1 Şubat 2026 Pazar

Muhyiddin ibn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 5. cilt - Notlar

Muhyiddin ibn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 5. cilt - Notlar

Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2007

 

DOKUZUNCU SİFR

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ELLİ DÖRDÜNCÜ KISMI

Şeytan, Allah'ın rahmetinden uzaklaştığı için bu adı almıştır.

 

"Allah'a güzel bir borç verin" ayeti

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ELLİ BEŞİNCİ KISMI

71

Orucun sırları

Oruç, diğer ibadetler gibi "yapılan" bir şey değil, "yapılmayan" (terk) bir eylemdir.

Oruç tutan kişi, geçici bir süre de olsa yemeden ve içmeden uzak kalarak, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmama (Samed) sıfatından bir pay alır.

 

Ramazan'da Allah'ın tecellisi, oruçlu olan kulun üzerinde "misilsiz" bir şekilde gerçekleşir. Oruçlu, iftar vaktinde sadece karnını doyurmaz; Allah'ın cömertlik sıfatına mazhar olur.

 

İftar / Ramazan isminin oruç üzerindeki hükmünün sona ermesi, yerine el-Fâtır (Yaratan/Açan) isminin geçmesidir.

 

Oruçlu neden yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durur?

Bunlar "tatma" (zevk) ve "içme" (şurb) bilgileridir. Oruçlu ise "misilsiz" (Samedani) bir makamdadır. Bu makamda "başkası" (gıda) yoktur; kul Hakk'ın sıfatıyla sıfatlandığı için kendine tecelli edemez.

Çift olmayı ve karşılıklı haz almayı gerektirir. Oruç ise "Tek"lik ve "Benzersizlik" makamı olduğu için cinsel ilişki bu birliğin (ferdiyetin) sırrına aykırıdır.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ELLİ ALTINCI KISMI

Fıkıhta yolcuya tanınan oruç tutmama ruhsatı, tasavvufta sâlikin (yolcu) İlahi isimler arasındaki seyrine karşılık gelir.

Ramazan ismi, "durallık" ve belirli bir hükmü temsil eder. Oysa yolcu, sürekli yer değiştirdiği için tek bir ismin otoritesi altında sabitlenemez.

Hastalık denilen en küçük durumda bile oruç bozmak caizdir; çünkü o an kul zaten Allah'ın huzurunda, O'na sığınmış haldedir.

 

Sadece "an" vardır. Kaza denilen şey, aslında o anın kendi ibadetidir (edasıdır).

İbadeti vaktinde yapanı "el-Evvel" ismi karşılar. Erteleyeni ise "el-Ahir" ismi karşılar. Kul, her iki durumda da bir İlahi ismin avucu içindedir.

 

Hamile "hal sahibi"dir, emzikli ise "başkası için gayret eden"dir.

Güç yetiremeyenden yükümlülük düşer. Yaşlı ve aciz olan kişi, "La havle vela kuvvete illa billah" (Güç ve kuvvet ancak Allah'ındır) makamındadır. Kendi gücünün olmadığını müşahede eden kişiden, bedel (yedirme) hükmü de kalkar; zira o zaten Allah'ın doyurduğu bir makamdadır.

 

Nefs, bedensel yapısı gereği dünyevi, ilahi ruhu gereği gaybi bir varlıktır. Bazı insanlar, farkında olmadan başlarına gelecek bir hadiseyi (hastalık gibi) hisseder ve buna göre davranırlar.

 

Kamerî Aylar ve İlâhî İsimler

Ramazan / Ramazan / Yanmak, günahlardan arınmak

Şevval / er-Refî’ / Yükselten, derece artıran

Zilkade / er-Rahmân / Genel rahmetin yayılması

Rebiu’l-evvel / el-Muhyî / Dirilten, hayat veren (Mevlid)

Receb / el-Azîm / Yücelik, azamet

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ELLİ YEDİNCİ KISMI

Oruçlunun iftarda acele etmesi, kulun darlıktan (açlık) genişliğe (rızık) geçişteki sevincini bir an önce yaşama arzusudur.

 

Gece, bilinmezliği ve örtücülüğü ile "Gayb" alemine benzer. Oruca geceden niyetlenmek, henüz eylem (gündüz) başlamadan ruhun Allah'a yönelmesidir.

 

Oruç, bir şey "yapmak" değil, "yapmamaktır". Bu yönüyle oruç, Allah'ın görünmezliğine ve Samediyetine (hiçbir şeye muhtaç olmamasına) en yakın ibadettir.

 

Ayın Evreleri

Allah, kullarına merhameten başlangıçta ez-Zâhir (Görünen) ismiyle değil, tenzih (benzeri olmama) perdesi arkasında tecelli eder. Eğer doğrudan tecelli etseydi, kulun varlığı bu nur karşısında yok olurdu.

 

Ayın güneşten aldığı ışığı tam yansıtması gibi, İnsan-ı Kâmil (Peygamber) de Allah'ın nurunu tam yansıtır.

 

Şaban ayı (şube kökünden) "ayrışma" demektir.

 

Oruç, kulun beşeri ihtiyaçlarını terk ederek Allah'ın "Samed" (ihtiyaçsızlık) niteliğiyle birleştiği, yani Hak ile kulun aynı nitelikte (yememe/içmeme) toplandığı haldir. / Kur'an, Toplamak

 

"Allah'ın sınırlarına yaklaşmayın" emri, sadece harama girmeyi değil, o sınırın kokusunu bile almamayı (nefsi tamamen geri çekmeyi) ifade eder.

 

İftarın acele yapılması ve sahurun geciktirilmesi, kulun el-Evvel ve el-Âhir isimlerine uyum sağlamasıdır.

 

"Sahur" kelimesinin türediği "seher" vakti, ne tam gece ne de tam gündüzdür. Bu karışım hali, tasavvufta "hayret" ve "kuşku" makamına tekabül eder.

 

Bir isim (örneğin sahurdaki yeme içme izni) hükmünü tamamlamadan, diğer isim (oruç yasağı) kulu teslim almaz.

 

Sahuru geciktirmek, kulun İlâhî lütfa (yeme içme) son ana kadar tutunması, iftarı acele yapmak ise Hakka (vuslata) bir an önce dönme arzusudur.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN ELLİ SEKİZİNCİ KISMI

Aşure

Önceki senenin kefaretidir (geçmişi temizler). Kulun "Birlik" (On) makamında sabitlenmesidir.

 

Arife

Hem geçmiş hem gelecek senenin kefaretidir. Hem kaldırır hem uzaklaştırır.

Arife, "Marifet" (tanıma) kökünden gelir. Arife günü orucu, Hakk'ın mutlak birliğinin (Ehadiyet) bir yansımasıdır.

 

Şevval'in Altı Günü

Oruç "Hakka aittir". Kul visal orucu tuttuğunda (geceyi gündüze bağladığında), adeta Hakk'ın zamandan münezzeh olma sıfatını taklit eder (tenzih).

 

Arif, orucu bir "ücret" karşılığı değil, sadece Allah'a ait bir nitelik olduğu için tutar. Eğer nefs bu orucu bir mülk gibi sahiplenmeye kalkarsa, arif "açlığı" seçer ama "oruç" iddiasından vazgeçer.

 

Şevval ayındaki 6 gün, yıl içindeki 5 yasak günü (Bayramlar ve Teşrik günleri) telafi eder.

 

Her yeni ay, Hakk’tan gelen bir konuktur.

Üç gün (oruç), "iyiliğe on katı sevap" sırrıyla 30 güne (bir aya) tekabül eder.

 

Oruç, Hakk'ın bir sıfatıdır (Yemez, içmez). İnsan ihtiyacı varken terk ettiği için, Hakk'ın bu sıfatıyla (Samadiyet) tecelli eder.

 

Ayın 13, 14 ve 15. günleri, ayın güneşten en fazla nur aldığı zamanlardır.

Güneş (Hak), Ay (Kul/İnsan) aynasında tam olarak tecelli eder. Bu günlerde tutulan oruç, kulun kendi karanlığını (beşerîliğini) tamamen nurla (İlâhî isimlerle) örtmesidir.

 

Pazartesi / Âdem’in günü

Perşembe / Musa’nın günü

 

Musa'nın asasıyla taştan on iki pınar fışkırtması, nefis terbiyesiyle elde edilen "zevk ilmi"nin sembolüdür. Oruçlu bu keşif sayesinde, "donuk" (cansız) görünen varlıkların (taş, toprak) aslında nasıl hayat sahibi olduğunu ve Allah'ı tespih ettiğini anlar.

Şeytan insana dört yönden (ön, arka, sağ, sol) gelir. Kul ise "beşinci" unsurdur. Perşembe (beşinci gün) orucu, Musa'nın heybeti ve bekçiliğiyle bu dört kapıyı şeytana kapatır.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN ELLİ DOKUZUNCU KISMI

Cuma Orucu

Cuma, yaratılışın tamamlandığı ve insanın (Âdem) sahneye çıktığı gündür.

 

Cuma'nın eski adı "Urûbe"dir. Bu, Allah'ın insanı Kendi suretine göre yaratıp İlâhî isimlerle süslemesini temsil eder.

Cuma "bayram" ve "kemal" günüdür. Tek başına oruç tutulmaması, o günün eşsizliğine bir saygı duruşudur. Bir öncesi veya sonrasıyla tutulması, "kemal"in sürekliliğini temsil eder.

 

Cuma günündeki o gizli an (dua saati), evrensel adaletin ve bâtınî kemalin zirvesidir. Bu saat, yedinci gökteki ruhun (Adalet seması) hükmü altındadır.

 

Cumartesi / Kimileri bu günde Yahudilere muhalefet etmek ve "Hakk'ın ebediliğini" vurgulamak için oruç tutar.

 

Pazar / Yaratılışın ilk günüdür. Bu günün orucu, Allah'ın yaratmaya yönelişine bir "şükür" ve "tenzih" (benzeri olmayan bir eylemle karşılık verme) orucudur.

 

Bedeni sadece sağlık için aç bırakmak "perhiz"dir. Allah rızası için, nefsin "ben müstakilim" diyen gururunu kırmak için aç bırakmak "oruç"tur.

 

Berat Gecesi'nde (Şaban 15) o yıl ölecekler belirlenir. Bu bilgiye (keşif yoluyla) ulaşan bir mümin, artık "ahiret evladı" hükmündedir. Ölümle mükellefiyet kalkacağı için, bu haldeki birinin oruca niyet etmesi manen mümkün değildir.

 

Kurban bayramından sonraki üç gün (Teşrik günleri), yemek, içmek ve Allah'ı zikretmek günleridir.

 

Davud Orucu: Bir gün tutmak, bir gün yemek. Hak ve halk (kendi nefsi) arasındaki en dengeli bölüşümdür.

 

Meryem Orucu: İki gün tutup bir gün yemek. Meryem, erkeklerin derece üstünlüğünü bu fazladan oruçla eşitlemiş ve Hz. İsa gibi bir kâmil varlığın annesi olmaya hak kazanmıştır.

 

Bir oruçluya iftar ettiren kişi, aslında Allah'ın el-Fâtır (Yaratan, Açan) ismiyle birleşir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN ALTMIŞINCI KISMI

Kadir Gecesi'nin en büyük alameti, sabahında güneşin "şuasız" doğmasıdır. Güneş, tıpkı ay gibi sadece aydınlığı olan ama yakıcı ışınları sönmüş bir yuvarlak olarak doğar. Bunun sebebi, Kadir Gecesi'nin o muazzam nurunun, güneşin duyusal ışığını bastırmasıdır.

 

İtikâf, sadece bir camiye kapanmak değil, kalbin Allah'ın huzurunda "mekansız bir mekanda" çakılı kalmasıdır.

Mescitler Allah’a izafe edilen evlerdir. İtikâftaki kişi, doğanın hazlarından (yemek, eşe yaklaşmak vb.) uzak durarak, kendisini delil (şahit) olmaktan çıkarıp bizzat Hakk'ın nuruyla var olmaya çalışır.

 

"Onun işiten kulağı, gören gözü olurum"

Kul, Allah'ın isimleriyle tahakkuk ettiğinde, insanlar ona baktığında aslında Allah'ı hatırlarlar. Çünkü o kul, kendi benliğini Hakk'ın nurunda eritmiştir.

 

ONUNCU SİFR

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ BİRİNCİ KISMI

72

Hac ve Sırları

Göklerin ve yerin sığdıramadığı Allah'ı, mümin kulun kalbi sığdırmıştır. Bu yüzden kalp, taştan yapılmış Kâbe'den daha değerlidir.

 

Kâbe'nin etrafında dönen insanlar gibi, kalbin etrafında da sürekli düşünceler döner. Bu düşüncelerin bir kısmı melekî (iyi), bir kısmı ise nefsanî veya şeytanîdir.

 

Kâbe, Allah'ın Arş'ının yeryüzündeki bir örneğidir. Meleklerin Arş etrafındaki tesbihi, müminlerin Kâbe etrafındaki tavafına benzer.

 

Kâbe’nin Rükünleri / Köşeleri

Hacer-i Esved (Siyah Taş): Hak (Allah) kaynaklı düşünceleri temsil eder.

Rükn-i Yemanî: Melek kaynaklı düşünceleri temsil eder.

Şam Rüknü: Nefs kaynaklı düşünceleri temsil eder.

Irak Rüknü: Şeytan kaynaklı düşünceleri temsil eder. (Bu yüzden bu rükünde kötülüklerden Allah'a sığınılır).

 

Hac

Belirli bir zamanda yapılan toplu ibadettir. Bu, ahiretteki "Genel Görüşme"yi (Rü'yetullah) temsil eder.

Hac, niyetin yinelenmesidir. Kul kalbini her yokladığında, aslında Rabbine doğru bir hac seferindedir.

 

Çocuğun Haccı / Bebek, "Bezm-i Elest"te (ruhlar aleminde) Allah'a verdiği "Evet, Sen bizim Rabbimizsin" sözü (fıtrat) üzerine doğar. Bu söz onda hâlâ tazedir ve günahla kirlenmemiştir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN ALTMIŞ İKİNCİ KISMI

Tasavvuf yoluna giren bir mürit (nefs), bu yolculukta ya Akıl (koca) ya da Şeriat bilgisi (mahrem) rehberliğine muhtaçtır.

 

Namaz için "vakit" neyse, hac için "mikat" odur.

Mikat / İhrama girilen yerler

 

Dehr / Zaman, her şeye nüfuz eden İlâhî bir zarftır.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ ÜÇÜNCÜ KISMI

Kaburganın eğriliği, hayati organları koruması için gereklidir. Kadının "eksikliği" olarak görülen durumlar, aslında ondan beklenen görev (koruma, şefkat, annelik) için en uygun "doğruluk"tur.

 

Cinsel ilişki, akıl (ruh) ile doğa (nefs) arasındaki çizginin birleştiği yerde gerçekleşir. Akıl, bazen "Hakkın en düşük mertebedeki tecellisini" de merak ettiği için (merak/zevk yoluyla) aşağıya, nefsin arzularına iner. Bu bir düşüştür ancak bu düşüşten sonra gelen "kaza" ve "tövbe", kula daha derin bir "zelillik" ve "fakr" (muhtaçlık) bilgisi kazandırır.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ DÖRDÜNCÜ KISMI

Hamama giren kişi tüm dünyevi rütbelerinden (elbiselerinden) soyunur. Bu, kabirden kalkışın (ba's) provasıdır.

 

Kara, Allah'ın nimetlerini ve ihsanını simgeler. Allah, ihramlı kulunun "nimetin kulu" değil, "Zat'ın kulu" olmasını ister. Kul, Allah'ı kendisine verdiği iyilikler için değil, sadece O olduğu için sevmelidir. Kara avının yasaklanması, kulun Allah ile olan bağındaki her türlü "çıkarı" (tohum ve yem) aradan çıkarma girişimidir.

 

Veda Haccı

Kan Davalarının Kaldırılması: İnsanın kendi nefsine duyduğu öfkenin ve geçmişin yüklerinin (cahiliye) silinmesi.

 

Safa (safiyet) ve Merve (mürüvvet) arasında koşmak, kulun sürekli bir arayış içinde, kalp ile ruh arasında gidip gelmesidir.

 

Kurban bulamayanın tuttuğu oruç, sıradan bir ibadet değil, "Allah’a ait olanın Allah’a iadesidir.

Kurbandan Allah’a ulaşan sadece "takva" iken, orucun tamamı O’nundur. Bu yüzden oruç, kurbandan daha üstün bir "hediye"dir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ BEŞİNCİ KISMI

İhram için yıkanmak, sadece bedensel bir temizlik değil, "Toplayıcı Hakikat" (el-Cami) olan insanın, mukaddes bir alana girmeden önce tüm varlığıyla arınmasıdır.

Temizlik vaciptir, çünkü kişi el-Kuddüs (Tertemiz, Mukaddes) isminin tecelli alanına girmektedir.

 

Allah mekândan münezzehtir ("Her nerede olursanız O sizinledir"). Öyleyse neden bir eve (Kâbe) yöneliyoruz? Çünkü Kâbe, insanın kendi nefsine delilidir. Oraya yürümek, aslında kendi iç dünyana yaptığın bir seferdir.

 

Kâbe’ye "Beyt" (gecelenen yer) denmesi, uykunun ve gecenin "gayb" (gizlilik) alemiyle olan ilişkisindendir. Ruhlar geceleyin miraç eder, sırlar geceleyin fısıldanır.

 

Allah’ın dışındaki her mevcut, bir hakikat değil, bir nispettir (ilişkidir).

"Yapma" denilen yasaklara uymak, kulun kendi iradesinden vazgeçip Allah’ın el-Mani (Engelleyen) isminde yok olmasıdır.

 

Şirk, gerçekte var olmayan bir şeyin var sayılmasıdır. İnsan, yaratılışındaki "korkaklık" ve "bilgisizlik" nedeniyle Allah'tan başkasının da etkili olduğunu sanır.

Hakikat düzeyinde eylem (fiil) sadece Bir'den çıkar.

Arif, şirkin sadece zihinsel bir yanılgı olduğunu bilir.

 

Namaz, "tekbir" ile dış dünyaya haramlaşma, "selam" ile helalleşme sürecidir. Hac ve ihram da tam olarak bu iki uç arasındadır.

 

Kâbe'nin rükünleri (köşeleri) İhram, vakfe, sa'y ve tavaf-ı ifaza. Bu yapı, dünyanın dört yönünü ve varlığın temel direklerini temsil eder.

 

Telbiye ("Lebbeyk") Dua, uzaktakini çağırmaktır. "Buyur" demek ise o mesafeyi katetme iradesidir.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ ALTINCI KISMI

(Kâbe ziyareti)

 

Tavaf

Gökyüzündeki yedi gezegen feleğinin hareketi makro kozmosu; tavafın yedi dönüşü ise mikro kozmosu temsil eder.

 

Tavaf, "konuşulabilen bir namaz"dır. Namazdaki rükû ve secdeler, tavafın manevi enerjisinden doğar.

 

Varlıkta Allah'tan başka hakiki bir fail olmadığı için, güneşe tapanlar bile aslında "ilah" zannettikleri bir hakikate, yani farkında olmadan Allah’a secde etmektedirler. Ancak onlar ilahlığı "güneş" formuyla sınırladıkları için kâfirdirler.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ YEDİNCİ KISMI

Safa’ya çıkan mümin, eksiklikleri için hüzünlenir (esef); Merve’ye vardığında ise Allah’ın ihsanına ve mertliğine ulaşır.

İki yeşil direk arasında koşulmasının nedeni, vadilerin şeytanların yerleşim yeri olmasıdır. Mümin, nefsi ve şeytani etkilerden hızla uzaklaşarak "Safa"ya (arınmaya) koşar.

 

İnsan Allah’ın sureti üzere yaratıldığı için onda bir "seçme gücü" vardır. Ancak gerçek edep, bu gücü Allah’ın emrine teslim etmektir.

 

Zilhicce’nin sekizinci günü olan Tevriye günü Mina’ya çıkmak, arifin Arafat’taki büyük tecelliye hazırlanmasıdır.

Mina’da konaklamak, Arafat’taki o büyük "marifet tadına" varmadan önce nefsi deneme ve sınama yeridir.

 

Arafat’taki vakfe, kıyametteki duruşun bir provasıdır. Ancak buradaki duruş, azap için değil; mağfiret, rahmet ve ihsan içindir.

 

Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarının gizli okunması / Arafat o kadar yüce bir "ulaşma" makamıdır ki, kul ile Rabbi arasındaki konuşma gizli tutulmalıdır. Kul içinden zikrettiğinde, Allah da onu kendi zatında (ezeli mertebede) zikreder. Bu, zamandan ve mekandan münezzeh bir buluşmadır.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ SEKİZİNCİ KISMI

Arafat vakfesi zeval vaktinde (öğle) başlayıp fecir vaktine kadar sürer

Zatı Bilemeyiz: Güneşin doğuşundan zevale kadar olan süre, Allah’ın zatını (hakikatini) temsil eder. Tıpkı bu vakitte vakfenin geçerli olmaması gibi, kulun da Allah’ın zatının hakikatini kavraması imkansızdır.

İlahlığı ve Fiilleri Biliriz: Zevalden güneş batımına ve geceye sarkan vakit, Allah'ın ilahlığını, isimlerini ve sıfatlarını (hayat, ilim, irade vb.) tanıma vaktidir. Arifler, Allah’ı ancak O’nun bize bildirdiği niteliklerle "bilenler" (Arafat ehli) olurlar.

Gece asıldır; gündüz (varlık/şehadet) ise ondan "soyunup çıkartılan" bir örtüdür.

 

Cemreler

Her bir cemre yedi taştır ve her biri bir felsefi/kelami kuşkuyu yok eder

İlk Cemre / Zat / Allah'ın cisim, cevher, araz veya doğa olduğu yönündeki yanılgılar.

Orta Cemre  / Sıfatlar / Yedi temel sıfat (Hayat, İrade, Bilgi, Kudret, Kelam, Duyma, Görme) hakkındaki şüpheler.

Akabe Cemresi / Fiiller / Varlığı sebeplere, unsurlara, feleklere veya ilk akla dayandırma yanılgısı.

 

Sıradan insanlar bir şeyin varlığını sebeplere (ateş yakar, su ıslatır) bağlarlar.

Arifler ise sebepler perdesini yırtar ve her varlığın aracı olmaksızın doğrudan doğruya Allah'a muhtaç olduğu o "özel yönü" görürler.

 

Mina (arzu demektir), sadece taş atılan bir vadi değil, "temennilerin" İlâhî rızada yok edildiği ve kulun sahte ilah düşüncelerinden bütünüyle temizlendiği bir dünya cennetidir.

 

Kurban

(Arabi’ye göre) Bütün canlılar ruh ve akıl sahibidir. Hayvanın kurban edilmesi, onun zikrini (tesbihini) serbest bırakmak ve o zikrin enerjisinden beslenerek Allah’a itaatte güç kazanmaktır.

 

İbrahim Makamı'nı namazgah edinmek, Hz. İbrahim'in "Halil" (Dost) olma sıfatından pay almaktır.

 

Her insanın içinde Hz. Peygamber’e ait bir "suret/parça" vardır. Kişi salavat getirdiğinde, aslında kendi içindeki o Muhammedi nuru besler ve onun üzerinden İlâhî dostluğa (hullet) ulaşır.

 

İnsan neye taparsa, onun hayalindeki "sureti" ahirette cisimleşir. Müşrik aslında dışarıdaki taşa değil, kendi zihnindeki o yanlış ilah suretine tapmıştır. Bu yüzden o suret, azabın bir parçası olarak karşısına çıkar.

 

Bir işin "kötü" veya "bozuk" yapılması kulun iradesi veya aracın eksikliğidir.

Allah bir şeyi irade etmişse o mutlaka gerçekleşir.

Varlıktaki "zorunluluk", Allah'ın mutlak ihtiyarının (seçiminin) sonucudur. İşlerin hakikatini anlamayanlar, dünyadaki olayları "bozuk" görürler; oysa keşf ehli için her şey İlâhî bir dengededir.

 

Hikmeti ehil olmayana (cahile) vermek, onu "öldürmek" demektir. Cahil ehil olmadığı bilgiyi anlayamaz, çarpıtır ve bilgi onun zihninde ölür. Bilgi böyle zayi edilir.

 

İnsan Allah'ı tam olarak kavrayamayacağını anladığında, aslında en yüksek "bilgiye" ulaşmış olur. Bu yüzden marifet, bilginin olumsuzlanmasıdır.

Mahsur kalmak bedenin yolda kalması değil, kalbin "irade" iddiasında durdurulmasıdır.

 

FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ DOKUZUNCU KISMI

Hata ile öldürmede kulun kasdı yoktur. Kasdı olmayan bir fiil, kulun mazharında (zuhur yerinde) tecelli eden Allah’a aittir.

 

Arapçadaki kök harfler (Fe, Ayn, Lam) alemin üç mertebesini temsil eder.

Fe (Dudak): Mülk ve Şehadet alemi (Görünen maddi dünya).

Ayn (Boğaz): Melekût ve Gayb alemi (Ruhani dünya).

Lam (Orta): Berzah ve Ceberut alemi (İkisi arasındaki köprü).

 

Allah bir şeye "ol" dediğinde, o şeyin hitabı anlayacak bir "şeyliği" olması gerekir. Yani varlıklar, yaratılmadan önce Allah'ın ilminde "yokluk halindeki sabit hakikatler" olarak mevcuttur.

Allah bu yokluktaki hakikatlere "Nur" ismiyle tecelli eder, onlar da bu nurla "yaratılışı kabul etme kabiliyeti" (istidat) kazanırlar.

 

Yıldızların ışınlarının şuaları, unsurdan oluşan bir yere ulaşır. Burası, onların ışınlarının vurduğu yerdir. Unsurlar, oluşmayı kabul edicidir. Bu ışınlar kendilerine ulaştığında orada hızlı bir kokuşma başlar, çünkü ışınlarda sıcaklık bulunduğu gibi su ve hava unsurunda da yaşlık vardır. Bu sayede yaratılan şeyler, ortaya çıkar.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder