4 Şubat 2026 Çarşamba

İbn Arabi - Kalbin Hâkimliği - Notlar

İbn Arabi - Kalbin Hâkimliği - Notlar

Mütercim: Şemsettin Yeltekin, Gelenek Yayınları, 2020

 


Muhyiddin ibn Arabi

Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed el-Hâtimî et-Tâî

1165 (Hicri 560) yılında Endülüs’ün (İspanya) güneydoğusundaki Mürsiye (Murcia) şehrinde doğdu.

Babası Ali b. Muhammed hem dönemin hükümdarının hem de ünlü filozof İbn Rüşd’ün yakın dostuydu.

 

Mürsiye'nin Almohadlar (Muvahhidler) tarafından ele geçirilmesinin ardından aile İşbiliye'ye taşındı. İbn Arabî burada geleneksel eğitimine (Kur'an, Hadis, Fıkıh, Dilbilgisi) başladı. Delikanlılık çağında Kurtuba'da babasının dostu olan ünlü filozof İbn Rüşd ile tarihi görüşmesini gerçekleştirdi.

 

20 yaşında Ebû'l-Abbas Ahmed el-Ureynî’nin meclisinde tövbe ederek fiilen tasavvuf yoluna intisap etti.

 

1193'te Tunus'a gitti. 1194'te Fas'a geçerek ulema ve şeyhlerle görüştü; ebced ve havas ilimlerine dair bilgiler edindi. 1198'de Meriye'de inzivaya çekildi ve bir mürşide ihtiyaç duymadan tasavvufa girmeyi anlatan ünlü eseri Mevâkiu’n-Nücûm'u yazdı.

 

Kahire üzerinden Mekke'ye ulaştı. Kâbe imamı Mekînüddin Şücâ ile dost oldu. Başyapıtı olan Fütûhât-ı Mekkiyye'yi Mekke'de yazmaya başladı.

 

Anadolu Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus’un davetiyle Konya'ya geldi.

Sadreddin Konevî'yi yetiştirdi. Evhadüddîn-i Kirmânî ile burada dostluk kurdu.

 

Bağdat'ta Avârifü’l-Maârif müellifi Şehâbeddin es-Sühreverdî ile bir araya geldi. İki üstadın hiç konuşmadan sadece bakışarak anlaştıkları rivayet edilir.

 

Ömrünün son yıllarını Şam'da geçirdi.

1229 Ramazan'ında rüyasında Hz. Peygamber’i görerek onun emriyle Fusûsü’l-Hikem'i kaleme aldı. 10 Kasım 1240 (22/28 Rebîülâhir 638) tarihinde 75 yaşında Şam'da vefat etti ve Kasiyun Dağı eteğindeki Salihiye köyüne defnedildi.

 

Batı (Endülüs/Mağrib) tasavvuf okulu ile Doğu tasavvuf okulunu birleştirmiştir.

 

“Ben aşk dinini anlatıyorum.

Ve hangi yöne yönelirse yönelsin,

Bu din benim dinim, benim imanımdır.”

 

Kalbin Hâkimliği

Sembolik Mîrac

âlik yitirdiğini (hakikati) ararken, karşılaştığı o nurani genç (Akl-ı Evvel veya kendi hakikati) "Ben de bulduğuma çağırıyorum" der. Genç, Sâlik'e şoke edici bir şey söyler: "Geri dön; bütün sır senin içindedir." Hakikat dışarıda, Mekke'de, Medine'de veya Kudüs'te değil; insanın kendi kalbindedir.

 

İnsanın kendi içindeki hakikatle arasında üç perde vardır:

Kızıl Yakut (Zât Perdesi): Varlığın özüne dair hayret perdesi.

Gri Yakut (Sıfatlar Perdesi): İlahi sıfatların kâinattaki tecellilerinin yarattığı perde.

Sarı Yakut (Fiiller Perdesi): Sebep-sonuç ilişkilerinin (nedenselliğin) yarattığı ayrılık perdesi.

 

Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği)

Evrende Hakk'tan başka gerçek bir varlık yoktur. Kulun sığınacağı, kaçacağı, var olacağı yegane zemin yine O'nun zâtıdır.

 

Vahdet-i Şühûd (Görüşün Birliği)

Kul, dış dünyadaki çokluğu (kesreti) bir serap gibi görür. O illüzyon bittiğinde, her şeyin arkasında sadece Allah'ın şuhûdunu (görünüşünü) idrak eder.

 

Hikmetin iki yolu

Nefsani Nazari Hikmet / Sözel/Teorik

"Bana eşyanın hakikatini göster"

 

Cismani Ameli Hikmet / Fiili

"Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın"

 

Hikmet ilmi

Hikmet İlminin İki Kutbu

Güney Kutbu

(Gayb / Melekût)

Ruhaniler İklimi

Baki / Kalıcı olanlar

Doğusu: Hak Teâlâ

Batısı: İnsanın Nefsi

 

Kuzey Kutbu

(Şehadet / Mülk)

Cisimler İklimi

Fani / Yok olacak olanlar

Doğusu: İlk Sema / Sidre

Batısı: Hutama (Yeryüzü)

 

İki Doğunun ve İki Batının Rabbi

 

Vacibü'l-Vücud: Zaman, mekân, mahal ve sebepten münezzehtir; her şeyin kaynağıdır. Yunanlılar buna Vacibü'l-Vücud, Süryaniler İlah, Araplar ise ALLAH der.

 

Kendi kendine kaim olamayan mümkünler iki ana sınıfa ayrılır: Cevherler, Arazlar

 

Cevherler

Akıl: Maddeden tamamen soyut, sadece yaratım ve illiyet nazarıyla bakan ilk nurdur.

Nefis: Cisimleri yöneten güçtür.

Nefsin üç türü vardır:

Feleki Nefis: Göksel cisimleri idare eder, makulleri bilfiil bilir.

Beşeri Nefis: İnsanı idare eder.

Bitkisel/Hayvani Nefis: Beslenme, büyüme ve üremeyi yönetir.

Heyuli: Maddenin henüz şekil almamış, ilk potansiyel ham halidir.

Suret: Heyuliye biçim ve karakter kazandıran formdur.

Cisim: Heyuli ve suretin birleşmesinden doğan, 3 boyutu (uzunluk, genişlik, derinlik) olan somut varlıktır

 

Arazlar

Var olmak için bir cevhere muhtaçtırlar.

1. Kemiyet (Nicelik) / Cismin miktarı, boyutları (Uzunluk, genişlik, derinlik).

2. Keyfiyet (Nitelik) / Cevherin halleri ve özellikleri (Sıcaklık, soğukluk, ışık, karanlık).

3. Eyne (Mekân) / Cevherin bir yerde, bir cihette bulunması ("Nerede?" sorusunun cevabı).

4. Vaz' (Konum) / Parçaların birbirine ve dış dünyaya göre duruşu (Oturmak, ayakta durmak).

5. Mülk (İyelik) / Cevherin kendisiyle birlikte hareket eden bir şeyle kuşatılması (Gömlek giymek, yüzük takmak).

6. Muzaf (Görelilik) / Cevherin başka varlıklara olan nispeti (Yakınlık, uzaklık, babalık, kardeşlik).

7. Meta (Zaman) / Cevherin bir zaman diliminde bulunması ("Ne zaman?" sorusunun cevabı).

8. Fiil (Etki) / Başkasına tesir etmek, etken olmak (Yakmak, kesmek).

9. İnfial (Edilgi) / Başkasından etkilenmek, değişime uğramak   (Yanmak, kesilmek / Helak olmanın sınırı).

 

İlme'l-Yakîn

Ruh ilahi emanetlerin taşıyıcısıdır; parlatılmış bir aynadır ki insan kendi hakikatini onda görür.

 

Rabb ile Konuşma

Âriflerin Gemisi

Geminin iki ayağı Celâl ve Cemâl tecellileridir. Kul daima korku ve ümit arasındadır.

Şeriat, geminin yönünü ve sınırını belirler.

Zikirler ve kalbe gelen manevî haller rüzgâr ve dalgalardır.

Rota Allah’ın ismindeki elif ile başlar; "Rabbinin adıyla oku!" hakikatiyle nihayete erer.

Hak, kulun sırrında vasıtasız konuştuğu an; Hak'tan gelen hitap ile kulun o hitabı anlaması eş zamanlıdır." Kulun idraki hitaptan geri kalıyorsa, o kelâm ilahî değildir, nefsin veya vehmin bir fısıltısıdır.

 

Aşk

Sevginin Katmanları

A) Ruhî

B) Kalbî

C) Nefsî

D) Aklî

 

Hevâ: Şer'î (dinî) bir izin ve sınır olmaksızın, tamamen beşerî ve hayvani duyguların tatminine yönelik sevgidir. Kaynağı nefstir.

Aşk: Kalbin en derindeki siyah noktacığına (Süveydâ-i Kalb) yerleşen, kulun gayretiyle değil, sadece ilâhî bir hibe (armağan) olarak gelen sevgidir. Şiddetlendikçe akla hayret verir.

 

Kalp, Allah’ın Kulda Baktığı Yerdir

İnsan bir hakikati gaybî olarak bilmediğinde ona iman eder.

Ancak o hakikat kul için apaçık bir bilgiye (ilm/marifet) dönüştüğünde, kişi "görmediğine inanma" (iman) makamından "gördüğünü bilme" makamına geçer.

 

Aklın Sınırı

Zât ile Ulûhiyet (İlahlık vasfı) arasındaki fark

Ulûhiyet (İlahlık Vasfı)

Akledilebilir ama keşfedilemez.

 

Zât (Mutlak Öz)

Keşfedilebilir ama akledilemez.

Kul burada fena bulur (yok olur).

 

Kul (mukayyet/sınırlı), Zât (mutlak) ile hiçbir yönden bir araya gelemez.

 

"Allah Vardı ve Beraberinde Hiçbir Şey Yoktu"

 

Saf akılla tenzih (Allah'ı yaratılmışlara benzetmemek) yapmaya çalışmak

Akıl, zahiri teşbih ayetlerinden kaçarken kendi zihninde soyut bir kavram üretir. Sonra Allah'ı bu kendi ürettiği kavrama benzetir.

 

Ulûhiyet hem tenzihi hem teşbihi aynı anda doğrular. Çünkü O, hem "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur" sırrıyla münezzehtir; hem de "O, işitendir, görendir" vasfıyla tecelli eder.

Sufiler ise teslimiyetle birlikte Zâti Şühûda (müşahedeye) ulaşırlar; fakat bu müşahede zihni bir bilgi olmadığı için lafızlarla başkasına aktarılamaz.

 

Hakîkat-i Muhammediyye

İlk Mevcud'un İsimleri: İlk Akıl, Küllî Ruh, Yüce Kalem, Arş, Yaratıcı Hak, Apaçık İmam, Ruhların Ruhu ve Muhammedî Hakikat.

Bu ilk mevcudun ve ondan türeyen her varlığın iki yüzü vardır:

Bunlardan biri Varlık Kaynağına bakar diğeri Yaratıcısına bakar. Yaratıcısına bakan bu özel yüze Vech-i Hâs denir.

Kul bu özel yüzle Allah’a dua edip O'na yöneldiğinde, aradaki bütün kozmik sebepler, felekler ve aracılar hükmünü yitirir. Akıl devreden çıkar, kul doğrudan Hakk'ın Kuddüs isminin tecellisine girer.

 

İnsan fıtratı mutlak bir İlah'a tapmaya programlanmıştır.

Ölümlü, aciz ve muhtaç bir varlığa ilahlık yakıştırmak (şirk), o varlıklara ve kendi nefsine zulmetmektir. Bu yüzden ahirette o tapılan putlar ve varlıklar, kendilerine tapanlardan uzaklaşacak, onları suçlayacaktır.

 

Varlıkların bir kısmının hayatı duyularımıza zahirdir (insan, hayvan); bir kısmının hayatı ise gizlidir (taş, dağ, toprak).

"O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur"

Her şey kendi dilince Allah'ı hamd ile tesbih eder ama insan bunu işitemez.

 

Sureti ve cismi olmayan, zamandan ve mekândan münezzeh olan hakikatler (en başta Allah’ın Zâtı) zihinde tasavvur edilemez (şekillendirilemez).

Çünkü insanın tasavvur etmesi, onun tahayyül (hayal) gücüyle sınırlıdır.

Suret kabul etmeyen hakikatler de pekâlâ malum (bilinen) olabilir.

 

Allah'ın sıfatları Zât'a eklemlenen zait (dışarıdan eklenen) nesneler veya cevherler değildir.

Zât tek bir hakikattir (ayn), ancak yöneldiği objelerin çeşitliliğine göre isimler ve hükümler alır.

 

Dünyadaki nesneler cevherlik (öz) bakımından var edildikten sonra ebediyen yok olmazlar. Ancak renkler, şekiller, ölçüler ve oluşlar birer arazdır. Arazlar, var olduğu andan hemen sonraki an kendini yok eder. Allah, her an yeni bir araz giydirerek kâinatı yeniden yaratır.

Kâinat her an yokluğa düşer ve her an yeniden var edilir.

 

İnsan kendi nefsinin, ruhunun, bilincinin künhünü (özünü) idrak etmekten acizdir. İnsan nefsi, çıkılacak sahili olmayan bir denizdir.

Kendi nefsinin sırrını çözemeyen insan, kendisini var eden Mutlak Zât’ı nasıl idrak edebilir?

 

İsimler Zât'a dair hükümlerdir.

Biz Allah'ı ancak bize vahyettiği isimleri kadar anlayabiliriz. Bu yüzden teşbih ve tenzih Allah’ın Zât’ı ile değil, sadece İsimleri ile ilgilidir.

 

Ulûhiyet: Zât’ın bütün mümkün varlıklara yönelmesi.

 

İlim: Varlık veya yokluk olarak tahakkuk etmiş tüm hakikatlere yönelmesi.

 

İrade / Meşiyet: Mümkün varlık için caiz olan seçeneklerden birini tayin etmesi.

 

Kudret: Kevni (kâinatı) icat etmek üzere taalluk etmesi.

 

Kelâm / İşitme / Görme: Duyurma, anlama ve nura yönelme biçimleri.

 

Yaratılışın Nedeni: Allah mahlûkatı, Kendi Zâtı kemal bulsun diye değil, "bilinmeyen bir hazine" iken marifet mertebeleri kâinatta tamamlansın, kâinat O'nu bilip tanısın diye yaratmıştır.

 

İlme’l Yakîn: Allah’ın seninle (senin varlığının O'na delil olmasıyla) bilinmesidir.

Ayne’l Yakîn: Zât’ın senin gözünle değil, Kendi gözüyle müşahede edilmesidir. Bu makamda senin özün, çizgilerin ve hükümlerin tamamen yok olur (fena).

Hakka’l Yakîn: Bu yok oluştan (fena) sonra, Ulûhiyetin yeniden bu zâta (kula) nispet edilmesidir (beka).

 

Asanın Sırrı

Hz. Musa doğacağı zaman Firavun’un binlerce erkek çocuğunu öldürtmesi, zahirde büyük bir zulümdür. Öldürülen her çocuk "Musa’dır" diye, yani onun yüzünden öldürülmüştür.

 

Bu çocukların uğruna feda oldukları hayatlar ve onlara verilmiş olan tüm ruhani istidatlar/kuvvetler, potansiyel olarak Hz. Musa’ya aktarılmıştır. Musa, tek bir beden gibi görünse de aslında binlerce masum ruhun enerjisini ve faal yetilerini kendinde toplayarak doğmuştur.

 

Hz. Musa’nın bir sandığa konulup Nil Nehri’ne bırakılması

Su, hayat veren ilmi temsil eder. Musa’nın suya bırakılması, beşeriyet sandığının içine konulmuş olan insan ruhunun, beden vasıtasıyla ilim denizine salınmasıdır.

 

"Allah, Âdem'i Kendi suretinde yarattı" hadisinin manası, İlahi Hazret’in (Zat, Sıfat ve Fiillerin) bütünüyle insanda cem olmasıdır.

 

Hayret içinde olan insan duramaz, sürekli hareket eder. Hareket ise hayattır, sükûn (hareketsizlik) ise ölümdür.

 

Peygamberler hitaplarını en alt anlayış düzeyine (avama) göre ayarlarlar. Avam, sunulan şeriatı güzel bir "kaftan" (elbise) gibi görür ve biçimine hayran kalır.

Derin düşünce sahipleriyse "Peygamber bu elbiseyi neden giydi, arkasındaki sır ne?" diyerek kaftanın altındaki hikmet incilerini ararlar.

 

Kazâ ve Kader

A’yân-ı Sâbite

Henüz dünya sahnesine çıkmamış olan her varlığın Allah'ın ilmindeki şekilsiz özüdür (çekirdeği/tohumudur).

 

Kaza: Cenab-ı Hakk’ın, bu a’yân-ı sâbitelerin ezelde kendi kabiliyetlerine göre muhtelif mertebelerde açığa çıkmalarına hükmetmesidir.

 

Kader: Kazanın zaman ve mekân boyutunda ayrıntılanmasıdır. Kaza zamansız bir karar iken; kader, hangi saatte, hangi sebeple ve nerede dünyaya geleceğinin ölçülendirilmesidir.

 

Allah, aslı temiz olan bir ferdi zorla fenalığa sürüklemez. Herkes bu âlemde kendi ezeli potansiyelini (istidadını) sergilemektedir.

 

Kelimeler Hazinesi

Velâyet (Esas ve Baki): Allah’ın "el-Velî" isminin tecellisidir. Kulun Hak'ta fani olmasıyla başlar; özdür, ebedidir, hem dünyada hem ahirette bakidir. Kâinatı içten ve dıştan kaplayan bir kalptir.

Nübüvvet ve Risâlet (Arızî ve Geçici): Beşeriyete yönelmek, halkı davet etmek için sonradan konulmuş, dünyaya ait arızî bir rütbedir. Hz. Muhammed ile nihayete ermiştir.

 

Herkes kendi esmasının (Mudil, Kahhâr veya Rahmân) hükmünde ama sınırlarını bilmeden çalışır.

 

Her diri şey sudan yaratılmıştır. Arş da (cisimler âlemi) su üzerinde yükselmiştir, çünkü diri olanın varlığı ancak hayat veren suyla korunabilir; su çekilirse parçalar dağılır (ölüm).

 

Sabrın tanımı

Nefsi şikâyetten alıkoymak değil; nefsi Allah’tan başkasına (gayrısına) şikâyet etmekten alıkoymaktır.

Kulun doğrudan Allah'a yakarması ve belanın gitmesini istemesi sabrına eksiklik getirmez.

Kul belaya uğradığında Allah’a iltica etmelidir.

 

Kelimelerin Tılsımı

Gören ve görülen, var eden ve var olan, arif ve maruf, vücud ve mevcud... Bunların hepsi aynıdır, tek bir şeydir.

Her kap, içinde ne varsa onu dışa sızdırır.

 

Tasavvufun Anahtar Terimleri

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder