1 Şubat 2026 Pazar

Muhyiddin İbn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 10. Cilt - Notlar

Muhyiddin İbn Arabi - Fütuhat-ı Mekkiyye 10. Cilt - Notlar

Mütercim: Ekrem Demirli, Litera Yayınları, 2008

 


ON DOKUZUNCU SİFİR

270

Muhammedi Münacattan Kutub ve İki İmam'ın Menzilinin Bilinmesi

Kutub tasavvufi hiyerarşinin zirvesi, iki imam da onun vezirleri.

Kutub, vaktin tek hakimidir ve Allah’ın "el-Câmi" (Toplayan/Birleştiren) isminin mazharıdır.

Kutub, Hakkın aynasıdır. Kâinatta ne varsa onun kalbi üzerinden geçer.

 

Kutub’un sağında ve solunda yer alan iki imam, kâinatın sevk ve idaresinde yardımcıdırlar.

İmamlardan biri (sağdaki imam Abdurrab) âleme şefkatle bakar, günahkarlar için ağlar. Diğeri (soldaki imam Abdülmelik) güç ve kahır sahibidir. Kötülükleri def eder

 

Kutub makamına geçen kişi için melekût aleminde bir biat töreni düzenlenir. Ruhlar, cinler ve melekler ona bağlanır.

Kutub, "hal" sahibi olmanın ötesinde, "bilgi" sahibidir. O, hallerin otoritesi altında ezilmez; aksine halleri yönetir.

 

271

Muhammedi Münacattan, 'sabah seçkin topluluk hamd eder' Menzilinin Bilinmesi

Nurlar ikiye ayrılır: Allah’a ait olan asli nurlar ve karanlıktan doğan (zamansal) nurlar. Allah’ın kendi nurudur. Öyle güçlüdür ki, doğrudan ona bakıldığında gözün ışığını alır (idraki kör eder). Bu yüzden biz Hakkı ancak "mazharlar" (suretler) perdesinden görürüz.

İnsan ruhu, karanlık doğadan doğan bu nur ile ilişki içindedir; bu nur nebi için "ismet" (günahsızlık), veli için "korunma" vesilesidir.

 

Halk alemi (Yaratılış) doğal elementlerin zıtlığından oluşur. Kötülük, bu alemdeki "eksiklik" ve "yokluk"tan kaynaklanır.

 

Kötülük müstakil bir varlık değil, kemalin (mükemmelliğin) olmayışıdır. Yani ışığın olmadığı yere karanlık denmesi gibi, iyiliğin eksikliğine kötülük denir.

Bir şeyin iyi veya kötü olması; şeriatın bildirmesine, mizaca uygunluğa veya amaca ulaşıp ulaşmamaya bağlıdır.

 

Sihir, ışık ile karanlığın karışımı demek olan seher kelimesinden alınarak ‘sihir’ diye isimlendirilmiştir.

Sihir (seher), ışık ve karanlığın karışımıdır. Bir yönü hakikate (göze görünen kısım), bir yönü batıla bakar.

Harut ve Marut mucizelerle sihri ayırt edecek gerçek bilgiyi indirmişlerdir. Sihirbaz ise sadece "neredeyse gerçeğe benzeyen" bir tuzak kurar.

 

Hamdin zıddı nankörlüktür (küfür).

Haset, bir nimetin başkasından yok olmasını istemektir ve kınanmıştır. Gıpta ise o nimetin bir benzerini istemektir ve övülmüştür.

Cömertlik, karşılık (bedel) beklemeden yapılan vermedir.

Menzil Kulun Hakka yükseldiği veya Hakkın kula indiği makamdır.

Münazele, Hakkın inmesiyle kulun yükselişinin yolda karşılaşmasıdır.

Eğer bir arif bir menzile yerleşir ve ondan hiç ayrılmazsa, orası onun için "vatan" olur. Ancak arif, her nefeste yeni bir tecelli ile sürekli hal değiştirmek zorundadır.

 

272

Tevhidin Tenzihi Menzilinin Bilinmesi

Tenzih ikiye ayrılır, halkın tenzihi, Hakkın tenzihi

Allah’ın kendisini kendi birlemesiyle tenzih etmesi, yaratıkların tenzihinden üstündür.

 

De ki: O, Allah'tır, birdir

Normalde bir zamir (o), daha önce zikredilmiş bir isme döner. Ancak İhlas Suresi'nde "O" (Hüve) zamiri, hiçbir isim zikredilmeden gelir.

Bu durum, "O"nun herhangi bir tanıma, isme veya yaratılmışların bilgisine muhtaç olmayan "Mutlak Gayb" (Hüviyet) olduğunu gösterir.

 

Ahadiyet (mutlak birlik) makamı kulu kabul etmez; çünkü orada kulun varlığından eser kalmaz.

Vahidiyet (Vahdet/Sıfatların Birliği) İsim ve sıfatların tek bir merkezde (Allah isminde) toplanmasıdır. Kul, Rabbiyle bu makamda (rablik ilişkisiyle) bağ kurabilir.

 

Vahidiyet menzili girilmesi mümkün olmayan ancak dışındaki "sütunlar" (ilahî isimler ve tecelliler) vasıtasıyla hakkında bilgi edinilen bir eve benzer.

 

Allah, bizim nerede ve ne halde olduğumuzu (halk alemi) kuşattığı için bizimle beraberdir.

 

273

Musevî Makamdan Hevayı ve Nefsi Yok Etme Menzilinin Bilinmesi

Bilmelisin ki, Allah teala felekleri yarattığında, onlara melekleri yerleştirmiş, yedi hareketli yıldız için feleklerde belli bir süreye kadar yüzecekleri menziller belirlemiştir.

 

Bu menzilin asıl sahibi, Allah’ın "ez-Zâhir" (Açık olan) isminden yarattığı özel bir Akıl'dır.

Bu akıl, ilahi tenzih ve vahdaniyet bilgilerini süzüp manevi basamaklara (72 basamak) dağıtır.

 

Menzilin en korkutucu kısmı, Heva'nın (nefsi arzuların) bir ilah gibi ortaya çıkışıdır. Bu makam, ariflerin bile "Allah'ın tuzağından emin değiliz" diyerek ağladığı bir korku ve huşu makamıdır.

 

274

Musevî Âlemden, 'Belirlenmiş Ecel'in Bilinmesi

Ecel / Bu, bildiğimiz biyolojik ölümdür. Her nefis ölümü tadacağı için bunda kuşku yoktur.

 

En'am Suresi'ndeki "Sonra bir ecel belirledi" ayeti

Bu, diriliştir. İnsanların asıl kuşkuya düştüğü yer burasıdır. Bu ecel, insanın suretler âleminden (şehadet) mana âlemine (gayb) intikalidir.

 

Salikin yolculuğu

Kişi önce insanlardan kaçar; dağlara, tenhalara veya kendi içine çekilir. Bu, Allah ile ünsiyet (dostluk) kurma çabasıdır.

Kalbe aniden gelen ilahi bir hal (vârid), önce kişiyi ürkütür. Kişi hemen dünyaya dönmek ister ancak o hal gidince bu sefer büyük bir özlem başlar.

Bu süreçte kişiye içinden veya dışından sesler (hitaplar) gelir.

 

Kulluk en yüksek makamdır.

Cisim aynı anda iki mekânda bulunamaz (fizik kuralı), ancak Ruh ve Hakikat zaman ve mekânla sınırlı değildir.

 

Bu menzilin verdiği ilimler

Fetihler İlmi: Düşmanlara galip gelme veya nefsi yenme bilgisidir.

Tenzih Bilgisi: Allah’ı zati kemaliyle, noksanlıklardan arındırarak tanıma bilgisidir.

Anlamların Surete Bürünmesi: Soyut gerçeklerin (manaların), rüyada veya keşifte nasıl cisimleşmiş şekilde göründüğünün bilgisidir.

 

275

Musevî Makam'dan, Putlardan Uzak Durma Menzilinin Bilinmesi

Putperestlik sadece fiziksel bir nesneye tapmak değildir.

Heva (nefsi arzular). Kişi kendi arzusunun peşinden gittiğinde, o arzuyu ilah edinmiş olur.

Zelilleşme, Allah’tan başkasının önünde eğilen, başkasına muhtaçlık hisseden ve birine bel bağlayan herkes, o şeyi "put" (vesen) haline getirmiş demektir.

 

Akıllar kendi başlarına gerçeği bulamazlar. Eğer akıl kendi doğasıyla gerçeği bulsaydı, her akıllı insan aynı sonuca varırdı.

Bazı akılların üzerinde kilit, bazılarında zincir, bazılarında ise pas vardır. Hakikat, ancak Allah’ın ilhamı ve o pası silmesiyle görülür.

 

Bitişmeyen harfler: Dal (د), Zel (ذ), Ra (ر), Ze (ز) ve Vav (و).

Bu harfler, kelimenin sonunda Elif'e bitişmezler. Bu, Allah’ı Zat seviyesinde bilen "seçkin kulların" halidir. Onlar Allah ile kendi aralarında hiçbir nispet (bağ/araç) görmezler; Allah’ı sadece Allah ile bilirler.

 

Muvahhid ibadeti iki yolla yapar. Birincisi Allah'ın Zatı için, ikincisi ise O'nun İlahlık/Rablik niteliği içindir.

Saf ibadet, "Zati ibadet"tir ve bu makamda hiçbir emir veya zorunluluk hissedilmez; kulun varlığı Allah'ın varlığında kaybolur.

 

Müşrik

Allah’ın birliğine (tevhide) ve peygamberlere doğrudan zarar verendir. Kendi arzusunu Allah'a ortak koşar.

 

Kâfir

Allah’ın birliğini kabul eder ancak başkanlık hırsı, kuşku veya dünya sevgisi nedeniyle bir peygamberi veya bir hükmü "örter" (küfrün kelime anlamı örtmektir).

 

Bir kul neden Allah'ın çağrısına uymaz?

Kul, o an başka bir ilahi ismin (örneğin el-Kahhâr veya el-Müdill) hükmü altındadır. Diğer isim (el-Hâdî) seslendiğinde, mevcut isim hükmünü bırakmak istemez.

Kul, bu "direnmeyi" kendi nefsine nispet ettiği ve gerisindeki ilahi ismi göremediği için cezalandırılır.

 

Nida Harflerinin Anlamları

Nida edatları (hemze (e), ya (ey), heyya (haydi), ey gibi harflerdir), kulun Allah'a veya Allah'ın kula olan "mertebe uzaklığını" simgeler.

Hemze (e): En yakın nidadır. Kalbin içindeki bir hitap gibidir.

Ya / Eyyühe: Belirsizlik ve gaflet anlarında "uyarı" (tenbih) gerektiren nidadır. Allah'ın "Ey iman edenler!" demesi, onların o anki halinin imanın gerektirdiği kemalden gelecekteki bir noktaya doğru "uzak" olduğunu hatırlatır.

Terhim (Kısaltma): Bir ismin sonunu düşürmek (Haris -> Haru), sevgiliye ulaşmayı kolaylaştırmaktır. Maneviyatta bu, kulun üzerindeki ağır sıfatların düşürülerek ilahi isme süratle ulaştırılmasıdır.

Mebni (Sabit): Değişmeyen kelimeler Allah'ın Zatı'nı ve ezeli ilahlığını simgeler.

İrablı (Değişken): Cümledeki yerine göre sonu değişen kelimeler ise Allah'ın her an yeni bir tecellide oluşunu ("O, her gün bir iştedir") simgeler.

 

276

Muhammedî Makamdan, Havuz Menzili ve Sırlarının Bilinmesi

Muhammedî makamdan gelen bu menzil, bilginin saflığını ve ona karışan beşeri "kirleri" (fikri hataları) anlatır.

Vehbi (Verili) ilim: Takva ve zikir sonucu Allah'ın doğrudan kalbe akıttığı "duru" sudur. Fikir gücüyle (akıl yürütmeyle) kazanılmaz; hata riski taşımaz.

Kesbi (Kazanılmış) ilim: İnsanın kendi çabası, mantık yürütmesi ve "ayaklarının altından" (arzdan) topladığı bilgidir. İbnü’l-Arabî'ye göre Fikir, masum değildir; hayal ve vehimle karışarak suyu bulandırabilir (havuzdaki kir).

Altın kural: "O'nu fikirle değil, zikirle ara." Çünkü fikir sınırlandırır (kaydeder), zikir ise sınırsız olana (Zat'a) açılan kapıdır.

 

Suyun rengi kabının rengidir

İlahi nur (su) renksiz ve saf olsa da, girdiği kabın (insanın istidadı, mizacı, inancı) şeklini ve rengini alır.

Herkes Allah'ı ancak kendi kapasitesine ve "kabına" göre tanır.

 

Takva Allah'a ulaşır

Kul, sahip olduğu en değerli şeyi (iradesini ve takvasını) Allah'a teslim ettiğinde; Allah o ameli alır

 

277

Musevî Makam'dan Yalanlama ve Cimriliğin Bilinmesi ve Sırları

Akıl olayları sadece sebep-sonuç (determinizm) ilişkisiyle görür.

İman, gaybın perdesini aralayan bir keşif nurudur. Akıl şartlara bağlıyken, iman Hakk'ın verdiği kesin haberle hareket eder.

 

Ahirette bedenler yok olmaz; ancak **"keramet diyarı"**na uygun, sürekli ve yeni bir mizaçla tekrar inşa edilirler.

Azap çekenlerin bedenleri de sürekli yenilenir. Onların mizacı "hastalık" üzerine kuruludur ve bu acı, cevherleri yok olmadan sonsuza dek sürer.

 

İstidat (kabiliyet), bir şeyin gerçekleşmesi için gereken içsel hazırlıktır. Bazıları bunun sadece çalışmakla (çabayla) elde edileceğini sanır. İstidat bir hazırlayıcıdır ancak sonucu yaratan Allah’ın dilemesidir.

 

(Fakirlik) Her varlık özü itibariyle Allah'a muhtaçtır.

Allah'tan başka hiçbir sebebe bel bağlamayan, her an yokluktan varlığa çıkarılmayı O'ndan bekleyendir.

 

Edep, Allah'ın seni hangi mertebeye koyduysa o mertebenin hakkını vermektir. Kelam duyarken "müşahedeye" (görmeye) yeltenmek, nefsin hazzını Allah'ın muradına tercih etmektir ki bu mahrumiyete yol açar.

Arifler sebepleri kullanırlar ama onlara asla bel bağlamazlar. Onlar sadece sebebin arkasındaki Müsebbib'e (Allah'a) dayanırlar.

 

278

Musevî ve Muhammedi Makamdan, Ülfet Menzilinin ve Sırlarının Bilinmesi

Ülfet, iki şeyin aralarındaki bir ortaklık nedeniyle birbirine ısınmasıdır.

Sadece insan ilahlık iddiasında bulunmuştur

Çünkü insan, bütün ilahi isimlerin tecelli ettiği tek varlıktır.

Sadece insan "sahip" olabilir ve azat edebilir.

Hayat, Bilgi, Kudret ve İrade. Allah bu dört nitelikle alemi yaratmıştır; insan da bu dört niteliği kendi mertebesinde taşıyan yegane varlıktır.

 

İnsan-ı kâmil öyle bir noktadadır ki, kulluğuna hiçbir rablik (benlik/efendilik) katışmaz. Allah, kendi isim ve sıfatlarını kâmil insanda müşahede eder. Bu nedenle kâmil insan, alemin "göz bebeği" ve varlık sebebidir.

Lam ve Elif öyle birleşmiştir ki, hangisinin lam hangisinin elif olduğu seçilemez.

Kelime-i Tevhid "La" ile başlar. Buradaki "Lam" kulu, "Elif" ise Rabbi simgeler.

 

Aşk, ruhun doğa (beden) üzerindeki otoritesidir.

Aşık olan bir "efendi", maşuku olan "kölesinin" emrine girer. Bu, ruhun doğal başkanlık duygusunu (ego) aşk vasıtasıyla terbiye etmesidir.

İnsan paraya veya mala aynı şekilde aşık olmaz; çünkü o nesnelerde "ilahi suret" (insandaki gibi) tam değildir.

 

Aklı kılavuz edinen her şeyi mantıkla ölçer, keşfi inkar eder.

Şeriatı ölçü edinen dinin zahiri hükmüne göre hareket eder.

Keşif ehli hiçbir şeyi inkar etmez, her şeyi (aklı da, şeriatı da, keşfi de) yerli yerine koyar.

 

279

Muhammedi Makamdan İtibar Menzili ve Sırlarının Bilinmesi

Ariflerin bir kısmı, Allah'ın fiillerde bizzat tecelli etmesini imkânsız görür. Çünkü kul "acizdir" ve aciz bir varlığın fiilinde Mutlak Kudret'in görünmesi bir tenakuzdur.

Allah, her kulun inancına göre tecelli eder.

Gerçek, ne tam olarak kulun ne de tam olarak Allah'ındır; gerçek Hayrettir. Fiil hem kula aittir (sorumluluk/kesb bakımından) hem de Allah'ındır (yaratma/halk bakımından).

 

Gördüğümüz suretler (cisimler) ve aklettiğimiz manalar birer köprüdür. Bu köprüden geçildiğinde ulaşılan yer, "bilinmesi ve görülmesi mümkün olmayan bir varlık"tır (Zat).

 

Gözümüzü açtığımızda güneş ışığının vurduğu her şeyi aynı anda görürüz. Bir sıralama yoktur. İlahî bilgi de kalbe böyle "tek bir lahzada" iner.

 

Kişi rüyasında sadece "hayal" eder (duyu yoktur) ama uyandığında bedeni fiziksel olarak etkilenmiş olur. Arif, dış dünyadaki "Kahhar" (Kahredici) isimlerin baskısına maruz kaldığında, "Batın" (Gizli) ismine sığınır. Hayal âlemi vasıtasıyla duyu dünyasındaki etkileri bertaraf edebilir.

 

Mevkıf (Durak) Nedir?

Allah bir kulu bir makamdan diğerine aktarırken onu Mevkıf'ta durdurur.

Mevkıf bir sonraki makamın adabının öğretildiği yerdir.

Eğer kul, gireceği yeni menzilin edebini Mevkıf'ta öğrenmezse, oraya girdiğinde hata yapar ve "kovulur".

 

(Mevkıf Sahibi, Vâkıf) yolculuğu yorucudur, sürekli durur ve öğrenir.

 

280

Musevî Makamdan 'Bana Ne' Menzilinin Bilinmesi

Bu, yüce bir menzildir. Onunla mevkıfı arasında bir ilişki yoktur.

Allah'tan gelecek bir şeyi sizden engelleyemem

 

Bir müşrik, taptığı şeyin acizliğini bilmediği için cezalandırılır. Eğer bilseydi zaten tapmazdı.

 

Duyusal azap/nimet hayvani ruhun (bedenin) hissettiği acı ve hazdır.

En büyük azap, hakikati bilme imkânını kaçırmaktır.

 

281

Muhammedi Mertebeden Damme Menzilinin ve Bir'in Topluluğun Yerini Alması Meselesinin Bilinmesi

İkindi namazı / varoluşsal merkez noktası

Diğer dört namazın vakitleri duyusal ve kesin sınırlarla (güneşin doğuşu, batışı, şafak) belirlenmişken, İkindi namazı daha esnek ve belirsiz bir sınıra sahiptir.

 

Kalbiniz malınızın olduğu yerdedir

Sadaka Rahman’ın eline düşer

 

Kâmil bir insan "Allah" dediğinde, onunla birlikte tüm isimler ve âlemler de zikreder.

Ahlak sadece insanlar arası bir nezaket değil, kulun hem Allah’a hem kendi nefsine hem de diğer varlıklara karşı takınması gereken ilahî edeptir.

Farzları yerine getirmek Allah'a karşı bir edep iken, mubahları niyetle yapmak nefse karşı bir edeptir.

 

Acı, doğası gereği nahoştur. Bir insanın "Canım yanmıyor" demesi yalandır.

 

282

Musevî Mertebeden Ölüleri Ziyaret Menzili ve Sırlarının Bilinmesi

Allah’ı bilmemek ruhun ölümü, beden ise o ruhun kabridir.

İnsanlar, fıtraten (misak vaktinde) Allah’ı biliyorlardı ancak dünya hayatına daldıklarında bu bilgiyi unuttular. Bu unutuş bir tür ölümdür.

Allah’ın birliğini (Tevhid) bilmek ruhun yeniden dirilişidir.

 

Ölüleri ziyaret etmek (zûr), onlara meyletmek ve onların halini taklit etmek

Allah’ın zatını tam olarak kavrayamayacağını anlamak, ulaşılabilecek en yüksek bilgi seviyesidir.

 

283

Muhammedi Mertebeden Kavâsım (Engelleme) Menzilinin ve Sırlarının Bilinmesi

"Kavâsım" (bel kıran) ismi, hakikatin ağırlığı ve celal tecellisi karşısında kulun acziyetini ve benliğinin kırılmasını temsil eder.

 

Donukların, Bitkilerin ve Hayvanların Konuşması

Ruhani bir varlık (melek, cin veya insan ruhu) bir surete büründüğünde, o suretin doğasına uygun konuşur.

Dışarıdan insan görünen biri ahlaki düşüklüğü nedeniyle bâtınında (iç dünyasında) bir hayvana (kurt, domuz, maymun) dönüşebilir.

 

Şeytan, arifin makamına göre (Arş, sema veya melekler) ona sahte hayaller gösterir.

 

Beyyine kulun kalbinde hiçbir kuşkuya yer bırakmayan, Rabbinden gelen doğrudan ve sarsılmaz bir nurdur. Beyyine sahibi, gördüğü şeyin rahmani mi yoksa şeytani mi olduğunu özündeki "nağmeden" (frekanstan) tanır.

 

284

Muhammedi Mertebeden Değerli Komşuluk Menzilinin ve Sırlarının Bilinmesi

Zikre devam eden ariflerin kalbinde, onlar sussa dahi konuşmaya devam eden bir "ses" vardır.

Bu menzile tam manasıyla ulaşan kişi, sadece kalbinin değil, tüm organlarının, hayvanların, bitki ve taşların zikrini duyar.

 

Amel asla karşılıksız kalmaz. Ancak Allah, kulun maslahatı gereği fethi dünyada değil, ahirette bir "hilat" (onur elbisesi) olarak giydirmek üzere saklayabilir.

 

Ruh; ana rahminde, dünyada, ölüm anında, sorgu vaktinde ve berzahta sürekli yeni bir surete girer.

Arifler için haşır sadece kıyamette değil, her nefeste gerçekleşmektedir; ancak alışkanlıklar (mutat olan) perdesi bu değişimi görmemizi engeller.

 

285

Donukların Münacatı Menzilinin Bilinmesi

Duyular, eşyayı olduğu gibi algılar; yanılsama duyu organında değil, bu veriyi yorumlayan akıldadır.

Akıl, fikir ve hayal gibi araçlar kullandığında yanılabilir. Çünkü fikir, hayaldeki tekil verileri birleştirirken yanlış bağlantılar kurabilir.

Bilginin nefiste tam olarak yerleşmesine "Yakin" denir.

 

Kainattaki her şey bir hareket (intikal) halindedir

Eğer hareket durursa varlık yok olur. Allah her an bir "iş" (şer'n) üzeredir.

 

Gayb alemindeki sırlar, orada saklı kalamayacak kadar ağırlaştığında, "şehadet" (görünen) alemine çıkarak rahatlamak ister.

Emanet, başkasına ait olduğu sürece ağırlıktır. Ancak Hakk’ın niteliklerini (emanetleri) gerçek sahibine iade eden arif, üzerindeki yükü atar ve "sırf kulluk" hafifliğine ulaşır.

 

286

Muhammedi Mertebeden Kendisine 'Ol' Denilip de Direnen ve Olmayan Kimsenin Menzilinin Bilinmesi

Parıltılı Nur / Subuhat-ı Vech

Işığı o kadar güçlüdür ki, algılayan gözü yakar veya kör eder. Zatın parıltıları, mahlukatı yok eder (fani kılar).

 

Kef (K) ve Nun (N) "Kün" (Ol) emrinin iki harfidir.

Vav (V) iki harf arasında gizlenmiş olan "vav", oluşun özüdür.

 

Gerçek bilgi, kulun dışarıdan birini taklit ederek değil, kendi içinde bulduğu "beyyine" ile elde edilir.

 

287

Muhammedi Mertebeden, Samedanî Tecelli Menzilinin ve Sırlarının Bilinmesi

"Ben" (Enane) menzilindeki "Ben", nefsin bencil arzuları değil, salt birliğin (ahadiyet) kulla olan toplanmışlık (cem) halidir.

Bu menzil gaybtadır ancak eserleri (etkileri) şehadet (görünen) aleminde bizzat müşahede edilir. İnsan "Ben şuyum" dediğinde, aslında bu menzilin sınırlı bir tecellisini dile getirmiş olur.

 

Cevherlerin eceli yoktur.

Her bir suret (görünüş/hal) belli bir süre için yaratılmıştır.

Allah her nefeste (anlık olarak) yeniden yaratır. Suretler sürekli değişir (teceddüd-i emsal), böylece cevherler her an Allah'a muhtaç kalır.

 

Kulun söylediği her "iyi" kelimeden bir rahmet meleği, her "kötü" sözden bir intikam meleği yaratılır.

Kul içtenlikle tövbe ettiğinde…

 

288

Musevî Mertebeden, İlk Tilavet Menzilinin Bilinmesi

Beşer için besmele neyse, İlah için öyledir ‘ol’

Allah’ın kuluna ilk emri Cem’dir.

Cem, edep demektir ve me’debe kelimesinden türetilmiştir. Bu ise, yemek üzere toplanmak demektir. Edep de bütün iyilikleri toplamak demektir.

 

İnsan, ilahi isimlerin ve ahlakın yeryüzündeki derleyicisidir. Eğer kendisine emredilen iyilikleri toplarsa mutlu olur; emanete hıyanet edip yasak olanları toplarsa hüsrana uğrar.

 

İnsan, Allah’a en açık ve en kapsamlı delil olduğu için bizzat İsm-i Azamdır.

 

Hayvanlar da bilgi sahibidir ve onlara vahyedilir.

Hayvanların çıkardığı sesler (kırlangıç örneği), tıpkı insanların nefsi konuşmaları gibi anlamlıdır ve kendi mizaçlarına göre birer kelamdır.

 

İnsan göklerde değil de toprak üzerinde halife kılınmıştır ki; halifelik elbisesini giyerken aynı zamanda muhtaç, zelil ve "kul" olduğunu unutmasın.

 

İsimlerin ses özellikleri

Kamil halifelik munsarif isimle mühürlenmiştir. O isim, Muhammed’dir (sav). Âdem’de eksik kalan "tasarruf" yetkisi, Muhammedî mertebede tamama ermiştir.

İnsan ancak kendisine belirlenmiş alanda tasarruf edebilir.

 

(Munsarif isimler) Bir gruba sarf özelliği verilmiştir. Bunların arasında Nuh, Şit, Şuayb, Salih, Muhammed, Hud, Lut ve başkalarını sayabiliriz.

 

(Gayr-ı munsarif isimler)

Bu isimlere örnek olarak İdris, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Süleyman, Davud gibi isimleri verebiliriz.

Bu isimler (Adem, İbrahim, İshak vb.), gramer olarak tam çekimlenemezler. Bu, kulun mutlak bir baskı altında olduğunu ve ancak Allah'ın belirlediği sınırlarda hareket edebileceğini simgeler.

 

İnsan, alışık olduğu şeyle ünsiyet eder. Belki de sebebe bağlanmak, içine işler ve Allah’a itimadı zayıflar.

 

Nakıs (eksik) ve maksur isimler

"maksur" (elif-i maksure ile biten, harekeleri görünmeyen) isimler

Musa, İsa, Yahya / Bu isimler zahirde (dış görünüşte) tasarruf edemez gibi görünürler (hareke almazlar).

"Ellezi" (O ki...) gibi ilgi zamirleri, dilbilgisinde "nakıs" (tek başına anlamı eksik) kabul edilir.

İsimler mahlukat üzerinde etkilidir, onları niteler ve sınırlar

İsimlerin Allah için kullanılması, O'nun zatında bir eksiklik meydana getirmez.

 

YİRMİNCİ SİFİR

289

Musevî Mertebeden Kendisinden Önce Bilginin Bulunmadığı Ümmî Bilginin Menzilinin Bilinmesi

Ümmîlik, kalbin teorik düşüncenin sınırlamalarından kurtulmasıdır.

Fikirle elde edilen bilgi, benzetme (teşbih) ve karıştırmadır.

Akıl terazisi dünyevi işlerde işe yarar

 

Hızır ümmîdir çünkü bilgisini teorik incelemeyle değil, bizzat Allah’ın ona "öğretmesiyle" almıştır. O, zahirde yanlış görünen bir fiilin batındaki "isabetini" görür.

 

Nur, karanlığın içinde gizlidir. Cisimlerin de aslı nurdur. Evrendeki her şey (gezegenler, atomlar, hücreler) aslı olan "nur"a dönmek ister, bu yüzden döngüsel hareket eder.

 

Her varlık kendi mizacına uygun olandan zevk alır. Pislik böceği gül kokusundan rahatsız olurken gübreden haz alır.

Cehennemlikler başlangıçta acı çekerler…

 

Ümmî bilgi için levhanın tamamen silinmesi (mahv) gerekir. Ümmiye bilgi en kolay şekilde gelir çünkü o, ilahi huzura hiçbir "kendi ölçüsüyle" girmemiştir.

 

290

Musevî Mertebeden, Nimetleri Takrir ve Kabul Menzilinin Bilinmesi

Nimetin hatırlatılması / başa kakma

Kişi elindeki nimetin farkında değilse, ona elindeki imkânı hatırlatmak...

 

Teşrih (Anatomi)

Zahiri teşrih bedenin, organların ve alemin yapısını bilmektir

İlahi teşrih insan suretinde hangi ilahi isimlerin ve rabbani nispetlerin bulunduğunu bilmektir.

 

Melekler nurani olsalar da "doğa" (tabiat) âleminden bir pay alırlar.

 

291

Muhammedi Mertebeden, Zamanın Başlangıcının –ki Dördüncü Felektir- Bilinmesi

Muhammedi Mertebe (hakikatlerin cem olduğu makam)

Her varlık türünün bir "başlangıcı" var ve bu başlangıç, o şeyin özüdür.

Varlığın Başlangıcı: İlk Akıl (Akl-ı Evvel).

Zamanın Başlangıcı: Heyulanın (saf madde) sureti kabul etme anı.

Feleklerin Başlangıcı: Kürsî.

İnsanın Başlangıcı: Hz. Âdem (dünya hayatı için) ve Muhammedî Hakikat (ruhsal boyut için).

Dinin Kaynağı: Allah’ın Peygamberi.

 

Her başlangıcın bir kalbi vardır

Kalp başlangıçta (sadr) kördür.

Kişi sebepler dairesinde (sadrında) kaldığı sürece sadece sebepleri görür, Müsebbib'i (Allah'ı) göremez.

Arifler sebepleri kabul ederler (onlara haklarını verirler) ama onlara ibadet etmezler. Cahiller ise sebepleri reddettiklerini söyleseler bile, bir belaya uğradıklarında hemen sebebe yapışır ve Allah’ı unuturlar.

Nimet her an yenilenir. İnsan "bıkkınlık" duyuyorsa, bu onun Allah’ın her an yeni bir şe'nde (yaratışta) olduğunu bilmediğindendir.

İnsana "zengin" denmesi, o anki ihtiyacını karşılayan bir sebebin yanında bulunmasından ibarettir. Bu arızî bir durumdur; insan zenginlik içindeyken de Allah’a muhtaçtır.

 

Alim, "Sen bunu anlayamazsın" diyerek soruyu geçiştirmemelidir; bu alimin eksikliğidir. Alim, hakikati muhatabının aklının alabileceği bir "yönden" sunmalıdır.

 

292

Musevî Mertebeden, Gayb Âlemi ile Şehadet Âleminin Ortaklık Menzilinin Bilinmesi

Gece örter, gaybteki sırları

Güneş karanlıkların gizlediği ne varsa gösterir

Gaybî nikah, anlamların ve ruhların nikahıdır.

Kozmik hiyerarşide üst mertebeler "etkin/fail" (baba), alt mertebeler ise "edilgen/münfail" (ana) hükmündedir.

Her olay bir gaybî nikahın meyvesidir.

 

Anlamların Manevi-Gaybî Bir Şekilde Cisimleri Nikahlaması

Evrenin ilk maddesi olan Heba, suretleri kabul eden bir "kadın" (anne) gibidir. Suretler ise o Heba'ya şekil veren "koca" (baba) gibidir.

İnsanın yaptığı bir tespih veya zikir, meleğin (baba) insan nefsiyle (anne) nikahlanmasıdır. Bu birleşmeden doğan "meleki suret", kıyamete kadar o kişi için istiğfar eder.

 

Güneş ışığı doğrudan geldiğinde farklı, ay vasıtasıyla (yansıyarak) geldiğinde farklı hüküm verir. Kulun fiili de özünde Allah’a ait olsa da, kulun "aynasından" geçtiği için sorumluluk ve yükümlülük kula ait olur.

 

Bilmemek ve bilmediğini de bilmemek "katmerli karanlıktır."

Sebepleri Allah’ın dışında bağımsız güçler (rabler) olarak görenler, "bilgisizlik denizi" içinde boğulurlar.

 

Akıl, iki zıddın (Önce ve Sonra, Zahir ve Batın) aynı anda aynı şey olmasını kabul edemez. Ancak iman ve keşif nuru, bu zıtların tek bir hakikatin (Hakk’ın) yüzleri olduğunu görür.

Akıl kendi sınırında kalmalı, ötesi için ilahi nurun rehberliğine muhtaç olduğunu kabul etmelidir.

 

Açlık, kulun yoksulluğunu (fakr) hatırlatması bakımından değerlidir.

 

İstilam, kelime anlamıyla "kökünden söküp çıkarma" veya "yok etme" demektir.

Sevenin kalbine öyle bir ateş düşer ki, sevgiliden başka her şeyi yakar. Hatta bir noktada sevgilinin hayaldeki suretini bile yakar.

 

Kays, Leyla’nın adını andığında o kadar derin bir istilam halindedir ki, Leyla bizzat yanına gelip "Benim!" dediğinde, Kays "Benden uzak dur, seni sevmek beni senden alıkoydu!" der.

 

Ya Ze’l-Celali ve’l-İkram

Celal (Heybet), kulu yakıp yok ederken; İkram, onun varlığını (suretini) Allah’ın katında sabit kılar.

 

Cahil jendi nefsinde bir suret yaratır ve ona âşık olur. Aslında o, kendi hayalinin ihatası altındaki bir puta tapmaktadır.

Arif sevgilisinin (Allah’ın) hiçbir suretle sınırlanamayacağını bilir. Bu yüzden her an bir hayret (hayret-i kübra) içindedir.

 

293

Musevî Mertebeden, Şehadet Âleminin Varlığının ve Gayb Âleminin Zuhurunun Sebebinin Bilinmesi

(şiir)

Gayb âlemi, gizli bir hazine olduğu için bilinmek ve kendi güzelliğini (Esma ve Sıfatlarını) seyretmek ister.

Şehadet âlemi, Gayb’ın aynasıdır.

Şehadet âleminin yoğunluğu, kulu ilahi nurun yakıcılığından koruyan bir rahmet perdesidir.

Nefs, cennetin zevkini ancak cehennemin ve zorluğun ne olduğunu bildiği için takdir eder.

 

Ben fenâda varlığımın fenâsını görmekteyim.

Kişi kendi varlığından geçtiğinde, aslında "yokluğun da yok olduğunu" görür ve gerçek Varlığa (Beka) ulaşır.

 

Kıyamet Günü Hakkın Görülmesi Meselesi

Yaratan yaratılmışı, yaratılmış da Yaratanı talep eder. Bilgi bilineni, bilinen de bilgiyi talep eder.

 

Rabbinizi, öğle vakti bulutsuz ortamda güneşi gördüğünüz gibi göreceksiniz

 

Âlemin Kadimliği Meselesi

Işık ne tek başına güneşte ne de tek başına gözdedir; ikisi bir araya geldiğinde "aydınlanma" denilen nispet doğar. Eğer yeryüzünde bir canlı olmasaydı, güneş gökte olsa bile ışık yeryüzü için "yok" hükmünde olurdu.

 

Allah, âlemi henüz yoklukta (madum) iken görür. Allah'ın görmesi sonradan olan bir şey değildir; O, ezeli olarak görür. Bu açıdan bakanlar âleme "kadim" (ezeli) demiştir.

Âlemin kendisine ve kendi nedenlerine baktığımızda ise onun yokluktan geldiğini görürüz. Bu açıdan bakanlar ise âleme "hadis" demiştir.

Âlem, Allah'ın bilgisinde kadim, kendi zatında hadistir.

 

Varlığın Rükünleri (Dörtlü yapı)

İlahi İsimler: Âlim (Bilen), Mürid (İrade eden), Kadir (Güç yetiren), Kail (Söyleyen).

Doğalar (Anasır-ı Erbaa): Sıcaklık (Bilgi), Kuruluk (İrade), Soğukluk (Söz), Yaşlık (Kudret).

Tıbbi Karşılıklar: Safra, Kan, Balgam, Sevda.

Yönler: Sağ, Sol, Ön, Arka (İblis'in insana yaklaştığı yönler).

 

Dünyada beden ruhu örten bir kabir gibidir. Ahirette ise bunun tam tersi olacaktır; ruh beden için bir "mekan" olacak, beden ruhun içinde gizlenecektir.

 

294

Musevî Mertebeden, Mekkeli Muhammedî Menzilin Bilinmesi

Allah mutlak kemal sahibidir, ancak "bilgi" ve "varlık" mertebelerinin dış dünyada tecelli ederek kemale ermesi, âlemin varlığına bağlıdır. Âlem, Allah'ın bilinmesine delil olduğu için bu yüce mertebeyi kazanmıştır.

 

İlahi nispetler (isimler) sonsuz olduğu için yaratılış da dünya ve ahirette kesintisiz olarak devam eder. Her yeni yaratılan şey, Allah'a dair yeni bir bilgi (marifet) sunar.

Rabbim, ilmimi artır

 

İnsan "en güzel surette" (Ahsen-i Takvim) yaratılmıştır çünkü ilahi isimlerin tamamını yansıtan bir aynadır.

İnsan özündeki "mutlak fakirlik ve yokluk" (fayr) özelliğini unutup kendine varlık ve güç nispet eder. Bu yüzden Kur'an'da "nankör", "hüsranda" ve "zayıf" olarak nitelenir.

 

Yokluk, varlığın ne olduğunu gösteren en güçlü delildir.

İnsanın gerçek şerefi, varlık içindeyken bile hükmen "yokluk" haline (yani Allah'ın karşısında tam teslimiyete) dönebilmesidir.

 

Her yemin, o varlığın arkasındaki ilahi ismedir. "Göğe yemin olsun" demek, "Göğü bina eden isme (el-Bâri/el-Müzeyyin) yemin olsun" demektir. Âlem, bu yeminler sayesinde Allah'ın isimlerinin kainattaki işleyişini kavrar.

 

295

Muhammedi Mertebeden, Yüce Sayıların Mertebesi Menzilinin Bilinmesi

Varlık, bir ışık silsilesi gibi yukarıdan aşağıya doğru iner

İlk Akıl (Kalem) Allah'ın doğrudan ve örneksiz yarattığı ilk varlıktır.

Nefis (Levh-i Mahfuz) Akıldan türemiştir. Kıyamete kadar olacak her şey bu levhaya yazılmıştır.

Doğa mertebesi / Nefis ile Heba arasında akli bir mertebedir.

Heba (Cevher-i Kabîl) karanlık bir cevherdir. İlahi tecelli bu cevhere vurduğunda "Cisimler Âlemi" ortaya çıkar.

 

Cisimde ortaya çıkan ilk şekil dairedir (en üstün şekil). Harflerdeki karşılığı ise Elif'tir

 

Arş (Sekiz Taşıyıcı)

Rahman isminin tecelli yeridir. Dört bilfiil, dört bilkuvve olmak üzere sekiz taşıyıcı meleği vardır.

 

Kürsü

Arş'ın altında, "Hüküm" (emir-yasak) ve "Haber"in ayrıştığı yerdir.

 

Atlas (Adaş) Feleği

Yıldızsızdır. On iki burcun (Koç, Boğa, İkizler...) tayin edildiği yerdir. Doğanın dört niteliği (sıcak, soğuk, kuru, yaş) buradan hükmeder.

 

Mükevkeb (Yıldızlı) Felek

Sabit yıldızların ve 28 Menzilin (Nath, Batin, Süreyya...) bulunduğu yerdir. Gök bilimcilerin bilgisinin sınırlandığı son noktadır.

 

Su

Unsurların aslıdır. Ondan yoğunlaşan Toprak, ısınan kısmı Hava, daha çok ısınan kısmı ise Ateş (Esir) olur.

 

Aşk / Hareket ettirici

Tüm âlem sürekli bir "aşağı iniş" (merkeze yöneliş) içindedir. Bu hareketin motoru Aşk ve Sevgi'dir. Âlem, Hakk'ın güzelliğine (Cemal) âşık olduğu için hareket eder. Eğer bu hareket durursa yardım kesilir ve âlem yok olur.

 

Endülüs'ün Şelb şehrinde bulunan bir yılanın üç parçası yenildiğinde; üst parça Yıldız İlmini, orta parça Bitki İlmini, kuyruk parçası ise Yeraltı Suları İlmini (su arama/bulma) kazandırır.

 

296

Musevî Mertebeden, Ahiret Hayatında Mutluların Niteliklerinin Bedbahtlara İntikali Menzilinin Bilinmesi

Ahiret coğrafyası

Cennetteki her derecenin karşısında, cehennemde ona tam zıt bir dereke (çukur) vardır. Bir mümin bir emri yerine getirdiğinde cennetteki makamını inşa eder. Eğer o ameli terk etseydi, tam karşısındaki cehennem derekesine düşecekti.

 

Mümin dünyada ibadet ve Allah korkusuyla "zillet" (alçakgönüllülük ve korku) içindedir; kâfir ise "izzet" (gurur ve ferahlık) içindedir. Kıyamette bu elbiseler değişir.

 

297

Muhammedi Mertebeden, En Yüce Mertebede İnsan Çamurunun Tesviyesinin Övülmesi Menzilinin Bilinmesi

Alemde "cansız" hiçbir şey yoktur. Her zerre, kendine has bir lisanla yaratıcısını anar.

Varlıkta boşluk yoktur; bir halin bitişi, diğerinin başlangıcıyla eş zamanlıdır.

 

İblis, ateşin topraktan üstün olduğunu iddia ederek Âdem’e karşı büyüklendi ama Allah’a karşı büyüklenmedi. Sadece insan, Allah’ın "Mütekebbir" (Büyüklenen) isminden bir pay alarak Allah’a karşı bile zorbalık taslama potansiyeline sahiptir.

 

Eğer kul her an Allah’ın huzurunda olduğunun (keşf halinin) bilincinde olup yine de günah işleseydi, bu büyük bir küstahlık olurdu. Allah, kaza ve kaderini uygulayacağı (kulun günah işleyeceği) zaman kulu "unutma" veya "akıl tutulması" ile perdeler ki, kulu bu ağır hayadan korusun.

Ruhsatlar, Allah’ın kullarına birer sadakasıdır.

 

İnsan, aslında kainattaki her şeyin bilgisine (misak gününden beri) sahiptir. Dünyada bir şey "öğrenmek", aslında o saklı bilgiyi "hatırlamaktan" (tezekkür) ibarettir.

 

298

Muhammedî Mertebeden Ulvi Âlemden Zikir Menzilinin Bilinmesi

İnsanın doğuştan gelen nitelikleri (öfke, hırs, haset, korku) değişmez.

Şeriat bu duyguları yok etmeye değil, onları "yerli yerinde" kullanmaya gelir.

"Haset" duygusunu birinin malına göz dikmek için değil, ilim öğrenen birine özenip onun gibi olmak için kullanmak…

 

İnsan bir dine veya şeriata muhatap olduğu an, doğumundan itibaren iki manevi arkadaşla görevlendirilir: Şeytan ve Melek

 

Her şey sudan çıkmıştır.

 

299

Muhammedî-Muradî Mertebede, Süryanî Makamdan Müminlerin Azabı Menzilinin Bilinmesi

Her insan ruhu "Elest" bezminde Allah’ın rabliğini onaylayarak yaratılmıştır. Dolayısıyla imansızlık veya küfür sonradan gelme (arızî), iman ise asıldır.

Ruh tam ve kâmil olsa da, hayal ve duyu gibi melekeler bedenin büyümesiyle gelişir. Ruh, bilgilerini bu araçlar (duyular) üzerinden alır. Bu yüzden teklif (sorumluluk), bedendeki güçlerin olgunlaştığı buluğ çağına ertelenmiştir.

 

"El-Habir" ismi, Allah’ın bilmediği bir şeyi öğrenmesi demek değildir. Allah, kulun ne yapacağını zaten ezeli ilmiyle bilir. İmtihanın amacı, kulun kendi aleyhine veya lehine olacak fiili bizzat işlemesi ve böylece adaletin (hüccetin) gerçekleşmesidir.

 

İman, yakînin (kesin bilginin) kuvvetine göre artar veya eksilir. Bir meselede kuşku doğması, imanın o kısımdaki nurunu zayıflatabilir.

 

300

Muhammedi Mertebeden, Ulvi Âlemin Bölünmesi Menzilinin Bilinmesi

İnsan emaneti "zalim ve cahil" olduğu için yüklendi. Buradaki cahillik, Allah'ın bilgisindeki akıbetini (emaneti hakkıyla teslim edip edemeyeceğini) bilmemesidir.

Kur'an bir dağa inseydi, dağ onun kadrini bildiği için parçalanırdı. İnsanın parçalanmaması, Kur'an'ın değerini tam idrak edememesindendir.

 

Mümkün olan varlığın ilk ulaştığı mertebe "duyma"dır. Allah'ın hitabını duyan şey varlık sahasına çıkar.

Cennet ehli için en büyük nimet, Allah'ın onlara "Sizden razı oldum" sözünü bizzat duyurmasıdır.

 

Arif için her ses Allah'tan gelen bir hitaptır. Bir insan konuşsa bile, arif o sözün arkasındaki ilahi iradeyi duyar ve onu şeriatın terazisinde bir yere yerleştirir.

 

"Müjde" kelimesinin etimolojik kökeni (Beşer/Deri)

Müjde, insanın derisinde (yüzünde) bir iz bırakan haberdir. İyilikte yüz parlar (tebessüm), kötülükte ise deri büzülür (somurtma). Bu yüzden Kur'an'da kâfirlere "azap ile müjdele" denilmesi, haberin onların derilerinde yaratacağı o şiddetli değişim ve yıkımı işaret eder.

 

301

Nimet Ehliyle Azap Ehli Arasında Taksim Edilmiş Kitabın Menzilinin Bilinmesi

İnsan bedeni bir terazi suretindedir; sağ ve sol taraf kefeleri, dil ise bu terazinin denge direğidir. Sağ el "saadet" (mutluluk), sol el ise "bedbahtlık" ile ilişkilendirilir.

 

Kötülüğün cezası, misliyle (bire bir) verilir. Cehennemlikler amellerinden daha fazla azap görmezler. Buradaki mizan "tam eşitlik" üzerinedir.

 

İyiliğin karşılığı ise "on katı"ndan başlayıp ucu bucağı olmayan bir artışa (700 kat ve üzeri) kadar gider. Cennetlikler amellerinin hak ettiğinden çok daha fazlasını "Allah'ın fazlı" ile alırlar.

 

Keşif ehli hakikati olduğu gibi görür. Ancak gördüğünü kelimelere dökerken (tabir ederken) hata yapabilir.

Veli, keşfettiği bilginin doğruluğunu Kur'an ve Sünnet terazisine vurmalıdır.

 

Surelerin başındaki Besmele, varışın ve nihayetin rahmet olduğuna bir delildir.

Tövbe Suresinin başında Besmele olmaması, müşriklerden "yüz çevirme" (teberri) ile rahmetin yan yana gelmemesi içindir. Ancak bu bile bir tenzih (arındırma) olduğu için aslında arka planda bir hayra hizmet eder.

 

302

Muhammedi, Musevî ve İsevî Mertebeden En Yüce Âlem'in Gidişinin ve Aşağı Âlem'in Varlığı Menzilinin Bilinmesi

Gayb, her şeyin aslına sahip olan bir "zarf" gibidir.

Cevherler (zatlar) sürekli varlıklarını korurken, arazlar (renk, şekil, miktar gibi özellikler) her an değişir ve gaybe döner.

 

Meryem, babasız çocuk (Hz. İsa) dünyaya getirerek "derece" sahibi olmuş ve çocuğun anneye nispet edilmesini sağlamıştır. Asiye ise Firavun gibi bir bedbahtın yanında, "Senin katında bir ev" isteyerek mekandan münezzeh bir yakınlık talep etmiş, kâmil bir mertebeye ulaşmıştır.

 

Ruhlar bedenden ayrıldığında

Bazılarına göre; bir kaptaki suyun nehre karışması gibi asıllarına döner ve bireyselliklerini yitirirler.

Bazılarına göre ruhlar bedende kazandıkları "koku, tat ve renk" (iyi/kötü ahlak) ile bireysel kimliklerini koruyarak asıllarına dönerler.

Ruhlar berzah âleminde "misalî" (rüya benzeri) bedenlere bürünürler ve orada da yöneticiliklerini sürdürürler.

İnsanların ahmaklık veya kurnazlık gibi baskın nitelikleri, onların ruhani suretlerini belirler. Birine "eşek" veya "köpek" denilmesi, aslında onun ruhani suretinin o nitelikle (ahmaklık veya hırs) şekillendiğinin bir işaretidir.

 

303

Muhammedi Mertebeden, Cebrailî Ârif'in Menzilinin Bilinmesi

Nebilik bir tahsis (seçilme) işidir, çalışarak kazanılmaz. Kapısı Hz. Muhammed ile kapanmıştır.

Velilik bilgiyi "sırt" perdesinden (nebiliğin arkasından) alır. Veli, yanındaki şahsı hisseden ama görmeyen bir köre benzer; zevk yoluyla öğrenir. Velilik kazanılabilir bir makamdır (kesb) ve kıyamete kadar sürer.

"Veliyi ancak veli bilir, nebiyi ise nebi bilir." Bir veli nebilik nuruyla aydınlanır ama o makamın kendisine sahip olamaz, sadece eserlerini müşahede eder.

 

Cebrailî Arif

Haber getiren Cebrail Emindir. Ona bağlı olan veli de Allah’ın yerdeki eminidir.

 

304

Musevî Makamdan, Zenginliği Fakirliğe Yeğlemenin ve İsevî Mertebeden, Fakirliği Zenginliğe Yeğlemenin Menzilinin Bilinmesi

Yoksulluk, insanın özündeki "muhtaçlık" (iftikar) halidir.

Adam dediğin, mertebesinin dışına çıkmayan kimsedir.

Şeyh, müritlerin kendisine olan ihtiyacını gördüğünde gurura kapılmamalıdır.

Zengin, elindekiyle yetinmeyip bir dirhem daha kazanmak için tehlikeli yolculuklara çıkar

Fakir mümin, senin hakikatini gördüğün berrak bir aynadır; zengin mümin ise paslı bir aynadır.

 

305

Muhammedi Mertebeden, Hallerin Adamlarm (Rical) Kalplerine Ardışık Gelişi Menzilinin Bilinmesi

Akıl bağlar, kalp başkalaşır

Akıl, varlığı sabit bir kalıba sokmaya çalışır

"Akıl" kelimesi bağı/kementi ifade eder

 

İnsanın Arş’ta, Kürsî’de, Heyula’da, Doğada, Nefiste ve Akılda (Kalem ve Levha) birer sureti vardır.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder