Muhyiddin İbn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 8. Cilt - Notlar
Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2008
ON BEŞİNCİ SİFİR
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ YEDİNCİ KISMI
162
Fakirlik ve Sırlarının Bilinmesi
Fakirlik yaratılmışların (mümkün varlıkların) özünde bulunan
mutlak muhtaçlık halidir.
Her şey, var olmak için O’na muhtaçtır. Bu yüzden fakirlik,
mahlûkatın ayrılmaz bir elbisesidir.
Fakirlik, tüm oluşu kuşatmıştır.
Biz Allah’ın isimlerine muhtacız; Allah ise isimleriyle
bizden müstağnidir (zengindir). Dua, bu yoksulluğun itirafıdır.
Allah Vasıtasıyla
Zengin Olan O’na Muhtaçtır
Alemde sadece "talep eden" (isteyen) vardır.
Mümkün, yok iken bir tercih edene muhtaçtır. Var olunca bu
kez varlığını sürdürmede ve korumada muhtaçtır. Dolayısıyla mümkün, hem varlık
hem yokluk halinde ‘fakir’ kalmayı sürdürür.
163
Zenginlik Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Zenginlik, Hakk’a ait zati bir niteliktir.
Kul için zenginlik mal çokluğu değil, nefsin dış dünyaya
karşı duyduğu tokluktur.
Allah’a davet eden kişi, zenginin malına göz dikmemelidir.
Eğer davetçi dünyalığa tamah ederse, terazide haksızlık yapmış olur ve daveti
"namaz" vasfını yitirip "köleliğe" dönüşür.
164
Tasavvuf Makamının Bilinmesi
Tasavvuf, "Yaratan’a benzemek", yani O’nun isim ve
sıfatlarını (ahlâkını) kuşanmaktır.
Hz. Aişe’nin "O’nun ahlâkı Kur’an’dı" sözü,
tasavvufun temelidir. Sûfî, Kur’an’da Allah’ın lütuf ve kahır sıfatlarını hangi
bağlamda kullandığını inceler ve yaratılmışlara karşı bu ölçüyle (teraziyle)
davranır.
165
Tahkik ve Muhakkiklerin Makamının Bilinmesi
Tahkik, kuşku kabul etmeyen mutlak bir biliş halidir.
İlahi irade açısından âlemde "hata" yoktur
Muhakkik, zahirde (şeriatta) hata olarak isimlendirilen bir
fiilin, batında (Hak katında) hangi yüze sahip olduğunu bilir.
Allah kulun duyması, görmesi ve eli olduğunda; kul artık Hak
vasıtasıyla görür ve işitir. Bu bakışa yanılma giremez.
166
Hikmet makamı ve
Ariflerin Bilinmesi
Hikmet, eşyayı ilahi bilgiye göre düzenleme ve her şeye
yaratılış (istidat) hakkını verme sanatıdır.
Hikmet bir "gem" (atın kontrolü) gibidir; bilgiyi
eyleme dönüştürür. Sadece bilmek yetmez; bilineni tam yerinde uygulamak
"Hakîm" olmayı gerektirir.
Allah, her varlığa kendi potansiyeline uygun olanı verir.
Hikmet ehli de varlıkların bu istidatlarını okuyabilen kimsedir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YÜZ SEKİZİNCİ KISMI
167
Kimya-yı Saadetin (Mutluluk Kimyası) Bilinmesi
Kainattaki tüm madenlerin (demir, bakır, kurşun) asıl amacı
altın olmaktır.
Madenlerin altın olmasını engelleyen şey, mevsimler, yerin
doğası veya kükürt/civa dengesizliğidir.
Akılcı, her şeyi sebepler zinciriyle (neden-sonuç)
açıklamaya çalışır. Ancak her varlıktan Allah'a giden, sebeplerin olmadığı
"Özel bir Yön" vardır.
Taklitçi, peygambere uyduğu için bu "direkt hattı"
(vech-i has) keşfeder.
İnsanın yaratılış amacı yeryüzünde Allah'ın halifesi
olmaktır. Bu makam "altın" makamıdır.
Nefis, bedenin esaretinden kurtulmak için riyazete (açlık,
ibadet, güzel ahlâk) muhtaçtır. Bu süreçte taklitçi, Şâri'nin (Peygamberin)
talimatlarını izlerken, akılcı kendi kurallarını koymaya çalışır. Sonuçta
taklitçi "zevk" (doğrudan deneyim) elde ederken, akılcı sadece
"teorik bilgi"de hapsolur.
Kimya, düşmanı dosta, bakırı altına, nefsi arife çeviren
ölçü ilmidir.
1. Gök / Hz. Adem /
Ay / Varlıkların "Özel Yönü" (Vech-i Has) ve hilafetin aslı.
2. Gök / Hz. İsa ve Yahya /
Merkür (Katip) / Kelimelerin şerefi, "Kün" (Ol) emri, ölüleri
diriltme ve şifa sırrı.
3. Gök / Hz. Yusuf /
Venüs (Zühre) / Hayal ve misal alemi, rüya tabiri, güzelliğin geometrisi.
4. Gök / Hz. İdris /
Güneş / Kalbin halleri, gece ve gündüzün birleşmesi, ilahi işlerin devri.
5. Gök / Hz. Harun / Heybet, Yumuşaklık ve Firavun’un Sırrı
6. Gök / Hz. Musa / Hakikatlerin Sabitliği
7. Gök ve Sidre / Hz. İbrahim / Sınırın Sonu
Akılcı bu noktada durdurulur
Daimi yaratılış / Allah her an yeni bir "teveccüh"
ve "şandadır."
Taklitçi, miracı sırasında Kürsü’ye ulaşır ve orada sarkan
iki ayağı görür. Bu, varlığın ikili yapısını simgeler.
Doğruluk Ayağı: Cennetliklerin ebedi saadetini ve kesintisiz
ihsanı sağlar.
Ceberut Ayağı: Cehennemliklerin durumunu belirler.
Arş makamında Taklitçi, büyük meleklerin ve nebilerin
hakikatleriyle karşılaşır.
Cisimlerin nasıl inşa edildiğini ve ruhların bu suretleri
nasıl yönettiğini görür.
Yolculuk, zamanın ve kaderin yazıldığı Levh-i Mahfuz ve
Kalem makamına ulaşır.
Kalem’in Levha’ya yazışı, mürekkep gibi değil, bir
"nakış" gibidir; bu yüzden sabittir ve silinmez.
Dünyanın ömrü feleğin 360 derecesinin kendi misliyle çarpımı
kadardır, bu süre dolunca yeni bir yazım, başka bir alem başlar.
En nihayetinde Amâ (Bulut/Karanlık Cevher) makamına
ulaşılır.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YÜZ DOKUZUNCU KISMI
168
Edep Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Edep, "hayırların toplamıdır." Hakiki edepli
insan, esnektir; her makamın ve her insanın hakkını o anki duruma göre verir.
Şeriat edebi Allah’ın vahiyle öğrettiği edeptir. Rehberi Hz.
Peygamber’dir.
Hizmet edebi kulun, Allah’ın zatının hak ettiği saygıyı O
henüz istemeden (emir gelmeden) yerine getirmesidir.
Hak (Gerçek) edebi Hakk’ın kimde ve hangi yaşta ortaya
çıktığına bakmaksızın onu kabul etmektir. Hak bazen bir çocuktan bazen bir
"bunaktan" bile çıkabilir; edepli kişi kibrini yenip onu alandır.
Hakikat edebi tüm fiilleri Allah’a döndürüp "edebi
terk" noktasına ulaşmaktır (Vehbî bir durumdur).
169
Edebin Terki Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Kul, Allah’ta fani olduğunda artık karşısında "başka
birisi" kalmaz. Başka birinin olmadığı yerde sosyal edep kuralları kalkar.
170
Arkadaşlık (Sohbet) Makamı ve Sırlarının Bilinmesi
Allah bize eşlik eder (korur, bilir), ancak biz O’nu tam
olarak bilemediğimiz için O’na tam anlamıyla eşlik edemeyiz. Biz O’nu
"kendimiz için" (kendi selametimiz için) isteriz.
Sadece insanlarla değil; bir ağaçla, bir hayvanla bile
sohbet (beraberlik) edilebilir. Ağacın altında dinlenen birinin, sahibi yokken
o ağacı sulaması "arkadaşlık hukukuna vefadır."
171
Arkadaşlığın Terki Makamının Bilinmesi
Hakikat düzeyinde Allah’ın benzeri olmadığı için
"denklik" şartı olan bir arkadaşlık imkânsızdır.
Gerçek arkadaş, iradesini arkadaşının iradesinde eritendir.
Kulun iradesi Hakk’ın iradesinde eridiğinde, artık arkadaşlık "tek
taraflı" bir hal alır; kul sadece Hakk’ın hükümlerinin taşıyıcısı olur.
172
Tevhit Makamının Bilinmesi
Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi
de bozulurdu.
Akıl (fikir), kendi başına doğruyu ve yanlışı ayırt edemez.
Allah’tan sana bir bilgi geldiğinde, onu fikir terazisinin
(aklın) altına sokma; yoksa anında helak olursun.
Arapça’da vitr, intikam talebi demektir
Mutlak birlik (Ehadiyet), varlığın çoklukla (sayılarla)
ortaya çıkışından "intikam" almak ister.
Allah, "Ferd"dir;
çünkü O'nun hiçbir ortağı, benzeri veya zıddı yoktur.
173
Şirk -İkilik- Makamının Bilinmesi
Allah zatı itibarıyla tektir (Vâhid). Ancak biz O'na
"Alîm", "Kadir", "Rahman" gibi farklı isimlerle
dua ederiz.
174
Sefer Makamının Bilinmesi ve Sırları
Allah ehli (veliler), yeryüzünde dolaşmayı (seyahati) şu iki
temel nedenden dolayı tercih ederler.
(1) İnsan, Allah’ın sureti üzerine yaratılmıştır. Veli,
sadece Allah ile baş başa kalabileceği ıssız dağlara ve vadilere kaçar.
(2) Veli, "Allah’ın arzı geniştir" ayetine uyarak
ıssız yerlere gider; çünkü orada sadece "Rahman’ın Nefesi" vardır.
Orada denize bakınca Allah'ın bilgisinin enginliğini, dağa bakınca himmetin
yüceliğini hatırlar.
175
Seferin Terki Makamı
Eğer Allah her yerdeyse, O'nu bulmak için neden hareket
edilsin? Seferi terk eden arif, Allah'ı olduğu yerde, kendi kalbinde bulmuştur.
Hareket etmek bir şeyi "yitirmiş" olmayı ve onu
"aramayı" gerektirir. Oysa durmak, müşahedeyi (görmeyi) temsil eder.
176
Sûfilerin Ölüm Esnasındaki Hallerini Öğrenmek
Ölüm / perdenin kalktığı an
Kişi yaşadığı gibi ölür, öldüğü gibi diriltilir.
Ölüm anında ameli tamsa güzel bir Burak şeklinde görünür ve
ruhu yücelere taşır.
İlim, bir ışık veya güzel bir silüet olarak belirir.
Kişi hangi peygamberin meşrebi (hidayeti) üzerineyse onu
görür.
Kendisiyle aynı makamda olan meleği görür.
Hayatı boyunca zikrettiği veya düstur edindiği isim ona
tecelli eder.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YÜZ ONUNCU KISMI
177
Mârifet Makamının Bilinmesi
Duyular yanılabilir, akıl ise fikre muhtaçtır. Fikir ise
bazen doğru bazen yanlıştır. Eğer insan kendi akli güçlerine güvenirse, aslında
kendi yanılgılarını taklit ediyor demektir.
Kul, ibadet ve takva ile ilerlediğinde Allah onun
"işiten kulağı, gören gözü" olur. Bu makamda insan artık eşyayı kendi
kısıtlı aklıyla değil, Allah’ın nuruyla görür. İşte gerçek Marifet budur.
Evrende ne varsa insanın içinde de o vardır. Dış dünyadaki
(ufuklardaki) ayetler, nefsimizdeki bilgileri teyit eder. Böylece kuşku ortadan
kalkar. İnsan kendi acziyetini ve muhtaçlığını gördüğünde, Allah’ın
Samediyetini (hiçbir şeye muhtaç olmayışını) anlar.
Mârifetin Yedi Esası
İlahi İsimler: Hakikatlerin kaynağıdır.
Tecelli: Hakkın eşyadaki görünüm biçimleri.
Hitap: Şeriatın diliyle gelen ilahi mesajlar.
Kemal ve Eksiklik: Varlıktaki yetkinlik dereceleri.
İnsan Nefsi: Hakikat yönünden kendini tanıma.
Hayal Âlemi: Bitişik ve ayrık hayal mertebeleri.
İlaç ve Hastalıklar: Manevi dertler ve çareleri.
Hakikatleri Bilmek, İlahi İsimleri Bilmek
"Allah" İsmi: Diğer tüm isimleri kapsayan, zatın
özel ismidir.
Hüve (O): Seçkinlerin zikridir. Gaib olan, mutlak hakikate
işaret eder.
İnnî (Ben/Beni): Allah kendinden "Ben" diye söz
eder. Bir kul "Allah’ın kendisinin dili, kulağı olması" makamına
ulaştığında, onun "Ben" deyişi aslında Hakk’ın kelamıdır.
Her ismin bir "hükmü" vardır.
İsimler işlevlerine ve delalet ettikleri gerçekliklere göre
dört ana kategoriye ayrılır:
1. Sadece Zât'a delildir (Allah)
2. Sıfatlara delildir (El-Alîm, El-Kadir)
3. Fiil niteliklerine delildir (el-Hâlık, el-Musavvir)
4. Hem fiil hem tenzih niteliği taşıyanlar (el-Mümin, er-Rab)
İlahi isimleri bilmek marifetin ilk basamağıdır.
Hz. Peygamber, isimlerin özelliklerini en iyi bilmesine
rağmen, her istediğini "İsm-i Azam" veya özel isimlerin gücüyle talep
etmemiştir.
Zamirlerin Zikri
Hüve (O): Seçkinlerin zikridir. Hiçbir türetme (iştikak)
barındırmaz ve sadece Allah'ın bildiği o mutlak "Hüviyet"e işaret
eder.
Ben ve Biz: Bu zamirleri sadece Allah kendisi için
kullanabilir; kulun dilinde bu zamirlerin belirmesi, Allah'ın o kulun diliyle
konuşması (tecelli) makamıdır.
Alîm: Mübalağa ile her şeyi bilmeyi ifade eder.
Habîr: Deneyim ve içsel bilgiyle (haberdar olma) ilgilidir.
Muhsî: Sınırlama ve sayıp dökme ile ilgili bir bilgidir.
Muhît: Hem sonlu hem sonsuz olanı kuşatan bilgidir.
Bütün İsimler
Allah, er-Rahman, er-
Rahim, el-Alîm, el-Hakîm, el-Kerim, el-Azim, el-Halim, el-Kayyum, el-Ekrem,
es-Selâm, et-Tevvâb, er-Rab, el-Vehhab, el-Akrab, es-Semi, el-Mücîb, el-Vâsi’,
el-Aziz, eş-Şâkir, el-Kâhir, el-Ahir, ez-Zâhir, el- Kebîr, el-Habîr, el-Basîr,
el-Gafur, eş-Şekûr, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el- Cebbâr, el-Mütekebbir,
el-Musavvir, el-Berr, el-Muktedir, el-Bârî, el- Alî, el-Ğanî, el-Veli, el-Kavî,
el-Hayy, el-Hamîd, el-Mecîd, el-Vedûd, es-Samed, el-Ehad, el-Vâhid, el-Evvel,
el-A’lâ, el-Müteâl, el-Hâlık, el- Hallâk, er-Rezzak, el-Hakk, el-Latîf,
er-Raûf, el-Afüvv, el-Fettâh, el- Metîn, el-Mübîn, el-Mü’min, el-Cemîl,
er-Refîk, el-Müs’ir, el-Kâbız, el- Bâsıt, eş-Şâfı, el-Mu’tî, el-Mukaddim,
el-Muahhir, ed-Dehr.
Tecelli İlmi
Yokluk (adem), mutlak bir karanlıktır. Allah "Ol"
dediğinde, mümkün varlıklar (bizler) bu karanlıktan çıkıp ışıkla (vücud)
tanışırız.
İnsan bir gözüyle Nur'a (Hakk'a), diğeriyle Gölge'ye (Kendi
imkânına/yokluğuna) bakmalıdır.
Sadece Işığa bakarsan: "Ben Hakk'ım" iddiasına
düşer, kibre kapılırsın.
Sadece Gölgeye bakarsan: Hakk'tan habersiz kalır, sağırlığa
ve nankörlüğe düşersin.
Allah, peygamberler aracılığıyla hitap ettiğinde, insanlar
bu hitabı anlama kapasitelerine göre gruplara ayrılırlar.
Teorik Akılcılar: Peygamberin "Allah'ın eli",
"inmesi", "gülmesi" gibi ifadelerini akla aykırı bulup
tevil ederler.
Saf İman Sahipleri: Hiçbir şeyi sorgulamazlar, çocuksu bir
teslimiyetle inanırlar.
Hayal Mertebesindekiler (Müşebbihe): Allah'ı insana
benzeterek düşünürler, ötesine geçemezler.
Arifler ve Kurtulanlar (Ehlullah): Ne aklı inkar ederler ne
de şeriatın lafzını. Bilirler ki Allah hem Tenzih (hiçbir şeye benzemez) hem de
Teşbih (her şeyde tecelli eder) sahibidir. Onlar "hayret"
makamındadırlar.
İnsan, evrenin bir özetidir. Meleklerin bile bilmediği
"tüm isimleri" (Esma) bilen tek varlıktır.
İnsan, zıt isimlerin (Celal ve Cemal) birleştiği bir aynadır.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ ON BİRİNCİ KISMI
İnsanın Hakikatleri Bakımından Kendini Bilmesi
Hakikatine uygun varoluştaki şeyler (taş, su) tabiatları
gereği ibadet halindedir.
İnsan ve cin, emir ve yasak dairesinde kalmak suretiyle
ibadet eder.
İnsan, alemdeki tüm hakikatlerin bir toplamıdır. Eğer insan
"arınmış nefs" (nefs-i zekiye) makamına ulaşırsa, tek başına tüm
alemin tesbihatını yapabilir. Adeta alemin gediğini kapatan bir kilit taşı
gibidir.
Hayal ilmi
Alemin yaratılışındaki ilk mertebe Amâ (Bulut/Karanlık), bu,
Allah'ın isimlerinin ve alemin suretlerinin ilk belirdiği "Mutlak
Hayal" makamıdır.
Bitişik Hayal (Hayal-i Muttasıl) İnsanın kendi zihnindeki
hayal gücüdür.
Ayrık Hayal (Hayal-i Münfasıl) ruhların bedenlendiği
âlemdir.
Varlığın Dört Mertebesi
Dışta Varlık (Aynî): Nesnelerin dünyadaki somut varlığı.
Zihinde Varlık (İlmî): Bir şeyin zihnimizdeki tasarrufu.
Sözde Varlık (Lafzî): İsminde ve sesindeki varlığı.
Yazıda Varlık (Kitabî): İşaret ve sembollerdeki varlığı.
Hastalık ve İlaçlarını Bilmek
Söz hastalıkları, doğruyu söylesek bile nerede ve nasıl
konuşacağımızı bilmemekten kaynaklanır.
Birine kalabalık içinde kusurunu söylemek…
Kendini ilgilendirmeyen işi bırakmak Müslümanlığın
güzelliğindendir
(Fiil hastalıkları) Başkaları varken ibadeti güzel yapıp,
yalnızken özensiz davranmak (riya).
Vecd (coşku) gelmediği halde öyleymiş gibi davranmak,
topluluk içinde yapay çığlıklar atmak.
Hal hastalıkları / olunandan başka görünmek
Dürüstlük (sıdk), hem kişinin nefsini temizler hem de
başkalarının hidayetine vesile olur.
Suyun Rengi Kabının
Rengidir
Ârif, ilahi tecellilerin aynasıdır. Allah’ın ahlakıyla
ahlaklandığı için, bulunduğu şartın rengine bürünür ama özü değişmez.
Ârif; kahrın içinde lütfu, lütfun içinde kahrı görendir.
Ağlarken kalbi güler, yoksunluk içindeyken manevi zenginlik (izzet) sahibidir.
Bilgi (İlm) ve
Marifet (Gnosis)
Bilgi (İlm) İlahi
bir niteliktir; "Âlim" (Bilen) ismiyle Allah'a nispet edilir. İlim, kanıtlar,
akıl ve delil yoluyla elde edilir.
Marifet (Gnosis) Rabbani/Nefsani bir niteliktir;
"tanışıklık" demektir. "Zevk"
(tecrübe) ve keşf yoluyla, doğrudan kalp ile elde edilir.
Marifet bir hedef (ulaşılan nokta) iken, bilgi bu hedefe
götüren yoldur.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YUZ ON İKİNCİ KISMI
Allah'ın Aklın Gücüne Yerleştirdiği Kendisine Verilenleri Kabul Özelliği
Allah’ın aklı "doğal şehvetlere karşı koysun" diye
yarattı
Akıl, müfekkire (düşünme) gücüyle her şeyi kuşatabileceğini
sanır. Oysa Allah’ın zatı (özü) hakkında düşünmek, aklı "ebedi
bedbahtlığa" götürebilir.
Doğrusu Allah’ın zatı hakkında "nasıllık" aramayı
bırakıp, O’ndan gelen haberlere (nakle) teslim olmaktır.
178
Muhabbet Makamının Bilinmesi
Sevgi, varlığın aslıdır.
Muhabbet sevginin kalbe saf bir şekilde yerleşmesidir.
Vüd (sabit sevgi) Allah’ın el-Vedud isminden gelir.
Değişmeyen, sarsılmayan, yeryüzünde sabitlenen köklü sevgidir.
Aşk muhabbetin şiddetli halidir.
Heva (Anlık/Ani Yöneliş) kalbe düşen ilk kıvılcımdır.
İradenin sevgiliye birden kilitlenmesidir.
İnsan her zaman bir şeye muhtaçtır ama o muhtaç olduğu şeyin
Allah olduğunun her zaman farkında değildir.
Kime veya neye aşık olunursa olunsun (Leyla, Suad, para,
makam, dünya), aslında sevilen Hakk’ın o suretteki tecellisidir.
Güzelliği seven aslında Allah’ı sevmektedir
Allah’ı Allah İçin Sevmek: Bu, en saf sevgidir. Sevenin
hiçbir kişisel çıkarı veya beklentisi yoktur. O’nu sadece O olduğu için, O’nun
yüceliği ve zâtı için sever.
Allah’ı Kendimiz İçin Sevmek: Allah’ın bize verdiği
nimetler, rızıklar ve acıları dindirmesi sebebiyle duyulan sevgidir. Bu, nefsin
"iyilik görene meyil" fıtratından kaynaklanır.
Her İkisi İçin Sevmek: Hem Allah’ın zâtına duyulan saygı hem
de O’ndan gelen lütuflara duyulan minnetin birleşimidir. Arabî’ye göre bu en
kâmil (tam) sevgidir; çünkü hem ruhu hem de doğayı (bedeni) kapsar.
Neden Olmaksızın Sevmek: Bu, sevginin zâtîleştiği, sebebin
ortadan kalktığı bir hayret makamıdır.
"Amâ" (hiçlik/bulut) cevherindeyken Allah bize
"Kün" (Ol) dedi. Bu sesi duyduğumuz an varlık sahasına fırladık.
Güzel bir nağme duyduğumuzda ruhumuz aslında o ezelî
"Ol" emrinin hazzını hatırlar ve titrer.
Bir şeyi seviyorsak, aslında onun devamlılığını
seviyoruzdur; o devamlılık ise henüz gelecektedir (yoktur). Bu yüzden sevgi
bitmez, çünkü arzunun hedefi daima ufkun ötesindedir.
Sevginin hakikati
Başlangıcı Allah’ın “Ol” (Kün) hitabıdır
İmkanı, bunu mümkün kılan mekan; Amâ cevheridir / ilahi
nefes
Gayesi, Allah’ın bilinmesidir
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ ON ÜÇÜNCÜ KISMI
Ruhani Sevgi
Seven sevilenin sevdiği şeyi sever.
Doğal Sevgi
Öpüşme ve ruh değişimi / "nefesler" yer
değiştirir.
Sevenlerin
Özellikleri
Susamış kişi serabı su zanneder ve ona koşar. Oraya
vardığında su (sebep) bulamaz ama Allah'ı bulur.
Ğaram / tutku / bu, sevgilide yok olmanın en ağır halidir.
Kelime kökeni "borç" (garim) ile ilgilidir. Borçlunun alacaklısından
kaçamaması gibi, aşık da sevgilisinden ayrılamaz. İzzetin yerini zillet
(toprağa yüz sürme) alır.
Heyam / Kara Sevda / Beşeri aşkta aşık vuslattan ümidi
kesince avare dolaşır.
Kemed: Gözyaşı akıtmayacak kadar derin üzüntü. Sadece sevgiliyle meşguliyetle dinen sızı.
ON ALTINCI SİFİR
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YÜZ ON DÖRDÜNCÜ KISMI
Allah'ın Peygamberine Uyma Emri
Allah’ın kulu en çok sevdiği an, kulun O’nun farz kıldığı
işleri yerine getirdiği andır.
Kul nafile ibadetlerle Allah’a yaklaştıkça, Allah onu öyle
bir sever ki; kulun işitmesi, görmesi ve eli haline gelir.
Bu makamda kul bir şey dilediğinde, aslında Allah dilediği
için dilemiştir.
Allah tövbe edenleri sever çünkü kul günahından dönerek
Allah'a yöneldiğinde, Allah da kuluna mağfiretle dönerek kendi "Tevvab"
ismini onda seyreder.
Kul kendisini kibir, cimrilik ve kendini beğenme gibi
"eziyetlerden" temizlerse Allah onu sever.
Sabır, belayı Allah’tan başkasına şikayet etmemektir.
Safın bozulmaması, noktaların birleşerek bir çizgiyi
oluşturması gibidir.
Âlemin varlığı, ilahi isimlerin (el-Hay, el-Alim, el-Mürid
vb.) birbirine bitişik nizamda durmasına bağlıdır. Bu isimler arasında boşluk
olsaydı, varlık yokluğa düşerdi.
Allah güzeldir ve kendi güzelliğini görmek için âlemi bir
ayna olarak yaratmıştır.
Doğal sevgi (Unsuri) sevenin bedeninde fiziksel değişimler
yapar. Doğa, başkalaşımı kabul eder; bu yüzden doğal sevgi sahibi fena bulur
(yok olur).
İlahi sevgi ariflerin sevgisidir. Bu sevginin dışarıda bir
izi (ağlama, erime gibi) yoktur. Çünkü marifet, sevginin izlerini siler.
Ruhani sevgi İlahi ve doğal sevgi arasında bir köprüdür.
Sevgilinin sırrını açıklayan meclisten kovulur.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ ON BEŞİNCİ KISMI
Hakkın Gelin
Oturaklarında Aşık-Âriflere Sevenlerin Sevgideki Özelliklerini Kendilerine
Vermek Üzere Olan Tecellileri
Seven kişi, iki zıt kutup olan Ruh (Nur) ve Doğa (Karanlık)
arasındadır.
Doğa hakim olursa: Kişi Hakk'ı yaratılmışların içinde sever.
Bu, "Geceden gündüzün çıkması" gibidir; karanlık içinde bir ışık
arayışıdır.
Ruh hakim olursa: Kişi bedeniyle ruhaniyet kazanır ve Hakk'ı
bizzat Hak'ta (O'nun nimetiyle) sever.
Öldürülme Sırrı: Doğa ruhu öldürürse kişi dünyevi bir aşka
düşer; ancak Ruh doğayı öldürürse, kişi Allah katında diri bir
"şehit" olur. Aşk, her halükârda eski kimliğin ölümü demektir.
Seven, Allah'ın isimleriyle ahlaklanarak O'na yürür.
Sevenin dünyadan çıkmak istemesi, yorulmuş olan nefsinin
"en yüce dost"a kavuşma isteğidir.
Âşık, Sevgilisi eğer "ayrılığı" takdir etmişse, o
ayrılığı vuslata tercih eder. Çünkü vuslatta kendi hazzını, ayrılıkta ise
Sevgilinin muradını yaşamaktadır. Bu, köleliğin ve aşkın en sadık mertebesidir.
Âşık, kendisinde bir "benlik" veya
"seçim" bırakmaz.
Nafile ibadetlerde Allah kulun "eli, ayağı"
olurken; farzlarda kul, Hakk'ın görmesi ve duyması olur.
Allah sevdiği kulun duasını, "onun sesini duymayı
sevdiği için" geciktirir.
Sevenin sevgisi, Sevgilinin ihsanıyla artmaz, cefasıyla
eksilmez.
Sevenin kalbi ve zikri (Lâ ilahe illallah) teraziye sığmaz.
Çünkü baki olanı, fani bir terazi tartamaz.
Sevgi, gizlenmek bilmeyen bir "rezillik" (şöhret)
getirir. Allah birini sevince bunu meleklere, melekler de yeryüzüne ilan eder.
Aşkın kokusu gizlenemez.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN YÜZ ON ALTINCI KISMI
Yüz Yetmiş Dokuzuncu Bölüm
Dostluk Makamının Bilinmesi
Dostluk (Hullet), sevgilinin sevenin tüm varlığına (ruhunun
yollarına) nüfuz etmesidir.
Gerçek dost, Allah'ın yaratıklarına Allah'ın davrandığı gibi
davranandır.
Hz. Peygamber’in "Güzel ahlakı tamamlamak üzere
gönderildim" hadisini, dünyadaki tüm huyların (hırs, haset vb. dahil)
aslında ilahî birer isim veya hikmetle ilişkili olduğunu, kamil insanın bunları
"yerli yerinde" kullanarak güzelleştirdiğini anlatır.
180
Şevk ve İştiyak Makamının Bilinmesi -bu da seven-âşıkların niteliğidir-
Şevk (Özlem): Uzaktaki sevgiliye duyulan arzudur. Kavuşma
(vuslat) gerçekleşince şevk biter, kalp dinginleşir.
İştiyak (Sonsuz Arzu): Sevgiliyle beraberken bile artan
susuzluktur. "Tuzlu su içen adam" gibi, sevgiliyi gördükçe ona olan
doyumsuzluk artar. Çünkü Allah’ın tecellileri sonsuzdur ve her tecelli bir
sonrakine olan iştiyakı tetikler.
181
Şeyhlere Hürmet Makamı
Peygamberler nasıl Hakk'ın vekilleri ise, şeyhler de kendi
dönemlerinde bu vekâleti sürdürürler.
Şeyhler yeni bir kanun (şeriat) getiremezler; görevleri
mevcut şeriatın ruhunu ve uygulanışını korumak, müritlerin kalplerini bu
sınırlarda tutmaktır.
Şeriata uymayana, uyulmaz; Allah'tan haber getirse bile.
Mürit, şeyhine saygı duyduğu sürece ondan yararlanabilir.
Şeyhlerin
karakteristik özellikleri
Ümmete karşı şefkatli, bağışlayıcı ve mütevazıdır.
Sadece tanıdıklarına değil, tüm insanlığa dönüktür.
Büyükleri baba, denklerini kardeş, küçükleri evlat gibi
görür.
182
Sema' Makamının bilinmesi
Semâ’, sadece müzik dinlemek değil, Allah’ın "Kün"
(Ol) emrini duymaktır.
İlahi Semâ’: Her
şeyde ve her seste Hakk’ın kelamını duymaktır. Bütün varlık Allah’ın tükenmez
kelimeleridir.
Ruhani Semâ’:
Kalemlerin levhalar üzerindeki cızırtısını, yani ilahi ilmin varlık formlarına
dönüşme sürecini duymaktır.
Doğal Semâ’:
Güzel seslerden ve nağmelerden etkilenen, bedensel ve nefsi bir semâ’dır.
İbnü’l-Arabî, günümüzdeki çoğu semâ’ın sadece bu seviyede kaldığını ve bilgi
(marifet) üretmediğini belirtir.
183
Sema'ın Terki Makamının Bilinmesi
Arabî, sema’ı herkes için aynı kefeye koymaz. Yeni başlayanlar
(müptediler) için sema’ tehlikelidir, hatta "haram" derecesinde
sakıncalı görülebilir; çünkü nefsani arzular ile ilahi vecid birbirine
karışabilir. Sema’ asıl orta derecedekiler (kalp sahipleri) içindir. Kalplerini
diri tutmak ve manevi heyecanı artırmak için bir araçtır. Büyükler (müntehiler/kamil
insanlar) için sema’ "gereksizdir".
Mutlak sema evrendeki her oluşun (kün/ol emrinin) bir ses,
bir hitap olduğunu bilmektir.
Güzel bir sese verilen tepki ruhani bir başarı değil,
doğanın (insan tabiatının) estetiğe verdiği tepkidir.
184
Kerametler Makamının Bilinmesi
Gerçek Keramet (Manevi): Şeriat adabını korumak, nefsi kötü
ahlaktan arındırmak ve her nefeste Allah ile beraber olmaktır. Bu kerametlerde
"tuzak" yoktur.
Görünür Keramet (Duyusal): Havada uçmak, gizliyi bilmek vb.
Bunlar İblis’e bile verilebilir. Eğer bu keramet istikametle (doğrulukla)
birlikte değilse, bir "istidraç" (ilahî bir aldatma/tuzak) olabilir.
En Büyük Keramet Bilgidir: İbrahim b. Edhem ve Ebu Yezid
gibi, İbnü’l-Arabî de en büyük kerametin "Allah’ı bilmek" olduğunu
savunur. Bilgi, her türlü harikulade olaydan üstündür.
185
Kerametin Terki Makamının Bilinmesi
Kerameti terk eden ve gizleyenlerin en yüksek mertebesi
Melamilerdir. Onlar, Allah ile olan hallerini halktan saklarlar.
Keramet ancak bir inkarcıyı susturmak veya Allah’ın dinini
savunmak gibi bir "zaruret" anında izhar edilir.
186
Harikuladeler (Adeti Aşmak, Keramet) Makamının Bilinmesi
Harikulade (Âdeti Aşan) Olayların Beş Türü
Nefsin Gücü: İnsan nefsinin (veya himmetinin) dış dünyadaki
cisimler üzerinde etkisi.
Doğal Yöntemler (Gökbilim/Astroloji): Yıldızların ve gök
cisimlerinin hareketlerini kullanarak yapılan hesaplamalar.
Harflerin ve İsimlerin Gücü (İlm-i Ledün): Belirli harf
dizilimleri veya Allah'ın isimlerinin zikredilmesiyle ortaya çıkan tesirler.
Sihir ve Gözbağcılık: Gerçekte bir değişim olmadığı halde,
bakanın gözünde öyleymiş gibi görünen durumlar.
İlahî Mertebe (Mucize ve Keramet): Kulun hiçbir çabası
olmadan, doğrudan Allah'ın inayetiyle ortaya çıkan olaylar.
Allah her an yeni bir yaratma halindedir
Bir şeyin aynısı asla tekrar etmez, sadece benzeri gelir.
İnsanlar benzer olayları arka arkaya gördükleri için bunu
bir "kanun" veya "âdet" zannederler.
187
Mucize Makamının Bilinmesi. Mucize, Hakkında Mucize Olduğu Kimsede Halin
Değişmesi Nedeniyle Nasıl Keramet Sayılır.
Mucize kesin bir inayettir ve peygamberin doğruluğunu
ispatlar. Keramet ise (velinin kendi adına gösterdiği sürece) her zaman bir
"tuzak" veya "imtihan" ihtimali barındırır.
Bir mucizenin insanları aciz bırakması iki şekilde olur:
Doğaüstü Eylem: Ölüyü diriltmek gibi, insanın gücünün
tamamen dışında olan bir fiilin yaratılması.
Engelleme (Sarf): İnsanların normalde yapabileceği bir şeyi,
o an ilahi bir güçle yapamaz hale gelmeleri. (Örneğin; bir söz söylenecekken
dilin tutulması).
İman akli bir kanıtın zorunlu sonucu değil, Allah’ın kalbe
attığı bir nurdur.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YÜZ ON YEDİNCİ KISMI
188
Sahih Rüyaların Bilinmesi (Mübeşşirat)
Uyanıkken duyularla algılanan her şey, uyku sırasında
"hiss-i müşterek" (ortak duyu) aracılığıyla "hayal"
sahasına aktarılır.
Hayal mertebesi öyle muazzamdır ki, cisim olmayan anlamları
(mana) bir şekle (suret) sokar.
(Vahiy) Manalar ilahî âlemden duyu âlemine inerken önce
hayal mertebesinden geçer. Eğer bu geçiş uyku sırasında olursa
"rüya", uyanıklıkta olursa "keşf" veya "tahayyül"
adını alır.
Salih/Sadık Rüya: Allah’tan gelen bir müjdedir. Doğru sözlü
insanların rüyası da genellikle doğru çıkar.
Nefsin Konuşması: Kişinin uyanıkken zihnini meşgul eden
şeylerin hayale yansımasıdır.
Şeytanın Korkutması/Üzmesi: Kişiyi hüzne boğan veya kafasını
karıştıran asılsız görüntülerdir.
"Tabir" kelimesi Arapça "geçmek" (ubur)
kökünden gelir. Rüya tabircisi, görülen suretten o suretin altındaki gerçek
manaya "geçen" kişidir.
Yakın semada bulunan rüya meleği, yeryüzündeki tüm suretlerin
birer kopyasını elinde tutar. İnsan uyuduğunda hayal gücü bu meleğin
hazinesindeki suretlerle buluşur.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YÜZ ON SEKİZİNCİ KISMI
189
Sâlik ve Sülük
Sülûk, bir ibadet ya da bilgi makamından diğerine "mana
ile intikal" etmektir.
Rabbiyle Sülûk Eden: Kutsî hadisteki "Onun duyması ve
görmesi olurum" sırrına erenler. Bu kişilerde hareket eden Hak'tır.
Nefsiyle Sülûk Eden: Şeriatın emirlerine kendi gayretiyle
uyan, henüz "zevk" (doğrudan deneyim) makamına ulaşmamış olan
başlangıç seviyesindeki müminler.
Her İkisiyle Sülûk Eden: Hem kendi sorumluluğunun (kulluk)
farkında olan hem de güç ve kuvvetin Allah'tan geldiğini müşahede eden kâmil
insanlar.
Sâlik Olmayan Sâlik: Varlığının Hak'ta fena bulduğunu,
gerçekte hareket edenin sadece Allah olduğunu bilen, "kendini aradan
çıkaran" kimsedir.
190
Yolcunun Bilinmesi
Yolculuk sadece fiziki bir yer değiştirme değil, bir bilinç
sıçramasıdır.
Fikri Yolculuk: Akıl yoluyla delillerden Yaratıcı'ya ulaşma
çabasıdır. Ancak akıl bir yere kadar gider, sonra "keşf" (kalp gözü)
devreye girer.
Ebedi Yolcu: İnsan için duraklama yoktur. Dünyadan berzaha,
berzahtan ahirete ve ahirette de Allah'ın isimleri ve tecellileri arasında
sonsuz bir yolculuk vardır.
191
Yolculuğun ve Yolun Bilinmesi
Yolculuğun rotasını belirleyen şeriattır. Şeriat bir
kalıptan ibaret değildir; o, hakikate ulaştıran bir köprüdür.
192
Halin Bilinmesi
"Hal" (durum), sâlikin kalbine çaba sarf etmeden,
ilahi bir vergi olarak gelen değişimdir.
Hal her an yenilenir.
Gerçek veli, görüldüğünde Allah'ı hatırlatan kimsedir.
193
Makamın Bilinmesi
Makam, çalışılarak ve dince belirlenen vazifeleri yerine
getirerek kazanılır.
Kul namazı tam kıldığında, o makamın "suretini"
inşa eder. Bu suret bir ruh kazanarak Hak katına yükselir.
"Vera" (haramlardan kaçınma) gibi bazı makamlar
şartlıdır; şart kalkınca makam da kalkar. Ancak kâmil arifler için makamlar
aşılmış, geriye sadece Mekan kalmıştır.
194
Mekanın Bilinmesi
Mekan (Yerleşme): Makamların ve hallerin ötesindeki bir
mertebedir. Burada sâlik, her türlü nitelemeden ve sınırlamadan kurtulur.
Zahiren sabit ama bâtınen sürekli bir hareket (tecelli)
içindedirler.
195
Şatahatın Bilinmesi
Şatahat, kişinin bir ilahi emir olmaksızın, ulaştığı manevi
mertebeyi övünme veya iddia yoluyla açıklamasıdır.
Eğer bir söz ilahi bir emirle (Hz. İsa'nın beşikteyken
konuşması veya Hz. Peygamber'in "Adem su ile çamur arasındayken ben
peygamberdim" demesi gibi) söylenmişse bu şatahat değildir; bu bir
"tebliğ"dir.
(Yalancı şatahat) Bazı insanlar isimlerin özelliklerini bilerek
büyücülük gibi etkiler gösterir ve bunu velilik sanırlar.
Allah'ı müşahede eden kişi, O'na karşı bir iddiada
bulunamaz. Şatahat söyleyen, o an için "gaflet" içindedir ve
doğasının (beşeriyetinin) kalıntılarından kurtulamamıştır.
196
Tavali'in (Kalbe Doğanlar) Bilinmesi
Tavali', ariflerin kalbine doğan ve diğer bütün
"akli" nurları söndüren tevhit nurlarıdır.
Akılcılar (kelamcılar ve filozoflar) Allah'ın zatı üzerinde
düşünerek O'nu sınırlarlar ve ayetleri kendi akıllarına göre tevil (yorum)
ederler. Bu, Allah'a ve Peygamber'e asiliktir.
Akılcılar, kendi teorik güçlerine yaraşır bir
"Rab" inşa ederler ve gerçekte kendi akıllarına taparlar.
Tavali' doğduğunda, aklın ürettiği o zayıf kanıt nurları,
güneşin doğuşuyla sönen yıldızlar gibi kaybolur.
197
Zihab'ın (Gidiş) Bilinmesi
Zihab (Gidiş), aşığın sevgilisini müşahede ederken duyusal
dünyadan tamamen kopması, tabiri caizse "kendinden geçmesi" halidir.
Arif, dış dünyadaki nesneleri gördüğünde, onların
sevgilisinin (Hak) birer perdesi olduğunu anlar. Bu yoğunlukla duyular susar ve
bilinç hayal mertebesine intikal eder.
Zihab halindeki kişi, hayalindeki sevgilinin manası ile dış
dünyadaki suretleri birleştirir. Artık baktığı her çiçekte, duyduğu her seste
sadece sevgilisini görür.
Bu makamda "ayrılık" vuslatın kendisine dönüşür.
Arif, sevgilisinin suretlerinin toplamından ibaret olduğunu fark eder.
198
Nefesin Bilinmesi
Allah, Arş’a "Rahman" ismiyle istiva etmiştir. Bu,
yaratılışın temelinde rahmet olduğunu gösterir. Tıpkı bir insanın konuşmak için
ciğerlerinden gelen havayı (nefes) ağızdaki mahreçlerde (boğaz, dil, dudak)
harflere ve kelimelere dönüştürmesi gibi; Allah da varlıkları Kendi nefesiyle
"harf harf" var etmiştir.
İnsan nefesinde 28 harf/mahreç olması tesadüf değildir; bu,
felekteki 28 menzile (ay duraklarına) tekabül eder.
Harf: Tekil varlık.
Kelime: Bileşik varlık (Örn: Hz. İsa).
Kelam: Varlıklar bütünü.
Elif: Bütün sebeplerin sebebi, asıl olan ilahi güç.
Vav ve Ya (İllet Harfleri): Ulvi ruhlar ve süfli doğal
cisimler arasındaki geçişler.
Amâ (Bulut): Hakkın nefesinin, henüz suretler belirmeden
önceki hali.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN YÜZ ON DOKUZUNCU KISMI
Allah Ehlinden Bazı Adamlar Başkalarını Kokuyla Tanır
Ruhların esintisi, doğa aleminden (rüzgardan) daha incedir
çünkü ruhlar sadece güzel koku getirir.
Mikrokozmos (İnsan): İnsanın nefesinden 28 harf çıkar.
Makrokozmos (Alem): Rahman'ın Nefesi'nden (Nefes-i Rahmânî)
28 varlık mertebesi/menzili çıkar.
Rahman'ın Nefesi'nden çıkan ilk varlık, Akıl (Kalem)
Varlık, bu nefesten sırayla şu mertebelere dökülür:
1. Akıl (Kalem) → 2. Nefis (Levha) → 3. Doğa → 4. Arş → 5.
Kürsü → ... ve sırayla gökler, unsurlar (ateş, hava, su, toprak), madenler,
bitkiler, hayvanlar ve nihayet İnsan.
Allah ve Rahman İsimleri
İster Allah deyin, ister Rahman; en güzel isimler O'nundur
Allah İsmi: İsimlerin ruhuna ve manasına (keyfiyetsiz,
mutlak öz) işaret eder.
Rahman İsmi: İsimlerin suretine ve nefesine (yaratılışla
ilgili yönüne) işaret eder.
Besmele: Kulun bir işe başlarken söylediği
"Besmele", Allah'ın bir şeyi yaratırken söylediği "Ol"
(Kün) emri konumundadır.
Fihrist (Elli Fasıldır)
Birinci fasıl, Allah’ın kendisini ‘Rahman’ın nefesi’ ile zikretmesi
hakkındadır.
Bilinmeyen bir hâzineydim, bilinmek istedim
‘Allah var idi ve O’nunla birlikte başka bir şey yoktu.’
Sanki O, bâtın idi de âlem ile zâhir hale geldi. Alemi ise,
Rahman’ın nefesi izhar etti.
Allah’ın alemi yaratması, Kendi isim ve sıfatlarını bir
aynada görme arzusundan (sevgisinden) doğar.
Amâ: Alem yaratılmadan önce,
tüm "kelimelerin" (varlıkların) toplu halde bulunduğu belirsizlik
mertebesidir. Alemin bütün kelimeleri, bu Rahman’ın nefesinde ayrışmaksızın
bulunur. Rahman'ın nefesi bu belirsizliği zahir (görünür) hale getirir.
İkinci fasıl, Allah’ın kelamı ve kelimeleri hakkındadır.
"Söz" (Kavl), yokluğa hitap eder ve onu var eder.
"Kelam" var olana hitap eder ve bilgi verir.
Bilgi Allah'ın zatında gizli (mücmel) iken, kelam ve
kelimeler yoluyla açığa çıkar ve ayrıntılı (mufassal) hale gelir.
Üçüncü fasıl, sığınma zikri hakkındadır.
Kuran okurken Allah’a sığın
Sığınma Allah’ın bir isminden (tecellisinden) diğer ismine
(tecellisine) sığınmadır.
Dördüncü fasıl, besmele zikri hakkındadır.
Kul için besmele, yaratma için mertebenin kelimesi (kün, ol)
konumundadır.
Beşinci fasıl, mertebenin kelimesi hakkındadır -ki kün (ol) sözüdür-.
Allah "Ol" der, ancak bu emrin gerçekleşmesi için
"olacak olan şeyin" (madum) bu emri kabul etmeye dair bir hazırlığı
(istidadı) olması gerekir.
Arapça'da "Ol" fiilinin kökü K-V-N'dur. Ancak emir
kalıbında ortadaki "Vav" harfi düşer ve geriye sadece Kef ve Nun
kalır.
Şimşek, gök gürültüsü ve yağmur, unsurların (ateş, hava, su,
toprak) nefes alışıdır. Her biri Allah’ı tesbih eden birer "melek"
veya "enerji" formudur.
Altıncı fasıl, hamd ile zikir hakkındadır.
Hamdin üç mertebesi vardır:
Hamdin Hamdi: Hamd özelliğinin bizzat kendisinin bir
yetkinlik olarak var olmasıdır.
Allah’ın Kendisine Hamdı: O’nun Kendi kemalini müşahede
etmesidir.
Başkasının O’na Hamdı: Yaratılmışların Allah’ı övmesidir.
Yedinci fasıl, tespih ile zikir hakkındadır.
Allah’ı aklınla tenzih etmekten sakın!
İnsan aklı, Allah’ı "mekandan münezzehtir, yemez,
içmez, inmez" gibi olumsuzlamalarla (tenzih) tanımlamaya çalışır. Ancak
Allah Kur'an'da Kendi zatı için "arşa istiva etti", "indi",
"geldi" gibi ifadeler kullanır.
Doğrusu Allah’ı Kendi kelamıyla (Kur'an) tespih etmektir.
Sekizinci fasıl, tekbir ile zikir hakkındadır.
"Allahuekber" (Allah en büyüktür) zikri, O’nun bir
ortağa veya yardımcıya ihtiyaç duymamasının ilanıdır.
Allah mülkünde (sahiplikte) ortağı reddeder ancak
"yapımda" sebepleri araç kılar.
Dokuzuncu fasıl, tehlil ile zikir hakkındadır.
"La ilahe illallah" zikri, varlığın temel
direğidir
"Lâ ilâhe illallah" cümlesi dört temel unsurdan
oluşur: Olumsuzlama (Lâ), Olumsuzlanan (İlâhe), Olumlama (İllâ) ve Olumlanan
(Allah). Bu dörtlü yapı, evrendeki tüm dörtlü sistemlerin aslıdır.
Onuncu fasıl, havkale zikri hakkındadır.
On birinci fasıl, el-Bedi’ ismi hakkındadır. Onun aklı ve
akılları var etmeye yönelmesi.
On ikinci fasıl, el-Bais ismi ve O’nun korunmuş Levha’yı var
etmeye yönelmesi hakkındadır. Korunmuş Levha, tümel nefstir.
On üçüncü fasıl, el-Bâtın ve O’nun doğayı yaratmaya yönelişi
hakkındadır.
On dördüncü fasıl, el-Ahir ismi hakkındadır. Bu ismin Heba
cevherini yaratması -ki onda cisimlerin sûretleri ortaya çıkar ve cevhere
benzeyen bileşiklik âlemindeki şeyler onda ortaya çıkar.
On beşinci fasıl, ez-Zâhir ismi hakkındadır. Bu isim, tüm
cismi var etmeye yönelir.
On altıncı fasıl, el-Hakim ismi ve O’nun şekli var etmeye
yönelmesi hakkındadır.
On yedinci fasıl, el-Muhit ismi ve O’nun Arş ve yüce
Arşları, saygın ve mecid Arşları var etmeye yönelmesi hakkındadır.
On sekizinci fasıl, eş-Şekûr ismi ve O’nun Kürsü’yü, iki
ayağı, harflerden Kefi ve menzillerden nesre (yıldızını) var etmeye yönelmesi
hakkındadır.
On sekizinci fasıl, el-Ğanî ve O’nun Atlas feleğini var
etmeye yönelişi hakkındadır. Bu burçlar feleğidir ve onun hareketiyle ve
ed-Dehr isminden bu konuda yardım alarak günler meydana gelir.
Yirminci fasıl, el-Mukaddir ismi hakkındadır. Bu isim, sabit
yıldız1ar feleğini, cennetleri, bu feleğin ortasında yıldızların sûretlerini
var etmeye yönelir. Burası cennetin toprağı ve cehennemin çatısıdır.
Yirmi birinci fasıl, er-Rab ismi ve O’nun birinci semayı var
etmesi hakkındadır.
Yirmi ikinci fasıl, el-Alim ismi hakkındadır. Bu isim,
ikinci göğü var etmeye yönelir.
Yirmi üçüncü fasıl, el-Kahir ismi hakkındadır.
Yirmi dördüncü fasıl, en-Nur ismi ve O’nun dördüncü göğü var
etmeye yönelmesi hakkındadır.
Ayrıca güneşi var etmek, gece ve gündüzün unsurlar âleminde
ortaya çıkması onunla ilgilidir. İdris’in ruhu ve onun kutupluğu bu bölümle
ilgilidir.
Yirmi beşinci fasıl, el-Musavvir ismi ve O’nun beşinci göğü
ve onun gezegenini yaratmaya yönelmesi hakkındadır. Tasvir, güzellik, cemal,
Yusuf, R harfi ve Cuma günü onunla ilgilidir.
Yirmi altıncı fasıl, el-Muhsi ismi onun yedinci göğü ve
gezegenini yaratmaya yönelmesi hakkındadır.
Yirmi yedinci fasıl, el-Metin ismi ile O’nun yakın göğü
yaratmaya yönelmesi hakkındadır.
Yirmi sekizinci fasıl, el-Kabız ve O’nun esiri ve
kendisinden ortaya çıkan kuyrukluları yaratmaya yönelmesi hakkındadır.
Yirmi dokuzuncu fasıl, el-Hay ismi ve O’nun hava unsurunda
or¬taya çıkan şeyleri var etmeye yönelmesiyle ilgilidir.
Otuzuncu fasıl, el-Muhyi ve O’nun suda ortaya çıkan şeyleri var
etmeye yönelmesi hakkındadır.
Otuz birinci fasıl, el-Mümit ismi ve onun toprağı yaratmaya
yö¬nelmesi hakkındadır.
Otuz ikinci fasıl, el-Aziz ismi ve O’nun madenleri var
etmeye yö¬nelmesi hakkındadır.
Otuz üçüncü fasıl, er-Rezzak ismi ve O’nun bitkileri
yaratmaya yönelmesi hakkındadır.
Otuz dördüncü fasıl, el-Mudil ve O’nun hayvanı var etmeye
yö¬nelmesi hakkındadır.
Otuz beşinci fasıl, el-Kavi ve O’nun melekleri var etmeye
yönelme¬si hakkındadır.
Otuz altıncı fasıl, el-Latif ve O’nun cinleri var etmeye yönelmesi
hakkındadır.
Otuz yedinci fasıl, el-Cami ve O’nun insanı var etmeye
yönelmesi hakkındadır.
Otuz sekizinci fasıl, Refıu’d-derecat ve O’nun mertebe ve
menzille¬ri belirleyeme yönelmesi hakkındadır.
Otuz dokuzuncu fasıl, nakil ve onun yeri hakkındadır.
Kırkıncı fasıl, açık ve gizli nefesleri bilmek hakkındadır.
Kırk birinci fasıl, nefesteki itidal ve sapmayı bilme
hakkındadır.
Kırk ikinci fasıl, eksiğe dayanmak ve ona yönelmek
hakkındadır.
Kırk üçüncü fasıl, iadenin bilinmesi hakkındadır.
Kırk dördüncü fasıl, latif nefesin kesifleşmesi, bunun
sebebi, kesifin latifleşmesi ve sebebinin bilinmesi hakkındadır.
Kırk beşinci fasıl, yaratıkların sınıflarına dayanmak
hakkındadır.
Kırk altıncı fasıl, açılmış varlık sayfasında yazılmış bir
kitap olması bakımından, ez-Zahir isminden var olan cisimler âleminde âleme
itimat etmek hakkındadır.
Kırk yedinci fasıl, oluşundan önce vaade dayanmak
hakkındadır.
Kırk sekizinci fasıl, var olanlara itimat hakkındadır.
Kırk dokuzuncu fasıl, var olan ve yok olan şeylere itimat hakkında¬dır.
Ellinci fasıl, nefeste ortaya çıkan hükümleri birleştiren
konuyla ilgi¬lidir. Bu nefes, Hak, halk, canlı, konuşan, herkesi içerir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder