İbn
Arabi - Kalbin Hâkimliği -
Notlar
Mütercim: Şemsettin Yeltekin, Gelenek Yayınları, 2020
Muhyiddin ibn Arabi
Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed el-Hâtimî et-Tâî
1165 (Hicri 560) yılında Endülüs’ün (İspanya)
güneydoğusundaki Mürsiye (Murcia) şehrinde doğdu.
Babası Ali b. Muhammed hem dönemin hükümdarının hem de ünlü
filozof İbn Rüşd’ün yakın dostuydu.
Mürsiye'nin Almohadlar (Muvahhidler) tarafından ele
geçirilmesinin ardından aile İşbiliye'ye taşındı. İbn Arabî burada geleneksel
eğitimine (Kur'an, Hadis, Fıkıh, Dilbilgisi) başladı. Delikanlılık çağında
Kurtuba'da babasının dostu olan ünlü filozof İbn Rüşd ile tarihi görüşmesini
gerçekleştirdi.
20 yaşında Ebû'l-Abbas Ahmed el-Ureynî’nin meclisinde tövbe
ederek fiilen tasavvuf yoluna intisap etti.
1193'te Tunus'a gitti. 1194'te Fas'a geçerek ulema ve
şeyhlerle görüştü; ebced ve havas ilimlerine dair bilgiler edindi. 1198'de
Meriye'de inzivaya çekildi ve bir mürşide ihtiyaç duymadan tasavvufa girmeyi
anlatan ünlü eseri Mevâkiu’n-Nücûm'u yazdı.
Kahire üzerinden Mekke'ye ulaştı. Kâbe imamı Mekînüddin Şücâ
ile dost oldu. Başyapıtı olan Fütûhât-ı Mekkiyye'yi Mekke'de yazmaya başladı.
Anadolu Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus’un davetiyle
Konya'ya geldi.
Sadreddin Konevî'yi yetiştirdi. Evhadüddîn-i Kirmânî ile
burada dostluk kurdu.
Bağdat'ta Avârifü’l-Maârif müellifi Şehâbeddin es-Sühreverdî
ile bir araya geldi. İki üstadın hiç konuşmadan sadece bakışarak anlaştıkları
rivayet edilir.
Ömrünün son yıllarını Şam'da geçirdi.
1229 Ramazan'ında rüyasında Hz. Peygamber’i görerek onun
emriyle Fusûsü’l-Hikem'i kaleme aldı. 10 Kasım 1240 (22/28 Rebîülâhir 638)
tarihinde 75 yaşında Şam'da vefat etti ve Kasiyun Dağı eteğindeki Salihiye
köyüne defnedildi.
Batı (Endülüs/Mağrib) tasavvuf okulu ile Doğu tasavvuf
okulunu birleştirmiştir.
“Ben aşk dinini anlatıyorum.
Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,
Bu din benim dinim, benim imanımdır.”
Kalbin Hâkimliği
Sembolik Mîrac
âlik yitirdiğini (hakikati) ararken, karşılaştığı o nurani
genç (Akl-ı Evvel veya kendi hakikati) "Ben de bulduğuma çağırıyorum"
der. Genç, Sâlik'e şoke edici bir şey söyler: "Geri dön; bütün sır senin
içindedir." Hakikat dışarıda, Mekke'de, Medine'de veya Kudüs'te değil;
insanın kendi kalbindedir.
İnsanın kendi içindeki hakikatle arasında üç perde vardır:
Kızıl Yakut (Zât Perdesi): Varlığın özüne dair hayret
perdesi.
Gri Yakut (Sıfatlar Perdesi): İlahi sıfatların kâinattaki
tecellilerinin yarattığı perde.
Sarı Yakut (Fiiller Perdesi): Sebep-sonuç ilişkilerinin
(nedenselliğin) yarattığı ayrılık perdesi.
Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği)
Evrende Hakk'tan başka gerçek bir varlık yoktur. Kulun
sığınacağı, kaçacağı, var olacağı yegane zemin yine O'nun zâtıdır.
Vahdet-i Şühûd (Görüşün Birliği)
Kul, dış dünyadaki çokluğu (kesreti) bir serap gibi görür. O
illüzyon bittiğinde, her şeyin arkasında sadece Allah'ın şuhûdunu (görünüşünü)
idrak eder.
Hikmetin iki yolu
Nefsani Nazari Hikmet / Sözel/Teorik
"Bana eşyanın
hakikatini göster"
Cismani Ameli Hikmet / Fiili
"Allah’ın ahlakıyla
ahlaklanın"
Hikmet ilmi
Hikmet İlminin İki Kutbu
Güney Kutbu
(Gayb / Melekût)
Ruhaniler İklimi
Baki / Kalıcı olanlar
Doğusu: Hak Teâlâ
Batısı: İnsanın Nefsi
Kuzey Kutbu
(Şehadet / Mülk)
Cisimler İklimi
Fani / Yok olacak olanlar
Doğusu: İlk Sema / Sidre
Batısı: Hutama (Yeryüzü)
İki Doğunun ve İki Batının Rabbi
Vacibü'l-Vücud: Zaman, mekân, mahal ve sebepten münezzehtir;
her şeyin kaynağıdır. Yunanlılar buna Vacibü'l-Vücud, Süryaniler İlah, Araplar
ise ALLAH der.
Kendi kendine kaim olamayan mümkünler iki ana sınıfa ayrılır:
Cevherler, Arazlar
Cevherler
Akıl: Maddeden tamamen
soyut, sadece yaratım ve illiyet nazarıyla bakan ilk nurdur.
Nefis: Cisimleri yöneten
güçtür.
Nefsin üç türü vardır:
Feleki Nefis: Göksel
cisimleri idare eder, makulleri bilfiil bilir.
Beşeri Nefis: İnsanı idare
eder.
Bitkisel/Hayvani Nefis:
Beslenme, büyüme ve üremeyi yönetir.
Heyuli: Maddenin henüz
şekil almamış, ilk potansiyel ham halidir.
Suret: Heyuliye biçim ve
karakter kazandıran formdur.
Cisim: Heyuli ve suretin
birleşmesinden doğan, 3 boyutu (uzunluk, genişlik, derinlik) olan somut
varlıktır
Arazlar
Var olmak için bir cevhere muhtaçtırlar.
1. Kemiyet (Nicelik) / Cismin miktarı, boyutları (Uzunluk,
genişlik, derinlik).
2. Keyfiyet (Nitelik) / Cevherin halleri ve özellikleri
(Sıcaklık, soğukluk, ışık, karanlık).
3. Eyne (Mekân) / Cevherin bir yerde, bir cihette bulunması
("Nerede?" sorusunun cevabı).
4. Vaz' (Konum) / Parçaların birbirine ve dış dünyaya göre
duruşu (Oturmak, ayakta durmak).
5. Mülk (İyelik) / Cevherin kendisiyle birlikte hareket eden
bir şeyle kuşatılması (Gömlek giymek, yüzük takmak).
6. Muzaf (Görelilik) / Cevherin başka varlıklara olan
nispeti (Yakınlık, uzaklık, babalık, kardeşlik).
7. Meta (Zaman) / Cevherin bir zaman diliminde bulunması ("Ne
zaman?" sorusunun cevabı).
8. Fiil (Etki) / Başkasına
tesir etmek, etken olmak (Yakmak, kesmek).
9. İnfial (Edilgi) / Başkasından etkilenmek, değişime
uğramak (Yanmak, kesilmek / Helak
olmanın sınırı).
İlme'l-Yakîn
Ruh ilahi emanetlerin taşıyıcısıdır; parlatılmış bir aynadır
ki insan kendi hakikatini onda görür.
Rabb ile Konuşma
Âriflerin Gemisi
Geminin iki ayağı Celâl ve Cemâl tecellileridir. Kul daima
korku ve ümit arasındadır.
Şeriat, geminin yönünü ve sınırını belirler.
Zikirler ve kalbe gelen manevî haller rüzgâr ve dalgalardır.
Rota Allah’ın ismindeki elif ile başlar; "Rabbinin
adıyla oku!" hakikatiyle nihayete erer.
Hak, kulun sırrında vasıtasız konuştuğu an; Hak'tan gelen
hitap ile kulun o hitabı anlaması eş zamanlıdır." Kulun idraki hitaptan
geri kalıyorsa, o kelâm ilahî değildir, nefsin veya vehmin bir fısıltısıdır.
Aşk
Sevginin Katmanları
A) Ruhî
B) Kalbî
C) Nefsî
D) Aklî
Hevâ: Şer'î (dinî) bir
izin ve sınır olmaksızın, tamamen beşerî ve hayvani duyguların tatminine
yönelik sevgidir. Kaynağı nefstir.
Aşk: Kalbin en derindeki
siyah noktacığına (Süveydâ-i Kalb) yerleşen, kulun gayretiyle değil, sadece
ilâhî bir hibe (armağan) olarak gelen sevgidir. Şiddetlendikçe akla hayret verir.
Kalp, Allah’ın Kulda Baktığı Yerdir
İnsan bir hakikati gaybî olarak bilmediğinde ona iman eder.
Ancak o hakikat kul için apaçık bir bilgiye (ilm/marifet)
dönüştüğünde, kişi "görmediğine inanma" (iman) makamından
"gördüğünü bilme" makamına geçer.
Aklın Sınırı
Zât ile Ulûhiyet (İlahlık vasfı) arasındaki fark
Ulûhiyet (İlahlık Vasfı)
Akledilebilir ama keşfedilemez.
Zât (Mutlak Öz)
Keşfedilebilir ama akledilemez.
Kul burada fena bulur (yok olur).
Kul (mukayyet/sınırlı), Zât (mutlak) ile hiçbir yönden bir
araya gelemez.
"Allah Vardı ve Beraberinde Hiçbir Şey Yoktu"
Saf akılla tenzih (Allah'ı yaratılmışlara benzetmemek)
yapmaya çalışmak
Akıl, zahiri teşbih ayetlerinden kaçarken kendi zihninde
soyut bir kavram üretir. Sonra Allah'ı bu kendi ürettiği kavrama benzetir.
Ulûhiyet hem tenzihi hem teşbihi aynı anda doğrular. Çünkü
O, hem "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur" sırrıyla münezzehtir; hem de
"O, işitendir, görendir" vasfıyla tecelli eder.
Sufiler ise teslimiyetle birlikte Zâti Şühûda (müşahedeye)
ulaşırlar; fakat bu müşahede zihni bir bilgi olmadığı için lafızlarla başkasına
aktarılamaz.
Hakîkat-i Muhammediyye
İlk Mevcud'un İsimleri: İlk Akıl, Küllî Ruh, Yüce Kalem,
Arş, Yaratıcı Hak, Apaçık İmam, Ruhların Ruhu ve Muhammedî Hakikat.
Bu ilk mevcudun ve ondan türeyen her varlığın iki yüzü
vardır:
Bunlardan biri Varlık Kaynağına bakar diğeri Yaratıcısına bakar.
Yaratıcısına bakan bu özel yüze Vech-i Hâs denir.
Kul bu özel yüzle Allah’a dua edip O'na yöneldiğinde,
aradaki bütün kozmik sebepler, felekler ve aracılar hükmünü yitirir. Akıl
devreden çıkar, kul doğrudan Hakk'ın Kuddüs isminin tecellisine girer.
İnsan fıtratı mutlak bir İlah'a tapmaya programlanmıştır.
Ölümlü, aciz ve muhtaç bir varlığa ilahlık yakıştırmak
(şirk), o varlıklara ve kendi nefsine zulmetmektir. Bu yüzden ahirette o
tapılan putlar ve varlıklar, kendilerine tapanlardan uzaklaşacak, onları
suçlayacaktır.
Varlıkların bir kısmının hayatı duyularımıza zahirdir
(insan, hayvan); bir kısmının hayatı ise gizlidir (taş, dağ, toprak).
"O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur"
Her şey kendi dilince Allah'ı hamd ile tesbih eder ama insan
bunu işitemez.
Sureti ve cismi olmayan, zamandan ve mekândan münezzeh olan
hakikatler (en başta Allah’ın Zâtı) zihinde tasavvur edilemez
(şekillendirilemez).
Çünkü insanın tasavvur etmesi, onun tahayyül (hayal) gücüyle
sınırlıdır.
Suret kabul etmeyen hakikatler de pekâlâ malum (bilinen)
olabilir.
Allah'ın sıfatları Zât'a eklemlenen zait (dışarıdan eklenen)
nesneler veya cevherler değildir.
Zât tek bir hakikattir (ayn), ancak yöneldiği objelerin
çeşitliliğine göre isimler ve hükümler alır.
Dünyadaki nesneler cevherlik (öz) bakımından var edildikten
sonra ebediyen yok olmazlar. Ancak renkler, şekiller, ölçüler ve oluşlar birer
arazdır. Arazlar, var olduğu andan hemen sonraki an kendini yok eder. Allah,
her an yeni bir araz giydirerek kâinatı yeniden yaratır.
Kâinat her an yokluğa düşer ve her an yeniden var edilir.
İnsan kendi nefsinin, ruhunun, bilincinin künhünü (özünü)
idrak etmekten acizdir. İnsan nefsi, çıkılacak sahili olmayan bir denizdir.
Kendi nefsinin sırrını çözemeyen insan, kendisini var eden
Mutlak Zât’ı nasıl idrak edebilir?
İsimler Zât'a dair hükümlerdir.
Biz Allah'ı ancak bize vahyettiği isimleri kadar
anlayabiliriz. Bu yüzden teşbih ve tenzih Allah’ın Zât’ı ile değil, sadece
İsimleri ile ilgilidir.
Ulûhiyet: Zât’ın bütün mümkün varlıklara yönelmesi.
İlim: Varlık veya yokluk olarak tahakkuk etmiş tüm
hakikatlere yönelmesi.
İrade / Meşiyet: Mümkün varlık için caiz olan seçeneklerden
birini tayin etmesi.
Kudret: Kevni (kâinatı) icat etmek üzere taalluk etmesi.
Kelâm / İşitme / Görme: Duyurma, anlama ve nura yönelme
biçimleri.
Yaratılışın Nedeni: Allah mahlûkatı, Kendi Zâtı kemal bulsun
diye değil, "bilinmeyen bir hazine" iken marifet mertebeleri kâinatta
tamamlansın, kâinat O'nu bilip tanısın diye yaratmıştır.
İlme’l Yakîn: Allah’ın seninle (senin varlığının O'na delil
olmasıyla) bilinmesidir.
Ayne’l Yakîn: Zât’ın senin gözünle değil, Kendi gözüyle
müşahede edilmesidir. Bu makamda senin özün, çizgilerin ve hükümlerin tamamen
yok olur (fena).
Hakka’l Yakîn: Bu yok oluştan (fena) sonra, Ulûhiyetin
yeniden bu zâta (kula) nispet edilmesidir (beka).
Asanın Sırrı
Hz. Musa doğacağı zaman Firavun’un binlerce erkek çocuğunu
öldürtmesi, zahirde büyük bir zulümdür. Öldürülen her çocuk
"Musa’dır" diye, yani onun yüzünden öldürülmüştür.
Bu çocukların uğruna feda oldukları hayatlar ve onlara
verilmiş olan tüm ruhani istidatlar/kuvvetler, potansiyel olarak Hz. Musa’ya
aktarılmıştır. Musa, tek bir beden gibi görünse de aslında binlerce masum ruhun
enerjisini ve faal yetilerini kendinde toplayarak doğmuştur.
Hz. Musa’nın bir sandığa konulup Nil Nehri’ne bırakılması
Su, hayat veren ilmi temsil eder. Musa’nın suya bırakılması,
beşeriyet sandığının içine konulmuş olan insan ruhunun, beden vasıtasıyla ilim
denizine salınmasıdır.
"Allah, Âdem'i Kendi suretinde yarattı" hadisinin
manası, İlahi Hazret’in (Zat, Sıfat ve Fiillerin) bütünüyle insanda cem
olmasıdır.
Hayret içinde olan insan duramaz, sürekli hareket eder.
Hareket ise hayattır, sükûn (hareketsizlik) ise ölümdür.
Peygamberler hitaplarını en alt anlayış düzeyine (avama)
göre ayarlarlar. Avam, sunulan şeriatı güzel bir "kaftan" (elbise)
gibi görür ve biçimine hayran kalır.
Derin düşünce sahipleriyse "Peygamber bu elbiseyi neden
giydi, arkasındaki sır ne?" diyerek kaftanın altındaki hikmet incilerini
ararlar.
Kazâ ve Kader
A’yân-ı Sâbite
Henüz dünya sahnesine çıkmamış olan her varlığın Allah'ın
ilmindeki şekilsiz özüdür (çekirdeği/tohumudur).
Kaza: Cenab-ı Hakk’ın, bu a’yân-ı sâbitelerin ezelde kendi
kabiliyetlerine göre muhtelif mertebelerde açığa çıkmalarına hükmetmesidir.
Kader: Kazanın zaman ve mekân boyutunda ayrıntılanmasıdır.
Kaza zamansız bir karar iken; kader, hangi saatte, hangi sebeple ve nerede
dünyaya geleceğinin ölçülendirilmesidir.
Allah, aslı temiz olan bir ferdi zorla fenalığa sürüklemez.
Herkes bu âlemde kendi ezeli potansiyelini (istidadını) sergilemektedir.
Kelimeler Hazinesi
Velâyet (Esas ve Baki): Allah’ın "el-Velî" isminin
tecellisidir. Kulun Hak'ta fani olmasıyla başlar; özdür, ebedidir, hem dünyada
hem ahirette bakidir. Kâinatı içten ve dıştan kaplayan bir kalptir.
Nübüvvet ve Risâlet (Arızî ve Geçici): Beşeriyete yönelmek,
halkı davet etmek için sonradan konulmuş, dünyaya ait arızî bir rütbedir. Hz.
Muhammed ile nihayete ermiştir.
Herkes kendi esmasının (Mudil, Kahhâr veya Rahmân) hükmünde
ama sınırlarını bilmeden çalışır.
Her diri şey sudan yaratılmıştır. Arş da (cisimler âlemi) su
üzerinde yükselmiştir, çünkü diri olanın varlığı ancak hayat veren suyla
korunabilir; su çekilirse parçalar dağılır (ölüm).
Sabrın tanımı
Nefsi şikâyetten alıkoymak değil; nefsi Allah’tan başkasına
(gayrısına) şikâyet etmekten alıkoymaktır.
Kulun doğrudan Allah'a yakarması ve belanın gitmesini
istemesi sabrına eksiklik getirmez.
Kul belaya uğradığında Allah’a iltica etmelidir.
Kelimelerin Tılsımı
Gören ve görülen, var eden ve var olan, arif ve maruf, vücud
ve mevcud... Bunların hepsi aynıdır, tek bir şeydir.
Her kap, içinde ne varsa onu dışa sızdırır.
Tasavvufun Anahtar Terimleri
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder