İbn
Arabi - Fenâ Risalesi -
Özet, Notlar
Kitâbül-Fenâ Fi'l-Müşâhede
Mütercim: Mahmut Kanık, İz Yayınları, 2013
Kitâbül-Fenâ Fi'l-Müşâhede (Müşahedede Yok Oluş Kitabı)
Müşahede kulun akıl veya duyu organlarıyla değil, kalbi bir
basiretle ilahi hakikatleri, isim ve sıfatların tecellilerini apaçık
görmesidir.
Fenâ bu müşahede esnasında dervişin kendi bireysel
benliğinden, nefsani arzularından, hatta "ben görüyorum" şeklindeki
ikilik (düalizm) bilincinden sıyrılmasıdır. Kul, O'nun ışığında kendi gölgesinin
yok olduğunu idrak eder.
Fenâ, pasif bir yok oluş değil, varlığın aslına (Hakikat-i
Muhammediyye'ye ve İlahi İsimler'e) uyanışın başlangıcıdır.
Giriş / Muhammed Valsan
Ayn: Arapça'da bu kelime hem göz, hem pınar/kaynak, hem de
bir şeyin özü, kendisi, kimliği anlamına gelir.
Müşâhede eden göz ile müşâhede edilen kaynak (öz) aynı
şeydir.
Kul, nefsinden fâni olup ilahi bakışla baktığında, bakanın
da bakılanın da tek bir "Ayn" (Zât) olduğunu idrak eder. Bu durum
metinde Makâmü’s-Sükûn ve’l-Cümûd (Sükûn ve Değişmezlik Makamı) olarak
adlandırılır; zira tüm kozmik hareket ve çokluk, bu tek merkezde durulur.
İttihâd
İki farklı özün/zâtın (Rabb ve Kul) sonradan bir araya gelip
birleştiğini savunur. Akılcılar (kelâmcılar ve filozoflar) bu yüzden İttihâd’ı
imkânsız görürler, çünkü iki farklı şey tek bir şey olamaz.
Tasavvuftaki Tevhîd, sonradan birleşen iki zât görmez;
ezelden beri var olan tek bir Zât görür. Kulun kendi müstakil varlığı zaten bir
illüzyon, bir gölgedir. Fenâ (yok oluş) esnasında kulda yeni bir zat meydana
gelmez; kul zaten ezelen var olmayan pencerelerin (nisbi sıfatların)
kapandığını ve geriye sadece ebedî olanın (Bekâ) kaldığını anlar.
"Bir" sayısı olmasaydı, iki, üç veya milyonlar
olamazdı. Bütün sayılar, aslında "Bir" sayısının kendi içinde
tekrarlanıp basamaklandırılmasından (zuhura çıkmasından) ibarettir.
Bir derviş, kendi ferdî bilincini (enâniyyet) tamamen
yitirip Levh-i Mahfûz ve Kalem boyutuna dikey bir yükseliş yaşadığında, onun
dilinden konuşan artık kendi egosu değil, Yüce Kendilik (Hüviyyet) olur. O an
söylenen söz meşrudur; çünkü konuşan kul değil, kulun perçeminden tutup onu
konuşturan Hakk'ın kendisidir
Zâhir ulemâsı, Kur'an'ın bir kısmına inanıp bir kısmını
inkâr eden eski kavimler gibi; tasavvuf ehlinin aktardığı hakikatlerin, kendi
dar akıl kriterlerine ve peşin hükümlerine uyan kısmını kabul edip,
kavrayamadıkları keşfî boyutları doğrudan reddederler. İbnü’l-Arabî, bu seçici
tavrın dervişlerin iman nurunu tehlikeye atacağını, bilmedikleri sahalarda
susmalarının kendileri için en hayırlısı olduğunu belirtir.
"Fena” Risalesi
Tasavvufi yolun elitleri, kalpleri şek ve şüpheden
temizlenmiş, hidayet kılıcı parlatılmış seçkinlerdir.
"İttihâd" (Birleşme) fikrini savunanlar
Kul, keşf esnasında çokluk âleminin (sayı basamaklarının)
aslında tek bir merkezden (Bir sayısından) türediğini müşahede eder. Akıl ve
zâhir ehli bu makamda der ki: "İki ayrı öz vardı (Kul ve Tanrı), bunlar
sonunda birleşti ve tek bir zât oldu."
Bu hatadır çünkü ittihâd, temelde iki ayrı müstakil varlığın
ezelden var olduğunu varsayar.
Hakiki tevhîd mertebesinde, zaten ezelden beri tek bir Zât
vardır. "Bir" sayısı olmasa, iki, üç veya milyar olamazdı.
Kulun varlığı vehmî (gölge) bir varlıktır; Fenâ anında kulun
zâtı Hakk ile birleşmez, kul zaten ezelen var olmadığını, var olan tek şeyin
Hakk'ın Zât'ı olduğunu idrak eder.
Ebû Hureyre’nin "Hz. Peygamber’den iki dağarcık ilim
aldım, birini yaysaydım şu boynum kesilirdi" hadisi ve İbn Abbas’ın
Kur'an'ın batıni tefsiri hakkında "Söyleseydim beni linç eder, kâfir
derdiniz" sözü, şeriatın dış kabuğunun altında derin bir ezoterik (bâtınî)
okyanus olduğunu kanıtlar.
Tasavvuf ehli, hadis kritiğinde zâhir ulemâsının
"zayıf" dediği bir ahkâm hadisini, Hz. Peygamber ile kurdukları
manevi bağ ve keşf yoluyla "sahih" bulup onunla amel edebilirler. Tam
tersi, zâhir ehlinin kağıt üzerinde "sahih" dediği bir hadisin,
manevi keşif anında asılsız olduğunu görüp terk edebilirler. Zâhir ehli kendi
dar akli metotlarına sığmayan bu durumu anlayamadığı için sufileri dinden
çıkmakla suçlar.
Arifler çokluktan kaçarak "Çokluğun Birliği"ne
(Tevhîdü'l-Kesre) sığınırlar.
Kalpteki tüm alt arzular, özlemler ve dualar tek bir amaca
kilitlendiğinde "Tek bir Himmet" halini alır.
“Musa hayatta olsaydı bana uymaktan başka çaresi olmazdı”
hadisi, Muhammedî hakikatin (Hakîkat-i Muhammediyye) tüm zamanları ve önceki
nübüvvet nehirlerini içine alan bir okyanus olduğunu gösterir.
Allah bana tecelli etti, sonra benden gizlendi…
Eğer Hak bir kalbe hakiki manada tecelli etmiş ve oraya
imanı yazmışsa, o kalbin bâtını (iç yüzü) "mahv" (silinme) kabul
etmez; o artık mutlak bir "isbat" (sabitlik) levhasıdır.
Hakiki tecelli kalıcıdır. Sâlikin hissettiği o geçici
parlamalar tecelli değil, kalbe vuran hafif bir cila (parlaklık) durumudur.
Sâlik bu geçici zevkle sarsılıp "İşte o Odur!" (Hüve Hüve) diye
çığlık atar (şathiyyat). Ancak kendi beşerî hali değişip perde geri gelince
"Rabbim gizlendi" der. Oysa gizlenen Hak değil, sâlikin kendi fânî
aynasıdır.
Bel’am bin Baûra, İsm-i A’zam’ın lafzını ve havâsını
(etkisini) biliyordu.
Ayetler ve ilahi isimler Bel’am’ın zâtına işlememişti; onlar
Bel’am’ın üzerinde sadece bir üst giysi (ridâ) gibi duruyordu. İnsan
elbisesinden nasıl sıyrılıp çıkarsa, o da ihlassızlığı yüzünden o ilahi nurdan
sıyrılıp çırılçıplak kaldı.
Belli harfler ve kelimeler, onu söyleyen kişinin ahlakından,
imanından, hatta ne söylediğini bilip bilmemesinden bağımsız olarak otomatik
bir etki (infial) üretir.
Ancak bu durum taklitçiliktir. Hakikat ehli (muhakkık) buna
itibar etmez.
İsm-i A’zam sıdk ve ihlastır! Sen sıdk sahibi ol, sonra
hangi ismi istersen o İsm-i A’zam olur.
İhsan, Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir...
Şeriat ve zâhir uleması bu cümleyi düz okur: "Sen O'nu
görmüyorsan da O seni görür."
Ancak sufiler cümleyi şuradan keser: "Fe in lem
tekün..." (Eğer sen yoksan/fânî olursan)... "...terâ-Hu" (O'nu
görürsün).
(تَرَاهُ)
/ terâHu / O'nu görürsün
İman ve ilim kalbe bir kez yazıldı mı bir daha silinmez;
gerisi ise Bel'am gibi üzerimizden akıp gidecek geçici birer "elbise"
ve aldatıcı birer "cilâ"dan ibarettir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder