İbn
Arabi - İlahi Aşk -
Notlar
Mütercim: Mahmur Kanık, 10. Basım, İnsan Yayınları, 2005
Giriş
İlahi Aşk adıyla hazırlanan kitap Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 178.
Bölümüdür (Sevgi / Aşk Makamı - Fî Ma'rifeti Makâmi'l-Mahabbe).
İrfanın yatay ve dikey boyutları
Ufkî (Yatay) Boyut – İbn Hazm ve Güvercin Gerdanlığı: İlk
kez 11. yüzyılda Endülüs’te İbn Hazm tarafından yazılan eser, aşkı daha çok
insani, psikolojik ve dünyasal/beşeri (ufkî) düzlemde ele alır.
Şâkulî (Dikey) Boyut – İbnü’l-Arabî ve Fütûhât: 13. yüzyılda
bu kez Şeyh-i Ekber sahneye çıkar ve aşkı göklerden yere, mahlukattan Halık’a
uzanan dikey, ruhani ve ilahi bir dille (şâkulî) inşa eder.
Aşk, rasyonel akılla veya kelimelerle tanımlanamaz. Aşk
ancak tadılır (zevk edilir).
Aşk, bir annenin şefkatinden evrenin dönüşüne kadar her
yerdedir. Özü itibariyle diriltici ve birleştiricidir.
Fütûhât-ı Mekkiyye’nin Bölümleri
El-Maârif (Öğretiler) / 73 Bölüm / Sistemin ve varlık
görüşünün teorik/metafizik tabanı.
El-Muâmelât (Uygulamalar) / 116 Bölüm / Hakikat yolcusunun
manevi ilerlemesi için gereken pratikler.
El-Ahvâl (Haller) / 80
Bölüm / Sufinin Hakk'a yükselirken büründüğü geçici manevi psikolojiler.
El-Menâzil (Menziller) / 114 Bölüm / Sâlikin seyrü sülûkta
uğramak ve geçmek zorunda olduğu duraklar.
El-Münâzelât (Buluşmalar) / 78 Bölüm / Ruhun Sevgiliyle (Hak
ile) yüz yüze geldiği muazzam içsel vizyonlar.
El-Makâmât (Makamlar) /
99 Bölüm / Varlığın en yüksek aşamaları, kâmil insanın nihai durakları.
Sevginin Temelleri
İnsanlar aşkı beşeri nesnelere (bir kadına, çocuğa, makama
veya paraya) yönelttiklerini sanırlar. Oysa arifler bilirler ki, Leylâ ya da
Zeyneb ismiyle simgelenen her bir güzel suret, aslında ilahi güzelliğin (cemâl)
birer perdesidir (hicab).
Allah, Kendisinden başkasının sevilmesine rıza göstermez. Bu
yüzden yaratılmış her varlığın özüne Kendi güzelliğini nakşetmiştir; böylece
kim neyi severse sevsin, aslında farkında olmadan Allah’ı sevmiş olur.
Alem hem sevendir hem sevilendir. Bütün bunlar hep O'na
döner.
Cebrail’in Hz. Peygamber’e insan suretinde (Dihye) görünmesi
gibi, sevgilisinin suretinin gözlerinin önünde somutlaşır.
"Allah şudur, bu değildir" diyerek tenzihçi, kuru
ve akli delillerle yetinmiş olsaydık, hiçbir insan Allah’ı sevemezdi. Çünkü
akıl uzaklaştırır, soyutlar ve soğutur.
O’nun bizi sevdiğini, tövbe edenleri, sabredenleri,
temizlenenleri sevdiğini yine Kur'an ayetlerinden öğrendik.
Allah Kendini bize tanıtmıştır, biz de bu sayede O’nu
kalbimize sığdırabilmişizdir.
Sevginin Belirtileri
Evren (âlem) büyük bir insan, insan ise küçük bir evrendir.
Ancak ilahi isimleri tam bir şuurla yansıtan tek varlık insandır.
Kays ve Leylâ
Leylâ, Kays’ın yanına gelip "İşte ben geldim,
Leylâ'yım!" dediğinde, Kays, başını kaldırıp Leylâ’ya: "Gözümün
önünden çekil git! Çünkü senin aşkın beni öylesine meşgul etti ki sonunda seni
unuttum" der.
Âşık, sevgilinin somut varlığından bile geçip, aşkın kendi
özüyle birleşmiştir.
İlahi Sevgi
Allah Teâlâ, evrendeki her şeyin (kuşların, gölgelerin,
dağların, meleklerin) secde ve tesbih ettiğini anlatırken Hz. Muhammed
(s.a.v.), kâinatın bu külli/evrensel tesbihine, gölgelerin sağa sola uzanarak
boyun büküşündeki fıtri secdeye bizzat şahit olmuştur. O, bunu iman yoluyla
değil, ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn bir müşahedeyle görmüştür.
İnsan, akıl ve irade perdesi yüzünden bu zati tesbihten
gafil kalabilir. Ancak kıyamet günü bedenin azaları (deri, el, ayak) dile
geldiğinde, insanın fiziki yapısının da aslında kâinatla birlikte her an
Allah’ı tesbih ettiği gerçeği açığa çıkacaktır.
Nefsin (İnsanın) Tekâmülü
Birinci Aşama: Akıl ve Hudûs (Sonradan Olma) Delili
İkinci Aşama: Menfaat ve Nimet Sevgisi
Üçüncü Aşama: Elçinin (Vahyin) Gelişi
İlâhi Sevgi-Ek
İlahi Kıskançlık (Gayret)
Kul, şeriat bilgisine ulaştıktan sonra Cennet umudu ve
Cehennem korkusuyla Allah’ı sevebilir. Bu durumda öncelikle kendini korumak
ister, sevgisi esasen kendine yöneliktir.
Kul ayrıca sadece Allah’ın rızasını umarak da Allah’ı
sevebilir. Burada sadece Allah’ı sever.
Allah sevgide ortaklık istemez.
Evrende Allah'tan başka bir "Âşık" (seven) ve
Allah'tan başka bir "Maşuk" (sevilmek istenen) yoktur. Kul, kendi
gözüyle her varlıkta O'nu görmeye başlar.
Allah gizli bir hazineydi, bilinmeyi sevdi ve istedi. Bu
sevginin hararetiyle ilahi bir nefes (Nefes-i Rahmânî) salıverildi.
Bu ilahi nefesten ilk meydana gelen cevhere "Amâ"
denir. Âlemin ilk maddesi, cevheridir. Henüz dış dünyada var olmamış tüm
ruhlar, suretler ve ayan-ı sabiteler bu Amâ cevherinin içinde gizilgüç
(bil-kuvve) halinde bulunmaktaydılar.
Ruh Amâ cevherinin içindeyken Allah’ın "Kün!"
(Ol!) kelamını işitti.
O sesi işitir işitmez duyduğu vecd ve aşkla dış varlık
alanına (vücûd-ı aynî) fırladık ve suretler kazandı.
Ruhâni Sevgi
Ruhânî sevgi, sevgideki bencilce arzular ile fedakarlığı bir
araya getiren dengeli bir köprüdür.
Seven kişi akıl ve ilmi birleştirdiğinde "hekim"
(bilge) olur. Bilge âşık, kâinattaki ve ilişkilerdeki ilâhî düzeni bozmaya
çalışmaz; sevgilinin hakikatini, ondan ne beklediğini bilir.
Sevilen irade sahibi bir varlıksa, âşık onu "kendi
nefsi için değil, sevgilinin kendisi için" sevebilir. Ancak sevilen
iradesiz bir varlıksa (veya taş, ağaç, cansız bir nesneyse), âşık onu ister
istemez kendi nefsi (menfaati) için sevecektir.
Bakire, henüz varlık alanına çıkmamış, potansiyel haldeki
yoklukta ($adem$) bekleyen temiz, bozulmamış hakikattir (Âyan-ı Sâbite).
Tabii Sevgi
Canlılığı sağlayan "hayvânî ruh", nefesten
ibarettir.
İki sevgili kucaklaşıp öpüştüğünde, içlerindeki havayı
(nefesi) karşılıklı olarak emerler.
Nefeslerin bu şekilde iç içe geçmesiyle iki ayrı beden, tek
bir ruhani iklime bürünür. Aşkın fiziki boyutu (tabiî sevgi), ruhani bir
birleşmeye (ittihat) hizmet eder.
Dünyadaki zıtlıklar (sıcak-soğuk, helal-haram, izzet-zillet,
gece-gündüz) tabiatın kaçınılmaz çatışmasıdır. Bu çatışmanın kökeni ilâhî
isimlerin (Esmâ-i Hüsnâ) tecelli alanındaki fazilet yarışıdır.
Alemdeki çokluk ve kavga bu yüzdendir.
Sevginin Adları
El-Hevâ (İlk Düşüş / Ani Eğilim)
Hevâ, bir yıldızın gökten
aniden kayması gibi, aşkın gayb (gizli) aleminden aşığın kalbine birdenbire
düşmesidir.
Buna bir bakış, bir ses duyuş veya bir iyilik (ihsan) görmek
sebep olabilir.
El-Hubb (Halis / Berrak Sevgi)
Nasıl ki bulanık bir su kaba konduğunda bekletilir, tortular
dibe çöker ve üstü berraklaşırsa; kalpteki sevgi de Hak dışındaki tüm
ortaklardan (şirke sebep olan dünyevi bağlardan) temizlendiğinde Hubb adını alır.
El-Işk (Aşırı Sevgi / İstila)
Aşk özü gereği aşığın tüm
varlığını "istila eden" bir sarmaşık gibidir
Aşk, aşığın kanına, etine, damarlarına, kemiklerine öyle bir
nüfuz eder ki, aşığın kendi varlığından geriye hiçbir şey kalmaz.
Âşık artık kime baksa sevgilisini görür, ne işitse
sevgilisinden işitir. Dünyadaki her şey onun için birer aynaya dönüşmüştür: Her
neye baksa 'Bu O'dur!' der.
El-Vedd (Sarsılmaz / Kararlı Sevgi)
Aşkın getirdiği coşkunluk, ayrılık veya kavuşma durumları
aşığın halini değiştiremez. Hoşa giden durumda da, acı veren durumda da âşık
sarsılmaz bir kararlılıkla (sûbut) sevgilisine bağlı kalır.
Sevginin Yanıltmaları
Aşıklar, dış dünyadaki somut bir varlığı (kadını, erkeği,
nesneyi) sevdiklerini sanırlar; oysa gerçekte sevdikleri şey, kendi hayal
dünyalarındaki latif hayaldir (imajdır).
Leylâ kanlı canlı haliyle Kays'ın yanına geldiğinde, Kays
ona "Gözümün önünden çekil git!" der. Çünkü dışarıdaki etten kemikten
Leylâ, Kays'ın kalbinde/hayalinde büyüttüğü o kusursuz, muazzam ve latif Leylâ
imajının yanında sönük kalmaktadır. Dış dünyadaki fiziksel varlık, hayaldeki o
muazzam vuslat lezzetini perdelemektedir.
Âşık, sevgilisini fiziki dünyanın kusurlarıyla değil, kendi
hayal dünyasında ilahi güzellikle donatarak korur.
Aşk akli tedbirleri, planları yerle bir eder; insanı mutlak
bir şaşkınlığa ($hayret$) ve dağılmaya sürükler.
Hz. Yakub, yüzlerce kilometre öteden Hz. Yusuf'un kokusunu
aldığında çocukları ona "Sen hâlâ eski şaşkınlığın (aşkın) içindesin"
demişlerdi.
Aşıkların Bazı Sıfatları
Nühûl / Erime
Çöldeki susuz adam serabı su zanneder ve ona koşar. Yanına
vardığında ise su bulamaz.
İnsan dünyada bir varlığa (sevgiliye, makama, nesneye)
susuzlukla koşar. O nesneye ulaştığında (perde kalktığında) anlar ki, aslında
aradığı o fani nesne değil, o nesnenin arkasındaki tecelli olan Allah'tır. Kul
farkına varmadan Allah onu bu yanılsamayla Kendisine çekmiştir.
Zübûl / Harap Olma
Zübûl, aşığın hem bedeninin hem de ruhunun yeme, içme ve uykuyu
terk ederek solması, bir anlamda "dünyadan el çekmesi" (zühd)
halidir.
Kul, ilahi azamet karşısında eriyerek adeta
"vehmedilmiş hayali bir noktaya" döner.
Sura üfleyecek olan büyük melek İsrafil, kalbine inen ilahi
azamet tecellisi yüzünden her gün kendi nefsinde 70 kat küçülmekte, adeta
boyutsuz bir zerreye dönmektedir.
Gârâm / Helak Olma
Gârâm, aşkın mutlak hakimiyeti altında tamamen yok olmayı
(helak) istemektir.
Şevk
Şevk, sevgiliye kavuşma arzusunun yarattığı ruhani ve
cismani harekettir.
Fani aşklarda, aşık sevgilisine kavuştuğu an ($vuslat$)
sevinmesi gerekirken içini bir korku kaplar: "Ya ayrılırsak?"
korkusu. Bu yüzden kavuşma anında bile şevk ve ıstırap bitmez. Allah'tan
başkasını sevmenin cezasıdır bu.
Allah'ı seven bir kul için ayrılık korkusu yoktur.
Hıyam / Çılgınlık
Beşeri bir aşkta çılgına dönen kişi mekansal olarak
umutsuzca sağa sola koşar, perişan olur.
İlahi aşık belli bir yöne koşmaz; çünkü o hangi yöne baksa,
hangi dilden işitse tecelli edenin tek bir Maşuk (Hakk) olduğunu bilir. Onların
çılgınlığı, evrenin her zerresinde sevgilinin yüzünü görmenin yarattığı muazzam
hayret duygusundandır.
Zefrât / İç Çekişler
Kalp, taşımakta zorlandığı ilahi nuru ve aşk ateşini dışarı
vurmak için derin nefesler alır. Bu nefesler göğüsten çıkarken, tıpkı yanan bir
ateşin çıtırtısı gibi iniltili ve hararetli sesler (zefrât) çıkarır.
Kemed / Gözyaşsız Sevda
Kalbin en derin, en koyu hüznüdür. Bu hüznün içinde gözyaşı
yoktur. Âşık sürekli sessizce "ah" çeker, inler ama bu acının
sebebini kendisi bile ayırt edemez. Bu dilsiz acının tek ilacı, doğrudan
doğruya Sevgili ile meşgul olmaktır. Sevgilinin emirlerini yerine getirmek
(ibadet ve hizmet), aşığın kalbindeki bu ağır sevda yükünü hafifleten tek
ferahlık kapısıdır.
Kur'an'da Âşıkların Vasıfları
Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı
Allah'ın isimleri (Hayy, Alîm, Mürîd, Kadîr...) aralarında
hiçbir boşluk, eksiklik ve gedik kalmayacak şekilde kenetlenmiştir.
Evren (alem), bu isimlerin birbiri ardına kesintisiz tecelli
etmesiyle ayakta durur.
Aşıkların Çeşitli Halleri Hakkında Anlatılan Öyküler
Aşkın Üç Mertebesi
Tabii aşk
Aşk sözleri duyunca eriyip bir su damlasına dönüşen âşık
Âşık, kesafetini (maddi yoğunluğunu) kaybederek aslına
(suya) dönmüştür.
Kelimeler ve harfler sadece "madde/tabiat" üzerinde
fiziksel bir değişim (fena) yaratır.
İlahi Aşk
İlahi aşka tutulan ariflerde dışarıdan hiçbir fiziksel
değişim görünmez. Onlar eriyip yok olmazlar, aksine İlahi varlıkla bâkî
kalırlar.
Ruhani Aşk
Hem cismi hem ruhu olan insana hastır.
Fatma binti İbnü'l-Müsenna el-Kurtubî
Kabe'nin örtüsüne sarılıp ağlayan genç kız
Akıl, doğası gereği sınırlandırıcı, bağlayıcı ve mukayyet
kılıcıdır. Bu yüzden meleki makamların ötesine geçemez, gökte kalır.
Âşıkların Bazı Sıfatları
Ruh (Nur) ve Tabiat (Karanlık) bu iki zır kutup çatışma
halindedir. Âşık, bu savaşın kaçınılmaz olarak kurbanı (maktulü) olan kişidir.
Tabiat galebe çalarsa: Âşık karanlığa gömülür, "Hakk’ı
halkta (yaratıklarda) sever."
Kişi, varlığın zahiri ve maddi boyutuna takılıp kalır.
Ruh galebe çalarsa: Vücut evi aydınlanır, âşık "Hakk’da
halkı sever." Tabiatını öldürdüğü için Allah katında bir manevi şehid
olur; diri kalır ve ebediyen rızıklandırılır.
İnsan, Allah'ın hem Zâhir (Görünen) hem Bâtın (Gizli)
isimlerinin aynasıdır. Akıl, bu iki alem (şehadet ve gayb) arasındaki dengeyi
kurmakla görevlidir.
Ne zaman ki Allah âşığa "Leysel mîslihi şey’ün"
(O’na benzer hiçbir şey yoktur) ismiyle (yani mutlak tenzih ve benzersizlik
tecellisiyle) tecelli eder, o an âşığın dengesi bozulur. Akıl bu mutlak
sonsuzluk karşısında "bağlama" (ikaal) işlevini yitirir ve âşık telef
olur. Akıl gidince, şer'i yükümlülük sınırlarının da ötesinde bir hayret
makamına geçilir.
Dünya bir meşakkat yeridir. Ruh ile beden arasındaki bileşim
(terkip), İlahi bir kıskançlık (gayret) barındırır. Allah, kullarının
Kendisinden başkasıyla oyalanmasını istemediği için ölümü bir imtihan köprüsü
yapmıştır.
İnsanın boğazından, göğse ve kalbe en uzak/en derin noktadan
çıkan ilk harfler "Ha" ve "Hemze"dir (yani "Ah"
sesidir). Bu yüzden ah çekmek, doğrudan kalbin, sevginin ve Rahmanî nefesin
insan bedenindeki yansımasıdır.
Allah, insanı tüm aleme ve meleklerin safiyetine tercih
etmiş, ona bütün isimleri öğretmiştir.
"Attığın zaman sen atmadın, Allah attı"
Kul artık müstakil bir fail (özne) değildir, o sadece ilahi
fiillerin üzerinde sergilendiği bir olay mahallidir (mazhardır).
Eğer Allah kulu severse, bu kez Hakk şehadet aleminde (maddi
dünyada) mahv olur (gözlerden gizlenir), kulun fiili üzerinden tecelli ederek
kulu isbat eder.
Allah, sevmediği kulun sesini duymak istemediği için onun
ihtiyacını hemen verir ve onu başından savar.
Allah sevdiği kulun duasını, onun yalvarışındaki o tatlı
sesi, yakarışı işitmekten zevk aldığı için erteler.
Farklı milletlerin Tanrı’yı kendi dillerinde başka
kelimelerle (Allah, Hûda, Tanrı, Createur) çağırması, kulun o anki ontolojik
durumunun (halinin) bir yansımasıdır. Kelimeler ve harfler değişir ama kalbin
yöneldiği "Maksud" (hedeflenen tek anlam) asla değişmez.
"Lâ ilahe illallah" lafzı hiçbir yaratılmış ölçüye
sığmaz. Bütün evren bir kefeye, bu söz diğer kefeye konsa bu söz ağır gelir.
Allah, "Ben göklere ve yere sığmadım, mümin kulumun
kalbine sığdım" buyurur.
Sonsöz
Aşıkların sıfatları saymakla bitmez.
Aynı tecelli iki kez gerçekleşmez ve iki kişiye birden aynı
şekilde görünmez.
Hakk sürekli yeni bir şendedir
Allah'ı yaratıklara benzetmekten, sakın, kesinlikle sakın!
Sevgiliye tam anlamıyla uygun düşen bir seven olmadıkça, o
sıfatlardan hiçbiri sevgiliye rücu etmez.
Eğer kâmil bir aşık (kul) yoksa, o aşk sıfatları yeryüzünde
hakkıyla açığa çıkamaz.
Kul, Hakk'ın sevgisine tam bir teslimiyetle ayna olduğunda,
aşk sıfatları döner ve yine Hakk’ta kemale erer.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder