Muhyiddin ibn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 5. cilt - Notlar
Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2007
DOKUZUNCU SİFR
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ELLİ DÖRDÜNCÜ KISMI
Şeytan, Allah'ın rahmetinden uzaklaştığı için bu adı
almıştır.
"Allah'a güzel bir borç verin" ayeti
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ELLİ BEŞİNCİ KISMI
71
Orucun sırları
Oruç, diğer ibadetler gibi "yapılan" bir şey
değil, "yapılmayan" (terk) bir eylemdir.
Oruç tutan kişi, geçici bir süre de olsa yemeden ve içmeden
uzak kalarak, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmama (Samed) sıfatından bir pay
alır.
Ramazan'da Allah'ın tecellisi, oruçlu olan kulun üzerinde
"misilsiz" bir şekilde gerçekleşir. Oruçlu, iftar vaktinde sadece
karnını doyurmaz; Allah'ın cömertlik sıfatına mazhar olur.
İftar / Ramazan isminin oruç üzerindeki hükmünün sona
ermesi, yerine el-Fâtır (Yaratan/Açan) isminin geçmesidir.
Oruçlu neden yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durur?
Bunlar "tatma" (zevk) ve "içme" (şurb)
bilgileridir. Oruçlu ise "misilsiz" (Samedani) bir makamdadır. Bu
makamda "başkası" (gıda) yoktur; kul Hakk'ın sıfatıyla sıfatlandığı
için kendine tecelli edemez.
Çift olmayı ve karşılıklı haz almayı gerektirir. Oruç ise
"Tek"lik ve "Benzersizlik" makamı olduğu için cinsel ilişki
bu birliğin (ferdiyetin) sırrına aykırıdır.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ELLİ ALTINCI KISMI
Fıkıhta yolcuya tanınan oruç tutmama ruhsatı, tasavvufta
sâlikin (yolcu) İlahi isimler arasındaki seyrine karşılık gelir.
Ramazan ismi, "durallık" ve belirli bir hükmü
temsil eder. Oysa yolcu, sürekli yer değiştirdiği için tek bir ismin otoritesi
altında sabitlenemez.
Hastalık denilen en küçük durumda bile oruç bozmak caizdir;
çünkü o an kul zaten Allah'ın huzurunda, O'na sığınmış haldedir.
Sadece "an" vardır. Kaza denilen şey, aslında o
anın kendi ibadetidir (edasıdır).
İbadeti vaktinde yapanı "el-Evvel" ismi karşılar.
Erteleyeni ise "el-Ahir" ismi karşılar. Kul, her iki durumda da bir
İlahi ismin avucu içindedir.
Hamile "hal sahibi"dir, emzikli ise "başkası
için gayret eden"dir.
Güç yetiremeyenden yükümlülük düşer. Yaşlı ve aciz olan
kişi, "La havle vela kuvvete illa billah" (Güç ve kuvvet ancak
Allah'ındır) makamındadır. Kendi gücünün olmadığını müşahede eden kişiden,
bedel (yedirme) hükmü de kalkar; zira o zaten Allah'ın doyurduğu bir makamdadır.
Nefs, bedensel yapısı gereği dünyevi, ilahi ruhu gereği
gaybi bir varlıktır. Bazı insanlar, farkında olmadan başlarına gelecek bir
hadiseyi (hastalık gibi) hisseder ve buna göre davranırlar.
Kamerî Aylar ve İlâhî İsimler
Ramazan / Ramazan / Yanmak, günahlardan arınmak
Şevval / er-Refî’ / Yükselten, derece artıran
Zilkade / er-Rahmân / Genel rahmetin yayılması
Rebiu’l-evvel / el-Muhyî / Dirilten, hayat veren (Mevlid)
Receb / el-Azîm / Yücelik, azamet
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ELLİ YEDİNCİ KISMI
Oruçlunun iftarda acele etmesi, kulun darlıktan (açlık)
genişliğe (rızık) geçişteki sevincini bir an önce yaşama arzusudur.
Gece, bilinmezliği ve örtücülüğü ile "Gayb"
alemine benzer. Oruca geceden niyetlenmek, henüz eylem (gündüz) başlamadan
ruhun Allah'a yönelmesidir.
Oruç, bir şey "yapmak" değil,
"yapmamaktır". Bu yönüyle oruç, Allah'ın görünmezliğine ve
Samediyetine (hiçbir şeye muhtaç olmamasına) en yakın ibadettir.
Ayın Evreleri
Allah, kullarına merhameten başlangıçta ez-Zâhir (Görünen)
ismiyle değil, tenzih (benzeri olmama) perdesi arkasında tecelli eder. Eğer
doğrudan tecelli etseydi, kulun varlığı bu nur karşısında yok olurdu.
Ayın güneşten aldığı ışığı tam yansıtması gibi, İnsan-ı
Kâmil (Peygamber) de Allah'ın nurunu tam yansıtır.
Şaban ayı (şube
kökünden) "ayrışma" demektir.
Oruç, kulun beşeri ihtiyaçlarını terk ederek Allah'ın
"Samed" (ihtiyaçsızlık) niteliğiyle birleştiği, yani Hak ile kulun
aynı nitelikte (yememe/içmeme) toplandığı haldir. / Kur'an, Toplamak
"Allah'ın sınırlarına yaklaşmayın" emri, sadece
harama girmeyi değil, o sınırın kokusunu bile almamayı (nefsi tamamen geri
çekmeyi) ifade eder.
İftarın acele yapılması ve sahurun geciktirilmesi, kulun
el-Evvel ve el-Âhir isimlerine uyum sağlamasıdır.
"Sahur" kelimesinin türediği "seher"
vakti, ne tam gece ne de tam gündüzdür. Bu karışım hali, tasavvufta
"hayret" ve "kuşku" makamına tekabül eder.
Bir isim (örneğin sahurdaki yeme
içme izni) hükmünü tamamlamadan, diğer isim (oruç yasağı) kulu teslim almaz.
Sahuru geciktirmek, kulun İlâhî lütfa (yeme içme) son ana
kadar tutunması, iftarı acele yapmak ise Hakka (vuslata) bir an önce dönme
arzusudur.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN ELLİ SEKİZİNCİ KISMI
Aşure
Önceki senenin kefaretidir (geçmişi temizler). Kulun
"Birlik" (On) makamında sabitlenmesidir.
Arife
Hem geçmiş hem gelecek senenin kefaretidir. Hem kaldırır hem
uzaklaştırır.
Arife, "Marifet" (tanıma) kökünden gelir. Arife
günü orucu, Hakk'ın mutlak birliğinin (Ehadiyet) bir yansımasıdır.
Şevval'in Altı Günü
Oruç "Hakka aittir". Kul visal orucu tuttuğunda
(geceyi gündüze bağladığında), adeta Hakk'ın zamandan münezzeh olma sıfatını
taklit eder (tenzih).
Arif, orucu bir "ücret" karşılığı değil, sadece
Allah'a ait bir nitelik olduğu için tutar. Eğer nefs bu orucu bir mülk gibi
sahiplenmeye kalkarsa, arif "açlığı" seçer ama "oruç"
iddiasından vazgeçer.
Şevval ayındaki 6 gün, yıl içindeki 5 yasak günü (Bayramlar
ve Teşrik günleri) telafi eder.
Her yeni ay, Hakk’tan gelen bir konuktur.
Üç gün (oruç), "iyiliğe on katı sevap" sırrıyla 30
güne (bir aya) tekabül eder.
Oruç, Hakk'ın bir sıfatıdır (Yemez, içmez). İnsan ihtiyacı
varken terk ettiği için, Hakk'ın bu sıfatıyla (Samadiyet) tecelli eder.
Ayın 13, 14 ve 15. günleri, ayın güneşten en fazla nur
aldığı zamanlardır.
Güneş (Hak), Ay (Kul/İnsan) aynasında tam olarak tecelli
eder. Bu günlerde tutulan oruç, kulun kendi karanlığını (beşerîliğini) tamamen
nurla (İlâhî isimlerle) örtmesidir.
Pazartesi / Âdem’in günü
Perşembe / Musa’nın günü
Musa'nın asasıyla taştan on iki pınar fışkırtması, nefis
terbiyesiyle elde edilen "zevk ilmi"nin sembolüdür. Oruçlu bu keşif
sayesinde, "donuk" (cansız) görünen varlıkların (taş, toprak) aslında
nasıl hayat sahibi olduğunu ve Allah'ı tespih ettiğini anlar.
Şeytan insana dört yönden (ön, arka, sağ, sol) gelir. Kul
ise "beşinci" unsurdur. Perşembe (beşinci gün) orucu, Musa'nın
heybeti ve bekçiliğiyle bu dört kapıyı şeytana kapatır.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN ELLİ DOKUZUNCU KISMI
Cuma Orucu
Cuma, yaratılışın tamamlandığı ve insanın (Âdem) sahneye
çıktığı gündür.
Cuma'nın eski adı "Urûbe"dir. Bu, Allah'ın insanı
Kendi suretine göre yaratıp İlâhî isimlerle süslemesini temsil eder.
Cuma "bayram" ve "kemal" günüdür. Tek
başına oruç tutulmaması, o günün eşsizliğine bir saygı duruşudur. Bir öncesi
veya sonrasıyla tutulması, "kemal"in sürekliliğini temsil eder.
Cuma günündeki o gizli an (dua saati), evrensel adaletin ve
bâtınî kemalin zirvesidir. Bu saat, yedinci gökteki ruhun (Adalet seması) hükmü
altındadır.
Cumartesi / Kimileri bu günde Yahudilere muhalefet etmek ve
"Hakk'ın ebediliğini" vurgulamak için oruç tutar.
Pazar / Yaratılışın ilk günüdür. Bu günün orucu, Allah'ın
yaratmaya yönelişine bir "şükür" ve "tenzih" (benzeri
olmayan bir eylemle karşılık verme) orucudur.
Bedeni sadece sağlık için aç bırakmak "perhiz"dir.
Allah rızası için, nefsin "ben müstakilim" diyen gururunu kırmak için
aç bırakmak "oruç"tur.
Berat Gecesi'nde (Şaban 15) o yıl ölecekler belirlenir. Bu
bilgiye (keşif yoluyla) ulaşan bir mümin, artık "ahiret evladı" hükmündedir.
Ölümle mükellefiyet kalkacağı için, bu haldeki birinin oruca niyet etmesi manen
mümkün değildir.
Kurban bayramından sonraki üç gün (Teşrik günleri), yemek,
içmek ve Allah'ı zikretmek günleridir.
Davud Orucu: Bir
gün tutmak, bir gün yemek. Hak ve halk (kendi nefsi) arasındaki en dengeli
bölüşümdür.
Meryem Orucu: İki
gün tutup bir gün yemek. Meryem, erkeklerin derece üstünlüğünü bu fazladan
oruçla eşitlemiş ve Hz. İsa gibi bir kâmil varlığın annesi olmaya hak
kazanmıştır.
Bir oruçluya iftar ettiren kişi, aslında Allah'ın el-Fâtır
(Yaratan, Açan) ismiyle birleşir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN ALTMIŞINCI KISMI
Kadir Gecesi'nin en büyük alameti, sabahında güneşin
"şuasız" doğmasıdır. Güneş, tıpkı ay gibi sadece aydınlığı olan ama
yakıcı ışınları sönmüş bir yuvarlak olarak doğar. Bunun sebebi, Kadir
Gecesi'nin o muazzam nurunun, güneşin duyusal ışığını bastırmasıdır.
İtikâf, sadece bir camiye kapanmak değil, kalbin Allah'ın
huzurunda "mekansız bir mekanda" çakılı kalmasıdır.
Mescitler Allah’a izafe edilen evlerdir. İtikâftaki kişi,
doğanın hazlarından (yemek, eşe yaklaşmak vb.) uzak durarak, kendisini delil
(şahit) olmaktan çıkarıp bizzat Hakk'ın nuruyla var olmaya çalışır.
"Onun işiten kulağı, gören gözü olurum"
Kul, Allah'ın isimleriyle tahakkuk ettiğinde, insanlar ona
baktığında aslında Allah'ı hatırlarlar. Çünkü o kul, kendi benliğini Hakk'ın
nurunda eritmiştir.
ONUNCU SİFR
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ BİRİNCİ KISMI
72
Hac ve Sırları
Göklerin ve yerin sığdıramadığı Allah'ı, mümin kulun kalbi sığdırmıştır.
Bu yüzden kalp, taştan yapılmış Kâbe'den daha değerlidir.
Kâbe'nin etrafında dönen insanlar gibi, kalbin etrafında da
sürekli düşünceler döner. Bu düşüncelerin bir kısmı melekî (iyi), bir kısmı ise
nefsanî veya şeytanîdir.
Kâbe, Allah'ın Arş'ının yeryüzündeki bir örneğidir.
Meleklerin Arş etrafındaki tesbihi, müminlerin Kâbe etrafındaki tavafına
benzer.
Kâbe’nin Rükünleri /
Köşeleri
Hacer-i Esved (Siyah Taş): Hak (Allah) kaynaklı düşünceleri
temsil eder.
Rükn-i Yemanî: Melek kaynaklı düşünceleri temsil eder.
Şam Rüknü: Nefs kaynaklı düşünceleri temsil eder.
Irak Rüknü: Şeytan kaynaklı düşünceleri temsil eder. (Bu
yüzden bu rükünde kötülüklerden Allah'a sığınılır).
Hac
Belirli bir zamanda yapılan toplu ibadettir. Bu, ahiretteki
"Genel Görüşme"yi (Rü'yetullah) temsil eder.
Hac, niyetin yinelenmesidir. Kul kalbini her yokladığında,
aslında Rabbine doğru bir hac seferindedir.
Çocuğun Haccı / Bebek, "Bezm-i Elest"te (ruhlar
aleminde) Allah'a verdiği "Evet, Sen bizim Rabbimizsin" sözü (fıtrat)
üzerine doğar. Bu söz onda hâlâ tazedir ve günahla kirlenmemiştir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE’NİN ALTMIŞ İKİNCİ KISMI
Tasavvuf yoluna giren bir mürit (nefs), bu yolculukta ya
Akıl (koca) ya da Şeriat bilgisi (mahrem) rehberliğine muhtaçtır.
Namaz için "vakit" neyse, hac için
"mikat" odur.
Mikat / İhrama girilen yerler
Dehr / Zaman, her şeye nüfuz eden İlâhî bir zarftır.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ ÜÇÜNCÜ KISMI
Kaburganın eğriliği, hayati organları koruması için
gereklidir. Kadının "eksikliği" olarak görülen durumlar, aslında
ondan beklenen görev (koruma, şefkat, annelik) için en uygun
"doğruluk"tur.
Cinsel ilişki, akıl (ruh) ile doğa (nefs) arasındaki
çizginin birleştiği yerde gerçekleşir. Akıl, bazen "Hakkın en düşük
mertebedeki tecellisini" de merak ettiği için (merak/zevk yoluyla)
aşağıya, nefsin arzularına iner. Bu bir düşüştür ancak bu düşüşten sonra gelen
"kaza" ve "tövbe", kula daha derin bir "zelillik"
ve "fakr" (muhtaçlık) bilgisi kazandırır.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ DÖRDÜNCÜ KISMI
Hamama giren kişi tüm dünyevi rütbelerinden (elbiselerinden)
soyunur. Bu, kabirden kalkışın (ba's) provasıdır.
Kara, Allah'ın nimetlerini ve ihsanını simgeler. Allah,
ihramlı kulunun "nimetin kulu" değil, "Zat'ın kulu"
olmasını ister. Kul, Allah'ı kendisine verdiği iyilikler için değil, sadece O
olduğu için sevmelidir. Kara avının yasaklanması, kulun Allah ile olan
bağındaki her türlü "çıkarı" (tohum ve yem) aradan çıkarma
girişimidir.
Veda Haccı
Kan Davalarının Kaldırılması: İnsanın kendi nefsine duyduğu
öfkenin ve geçmişin yüklerinin (cahiliye) silinmesi.
Safa (safiyet) ve Merve (mürüvvet) arasında koşmak, kulun
sürekli bir arayış içinde, kalp ile ruh arasında gidip gelmesidir.
Kurban bulamayanın tuttuğu oruç, sıradan bir ibadet değil,
"Allah’a ait olanın Allah’a iadesidir.
Kurbandan Allah’a ulaşan sadece "takva" iken,
orucun tamamı O’nundur. Bu yüzden oruç, kurbandan daha üstün bir
"hediye"dir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ BEŞİNCİ KISMI
İhram için yıkanmak, sadece bedensel bir temizlik değil,
"Toplayıcı Hakikat" (el-Cami) olan insanın, mukaddes bir alana
girmeden önce tüm varlığıyla arınmasıdır.
Temizlik vaciptir, çünkü kişi el-Kuddüs (Tertemiz, Mukaddes)
isminin tecelli alanına girmektedir.
Allah mekândan münezzehtir ("Her nerede olursanız O
sizinledir"). Öyleyse neden bir eve (Kâbe) yöneliyoruz? Çünkü Kâbe,
insanın kendi nefsine delilidir. Oraya yürümek, aslında kendi iç dünyana
yaptığın bir seferdir.
Kâbe’ye "Beyt" (gecelenen yer) denmesi, uykunun ve
gecenin "gayb" (gizlilik) alemiyle olan ilişkisindendir. Ruhlar
geceleyin miraç eder, sırlar geceleyin fısıldanır.
Allah’ın dışındaki her mevcut, bir hakikat değil, bir
nispettir (ilişkidir).
"Yapma" denilen yasaklara uymak, kulun kendi
iradesinden vazgeçip Allah’ın el-Mani (Engelleyen) isminde yok olmasıdır.
Şirk, gerçekte
var olmayan bir şeyin var sayılmasıdır. İnsan, yaratılışındaki
"korkaklık" ve "bilgisizlik" nedeniyle Allah'tan başkasının
da etkili olduğunu sanır.
Hakikat düzeyinde eylem (fiil) sadece Bir'den çıkar.
Arif, şirkin sadece zihinsel bir yanılgı olduğunu bilir.
Namaz, "tekbir" ile dış dünyaya haramlaşma,
"selam" ile helalleşme sürecidir. Hac ve ihram da tam olarak bu iki
uç arasındadır.
Kâbe'nin rükünleri (köşeleri) İhram, vakfe, sa'y ve tavaf-ı
ifaza. Bu yapı, dünyanın dört yönünü ve varlığın temel direklerini temsil eder.
Telbiye ("Lebbeyk") Dua, uzaktakini çağırmaktır.
"Buyur" demek ise o mesafeyi katetme iradesidir.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ ALTINCI KISMI
(Kâbe ziyareti)
Tavaf
Gökyüzündeki yedi gezegen feleğinin hareketi makro kozmosu;
tavafın yedi dönüşü ise mikro kozmosu temsil eder.
Tavaf, "konuşulabilen bir namaz"dır. Namazdaki
rükû ve secdeler, tavafın manevi enerjisinden doğar.
Varlıkta Allah'tan başka hakiki bir fail olmadığı için,
güneşe tapanlar bile aslında "ilah" zannettikleri bir hakikate, yani
farkında olmadan Allah’a secde etmektedirler. Ancak onlar ilahlığı
"güneş" formuyla sınırladıkları için kâfirdirler.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ YEDİNCİ KISMI
Safa’ya çıkan mümin, eksiklikleri için hüzünlenir (esef);
Merve’ye vardığında ise Allah’ın ihsanına ve mertliğine ulaşır.
İki yeşil direk arasında koşulmasının nedeni, vadilerin
şeytanların yerleşim yeri olmasıdır. Mümin, nefsi ve şeytani etkilerden hızla
uzaklaşarak "Safa"ya (arınmaya) koşar.
İnsan Allah’ın sureti üzere yaratıldığı için onda bir
"seçme gücü" vardır. Ancak gerçek edep, bu gücü Allah’ın emrine
teslim etmektir.
Zilhicce’nin sekizinci günü olan Tevriye günü Mina’ya
çıkmak, arifin Arafat’taki büyük tecelliye hazırlanmasıdır.
Mina’da konaklamak, Arafat’taki o büyük "marifet
tadına" varmadan önce nefsi deneme ve sınama yeridir.
Arafat’taki vakfe, kıyametteki duruşun bir provasıdır. Ancak
buradaki duruş, azap için değil; mağfiret, rahmet ve ihsan içindir.
Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarının gizli okunması / Arafat
o kadar yüce bir "ulaşma" makamıdır ki, kul ile Rabbi arasındaki
konuşma gizli tutulmalıdır. Kul içinden zikrettiğinde, Allah da onu kendi
zatında (ezeli mertebede) zikreder. Bu, zamandan ve mekandan münezzeh bir
buluşmadır.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ SEKİZİNCİ KISMI
Arafat vakfesi zeval vaktinde (öğle) başlayıp fecir vaktine
kadar sürer
Zatı Bilemeyiz: Güneşin doğuşundan zevale kadar olan süre,
Allah’ın zatını (hakikatini) temsil eder. Tıpkı bu vakitte vakfenin geçerli
olmaması gibi, kulun da Allah’ın zatının hakikatini kavraması imkansızdır.
İlahlığı ve Fiilleri Biliriz: Zevalden güneş batımına ve
geceye sarkan vakit, Allah'ın ilahlığını, isimlerini ve sıfatlarını (hayat,
ilim, irade vb.) tanıma vaktidir. Arifler, Allah’ı ancak O’nun bize bildirdiği
niteliklerle "bilenler" (Arafat ehli) olurlar.
Gece asıldır; gündüz (varlık/şehadet) ise ondan
"soyunup çıkartılan" bir örtüdür.
Cemreler
Her bir cemre yedi taştır ve her biri bir felsefi/kelami
kuşkuyu yok eder
İlk Cemre / Zat / Allah'ın cisim, cevher, araz veya doğa
olduğu yönündeki yanılgılar.
Orta Cemre / Sıfatlar
/ Yedi temel sıfat (Hayat, İrade, Bilgi, Kudret, Kelam, Duyma, Görme)
hakkındaki şüpheler.
Akabe Cemresi / Fiiller / Varlığı sebeplere, unsurlara,
feleklere veya ilk akla dayandırma yanılgısı.
Sıradan insanlar bir şeyin varlığını sebeplere (ateş yakar,
su ıslatır) bağlarlar.
Arifler ise sebepler perdesini yırtar ve her varlığın aracı
olmaksızın doğrudan doğruya Allah'a muhtaç olduğu o "özel yönü"
görürler.
Mina (arzu demektir), sadece taş atılan bir vadi değil,
"temennilerin" İlâhî rızada yok edildiği ve kulun sahte ilah
düşüncelerinden bütünüyle temizlendiği bir dünya cennetidir.
Kurban
(Arabi’ye göre) Bütün canlılar ruh ve akıl sahibidir.
Hayvanın kurban edilmesi, onun zikrini (tesbihini) serbest bırakmak ve o zikrin
enerjisinden beslenerek Allah’a itaatte güç kazanmaktır.
İbrahim Makamı'nı namazgah edinmek, Hz. İbrahim'in
"Halil" (Dost) olma sıfatından pay almaktır.
Her insanın içinde Hz. Peygamber’e ait bir
"suret/parça" vardır. Kişi salavat getirdiğinde, aslında kendi
içindeki o Muhammedi nuru besler ve onun üzerinden İlâhî dostluğa (hullet)
ulaşır.
İnsan neye taparsa, onun hayalindeki "sureti"
ahirette cisimleşir. Müşrik aslında dışarıdaki taşa değil, kendi zihnindeki o yanlış
ilah suretine tapmıştır. Bu yüzden o suret, azabın bir parçası olarak karşısına
çıkar.
Bir işin "kötü" veya "bozuk" yapılması
kulun iradesi veya aracın eksikliğidir.
Allah bir şeyi irade etmişse o mutlaka gerçekleşir.
Varlıktaki "zorunluluk", Allah'ın mutlak
ihtiyarının (seçiminin) sonucudur. İşlerin hakikatini anlamayanlar, dünyadaki
olayları "bozuk" görürler; oysa keşf ehli için her şey İlâhî bir
dengededir.
Hikmeti ehil olmayana (cahile) vermek, onu
"öldürmek" demektir. Cahil ehil olmadığı bilgiyi anlayamaz, çarpıtır
ve bilgi onun zihninde ölür. Bilgi böyle zayi edilir.
İnsan Allah'ı tam olarak kavrayamayacağını anladığında,
aslında en yüksek "bilgiye" ulaşmış olur. Bu yüzden marifet, bilginin
olumsuzlanmasıdır.
Mahsur kalmak bedenin yolda kalması değil, kalbin
"irade" iddiasında durdurulmasıdır.
FÜTUHAT-I MEKKİYYE'NİN ALTMIŞ DOKUZUNCU KISMI
Hata ile öldürmede kulun kasdı yoktur. Kasdı olmayan bir
fiil, kulun mazharında (zuhur yerinde) tecelli eden Allah’a aittir.
Arapçadaki kök harfler (Fe, Ayn, Lam) alemin üç mertebesini
temsil eder.
Fe (Dudak): Mülk ve Şehadet alemi (Görünen maddi dünya).
Ayn (Boğaz): Melekût ve Gayb alemi (Ruhani dünya).
Lam (Orta): Berzah ve Ceberut alemi (İkisi arasındaki
köprü).
Allah bir şeye
"ol" dediğinde, o şeyin hitabı anlayacak bir "şeyliği"
olması gerekir. Yani varlıklar, yaratılmadan önce Allah'ın ilminde "yokluk
halindeki sabit hakikatler" olarak mevcuttur.
Allah bu yokluktaki
hakikatlere "Nur" ismiyle tecelli eder, onlar da bu nurla
"yaratılışı kabul etme kabiliyeti" (istidat) kazanırlar.
Yıldızların ışınlarının şuaları, unsurdan oluşan bir yere
ulaşır. Burası, onların ışınlarının vurduğu yerdir. Unsurlar, oluşmayı kabul
edicidir. Bu ışınlar kendilerine ulaştığında orada hızlı bir kokuşma başlar,
çünkü ışınlarda sıcaklık bulunduğu gibi su ve hava unsurunda da yaşlık vardır.
Bu sayede yaratılan şeyler, ortaya çıkar.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder