâtır-ı Rabbânî: Allah'tan doğrudan gelen, kulun "hu" (O) olduğu mertebedeki ilhamlar.

Havâtır-ı Melekî: Melekler vasıtasıyla gelen, hayra ve ibadete yönelten düşünceler.

Havâtır-ı Nefsânî: Nefsin istek ve arzularından doğan düşünceler.

Havâtır-ı Şeytânî: Kötülüğe ve sapkınlığa davet eden vesveseler.

 

Ehl-i keşif (hakikatleri görenler), eşyanın ve insanların "A’yân-ı Sâbite"lerini (Allah'ın ilmindeki sabit hakikatlerini) müşahede ederler. Bu yüzden, dışarıdan günah gibi görünen hallerde bile o kişinin hangi ilahî ismin mazharı olduğunu bildikleri için onlara "kader sırrı" penceresinden bakarlar.

 

Sadreddîn-i Konevî’nin izinsiz halvete giren bir müridi kendisine Cebrail’in geldiğini ve "ledünnî ilimler" verdiğini sanarak sayfalarca yazı yazar.

Hâlbuki / "Zikrullah ile meşgul olan birinin kalbine gerçek Cebrail 'tefrika' (zihin dağınıklığı, Allah'tan başka şeyle meşguliyet) vermez."

Kişinin kalbine gelen her "parlak" fikir ilahî değildir.

 

Melek-i Kerîm’in (İlham meleği) insana verdiği "tevkîat" (talimatlar)

Yemek, içmek ve uyumak gibi mubah işleri sadece nefsin tadı için değil, ibadete kuvvet kazanmak için yapmak

Kişi yemek yerken, kendisinin bu yemeğe muhtaç ve noksan olduğunu, Allah'ın ise her şeyden münezzeh (Samed) olduğunu tefekkür etmelidir.

 

Nefis, insana dünyada rahat ve leziz olanı fısıldar.

Nefis, Allah'ın emirlerine ram olmuşsa hicaplar kalkar.

Nefis gaflete düşerse melek onu kınar (Levvâme).

Nefis kötülüğe meylederse, "pişmanlık" (nedamet) ile araya girip şeytanı alt etmelidir.

Şeytanın hilesi zayıftır; çünkü o sadece "fısıldar" (ilkâ). Nefis ise "zâhirdir" (eylem gücü vardır). Nefis, meşru dairesinde hareket ederse şeytana galip gelir.

 

Şeytanın (İblis) azdırması da aslında Allah'ın "Mudill" (Saptıran) isminin bir tecellisidir. Ancak kul, cüz-i iradesiyle buna direnirse "Hâdî" (Hidayet veren) ismine sığınır.

Şeytan, "evham" denilen asılsız hayal dünyasında at koşturur. Ancak "Hakikat-i Muhammediyye"ye dayanan gerçek hayal (keşif) âlemine giremez.

Önce küçük bir günahı (içki) sevdirir, sonra daha büyüğüne (zina, cinayet) ve en sonunda küfre (Allah'ı inkâr) sürükler.

 

Havâtırın (Düşüncelerin) Ayırt Edilmesi

Rabbânî Hatıra: Çok güçlüdür, kesinlik içerir, asla reddedilemez.

Melekî Hatıra: Hayra teşvik eder ama "zayıf" bir tondadır (Israr etmez).

Nefsânî Hatıra: Şerre teşvik eder ve çok "güçlü/arzulu" bir tondadır.

Şeytânî Hatıra: Şerre teşvik eder ama "zayıf"tır (Bir günahtan çevrilirse hemen başka bir günahı denemeye başlar).

 

Onuncu Bâb

Ashâb-ı Cibâyât Olan Müseddidler ve Âmiller Beyânındadır

Vücudun Hiyerarşik Yapısı (Silsile-i Merâtib)

İmâm (Sultan): Rûh-i Kudsî (İnsanî hakikat).

Vezir: Akıl.

Sultan-ı Fikir: Düşünme yetisi (Akla tâbidir).

Sultan-ı Zikir: Hafıza/Hıfz (Fikre tâbidir).

Sultan-ı Hayâl: İmgelem (Zikre tâbidir).

Hiss-i Müşterek: Beş duyunun toplandığı merkez (Hayâle tâbidir).

Âmiller ve Eminler (Valiler ve Memurlar): Göz, kulak, el, dil, ayak gibi azalar.

 

Beş duyu organı ve fiziksel azalar. Bunlar memleketin dışındaki işçiler ve vergi toplayan memurlar gibidir.

Kalp, ruh ve batınî kuvvetler. Bunlar merkeze bağlı idarî güçlerdir.

 

Ruhun en büyük görevi, bu organları idare ederken "adil" olmaktır.

Ne tamamen dünya işlerine dal (israf), ne de dünyadan elini eteğini çekip vücudu harap et (cimrilik).

Din kolaylıktır; aşırı gideni din mağlup eder.

Organların amelleri, rûhun beytü’l-maline (manevi hazinesine) gelen vergiler gibidir. Eğer organlar (âmiller) üzerine birden fazla yönetici (çelişkili arzular) atanırsa, memleket fesada uğrar.

 

Ruhun, bu memleketi yönetmek için ataması gereken en yetkin yönetici "İlim"dir. İlim müdürünün beş sadık yardımcısı (rufekâsı) vardır:

Sebât: Kararlılık.

İktisâd: Ölçülülük ve tutumluluk.

Hazm: Tedbir ve basiret.

Teyakkuz: Uyanıklık/Dikkat.

Rıfk: Yumuşak huyluluk ve nezaket.

 

Onbirinci Bâb

Cibâyâtın Hazret-i İlâhiyyeye Ref'i ve İmâm-ı Kudsînin Onlara Vukufu ve Onları Melikü’l-Hak Sübhânehû Hazretlerine Refi Beyânındadır

Bir amel, insan vücudunun farklı mertebelerinden geçerken sürekli isim değiştirir:

Mahsüsât (Duyulanlar): Önce dış organlarla (göz, kulak, el) algılanır.

Mütehayyilât (Hayal edilenler): Beş duyu bu bilgileri "Hiss-i Müşterek"e, o da "Hayal Hazinesi"ne verir. Artık o şey dışarıda olmasa da zihinde canlanabilir.

Mezkûrât / Mahfûzât (Hatırlananlar): Hayal, bu bilgileri "Zikir/Hafıza" sultanına devreder.

Mütefekkirât (Düşünülenler): Hafıza, bilgileri "Fikir"e arz eder. Fikir burada bir "süzgeç" görevi görür; hislerin yanılmalarını (serap görmek gibi) ayıklar ve gerçeği bulur.

Ma'külât (Akledilenler): Fikir, doğru bilgiyi vezir olan "Akıl"a sunar.

Ervâh ve Esrâr (Ruhlar ve Sırlar): Akıl bunu "Rûh-i Kudsî"ye (İnsanî Hakikat) çıkarır. Burada ameller nuranî birer ruh veya sır haline gelir.

 

Amelin Allah'a Arzı ve "Secde-i Kurb"

Kurb Secdesi: Ruh, Allah'ın huzurunda secdeye kapanır. Bu secde, namazdaki secde gibi "uzaktan yapılan bir ibadet" değil, "huzurda yapılan bir yakınlık (yakınlaşma)" secdesidir.

Dehşet Hali: Allah'ın tecellisi karşısında ruh dehşete düşer ve elindeki amelleri bırakır. Allah "Ne getirdin?" diye sorduğunda, ruh emaneti teslim eder.

Kabul ve Kayıt: Allah, bu amellerin daha dünya yaratılmadan önce "İmâm-ı Mübîn"de (Levh-i Mahfuz) zaten yazılı olduğunu beyan eder.

 

Sâlih Ameller: Eğer amel temizse, Allah "Bunun dizginini İlliyyîn'e (Sidretü'l-Müntehâ) çekin" buyurur.

Kötü Ameller (Mezâlim): Eğer amelde zulüm ve çirkinlik varsa, gök kapıları ona açılmaz. Bu ameller "Felek-i Esîr"de (tabiat âleminde/havada) asılı kalır ve sonra yerin dibindeki "Siccîn"e yollanır.

 

Dünyadaki her güzel hayal ve sâlih amel; ahirette hûri, gılman, cennet ağacı veya köşk suretine bürünür.

Yılan ve akrep gibi zehirli sözler veya zulümler; ahirette zakkum ağacı, yılan veya zebani olarak kişinin karşısına çıkar.

 

"Billâh" İlmi (Allah ile Bilmek)

İlm-i Hayâl: Sadece maddeyle uğraşanların, hakikatten kopuk bilgisidir. Bu "cehalet" hükmündedir.

İlm-i Hakikat (Billâh): Eşyayı Allah ile, Allah'ın isimlerinin birer tecellisi olarak görmektir. Bu ilme sahip olanlar, kendi varlıklarını Hakk'ın varlığında yok ederler (Fena). O zaman onların duyması Allah ile görmesi Allah ile olur (Hadis-i Kudsî'ye atıf).

 

Onikinci Bâb

Medîne-i Bedende Müfsidlere Müteveccih Olan Süferâ ve Rusül Beyânındadır

Bir hükümdarın (Ruh) düşmanına (Hevâ/Nefis) gönderdiği elçinin kalitesi, aslında o hükümdarın kendi kalitesini gösterir.

Eğer ruh; fikir, tedebbür, sabır, havf (korku) ve recâ (ümit) gibi erdemli "elçiler" gönderiyorsa, bu ruhun hikmet sahibi olduğunu gösterir.

 

Nefisten gelen "hırs" veya "kizb (yalan)" birer elçidir. Onları hemen kovmak veya onlara bağırmak "siyaset bilmemektir."

Kötü bir düşünce geldiğinde, kalbinin tahtına otur, sükûnetini koru ve yanına sadece "Akıl" vezirini alarak o duyguyla konuşmaya başla.

 

Ruh, hırsa şöyle hitap eder:

"Hoş geldin, senin makamın yücedir. Ama gel bir düşün: Allah bizim Rabbimiz değil mi? Bu dünyadan gitmeyecek miyiz? Allah'a dönmeyecek miyiz? Madem öyle, ey Hırs! Senin hakikatin değişmez, sen hırssın. Ama gel bu hırsını fâni dünya malına değil, ebedi olan ahiret kazancına ve Allah'ın rızasına yönelt. Dünyada mal toplasan da sana 'hırslı' derler, ahiret için ilim toplasan ya. Gel, adını lekeleme, enerjini baki olana harca."

 

İnsandaki temel huylar tamamen yok edilemez.

 

Müridler, nefislerinden kötü bir fikir geldiğinde ona "siyasetle" (hikmetle) yaklaşmak yerine, hemen öfkelenip onu kovmaya çalışırlar.

 

Onüçüncü Bâb

Kumandanlar ve Ordular ve Onların Merâtibi Beyânındadır

"Dört" Sayısının Hikmeti

Büyük alem (evren) dört unsur; küçük alem (insan bedeni) ise dört tabiat (sıcaklık, soğukluk, kuruluk, ıslaklık) üzerine kuruludur.

Arş'ı taşıyan melekler (Hamele-i Arş) bugün 4, kıyamette ise 8'dir.

Şeytan (İblis), insana sadece dört yönden (sağ, sol, ön, arka) saldırabilir.

 

Sağ Cephe: Havf (Korku)

Düşmanın Taktiği: Sağdan "cennet" vaadiyle gelir. Yani dünyevi zevkleri, şehvetleri ve haramları süsleyip "cennet burası" diyerek kandırır.

Savunma: Buraya Havf (Allah korkusu) dikilmelidir. Kişi, Allah'ın hesabından korkarsa sağ taraftan gelen bu yalancı lezzetlere kanmaz.

 

Sol Cephe: Recâ (Ümit)

Düşmanın Taktiği: Soldan "cehennem" ve "ümitsizlik" ile gelir. Kişiyi günahları yüzünden yeise (karamsarlığa) düşürür, "Allah seni affetmez" diyerek intihara veya küfre sürükler.

Savunma: Buraya Recâ (Ümit) dikilmelidir. Allah'ın rahmetinin her şeyi kuşattığını hatırlayan kişi, sol taraftan gelen karamsarlık saldırısını defeder.

 

Ön Cephe: İlim

Düşmanın Taktiği: Önden "zahir" ile gelir. Ayetleri ve hadisleri yanlış yorumlatarak kişiyi teşbih ve tecsime (Allah'ı yaratılmışlara benzetmeye) iter.

Savunma: Buraya İlim dikilmelidir. Gerçek marifet ve ilim sahibi olan kişi, ayetlerin derin manasını bilir ve sapkın inançlara düşmez.

 

Arka Cephe: Tefekkür

Düşmanın Taktiği: Arkadan "vesvese, hayal ve şüphe" ile gelir. Akla aykırı felsefi kuruntular ve "acaba"lar üreterek imanı sarsmaya çalışır.

Savunma: Buraya Tefekkür dikilmelidir. Derinlemesine düşünen sâlik, bu hayallerin asılsız olduğunu anlar ve mülkünü korur.

 

On Had (Sınır) ve Tenzih

İnsan sadece bu dört yönden değil, toplam on yönden (ön, arka, sağ, sol, üst, alt, evvel, ahir, küll, cüz) Allah'ı tenzih etmelidir.

Allah zaman ve mekândan münezzehtir; O'nun için "ön" veya "son" yoktur. İnsan, kendi sınırlı varlığındaki bu on sınırı fark edip Allah'ı bunlardan tenzih ederse "ebedi saadete" ulaşır.

 

Ondördüncü Bâb

Aleyhine Lika İndinde Harblerin idaresi ve Orduların Tertibi Beyânındadır

Kürsî (Beden): Ruhun tahtı olan bu cism-i unsûrî, emir ve nehyin (şeriatın) tecelli ettiği yerdir.

 

Hısn-ı Şer' (Şeriat Kalesi): Ruh, şeriatın koruyucu sınırları içinde (kale) kalmalıdır. Bizzat savaşa girerse (yani öfke ve şehvetle birebir boğuşursa) helak olabilir.

 

Kök ve Dal Teşbihi: Ruh mülkün köküdür. Dallar (organlar veya bazı sıfatlar) zarar görse de kök sağlamsa ağaç yeniden filizlenir. Ruh (hükümdar) sağlam kalmalıdır ki mülk inhilale (dağılmaya) uğramasın.

 

Ruh (Musa) derya-yı ilmin kenarına gelmeli ve himmet asasıyla ilme vurmalıdır. Açılan yoldan (hakikat yolundan) geçmelidir.

Şeytan, "ilim" yoluna girince orada ucüb (kendini beğenme) ve riyaset (makam hırsı) ile insanı boğacağını zanneder. Ancak ilmin hakikati (marifetullah), onu takip eden şeytanı ve nefsani arzuları ilmin derinliğinde (ihlas denizinde) boğar.

Şeytan insanı ilme teşvik ederken onun sapacağını sanır. Oysa ilim, neticede kişiyi Allah’a götürür. İbnü'l-Arabî buna "Allah'ın en güzel tuzağı" der; düşman şer murat ederken hayra hizmet etmiş olur.

 

Hiç amel etmeyen ama sözde "ihlaslı" olan kişiden, riyakârca da olsa amel eden kişi daha iyidir.

Şeriatın emrettiği bir amele (namaz, sadaka vs.) riya ile de olsa devam edilirse, o amelin nuru bir gün kalbi aydınlatır ve kişiyi hakiki ihlasa döndürür.

 

İblis, ateşin topraktan üstün olduğu şeklindeki eksik kıyasıyla (nâkıs ilmiyle) yanıldı. Adem'in dışındaki toprağı gördü ama içindeki "Halifetullâh" sırrını göremedi.

İnsanları saptıran şey ilim değil, "bildiğini sanmak" yani cehl-i mürekkeptir. Hakiki ilim (marifet), her zaman hidayete ulaştırır.

 

Onbeşinci Bâb

Bu Mertebe A‘dâdının Gâlib Olduğu Sır Bey Anındadır ve Ona Tenbîhdir

Sayıların temeli dörttür: Birler (Âhâd), Onlar (Aşerât), Yüzler (Miât) ve Binler (Ulûf).

Bu dört mertebe kemali temsil eder. Her mertebe 9'a kadar gider ve sonra devrederek devam eder.

 

Vâhid (Bir): Sayı değildir; sayıların kendisinden doğduğu bir asıldır. "Bir" olmasaydı, ne bin ne de milyon olurdu.

 

İnsan varlığı 12 unsurun birleşimidir (4 Unsur + 4 Karışım/Ahlât + Nefis, Akıl, İnsan, Mertebe). Bu yüzden alemdeki düzen 12 sayısı üzerinde nihayete erer (12 burç, 12 ay gibi).

 

Zevç (Çift) ve Ferd (Tek) Sırrı

İlk çift 2'dir. Çiftlik, yaradılışın (tekvîn) başlangıcıdır. Bir şeyin var olması için bir "yapan" (Hak) bir de "yapılan" (Halk) lazımdır.

 

İlk tek 3'tür.

Bir şeyin "vücut bulması" için 3 unsur birleşmelidir: Hak tarafında (Zat, İrade, Kelam) ve şey tarafında (Zat, Duyma, İtaat).

 

Tevhid-i Ahadiyyet: Allah'ı "orada bir yerde" tek olarak kabul etmek ama eşyayı O'ndan ayrı görmek. (Fâsid bir temel üzerine doğru bir inanç).

 

Tevhid-i Ferdâniyyet: Varlıktaki her şeyin (zahir-batın, evvel-ahir) O'nun bir tecellisi olduğunu görmek. Sahih bir temel üzerine inşa edilmiş tam tevhid.

 

Tevhid-i Ahadiyyet her zaman gariptir; yani her insan (günahkar da olsa) Allah'ın birliğini kabul eder. Ancak Tevhid-i Ferdâniyyet, arifin haline göre bazen gizlenir bazen zahir olur.

 

Onaltıncı Bâb

Senettin Fasılları Üzerinde Rûhâniyyet ya‘ni Rûh İçin Tertih-i Gıda Beyânındadır

Tabiatçılar (Maddeciler): Hayatın devamını sadece yeme ve içmeye bağlarlar.

Ehl-i Tasavvuf: Hayatı veren Allah'tır. Allah dilerse insanı hiç yemek yemeden de manevi bir gıda ile yaşatabilir. Ruhun gıdası ise marifet ve tefekkürdür.

 

Mevsimlere Göre Ruhun Gıdası

İlkbahar (Har-ı Ratb: Sıcak ve Nemli)

Tabiatı: Hayatın, neşenin ve uyanışın mevsimidir.

Tehlike: Nefs-i hayvaniyye bu mevsimde sadece gezmek, eğlenmek ve şehvet peşinde koşmak ister.

Ruhun Gıdası: Doğadaki uyanışa bakıp Allah'ın "ihya" (diriltme) sıfatını tefekkür etmek. "Ölmüş toprağı dirilten Allah, beni de öyle diriltecek" diyerek ibret almak. Bu mevsim, gençlik ve ikbal zamanıdır.

 

Yaz (Har-ı Yâbis: Sıcak ve Kuru)

Tabiatı: Ateşin tabiatıdır, yakıcıdır.

Ruhun Gıdası: Yazın hararetiyle kıyametin dehşetini, cehennemin sıcaklığını ve susuzluğunu tefekkür etmek. Yaşlılıkta yaşanacak acziyeti düşünüp, fırsat varken salih amellere sarılmak.

 

Sonbahar (Bârid-i Yâbis: Soğuk ve Kuru)

Tabiatı: Ölümün tabiatıdır. Yapraklar dökülür, sararır.

Ruhun Gıdası: Ölüm ve sekerât (can çekişme) vaktini düşünmek. "Son nefesimde tevhid üzere mi öleceğim?" endişesiyle yaşamak. Bu mevsim, dünyanın bize hamile olduğu ve ölümle birlikte "ahiret alemine doğacağımız" gerçeğini hatırlatır.

 

Kış (Bârid-i Ratb: Soğuk ve Nemli)

Tabiatı: Berzah (kabir) aleminin tabiatıdır. Dışarıda hayat durmuş gibidir ama tohumlar içeride saklıdır.

Ruhun Gıdası: Berzah hayatını tefekkür etmek. Kabirde geçirilecek vakti, dünyanın pişmanlığını ve geri dönüşün imkansızlığını düşünerek tövbeye sarılmak. Kışın ağaçların uykuya dalması gibi, bedenin de kabirde kıyamete kadar bekleyeceğini idrak etmek.

 

Ruh, akla emir vermelidir.

Akıl da düşünce gücünü (fikri) kullanarak hafızadaki ayetleri ve ibretleri çağırmalıdır.

Böylece insan, doğadaki her değişimi (baharın gelmesi, kışın bastırması) Allah'a giden bir yol haritası olarak okur.

 

Eğer insan bu dünyada şeriat ve adalet üzere yaşarsa, kıyamet günü azaları (elleri, ayakları, gözleri) onun lehine şahitlik edecektir. Aksi halde, bizzat kendi bedeni onun aleyhine en büyük kanıt olacaktır.

 

Yazın sıcağında cehennemi, baharın neşesinde cenneti, kışın sessizliğinde kabri gör ki ruhun sürekli uyanık ve gıdalanmış olsun.

 

Ruhun hastalığı, onun "ruhanî gıdalarla" (ilahî ilimlerle) buluşmasına engel olan engellerdir (mevâni'). Örneğin, gençlikte hayvânî şehvetlerin artması ruhun hakikati görmesine engel olan bir "ilkbahar hastalığı" gibidir.

 

Zîrbâc: Dönemin meşhur bir yemeğidir. Doktor hastaya "Senin gıdan zîrbâc olsun" dediğinde, sadece bu kelimeyi söylemek hastayı doyurmaz.

Kişinin eti alması, şeker, badem, safran ve sirke katması, ateşte pişirmesi gerekir. İşte ibadetler ve ameller (namaz, oruç vb.), bu yemeği hazırlama sürecidir.

Yemek piştiğinde ondan alınan "ruhaniyet" (besin değeri) ise ilimdir. Ruh amel ile değil, o amelin içindeki ilahî ilim ile hayat bulur. Ancak amel olmadan da o ilim zahir olmaz.

 

Büyük Melekler ve İnsan Vücudundaki Karşılıkları

Mîkâîl: Rızıkların ve maddi gıdaların yönetimi / Karaciğer

İsrâfîl: Cesetlere ruh üflemek, hayat vermek / Kalp

Cebrâîl: Ruhları ilim ve marifetle beslemek / Akıl/Dimağ

 

Nasıl ki bahar geldiğinde her ağaç içindekini (elma, erik vb.) dışarı vurursa, kıyamet nuru doğduğunda da her nefis kendi içinde biriktirdiği amelleri bir suret (biçim) olarak çevresinde görecektir.

 

Dünyada ruhun emrinde birer "alet" gibi olan el ve ayaklar, o gün ruhanî bir dille konuşacak ve kişinin gerçek mahiyetini beyan edecektir.

 

İki tür ilim

Aklî İlimler: Düşünce ve çaba ile kazanılan, ancak vehim ve hayallerle kirlenmeye müsait ilimler.

Ledünnî İlimler: Doğrudan Allah katından ruhanî aynaya yansıyan, saf ve temiz bilgiler. Bu ilimlerin artması için Hz. Peygamber'e "Rabbim ilmimi artır" demesi emredilmiştir.

 

Onyedinci Bâb

İnsana Mevdû Olan Esrarın Havâssı ve Sâlikin Ahvâlinde Ne Vech ile Olması Lâyık Olacağı Beyânındadır ve Ben Bu Baba Muzâhâtı ldâ‘ Ettim. O Beş Bâb Üzeredir.

Varlıklar arasındaki münâsebetler iki kısma ayrılır:

Zâhir Münâsebet: Yakınlığından dolayı bilinen, akıl, his ve fikir yoluyla ehl-i zâhir tarafından idrak edilebilen ilişkilerdir.

Bâtın Münâsebet: Uzaklığından (bu'd) dolayı gizli kalan ve yalnızca Allah’ın ihsanı (vehb-i İlâhî) ile bilinebilen münâsebetlerdir. Bu alan nübüvvet ve velâyet tavrıdır.

 

Kişinin Allah'ı tanıması kendi nefsindeki sıfatları idrak etmesiyle mümkün olur.

İnsan kendisinde var olan hayat, ilim, sem' (işitme), basar (görme), kelâm, kudret ve irâde gibi sıfatlara bakarak, bu sıfatların asıl sahibi olan Allah'ın da bu sıfatlarla muttasıf olduğunu anlar.

 

İnsan ve Âlem Arasındaki Münâsebet (Doksan Dokuz Hakikat)

Âlem; âlem-i a‘lâ (20), âlem-i istihâle (15), âlem-i imâret-i emkine (4) ve âlem-i niseb (10) olmak üzere toplam 49 ana hakikatten (ümmehât) oluşur.

 

Âlemin tüm mertebeleri 98 hakikate karşılık gelir. İnsan, kendisindeki "sırr-ı İlâhî" (emânet) ile bu 98 hakikate bir daha ekleyerek 99 hakikati kendinde toplar.

99 ismi/hakikati kuşatan ve tamamlayan 100. mertebe ise Hak Teâlâ'nın kendisi, yani İsm-i A'zam'dır.

 

Cennet yüz derecedir ve yüzüncü cennet "Cennet-i Kesîb"dir.

Diğer cennetlerde nimet ve lezzet vardır; kulun kendi vücudu zâhir, Hakk'ın vücudu bâtındır.

Cennet-i Kesîb'de ne köşk ne huri ne de maddi nimet vardır. Burada kulun "izâfi vücudu" (benliği) Hak'ta yok olur (müstehlek). Kul bâtın, Hak zâhir olur.

Bu makamda "gören ile görülen" (râî ve mer'î) bir olur. İkilik (isneyniyyet) ortadan kalkar; sadece tam bir tecelli ve Allah'ın cemalini seyir vardır.

 

Latîfe-i İstivâ (Hakîkat-i Muhammediyye) / Âlemdeki en üst mertebedir, insandaki karşılığı Rûh-i Kudsîdir.

 

Zuhal (Satürn): Kuvve-i zâkire (bellek).

 

Müşteri (Jüpiter): Müfekkire-i âkile (akıl yürütme).

 

Merih (Mars): Kuvve-i asabiyye (sinir kuvveti).

 

Şems (Güneş): Kalp ve merkezi düşünce.

 

Kamer (Ay): Kuvve-i hissiyye (duyular).

 

Esir (safra/hâzıme), Hava (kan/câzibe), Su (balgam/dâfia) ve Toprak (sevdâ/mâsike) ile eşleşir.

 

Vahiy ve İlhamın Etkileri

Salsala-i Ceres (Çan Sesi): Vahyin en ağır halidir. Meleki nurun yakıcılığı, insanın karanlık tabiatını yararak ruhanî nura ulaşmak için bu şiddeti yaratır. Bu esnada rûh vahiyle meşgul olduğu için bedeni yönetmeyi bırakır (tedbiri kat' eder); bu yüzden vücut sarsılır, terler ve renk değişir.

 

Temessül: Meleğin insan suretinde (örneğin Dihye sureti) gelmesidir ki bu daha hafiftir.

 

İnsan, bütün ilahi isimleri kendinde topladığı için yaratılmışların en yücesidir (Ahsen-i Takvîm).

 

Yalancı / Kezzâb

Şeytan, kişinin mizacındaki harareti, irşad arzusunu veya keşif merakını kullanarak ona sahte manalar giydirir.

 

Melekler zorlayıcı "emir ve nehiy" (yap/yapma) getirmezler; sadece hayra teşvik ve zarara karşı ihbarda bulunurlar.

Şeytan ise iradeye tahakküm etmek ister. Eğer bir ses sana ibadetin bir türünü (örneğin farzları aksatacak kadar çok nafile orucu) emrediyorsa, bu şeytanidir.

Şeytani hitaplarda "sür’at-i tenevvü" (hızlı değişim ve tutarsızlık) vardır. Bir doğru söylerse yanına yüz yalan katar.

 

Hacer-i Beht / Süveydâ (Hayret Taşı) / İnsanın kalbindeki en derin sır

Kalpteki siyah bir nükte, gözdeki bebek veya Cuma günündeki "icabet saati" gibidir.

 

Allah kulun bu dünyada yaşamasını (bakâsını) murat ederse, kalbin üzerine bir "bulut" (beşeriyet perdesi) gönderir. Bu bulut nuru perdeler ama tamamen kesmez; böylece kul hem Hakk'ı müşahede eder hem de dünyevi görevlerini yerine getirebilir.

 

Taşlar

Zümrüt taşı / Zikretme / hatırlama gücü

Sahibini kötü rüyalardan korur

 

Kırmızı Yakut / Latîfe-i Ruh

Ruhun rengi kırmızıdır

Bu mertebede sâlik, beşeri sıfatlardan sıyrılır. Eğer sâlik bu tecelliyi "Ruh-i Kudsî" cihetiyle müşahede ederse, başkalarının bilemeyeceği gizli ilimlere (ilm-i ledün) vakıf olur.

 

Mâvi Yâkut / Latîfe-i Hafî

İnsanlar üzerinde nüfuz ve itibar sağlar

Bu makamdaki velinin sözü halk üzerinde mutlak tesirlidir.

 

Sarı Yâkut / Ubûdiyyet

Bu makamın özü zillet, iftikâr (muhtaçlık) ve mutlak kulluktur.

 

Hacer-i Mükerrem / İksîr / Kibrît-i Ahmer

Kimyada (Simya) değersiz madenleri (bakır, kurşun) altına veya gümüşe çeviren "İksir".

Mürşid-i kâmil öyle bir "İksir"dir ki, nazarını bir asiye çevirse onu itaatkar kılar, bir kafire çevirse onu mümin eyler.

 

Onsekizinci Bâb

On Yedinci Bâbdan Birinci Bâbdır ve O Kitabın Bâblarından On Sekizincidir Akim, Nûr-i Yakini Sâha-i Kalb Üzerine İfâzasınm Ma‘rifeti

Nurun kalp sahasına tecellisi

Güneş / Mutlak nurun kaynağı olan ilahi tecelli.

Mücellâ Cisim (Kamer/Ayna) / Güneşin ışığını yansıtan parlak cisim (Akl-ı evvel veya mürşid).

Karanlık Mahal (Arz) / Güneşin doğrudan görülmediği, ancak yansıyan ışıkla aydınlanan yer (Kulun kalbi).

Güneşi (Hakk'ı) doğrudan görmeye takati olmayan kimse, o nurun vurduğu aynaya (parlak cisme) bakarak güneşin varlığını keşfeder.

 

Kalpteki "tecvîf-i kebîr"den (büyük boşluk) çıkan nefs-i hayvani nuru, bedenin en uç noktalarına (parmak uçlarına kadar) yayılır.

Bu nur, tıpkı feleğin dönüşü gibi geri yansıyarak dimağa (beyne) ulaşır ve akla bağlanır.

Akla bağlanan bu nur, kalpteki "ayn-ı basiret" (manevi göz) üzerine yansır.

 

Kalbin iki ana görme yetisi vardır:

Ayn-ı Basiret (İlm-i Yakîn): Beşeri aklın ve hislerin yanılmalarını gören, eşyanın hakikatini bilgi düzeyinde kavrayan manevi gözdür.

Ayn-ı Yakîn (Nûr-i Yakîn): Doğrudan Hakk'a ve melekût alemine bakan gözdür.

 

Bu iki nur (İlm-i yakîn ve Nûr-i yakîn) birleştiğinde kişi göklerin ve yerin melekûtunu (iç yüzünü) seyreder.

 

Ondokuzuncu Bâb

Ebvâb-ı Kitabın On Yedincisinden İkinci Bâbdır Aynü’l-yakînin İdrâkinden Men1 eden Hicâblar; Ayn-i Kalbi Melehûtun İdrâkinden Men‘ Eyleyen Hicâblar Beyânındadır

Kalp gözünün hakikati görmesine engel olan "rân" (pas), "hicab" ve karanlık akıl gibi perdeler…

 

Nûr-ı Hayat'ın Engelleri

Rân (Pas/Kir): Günahların kalpte biriktirdiği tortudur. Aynanın paslanması gibi nuru yansıtmaz hale getirir.

Hicâb (Perde): Dünya görüntülerinin, makam, para ve kadın gibi somut arzuların kalbe dolmasıdır. Kalp bu görüntülerle dolu olduğunda Hakk'ın nuruna yer kalmaz.

Akıl (İlmsiz/Cüzi Akıl): Vahiy ve manevi ilimden yoksun, sadece kendi tahminlerine ve maddi dünyaya takılıp kalan akıldır.

 

Dünya (nefs) güneş ile ay arasına girerse ay tutulması (husûf), ay (cüzi akıl) güneş ile dünya arasına girerse güneş tutulması (küsûf) olur. İnsan bu engellerle kendi manevi güneşini karartır.

 

Nûr-ı Akıl'ın Engelleri

Aklın nurunu engelleyen en tehlikeli hastalık "Gazap" ve onun türevleri olan Kibir, Gurur ve Ucubdur (kendini beğenmek).

 

Öfke ve kibir kalpte bir "ateş" yakar. Bu ateşten çıkan duman (gıtâ, kinn, gışâve), akıl ile kalp arasına girer.

Işık kesilir, kalp kararır.

Kişi kendini peygamberden bile akıllı sanır ama manevi körlüğünün farkında değildir.

 

Nûr-ı Yakîn'in Engelleri

En yüksek makam olan Yakîn nurunun önündeki engel, sâlikin (yolcu) bizzat kendi ibadetlerine veya günahlarına takılıp kalmasıdır.

 

İhlas Eksikliği: İbadeti Allah için değil, halk görsün diye (riya) veya "Ben çok ibadet ettim, kurtuldum" diyerek kendi nefsini ispat etmek için yapmaktır.

 

Kendi iyiliklerini veya kötülüklerini "bir varlık" olarak görmek hicaptır. Oysa hakiki sâlik, "nefy-i vücud" (kendi varlığını Hakk'ın varlığında yok etmek) ile mükelleftir.

 

Eğer sâlik kendi varlığından ve amellerinden vazgeçip (i'raz edip) tam bir ihlasla Hakk'a dönerse, kalbi genişler (inşirâh) ve melekût aleminin harikalarını görmeye başlar.

 

"Sudûr" (Göğüsler) Lafzındaki Sır

"Sadr" (göğüs), bir şeyin başı ve kaynağı demektir. Bu, insanın ezeldeki hakikatine (A'yân-ı Sâbite) işarettir.

Bazı insanlar ezeldeki istidatları gereği bu nurlara kapalıdırlar. Onların zahiri gözleri dünyayı görse de, "kaynaklarındaki" (sudûr) hakikat kör olduğu için nasihat onlara fayda vermez (ezeli körlük).

 

Hakikati göremiyorsak bu ışığın yokluğundan değil, bizim içimizdeki öfke dumanından, kibir perdesinden ve benlik pasındandır. Bu perdeler kalktığında "Nur üzerine Nur" (Nûrun alâ Nûr) tecelli eder.

 

Yirminci Bâb

On Yedinci Bâbdan Üçüncü Bâbdır ve O Kitabın Bâblarından Yirminciyi İtmam Eder Levh-i Maihfûz Hakkındadır ki, O İmâm-ı Mübin ve Levh-i Mahv ve İsbâttır.

Kozmik Yazı Takımı

Divit (Hokka): Tabiatı temsil eder. Yazının kaynağıdır.

Mürekkep: Varlığın hammaddesi olan anâsırı (elementleri) ve maddeyi temsil eder.

Kalem (Akl-ı Evvel): Hakîkat-i İnsâniyye'dir. İlahi ilmi, somut varlıklara nakşeden ilk prensiptir.

Levh (Nefs-i Külliyye): Üzerine her şeyin yazıldığı "Levh-i Mahfûz"dur. Her şey burada potansiyel olarak mevcuttur (bil-kuvve).

 

Zümrüt yarı şeffaf bir taştır; bir tarafındaki nakış diğer taraftan görünür. Bu, Âlem-i Kebîr (Evren) ile Âlem-i Sağîr (İnsan) arasındaki aynılığı simgeler. Dış dünyada ne varsa insanın içinde, insanın içinde ne varsa dış dünyada o yansır.

Bu levha sürekli değişir. Eski haller silinir (mahv), yenileri yazılır (isbât). Çocukluğun silinip gençliğin yazılması, bir mekandan diğerine geçiş hep bu levhadaki değişimdir. Son gelen hal, her zaman bir öncekini "nesh eder" (hükmünü kaldırır).

 

Zamanların, mekanların ve durumların (arazlar) değişmesiyle insan sürekli bir "oluş" halindedir.

Tüm bu değişken haller, en sonunda Kalem-i A‘lâ'da (Yüce Kalem) toplanır ve aslına rücu eder.

 

Nebî (Peygamber), Kalem-i A‘lâ'ya kadar çıkar. Kaleminin iki tarafı vardır. Bir tarafı Hakk'a (Melekût), diğer tarafı halka (Mülk) bakar. Bu yüzden hem ilahi vahyi alır hem de toplumu yönetir.

 

Velî, kaleminin tek tarafı vardır. Sadece Melekût alemine (Hakk'a) yöneliktir. O, davetle (toplumu dönüştürmekle) yükümlü olmadığı için ilhamını bağlı olduğu peygamberin melekût yönünden alır.

 

Ârif ve mümin, Levh mertebesine kadar yükselir ve oradaki hakikatleri müşahede eder.

 

Büyük evrende (Âlem-i Kebîr) önce Akıl vardır, en son Tabiat (madde) oluşur.

İnsanda (Âlem-i Sağîr), önce Tabiat (beden/nutfe) vardır, manevi gelişimle en son Akıl kemale erer.

 

Yirmibirinci Bâb

On Yedinci Bâbdan Dördüncü Bâbdır ve O, Kitâbdan Yirmi Birinci Bâbdır Esbâb-ı Zeferât ve Vecebât ve Semâ‘ İndinde Teharrük Beyânındadır

Dinleyen kişiye göre semâ'ın iki türü

Nefis ile İşiten (Semâ-ı Nefs): Sadece güzel seslerden (neğamât), musikiden ve kulağa hoş gelen ilahilerden lezzet alır. Alâmeti, duyduğu lezzetle kendinden geçip hareket etmesidir (raks, çarh vs.).

Bu hal ona yeni bir manevi ilim kazandırmaz.

Akıl/Ruh ile İşiten (Semâ-ı Akıl): O sadece musiki değil, her şeyde (taşta, kuşta, rüzgârda) Allah’ın tesbihini işitir. Alâmeti, beht (donup kalma) ve hayrettir. Bu mertebede hareket yoktur. Çünkü ilahi heybet o kadar büyüktür ki beşeriyet sıfatları donup kalır.

Kim ki "hem hareket ediyorum hem de bu sırada yeni hakikatler öğreniyorum" derse, o yalancıdır.

 

Allah bir kula marifet indirmek istediğinde, kalbe bir serinlik verir. Bu soğuk hava kalpteki harareti (hararet-i garîziyye) yukarıya, beyne doğru iter.

Yukarı çıkan sıcak hava ile aşağı inen soğuk hava çarpıştığında bir ateş (enerji) doğar. Eğer bu sıcak hava bir çıkış yolu (menfez) bulursa dışarı "Âh!" sesi olarak çıkar.

Eğer o sıcak hava dışarı çıkamaz da kalbin üstündeki rutubete karışırsa, yaş olup gözden dökülür.

Eğer bu manevi ateş ciğeri pişirecek kadar şiddetliyse, kişinin nefesinden yanık kokusu gelir.

Kalpteki bu şiddetli tazyik, bazen bir tencerenin kaynaması gibi fıkırtılar (vecbe) çıkarır. Bu durum bazen sâlikin kontrolsüz bir çığlık (sayha) atmasına sebep olur.

 

Manevi ateş kalpten beyne sıçradığında, sâlikin dengesi bozulur ve ağzından anlaşılması güç sözler (şath) dökülebilir (Bayezid-i Bestami'nin "Subhani" demesi gibi).

 

Eğer kalbe inen bulut ince (rakîk) ise, o ateş bir patlamaya değil, kalbin ferahlamasına ve sâlikte bir gülme, kahkaha ve neşe haline (dıhk) sebep olur.

 

Yirmiikinci Bâb

(Mu'teriza hâricindeki ibârât tercüme ve mu'teriza içindeki ibâreler şerhdir.) On Yedinci Bâbdan Beşinci Bâbdır; ve O Fasıllar Üzeredir. Ve Kitâb Onunla Hatm Olundu. Kitabın Yirmi İkinci Bâbı Makâmındadır

 

Vasiyyet

Mürit, kendi iradesini mürşidinin iradesinde eritmelidir.

Mürşidini şeriata (görünüşte) aykırı bir iş yaparken görürse bile itiraz etmemelidir. Mürşidin "sûrette hata" gibi görünen işinin "manada bir hikmeti" olabilir…

Eğer mürit bir edepsizlik yapar da mürşidi onu uyarmazsa, bu mürşidin müritten ümidi kestiği anlamına gelir…

 

Abdest / Namaz

Eller "dünya sevgisini terk" niyetiyle, ağız "Allah'ın zikri" için, kollar "tevekkül" ile yıkanmalıdır.

Vahdet-i Vücud sırrı bilinciyle secdeye durulmalıdır.

Namaz bitiminde verilen selam, aslında kişinin kendi hakikatine (nefsine) verilen bir selamdır.

 

Sâlik için yemek, nefsi doyurmak değil, bedeni ibadete hazır tutmak için zorunlu bir "yakıt ikmali"dir.

 

Eğer sâlikin içinde "Aç kalır mıyım?" korkusu varsa, tevekkül davasına girmemeli, bir zanaat ile uğraşmalıdır.

 

Beklenmedik bir rızık (fetih) geldiğinde, nefis buna hırsla atılıyorsa o rızık reddedilmelidir. Sadece ihtiyaç kadar alınmalı, kalanı dağıtılmalıdır.

 

Yolun esası alışkanlıkları (me’lûfât) terk etmektir. Sohbet ise insanlarla ünsiyet (alışkanlık) peydâ eder. Ayrılık acısı veren her sohbet, kalpte Allah'ın yerini işgal eden bir "bağ"dır.

 

Kalpte Hakk'tan başka hiçbir "nasip" kalmamalıdır.

Hak, mamur olmayan (başkalarıyla dolu olan) saraya (kalbe) tecelli etmez.

 

Yol, "alışkanlıkları terk etmek" (kat'-ı me'lûfât) üzerine kuruludur. Mekan takıntısı bir tür put haline gelebilir.

 

Kendi kalbini temizlemek, başkasının ayıbını araştırmaktan evladır.