4 Şubat 2026 Çarşamba

İbn Arabî - Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi - Özet - Notlar

İbn Arabî  &  Ahmed Avni Konuk - Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi - Notlar

Yayına Hazırlayan: Mustafa Tahralı, İz Yayınları, 2004

 


Takdim

İbn Arabi’nin İnsan Memleketinin Islâhı Hakkında İlâhî Tedbirler adındaki bu kitabında “tasavvufun özü” dile getirilmiş ve böylece “salık’' ve “vâsıl”ların faydalanacağı pek çok şeye temas edilmiştir. “Mâlik "(efendi, devlet başkanı, idâreci) ve "memlûk” (idare olunan, kul (durumunda olan kimselerin istifâdesine sunulmuştur.

 

Tedbirât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi

İbn Arabî, bu eseri Şeyh Ebû Muhammed el-Mevrûrî’nin isteği üzerine, Aristo’ya atfedilen Sırru’l-Esrâr kitabına bir karşılık olarak yazmıştır.

Eserin temel amacı, devlet yönetimi (siyaset) ile insanın kendi nefis terbiyesi arasındaki paralelliği ortaya koymaktır.

 

Tedbîrât-ı İlâhiyye, siyaseti sadece devlet yönetimi olarak değil, bireyin kendini terbiyesi ve "insân-ı kâmil"in varlık âlemindeki tasarrufu olarak üç boyutlu ele alır. İnsan vücudu bir ülkeye, ruh ve yetenekleri ise o ülkenin yöneticilerine benzetilir.

 

Bu şerh yapılmaksızın sadece tercüme ile iktifâ edilmiş olsaydı, eserin ne bütününün ne de müşkil ve veciz cümlelerinin gereği gibi anlaşılması... hemen hemen imkânsız olurdu.

 

Eğer sen tenzihe kâil olursan Hakk’ı bir kayıt ile kayıtlayıcı olursun. Eğer hem tenzih ve hem de teşbih ile kâil olursan... maârifte imam ve efendi olursun.

 

Bir memleketin yönetim kadrosu, insanın iç dünyasındaki melekeleri temsil eder:

Hükümdar (Ruh): Vücudun ve varlığın asıl yöneticisi, Hakk'ın halifesi.

Vezir (Akıl): Hükümdarın müşaviri; o olmadan mülkte (bedende) hayır yoktur.

Düşman (Şeytan/Hevâ): Nefs-i emmâre ve vesveseler.

Hazine (Hayal): Amellerin ve manevi vasıfların toplandığı yer.

Adâlet (Denge): Memleketin bekası için şart olan ruh; "Hükümdar mülkün cesedi, adl ise rûhudur."

 

Dibace

Yaradılışın Başlangıcı: "Büyük Beyaz İnci" (Dürre-i Beyzâ)

Allah ilk olarak büyük bir beyaz inci yarattı. Ona Celâl nazarıyla bakınca inci hayâdan eriyerek su ve ateş oldu

İnci: Hakîkat-i Muhammediyye veya Akl-ı Evvel mertebesidir.

Celâl Nazarı: Mutlak vücudun mukayyetliğe (sınırlılığa) tenezzülü ve "gayriyyet" perdesiyle gizlenmesidir.

Su ve Ateş: Yaradılışın temel unsurları olan zıt kutupların (merkezde ateş, muhitte su) oluşumuna işâret eder.

 

İnsan, "şecere-i kevnin" (varlık ağacının) meyvesidir.

Allah, İnsân-ı Kâmil'i esmâ (isimler) ilmiyle teyit ederek onu yeryüzünde (arz-ı ecsâm) halifesi kılmıştır.

 

Kâmiller için akıl, ilahi tasarrufların yürütülmesinde bir "vezir" hükmündedir.

İnsân-ı Kâmil, tüm güçlerini şeriat mizanına göre kullanır.

Küfür ve iman tecellileri onun kabzasında (yetki alanında) dağıtılır.

 

Vahdet-i vücud bir "hal" ve "zevk" meselesidir. Aklı zayıf olanlar bu sırrı duyduklarında şeriatı terk edebilir (ta'tîl-i şeriat) veya sapkınlığa (dalâlet) düşebilirler.

 

İnsanın "semâ"sı aklı, "arz"ı bedeni, "deniz"i ise kalbidir. Kalp, su gibi akan düşüncelerle (havâtır) doludur.

 

Kitap, "Memleket-i İnsaniyye"nin (insan ülkesinin) nasıl yönetileceğini ve ıslah edileceğini anlatır. Tasavvufun özüdür (lübâb).

Kitabın gayesi insanın diğer canlılardan üstünlüğünü ve "Âlem-i Muhit"in (bütün evrenin) bir özeti olduğunu kanıtlamaktır.

 

Temhid - i Kitap

Varlığın mertebeleri

Vücûd-i Hakîkî vs. Vücûd-i İzâfî

Hakiki vücud, her türlü kayıttan münezzeh olan Allah'ın zatıdır ve idrak edilemez. İzafi vücud ise bu hakiki vücudun isim ve sıfatlarla tecelli ederek sınırlanmış halidir (evren ve içindekiler).

 

Hakiki vücudun ilk tenezzülü (inişi) "Vahdet" (Hakikat-i Muhammediyye) mertebesidir. Buradan sırasıyla Vâhidiyyet, Ervâh (ruhlar), Misâl ve Şehâdet (madde) âlemlerine tenezzül gerçekleşir.

 

Ağacın özü meyvesinde kâinat ağacının özü de insanda toplanır.

İnsandaki her bir uzuv ve özellik, dış dünyadaki bir unsura karşılık gelir:

Sular: İnsandaki dört su (gözde tuzlu, burunda tatsız, kulakta acı, ağızda tatlı), dünyadaki denizlere ve sulara benzer.

Kuvvetler: Âlemdeki dört rüzgar (şimal, cenub vb.), insandaki dört kuvvete (cezbe, tutma, hazmetme, defetme) karşılıktır.

Unsurlar: Toprak, su, hava ve ateş insanda beden yapısı ve mizaç olarak mevcuttur.

Varlık Türleri: Âlemdeki melekler, şeytanlar ve hayvanlar; insandaki takva, öfke, şehvet ve hırs gibi duygularda karşılığını bulur.

 

Büyük âlem (evren), ilahi isimlerin tecellilerini herhangi bir seçim hakkı olmaksızın, olduğu gibi ve sınırsızca yansıtır.

 

Zamandaki en kâmil insan olan "Kutub", Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. İlahi tecelliler önce ona gelir, ondan tüm âleme dağılır.

 

Memleket-i İnsaniyyenin Yönetimi

Bir devletteki halife, vezir, kadı, katip, vergi memuru, asker gibi görevlilerin her birinin insanda manevi bir karşılığı vardır.

İnsan bedeni bir "hilafet makamı"dır. Akıl, kalp ve nefis arasındaki denge; bir devletin adaleti, savunması ve işleyişi gibidir.

Dünya (şehadet âlemi) en aşağı mertebedir (esfel-i sâfilîn). Ruh ise yüce âlemdendir.

 

Mukaddime-i Kitap

Tasavvuf, aklın ötesindeki (akl-ı cüz'înin verasında) batıni hakikatlerle ilgili olduğu için, sadece zahirle sınırlı kalanlar tarafından şiddetle inkâr edilir.

 

İnsanın kalbi bir aynaya benzer. Dünyevi bağlar, günahlar ve "mâsivâ" (Allah'tan gayrı her şey), bu aynanın üzerindeki toz ve pastır. Riyazat ve mücahede (nefis terbiyesi) ile bu pas silinirse kalp saflaşır.

 

Akıl hükümdar veya halife, Adalet kadı, Düşünce vezir, Duyular ise devletin memurları veya kâtipleridir.

 

Birinici Bab

Bedenin Hükümdarından İbaret olan Halife-i Vücûd ve Sûfiyyenin Onun Hakkında Garazları ve Onları Ta‘bîri Beyânındadır.

“…yeryüzünde bir halife yaratacağım…”

Hakiki tek varlığın (Vâhid-i Hakîkî), "başkasıymış gibi" (libâs-ı gayriyyet) görünmeye başladığı ilk mertebe ruh mertebesidir. Buradaki ilk varlığa Ruh-i Küllî, Akl-ı Evvel veya Kalem-i A'lâ denir.

 

Kâinattaki halife Hz. Adem'dir (insanlık hakikatidir).

İnsanın kendi varlığında ise halife, beden mülkünü yöneten Ruh'tur.

 

Melekler

Müheyyeme Melekleri (Kerûbiyân)

Müdebbir Melekler (Ceberûtiyye)

 

Göklerdeki işleri yönetenlere yüksek melekût, yeryüzündeki (doğa olayları gibi) işleri yönetenlere aşağı melekût denir.

 

Sebeb-i Te’lîf-i Kitâb

İbnArabî, Kuzey Afrika'daki Mûrûr şehrinde Ebû Muhammed el-Mûrûrî’yi ziyaret eder. Orada, Aristo olduğu tahmin edilen bir "hakim" tarafından Zü’l-karneyn için yazılmış Sırru’l-Esrâr kitabını görür. Bu kitap, "büyük mülk" olan dünya devletinin nasıl yönetileceğine dair bir siyasetnamedir.

 

Ebû Muhammed, Şeyh’ten bu kitabın bir dengini, ancak insan vücudu ve ruhu (küçük mülk) için yazmasını ister. Şeyh, bu isteği kabul ederek dört günden kısa bir sürede bu eseri tamamlar.

Eser hem dünya yöneticileri için (hükümdar hizmetindekiler) hem de ahiret yolcuları (kendi nefsini yönetmek isteyenler) için faydalıdır.

 

Âlem-i Emr

Bu âlem, Allah'ın vasıtasız olarak, sadece "Kün" (Ol) emriyle, doğrudan hitabıyla var ettiği varlıklar alanıdır. Bu mertebede madde ve zaman yoktur.

 

Arş, Rahman'ın istiva ettiği (hükmettiği) yerdir. Ruh, tüm beden mülkünü kuşattığı ve yönettiği için "Arş"a benzetilir.

 

İnsan-ı Kâmil, Allah'ın isim ve sıfatlarının en net görüldüğü aynadır.

 

Varlıktaki her şey Allah'ın bir isminin tecellisidir ve kendi yerinde bir hikmete mebnidir.

 

İnsan-ı Kâmil, "her şeyin açıklandığı bir kitap" (İmâm-ı Mübîn) ve "korunmuş levha" (Levh-i Mahfuz) olarak nitelenir.

 

İnsan-ı Kâmil, varlık dairesinin merkezidir. Adaleti temsil eder; çünkü merkezden çevreye (muhît) çizilen tüm çizgiler eşittir.

 

İkinci Bab

Halifenin Mâhiyyetine ve Hakikatine Dâir Olan Kelâm, Hakkındadır.

Ruhun mahiyeti

 

Eğer ruh araz olsaydı, "Ruhlar nimetlendirilir veya azap çekilir" hadisiyle çelişirdi.

Arazlar her an yeniden yaratılır

 

Ruh ne tam olarak cevher ne de tam olarak arzdır.

Ruh, bi-nefsihî kâim (kendiyle kaim) ve gayr-i mütehayyiz (yer kaplamayan) bir nurdur.

Ruh, Allah ile alem arasındaki vasıtadır

 

Alemdeki her şey bu ruhtan gelen ilahi nurlar ve sırlar ile beslenir.

 

Üçüncü Bâb

Medîne-i Cisimde İkamet ve Onun Bu Halîfeye Bir Mülk Olması Cihetinden Tafâsîli Beyânındadır.

İnsan bedeni bir "şehir" (medine), ruh ise bu şehrin hükümdarıdır.

 

Ruhun yönetim merkezi "kalp" (saray), veziri ise "akıl"dır.

 

Dimağ (beyin), beden şehrinin en yüksek ve manzaralı yeri

Göz, kulak, burun ve ağız; halifenin dış dünyaya açılan pencereleridir.

Dimağın merkezinde oturan ve halifeye (ruha) danışmanlık yapan "vezir", akıldır.

 

Nefs / "halifenin kerîmesi" (soylu eşi/kızı)

Ruh (baba/erkek) ile nefsin (ana/kadın) birleşmesinden "cisim" meydana gelir.

 

Nefis, hayvani sıfatlardan (aşırı hırs, öfke vb.) temizlenme mahallidir.

 

"Siz nasılsanız öyle idare olunursunuz"

Bir toplumun (raiyyenin) isti'dadı (kabiliyeti ve ahlakı) ne ise, başındaki imam (halife) da ona göre şekillenir.

 

Kalp (imam) salih olursa beden (halk) de salih olur. Eğer bir toplumun isti'dadı iyiyse, Allah onlara o iyiliği temsil eden bir yönetici verir; yönetici dürüst olduğunda bu dürüstlük tüm halka sirayet eder.

 

Allah bir kavme yönetici atadığında, o kavmin sırlarını ve akıllarını o yöneticiye verir. Yani yönetici, temsil ettiği toplumun toplamı gibidir.

 

Eğer nefis hevâya (nefsi arzulara) uyarsa "Tağyir" (değişme, bozulma) vaki olur ve bu haldeki nefse "Nefs-i Emmâre" (kötülüğü emreden nefis) denir.

Eğer nefis akla uyarsa "Tathîr" (temizlenme) vaki olur ve şer'an "Nefs-i Mutmainne" (huzura ermiş nefis) adını alır.

 

Hevâ nefsin dünyaya meyyal, dünyevi arzularının kaynağıdır.

Şehvet / Hevâ'nın yardımcısıdır. Nefse yedi temel dünya lezzetini (kadın, evlat, altın, gümüş, atlar, hayvanlar ve ekinler) sunarak onu kandırır.

Ruh, hevâ tarafından kuşatma altında kalınca aslı olan Allah'a sığınır ve şikâyette bulunur. Bu durum, ruhun kendi aczini, zilletini ve kul (abd) olduğunu anlamasını sağlar.

 

Mü'min kişide akıl hem organlara hem de kalbe hakimdir. Her şey nur ve hayır üzerinedir.

Asi kişide Hevâ organlara (bâdiye) hakimdir ve günah işletir; ancak Akıl hala kalbe (hâdıra) hakimdir, yani imanları sağlamdır.

Münafık kişide Akıl görünüşte organlara (bâdiye) hakimdir (müslüman gibi davranırlar); ancak Hevâ kalbe (hâdıra) hakimdir. İçleri bozuk olduğu için amelleri onları kurtarmaz.

Kâfir kişide Hevâ hem organlara hem de kalbe tamamen hakimdir.

 

Tevhid "asıl", amel "fer" (dal) hükmündedir. Asıl (kalpteki iman) sağlamsa, dallardaki bozulmalar (günahlar) telafi edilebilir; ancak asıl bozuksa (nifak/küfür), dalların (görünürdeki iyi işlerin) hükmü yoktur.

 

Dördüncü Bâb

Akıl ile Hevâ Arasında Kendisi için Harb Vâkı‘ Olan Sebebin Zikri Hakkındadır

İnsan bedeni bir mülk ve bu mülk üzerinde iki zıt güç (Akıl ve Hevâ) hak iddia eder.

 

Ruhun bülûğu / erginliği onun Allah ile kurduğu ezeli bağdır (Misak/Elest bezmi). Ruh, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına "Belâ" (Evet) diyerek bu olgunluğunu göstermiştir.

 

Ruh, kendisine gelen ilahi hitabı anlayacak ve kavrayacak (taakkul edecek) bir akla sahiptir. Akıl, ruhun veziridir ve ondan sudur etmiştir.

 

Ruh, Allah'tan başka hiçbir şeye köle değildir. Evrenin (muhdesatın) ilkidir ve hürdür.

 

Ruhun nesebi, "Muhammedî Hakikat"e (Hakikat-i Muhammediyye) dayanır.

 

Ruhun görmesi ve işitmesi doğrudan Hakk'ın nuru iledir.

 

Ruh beden mülkünün tamamına hükmetmek üzere gönderilmiştir.

Ruhun beden mülkünde tam bir halife olabilmesi için şu dört sıfatın (mükteseb şartlar) tecellisi gerekir:

Necdet (Cesaret): Hiç korkmadan hakikate bağlı kalma, kalp kuvveti ve sebat. Melekler (ervâh-ı latife) ölüm korkusu taşımadıkları için doğal olarak şecaat sahibidirler.

Kifâyet (Yönetim Yeteneği): İdare etme kudretidir. Bu, Hakk'ın iradesiyle tam uyum içinde olmayı gerektirir.

İlim: Hz. Adem'e "esmanın" (isimlerin) öğretilmesiyle başlayan bu sıfat, her ruhun mayasında vardır ancak dünya hayatında açığa çıkması için "sa'y" (çaba) gerekir.

Vera' (Takvâ): Haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçınmaktır. Şeriat "rida" (üst örtü), hakikat ise "izâr" (alt örtü), bu ikisi halifenin ayıplarını örten ilahi elbiseleridir.

 

Beden mülkü üzerinde akıl ve hevâ arasındaki egemenlik savaşı

Hevâ cahildir ve kurtuluşun dünyevi arzularda (şehevât) olduğunu "tahayyül" eder.

Akıl, şeriatın sadece dünya düzeni değil, ahiret saadeti için de tek yol olduğunu "yakînen" bilir.

Ruhun hakikati nûr (ışık), hevânın hakikati ise nârdır (ateş). Her biri kendi cinsinden zevk alır. Nâr (hevâ), nûr (şeriat/ruh) ile karşılaştığında rahatsız olur.

 

"Allah dileseydi herkesi tek bir ümmet yapardı"

İnsanların fıtratlarındaki (ayn-ı sâbite) farklılıklar nedeniyle ihtilaf kaçınılmazdır.

 

Beşinci Bâb

Yalnız İmâma Mahsus Olan İsim ve Onun Sıfatı ve Ahvâli Beyânındadır

"Yerde ve gökte iki ilah olsaydı düzen bozulurdu"

Allah" ismi sadece Cenâb-ı Hakk'a mahsustur

"Halîfe" ismi de mülk üzerinde mutlak otoriteyi temsil ettiği için aslen tektir.

 

İki halifenin varlığı kaçınılmaz olarak fitneye, çatışmaya ve mülkün harabına yol açar.

 

Beden bir mülktür; ruh bu mülkün halifesi, akıl ise onun veziridir.

Hayal gücü, beş duyu ve diğer yetiler (kuvâ) bu mülkün valileri ve memurlarıdır.

Ruh (Halîfe), Hakk'ın isimleriyle ahlaklanmalı (tahalluk) ve bu ahlakı kendi tebaası olan organlarına ve kuvvelerine yansıtmalıdır.

 

İnsan, ibadet ederken bile nefsin gizli hilelerinden (şirkten) sakınmak için teenni ile hareket etmelidir.

 

Halîfe (Ruh), tebaasına (organlara/halk) her zaman mutlak birlik (tevhîd) sırrını göstermemelidir.

Eğer hakikat (tevhîd) sürekli zâhir olursa, şeriatın ikiliği (kul-Allah ayrımı) ortadan kalkar; bu da kulluk vazifelerinin ve toplumsal düzenin (diyânât) bozulmasına yol açar.

Mutlak tevhîd halinin sürekliliği, insanı sosyal ve şer'î sorumluluklardan kopararak "meczupluk" haline itebilir; bu da beden mülkünün dünyada ve ahirette fenâ bulmasına sebep olur.

 

Siyaset

Akıl beden memleketinin veziridir

Ruh, memleketini yönetirken "Veziri" olan Aklı öne çıkarmalıdır. Akıl, tebaa (organlar ve duyular) üzerinde ruhun heybetini, celâlini ve aynı zamanda rahmetini temsil eder.

 

Tebaa, "başında kuş varmışçasına" bir sükûnet ve edep içinde, korku ile ümit (havf ve recâ) arasında dengede tutulmalıdır. Buradaki korku "zulüm korkusu" değil, "azamet karşısındaki saygı/iclal korkusu"dur.

 

Eğer ruh dünyaya yönelirse onun kölesi olur; Hakk'a yönelirse dünya ona hizmetçi olur.

İnsana ezelde takdir edilen rızık ne ise o mutlaka gelecektir. Bu yüzden rızık peşinde koşarken "icmâl" (denge ve sükûnet) üzere olunmalı, hırsla beden ve kalp yorulmamalıdır.

Bir adam yüzünü güneşe çevirip yürürse, gölgesi arkasından gelir ama ona asla yetişemez. Bu, Hakk'a yönelen kişinin rızkının zaten peşinden geleceğini temsil eder.

 

Ruh, bu beden memleketinde Allah’ın halifesidir. Tebbaası (raiyyesi) ise zâhirî (eller, ayaklar, göz vb.) ve bâtınî (duygular, melekeler) kuvvetleridir.

Ruh, bir gün bu organların kendi aleyhine şahitlik edeceğini ve kulak, göz, kalp gibi tüm duyulardan sorguya çekileceğini unutmamalıdır.

 

Yönetimde sertlik ve "şiddetli korku" (havf-i şedîd) yerine yumuşaklık ve sevgi esastır.

Katı kalpli bir yöneticinin etrafındakileri dağıtacağı muhakkaktır.

Korkuyla yapılan amelde ihlâs olmaz

Kalp sâlih olursa, o sâlih güç fâsid (bozuk) fikirleri ve kuvveleri ıslah eder.

 

Adalet, bir şeyi kendi mevziine koymaktır. Ruhu, bedene ait alışılmış kuralların (âdet) dışına çıkarmamak gerekir. Mesela, uyku vaktinde uyanıklık göstermek veya el ile konuşmaya çalışmak "zulümdür" ve düzeni bozar.

 

Bir işe azmedildiğinde "İnşallah" denilmelidir. Bu, kulun kendi iradesini Allah’ın külli iradesine bağlamasıdır.

Gereksiz yeminlerden kaçınılmalıdır

 

Kişiye en yakın "kâfir" (hakikati örten), kendi içindeki hevâsıdır.

Dışarıdaki düşman (vahşi hayvanlar vb.) bedeni öldürür ve kişiyi şehadete götürebilir; ancak içteki hevâ, kalbi ve dini yok ederek ebedi hüsrana yol açar.

 

Dış dünyadan duyular vasıtasıyla hayal hazinesine sürekli bilgiler (sıfatlar) gelir.

Gelen her duygu veya fikir (mesela öfke veya tembellik), Kur'an ve Hadis temelli "mantık kıyasları" ile test edilmelidir. Nefis, kötü bir şeyi (mesela şarap içmeyi veya orucu terk etmeyi) zâhiren "sağlık" veya "zaruret" gibi güzel kılıflarla sunabilir.

 

Bir hükümdar nasıl veziriyle istişare ederse, ruh da bir işi yapmadan önce veziri olan Akıl ile müşâvere etmelidir.

 

Hem Alim Hem Amil (Nefsine ve Raiyyesine Sahî): En kâmil mertebedir. Hem bilgisi vardır hem de bu bilgisiyle adilce davranır. Hem ruhu hem bedeni (tebaası) huzurdadır.

Ne Alim Ne Amil (Nefsine ve Raiyyesine Leîm): Cahil ve adaletsizdir; hem kendisini hem de yönetimindekileri helak eder.

Alim Ama Amil Değil (Nefsine Sahî, Raiyyesine Leîm): Bilgi sahibi olsa da nefsinin arzularına (şehvet ve haramlara) yenik düşmüştür. Ruhu bilgisiyle lezzet alsa da, organları (raiyyesi) kötü işler nedeniyle azap çeker.

Amil Ama Alim Değil (Nefsine Leîm, Raiyyesine Sahî): Sırları bilmeden taklit yoluyla iyi işler yapar. Raiyyesi huzurdadır ama kendi ruhu taklit hapsinde olduğu için ilahi marifet lezzetinden mahrumdur.

 

İhtiyaçtan fazla vermek israftır, az vermek ise eksikliktir.

İşlerin en hayırlısı orta olanıdır

Bir şeyi ihtiyaca göre, ne eksik ne fazla (ziyadesiz ve noksansız) vermeye sehâ denir.

 

Arş: ilim sıfatının zahir olduğu mertebe Vahdet mertebesi.

Kürsü: Amelin ve çokluğun zahir olduğu tabiat sahasıdır.

 

Bir liderin veya kâmil bir ruhun sevilmesinin yolu, insanların elindeki dünyalıkta gözü olmamasıdır (tezehhüd).

 

 

Altıncı Bâb

Adl Hakkındadır. Ve O Bu Medînenin Ahkâmını ve Tedbîrâtını Alim Olan Kadıdır

Mülkünün bekası ancak adaletle mümkündür.

Hükümdarın ruhu adalettir.

Eğer bir bedende veya devlette adalet yoksa, o yapı "ölü" hükmündedir ve haraba döner.

 

Zulmün olduğu bir yerde maddi zenginlik huzur vermez, refah azaba döner.

Adalet hem bu dünyada şeriatın emrettiği bir hüküm, hem de ahirette (arz-ı ekber) insanların derecelerinin belirleneceği ölçüdür.

 

İnsan önce kendi nefsine karşı adil olmalıdır.

Sadece dış görünüşte (ef'âl-i zâhire) değil, kalpteki niyetlerde ve düşüncelerde de (bâtınen) denge gözetilmelidir.

Tatlı olma, seni yutarlar; acı olma, senden tiksinirler

Gereksiz yumuşaklık (hilm) kişinin kendisine zarardır (tefrit).

Gereksiz öfke ve şiddet ise insanların ondan kaçmasına sebep olur (ifrat).

 

Yedinci Bâb

Vezirin ve Onun Sıfatlarının ve Tedbir-i Rabbani ve Hikemî Cereyanı Nasıl Olmak İcab Eylediğinin Zikrine Dairdir

Hükümdarın (ruhun) emirlerini tebaasına (beden azalarına) ulaştıracak aracıdır.

 

Akıl kelimesi, "bağlamak" (ıkāl) kökünden gelir.

Akıl insanı nefsin uçurumlarına düşmekten ve tabiatın karanlık vadilerinde kaybolmaktan koruyan bir "bağ"dır.

 

Akıl, beden memleketinin ağır sorumluluklarını ve idari yükünü taşır.

Akıl, insanın her türlü ilmî, sosyal ve ticari meselesinde kendisine sığındığı bir danışmandır.

 

Ayın ışığını güneşten alması gibi, akıl da nurunu ve bilgisini ruhtan alır.

 

Mükâşefe / Ruhani tecelli / Bu durumda sâlik (yolcu) gurura kapılabilir.

Müşâhede / Rabbani tecelli / Bu tecelli hatadan uzaktır, kalbe tam bir marifet ve huzur verir.

 

Ferdiyet-i Selâsiyye (Üçlü Yapı)

İlahî Mertebede: Zât, İrade ve Kelâm (Kavl).

İnsanî Mertebede: Ruh, Akıl ve Söz (Kavl).

Yönetim Mertebesinde: Kutub (en üst lider) ve onun sağındaki ve solundaki "İki İmam".

 

Akıl, ilahi bilgileri kendiliğinden değil, ruhun feyziyle elde eder.

Akıl, ihtiyaç duyduğu tüm sırları ve ilimleri aslında kendi özünde (zâtında) taşır.

 

Akıl, ruhun bir sıfatıdır ve nurunu "Alîm" isminin tecellisiyle ruhtan alır.

 

Aklın ruhtan bilgi alması, bir padişahın veziriyle konuşması gibidir.

 

Akıl, ruhun gerçek veziriyken; Vehim, nefsin ve hevanın sahte veziridir.

Vehim, insana akıl suretinde görünür ve mantıklıymış gibi gelen ama aslı olmayan vesveseler üretir.

 

Aklın beden üzerindeki idaresinin temsili:

Şahsı: Adalet (Denge).

Başı: Himmet (Yüce amaçlara yönelme).

Yüzü: Cemal (Güzellik/Kemal).

Gözleri: Hayâ (Utanma duygusu).

Dili: Hikmet (Doğru ve yerinde söz).

Karnı: Vera (Haramdan kaçınma).

Bacakları: İstikamet (Doğrulukta sabitlik).

Ayakları: Korku (Havf) ve Ümit (Recâ).

Ruhu: İlim.

Hayatı: Emanet (Güvenilirlik).

Elbisesi: Zühd (Dünyalık hırslardan arınma).

Tacı: Tevazu (Alçakgönüllülük).

 

Sekizinci Bâb

Firâset-i Hikemiyye ve Şer‘iyye Beyanındadır

Firâset, Allah’ın kulunun kalbine attığı bir nurdur.

"Müminin firâsetinden sakınınız; çünkü o Allah’ın nuruyla bakar."

 

Firâset-i Hikemiyye / dış dünyadaki fiziksel belirtilerden (delillerden) yola çıkarak bir sonuca (medlûl) varma sanatıdır.

Kişinin dış görünüşü (şekil, şemâil), konuşması ve hareketleri üzerinden karakter tahlili yapılır. Zayıf ve zahiri delillere dayandığı için bazen yanılabilir (tahallüf eder).

 

Uzuvların İşaret Ettiği Ahlaki Özellikler

Saç: Sert saç cesarete, yumuşak saç korkaklığa işaret edebilir.

Alın: Geniş ve buruşuksuz alın husumete; orta genişlikte ve hafif çizgili alın ise zekâ ve sadakate işarettir.

Göz: Çok fırlak göz hasede, sabit ve ölü bakış cahilliğe, kırmızı göz ise cesarete delalet eder.

Boyun: Çok kısa boyun hileye, çok uzun boyun ahmaklığa, dengeli boyun ise akıl ve sadakate işarettir.

El/Parmak: Uzun parmaklar ve el, sanat becerisine ve yönetim kabiliyetine işarettir.

 

Ruhun bir yüzü nura (akıl), bir yüzü karanlığa (tabiat/beden) bakar.

Ruhun tamamen maneviyata dalıp dünyayı ve beden ihtiyaçlarını (yemek, nikah vb.) ihmal etmesine Beyâz-ı Müfrit (Aşırı Beyazlık) denir.

 

Ruhun tamamen dünyaya dalıp nura kapanmasına Sevâd-ı Müfrit (Aşırı Siyahlık) denir. Sonu hüsrandır.

 

İdeal olan her iki alemin de hakkını vererek "berzah" (denge) noktasında durmaktır.

 

Firâset-i şer'iyye sadece eşyanın hakikatlerini bildirir.

Keşif makamında olan bir kimseden, bir şahsın zâhiri üzerinde o kişinin ayn-ı sâbitesine (âlem-i gaybdeki hakikatine) dair bir şeyin zuhur etmesidir. Bu, mükâşefe derecelerinin en âlâsı olarak kabul edilir.

Firâset-i hikemiyyeden (felsefi firâset) farklı olarak, dersle veya kitap okumakla değil, "zevk" (manevi deneyim) ile elde edilen bir ilimdir.

 

Firâset-i şer'iyyenin hasıl olma sebebi, mücahede ve riyazet (nefis terbiyesi) ile kalp aynasının parlatılmasıdır.

 

Kalp gözünün önündeki günahlar, şehvetler ve dünyaya bağlılık gibi perdeler (hicaplar) kalktığında, kişinin nuru âlem-i gaybe yayılan nur ile birleşir ve gayb âleminin suretleri kişiye görünmeye başlar.

 

Kişi ancak Allah'ın dilediği kadarını görebilir

 

Hikemiyye (felsefi firâset) ehli, insan özelliklerini üç kategoriye ayırır:

İfrat ve Tefrit (İki Uç): Çok beyaz/kızıl olmak, çok siyah olmak, çok ince burunlu olmak gibi aşırı özellikler genellikle "mezmûm" (yerilmiş/kötü) kabul edilir.

Vasat (Orta Yol/İtidal): Orta boy, ne çok ince ne çok kalın burun, siyaha çalan kestane göz gibi dengeli fiziksel özellikler "mahmûd" (övülmüş/iyi) kabul edilir.

 

Zahirde dindar görünüp bâtında münafık olan birini nasıl ayırt ederiz?

Kişi diliyle kelime-i tevhidi söylüyorsa, şer'an müslüman kabul edilir; canı ve malı korunur. Biz onun iç dünyasını (küfrünü) ifşa etmekle mükellef değiliz.

Firâset-i şer'iyye sahibi, ilahi bir nurla o kişinin kalbindeki küfrü veya nifakı görebilir.

Eğer kişinin zahirdeki fiziksel özellikleri (firâset-i hikemiyye düsturlarına göre) kötü bir karaktere işaret ediyorsa, onunla kurulan arkadaşlık ve sosyal ilişkilerde bu işaretlere göre temkinli davranılır.

Bunlar özünde mutlak değildir; "şer'an" mevcuttur. Yani bir şeyin iyi veya kötü olduğuna karar veren nihai merci ilahi yasadır.

 

Firâset-i hikemiyye insanın dış dünyadaki (âlem-i şehâdet) rehberidir; firâset-i şer'iyye ise insanın iç dünyasındaki (âlem-i gayb) rehberidir. İdeal insan, dışarıda itidali koruyan, içeride ise ilahi nurla hakikati görendir.

 

Dokuzuncu Bâb

Kâtibin ve Sıfatının ve Kütübünün Ma‘rifeti Beyânındadır

Kalem-i A'lâ (Yüce Kalem): Akıl-ı Küll'dür (Evrensel Akıl). Her şeyin özü onda gizlidir. İlahî bilgiyi levhe aktaran araçtır.

Levh-i Mahfuz (Korunmuş Levha): Nefs-i Küll'dür (Evrensel Nefis). Kalemle yazılanların detaylandırıldığı, değişime uğramayan ana kitaptır.

Kâtip: Âlem-i Kebîr'de (evrende) bu kâtip Hayâl'dir; Âlem-i Sağîr'de (insanda) ise Kuvve-i Hayâliyye'dir.

Mürekkep: Maddi varlığın aslı olan unsurlar (anâsır) ve maddedir.

 

İnsan (Âlem-i Sağîr), büyük âlemin bir özetidir. İnsandaki kâtip mekanizması şöyle işler:

 

Kâtibin Nitelikleri: Zeki, güzel endamlı, akıllı ve sır saklayan bir yapıda olmalıdır. Öyle ki, imamın (ruhun) göz ucuyla yaptığı işareti bile anlayıp hayata geçirebilmelidir.

 

İnsan Vücudundaki Düzen:

İmam: Ruhtur. Vücut ülkesinin mutlak hâkimidir.

Vezir: Akıldır. Ruhun emirlerini idrak eden ve düzenleyen makamdır.

Kâtip: Hayal gücüdür. Akıldan aldığı emirleri dış dünyaya veya nefis levhasına aktaran kuvvettir.

Levh: İnsanın nefsi ve organlarıdır; hayaldeki bilgi organlar aracılığıyla eyleme dönüşerek bu levhe yazılır.

 

Ruh (imam), bir şeyi murat ettiğinde bu kalbe tecelli eder. Akıl (vezir), bu muradı kalpte görür ve kâtibe (hayal gücüne) bildirir. Kâtip de bunu nefs üzerine yazar ve eylem olarak organlardan zuhur eder.

 

İdris Peygamber, "Sâhib-i Sır" olarak anılır ve kalemle ilk yazı yazan kimsedir.

 

"Kevn (varlık) hayâldir"

Kâtip olan hayal, Hizâne-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in hakikatinin hazinesinden) aldığı bilgileri yazar.

 

Kitâb-ı Mastûr (Satırlara dökülmüş/yazılmış): Ruhlar âleminde (Âlem-i Ervâh) bulunan, mahv (silinme) kabul etmeyen sabit hakikatlerdir.

 

Kitâb-ı Merkûm (Rakamlanmış/cisimleşmiş): Gayb ve şehadet (duyular) âlemindeki somut varlıklardır. Bunlar "mahv ve ispat" (silinip yeniden yaratılma) sürecine tabidir.

 

İnsanın kalbine gelen düşüncelerin (havâtır) kaynakları

Havâtır-ı Rabbânî: Allah'tan doğrudan gelen, kulun "hu" (O) olduğu mertebedeki ilhamlar.

Havâtır-ı Melekî: Melekler vasıtasıyla gelen, hayra ve ibadete yönelten düşünceler.

Havâtır-ı Nefsânî: Nefsin istek ve arzularından doğan düşünceler.

Havâtır-ı Şeytânî: Kötülüğe ve sapkınlığa davet eden vesveseler.

 

Ehl-i keşif (hakikatleri görenler), eşyanın ve insanların "A’yân-ı Sâbite"lerini (Allah'ın ilmindeki sabit hakikatlerini) müşahede ederler. Bu yüzden, dışarıdan günah gibi görünen hallerde bile o kişinin hangi ilahî ismin mazharı olduğunu bildikleri için onlara "kader sırrı" penceresinden bakarlar.

 

Sadreddîn-i Konevî’nin izinsiz halvete giren bir müridi kendisine Cebrail’in geldiğini ve "ledünnî ilimler" verdiğini sanarak sayfalarca yazı yazar.

Hâlbuki / "Zikrullah ile meşgul olan birinin kalbine gerçek Cebrail 'tefrika' (zihin dağınıklığı, Allah'tan başka şeyle meşguliyet) vermez."

Kişinin kalbine gelen her "parlak" fikir ilahî değildir.

 

Melek-i Kerîm’in (İlham meleği) insana verdiği "tevkîat" (talimatlar)

Yemek, içmek ve uyumak gibi mubah işleri sadece nefsin tadı için değil, ibadete kuvvet kazanmak için yapmak

Kişi yemek yerken, kendisinin bu yemeğe muhtaç ve noksan olduğunu, Allah'ın ise her şeyden münezzeh (Samed) olduğunu tefekkür etmelidir.

 

Nefis, insana dünyada rahat ve leziz olanı fısıldar.

Nefis, Allah'ın emirlerine ram olmuşsa hicaplar kalkar.

Nefis gaflete düşerse melek onu kınar (Levvâme).

Nefis kötülüğe meylederse, "pişmanlık" (nedamet) ile araya girip şeytanı alt etmelidir.

Şeytanın hilesi zayıftır; çünkü o sadece "fısıldar" (ilkâ). Nefis ise "zâhirdir" (eylem gücü vardır). Nefis, meşru dairesinde hareket ederse şeytana galip gelir.

 

Şeytanın (İblis) azdırması da aslında Allah'ın "Mudill" (Saptıran) isminin bir tecellisidir. Ancak kul, cüz-i iradesiyle buna direnirse "Hâdî" (Hidayet veren) ismine sığınır.

Şeytan, "evham" denilen asılsız hayal dünyasında at koşturur. Ancak "Hakikat-i Muhammediyye"ye dayanan gerçek hayal (keşif) âlemine giremez.

Önce küçük bir günahı (içki) sevdirir, sonra daha büyüğüne (zina, cinayet) ve en sonunda küfre (Allah'ı inkâr) sürükler.

 

Havâtırın (Düşüncelerin) Ayırt Edilmesi

Rabbânî Hatıra: Çok güçlüdür, kesinlik içerir, asla reddedilemez.

Melekî Hatıra: Hayra teşvik eder ama "zayıf" bir tondadır (Israr etmez).

Nefsânî Hatıra: Şerre teşvik eder ve çok "güçlü/arzulu" bir tondadır.

Şeytânî Hatıra: Şerre teşvik eder ama "zayıf"tır (Bir günahtan çevrilirse hemen başka bir günahı denemeye başlar).

 

Onuncu Bâb

Ashâb-ı Cibâyât Olan Müseddidler ve Âmiller Beyânındadır

Vücudun Hiyerarşik Yapısı (Silsile-i Merâtib)

İmâm (Sultan): Rûh-i Kudsî (İnsanî hakikat).

Vezir: Akıl.

Sultan-ı Fikir: Düşünme yetisi (Akla tâbidir).

Sultan-ı Zikir: Hafıza/Hıfz (Fikre tâbidir).

Sultan-ı Hayâl: İmgelem (Zikre tâbidir).

Hiss-i Müşterek: Beş duyunun toplandığı merkez (Hayâle tâbidir).

Âmiller ve Eminler (Valiler ve Memurlar): Göz, kulak, el, dil, ayak gibi azalar.

 

Beş duyu organı ve fiziksel azalar. Bunlar memleketin dışındaki işçiler ve vergi toplayan memurlar gibidir.

Kalp, ruh ve batınî kuvvetler. Bunlar merkeze bağlı idarî güçlerdir.

 

Ruhun en büyük görevi, bu organları idare ederken "adil" olmaktır.

Ne tamamen dünya işlerine dal (israf), ne de dünyadan elini eteğini çekip vücudu harap et (cimrilik).

Din kolaylıktır; aşırı gideni din mağlup eder.

Organların amelleri, rûhun beytü’l-maline (manevi hazinesine) gelen vergiler gibidir. Eğer organlar (âmiller) üzerine birden fazla yönetici (çelişkili arzular) atanırsa, memleket fesada uğrar.

 

Ruhun, bu memleketi yönetmek için ataması gereken en yetkin yönetici "İlim"dir. İlim müdürünün beş sadık yardımcısı (rufekâsı) vardır:

Sebât: Kararlılık.

İktisâd: Ölçülülük ve tutumluluk.

Hazm: Tedbir ve basiret.

Teyakkuz: Uyanıklık/Dikkat.

Rıfk: Yumuşak huyluluk ve nezaket.

 

Onbirinci Bâb

Cibâyâtın Hazret-i İlâhiyyeye Ref'i ve İmâm-ı Kudsînin Onlara Vukufu ve Onları Melikü’l-Hak Sübhânehû Hazretlerine Refi Beyânındadır

Bir amel, insan vücudunun farklı mertebelerinden geçerken sürekli isim değiştirir:

Mahsüsât (Duyulanlar): Önce dış organlarla (göz, kulak, el) algılanır.

Mütehayyilât (Hayal edilenler): Beş duyu bu bilgileri "Hiss-i Müşterek"e, o da "Hayal Hazinesi"ne verir. Artık o şey dışarıda olmasa da zihinde canlanabilir.

Mezkûrât / Mahfûzât (Hatırlananlar): Hayal, bu bilgileri "Zikir/Hafıza" sultanına devreder.

Mütefekkirât (Düşünülenler): Hafıza, bilgileri "Fikir"e arz eder. Fikir burada bir "süzgeç" görevi görür; hislerin yanılmalarını (serap görmek gibi) ayıklar ve gerçeği bulur.

Ma'külât (Akledilenler): Fikir, doğru bilgiyi vezir olan "Akıl"a sunar.

Ervâh ve Esrâr (Ruhlar ve Sırlar): Akıl bunu "Rûh-i Kudsî"ye (İnsanî Hakikat) çıkarır. Burada ameller nuranî birer ruh veya sır haline gelir.

 

Amelin Allah'a Arzı ve "Secde-i Kurb"

Kurb Secdesi: Ruh, Allah'ın huzurunda secdeye kapanır. Bu secde, namazdaki secde gibi "uzaktan yapılan bir ibadet" değil, "huzurda yapılan bir yakınlık (yakınlaşma)" secdesidir.

Dehşet Hali: Allah'ın tecellisi karşısında ruh dehşete düşer ve elindeki amelleri bırakır. Allah "Ne getirdin?" diye sorduğunda, ruh emaneti teslim eder.

Kabul ve Kayıt: Allah, bu amellerin daha dünya yaratılmadan önce "İmâm-ı Mübîn"de (Levh-i Mahfuz) zaten yazılı olduğunu beyan eder.

 

Sâlih Ameller: Eğer amel temizse, Allah "Bunun dizginini İlliyyîn'e (Sidretü'l-Müntehâ) çekin" buyurur.

Kötü Ameller (Mezâlim): Eğer amelde zulüm ve çirkinlik varsa, gök kapıları ona açılmaz. Bu ameller "Felek-i Esîr"de (tabiat âleminde/havada) asılı kalır ve sonra yerin dibindeki "Siccîn"e yollanır.

 

Dünyadaki her güzel hayal ve sâlih amel; ahirette hûri, gılman, cennet ağacı veya köşk suretine bürünür.

Yılan ve akrep gibi zehirli sözler veya zulümler; ahirette zakkum ağacı, yılan veya zebani olarak kişinin karşısına çıkar.

 

"Billâh" İlmi (Allah ile Bilmek)

İlm-i Hayâl: Sadece maddeyle uğraşanların, hakikatten kopuk bilgisidir. Bu "cehalet" hükmündedir.

İlm-i Hakikat (Billâh): Eşyayı Allah ile, Allah'ın isimlerinin birer tecellisi olarak görmektir. Bu ilme sahip olanlar, kendi varlıklarını Hakk'ın varlığında yok ederler (Fena). O zaman onların duyması Allah ile görmesi Allah ile olur (Hadis-i Kudsî'ye atıf).

 

Onikinci Bâb

Medîne-i Bedende Müfsidlere Müteveccih Olan Süferâ ve Rusül Beyânındadır

Bir hükümdarın (Ruh) düşmanına (Hevâ/Nefis) gönderdiği elçinin kalitesi, aslında o hükümdarın kendi kalitesini gösterir.

Eğer ruh; fikir, tedebbür, sabır, havf (korku) ve recâ (ümit) gibi erdemli "elçiler" gönderiyorsa, bu ruhun hikmet sahibi olduğunu gösterir.

 

Nefisten gelen "hırs" veya "kizb (yalan)" birer elçidir. Onları hemen kovmak veya onlara bağırmak "siyaset bilmemektir."

Kötü bir düşünce geldiğinde, kalbinin tahtına otur, sükûnetini koru ve yanına sadece "Akıl" vezirini alarak o duyguyla konuşmaya başla.

 

Ruh, hırsa şöyle hitap eder:

"Hoş geldin, senin makamın yücedir. Ama gel bir düşün: Allah bizim Rabbimiz değil mi? Bu dünyadan gitmeyecek miyiz? Allah'a dönmeyecek miyiz? Madem öyle, ey Hırs! Senin hakikatin değişmez, sen hırssın. Ama gel bu hırsını fâni dünya malına değil, ebedi olan ahiret kazancına ve Allah'ın rızasına yönelt. Dünyada mal toplasan da sana 'hırslı' derler, ahiret için ilim toplasan ya. Gel, adını lekeleme, enerjini baki olana harca."

 

İnsandaki temel huylar tamamen yok edilemez.

 

Müridler, nefislerinden kötü bir fikir geldiğinde ona "siyasetle" (hikmetle) yaklaşmak yerine, hemen öfkelenip onu kovmaya çalışırlar.

 

Onüçüncü Bâb

Kumandanlar ve Ordular ve Onların Merâtibi Beyânındadır

"Dört" Sayısının Hikmeti

Büyük alem (evren) dört unsur; küçük alem (insan bedeni) ise dört tabiat (sıcaklık, soğukluk, kuruluk, ıslaklık) üzerine kuruludur.

Arş'ı taşıyan melekler (Hamele-i Arş) bugün 4, kıyamette ise 8'dir.

Şeytan (İblis), insana sadece dört yönden (sağ, sol, ön, arka) saldırabilir.

 

Sağ Cephe: Havf (Korku)

Düşmanın Taktiği: Sağdan "cennet" vaadiyle gelir. Yani dünyevi zevkleri, şehvetleri ve haramları süsleyip "cennet burası" diyerek kandırır.

Savunma: Buraya Havf (Allah korkusu) dikilmelidir. Kişi, Allah'ın hesabından korkarsa sağ taraftan gelen bu yalancı lezzetlere kanmaz.

 

Sol Cephe: Recâ (Ümit)

Düşmanın Taktiği: Soldan "cehennem" ve "ümitsizlik" ile gelir. Kişiyi günahları yüzünden yeise (karamsarlığa) düşürür, "Allah seni affetmez" diyerek intihara veya küfre sürükler.

Savunma: Buraya Recâ (Ümit) dikilmelidir. Allah'ın rahmetinin her şeyi kuşattığını hatırlayan kişi, sol taraftan gelen karamsarlık saldırısını defeder.

 

Ön Cephe: İlim

Düşmanın Taktiği: Önden "zahir" ile gelir. Ayetleri ve hadisleri yanlış yorumlatarak kişiyi teşbih ve tecsime (Allah'ı yaratılmışlara benzetmeye) iter.

Savunma: Buraya İlim dikilmelidir. Gerçek marifet ve ilim sahibi olan kişi, ayetlerin derin manasını bilir ve sapkın inançlara düşmez.

 

Arka Cephe: Tefekkür

Düşmanın Taktiği: Arkadan "vesvese, hayal ve şüphe" ile gelir. Akla aykırı felsefi kuruntular ve "acaba"lar üreterek imanı sarsmaya çalışır.

Savunma: Buraya Tefekkür dikilmelidir. Derinlemesine düşünen sâlik, bu hayallerin asılsız olduğunu anlar ve mülkünü korur.

 

On Had (Sınır) ve Tenzih

İnsan sadece bu dört yönden değil, toplam on yönden (ön, arka, sağ, sol, üst, alt, evvel, ahir, küll, cüz) Allah'ı tenzih etmelidir.

Allah zaman ve mekândan münezzehtir; O'nun için "ön" veya "son" yoktur. İnsan, kendi sınırlı varlığındaki bu on sınırı fark edip Allah'ı bunlardan tenzih ederse "ebedi saadete" ulaşır.

 

Ondördüncü Bâb

Aleyhine Lika İndinde Harblerin idaresi ve Orduların Tertibi Beyânındadır

Kürsî (Beden): Ruhun tahtı olan bu cism-i unsûrî, emir ve nehyin (şeriatın) tecelli ettiği yerdir.

 

Hısn-ı Şer' (Şeriat Kalesi): Ruh, şeriatın koruyucu sınırları içinde (kale) kalmalıdır. Bizzat savaşa girerse (yani öfke ve şehvetle birebir boğuşursa) helak olabilir.

 

Kök ve Dal Teşbihi: Ruh mülkün köküdür. Dallar (organlar veya bazı sıfatlar) zarar görse de kök sağlamsa ağaç yeniden filizlenir. Ruh (hükümdar) sağlam kalmalıdır ki mülk inhilale (dağılmaya) uğramasın.

 

Ruh (Musa) derya-yı ilmin kenarına gelmeli ve himmet asasıyla ilme vurmalıdır. Açılan yoldan (hakikat yolundan) geçmelidir.

Şeytan, "ilim" yoluna girince orada ucüb (kendini beğenme) ve riyaset (makam hırsı) ile insanı boğacağını zanneder. Ancak ilmin hakikati (marifetullah), onu takip eden şeytanı ve nefsani arzuları ilmin derinliğinde (ihlas denizinde) boğar.

Şeytan insanı ilme teşvik ederken onun sapacağını sanır. Oysa ilim, neticede kişiyi Allah’a götürür. İbnü'l-Arabî buna "Allah'ın en güzel tuzağı" der; düşman şer murat ederken hayra hizmet etmiş olur.

 

Hiç amel etmeyen ama sözde "ihlaslı" olan kişiden, riyakârca da olsa amel eden kişi daha iyidir.

Şeriatın emrettiği bir amele (namaz, sadaka vs.) riya ile de olsa devam edilirse, o amelin nuru bir gün kalbi aydınlatır ve kişiyi hakiki ihlasa döndürür.

 

İblis, ateşin topraktan üstün olduğu şeklindeki eksik kıyasıyla (nâkıs ilmiyle) yanıldı. Adem'in dışındaki toprağı gördü ama içindeki "Halifetullâh" sırrını göremedi.

İnsanları saptıran şey ilim değil, "bildiğini sanmak" yani cehl-i mürekkeptir. Hakiki ilim (marifet), her zaman hidayete ulaştırır.

 

Onbeşinci Bâb

Bu Mertebe A‘dâdının Gâlib Olduğu Sır Bey Anındadır ve Ona Tenbîhdir

Sayıların temeli dörttür: Birler (Âhâd), Onlar (Aşerât), Yüzler (Miât) ve Binler (Ulûf).

Bu dört mertebe kemali temsil eder. Her mertebe 9'a kadar gider ve sonra devrederek devam eder.

 

Vâhid (Bir): Sayı değildir; sayıların kendisinden doğduğu bir asıldır. "Bir" olmasaydı, ne bin ne de milyon olurdu.

 

İnsan varlığı 12 unsurun birleşimidir (4 Unsur + 4 Karışım/Ahlât + Nefis, Akıl, İnsan, Mertebe). Bu yüzden alemdeki düzen 12 sayısı üzerinde nihayete erer (12 burç, 12 ay gibi).

 

Zevç (Çift) ve Ferd (Tek) Sırrı

İlk çift 2'dir. Çiftlik, yaradılışın (tekvîn) başlangıcıdır. Bir şeyin var olması için bir "yapan" (Hak) bir de "yapılan" (Halk) lazımdır.

 

İlk tek 3'tür.

Bir şeyin "vücut bulması" için 3 unsur birleşmelidir: Hak tarafında (Zat, İrade, Kelam) ve şey tarafında (Zat, Duyma, İtaat).

 

Tevhid-i Ahadiyyet: Allah'ı "orada bir yerde" tek olarak kabul etmek ama eşyayı O'ndan ayrı görmek. (Fâsid bir temel üzerine doğru bir inanç).

 

Tevhid-i Ferdâniyyet: Varlıktaki her şeyin (zahir-batın, evvel-ahir) O'nun bir tecellisi olduğunu görmek. Sahih bir temel üzerine inşa edilmiş tam tevhid.

 

Tevhid-i Ahadiyyet her zaman gariptir; yani her insan (günahkar da olsa) Allah'ın birliğini kabul eder. Ancak Tevhid-i Ferdâniyyet, arifin haline göre bazen gizlenir bazen zahir olur.

 

Onaltıncı Bâb

Senettin Fasılları Üzerinde Rûhâniyyet ya‘ni Rûh İçin Tertih-i Gıda Beyânındadır

Tabiatçılar (Maddeciler): Hayatın devamını sadece yeme ve içmeye bağlarlar.

Ehl-i Tasavvuf: Hayatı veren Allah'tır. Allah dilerse insanı hiç yemek yemeden de manevi bir gıda ile yaşatabilir. Ruhun gıdası ise marifet ve tefekkürdür.

 

Mevsimlere Göre Ruhun Gıdası

İlkbahar (Har-ı Ratb: Sıcak ve Nemli)

Tabiatı: Hayatın, neşenin ve uyanışın mevsimidir.

Tehlike: Nefs-i hayvaniyye bu mevsimde sadece gezmek, eğlenmek ve şehvet peşinde koşmak ister.

Ruhun Gıdası: Doğadaki uyanışa bakıp Allah'ın "ihya" (diriltme) sıfatını tefekkür etmek. "Ölmüş toprağı dirilten Allah, beni de öyle diriltecek" diyerek ibret almak. Bu mevsim, gençlik ve ikbal zamanıdır.

 

Yaz (Har-ı Yâbis: Sıcak ve Kuru)

Tabiatı: Ateşin tabiatıdır, yakıcıdır.

Ruhun Gıdası: Yazın hararetiyle kıyametin dehşetini, cehennemin sıcaklığını ve susuzluğunu tefekkür etmek. Yaşlılıkta yaşanacak acziyeti düşünüp, fırsat varken salih amellere sarılmak.

 

Sonbahar (Bârid-i Yâbis: Soğuk ve Kuru)

Tabiatı: Ölümün tabiatıdır. Yapraklar dökülür, sararır.

Ruhun Gıdası: Ölüm ve sekerât (can çekişme) vaktini düşünmek. "Son nefesimde tevhid üzere mi öleceğim?" endişesiyle yaşamak. Bu mevsim, dünyanın bize hamile olduğu ve ölümle birlikte "ahiret alemine doğacağımız" gerçeğini hatırlatır.

 

Kış (Bârid-i Ratb: Soğuk ve Nemli)

Tabiatı: Berzah (kabir) aleminin tabiatıdır. Dışarıda hayat durmuş gibidir ama tohumlar içeride saklıdır.

Ruhun Gıdası: Berzah hayatını tefekkür etmek. Kabirde geçirilecek vakti, dünyanın pişmanlığını ve geri dönüşün imkansızlığını düşünerek tövbeye sarılmak. Kışın ağaçların uykuya dalması gibi, bedenin de kabirde kıyamete kadar bekleyeceğini idrak etmek.

 

Ruh, akla emir vermelidir.

Akıl da düşünce gücünü (fikri) kullanarak hafızadaki ayetleri ve ibretleri çağırmalıdır.

Böylece insan, doğadaki her değişimi (baharın gelmesi, kışın bastırması) Allah'a giden bir yol haritası olarak okur.

 

Eğer insan bu dünyada şeriat ve adalet üzere yaşarsa, kıyamet günü azaları (elleri, ayakları, gözleri) onun lehine şahitlik edecektir. Aksi halde, bizzat kendi bedeni onun aleyhine en büyük kanıt olacaktır.

 

Yazın sıcağında cehennemi, baharın neşesinde cenneti, kışın sessizliğinde kabri gör ki ruhun sürekli uyanık ve gıdalanmış olsun.

 

Ruhun hastalığı, onun "ruhanî gıdalarla" (ilahî ilimlerle) buluşmasına engel olan engellerdir (mevâni'). Örneğin, gençlikte hayvânî şehvetlerin artması ruhun hakikati görmesine engel olan bir "ilkbahar hastalığı" gibidir.

 

Zîrbâc: Dönemin meşhur bir yemeğidir. Doktor hastaya "Senin gıdan zîrbâc olsun" dediğinde, sadece bu kelimeyi söylemek hastayı doyurmaz.

Kişinin eti alması, şeker, badem, safran ve sirke katması, ateşte pişirmesi gerekir. İşte ibadetler ve ameller (namaz, oruç vb.), bu yemeği hazırlama sürecidir.

Yemek piştiğinde ondan alınan "ruhaniyet" (besin değeri) ise ilimdir. Ruh amel ile değil, o amelin içindeki ilahî ilim ile hayat bulur. Ancak amel olmadan da o ilim zahir olmaz.

 

Büyük Melekler ve İnsan Vücudundaki Karşılıkları

Mîkâîl: Rızıkların ve maddi gıdaların yönetimi / Karaciğer

İsrâfîl: Cesetlere ruh üflemek, hayat vermek / Kalp

Cebrâîl: Ruhları ilim ve marifetle beslemek / Akıl/Dimağ

 

Nasıl ki bahar geldiğinde her ağaç içindekini (elma, erik vb.) dışarı vurursa, kıyamet nuru doğduğunda da her nefis kendi içinde biriktirdiği amelleri bir suret (biçim) olarak çevresinde görecektir.

 

Dünyada ruhun emrinde birer "alet" gibi olan el ve ayaklar, o gün ruhanî bir dille konuşacak ve kişinin gerçek mahiyetini beyan edecektir.

 

İki tür ilim

Aklî İlimler: Düşünce ve çaba ile kazanılan, ancak vehim ve hayallerle kirlenmeye müsait ilimler.

Ledünnî İlimler: Doğrudan Allah katından ruhanî aynaya yansıyan, saf ve temiz bilgiler. Bu ilimlerin artması için Hz. Peygamber'e "Rabbim ilmimi artır" demesi emredilmiştir.

 

Onyedinci Bâb

İnsana Mevdû Olan Esrarın Havâssı ve Sâlikin Ahvâlinde Ne Vech ile Olması Lâyık Olacağı Beyânındadır ve Ben Bu Baba Muzâhâtı ldâ‘ Ettim. O Beş Bâb Üzeredir.

Varlıklar arasındaki münâsebetler iki kısma ayrılır:

Zâhir Münâsebet: Yakınlığından dolayı bilinen, akıl, his ve fikir yoluyla ehl-i zâhir tarafından idrak edilebilen ilişkilerdir.

Bâtın Münâsebet: Uzaklığından (bu'd) dolayı gizli kalan ve yalnızca Allah’ın ihsanı (vehb-i İlâhî) ile bilinebilen münâsebetlerdir. Bu alan nübüvvet ve velâyet tavrıdır.

 

Kişinin Allah'ı tanıması kendi nefsindeki sıfatları idrak etmesiyle mümkün olur.

İnsan kendisinde var olan hayat, ilim, sem' (işitme), basar (görme), kelâm, kudret ve irâde gibi sıfatlara bakarak, bu sıfatların asıl sahibi olan Allah'ın da bu sıfatlarla muttasıf olduğunu anlar.

 

İnsan ve Âlem Arasındaki Münâsebet (Doksan Dokuz Hakikat)

Âlem; âlem-i a‘lâ (20), âlem-i istihâle (15), âlem-i imâret-i emkine (4) ve âlem-i niseb (10) olmak üzere toplam 49 ana hakikatten (ümmehât) oluşur.

 

Âlemin tüm mertebeleri 98 hakikate karşılık gelir. İnsan, kendisindeki "sırr-ı İlâhî" (emânet) ile bu 98 hakikate bir daha ekleyerek 99 hakikati kendinde toplar.

99 ismi/hakikati kuşatan ve tamamlayan 100. mertebe ise Hak Teâlâ'nın kendisi, yani İsm-i A'zam'dır.

 

Cennet yüz derecedir ve yüzüncü cennet "Cennet-i Kesîb"dir.

Diğer cennetlerde nimet ve lezzet vardır; kulun kendi vücudu zâhir, Hakk'ın vücudu bâtındır.

Cennet-i Kesîb'de ne köşk ne huri ne de maddi nimet vardır. Burada kulun "izâfi vücudu" (benliği) Hak'ta yok olur (müstehlek). Kul bâtın, Hak zâhir olur.

Bu makamda "gören ile görülen" (râî ve mer'î) bir olur. İkilik (isneyniyyet) ortadan kalkar; sadece tam bir tecelli ve Allah'ın cemalini seyir vardır.

 

Latîfe-i İstivâ (Hakîkat-i Muhammediyye) / Âlemdeki en üst mertebedir, insandaki karşılığı Rûh-i Kudsîdir.

 

Zuhal (Satürn): Kuvve-i zâkire (bellek).

 

Müşteri (Jüpiter): Müfekkire-i âkile (akıl yürütme).

 

Merih (Mars): Kuvve-i asabiyye (sinir kuvveti).

 

Şems (Güneş): Kalp ve merkezi düşünce.

 

Kamer (Ay): Kuvve-i hissiyye (duyular).

 

Esir (safra/hâzıme), Hava (kan/câzibe), Su (balgam/dâfia) ve Toprak (sevdâ/mâsike) ile eşleşir.

 

Vahiy ve İlhamın Etkileri

Salsala-i Ceres (Çan Sesi): Vahyin en ağır halidir. Meleki nurun yakıcılığı, insanın karanlık tabiatını yararak ruhanî nura ulaşmak için bu şiddeti yaratır. Bu esnada rûh vahiyle meşgul olduğu için bedeni yönetmeyi bırakır (tedbiri kat' eder); bu yüzden vücut sarsılır, terler ve renk değişir.

 

Temessül: Meleğin insan suretinde (örneğin Dihye sureti) gelmesidir ki bu daha hafiftir.

 

İnsan, bütün ilahi isimleri kendinde topladığı için yaratılmışların en yücesidir (Ahsen-i Takvîm).

 

Yalancı / Kezzâb

Şeytan, kişinin mizacındaki harareti, irşad arzusunu veya keşif merakını kullanarak ona sahte manalar giydirir.

 

Melekler zorlayıcı "emir ve nehiy" (yap/yapma) getirmezler; sadece hayra teşvik ve zarara karşı ihbarda bulunurlar.

Şeytan ise iradeye tahakküm etmek ister. Eğer bir ses sana ibadetin bir türünü (örneğin farzları aksatacak kadar çok nafile orucu) emrediyorsa, bu şeytanidir.

Şeytani hitaplarda "sür’at-i tenevvü" (hızlı değişim ve tutarsızlık) vardır. Bir doğru söylerse yanına yüz yalan katar.

 

Hacer-i Beht / Süveydâ (Hayret Taşı) / İnsanın kalbindeki en derin sır

Kalpteki siyah bir nükte, gözdeki bebek veya Cuma günündeki "icabet saati" gibidir.

 

Allah kulun bu dünyada yaşamasını (bakâsını) murat ederse, kalbin üzerine bir "bulut" (beşeriyet perdesi) gönderir. Bu bulut nuru perdeler ama tamamen kesmez; böylece kul hem Hakk'ı müşahede eder hem de dünyevi görevlerini yerine getirebilir.

 

Taşlar

Zümrüt taşı / Zikretme / hatırlama gücü

Sahibini kötü rüyalardan korur

 

Kırmızı Yakut / Latîfe-i Ruh

Ruhun rengi kırmızıdır

Bu mertebede sâlik, beşeri sıfatlardan sıyrılır. Eğer sâlik bu tecelliyi "Ruh-i Kudsî" cihetiyle müşahede ederse, başkalarının bilemeyeceği gizli ilimlere (ilm-i ledün) vakıf olur.

 

Mâvi Yâkut / Latîfe-i Hafî

İnsanlar üzerinde nüfuz ve itibar sağlar

Bu makamdaki velinin sözü halk üzerinde mutlak tesirlidir.

 

Sarı Yâkut / Ubûdiyyet

Bu makamın özü zillet, iftikâr (muhtaçlık) ve mutlak kulluktur.

 

Hacer-i Mükerrem / İksîr / Kibrît-i Ahmer

Kimyada (Simya) değersiz madenleri (bakır, kurşun) altına veya gümüşe çeviren "İksir".

Mürşid-i kâmil öyle bir "İksir"dir ki, nazarını bir asiye çevirse onu itaatkar kılar, bir kafire çevirse onu mümin eyler.

 

Onsekizinci Bâb

On Yedinci Bâbdan Birinci Bâbdır ve O Kitabın Bâblarından On Sekizincidir Akim, Nûr-i Yakini Sâha-i Kalb Üzerine İfâzasınm Ma‘rifeti

Nurun kalp sahasına tecellisi

Güneş / Mutlak nurun kaynağı olan ilahi tecelli.

Mücellâ Cisim (Kamer/Ayna) / Güneşin ışığını yansıtan parlak cisim (Akl-ı evvel veya mürşid).

Karanlık Mahal (Arz) / Güneşin doğrudan görülmediği, ancak yansıyan ışıkla aydınlanan yer (Kulun kalbi).

Güneşi (Hakk'ı) doğrudan görmeye takati olmayan kimse, o nurun vurduğu aynaya (parlak cisme) bakarak güneşin varlığını keşfeder.

 

Kalpteki "tecvîf-i kebîr"den (büyük boşluk) çıkan nefs-i hayvani nuru, bedenin en uç noktalarına (parmak uçlarına kadar) yayılır.

Bu nur, tıpkı feleğin dönüşü gibi geri yansıyarak dimağa (beyne) ulaşır ve akla bağlanır.

Akla bağlanan bu nur, kalpteki "ayn-ı basiret" (manevi göz) üzerine yansır.

 

Kalbin iki ana görme yetisi vardır:

Ayn-ı Basiret (İlm-i Yakîn): Beşeri aklın ve hislerin yanılmalarını gören, eşyanın hakikatini bilgi düzeyinde kavrayan manevi gözdür.

Ayn-ı Yakîn (Nûr-i Yakîn): Doğrudan Hakk'a ve melekût alemine bakan gözdür.

 

Bu iki nur (İlm-i yakîn ve Nûr-i yakîn) birleştiğinde kişi göklerin ve yerin melekûtunu (iç yüzünü) seyreder.

 

Ondokuzuncu Bâb

Ebvâb-ı Kitabın On Yedincisinden İkinci Bâbdır Aynü’l-yakînin İdrâkinden Men1 eden Hicâblar; Ayn-i Kalbi Melehûtun İdrâkinden Men‘ Eyleyen Hicâblar Beyânındadır

Kalp gözünün hakikati görmesine engel olan "rân" (pas), "hicab" ve karanlık akıl gibi perdeler…

 

Nûr-ı Hayat'ın Engelleri

Rân (Pas/Kir): Günahların kalpte biriktirdiği tortudur. Aynanın paslanması gibi nuru yansıtmaz hale getirir.

Hicâb (Perde): Dünya görüntülerinin, makam, para ve kadın gibi somut arzuların kalbe dolmasıdır. Kalp bu görüntülerle dolu olduğunda Hakk'ın nuruna yer kalmaz.

Akıl (İlmsiz/Cüzi Akıl): Vahiy ve manevi ilimden yoksun, sadece kendi tahminlerine ve maddi dünyaya takılıp kalan akıldır.

 

Dünya (nefs) güneş ile ay arasına girerse ay tutulması (husûf), ay (cüzi akıl) güneş ile dünya arasına girerse güneş tutulması (küsûf) olur. İnsan bu engellerle kendi manevi güneşini karartır.

 

Nûr-ı Akıl'ın Engelleri

Aklın nurunu engelleyen en tehlikeli hastalık "Gazap" ve onun türevleri olan Kibir, Gurur ve Ucubdur (kendini beğenmek).

 

Öfke ve kibir kalpte bir "ateş" yakar. Bu ateşten çıkan duman (gıtâ, kinn, gışâve), akıl ile kalp arasına girer.

Işık kesilir, kalp kararır.

Kişi kendini peygamberden bile akıllı sanır ama manevi körlüğünün farkında değildir.

 

Nûr-ı Yakîn'in Engelleri

En yüksek makam olan Yakîn nurunun önündeki engel, sâlikin (yolcu) bizzat kendi ibadetlerine veya günahlarına takılıp kalmasıdır.

 

İhlas Eksikliği: İbadeti Allah için değil, halk görsün diye (riya) veya "Ben çok ibadet ettim, kurtuldum" diyerek kendi nefsini ispat etmek için yapmaktır.

 

Kendi iyiliklerini veya kötülüklerini "bir varlık" olarak görmek hicaptır. Oysa hakiki sâlik, "nefy-i vücud" (kendi varlığını Hakk'ın varlığında yok etmek) ile mükelleftir.

 

Eğer sâlik kendi varlığından ve amellerinden vazgeçip (i'raz edip) tam bir ihlasla Hakk'a dönerse, kalbi genişler (inşirâh) ve melekût aleminin harikalarını görmeye başlar.

 

"Sudûr" (Göğüsler) Lafzındaki Sır

"Sadr" (göğüs), bir şeyin başı ve kaynağı demektir. Bu, insanın ezeldeki hakikatine (A'yân-ı Sâbite) işarettir.

Bazı insanlar ezeldeki istidatları gereği bu nurlara kapalıdırlar. Onların zahiri gözleri dünyayı görse de, "kaynaklarındaki" (sudûr) hakikat kör olduğu için nasihat onlara fayda vermez (ezeli körlük).

 

Hakikati göremiyorsak bu ışığın yokluğundan değil, bizim içimizdeki öfke dumanından, kibir perdesinden ve benlik pasındandır. Bu perdeler kalktığında "Nur üzerine Nur" (Nûrun alâ Nûr) tecelli eder.

 

Yirminci Bâb

On Yedinci Bâbdan Üçüncü Bâbdır ve O Kitabın Bâblarından Yirminciyi İtmam Eder Levh-i Maihfûz Hakkındadır ki, O İmâm-ı Mübin ve Levh-i Mahv ve İsbâttır.

Kozmik Yazı Takımı

Divit (Hokka): Tabiatı temsil eder. Yazının kaynağıdır.

Mürekkep: Varlığın hammaddesi olan anâsırı (elementleri) ve maddeyi temsil eder.

Kalem (Akl-ı Evvel): Hakîkat-i İnsâniyye'dir. İlahi ilmi, somut varlıklara nakşeden ilk prensiptir.

Levh (Nefs-i Külliyye): Üzerine her şeyin yazıldığı "Levh-i Mahfûz"dur. Her şey burada potansiyel olarak mevcuttur (bil-kuvve).

 

Zümrüt yarı şeffaf bir taştır; bir tarafındaki nakış diğer taraftan görünür. Bu, Âlem-i Kebîr (Evren) ile Âlem-i Sağîr (İnsan) arasındaki aynılığı simgeler. Dış dünyada ne varsa insanın içinde, insanın içinde ne varsa dış dünyada o yansır.

Bu levha sürekli değişir. Eski haller silinir (mahv), yenileri yazılır (isbât). Çocukluğun silinip gençliğin yazılması, bir mekandan diğerine geçiş hep bu levhadaki değişimdir. Son gelen hal, her zaman bir öncekini "nesh eder" (hükmünü kaldırır).

 

Zamanların, mekanların ve durumların (arazlar) değişmesiyle insan sürekli bir "oluş" halindedir.

Tüm bu değişken haller, en sonunda Kalem-i A‘lâ'da (Yüce Kalem) toplanır ve aslına rücu eder.

 

Nebî (Peygamber), Kalem-i A‘lâ'ya kadar çıkar. Kaleminin iki tarafı vardır. Bir tarafı Hakk'a (Melekût), diğer tarafı halka (Mülk) bakar. Bu yüzden hem ilahi vahyi alır hem de toplumu yönetir.

 

Velî, kaleminin tek tarafı vardır. Sadece Melekût alemine (Hakk'a) yöneliktir. O, davetle (toplumu dönüştürmekle) yükümlü olmadığı için ilhamını bağlı olduğu peygamberin melekût yönünden alır.

 

Ârif ve mümin, Levh mertebesine kadar yükselir ve oradaki hakikatleri müşahede eder.

 

Büyük evrende (Âlem-i Kebîr) önce Akıl vardır, en son Tabiat (madde) oluşur.

İnsanda (Âlem-i Sağîr), önce Tabiat (beden/nutfe) vardır, manevi gelişimle en son Akıl kemale erer.

 

Yirmibirinci Bâb

On Yedinci Bâbdan Dördüncü Bâbdır ve O, Kitâbdan Yirmi Birinci Bâbdır Esbâb-ı Zeferât ve Vecebât ve Semâ‘ İndinde Teharrük Beyânındadır

Dinleyen kişiye göre semâ'ın iki türü

Nefis ile İşiten (Semâ-ı Nefs): Sadece güzel seslerden (neğamât), musikiden ve kulağa hoş gelen ilahilerden lezzet alır. Alâmeti, duyduğu lezzetle kendinden geçip hareket etmesidir (raks, çarh vs.).

Bu hal ona yeni bir manevi ilim kazandırmaz.

Akıl/Ruh ile İşiten (Semâ-ı Akıl): O sadece musiki değil, her şeyde (taşta, kuşta, rüzgârda) Allah’ın tesbihini işitir. Alâmeti, beht (donup kalma) ve hayrettir. Bu mertebede hareket yoktur. Çünkü ilahi heybet o kadar büyüktür ki beşeriyet sıfatları donup kalır.

Kim ki "hem hareket ediyorum hem de bu sırada yeni hakikatler öğreniyorum" derse, o yalancıdır.

 

Allah bir kula marifet indirmek istediğinde, kalbe bir serinlik verir. Bu soğuk hava kalpteki harareti (hararet-i garîziyye) yukarıya, beyne doğru iter.

Yukarı çıkan sıcak hava ile aşağı inen soğuk hava çarpıştığında bir ateş (enerji) doğar. Eğer bu sıcak hava bir çıkış yolu (menfez) bulursa dışarı "Âh!" sesi olarak çıkar.

Eğer o sıcak hava dışarı çıkamaz da kalbin üstündeki rutubete karışırsa, yaş olup gözden dökülür.

Eğer bu manevi ateş ciğeri pişirecek kadar şiddetliyse, kişinin nefesinden yanık kokusu gelir.

Kalpteki bu şiddetli tazyik, bazen bir tencerenin kaynaması gibi fıkırtılar (vecbe) çıkarır. Bu durum bazen sâlikin kontrolsüz bir çığlık (sayha) atmasına sebep olur.

 

Manevi ateş kalpten beyne sıçradığında, sâlikin dengesi bozulur ve ağzından anlaşılması güç sözler (şath) dökülebilir (Bayezid-i Bestami'nin "Subhani" demesi gibi).

 

Eğer kalbe inen bulut ince (rakîk) ise, o ateş bir patlamaya değil, kalbin ferahlamasına ve sâlikte bir gülme, kahkaha ve neşe haline (dıhk) sebep olur.

 

Yirmiikinci Bâb

(Mu'teriza hâricindeki ibârât tercüme ve mu'teriza içindeki ibâreler şerhdir.) On Yedinci Bâbdan Beşinci Bâbdır; ve O Fasıllar Üzeredir. Ve Kitâb Onunla Hatm Olundu. Kitabın Yirmi İkinci Bâbı Makâmındadır

 

Vasiyyet

Mürit, kendi iradesini mürşidinin iradesinde eritmelidir.

Mürşidini şeriata (görünüşte) aykırı bir iş yaparken görürse bile itiraz etmemelidir. Mürşidin "sûrette hata" gibi görünen işinin "manada bir hikmeti" olabilir…

Eğer mürit bir edepsizlik yapar da mürşidi onu uyarmazsa, bu mürşidin müritten ümidi kestiği anlamına gelir…

 

Abdest / Namaz

Eller "dünya sevgisini terk" niyetiyle, ağız "Allah'ın zikri" için, kollar "tevekkül" ile yıkanmalıdır.

Vahdet-i Vücud sırrı bilinciyle secdeye durulmalıdır.

Namaz bitiminde verilen selam, aslında kişinin kendi hakikatine (nefsine) verilen bir selamdır.

 

Sâlik için yemek, nefsi doyurmak değil, bedeni ibadete hazır tutmak için zorunlu bir "yakıt ikmali"dir.

 

Eğer sâlikin içinde "Aç kalır mıyım?" korkusu varsa, tevekkül davasına girmemeli, bir zanaat ile uğraşmalıdır.

 

Beklenmedik bir rızık (fetih) geldiğinde, nefis buna hırsla atılıyorsa o rızık reddedilmelidir. Sadece ihtiyaç kadar alınmalı, kalanı dağıtılmalıdır.

 

Yolun esası alışkanlıkları (me’lûfât) terk etmektir. Sohbet ise insanlarla ünsiyet (alışkanlık) peydâ eder. Ayrılık acısı veren her sohbet, kalpte Allah'ın yerini işgal eden bir "bağ"dır.

 

Kalpte Hakk'tan başka hiçbir "nasip" kalmamalıdır.

Hak, mamur olmayan (başkalarıyla dolu olan) saraya (kalbe) tecelli etmez.

 

Yol, "alışkanlıkları terk etmek" (kat'-ı me'lûfât) üzerine kuruludur. Mekan takıntısı bir tür put haline gelebilir.

 

Kendi kalbini temizlemek, başkasının ayıbını araştırmaktan evladır.


İbn Arabi - Evradı - Notlar

İbn Arabi - Evradı - Notlar

Mütercim: Vahdettin İnce, Kitsan Yayınları

 


Dua ibadetin özüdür.

Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?

 

Nafile ibadetlere vird bunun çoğuluna da "virdler’ manasına gelen “Evrad” denilir.

 

İlahi! Senin kahir isimlerinden yardım istiyorum ki kalbi ve bedeni kuvvetler onunla güçlensin. Ta ki benimle karşılaşan her kalp sahibi yenik ve mağlup olarak gerisin geri gitsin

 

Allah’ım! Bana her şeyde rahmet, inayet, koruma, riayet, ihtisas, velayet gözüyle bak. Ta ki hiçbir şey beni seni görmekten perdelemesin ve ben, beni desteklediğin bakışınla her şeyde sana bakıyor olayım.

 

Rabbim! Beni seninle müstağni kil ki, senden başkasına muhtaç olmayayım. Bana öyle bir zenginlik ver ki hiçbir hazza ihtiyaç duymayayım. Beni her mahlukun zahirine veya batınına çağıran bir şeye meyletmeyeyim.

 

“Hizbu’d-devri’l-a’lâ”

Bismillâhirrahmânirrahîym

Rahman ve Rahiym Allah adıyla

Ey sonsuz dirilik, canlılık sahibi Hayy olan! Ey kendi varlığı ile kâim olup, mevcudatı varlığı ile var kılan Kayyum olan! Seninle kendimi güvenceye aidim beni koru.

Bismillâh, isminin hakikati, himayesi, kifayeti, koruması, burhanı zırhıyla, muhafazası ve emanı ile beni himaye eyle.

Ey başlangıcı olmayan Evvel olan. Ey sonu olmayan Ahir olan! Beni maşâallah lâ kuvvete İllâ billâh / Allah’ın dilemesi olur. Kuvvet ancak Allah’tandır. Ayetinin hâzinesinin dairesin içindeki gaybî sırlarla, o kıymetli dâirenin içerisine beni de sok.

Ey hoşgörülü Haliym olan, ey her türlü şeyi örten, kapayan gizleyen Settâr olan! Ve’tesimu bihablîllâhi / Allah’ın ipine sarilin, âyetinin kurtuluşunun sırrıyla, tesettürü, hicâbi korunma ve kurtulma vesilesiyle lütfen bana da korunmayı, örtünmeyi nasip eyle.

Ey her şey’i İhâta eden, kuşatan Muhit olan! Ey kudreti her şey’e yeten Kâdir olan! Etrafımı zalike hayrûn zâlike min âyâtîllâh / bu daha hayırlıdır. Bu Allah’ın ayetlerindendir âyetinin azametinden izzetinden ve ululuğundan eman ve ihata surlarıyla çevir.

Ey murakebe eden Kârib, Ey icabet eden Mucîbî Ve mahum bi darrine bihî min ehadin İllâ biiznîllâhi / Oysa şeytan, Allah’ın izni olmadıkça, müminlere hiçbir zaman veremez âyetinin mânâsıyla, korunmasıyla, hürmetiyle beni, nefsimi, ailemi, dinimi, malımı, evlatlarımı, evim hususunda icâbet eyle, beni koru ve savun.

Ey men eden Mâni olan. Ey savunan Nafi olan! Ehâzetuhu ğâşiyetün min a’zâbîllah / Eğer bir zalim veya zorba bana haksızlıkla saldırırsa Allah’ın azabından bir bürüyen onu yakalayıverir- âyetlerin, esmâlarnı, kelimelerin hakki için, şeytânın şerrinden, sultanin şerrinden ve herhangi bir zalimin veya haklarımı gasb etmek isteyen zorbanın şerrinden lütfen beni koru.

Ey zalim, azgın ve bana saldıran kullarım ve yardımcılarım zelil kılan Muzil! Ey zarar vereni yaptığının karşılığıyla ödeştiren Muntakim! Zulmedici kulların ve onların yardımcıları eğer bana kötü tuzak hazırlamışlarsa Allah onları yüzüstü bıraksın. Onların işitmelerine kalplerine, basiretlerine Femen yehdîyhî min ba’diîâh / kulağını ve kalbini mühürledik, gözünün üzerine bir perde indirdik, âyetindeki gibi bir perde koyarak, kurtarıcım ol! Şüphesiz, artık Allah’ın azabından kurtuluş yolunu kim ona gösterebilir!

Ey İzhâr ettiklerini geri alan ve her şey’i kudreti altında tutan Kâbız olan. Ey dilediği her şeyi ortadan kaldıran Kahhâr olan Allah’ım, bana tuzak kuranların mekirlerine, hilelerine, azaplarına karşı bana yardım ederek kimseye muhtaç bırakma. Onları, Fe mâ kâne lehû min fi’etin yensurûnehu min dûn’îllâhi / Allah’tan başka ona yardım edecek bir grubu yoktur, âyetinin sırrıyla, mânâsıyla, içerdiği hüsran, değişme ve yok etme vaadi uyarınca onları (tuzakçıları) benden, rezil, horlanmış, mağlup ve aşağılanmış olarak uzaklaştır.

Ey Zâtına ve Sıfatlarına fenâlık, noksanlık, sınırlılık ve hiçbir şekilde kusur bulunmayan Subbuh olan. Ey, mukaddes ve arı Kuddus olan Allah’ım, Akbil velâ tehaf inneke min’el âminine” bi fadzilllâhi / beri gel ve korkma!

Çünkü sen, Allah’ın himayesinde güvende olanlardansın âyetinde ki münacâtın lezzetini lütfen bana tattır ve bu âyetin fazlıyla, sırrıyla emniyet içersinde bulunanlardan olmayı da lütfen nasip eyle.

Ey zarara uğratan, her şer kabul edilenin mutlak var edicisi Dârr olan. Ey ölümü tattıran ve dilediğine dönüştüren Mumit olan! Fe kuti’a dâbir’ul kavm’illezine zalemû, velhamdülillâhi rabb’il â’lemîyn / zulm eden kavmin kökü kurudu ve Allah’a hamdolsun âyetinin sırrıyla, yine zalimlere içerdiği cezayı, vebalini, nikâlini, zevâlini tattır Yâ Rabbi.

Ey yakîn hâlini yaratan Selâm olan. Ey gaybın sonsuz sırlarına açık idrâki oluşturan Mü’min olan Allah’ım, düşmanların devletine karşı tehüm’ül büçrâ fi’l hayâtiddünyâ ve fi’l âhiretî lâ tebdile likelimâtillâh / Dünya hayatında ve ahirette onlara müjde vardır. Allah’ın kelimelerinde değişiklik olmaz, âyetinin gayesi, sırrı ve nihayeti ve bidayeti ile düşmanların devletlerinin, cevvaliyetlerinin heybetinden caydırıcılığından beni de emin kil, huzurlu eyle.

Ey sonsuzluğuyla azamet sahibi A’zîm olan, ey izzet bahçeden ve dileğince değerli kılan Muizz olan Allah’ım, Ve lâ yahzünke kavluhüm İnn’el i’zzete lillâhi / onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz bütün izzet Allah’ındır. Ayetinde ki sırrınla, celâllik sultanlığının, saltanatının ve gururunun verdiği azametli, korkutucu tacınla beni taçlandır ya Rabbi.

Ey zatıyla tüm kemâl sıfatlarına sahip ve tek hükümrân Celîl olan, ey sonsuz mânâlara sahip, yeğane üstünlük sahibi ve üstünlüğünü de ancak kendi kendiyle değerlendiren Kebîr olan Allah’ım, Felemmâ ra’eynehû ekbernehûnne ve kataâ’ne eydiyehünne ve kulne hâçalillâhî / Onu gördüklerinde gözlerinde büyüttüler ve ellerini kestiler, "haça! Allah’ı tenzih ederiz bu bir beçer değildik dediler., âyetinin sırrıyla verdiğin celâllik, mükemmellik, ikbâllik, yüce azâmet İhtivâ eden cübbeyi bana da giydir!

Ey eşi benzeri olmayan A’zîz olan. Ey Aşk kaynağı, sevilen gerçek ve Tek mutlak varlık Vedud olan Allah’ım, Yuhibbunehum kehubbillâh, vellezîne âmenû eşeddu hubben lillâh / Onları Allah’ı sever gibi seviyorlar, iman edenlerin Allah’a yönelik sevgileri ise daha şiddetlidir, ayetinin şefkatinden, letafetinden ve sıcaklığından bir sevgiyi katından bana ilka et ki, böylece bu kullarının gönülleri sevgi, saygı ve muhabbetle bana boyun eğsin, bana uysun.

Ey apaçık ortada zahir olan. Ey gizli Bâtın olan! Yuhibbuhum ve yühibbunehû ezilleten a’lâ’l mü’minîne ei’zzeten a’lâ’l kâfirine yücâhidune fî sebilillâhi / Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler, müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetlidirler ve Allah yolunda cihad ederler...âyetinin sırlarının, nûr’unun verdiği gücü ve eserlerini üzerimde izhar eyle.

Ey varlığına bir şeyin girmesi, çıkması İmkânsız, ihtiyaçtan, beri Samed olan, ey açığa çıkaran İdrâk ettiren, kendisiyle irşâd olunan Nûr olan! Fein hâccûke fekul eslemtu vechiye’lillâh / eğer seninle tartışırlarsa, de ki: ben vechimi (yüzümü) Allah’a teslim ettim... âyetinin sırrıyla vechimi, işrâk, ünsiyet ve cemâlinin nûruyla safiyetiyle çevir.

Yâ Bedla’s semâvative’l arz Yâ Zelcelâli ve’l İkrâm / Ey semavatı ve yeri benzersiz yaratan! Ey celal ve kerem sahibi! Vehlul u’kdeten min lisânî yefkahû kavil / sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikri ile yumuşar, (Hz. Musa’nın duası) âyetinin sırrıyla, mânâsıyla (Musâ Aleyhisselâm’ın dilini çözdüğün gibi) bana da üstünlüğümü, belâgatimi ve fasihliğimi İkrâm eyle ki dediklerimi anlasınlar.

Allah’ım «Summe telînü cülûduühüm ve kulûbühüm li zikrlllâhi» âyetinin sırrıyla, yüzü suyu hürmetine Senden korkan, derileri ürperen ve sonra, derileri ve yürekleri Allah’ın zikri İçin yumuşayanlara nasip ettiğin gibi bana da Rahmetinle inceliğinle acı.

Ey hükmünü zorunlu olarak, ister istemez kabul ettiren Cebbar olan. Ey dilediği her şey’i ortadan kaldıran Kahhar olan Allah’ım, Ve me’nnasru İllâ min İ’ndi’llâhi / zafer ancak Allah katındandır, âyetinin sırrıyla, beni heybetinin kılıcıyla, gücüyle, şiddetiyle, dayanıklığıyla, düşmanlarının zorbalığına ve gücüne karşı bana heybetini ve yüceliğini zırh gibi giydir.

Ey açan, yayan, genişlik veren Bâsit olan. Ey sürekli aşama (feth) kapıları açan, tüm kapanıklıkları geçiren, Fettâh olan! Elem neşrahleke sadrak / biz senin göğsünü açmadık mı? âyetinin sırrıyla letafet ve bağışıyla müjdelerinin işaretiyle Rabbişrah lî sadrîy ve yessirlîy emrî / Rabbim! Göğsümü aç ve İşimi kolaylaştır.” âyetinin sırrıyla, bereketiyle, benim de kalbime, (bilincime) genişlik, açıklık, nûrikrâm eyle.

Yevmeizin yefrahul mü’minûne bi nasrîîâh / üzerime o gün müminler Allah’ın yardımı sayesinde sevinirler, âyetinin sırrıyla, müjdeleriyle, sevindirdiğin, yardım ettiğin ve galip getirerek, feraha kavuşturduğun mü’min kulların gibi lütfen bizi de müjdele, sevindir, galip eyle, feraha çıkar.

Ey lutûf sâhibi, birimin özünde ve yapışında yer alır biçimde mevcût Lâtîf olan. Ey son derece merhametli Rauf olan Rabb’im, Ve tatmainnu kulûbühüm bizikr’lllah / kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur... âyetinin sırrıyla, kalpleri seni zikretmekle huzurlu olan, İmân nasip ettiğin kulların gibi benim kalbime de İmân, huzur ve sukûnet ikram eyle...

Ey sabırla, rızâsı olmayan şeylerin neticesini bekleyen Sabur olan. Ey İkrâm ettiklerinin değerini bilene, şükredene fazlasıyla karşılık veren Şekûr olan Allah’ım, Kem min fietin kalîletin ğalebet fieten kesîreten biiznîllâhi / nice az topluluk Allah’ın izniyle galip gelmişlerdir... âyetinin sırrıyla ve izninle, yakini ve sebatı ile yakaranların sabrım yüreğime akit, sabitliğinin, sadâkatinin güçler! gibi bize de aynı gücü lütuf eyle.

Ey koruyan, muhâfaza eden, ayakta tutan, hıfz eyleyen Hâfiz olan, ey vekîl tutanların İşini en mükemmel biçimde sonuçlandıran Vekîl olan! tehû mua’kibâtun min beyn’î yedeyhî ve min halfiîhi yahfizûnehû min emrîîâh / Allah’ın emri gereğince önünden ve arkasından onu takip edip koruyanlar vardır... âyetinin sırrıyla, şâhidleriyle, tanıklarıyla, askerleriyle, beni de önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden ve altımdan, (her yönden) koru, koruyucum ve vekilîm olan Allah’ım.

Ey kendi varlığı ile mevcudatı varlığıyla var kılan Kaim olan ve Ey Dâim olan! Ve keyfe ehâfu mâ eşrektum ve lâ tehâfune ennekum eşrektum billâh / Siz Allah’a ortak koşmaktan korkmaz iken ben nasıl sizin koştuğunuz ortaklardan korkarım? âyetinde sözü geçen, burhân sâhibi kimselerin, (şirk ehlî olmayan) dayandığı gibi benim de ayaklarımı yolunda sâbiteyle kaydırma.

Ey en güzel Mevlâm, Ey en güzel kurtarıcı; “Ni’men’nasirl E’tet’ethizunâ huzuven kâle euzu billâh / "bizimle alay mi ediyorsun?” denilince "Allah’a sığınırım” âyetinin sahibi olan kimseyi gâlib kıldığın gibi beni de düşmanlarıma karşı gâlip eyle.

Ey talep ettiren Tâlib olan. Ey talep ettirdiğine de talebini İkrâm eden yeğane Gâlib olan Allah’ım, innâ erseinâke şâhiden mubeşşiren ve nezîren litu’minu billâh / "Şüphesiz biz seni, şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik... iman edesiniz.” âyetinin sırrıyla, İmânıyla, bereketiyle, tanıklıkla, uyarıcı ve müjdeci olarak Rasûlün Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizi azizlikle, heybetlikle, desteklediğin gibi beni de destekle.

Ey kifâyet eden, yeten, yetişen, el veren Kâfi olan, ey şefaat eden, şifâ veren Şâfi olan Allah’ım, beni tev enzelnâ hâz’el Kur’âne a’lâ cebelin lareeytehû hâşia’an mutesaddian min haşyet’illâh / Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün... âyetinin sırrıyla, verdiğin faydaların ve birikintilerin yüzü suyu hürmetine düşmanlara, kötülere karşı destekle, kifâyet eyle, yardımcım ol.

Ey karşılıksız olarak ihsânda bulunan Vahhab olan bağışlayıcı. Ey sonsuz mânâlarıyla sürekli rızık verici Rezzâk olan! Kulu veşrebû min rizkîîâhîf Allah’ın rızkından yeyin, İçin... âyetinin sırrıyla rızıklarda sağladığın kolaylığı, kabulü, tedbiri ve emre amadeliği ile bana indinden lûtfeyle.

Ey Tek, yardımcı, hâmi, dost, dilediğine arka çıkıp onları kemâle ulaştıran dost; Velî olan. Ey yüce fevkalâde yüksek A’lîy olan Allah’ım, Zalike min fadzİîlâh / İşte bu Allah’ın lütfundandır… âyetinin sırrıyla inayetiyle, medediyle, mutluluğuyla ve fazla fazla devamıyla, selâmetle korumakla, sahip çıkmakla bana Velîlik yap (sahîp çık), İmdâd eyle.

Ey sınırsız cömertlik Kerim sahibi. Ey yeğane zenginlik sahibi Gâniy olan, ey tevbeleri çok kabul eden, ey Halim olan! Izâ fea’lû fâhişeten ev zalemû enfusehüm zeker’ûîâhe festağferû lizünûbîhim ve men yağfir’uzzunûbe illallah / onlar ki bir kötülük işledikleri veya kendilerine zulmettikleri zaman, hemen Allah’ı anarlar ve günahları İçin bağışlanma dilerler. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? âyetinde zikrolan Rasûlünün yanında seslerini alçaltmış olan kimseleri, affederek İkrâm ittiğin gibi bu vesileyle bana da atfınla, saadetle İkrâm eyle…

Ey Tek, hüküm sahibi, hükmü kayıtsız şartsız yerine gelen Hakîm olan. Ey Tek, tövbeleri kabul edici Tevvâb olan ve Ey Tek, va’adinde sadık, sözünde duran, nimetleri herkese İhsân eden, muhsin Berr olan Allah’ım, onların bilinçlerine nasûh tevbeleri İkrâm ederek nasûh tevbesinin oluşmasını sağladığın, İkrâm ettiğin gibi bana da lütfen nasûh tövbesi İkrâm eyle Yâ Rabbi.

Cüzlerden, parçalardan meydana gelmemiş “Tek” Vâhid, Ahad, olan Allah, Fea’lem ennehû lâilâheilâllâh. Senin sözün ve takvâ olan bu âyetinle sevgilin Rasulun Muhammed Sallallahu Aleyhi Vessellem Efendimizi bağladığın gibi bizleri de bu âyetin sırrıyla, mânâsıyla bağla Yâ Rabbi.

Ey Rahman ve Rahiym olan Allah’ım, Kul Yâ i’bâdiyellezîne esrefû a’lâ enfusihîm lâ taknetu min rahmet’îîâh / ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin... âyetinin verdiği ni’metle ümit edenler ve kurtulmuş olan ve sonları güzel olan kimselere bağışladığın gibi lütfen benim de sonumu iyi ve hoş eyle Yâ Rabbi.

Ey yaratıklarının hitaplarım her hâliyle algılayan Semî olan, ey yarattıklarına mekânca yâkin Kârib olan!

Beni, muttakiler İçin hazırlanan Adn cennetlerine yerleştir! Da’vâhum fihâ subhâneke allahumme ve tahiyyatehum fihâ selam ve âhiru da’vâhum enil’hamdu lillâhi rabbilâlemiyn / onların oradaki duası 'seni tenzih ederiz, Allah’ım!’ şeklindedir, selamlaşmaları 'selam olsun’ şeklindedir. Dualarının sonu 'alemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun’ şeklindedir...

Ya Allah (4 defa) ya Nafi (4 defa)... Ya Rahman (4 defa) ya Rahim (4 defa)

Ey Fayda verici. Ey kötülükleri geri çevirici. Ey Rahman ve Rahiym olan Allah, bu ayetlerin sözlerin ve esmalarının yüzü suyu hürmetine katından bana kazandırıcı bir güç İkrâm eyle, bizlere bereketli, bol rızıklar, huzurlu yürekler, aydınlanmış kabir, kolay verilen hesap ve büyük ecirler İkrâm eylemeni ve Firdevs cennetinden büyük bir mülk takdir etmeni istiyorum.

Allah'ım Efendimiz Muhammed Sallallahû Aleyhi ve Sellem’ A’lîsine, Sahabesine din gününe kadar çok selâm ver. Öyle selâmlar ve duâlar ver ki Senin halkının sayısı kadar, Senin kelimelerin ve sözlerin tükettiği mürekkepler kadar ve rahmetin en son zirvesine kadar.

Allah'ım Sana sığındım ki, bu sığınmam aynen güçlü ve çetin köşelere sığınanların hâli gibidir.

Allah Rasûllerine selâmlar olsun, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

El- Fatiha

 

Berât duası

Allah’ım! Ey minnet sahibi! Bana lütfet. Ey sınırsız gü؟ ve nimet sahibi! Ey celal ve kerem sahibi! Senden başka ilah yoktur. Sen sığınanların desteği, korkanların güvencesi ve eman isteyenlerin sığınağısın. Allah’ım! Eğer katindaki ana kitapta benim bedbahtlığım, mahrumiyetimi ve rızkımın darlığını yazmışsan, katinda beni mutlu, şahit, rızıklanmış, hayırlara muvaffak kılınmış, kifayete kavuşturulmuş, eziyet edenlerden korunmuş olarak yaz. Çünkü sen, gönderilmiş Nebine indirdiğin Kitab’da şöylemişsin-ki senin sözün haktır- "Allah dilediğini siler ve dilediğini yerinde bırakır. Ana kitab O’nun yanındadır.” ilahi! Yüce şaban ayının ortasındaki bu gecede gerçekleşen büyük tecelli hakki İşin, ki bu gece her hikmetli İş birbirinden ayrılır ve hükme bağlanır, bildiğimiz bilmediğimiz bütün kötülükleri, belaları, kıtlıkları ve vebayı bizden sav. Çünkü sen bilirsin, biz bilmeyiz. Şüphesiz sen bütün gaipleri bilirsin.

Efendimiz Muhammed’e, ehl-i beytine, ve ashabına salat ve selam olsun.

 

Bakara 255. Ayet / Ayet’el- Kürsi

255- Allah, O’ndan başka ilah yoktur; O Haydır, Kayyumdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Semalarda ve arzdakilerin hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’nun katında kim şefaat edebilir? O, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, Aliydir, Aziymdir.

 

Bakara Suresi, 285 - 286. ayet: Âmenerresûlü

285-    Rasul, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Rasullerine iman ettiler. "Allah’ın Resullerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız, işittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır” dediler.

286-    Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı kendine, yapacağı şer de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği İşler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acil Sen bizim Mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!

 

Tevbe Suresi 1-3. ayet

1- Allah ve Resulünden kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere bir ihtar!

2- (Ey müşrikler!) Yeryüzünde dört ay daha dolaşın, iyi bilin ki siz Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz; Allah ise kâfirleri rezil (ve perişan) edecektir.

3- Haccı-ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Rasulünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Rasulü müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz ؟evirirseniz bilin ki, siz Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. (Ey Muhammed)! O kâfirlere elem verici bir azabı müjdele!

 

Muhyiddini Arabi’nin esmau’l husna duası

Ya Allah, Ya Allah, Ya Allah.

O’ndan başka ilah yoktur; O Haydır, Kayyumdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Semalarda ve arzdakilerin hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’nun katında kim şefaat edebilir? O, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri İçine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, Aliydir, Aziymdir.

Allah, adaleti ayakta tutarak şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de. Mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’tan başka ilah yoktur. O Allah’dan başka ilah yoktur. Ancak o vardır. O gaybda olanı bilen (alimdir) şahiddir. O Rahman ve rahimdir.

 

De ki: Mülkün gerçek sahibi elan Allah’ımı Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.

 

O Allah’dan başka ilah yektur. Ferdir, Samed’dir doğmamış doğurmamış ona denk hiçbir şey yoktur. Mülkünde hiçbir ortağı yoktur ve hiçbir yardımcıya ihtiyacı da yoktur. Ve O’nu Tekbirle yücelt.

 

O’ndan başka hiçbir kimseyi tanımayız. Ve O’ndan başka ricada bulunulacak, dönülecek ve sığınılacak kimse yoktur. Şikayetlerimiz sana ve isteklerimiz de senden ve kurtuluş kapısı da sende. Kendin için seçmiş olduğun Rafi’, Alî, ve Manî isimlerinle senden istiyorum. Zikrinle bu isimleri tahsis ettin. Bütün yarattıklarına, mahlukata senden başka bunları arattın ancak hiçbir kimsenin gücü yetmez zira yalnız Ferd olan sensin. (bu isimleri) Kendine delil kıldın. Ve sana ulaşmaya sebeb eyledin. Bunlar senin en yüce isimlerindendir ve kainattaki en güzel şeydir, en büyük da’vettir. En güvenilir destekdir. Onunla senden isteyen sıkıntıda kalmaz. Duası red olunmaz. Ona güvenen güçsüz kalmaz. Onunla isteyen fakir olmaz, isteyenin isteği kesilmez.

 

Ey hiçbir olumsuzun etkilemediği, hiçbir zaman yok olmayan yalnız mevcud olan, hiçbir şekilde mağlub olmayan, hiçbir kimsenin hesap sorması mümkün olmayan, hiçbir şeyin kendisine engel teşkil etmediği, hiçbir gücün kendisini etkilemediği Rabbim bütün günâhlarımı afv eyle. Ya Rabbi dünya ve ahiret sıkıntılarımda sen bana yet, yardım et. Dünya da ve ahirette senden afiyet istiyorum. Beni sana yakın eyle. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Senin yüce isimlerinle sana tevessül ediyorum. Sana bağlandım ve sana tevekkül ettim. Senden başka ilah yoktur. Senden başkası da yoktur. Ya Rab bütün Rablerin Rabbi sensin. Kulunu azad eden de sensin, afvında cezanın da sahibi sensin. Rububiyetinle Tek kıldığınla senden istiyorum. Beni kudretinle cehennemden koru. Ya erhamerrahimiyn rahmetinle beni cennetine dahil eyle.

 

Ya Nur! Sen arzın ve semavatın nurusun. Sema ve arz ehli senin nurunla nurlandı. Nurunla kalbime tecelli etmeni senden istiyorum, işitmemi, gözlerimi nurlandır. Dünya da ve ahirette nurunla nurlanmayı nasib eyle.

 

Ya Aziym! Yüce arşın Rabbi sensin. Senin azemetine sığınıyorum. İlliyin de beni yücelt, Salihlerle beni ilhak eyle.

 

Ya Keriym! Senin kerem etmeni diliyorum senin varlığına tutundum, sana güvendim bana kereminle ikramda bulum rahmetini ve bereketini üzerime indir. Beni kendine yakın eyle bana takva elbisesini bana giydir. Ve beni rahmetine nail eyle.

 

Ya Kebir! Beni yüz üstü bırakma ve nasibimi de azaltma yarabbi, ve bana rahmet etmeyeni de bana musallat etme. Yarabbi zikirlerimi yücelt, makamımı şereflendir, derecemi de iliyyinde (cennette) yücelt.

 

Ya Mutealî! Ey çok yüce elan, senin bu isminle beni yüceltmeni istiyorum. Beni zelil klima, kaldıramayacağım şeylerle beni imtihan etme.

 

Ya Hayyu! Senin bitmeyen tükenmeyen Hay isminle senden istiyorum. Ölümü bana kolaylaştır ve dirildikten sonra çok çok güzel bir hayatı bana ikram eyle ve bana temiz bir ölüm nasib eyle ve yarabbi dünyada da ahirette de beni iyilerle beraber eyle.

 

Ya Kayyum! Sen her nefis üzerine gözeticisin, iyiliği de kötülüğü de algılayansın (görensin) sana itaat edenlerden beni eyle beni asi eyleme, senin hakkini yerine getirenlerden eyle zikrinden gafil eyleme.

 

Ya Rahman! Rahmetinle benim günâhlarımı isyanlarımı zararlarımı afv eyle, rahmetinle büyük günahlardan beni koru, muhakkak ki senin şefkatin sonsuzdur. Muhakkak ki senin himayene kim dayanırsa ve kim sana sığınırsa sonsuz güveni elan bir dayanağa dayanmışdır.

 

Ya Rahiym! Rahmetinle bana merhamet eyle.

 

Ya Melîk! Mülkünden taleb ettim, senin bitmeyen hazinelerinden istedim. Dünya ve ahiretin mülkünü bana ver... Sen bunları vermekte aciz değilsin verdiklerinle de hazinelerinde hiçbir şey eksilmez.

 

Ya Kuddus! Kuds’u tahir kılan sensin, kalbimi arındır, zikrin için kalbimi boşalt... Bana faydalı elam öğret, ilim üzerine ilmi öğret.

 

Ya Cebbar! Cebbar kullarına karşı bana yardım eyle. Ey Cebbarların en azametlisi! Her cebbar senin yüceliğine karşı aldanmıştır, izzetinin altında zelildirler.

 

Ya Mutekebbiru! Benim üzerime rahmet kanatlarım ger. Yüceliğinle azgın kullarına karşı sen bana yardım et.

 

Ya Azizu! Taatınla (itaat etmemle) beni şereflendir, sana asi olmakla beni zelil etme. Senin ve mahlukatın yanında beni aziz kil.

 

Ya Haliymu! Hilminle beni afveyle, afvınla benim günâhlarımı ört, senin ahlakınla beni terbiye eyle. Ve beni büyük hesap gününde ellerin arasında, insanların İçinde teşhir eyleme.

 

Ya Aliymu! Sen halimi biliyorsun, sırlarımın gizlisini de açık olanını da bilen sensin, bilerek veya bilmeyerek yaptıklarımı da bilen sensin... Gelmiş ve geçmiş günâhlarımı afv etmeni senden istiyorum. Sen beni benden daha iyi bilensin senden başka hiçbir ilah yoktur.

 

Ya Hakim! Yaptığım işi hikmetine uygun olmasını senden istiyorum. Senden bu isteğimdeki hükmü de sana bırakıyorum. Bu istek de sana rağbet ettim (her hükmü sana bıraktım).

 

Ya Selamu! Zalimlere karşı, kabir azabından ve kıyametin hallerinden bana Selam isminle tecelli eyle.

 

Ya Mu’minu! Beni korkudan emin eyle. Dünya da kendime İşlediğim günahlardan dolayı verdiğim zulmetleri sen rahmetinle afv eyle üzerimden sil, kaldır.

 

Ya Muheyminu! Perçemimi tut, rızana doğru tek, anadan doğmuş masum çocuk gibi beni taatında masum kabul eyle.

 

Ya Haliku! Kendi kudretinle ki, kudretinle her şeyi yarattın, bana yet! Her yarattığın şeylerin şerrine karşı ey merhametlilerin en merhametlisi.

 

Ya Bariu! Yarabbi sen her yapılan bütün olumsuzluklardan berisin. Beni katındaki sadıklardan ve iyi kullarından eyle.

 

Ya Musavviru! Beni en güzel surette yarattın. Yaratılışımı ve ahlakimi kıyamet gününde güzelleştir.

 

Ya Kadîru! her şeye karşı gücün kudretin sonsuzdur. Senden istiyorum benim dünyada ve ahirette vahşetlerimi (çirkinliklerimi) ört ve bana yardımcı ol ve beni kudretine karşı yaptığım hatalara karşı kurtar.

 

Ya Ganiyyu! Beni zenginliğinle zengin eyle, taatte bana rahatlık ver ve bana katından şifa ver ve beni musibetlerden beni koru.

 

Ya Hamidu! Bütün hamdlar sana mahsusdur. Bütün hayırlar senin elindedir. Nimetine karşı şükrü bana ilham eyle.

 

Ya Mecîdu! Her şey senin övülmüş vücudunla mevcud oldu senin ilminde her şey var... muhakkak ki sana hiçbir şey gizli kalmaz... beni, seni takdis edenlerden, yüceltenlerden ve övenlerden eyle.

 

Ya Ehadu! Allah’ım sen teksin, samedsin, doğmadın, doğrulmadın ve benzeri olmayan sen ahadsın. Allah’ım beni kendine komşu eyle, ünsiyetinle kuşat beni, en güzel şekilde beni koru.

 

Ya Vitru! Sen vitirsin (tek’sin) her şeyde, sen den öncede senden sonra da hiçbir şey yoktu. Akıbetimi hayırlı eyle, sana kavuştuğum gün kil benim için.

 

Ya Samedu! Ey ne uyku ne de uyuklama tutmayan, denizin en karanlık derinliklerinde ne de karada hiçbir şey kendisinden gizli kalmayan... Beni gecemde ve gündüzümde uyandıran, uykumda beni koru.

 

Ya Semiul Sesimi duy, çığlıklarıma merhamet et, duama icabet et. Ya Semi ya Mucib.

 

Ya Basir! Senin ilmin her şeyi kuşatmıştır ve her şeyi emrinle bir anda var ettin, her şey senin gözetimin altında bana rahmetinle muamele eyle. Keriym olan vechinden beni mahrum eyleme.

 

Ya Rauf! Sen bana annemden ve babamdan daha şefkatlisin, senin şefkatin olmasaydı bana kimse şefkat edemedi üzerime ni’metini tamamla. Bana ikram ettiklerinden kısma.

 

Ya Latif! Bana lütfeyle, bana gizli elan bildiğim veya bilmediklerimi zira gaybı bilen sensin.

 

Ya Hafîzî Nefsimi, ehlimi, malımı, çocuklarımı, şu an bende elan bildiğim ve bilmediğim her şeyimi tüm şerlerden semavatı ve arzı kuruduğun gibi beni de kuru. Her şeye Kadîr sensin.

 

Ya Gafur! Günâhlarımı afv eyle, ayıplarımı setreyle, beni utandırma muhakkak ki sen afv eden “Gafur”sun ve merhamet sahibi “Rahiym”sin.

 

Ya Vedud! Bana dünya da ve ahirette muhabbetini ve rahmetini ikram eyle, bana karşı müminlerin kalblerine de muhabbet duymalarım nasib eyle.

 

Ya Zel-arş’el-mecîdî Beni seni hamd ile tesbih edenlerden eyle, gece ve gündüz, sabah ve akşam şanını yüceltmeyi nasib eyle ve bunu yapmamda bana yardım eyle.

 

Ya Mubdiu! Sen bütün eşyayı ilk kez var edip ve yok edensin, istediğini yapansın... Ey mevlam! dünya da ve ahirette beni hayırlarla rızıklandır, bütün işlerimi de hayırlı eyle.

 

Ya Muîdî Bütün eşyayı hayattan sonra ölüme ve ölümden sonra da hayata çeviren ve bunu devam ettiren sensin. Malımın ve işlerimin sıhhatte olmasını (korunmasını) istiyorum.

 

Ya Rakîb! Bütün kullarım tek tek gözeten bütün varlıklar üzerinde gözcü olansın. Beni Rakîb esmanla koru üzerimde gözcü ol, beni koruman altına al, fazlınla kucakla beni Senden gayrısına bırakma.

 

Ya Şekûrî Verdiğin nimetleri arttıran şekur sensin. Her halükârda verdiğin ve aldığın her şeye şükür sanadır. Beni nimetlerine şükür edenlerden, sıkıntılara karşı da hamdedenlerden eyle.

 

Ya Baîs! Yeniden dirilten “ba’s eden”! Beni şehid, takva sahibi, sıddık, razı olan, aziz, hamdeden, mutlu ikram edilen kullarından eyle.

 

Ya Varîs! Arza ve arz da bulunan her şeye ve semavatta ve semavatta bulunan her şeyin gerçek varisi sensin ve yarattığın her şeyin varisi sensin ey varislerin en hayırlısı beni hilme ve ilme varis eyle.

 

Ya Muhyî! Beni güzel pak varlığınla dirilt, ebediyyen şükrünü ve zikrini ilham eyle, dünya da ve ahirette bana güzel ameller (hasenat) nasip eyle, rahmetinle beni cehennem azabından koru.

 

Ya Muhsîn! Ey güzelleştiren üzerime güzellikleri muhsîn isminle ihsan eyle ve güzel ni’metlerini üzerimde çoğalt.

 

Ya Mumît! Sekerati’l mevti üzerime kolaylaştır, inişini (nüzulünü) mübarek eyle, dünyadan ayrılırken beni pişman olanlardan eyleme.

 

Ya Cemîl! Bana verdiklerini azaltma, kısma, bana vaad ettiğin nimet ve rızıklardan beni mahrum eyleme, taatinle beni güzelleştir.

 

Ya Mu’nim! Üzerimde olan nimetini tamamla, günâhlarımı setreyle ve bu nimetlere karşı da şükür eden kullarından eyle.

 

Ya Mufaddil! Senin fazlınla yaşıyorum ve fâzlını istiyorum, fazlınla rızıkların helalinden rızkımı genişlet.

 

Ya Evvelu! Evvel olan, ahir olan, zahir olan, batin olan sensin. Her şeye şahitsin, kıyamet günü nebinin havzından (kevser havuzundan) ilk içenlerden eyle.

 

Ya Ahiru! Ey nihayeti olmayan ezelden ebede kadar var olan “ahiru”. Bütün şeylerin nihayeti şendedir, sen den başka her şey fanidir baki olan senin vechindir, yüceler yücesisin.

 

Ya Zahir! Varlığı aşikâr “zahir” olan, yarattığı eserleri ile güneş misali varlığını kabul ettiren ve her gizli olanı bilensin... Kereminle bütün gizliliklerde olan iyilikleri güzellikleri bana bildir.

 

Ya Batın! Varlığını, Sıfat ve tecellileriyle İlâhi zatını gizleyen, gaybı bilen sensin... Kudretinle bildiğim ve bilmediğim her şeyin en iyisini bana takdir eyle.

 

Ya Kahir! Kudretinle eşyayı kahrettin ve sana yüz çeviren her cebbar ve mütekebbirin pençesi senin elindedir ve sen hepsine vâkıfsın ve her aldatan seninle aldanmıştır.

 

Ya Vahhab! Bana kendi katından rahmeti, ilmi ve salih evlad hibe eyle muhakkak ki Vahhab (hibe eden, karşılık beklemeden veren) sensin.

 

Ya Fettah! Rahmetinden bana kapılar aç, rahmetine koy, beni kovulmuş şeytandan koru, fazlınla hayırlı kapılar aç, üzerime nimetlerini artır ve beni mahlukattan müstağni eyle.

 

Ya Hallâk! Sen bütün kainatı yorulmadan yarattın, beni doğru ve güzel halkettin ve bana yarattıklarının arasında fazl ettin (beni üstün kıldın)... Ya erhamerrahimiyn rızkımı genişlet ve beni güzel kullarından eyle.

 

Ya Kadîy! Mahlukatın arasında hakk ile istediğin gibi hükmeden sensin, hesabımı güzel ederek ve beni ridanla koruyarak bana hükmeyle, dünya ve ahiret işlerimde sonumu hayreyle.

 

Ya Adl! Sen hükmedenlerin en hakimi, mağfiret edenlerin en mağfiretlisi “erhamurrahimiyn”sin.

 

Ya Hannan! Rahmetinle bana merhamet eyle, rıfkını ve rahmetini dile, her cebbar ve inatçı insanı benden uzaklaştır ve inatçı şeytanı da, izzetin hakkı için beni bütün sıkıntılardan kurtar.

 

Ya Mennan! Dünya ve ahirette bana afiyet ve şifa ihsan eyle (mennan isminle tecelli eyle).

 

Ya Zelcelali ve’l ikram! Ey Celal büyüklük azamet ikram ve iyilik sahibi. Güzellikleri çok çok ihsan eden kereminle ihsan eyle; senin ihsanlarına karşı minnet ve şükreden kullarından olmayı.

 

Ya Kaviyy! Arzı ve semayı ve onda olanları, yorulmaksızın yarattın, sana itaat etmek için bana gücünle (kuvvetinden) güç (kuvvet) ver.

 

Ya Şedîd! Sırtımı dimdik tut, içlerimde bana yardım et, bütün içlerimde bana kolaylık sağla.

 

Ya Galib! Kudretinle bütün güçlülerin hakkından geldin., bana karşı azan kimsenin hakkından da izzetinle galib gel.

 

Ya Barru! Kullarına karşı İkramı ve iyiliği bol mahlukata karşı çok kayırıcı olan... borçlarımda bana yardım et, beni an, beni şehidler, salihler ve iyi insanlarla haşreyle.

 

Ya Hafiyyu! Sırrın sırrını bilen sensin, her gizli senin yanında açıktır, insanlardan gizli olan günâhlarımı mağfiret et, kıyamet günü günahlarıma karşı kimseyi şahid eyleme açığa çıkarma.

 

Ya Celîlî Her şeyden senin ismin yücedir, yüceliğinle bana ihsan eyle, cemalinin fazlından beni mahrum eyleme.

 

Ya Mukitu! Helâk edenlerden beni kurtar, bütün karanlıklardan beni çıkar, sıkıntılardan beni kurtar.

 

Ya Rafî’! Sen istediğinden dünyanın kötü hadiselerini def edersin, beni illiyyin’e yükselt, ya erhamerrahimiyn rahmetinle bana merhamet eyle.

 

Ya Kabid! Her şey senin kabzındadır kudretin (her şeyi) kuşatmıştır. Beni kuruman ve gözetimin altına al, fâzlının bulluğundan beni esirgeme.

 

Ya Basitu! Ellerimi hayırlara aç, hasenatın en güzeline beni nail eyle ve derecemi aileyle.

 

Ya Vasiu! ilmin ve rahmetin her şeyi kuşatmış, rızkımı geniş eyle.

 

Ya Şefik! Sen mahlukatına onların anne ve babasından daha şefkatlisin, onlara karşı daha müşfiksin...beni şefkat sahibi eyle, kalbime merhametini koy ve bana şefkat eyle, rahmetini bana arkadaş eyle ya erhamerrahimiyn.

 

Ya Refîk! Hata ettiğim zaman bana rıfkınla muamele eyle.

 

Ya Munşîu! Her şeyi isteğin gibi inşâ ettin, her şeyi istediğin, sevdiğin ve seçtiğin gibi yarattın... verdiğin rızkı bana mübarek eyle.

 

Ya Bedi’! Sen arz ve semavatın eşsiz yaratıcısısın.

 

Ya Manî’u! Rahmetinden ve fazlından beni mahrum etme.

 

Ya Tevvab! Tevbemi kabul eyle, garipliğime rahmet eyle, ecrinden (sevabından) beni mahrum eyleme.

 

Ya Karib! Beni kendine yaklaştır, kalbimi koru sana yakınlıkla ilhak eyle, rahmetinden uzak eyleme.

 

Ya Mucib! Duama icabet et, kabul eyle.

 

Ya Mun’imu! Beni yaratmadan önce nimetlendirdin, nimetin devamım ve tamamım fazlından arttırmam istiyorum ya zelcelâli ve’l ikram.

 

Ya Mufaddilu! Fazlın olmasaydı helak olurdum, nimetini üzerimde tamamla.

 

Ya Ma’rufu! Sen “O” Allah’sın, ki seni bilen cahilce davranmaz... Rahmetinle marifetinden beni mahrum eyleme.

 

Ya Habîr! Sen eşyayı yaratmadan önce her şeyden haberdardın.

 

Ya M’uti! Fazlından bana ver, beni kuşatsın etrafımı sarsın.

 

Ya Muîn! Taatinde bana yardım eyle, beni senden başkasına bırakma.

 

Ya Settaru! Ayıplarımı ört, günahlarımı affet, bulunduğum ve bulunmadığım yerde beni koru ey iyilikte cömert olan “celîl el-birri” rabbim.

 

Ya Şehîd! Allah’ım şehadet ederim ki. Sen bütün mahlukatın Rabbisin, yine şehadet ederim ki onları yaratan da fani edende Sensin.

 

Ya Fatır! Semavatı ve arzı fıtratıyla yaratan sensin, rahmetinle kereminle bana merhamet eyle.

 

Ya Reşîd! Sana ulaşan yolla beni irşâd eyle.

 

Ya Seyyîd! Sen efendilerin efendisisin, mevlaların mevlasısın, dönüş sanadır.

 

Ya Sened! Sen bütün sıkıntılarda sığınacağımız, desteğimiz ve direğimizsin, her şeye yetersin.

 

Ya Muhit! Eşyaya hükmettin, ilminle ve kudretinle kuşattın, beni rahmetlinle bütün kötülüklerden koru.

 

Ya Mucir! Cezandan beni koru, azabından emin eyle, Allah’ım korkarak sana sığınıyorum, ve beni nâr’ından (cehennem ateşinden) koru, sen mağfiret ve takva ehlisin.

 

Ya Zelcelâlî ve’l ikram! Ya rabbi evliyalarına ve salih kullarına ikram ettiğin gibi bana da ikram eyle, insanların yanında dünyada ve ahirette kadrimi (değerimi) yüce eyle.

 

Ya Nime’l el-mevla ve ya ni’mel nasîr! Her haddini aşan azgın düşmana karşı rahmetinle bana nusretini ver. Allah yardımcı ve vekil clarak yeter.

 

Hamd ve sena "O”nun Bir’liğine aittir. Allah’ın salâtı ve selamı, hazreti Muhammed Aleyhisselâm’a, âli’ne, ashabına, ordusuna, zürriyetine ve ehli beytine olsun.

Amin.

…