İbn Arabî &
Ahmed Avni Konuk - Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme
ve Şerhi - Notlar
Yayına Hazırlayan: Mustafa Tahralı, İz Yayınları, 2004
Takdim
İbn Arabi’nin İnsan Memleketinin Islâhı Hakkında İlâhî
Tedbirler adındaki bu kitabında “tasavvufun özü” dile getirilmiş ve böylece
“salık’' ve “vâsıl”ların faydalanacağı pek çok şeye temas edilmiştir. “Mâlik
"(efendi, devlet başkanı, idâreci) ve "memlûk” (idare olunan, kul
(durumunda olan kimselerin istifâdesine sunulmuştur.
Tedbirât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi
İbn Arabî, bu eseri Şeyh Ebû Muhammed el-Mevrûrî’nin isteği
üzerine, Aristo’ya atfedilen Sırru’l-Esrâr kitabına bir karşılık olarak
yazmıştır.
Eserin temel amacı, devlet yönetimi (siyaset) ile insanın
kendi nefis terbiyesi arasındaki paralelliği ortaya koymaktır.
Tedbîrât-ı İlâhiyye, siyaseti sadece devlet yönetimi olarak
değil, bireyin kendini terbiyesi ve "insân-ı kâmil"in varlık
âlemindeki tasarrufu olarak üç boyutlu ele alır. İnsan vücudu bir ülkeye, ruh
ve yetenekleri ise o ülkenin yöneticilerine benzetilir.
Bu şerh yapılmaksızın sadece tercüme ile iktifâ edilmiş
olsaydı, eserin ne bütününün ne de müşkil ve veciz cümlelerinin gereği gibi
anlaşılması... hemen hemen imkânsız olurdu.
Eğer sen tenzihe kâil olursan Hakk’ı bir kayıt ile
kayıtlayıcı olursun. Eğer hem tenzih ve hem de teşbih ile kâil olursan...
maârifte imam ve efendi olursun.
Bir memleketin yönetim kadrosu, insanın iç dünyasındaki
melekeleri temsil eder:
Hükümdar (Ruh): Vücudun ve varlığın asıl yöneticisi, Hakk'ın
halifesi.
Vezir (Akıl): Hükümdarın müşaviri; o olmadan mülkte
(bedende) hayır yoktur.
Düşman (Şeytan/Hevâ): Nefs-i emmâre ve vesveseler.
Hazine (Hayal): Amellerin ve manevi vasıfların toplandığı
yer.
Adâlet (Denge): Memleketin bekası için şart olan ruh;
"Hükümdar mülkün cesedi, adl ise rûhudur."
Dibace
Yaradılışın Başlangıcı: "Büyük Beyaz İnci"
(Dürre-i Beyzâ)
Allah ilk olarak büyük bir beyaz inci yarattı. Ona Celâl
nazarıyla bakınca inci hayâdan eriyerek su ve ateş oldu
İnci: Hakîkat-i Muhammediyye
veya Akl-ı Evvel mertebesidir.
Celâl Nazarı: Mutlak vücudun mukayyetliğe (sınırlılığa)
tenezzülü ve "gayriyyet" perdesiyle gizlenmesidir.
Su ve Ateş: Yaradılışın temel unsurları olan zıt kutupların
(merkezde ateş, muhitte su) oluşumuna işâret eder.
İnsan, "şecere-i kevnin" (varlık ağacının)
meyvesidir.
Allah, İnsân-ı Kâmil'i esmâ (isimler) ilmiyle teyit ederek
onu yeryüzünde (arz-ı ecsâm) halifesi kılmıştır.
Kâmiller için akıl, ilahi tasarrufların yürütülmesinde bir
"vezir" hükmündedir.
İnsân-ı Kâmil, tüm güçlerini şeriat mizanına göre kullanır.
Küfür ve iman tecellileri onun kabzasında (yetki alanında)
dağıtılır.
Vahdet-i vücud bir "hal" ve "zevk"
meselesidir. Aklı zayıf olanlar bu sırrı duyduklarında şeriatı terk edebilir
(ta'tîl-i şeriat) veya sapkınlığa (dalâlet) düşebilirler.
İnsanın "semâ"sı aklı, "arz"ı bedeni,
"deniz"i ise kalbidir. Kalp, su gibi akan düşüncelerle (havâtır)
doludur.
Kitap, "Memleket-i İnsaniyye"nin (insan ülkesinin)
nasıl yönetileceğini ve ıslah edileceğini anlatır. Tasavvufun özüdür (lübâb).
Kitabın gayesi insanın diğer canlılardan üstünlüğünü ve
"Âlem-i Muhit"in (bütün evrenin) bir özeti olduğunu kanıtlamaktır.
Temhid - i Kitap
Varlığın mertebeleri
Vücûd-i Hakîkî vs. Vücûd-i İzâfî
Hakiki vücud, her türlü kayıttan münezzeh olan Allah'ın
zatıdır ve idrak edilemez. İzafi vücud ise bu hakiki vücudun isim ve sıfatlarla
tecelli ederek sınırlanmış halidir (evren ve içindekiler).
Hakiki vücudun ilk tenezzülü (inişi) "Vahdet"
(Hakikat-i Muhammediyye) mertebesidir. Buradan sırasıyla Vâhidiyyet, Ervâh
(ruhlar), Misâl ve Şehâdet (madde) âlemlerine tenezzül gerçekleşir.
Ağacın özü meyvesinde kâinat ağacının özü de insanda toplanır.
İnsandaki her bir uzuv ve özellik, dış dünyadaki bir unsura
karşılık gelir:
Sular: İnsandaki dört su (gözde tuzlu, burunda tatsız,
kulakta acı, ağızda tatlı), dünyadaki denizlere ve sulara benzer.
Kuvvetler: Âlemdeki dört rüzgar (şimal, cenub vb.),
insandaki dört kuvvete (cezbe, tutma, hazmetme, defetme) karşılıktır.
Unsurlar: Toprak, su, hava ve ateş insanda beden yapısı ve
mizaç olarak mevcuttur.
Varlık Türleri: Âlemdeki melekler, şeytanlar ve hayvanlar;
insandaki takva, öfke, şehvet ve hırs gibi duygularda karşılığını bulur.
Büyük âlem (evren), ilahi isimlerin tecellilerini herhangi
bir seçim hakkı olmaksızın, olduğu gibi ve sınırsızca yansıtır.
Zamandaki en kâmil insan olan "Kutub", Allah'ın
yeryüzündeki halifesidir. İlahi tecelliler önce ona gelir, ondan tüm âleme
dağılır.
Memleket-i İnsaniyyenin Yönetimi
Bir devletteki halife, vezir, kadı, katip, vergi memuru, asker
gibi görevlilerin her birinin insanda manevi bir karşılığı vardır.
İnsan bedeni bir "hilafet makamı"dır. Akıl, kalp
ve nefis arasındaki denge; bir devletin adaleti, savunması ve işleyişi gibidir.
Dünya (şehadet âlemi) en aşağı mertebedir (esfel-i sâfilîn).
Ruh ise yüce âlemdendir.
Mukaddime-i Kitap
Tasavvuf, aklın ötesindeki (akl-ı cüz'înin verasında) batıni
hakikatlerle ilgili olduğu için, sadece zahirle sınırlı kalanlar tarafından
şiddetle inkâr edilir.
İnsanın kalbi bir aynaya benzer. Dünyevi bağlar, günahlar ve
"mâsivâ" (Allah'tan gayrı her şey), bu aynanın üzerindeki toz ve
pastır. Riyazat ve mücahede (nefis terbiyesi) ile bu pas silinirse kalp
saflaşır.
Akıl hükümdar veya halife, Adalet kadı, Düşünce vezir,
Duyular ise devletin memurları veya kâtipleridir.
Birinici Bab
Bedenin Hükümdarından İbaret olan Halife-i Vücûd ve Sûfiyyenin Onun
Hakkında Garazları ve Onları Ta‘bîri Beyânındadır.
“…yeryüzünde bir halife yaratacağım…”
Hakiki tek varlığın (Vâhid-i Hakîkî), "başkasıymış
gibi" (libâs-ı gayriyyet) görünmeye başladığı ilk mertebe ruh
mertebesidir. Buradaki ilk varlığa Ruh-i Küllî,
Akl-ı Evvel veya Kalem-i A'lâ denir.
Kâinattaki halife Hz. Adem'dir (insanlık hakikatidir).
İnsanın kendi varlığında ise halife, beden mülkünü yöneten
Ruh'tur.
Melekler
Müheyyeme Melekleri (Kerûbiyân)
Müdebbir Melekler (Ceberûtiyye)
Göklerdeki işleri yönetenlere yüksek melekût, yeryüzündeki
(doğa olayları gibi) işleri yönetenlere aşağı melekût denir.
Sebeb-i Te’lîf-i Kitâb
İbnArabî, Kuzey Afrika'daki Mûrûr şehrinde Ebû Muhammed
el-Mûrûrî’yi ziyaret eder. Orada, Aristo olduğu tahmin edilen bir
"hakim" tarafından Zü’l-karneyn için yazılmış Sırru’l-Esrâr kitabını
görür. Bu kitap, "büyük mülk" olan dünya devletinin nasıl
yönetileceğine dair bir siyasetnamedir.
Ebû Muhammed, Şeyh’ten bu kitabın bir dengini, ancak insan
vücudu ve ruhu (küçük mülk) için yazmasını ister. Şeyh, bu isteği kabul ederek
dört günden kısa bir sürede bu eseri tamamlar.
Eser hem dünya yöneticileri için (hükümdar hizmetindekiler)
hem de ahiret yolcuları (kendi nefsini yönetmek isteyenler) için faydalıdır.
Âlem-i Emr
Bu âlem, Allah'ın vasıtasız olarak, sadece "Kün"
(Ol) emriyle, doğrudan hitabıyla var ettiği varlıklar alanıdır. Bu mertebede
madde ve zaman yoktur.
Arş, Rahman'ın istiva ettiği (hükmettiği) yerdir. Ruh, tüm
beden mülkünü kuşattığı ve yönettiği için "Arş"a benzetilir.
İnsan-ı Kâmil, Allah'ın isim ve sıfatlarının en net
görüldüğü aynadır.
Varlıktaki her şey Allah'ın bir isminin tecellisidir ve
kendi yerinde bir hikmete mebnidir.
İnsan-ı Kâmil, "her şeyin açıklandığı bir kitap"
(İmâm-ı Mübîn) ve "korunmuş levha" (Levh-i Mahfuz) olarak nitelenir.
İnsan-ı Kâmil, varlık dairesinin merkezidir. Adaleti temsil
eder; çünkü merkezden çevreye (muhît) çizilen tüm çizgiler eşittir.
İkinci Bab
Halifenin Mâhiyyetine ve Hakikatine Dâir Olan Kelâm, Hakkındadır.
Ruhun mahiyeti
Eğer ruh araz olsaydı, "Ruhlar nimetlendirilir veya
azap çekilir" hadisiyle çelişirdi.
Arazlar her an yeniden yaratılır
Ruh ne tam olarak cevher ne de tam olarak arzdır.
Ruh, bi-nefsihî kâim (kendiyle kaim) ve gayr-i mütehayyiz
(yer kaplamayan) bir nurdur.
Ruh, Allah ile alem arasındaki vasıtadır
Alemdeki her şey bu ruhtan gelen ilahi nurlar ve sırlar ile
beslenir.
Üçüncü Bâb
Medîne-i Cisimde İkamet ve Onun Bu Halîfeye Bir Mülk Olması Cihetinden
Tafâsîli Beyânındadır.
İnsan bedeni bir "şehir" (medine), ruh ise bu
şehrin hükümdarıdır.
Ruhun yönetim merkezi "kalp" (saray), veziri ise
"akıl"dır.
Dimağ (beyin), beden şehrinin en yüksek ve manzaralı yeri
Göz, kulak, burun ve ağız; halifenin dış dünyaya açılan
pencereleridir.
Dimağın merkezinde oturan ve halifeye (ruha) danışmanlık
yapan "vezir", akıldır.
Nefs / "halifenin kerîmesi" (soylu eşi/kızı)
Ruh (baba/erkek) ile nefsin (ana/kadın) birleşmesinden
"cisim" meydana gelir.
Nefis, hayvani sıfatlardan (aşırı hırs, öfke vb.) temizlenme
mahallidir.
"Siz nasılsanız öyle idare olunursunuz"
Bir toplumun (raiyyenin) isti'dadı (kabiliyeti ve ahlakı) ne
ise, başındaki imam (halife) da ona göre şekillenir.
Kalp (imam) salih olursa beden (halk) de salih olur. Eğer
bir toplumun isti'dadı iyiyse, Allah onlara o iyiliği temsil eden bir yönetici
verir; yönetici dürüst olduğunda bu dürüstlük tüm halka sirayet eder.
Allah bir kavme yönetici atadığında, o kavmin sırlarını ve
akıllarını o yöneticiye verir. Yani yönetici, temsil ettiği toplumun toplamı
gibidir.
Eğer nefis hevâya (nefsi arzulara) uyarsa "Tağyir"
(değişme, bozulma) vaki olur ve bu haldeki nefse "Nefs-i Emmâre"
(kötülüğü emreden nefis) denir.
Eğer nefis akla uyarsa "Tathîr" (temizlenme) vaki
olur ve şer'an "Nefs-i Mutmainne" (huzura ermiş nefis) adını alır.
Hevâ nefsin dünyaya meyyal, dünyevi arzularının kaynağıdır.
Şehvet / Hevâ'nın yardımcısıdır. Nefse yedi temel dünya
lezzetini (kadın, evlat, altın, gümüş, atlar, hayvanlar ve ekinler) sunarak onu
kandırır.
Ruh, hevâ tarafından kuşatma altında kalınca aslı olan
Allah'a sığınır ve şikâyette bulunur. Bu durum, ruhun kendi aczini, zilletini
ve kul (abd) olduğunu anlamasını sağlar.
Mü'min kişide akıl hem organlara hem de kalbe hakimdir. Her
şey nur ve hayır üzerinedir.
Asi kişide Hevâ organlara (bâdiye) hakimdir ve günah
işletir; ancak Akıl hala kalbe (hâdıra) hakimdir, yani imanları sağlamdır.
Münafık kişide Akıl görünüşte organlara (bâdiye) hakimdir
(müslüman gibi davranırlar); ancak Hevâ kalbe (hâdıra) hakimdir. İçleri bozuk
olduğu için amelleri onları kurtarmaz.
Kâfir kişide Hevâ hem organlara hem de kalbe tamamen
hakimdir.
Tevhid "asıl", amel "fer" (dal)
hükmündedir. Asıl (kalpteki iman) sağlamsa, dallardaki bozulmalar (günahlar)
telafi edilebilir; ancak asıl bozuksa (nifak/küfür), dalların (görünürdeki iyi
işlerin) hükmü yoktur.
Dördüncü Bâb
Akıl ile Hevâ Arasında Kendisi için Harb Vâkı‘ Olan Sebebin Zikri
Hakkındadır
İnsan bedeni bir mülk ve bu mülk üzerinde iki zıt güç (Akıl
ve Hevâ) hak iddia eder.
Ruhun bülûğu / erginliği onun Allah ile kurduğu ezeli bağdır
(Misak/Elest bezmi). Ruh, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına
"Belâ" (Evet) diyerek bu olgunluğunu göstermiştir.
Ruh, kendisine gelen ilahi hitabı anlayacak ve kavrayacak
(taakkul edecek) bir akla sahiptir. Akıl, ruhun veziridir ve ondan sudur
etmiştir.
Ruh, Allah'tan başka hiçbir şeye köle değildir. Evrenin
(muhdesatın) ilkidir ve hürdür.
Ruhun nesebi, "Muhammedî Hakikat"e (Hakikat-i
Muhammediyye) dayanır.
Ruhun görmesi ve işitmesi doğrudan Hakk'ın nuru iledir.
Ruh beden mülkünün tamamına hükmetmek üzere gönderilmiştir.
Ruhun beden mülkünde tam bir halife olabilmesi için şu dört
sıfatın (mükteseb şartlar) tecellisi gerekir:
Necdet (Cesaret): Hiç korkmadan hakikate bağlı kalma, kalp
kuvveti ve sebat. Melekler (ervâh-ı latife) ölüm korkusu taşımadıkları için
doğal olarak şecaat sahibidirler.
Kifâyet (Yönetim Yeteneği): İdare etme kudretidir. Bu,
Hakk'ın iradesiyle tam uyum içinde olmayı gerektirir.
İlim: Hz. Adem'e "esmanın" (isimlerin)
öğretilmesiyle başlayan bu sıfat, her ruhun mayasında vardır ancak dünya
hayatında açığa çıkması için "sa'y" (çaba) gerekir.
Vera' (Takvâ): Haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçınmaktır.
Şeriat "rida" (üst örtü), hakikat ise "izâr" (alt örtü), bu
ikisi halifenin ayıplarını örten ilahi elbiseleridir.
Beden mülkü üzerinde akıl ve hevâ arasındaki egemenlik savaşı
Hevâ cahildir ve kurtuluşun dünyevi arzularda (şehevât)
olduğunu "tahayyül" eder.
Akıl, şeriatın sadece dünya düzeni değil, ahiret saadeti
için de tek yol olduğunu "yakînen" bilir.
Ruhun hakikati nûr (ışık), hevânın hakikati ise nârdır
(ateş). Her biri kendi cinsinden zevk alır. Nâr (hevâ), nûr (şeriat/ruh) ile
karşılaştığında rahatsız olur.
"Allah dileseydi herkesi tek bir ümmet yapardı"
İnsanların fıtratlarındaki (ayn-ı sâbite) farklılıklar
nedeniyle ihtilaf kaçınılmazdır.
Beşinci Bâb
Yalnız İmâma Mahsus Olan İsim ve Onun Sıfatı ve Ahvâli Beyânındadır
"Yerde ve gökte iki ilah olsaydı düzen bozulurdu"
Allah" ismi sadece Cenâb-ı Hakk'a mahsustur
"Halîfe" ismi de mülk üzerinde mutlak otoriteyi
temsil ettiği için aslen tektir.
İki halifenin varlığı kaçınılmaz olarak fitneye, çatışmaya
ve mülkün harabına yol açar.
Beden bir mülktür; ruh bu mülkün halifesi, akıl ise onun
veziridir.
Hayal gücü, beş duyu ve diğer yetiler (kuvâ) bu mülkün
valileri ve memurlarıdır.
Ruh (Halîfe), Hakk'ın isimleriyle ahlaklanmalı (tahalluk) ve
bu ahlakı kendi tebaası olan organlarına ve kuvvelerine yansıtmalıdır.
İnsan, ibadet ederken bile nefsin gizli hilelerinden
(şirkten) sakınmak için teenni ile hareket etmelidir.
Halîfe (Ruh), tebaasına (organlara/halk) her zaman mutlak
birlik (tevhîd) sırrını göstermemelidir.
Eğer hakikat (tevhîd) sürekli zâhir olursa, şeriatın ikiliği
(kul-Allah ayrımı) ortadan kalkar; bu da kulluk vazifelerinin ve toplumsal
düzenin (diyânât) bozulmasına yol açar.
Mutlak tevhîd halinin sürekliliği, insanı sosyal ve şer'î
sorumluluklardan kopararak "meczupluk" haline itebilir; bu da beden
mülkünün dünyada ve ahirette fenâ bulmasına sebep olur.
Siyaset
Akıl beden memleketinin veziridir
Ruh, memleketini yönetirken "Veziri" olan Aklı öne
çıkarmalıdır. Akıl, tebaa (organlar ve duyular) üzerinde ruhun heybetini,
celâlini ve aynı zamanda rahmetini temsil eder.
Tebaa, "başında kuş varmışçasına" bir sükûnet ve
edep içinde, korku ile ümit (havf ve recâ) arasında dengede tutulmalıdır.
Buradaki korku "zulüm korkusu" değil, "azamet karşısındaki
saygı/iclal korkusu"dur.
Eğer ruh dünyaya yönelirse onun kölesi olur; Hakk'a yönelirse
dünya ona hizmetçi olur.
İnsana ezelde takdir edilen rızık ne ise o mutlaka
gelecektir. Bu yüzden rızık peşinde koşarken "icmâl" (denge ve
sükûnet) üzere olunmalı, hırsla beden ve kalp yorulmamalıdır.
Bir adam yüzünü güneşe çevirip yürürse, gölgesi arkasından
gelir ama ona asla yetişemez. Bu, Hakk'a yönelen kişinin rızkının zaten
peşinden geleceğini temsil eder.
Ruh, bu beden memleketinde Allah’ın halifesidir. Tebbaası
(raiyyesi) ise zâhirî (eller, ayaklar, göz vb.) ve bâtınî (duygular, melekeler)
kuvvetleridir.
Ruh, bir gün bu organların kendi aleyhine şahitlik edeceğini
ve kulak, göz, kalp gibi tüm duyulardan sorguya çekileceğini unutmamalıdır.
Yönetimde sertlik ve "şiddetli korku" (havf-i
şedîd) yerine yumuşaklık ve sevgi esastır.
Katı kalpli bir yöneticinin etrafındakileri dağıtacağı
muhakkaktır.
Korkuyla yapılan amelde ihlâs olmaz
Kalp sâlih olursa, o sâlih güç fâsid (bozuk) fikirleri ve
kuvveleri ıslah eder.
Adalet, bir şeyi kendi mevziine koymaktır. Ruhu, bedene ait
alışılmış kuralların (âdet) dışına çıkarmamak gerekir. Mesela, uyku vaktinde
uyanıklık göstermek veya el ile konuşmaya çalışmak "zulümdür" ve
düzeni bozar.
Bir işe azmedildiğinde "İnşallah" denilmelidir.
Bu, kulun kendi iradesini Allah’ın külli iradesine bağlamasıdır.
Gereksiz yeminlerden kaçınılmalıdır
Kişiye en yakın "kâfir" (hakikati örten), kendi
içindeki hevâsıdır.
Dışarıdaki düşman (vahşi hayvanlar vb.) bedeni öldürür ve
kişiyi şehadete götürebilir; ancak içteki hevâ, kalbi ve dini yok ederek ebedi
hüsrana yol açar.
Dış dünyadan duyular vasıtasıyla hayal hazinesine sürekli
bilgiler (sıfatlar) gelir.
Gelen her duygu veya fikir (mesela öfke veya tembellik),
Kur'an ve Hadis temelli "mantık kıyasları" ile test edilmelidir.
Nefis, kötü bir şeyi (mesela şarap içmeyi veya orucu terk etmeyi) zâhiren
"sağlık" veya "zaruret" gibi güzel kılıflarla sunabilir.
Bir hükümdar nasıl veziriyle istişare ederse, ruh da bir işi
yapmadan önce veziri olan Akıl ile müşâvere etmelidir.
Hem Alim Hem Amil (Nefsine ve Raiyyesine Sahî): En kâmil
mertebedir. Hem bilgisi vardır hem de bu bilgisiyle adilce davranır. Hem ruhu
hem bedeni (tebaası) huzurdadır.
Ne Alim Ne Amil (Nefsine ve Raiyyesine Leîm): Cahil ve
adaletsizdir; hem kendisini hem de yönetimindekileri helak eder.
Alim Ama Amil Değil (Nefsine Sahî, Raiyyesine Leîm): Bilgi
sahibi olsa da nefsinin arzularına (şehvet ve haramlara) yenik düşmüştür. Ruhu
bilgisiyle lezzet alsa da, organları (raiyyesi) kötü işler nedeniyle azap
çeker.
Amil Ama Alim Değil (Nefsine Leîm, Raiyyesine Sahî): Sırları
bilmeden taklit yoluyla iyi işler yapar. Raiyyesi huzurdadır ama kendi ruhu
taklit hapsinde olduğu için ilahi marifet lezzetinden mahrumdur.
İhtiyaçtan fazla vermek israftır, az vermek ise eksikliktir.
İşlerin en hayırlısı orta olanıdır
Bir şeyi ihtiyaca göre, ne eksik ne fazla (ziyadesiz ve
noksansız) vermeye sehâ denir.
Arş: ilim sıfatının zahir olduğu mertebe Vahdet mertebesi.
Kürsü: Amelin ve çokluğun zahir olduğu tabiat sahasıdır.
Bir liderin veya kâmil bir ruhun sevilmesinin yolu,
insanların elindeki dünyalıkta gözü olmamasıdır (tezehhüd).
Altıncı Bâb
Adl Hakkındadır. Ve O Bu Medînenin Ahkâmını ve Tedbîrâtını Alim Olan
Kadıdır
Mülkünün bekası ancak adaletle mümkündür.
Hükümdarın ruhu adalettir.
Eğer bir bedende veya devlette adalet yoksa, o yapı
"ölü" hükmündedir ve haraba döner.
Zulmün olduğu bir yerde maddi zenginlik huzur vermez, refah
azaba döner.
Adalet hem bu dünyada şeriatın emrettiği bir hüküm, hem de
ahirette (arz-ı ekber) insanların derecelerinin belirleneceği ölçüdür.
İnsan önce kendi nefsine karşı adil olmalıdır.
Sadece dış görünüşte (ef'âl-i zâhire) değil, kalpteki
niyetlerde ve düşüncelerde de (bâtınen) denge gözetilmelidir.
Tatlı olma, seni yutarlar; acı olma, senden tiksinirler
Gereksiz yumuşaklık (hilm) kişinin kendisine zarardır (tefrit).
Gereksiz öfke ve şiddet ise insanların ondan kaçmasına sebep
olur (ifrat).
Yedinci Bâb
Vezirin ve Onun Sıfatlarının ve Tedbir-i Rabbani ve Hikemî Cereyanı Nasıl
Olmak İcab Eylediğinin Zikrine Dairdir
Hükümdarın (ruhun) emirlerini tebaasına (beden azalarına)
ulaştıracak aracıdır.
Akıl kelimesi, "bağlamak" (ıkāl) kökünden gelir.
Akıl insanı nefsin uçurumlarına düşmekten ve tabiatın
karanlık vadilerinde kaybolmaktan koruyan bir "bağ"dır.
Akıl, beden memleketinin ağır sorumluluklarını ve idari
yükünü taşır.
Akıl, insanın her türlü ilmî, sosyal ve ticari meselesinde
kendisine sığındığı bir danışmandır.
Ayın ışığını güneşten alması gibi, akıl da nurunu ve
bilgisini ruhtan alır.
Mükâşefe / Ruhani tecelli / Bu durumda sâlik (yolcu) gurura
kapılabilir.
Müşâhede / Rabbani tecelli / Bu tecelli hatadan uzaktır,
kalbe tam bir marifet ve huzur verir.
Ferdiyet-i Selâsiyye
(Üçlü Yapı)
İlahî Mertebede: Zât, İrade ve Kelâm (Kavl).
İnsanî Mertebede: Ruh, Akıl ve Söz (Kavl).
Yönetim Mertebesinde: Kutub (en üst lider) ve onun sağındaki
ve solundaki "İki İmam".
Akıl, ilahi bilgileri kendiliğinden değil, ruhun feyziyle
elde eder.
Akıl, ihtiyaç duyduğu tüm sırları ve ilimleri aslında kendi
özünde (zâtında) taşır.
Akıl, ruhun bir sıfatıdır ve nurunu "Alîm" isminin
tecellisiyle ruhtan alır.
Aklın ruhtan bilgi alması, bir padişahın veziriyle konuşması
gibidir.
Akıl, ruhun gerçek veziriyken; Vehim, nefsin ve hevanın
sahte veziridir.
Vehim, insana akıl suretinde görünür ve mantıklıymış gibi
gelen ama aslı olmayan vesveseler üretir.
Aklın beden üzerindeki idaresinin temsili:
Şahsı: Adalet (Denge).
Başı: Himmet (Yüce amaçlara yönelme).
Yüzü: Cemal (Güzellik/Kemal).
Gözleri: Hayâ (Utanma duygusu).
Dili: Hikmet (Doğru ve yerinde söz).
Karnı: Vera (Haramdan kaçınma).
Bacakları: İstikamet (Doğrulukta sabitlik).
Ayakları: Korku (Havf) ve Ümit (Recâ).
Ruhu: İlim.
Hayatı: Emanet (Güvenilirlik).
Elbisesi: Zühd (Dünyalık hırslardan arınma).
Tacı: Tevazu (Alçakgönüllülük).
Sekizinci Bâb
Firâset-i Hikemiyye ve Şer‘iyye Beyanındadır
Firâset, Allah’ın kulunun kalbine attığı bir nurdur.
"Müminin firâsetinden sakınınız; çünkü o Allah’ın
nuruyla bakar."
Firâset-i Hikemiyye / dış dünyadaki fiziksel belirtilerden
(delillerden) yola çıkarak bir sonuca (medlûl) varma sanatıdır.
Kişinin dış görünüşü (şekil, şemâil), konuşması ve
hareketleri üzerinden karakter tahlili yapılır. Zayıf ve zahiri delillere
dayandığı için bazen yanılabilir (tahallüf eder).
Uzuvların İşaret Ettiği Ahlaki Özellikler
Saç: Sert saç cesarete, yumuşak saç korkaklığa işaret
edebilir.
Alın: Geniş ve buruşuksuz alın husumete; orta genişlikte ve
hafif çizgili alın ise zekâ ve sadakate işarettir.
Göz: Çok fırlak göz hasede, sabit ve ölü bakış cahilliğe,
kırmızı göz ise cesarete delalet eder.
Boyun: Çok kısa boyun hileye, çok uzun boyun ahmaklığa,
dengeli boyun ise akıl ve sadakate işarettir.
El/Parmak: Uzun parmaklar ve el, sanat becerisine ve yönetim
kabiliyetine işarettir.
Ruhun bir yüzü nura (akıl), bir yüzü karanlığa
(tabiat/beden) bakar.
Ruhun tamamen maneviyata dalıp dünyayı ve beden
ihtiyaçlarını (yemek, nikah vb.) ihmal etmesine Beyâz-ı Müfrit (Aşırı Beyazlık)
denir.
Ruhun tamamen dünyaya dalıp nura kapanmasına Sevâd-ı Müfrit
(Aşırı Siyahlık) denir. Sonu hüsrandır.
İdeal olan her iki alemin de hakkını vererek
"berzah" (denge) noktasında durmaktır.
Firâset-i şer'iyye sadece
eşyanın hakikatlerini bildirir.
Keşif makamında olan bir kimseden, bir şahsın zâhiri
üzerinde o kişinin ayn-ı sâbitesine (âlem-i gaybdeki hakikatine) dair bir şeyin
zuhur etmesidir. Bu, mükâşefe derecelerinin en âlâsı olarak kabul edilir.
Firâset-i hikemiyyeden (felsefi firâset) farklı olarak,
dersle veya kitap okumakla değil, "zevk" (manevi deneyim) ile elde
edilen bir ilimdir.
Firâset-i şer'iyyenin hasıl olma sebebi, mücahede ve riyazet
(nefis terbiyesi) ile kalp aynasının parlatılmasıdır.
Kalp gözünün önündeki günahlar, şehvetler ve dünyaya
bağlılık gibi perdeler (hicaplar) kalktığında, kişinin nuru âlem-i gaybe
yayılan nur ile birleşir ve gayb âleminin suretleri kişiye görünmeye başlar.
Kişi ancak Allah'ın dilediği kadarını görebilir
Hikemiyye (felsefi firâset) ehli, insan özelliklerini üç
kategoriye ayırır:
İfrat ve Tefrit (İki Uç): Çok beyaz/kızıl olmak, çok siyah
olmak, çok ince burunlu olmak gibi aşırı özellikler genellikle "mezmûm"
(yerilmiş/kötü) kabul edilir.
Vasat (Orta Yol/İtidal): Orta boy, ne çok ince ne çok kalın
burun, siyaha çalan kestane göz gibi dengeli fiziksel özellikler
"mahmûd" (övülmüş/iyi) kabul edilir.
Zahirde dindar görünüp bâtında münafık olan birini nasıl
ayırt ederiz?
Kişi diliyle kelime-i tevhidi söylüyorsa, şer'an müslüman
kabul edilir; canı ve malı korunur. Biz onun iç dünyasını (küfrünü) ifşa
etmekle mükellef değiliz.
Firâset-i şer'iyye sahibi, ilahi bir nurla o kişinin kalbindeki
küfrü veya nifakı görebilir.
Eğer kişinin zahirdeki fiziksel özellikleri (firâset-i
hikemiyye düsturlarına göre) kötü bir karaktere işaret ediyorsa, onunla kurulan
arkadaşlık ve sosyal ilişkilerde bu işaretlere göre temkinli davranılır.
Bunlar özünde mutlak değildir; "şer'an" mevcuttur.
Yani bir şeyin iyi veya kötü olduğuna karar veren nihai merci ilahi yasadır.
Firâset-i hikemiyye insanın dış dünyadaki (âlem-i şehâdet)
rehberidir; firâset-i şer'iyye ise insanın iç dünyasındaki (âlem-i gayb)
rehberidir. İdeal insan, dışarıda itidali koruyan, içeride ise ilahi nurla
hakikati görendir.
Dokuzuncu Bâb
Kâtibin ve Sıfatının ve Kütübünün Ma‘rifeti Beyânındadır
Kalem-i A'lâ (Yüce Kalem): Akıl-ı Küll'dür (Evrensel Akıl).
Her şeyin özü onda gizlidir. İlahî bilgiyi levhe aktaran araçtır.
Levh-i Mahfuz (Korunmuş Levha): Nefs-i Küll'dür (Evrensel
Nefis). Kalemle yazılanların detaylandırıldığı, değişime uğramayan ana
kitaptır.
Kâtip: Âlem-i Kebîr'de (evrende) bu kâtip Hayâl'dir; Âlem-i
Sağîr'de (insanda) ise Kuvve-i Hayâliyye'dir.
Mürekkep: Maddi varlığın aslı olan unsurlar (anâsır) ve
maddedir.
İnsan (Âlem-i Sağîr), büyük âlemin bir özetidir. İnsandaki
kâtip mekanizması şöyle işler:
Kâtibin Nitelikleri: Zeki, güzel endamlı, akıllı ve sır
saklayan bir yapıda olmalıdır. Öyle ki, imamın (ruhun) göz ucuyla yaptığı
işareti bile anlayıp hayata geçirebilmelidir.
İnsan Vücudundaki Düzen:
İmam: Ruhtur. Vücut ülkesinin mutlak hâkimidir.
Vezir: Akıldır. Ruhun emirlerini idrak eden ve düzenleyen
makamdır.
Kâtip: Hayal gücüdür. Akıldan aldığı emirleri dış dünyaya
veya nefis levhasına aktaran kuvvettir.
Levh: İnsanın nefsi ve organlarıdır; hayaldeki bilgi
organlar aracılığıyla eyleme dönüşerek bu levhe yazılır.
Ruh (imam), bir şeyi murat ettiğinde bu kalbe tecelli eder.
Akıl (vezir), bu muradı kalpte görür ve kâtibe (hayal gücüne) bildirir. Kâtip
de bunu nefs üzerine yazar ve eylem olarak organlardan zuhur eder.
İdris Peygamber, "Sâhib-i Sır" olarak anılır ve
kalemle ilk yazı yazan kimsedir.
"Kevn (varlık) hayâldir"
Kâtip olan hayal, Hizâne-i Muhammediyye'den (Hz. Muhammed'in
hakikatinin hazinesinden) aldığı bilgileri yazar.
Kitâb-ı Mastûr (Satırlara dökülmüş/yazılmış): Ruhlar
âleminde (Âlem-i Ervâh) bulunan, mahv (silinme) kabul etmeyen sabit
hakikatlerdir.
Kitâb-ı Merkûm (Rakamlanmış/cisimleşmiş): Gayb ve şehadet
(duyular) âlemindeki somut varlıklardır. Bunlar "mahv ve ispat"
(silinip yeniden yaratılma) sürecine tabidir.
İnsanın kalbine gelen düşüncelerin (havâtır) kaynakları
Havâtır-ı Rabbânî: Allah'tan doğrudan gelen, kulun
"hu" (O) olduğu mertebedeki ilhamlar.
Havâtır-ı Melekî: Melekler vasıtasıyla gelen, hayra ve
ibadete yönelten düşünceler.
Havâtır-ı Nefsânî: Nefsin istek ve arzularından doğan
düşünceler.
Havâtır-ı Şeytânî: Kötülüğe ve sapkınlığa davet eden
vesveseler.
Ehl-i keşif (hakikatleri görenler), eşyanın ve insanların
"A’yân-ı Sâbite"lerini (Allah'ın ilmindeki sabit hakikatlerini)
müşahede ederler. Bu yüzden, dışarıdan günah gibi görünen hallerde bile o
kişinin hangi ilahî ismin mazharı olduğunu bildikleri için onlara "kader
sırrı" penceresinden bakarlar.
Sadreddîn-i Konevî’nin izinsiz halvete giren bir müridi
kendisine Cebrail’in geldiğini ve "ledünnî ilimler" verdiğini sanarak
sayfalarca yazı yazar.
Hâlbuki / "Zikrullah ile meşgul olan birinin kalbine
gerçek Cebrail 'tefrika' (zihin dağınıklığı, Allah'tan başka şeyle meşguliyet)
vermez."
Kişinin kalbine gelen her "parlak" fikir ilahî
değildir.
Melek-i Kerîm’in (İlham meleği) insana verdiği "tevkîat"
(talimatlar)
Yemek, içmek ve uyumak gibi mubah işleri sadece nefsin tadı
için değil, ibadete kuvvet kazanmak için yapmak
Kişi yemek yerken, kendisinin bu yemeğe muhtaç ve noksan
olduğunu, Allah'ın ise her şeyden münezzeh (Samed) olduğunu tefekkür etmelidir.
Nefis, insana dünyada rahat ve leziz olanı fısıldar.
Nefis, Allah'ın emirlerine ram olmuşsa hicaplar kalkar.
Nefis gaflete düşerse melek onu kınar (Levvâme).
Nefis kötülüğe meylederse, "pişmanlık" (nedamet)
ile araya girip şeytanı alt etmelidir.
Şeytanın hilesi zayıftır; çünkü o sadece
"fısıldar" (ilkâ). Nefis ise "zâhirdir" (eylem gücü
vardır). Nefis, meşru dairesinde hareket ederse şeytana galip gelir.
Şeytanın (İblis) azdırması da aslında Allah'ın
"Mudill" (Saptıran) isminin bir tecellisidir. Ancak kul, cüz-i
iradesiyle buna direnirse "Hâdî" (Hidayet veren) ismine sığınır.
Şeytan, "evham" denilen asılsız hayal dünyasında
at koşturur. Ancak "Hakikat-i Muhammediyye"ye dayanan gerçek hayal
(keşif) âlemine giremez.
Önce küçük bir günahı (içki) sevdirir, sonra daha büyüğüne
(zina, cinayet) ve en sonunda küfre (Allah'ı inkâr) sürükler.
Havâtırın (Düşüncelerin) Ayırt Edilmesi
Rabbânî Hatıra: Çok güçlüdür, kesinlik içerir, asla
reddedilemez.
Melekî Hatıra: Hayra teşvik eder ama "zayıf" bir
tondadır (Israr etmez).
Nefsânî Hatıra: Şerre teşvik eder ve çok "güçlü/arzulu"
bir tondadır.
Şeytânî Hatıra: Şerre teşvik eder ama "zayıf"tır
(Bir günahtan çevrilirse hemen başka bir günahı denemeye başlar).
Onuncu Bâb
Ashâb-ı Cibâyât Olan Müseddidler ve Âmiller Beyânındadır
Vücudun Hiyerarşik Yapısı (Silsile-i Merâtib)
İmâm (Sultan): Rûh-i Kudsî (İnsanî hakikat).
Vezir: Akıl.
Sultan-ı Fikir: Düşünme yetisi (Akla tâbidir).
Sultan-ı Zikir: Hafıza/Hıfz (Fikre tâbidir).
Sultan-ı Hayâl: İmgelem (Zikre tâbidir).
Hiss-i Müşterek: Beş duyunun toplandığı merkez (Hayâle
tâbidir).
Âmiller ve Eminler (Valiler ve Memurlar): Göz, kulak, el,
dil, ayak gibi azalar.
Beş duyu organı ve fiziksel azalar. Bunlar memleketin
dışındaki işçiler ve vergi toplayan memurlar gibidir.
Kalp, ruh ve batınî kuvvetler. Bunlar merkeze bağlı idarî
güçlerdir.
Ruhun en büyük görevi, bu organları idare ederken
"adil" olmaktır.
Ne tamamen dünya işlerine dal (israf), ne de dünyadan elini
eteğini çekip vücudu harap et (cimrilik).
Din kolaylıktır; aşırı gideni din mağlup eder.
Organların amelleri, rûhun beytü’l-maline (manevi
hazinesine) gelen vergiler gibidir. Eğer organlar (âmiller) üzerine birden
fazla yönetici (çelişkili arzular) atanırsa, memleket fesada uğrar.
Ruhun, bu memleketi yönetmek için ataması gereken en yetkin
yönetici "İlim"dir. İlim müdürünün beş sadık yardımcısı (rufekâsı)
vardır:
Sebât: Kararlılık.
İktisâd: Ölçülülük ve tutumluluk.
Hazm: Tedbir ve basiret.
Teyakkuz: Uyanıklık/Dikkat.
Rıfk: Yumuşak huyluluk ve nezaket.
Onbirinci Bâb
Cibâyâtın Hazret-i İlâhiyyeye Ref'i ve İmâm-ı Kudsînin Onlara Vukufu ve
Onları Melikü’l-Hak Sübhânehû Hazretlerine Refi Beyânındadır
Bir amel, insan vücudunun farklı mertebelerinden geçerken
sürekli isim değiştirir:
Mahsüsât (Duyulanlar): Önce dış organlarla (göz, kulak, el)
algılanır.
Mütehayyilât (Hayal edilenler): Beş duyu bu bilgileri
"Hiss-i Müşterek"e, o da "Hayal Hazinesi"ne verir. Artık o
şey dışarıda olmasa da zihinde canlanabilir.
Mezkûrât / Mahfûzât (Hatırlananlar): Hayal, bu bilgileri
"Zikir/Hafıza" sultanına devreder.
Mütefekkirât (Düşünülenler): Hafıza, bilgileri
"Fikir"e arz eder. Fikir burada bir "süzgeç" görevi görür;
hislerin yanılmalarını (serap görmek gibi) ayıklar ve gerçeği bulur.
Ma'külât (Akledilenler): Fikir, doğru bilgiyi vezir olan
"Akıl"a sunar.
Ervâh ve Esrâr (Ruhlar ve Sırlar): Akıl bunu "Rûh-i
Kudsî"ye (İnsanî Hakikat) çıkarır. Burada ameller nuranî birer ruh veya
sır haline gelir.
Amelin Allah'a Arzı ve "Secde-i Kurb"
Kurb Secdesi: Ruh, Allah'ın huzurunda secdeye kapanır. Bu
secde, namazdaki secde gibi "uzaktan yapılan bir ibadet" değil,
"huzurda yapılan bir yakınlık (yakınlaşma)" secdesidir.
Dehşet Hali: Allah'ın tecellisi karşısında ruh dehşete düşer
ve elindeki amelleri bırakır. Allah "Ne getirdin?" diye sorduğunda,
ruh emaneti teslim eder.
Kabul ve Kayıt: Allah, bu amellerin daha dünya yaratılmadan
önce "İmâm-ı Mübîn"de (Levh-i Mahfuz) zaten yazılı olduğunu beyan
eder.
Sâlih Ameller: Eğer amel temizse, Allah "Bunun
dizginini İlliyyîn'e (Sidretü'l-Müntehâ) çekin" buyurur.
Kötü Ameller (Mezâlim): Eğer amelde zulüm ve çirkinlik varsa,
gök kapıları ona açılmaz. Bu ameller "Felek-i Esîr"de (tabiat
âleminde/havada) asılı kalır ve sonra yerin dibindeki "Siccîn"e
yollanır.
Dünyadaki her güzel hayal ve sâlih amel; ahirette hûri,
gılman, cennet ağacı veya köşk suretine bürünür.
Yılan ve akrep gibi zehirli sözler veya zulümler; ahirette
zakkum ağacı, yılan veya zebani olarak kişinin karşısına çıkar.
"Billâh" İlmi (Allah ile Bilmek)
İlm-i Hayâl: Sadece maddeyle uğraşanların, hakikatten kopuk
bilgisidir. Bu "cehalet" hükmündedir.
İlm-i Hakikat (Billâh): Eşyayı Allah ile, Allah'ın
isimlerinin birer tecellisi olarak görmektir. Bu ilme sahip olanlar,
kendi varlıklarını Hakk'ın varlığında yok ederler (Fena). O zaman onların
duyması Allah ile görmesi Allah ile olur (Hadis-i Kudsî'ye atıf).
Onikinci Bâb
Medîne-i Bedende Müfsidlere Müteveccih Olan Süferâ ve Rusül Beyânındadır
Bir hükümdarın (Ruh) düşmanına (Hevâ/Nefis) gönderdiği
elçinin kalitesi, aslında o hükümdarın kendi kalitesini gösterir.
Eğer ruh; fikir, tedebbür, sabır, havf (korku) ve recâ
(ümit) gibi erdemli "elçiler" gönderiyorsa, bu ruhun hikmet sahibi
olduğunu gösterir.
Nefisten gelen "hırs" veya "kizb
(yalan)" birer elçidir. Onları hemen kovmak veya onlara bağırmak
"siyaset bilmemektir."
Kötü bir düşünce geldiğinde, kalbinin tahtına otur,
sükûnetini koru ve yanına sadece "Akıl" vezirini alarak o duyguyla
konuşmaya başla.
Ruh, hırsa şöyle hitap eder:
"Hoş geldin, senin makamın yücedir. Ama gel bir düşün:
Allah bizim Rabbimiz değil mi? Bu dünyadan gitmeyecek miyiz? Allah'a dönmeyecek
miyiz? Madem öyle, ey Hırs! Senin hakikatin değişmez, sen hırssın. Ama gel bu
hırsını fâni dünya malına değil, ebedi olan ahiret kazancına ve Allah'ın
rızasına yönelt. Dünyada mal toplasan da sana 'hırslı' derler, ahiret için ilim
toplasan ya. Gel, adını lekeleme, enerjini baki olana harca."
İnsandaki temel huylar tamamen yok edilemez.
Müridler, nefislerinden kötü bir fikir geldiğinde ona
"siyasetle" (hikmetle) yaklaşmak yerine, hemen öfkelenip onu kovmaya
çalışırlar.
Onüçüncü Bâb
Kumandanlar ve Ordular ve Onların Merâtibi Beyânındadır
"Dört" Sayısının Hikmeti
Büyük alem (evren) dört unsur; küçük alem (insan bedeni) ise
dört tabiat (sıcaklık, soğukluk, kuruluk, ıslaklık) üzerine kuruludur.
Arş'ı taşıyan melekler (Hamele-i Arş) bugün 4, kıyamette ise
8'dir.
Şeytan (İblis), insana sadece dört yönden (sağ, sol, ön,
arka) saldırabilir.
Sağ Cephe: Havf (Korku)
Düşmanın Taktiği: Sağdan "cennet" vaadiyle gelir.
Yani dünyevi zevkleri, şehvetleri ve haramları süsleyip "cennet
burası" diyerek kandırır.
Savunma: Buraya Havf (Allah korkusu) dikilmelidir. Kişi,
Allah'ın hesabından korkarsa sağ taraftan gelen bu yalancı lezzetlere kanmaz.
Sol Cephe: Recâ (Ümit)
Düşmanın Taktiği: Soldan "cehennem" ve
"ümitsizlik" ile gelir. Kişiyi günahları yüzünden yeise
(karamsarlığa) düşürür, "Allah seni affetmez" diyerek intihara veya
küfre sürükler.
Savunma: Buraya Recâ (Ümit) dikilmelidir. Allah'ın
rahmetinin her şeyi kuşattığını hatırlayan kişi, sol taraftan gelen karamsarlık
saldırısını defeder.
Ön Cephe: İlim
Düşmanın Taktiği: Önden "zahir" ile gelir.
Ayetleri ve hadisleri yanlış yorumlatarak kişiyi teşbih ve tecsime (Allah'ı
yaratılmışlara benzetmeye) iter.
Savunma: Buraya İlim dikilmelidir. Gerçek marifet ve ilim
sahibi olan kişi, ayetlerin derin manasını bilir ve sapkın inançlara düşmez.
Arka Cephe: Tefekkür
Düşmanın Taktiği: Arkadan "vesvese, hayal ve
şüphe" ile gelir. Akla aykırı felsefi kuruntular ve "acaba"lar
üreterek imanı sarsmaya çalışır.
Savunma: Buraya Tefekkür dikilmelidir. Derinlemesine düşünen
sâlik, bu hayallerin asılsız olduğunu anlar ve mülkünü korur.
On Had (Sınır) ve Tenzih
İnsan sadece bu dört yönden değil, toplam on yönden (ön,
arka, sağ, sol, üst, alt, evvel, ahir, küll, cüz) Allah'ı tenzih etmelidir.
Allah zaman ve mekândan münezzehtir; O'nun için
"ön" veya "son" yoktur. İnsan, kendi sınırlı varlığındaki
bu on sınırı fark edip Allah'ı bunlardan tenzih ederse "ebedi
saadete" ulaşır.
Ondördüncü Bâb
Aleyhine Lika İndinde Harblerin idaresi ve Orduların Tertibi Beyânındadır
Kürsî (Beden): Ruhun tahtı olan bu cism-i unsûrî, emir ve
nehyin (şeriatın) tecelli ettiği yerdir.
Hısn-ı Şer' (Şeriat Kalesi): Ruh, şeriatın koruyucu
sınırları içinde (kale) kalmalıdır. Bizzat savaşa girerse (yani öfke ve
şehvetle birebir boğuşursa) helak olabilir.
Kök ve Dal Teşbihi: Ruh mülkün köküdür. Dallar (organlar
veya bazı sıfatlar) zarar görse de kök sağlamsa ağaç yeniden filizlenir. Ruh
(hükümdar) sağlam kalmalıdır ki mülk inhilale (dağılmaya) uğramasın.
Ruh (Musa) derya-yı ilmin kenarına gelmeli ve himmet
asasıyla ilme vurmalıdır. Açılan yoldan (hakikat yolundan) geçmelidir.
Şeytan, "ilim" yoluna girince orada ucüb (kendini
beğenme) ve riyaset (makam hırsı) ile insanı boğacağını zanneder. Ancak ilmin
hakikati (marifetullah), onu takip eden şeytanı ve nefsani arzuları ilmin derinliğinde
(ihlas denizinde) boğar.
Şeytan insanı ilme teşvik ederken onun sapacağını sanır.
Oysa ilim, neticede kişiyi Allah’a götürür. İbnü'l-Arabî buna "Allah'ın en
güzel tuzağı" der; düşman şer murat ederken hayra hizmet etmiş olur.
Hiç amel etmeyen ama sözde "ihlaslı" olan kişiden,
riyakârca da olsa amel eden kişi daha iyidir.
Şeriatın emrettiği bir amele (namaz, sadaka vs.) riya ile de
olsa devam edilirse, o amelin nuru bir gün kalbi aydınlatır ve kişiyi hakiki
ihlasa döndürür.
İblis, ateşin topraktan üstün olduğu şeklindeki eksik
kıyasıyla (nâkıs ilmiyle) yanıldı. Adem'in dışındaki toprağı gördü ama içindeki
"Halifetullâh" sırrını göremedi.
İnsanları saptıran şey ilim değil, "bildiğini
sanmak" yani cehl-i mürekkeptir. Hakiki ilim (marifet), her zaman hidayete
ulaştırır.
Onbeşinci Bâb
Bu Mertebe A‘dâdının Gâlib Olduğu Sır Bey Anındadır ve Ona Tenbîhdir
Sayıların temeli dörttür: Birler (Âhâd), Onlar (Aşerât),
Yüzler (Miât) ve Binler (Ulûf).
Bu dört mertebe kemali temsil eder. Her mertebe 9'a kadar
gider ve sonra devrederek devam eder.
Vâhid (Bir): Sayı değildir; sayıların kendisinden doğduğu
bir asıldır. "Bir" olmasaydı, ne bin ne de milyon olurdu.
İnsan varlığı 12 unsurun birleşimidir (4 Unsur + 4
Karışım/Ahlât + Nefis, Akıl, İnsan, Mertebe). Bu yüzden alemdeki düzen 12
sayısı üzerinde nihayete erer (12 burç, 12 ay gibi).
Zevç (Çift) ve Ferd (Tek) Sırrı
İlk çift 2'dir. Çiftlik, yaradılışın (tekvîn) başlangıcıdır.
Bir şeyin var olması için bir "yapan" (Hak) bir de
"yapılan" (Halk) lazımdır.
İlk tek 3'tür.
Bir şeyin "vücut bulması" için 3 unsur
birleşmelidir: Hak tarafında (Zat, İrade, Kelam) ve şey tarafında (Zat, Duyma,
İtaat).
Tevhid-i Ahadiyyet: Allah'ı "orada bir yerde" tek
olarak kabul etmek ama eşyayı O'ndan ayrı görmek. (Fâsid bir temel üzerine
doğru bir inanç).
Tevhid-i Ferdâniyyet: Varlıktaki her şeyin (zahir-batın,
evvel-ahir) O'nun bir tecellisi olduğunu görmek. Sahih bir temel üzerine inşa
edilmiş tam tevhid.
Tevhid-i Ahadiyyet her zaman gariptir; yani her insan
(günahkar da olsa) Allah'ın birliğini kabul eder. Ancak Tevhid-i Ferdâniyyet,
arifin haline göre bazen gizlenir bazen zahir olur.
Onaltıncı Bâb
Senettin Fasılları Üzerinde Rûhâniyyet ya‘ni Rûh İçin Tertih-i Gıda
Beyânındadır
Tabiatçılar (Maddeciler): Hayatın devamını sadece yeme ve
içmeye bağlarlar.
Ehl-i Tasavvuf: Hayatı veren Allah'tır. Allah dilerse insanı
hiç yemek yemeden de manevi bir gıda ile yaşatabilir. Ruhun gıdası ise marifet
ve tefekkürdür.
Mevsimlere Göre Ruhun Gıdası
İlkbahar (Har-ı Ratb: Sıcak
ve Nemli)
Tabiatı: Hayatın, neşenin ve uyanışın mevsimidir.
Tehlike: Nefs-i hayvaniyye bu mevsimde sadece gezmek,
eğlenmek ve şehvet peşinde koşmak ister.
Ruhun Gıdası: Doğadaki uyanışa bakıp Allah'ın
"ihya" (diriltme) sıfatını tefekkür etmek. "Ölmüş toprağı
dirilten Allah, beni de öyle diriltecek" diyerek ibret almak. Bu mevsim,
gençlik ve ikbal zamanıdır.
Yaz (Har-ı Yâbis: Sıcak ve
Kuru)
Tabiatı: Ateşin tabiatıdır, yakıcıdır.
Ruhun Gıdası: Yazın hararetiyle kıyametin dehşetini,
cehennemin sıcaklığını ve susuzluğunu tefekkür etmek. Yaşlılıkta yaşanacak
acziyeti düşünüp, fırsat varken salih amellere sarılmak.
Sonbahar (Bârid-i Yâbis:
Soğuk ve Kuru)
Tabiatı: Ölümün tabiatıdır. Yapraklar dökülür, sararır.
Ruhun Gıdası: Ölüm ve sekerât (can çekişme) vaktini
düşünmek. "Son nefesimde tevhid üzere mi öleceğim?" endişesiyle
yaşamak. Bu mevsim, dünyanın bize hamile olduğu ve ölümle birlikte "ahiret
alemine doğacağımız" gerçeğini hatırlatır.
Kış (Bârid-i Ratb: Soğuk ve
Nemli)
Tabiatı: Berzah (kabir) aleminin tabiatıdır. Dışarıda hayat
durmuş gibidir ama tohumlar içeride saklıdır.
Ruhun Gıdası: Berzah hayatını tefekkür etmek. Kabirde
geçirilecek vakti, dünyanın pişmanlığını ve geri dönüşün imkansızlığını
düşünerek tövbeye sarılmak. Kışın ağaçların uykuya dalması gibi, bedenin de
kabirde kıyamete kadar bekleyeceğini idrak etmek.
Ruh, akla emir vermelidir.
Akıl da düşünce gücünü (fikri) kullanarak hafızadaki
ayetleri ve ibretleri çağırmalıdır.
Böylece insan, doğadaki her değişimi (baharın gelmesi, kışın
bastırması) Allah'a giden bir yol haritası olarak okur.
Eğer insan bu dünyada şeriat ve adalet üzere yaşarsa,
kıyamet günü azaları (elleri, ayakları, gözleri) onun lehine şahitlik
edecektir. Aksi halde, bizzat kendi bedeni onun aleyhine en büyük kanıt
olacaktır.
Yazın sıcağında cehennemi, baharın neşesinde cenneti, kışın
sessizliğinde kabri gör ki ruhun sürekli uyanık ve gıdalanmış olsun.
Ruhun hastalığı, onun "ruhanî gıdalarla" (ilahî
ilimlerle) buluşmasına engel olan engellerdir (mevâni'). Örneğin, gençlikte
hayvânî şehvetlerin artması ruhun hakikati görmesine engel olan bir
"ilkbahar hastalığı" gibidir.
Zîrbâc: Dönemin meşhur bir yemeğidir. Doktor hastaya
"Senin gıdan zîrbâc olsun" dediğinde, sadece bu kelimeyi söylemek
hastayı doyurmaz.
Kişinin eti alması, şeker, badem, safran ve sirke katması,
ateşte pişirmesi gerekir. İşte ibadetler ve ameller (namaz, oruç vb.), bu
yemeği hazırlama sürecidir.
Yemek piştiğinde ondan alınan "ruhaniyet" (besin
değeri) ise ilimdir. Ruh amel ile değil, o amelin içindeki ilahî ilim ile hayat
bulur. Ancak amel olmadan da o ilim zahir olmaz.
Büyük Melekler ve İnsan Vücudundaki Karşılıkları
Mîkâîl: Rızıkların ve maddi gıdaların yönetimi / Karaciğer
İsrâfîl: Cesetlere ruh üflemek, hayat vermek / Kalp
Cebrâîl: Ruhları ilim ve marifetle beslemek / Akıl/Dimağ
Nasıl ki bahar geldiğinde her ağaç içindekini (elma, erik
vb.) dışarı vurursa, kıyamet nuru doğduğunda da her nefis kendi içinde
biriktirdiği amelleri bir suret (biçim) olarak çevresinde görecektir.
Dünyada ruhun emrinde birer "alet" gibi olan el ve
ayaklar, o gün ruhanî bir dille konuşacak ve kişinin gerçek mahiyetini beyan
edecektir.
İki tür ilim
Aklî İlimler: Düşünce ve çaba
ile kazanılan, ancak vehim ve hayallerle kirlenmeye müsait ilimler.
Ledünnî İlimler: Doğrudan
Allah katından ruhanî aynaya yansıyan, saf ve temiz bilgiler. Bu ilimlerin
artması için Hz. Peygamber'e "Rabbim ilmimi artır" demesi
emredilmiştir.
Onyedinci Bâb
İnsana Mevdû Olan Esrarın Havâssı ve Sâlikin Ahvâlinde Ne Vech ile Olması
Lâyık Olacağı Beyânındadır ve Ben Bu Baba Muzâhâtı ldâ‘ Ettim. O Beş Bâb
Üzeredir.
Varlıklar arasındaki münâsebetler iki kısma ayrılır:
Zâhir Münâsebet: Yakınlığından dolayı bilinen, akıl, his ve
fikir yoluyla ehl-i zâhir tarafından idrak edilebilen ilişkilerdir.
Bâtın Münâsebet: Uzaklığından (bu'd) dolayı gizli kalan ve
yalnızca Allah’ın ihsanı (vehb-i İlâhî) ile bilinebilen münâsebetlerdir. Bu
alan nübüvvet ve velâyet tavrıdır.
Kişinin Allah'ı tanıması kendi nefsindeki sıfatları idrak
etmesiyle mümkün olur.
İnsan kendisinde var olan hayat, ilim, sem' (işitme), basar
(görme), kelâm, kudret ve irâde gibi sıfatlara bakarak, bu sıfatların asıl
sahibi olan Allah'ın da bu sıfatlarla muttasıf olduğunu anlar.
İnsan ve Âlem Arasındaki Münâsebet (Doksan Dokuz Hakikat)
Âlem; âlem-i a‘lâ (20), âlem-i istihâle (15), âlem-i
imâret-i emkine (4) ve âlem-i niseb (10) olmak üzere toplam 49 ana hakikatten
(ümmehât) oluşur.
Âlemin tüm mertebeleri 98 hakikate karşılık gelir. İnsan,
kendisindeki "sırr-ı İlâhî" (emânet) ile bu 98 hakikate bir daha
ekleyerek 99 hakikati kendinde toplar.
99 ismi/hakikati kuşatan ve tamamlayan 100. mertebe ise Hak
Teâlâ'nın kendisi, yani İsm-i A'zam'dır.
Cennet yüz derecedir ve yüzüncü cennet "Cennet-i
Kesîb"dir.
Diğer cennetlerde nimet ve lezzet vardır; kulun kendi vücudu
zâhir, Hakk'ın vücudu bâtındır.
Cennet-i Kesîb'de ne köşk ne huri ne de maddi nimet vardır.
Burada kulun "izâfi vücudu" (benliği) Hak'ta yok olur (müstehlek).
Kul bâtın, Hak zâhir olur.
Bu makamda "gören ile görülen" (râî ve mer'î) bir
olur. İkilik (isneyniyyet) ortadan kalkar; sadece tam bir tecelli ve Allah'ın
cemalini seyir vardır.
Latîfe-i İstivâ (Hakîkat-i Muhammediyye) / Âlemdeki en üst
mertebedir, insandaki karşılığı Rûh-i Kudsîdir.
Zuhal (Satürn): Kuvve-i zâkire (bellek).
Müşteri (Jüpiter): Müfekkire-i âkile (akıl yürütme).
Merih (Mars): Kuvve-i asabiyye (sinir kuvveti).
Şems (Güneş): Kalp ve merkezi düşünce.
Kamer (Ay): Kuvve-i hissiyye (duyular).
Esir (safra/hâzıme), Hava (kan/câzibe), Su (balgam/dâfia) ve
Toprak (sevdâ/mâsike) ile eşleşir.
Vahiy ve İlhamın Etkileri
Salsala-i Ceres (Çan Sesi):
Vahyin en ağır halidir. Meleki nurun yakıcılığı, insanın karanlık tabiatını
yararak ruhanî nura ulaşmak için bu şiddeti yaratır. Bu esnada rûh vahiyle
meşgul olduğu için bedeni yönetmeyi bırakır (tedbiri kat' eder); bu yüzden
vücut sarsılır, terler ve renk değişir.
Temessül: Meleğin insan suretinde (örneğin Dihye sureti)
gelmesidir ki bu daha hafiftir.
İnsan, bütün ilahi isimleri kendinde topladığı için
yaratılmışların en yücesidir (Ahsen-i Takvîm).
Yalancı / Kezzâb
Şeytan, kişinin mizacındaki harareti, irşad arzusunu veya
keşif merakını kullanarak ona sahte manalar giydirir.
Melekler zorlayıcı "emir ve nehiy" (yap/yapma)
getirmezler; sadece hayra teşvik ve zarara karşı ihbarda bulunurlar.
Şeytan ise iradeye tahakküm etmek ister. Eğer bir ses sana
ibadetin bir türünü (örneğin farzları aksatacak kadar çok nafile orucu)
emrediyorsa, bu şeytanidir.
Şeytani hitaplarda "sür’at-i tenevvü" (hızlı
değişim ve tutarsızlık) vardır. Bir doğru söylerse yanına yüz yalan katar.
Hacer-i Beht / Süveydâ (Hayret Taşı) / İnsanın kalbindeki en
derin sır
Kalpteki siyah bir nükte, gözdeki bebek veya Cuma günündeki
"icabet saati" gibidir.
Allah kulun bu dünyada yaşamasını (bakâsını) murat ederse,
kalbin üzerine bir "bulut" (beşeriyet perdesi) gönderir. Bu bulut
nuru perdeler ama tamamen kesmez; böylece kul hem Hakk'ı müşahede eder hem de
dünyevi görevlerini yerine getirebilir.
Taşlar
Zümrüt taşı / Zikretme / hatırlama gücü
Sahibini kötü rüyalardan korur
Kırmızı Yakut / Latîfe-i Ruh
Ruhun rengi kırmızıdır
Bu mertebede sâlik, beşeri sıfatlardan sıyrılır. Eğer sâlik
bu tecelliyi "Ruh-i Kudsî" cihetiyle müşahede ederse, başkalarının
bilemeyeceği gizli ilimlere (ilm-i ledün) vakıf olur.
Mâvi Yâkut / Latîfe-i Hafî
İnsanlar üzerinde nüfuz ve itibar sağlar
Bu makamdaki velinin sözü halk üzerinde mutlak tesirlidir.
Sarı Yâkut / Ubûdiyyet
Bu makamın özü zillet, iftikâr (muhtaçlık) ve mutlak
kulluktur.
Hacer-i Mükerrem / İksîr / Kibrît-i Ahmer
Kimyada (Simya) değersiz madenleri (bakır, kurşun) altına
veya gümüşe çeviren "İksir".
Mürşid-i kâmil öyle bir "İksir"dir ki, nazarını
bir asiye çevirse onu itaatkar kılar, bir kafire çevirse onu mümin eyler.
Onsekizinci Bâb
On Yedinci Bâbdan Birinci Bâbdır ve O Kitabın Bâblarından On Sekizincidir Akim,
Nûr-i Yakini Sâha-i Kalb Üzerine İfâzasınm Ma‘rifeti
Nurun kalp sahasına tecellisi
Güneş / Mutlak nurun kaynağı olan ilahi tecelli.
Mücellâ Cisim (Kamer/Ayna) / Güneşin ışığını yansıtan parlak
cisim (Akl-ı evvel veya mürşid).
Karanlık Mahal (Arz) / Güneşin doğrudan görülmediği, ancak
yansıyan ışıkla aydınlanan yer (Kulun kalbi).
Güneşi (Hakk'ı) doğrudan görmeye takati olmayan kimse, o
nurun vurduğu aynaya (parlak cisme) bakarak güneşin varlığını keşfeder.
Kalpteki "tecvîf-i kebîr"den (büyük boşluk) çıkan
nefs-i hayvani nuru, bedenin en uç noktalarına (parmak uçlarına kadar) yayılır.
Bu nur, tıpkı feleğin dönüşü gibi geri yansıyarak dimağa
(beyne) ulaşır ve akla bağlanır.
Akla bağlanan bu nur, kalpteki "ayn-ı basiret"
(manevi göz) üzerine yansır.
Kalbin iki ana görme yetisi vardır:
Ayn-ı Basiret (İlm-i Yakîn): Beşeri aklın ve hislerin
yanılmalarını gören, eşyanın hakikatini bilgi düzeyinde kavrayan manevi gözdür.
Ayn-ı Yakîn (Nûr-i Yakîn): Doğrudan Hakk'a ve melekût
alemine bakan gözdür.
Bu iki nur (İlm-i yakîn ve Nûr-i yakîn) birleştiğinde kişi
göklerin ve yerin melekûtunu (iç yüzünü) seyreder.
Ondokuzuncu Bâb
Ebvâb-ı Kitabın On Yedincisinden İkinci Bâbdır Aynü’l-yakînin İdrâkinden
Men1 eden Hicâblar; Ayn-i Kalbi Melehûtun İdrâkinden Men‘ Eyleyen Hicâblar
Beyânındadır
Kalp gözünün hakikati görmesine engel olan "rân"
(pas), "hicab" ve karanlık akıl gibi perdeler…
Nûr-ı Hayat'ın Engelleri
Rân (Pas/Kir): Günahların
kalpte biriktirdiği tortudur. Aynanın paslanması gibi nuru yansıtmaz hale
getirir.
Hicâb (Perde): Dünya
görüntülerinin, makam, para ve kadın gibi somut arzuların kalbe dolmasıdır.
Kalp bu görüntülerle dolu olduğunda Hakk'ın nuruna yer kalmaz.
Akıl (İlmsiz/Cüzi Akıl):
Vahiy ve manevi ilimden yoksun, sadece kendi tahminlerine ve maddi dünyaya
takılıp kalan akıldır.
Dünya (nefs) güneş ile ay arasına girerse ay tutulması
(husûf), ay (cüzi akıl) güneş ile dünya arasına girerse güneş tutulması (küsûf)
olur. İnsan bu engellerle kendi manevi güneşini karartır.
Nûr-ı Akıl'ın Engelleri
Aklın nurunu engelleyen en tehlikeli hastalık
"Gazap" ve onun türevleri olan Kibir, Gurur ve Ucubdur (kendini
beğenmek).
Öfke ve kibir kalpte bir "ateş" yakar. Bu ateşten
çıkan duman (gıtâ, kinn, gışâve), akıl ile kalp arasına girer.
Işık kesilir, kalp kararır.
Kişi kendini peygamberden bile akıllı sanır ama manevi
körlüğünün farkında değildir.
Nûr-ı Yakîn'in Engelleri
En yüksek makam olan Yakîn nurunun önündeki engel, sâlikin
(yolcu) bizzat kendi ibadetlerine veya günahlarına takılıp kalmasıdır.
İhlas Eksikliği: İbadeti Allah için değil, halk görsün diye
(riya) veya "Ben çok ibadet ettim, kurtuldum" diyerek kendi nefsini
ispat etmek için yapmaktır.
Kendi iyiliklerini veya kötülüklerini "bir varlık"
olarak görmek hicaptır. Oysa hakiki sâlik, "nefy-i vücud" (kendi varlığını
Hakk'ın varlığında yok etmek) ile mükelleftir.
Eğer sâlik kendi varlığından ve amellerinden vazgeçip (i'raz
edip) tam bir ihlasla Hakk'a dönerse, kalbi genişler (inşirâh)
ve melekût aleminin harikalarını görmeye başlar.
"Sudûr" (Göğüsler) Lafzındaki Sır
"Sadr" (göğüs), bir şeyin başı ve kaynağı
demektir. Bu, insanın ezeldeki hakikatine (A'yân-ı Sâbite) işarettir.
Bazı insanlar ezeldeki istidatları gereği bu nurlara
kapalıdırlar. Onların zahiri gözleri dünyayı görse de,
"kaynaklarındaki" (sudûr) hakikat kör olduğu için nasihat onlara
fayda vermez (ezeli körlük).
Hakikati göremiyorsak bu ışığın yokluğundan değil, bizim
içimizdeki öfke dumanından, kibir perdesinden ve benlik pasındandır. Bu
perdeler kalktığında "Nur üzerine Nur" (Nûrun alâ Nûr) tecelli eder.
Yirminci Bâb
On Yedinci Bâbdan Üçüncü Bâbdır ve O Kitabın Bâblarından Yirminciyi İtmam
Eder Levh-i Maihfûz Hakkındadır ki, O İmâm-ı Mübin ve Levh-i Mahv ve İsbâttır.
Kozmik Yazı Takımı
Divit (Hokka): Tabiatı temsil eder. Yazının kaynağıdır.
Mürekkep: Varlığın hammaddesi olan anâsırı (elementleri) ve
maddeyi temsil eder.
Kalem (Akl-ı Evvel): Hakîkat-i İnsâniyye'dir. İlahi ilmi,
somut varlıklara nakşeden ilk prensiptir.
Levh (Nefs-i Külliyye): Üzerine her şeyin yazıldığı
"Levh-i Mahfûz"dur. Her şey burada potansiyel olarak mevcuttur
(bil-kuvve).
Zümrüt yarı şeffaf bir taştır; bir tarafındaki nakış diğer
taraftan görünür. Bu, Âlem-i Kebîr (Evren) ile Âlem-i Sağîr (İnsan) arasındaki
aynılığı simgeler. Dış dünyada ne varsa insanın içinde, insanın içinde ne varsa
dış dünyada o yansır.
Bu levha sürekli değişir. Eski haller silinir (mahv),
yenileri yazılır (isbât). Çocukluğun silinip gençliğin yazılması, bir mekandan
diğerine geçiş hep bu levhadaki değişimdir. Son gelen hal, her zaman bir
öncekini "nesh eder" (hükmünü kaldırır).
Zamanların, mekanların ve durumların (arazlar) değişmesiyle
insan sürekli bir "oluş" halindedir.
Tüm bu değişken haller, en sonunda Kalem-i A‘lâ'da (Yüce
Kalem) toplanır ve aslına rücu eder.
Nebî (Peygamber), Kalem-i A‘lâ'ya kadar çıkar. Kaleminin iki
tarafı vardır. Bir tarafı Hakk'a (Melekût), diğer tarafı halka (Mülk) bakar. Bu
yüzden hem ilahi vahyi alır hem de toplumu yönetir.
Velî, kaleminin tek tarafı vardır. Sadece Melekût alemine
(Hakk'a) yöneliktir. O, davetle (toplumu dönüştürmekle) yükümlü olmadığı için
ilhamını bağlı olduğu peygamberin melekût yönünden alır.
Ârif ve mümin, Levh mertebesine kadar yükselir ve oradaki
hakikatleri müşahede eder.
Büyük evrende (Âlem-i Kebîr) önce Akıl vardır, en son Tabiat
(madde) oluşur.
İnsanda (Âlem-i Sağîr), önce Tabiat (beden/nutfe) vardır,
manevi gelişimle en son Akıl kemale erer.
Yirmibirinci Bâb
On Yedinci Bâbdan Dördüncü Bâbdır ve O, Kitâbdan Yirmi Birinci Bâbdır
Esbâb-ı Zeferât ve Vecebât ve Semâ‘ İndinde Teharrük Beyânındadır
Dinleyen kişiye göre semâ'ın iki türü
Nefis ile İşiten (Semâ-ı Nefs): Sadece güzel seslerden
(neğamât), musikiden ve kulağa hoş gelen ilahilerden lezzet alır. Alâmeti,
duyduğu lezzetle kendinden geçip hareket etmesidir (raks, çarh vs.).
Bu hal ona yeni bir manevi ilim kazandırmaz.
Akıl/Ruh ile İşiten (Semâ-ı Akıl): O sadece musiki değil,
her şeyde (taşta, kuşta, rüzgârda) Allah’ın tesbihini işitir. Alâmeti, beht
(donup kalma) ve hayrettir. Bu mertebede hareket yoktur. Çünkü ilahi heybet o
kadar büyüktür ki beşeriyet sıfatları donup kalır.
Kim ki "hem hareket ediyorum hem de bu sırada yeni
hakikatler öğreniyorum" derse, o yalancıdır.
Allah bir kula marifet indirmek istediğinde, kalbe bir
serinlik verir. Bu soğuk hava kalpteki harareti (hararet-i garîziyye) yukarıya,
beyne doğru iter.
Yukarı çıkan sıcak hava ile aşağı inen soğuk hava
çarpıştığında bir ateş (enerji) doğar. Eğer bu sıcak hava bir çıkış yolu
(menfez) bulursa dışarı "Âh!" sesi olarak çıkar.
Eğer o sıcak hava dışarı çıkamaz da kalbin üstündeki
rutubete karışırsa, yaş olup gözden dökülür.
Eğer bu manevi ateş ciğeri pişirecek kadar şiddetliyse,
kişinin nefesinden yanık kokusu gelir.
Kalpteki bu şiddetli tazyik, bazen bir tencerenin kaynaması
gibi fıkırtılar (vecbe) çıkarır. Bu durum bazen sâlikin kontrolsüz bir çığlık
(sayha) atmasına sebep olur.
Manevi ateş kalpten beyne sıçradığında, sâlikin dengesi
bozulur ve ağzından anlaşılması güç sözler (şath) dökülebilir (Bayezid-i
Bestami'nin "Subhani" demesi gibi).
Eğer kalbe inen bulut ince (rakîk) ise, o ateş bir patlamaya
değil, kalbin ferahlamasına ve sâlikte bir gülme, kahkaha ve neşe haline (dıhk)
sebep olur.
Yirmiikinci Bâb
(Mu'teriza hâricindeki ibârât tercüme ve mu'teriza içindeki ibâreler
şerhdir.) On Yedinci Bâbdan Beşinci Bâbdır; ve O Fasıllar Üzeredir. Ve Kitâb
Onunla Hatm Olundu. Kitabın Yirmi İkinci Bâbı Makâmındadır
Vasiyyet
Mürit, kendi iradesini mürşidinin iradesinde eritmelidir.
Mürşidini şeriata (görünüşte) aykırı bir iş yaparken görürse
bile itiraz etmemelidir. Mürşidin "sûrette hata" gibi görünen işinin
"manada bir hikmeti" olabilir…
Eğer mürit bir edepsizlik yapar da mürşidi onu uyarmazsa, bu
mürşidin müritten ümidi kestiği anlamına gelir…
Abdest / Namaz
Eller "dünya sevgisini terk" niyetiyle, ağız
"Allah'ın zikri" için, kollar "tevekkül" ile yıkanmalıdır.
Vahdet-i Vücud sırrı bilinciyle secdeye durulmalıdır.
Namaz bitiminde verilen selam, aslında kişinin kendi
hakikatine (nefsine) verilen bir selamdır.
Sâlik için yemek, nefsi doyurmak değil, bedeni ibadete hazır
tutmak için zorunlu bir "yakıt ikmali"dir.
Eğer sâlikin içinde "Aç kalır mıyım?" korkusu
varsa, tevekkül davasına girmemeli, bir zanaat ile uğraşmalıdır.
Beklenmedik bir rızık (fetih) geldiğinde, nefis buna hırsla
atılıyorsa o rızık reddedilmelidir. Sadece ihtiyaç kadar alınmalı, kalanı
dağıtılmalıdır.
Yolun esası alışkanlıkları (me’lûfât) terk etmektir. Sohbet
ise insanlarla ünsiyet (alışkanlık) peydâ eder. Ayrılık acısı veren her sohbet,
kalpte Allah'ın yerini işgal eden bir "bağ"dır.
Kalpte Hakk'tan başka hiçbir "nasip" kalmamalıdır.
Hak, mamur olmayan (başkalarıyla dolu olan) saraya (kalbe)
tecelli etmez.
Yol, "alışkanlıkları terk etmek" (kat'-ı me'lûfât)
üzerine kuruludur. Mekan takıntısı bir tür put haline gelebilir.
Kendi kalbini temizlemek, başkasının ayıbını araştırmaktan
evladır.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder