Jacob
Steiner - Rilke'nin
Duino Ağıtları - Notlar
Rilkes Duineser Elegien, Francke Verlag, Bern, 1962
Önsöz
II. Dünya Savaşı sonrasında bile Rilke’yi pratik bir yaşam
eğitmeni, yeni bir dinin kurucusu veya bir "kariyer
danışmanı/öğretmen" gibi görme saflığı devam etmiştir.
Simenauer gibi psikanalitik yaklaşımlar, Rilke’yi bir
"klinik vaka" veya psikolojik nesne olarak ele alarak üretken şair
ile onun estetik ürünü arasındaki mesafeyi göz ardı etmişlerdir.
Demetz ve Mason gibi isimler, moda haline
gelen duygusal Rilke övgülerine karşı çıkarken abartılı ve sevgisiz yargılara
varmış; şiirin kendisini incelemek yerine şairin kişisel/varoluşsal durumunu
yorumlamak için şiirsel metni bir malzeme olarak kullanmışlardır.
Dehn ve Steffensen gibi varoluşçu yorumcular
ise Rilke'nin "yaşadığı trajediyi" ve biyografik kişiliğini merkeze
alarak (örneğin Melek figürünü yaşamındaki pratik bir unsur sayarak) eserin
sanatsal varlığını arka plana itmişlerdir.
Bir edebiyat eserindeki "Ben" (şiirsel özne),
ritmik-üslupsal bir kurgudur ve şairin gündelik/özel hayatındaki kişisel
"Ben"inden tamamen farklıdır.
Araştırmanın asıl nesnesi şairin hayatı değil, eserin
kendisi olmalıdır.
Şiirsel imgelerin (ok, mesafe, av vb.) "yaklaşık"
genel ifadelerle değil, metnin kendi iç mantığı ve kesin sınırları içinde
çözümlenmesi gerekmektedir.
Kitabın temel amacı, biyografik spekülasyonlara ve kafa
karıştırıcı oluşum öykülerine girmeden öncelikle Duino Ağıtları’na,
ardından Orpheus'a Soneler’e ve geç dönem metinlerine doğrudan
odaklanmaktır.
Birinci Ağıt
Rilke'nin ritmi ve söz dizimi (özellikle "Wer, wenn
ich schrie, hörte mich denn out den Engel Ordnungen..." / "Çığlık
atsam kim duyardı beni meleklerin melekütünden..." dizesi), geleneksel
dil dizilimini ve kelime gruplarını bilinçli olarak parçalar. (Kübizm etkisi)
Şiir mutlak bir soru zamiriyle ("Kim?") başlar. Şiirdeki "Ben"
(şairin biyografik varlığı değil, lirik özne), çığlığını şekilsiz ve aşılması
imkânsız bir mutlaklığa yöneltir.
Ağıtlardaki Melek, Hristiyanlık geleneklerindeki
"koruyucu melek" veya cennet varlığı değildir. İslam/Doğu melek
figürlerine daha yakın, "görünen dünyayı görünmeyene dönüştürmüş"
mükemmel ve aşkın bir varlıktır.
"Her Melek Korkunçtur" (Jeder Engel ist schrecklich)
Güzellik, sonsuz olanın ve bütünün yalnızca insan tarafından
kavranabilen sınırlı bir başlangıcıdır.
Melek ise insan sınırlarını aştığı ve mutlak iç mekâna ait
olduğu için insanı yok edebilecek bir güçtedir (korkunçtur).
Görünen dünyayı görünmez kılma eylemi ancak "iç
mekânda" gerçekleşir. Kalp, bu içselleştirmenin ve dönüşümün ana
organıdır.
Bir objeye (örneğin yamaçtaki bir ağaca) sadece fiziksel
bakmak yetmez. İrade nesnenin anlamını ve dünyadaki yerini kavradığı an, nesne
fiziksel gözün dışından alınıp zihinsel/içsel dünyaya aktarılır.
"Dünya İç Mekânı" (Weltinnenraum)
Rilke’nin geç dönem düşüncesinin merkezidir. Dış dünya,
kuşlar, evler, ağaçlar ve geçmiş zaman; lirik öznenin iç dünyasında ("Esirgemem
ve ev benim içimdedir...") toplanarak zamansızlıktan kurtarılır.
Gece: Nesnelliğin eridiği, sınırların kalktığı ve
mekânın açıldığı vakittir. Gündüzün katı dünyasından kaçıştır.
Aşıklar birbirlerine sarıldıklarında genellikle dünyayı ve
"Açık" olanı gözden kaçırırlar; bir nesneye/perspektife saplanıp
kalırlar (Malte Laurids Brigge'nin Notları ve Abelone Şarkısı'na atıf). Bu
odaklanma dünyayı daraltır, "Açık" olanı perdeler ve "dramatik
varoluşu" yanlış bir temele oturtur.
Oysa hakiki aşk, karşıdakini "mülkiyet altına
almak" veya ona tutunmak değil; onu serbest bırakmak, sevginin sunduğu
üretken güçle dünyaya açılmak ve kollar arasındaki "boşluğu" dünya iç
mekânına sunmaktır.
Kullanım / İhtiyaç (Gebrauch): İlk ağıttaki
"ihtiyaç" kavramı sadece nesneleri araçsallaştırmak değil, iki yönlü
bir bağımlılıktır.
İnsanın zamansallığa sıkışmış nesneleri (ağaçlar, yıldızlar,
pencereler, keman vb.) yaratıcı bir hafızayla "dünya iç mekânına"
aktarıp kalıcı kılması eylemidir.
Geçici dünyadaki nesneler, varlıklarını sürdürebilmek için
onları dönüştürecek insan bilincine ve kalbine ihtiyaç duyarlar. (İnsan;
Tanrının nesnesi…)
Rilke için en hakiki sevgililer, sevgilileri ellerinden
alınmış (terk edilmiş) olanlardır (Gaspara Stampa, Marianna Alcoforado veya
Louize Labé).
Nesnesini kaybeden aşk, mülkiyetçi tutumdan kurtulur;
açıktan sevmeye ve "nesnesiz bir özleme" dönüşür.
Yaydan fırlayan ok, potansiyel enerjisini uçuşa dönüştürür.
Ok, ancak uçuş halindeyken ve kendini aşarken özünü bulur.
Gerçek sevgililer de tutundukları statik durumdan vazgeçip
sevgilerini dünyaya ve uzaya doğru fırlatan birer "ok" gibi
olmalıdır.
Kahraman (Der Held): Kahraman, tıpkı terk
edilmiş aşıklar gibi kendi varlığını aşan kişidir. Kahramanın düşüşü/ölümü bir
son değil; onun kahraman olarak doğuşu ve kalıcı hale gelişidir.
Kahraman, hayatta kalmayı değil, kendi özünü (kaderini)
sonuna kadar sürdürmeyi seçer.
Güle sadece bir "kutlama aracı" veya insana bir
"isim" muamelesi yapmak onu yorumlanmış dünyaya hapseder.
Genç Ölen
Erken yaşta ölenler, yaşayanların bu yapay etiketlerinden
(isimlerinden, hırslarından, zamansal arzularından) sıyrılırlar. Onların
tohumları akarsulara, ağaçlara ve çiçeklere karışır; isimlerini kaybederek
doğanın ve "Açık"ın bir parçası olurlar.
Yaşayanlar, dünyayı "yaşam" ve "ölüm"
olarak iki sert karşıtlığa bölerler.
Melek ise bu ayrıma bakmaz; sonsuz akışın (Doppelbereich /
İkili Alan) içindedir. Melek için yaşam ve ölüm tek bir ebedi varoluş
akıntısının parçalarıdır.
Linos Efsanesi
Yarı tanrı genç Linos'un erken ölümü üzerine yakılan ilk
ağıt nakaratından, doğanın içindeki boşluğu dolduran ve insanı teselli eden
müzik/şiir (söyleme eylemi) doğmuştur.
İkinci Ağıt
İkinci Ağıt doğrudan "Her
melek korkunçtur" vurgusuyla başlar.
Rilke'nin "Melek" kavramı geleneksel
Hristiyanlık/İncil anlayışından uzaktır. Melek burada saf güzelliğin, mutlak
içselliğin ve aşkın varlığın bir simgesidir. Rilke'ye göre melek, özünde
İsa'nın güzellik yönünün devamında yer alır ancak insan için öldürücüdür.
İnsanın hayatta kalması, ancak Meleğin kayıtsızlığı sayesindedir.
Kuşlar
Kuşlar, dış dünya ile "dünyanın iç uzayı"
(Weltinnenraum) arasında mekik dokuyan varlıklardır. Melekler ise "Ruhun
kuşları"dır.
Apokrif/Kutsal Metin olan Tobias Kitabı’nda Başmelek
Raphael, genç Tobias’a bir arkadaş/yol arkadaşı (kalfa) kılığında
görünür ve korkutucu değildir.
Rilke'nin dünyasında melek artık bir yol arkadaşı olamayacak
kadar uzakta, ışıltılı ve ezici bir varlıktır. İnsanın masumiyet çağı bitmiş,
"bilgi" araya girmiştir.
Rilke'nin külliyatında (özellikle Orpheus'a Soneler'de)
ayna, zamansallığın/maddeselliğin değil, saf ilişkilerin ve iç mekânın
sembolüdür. Melekler, kendi güzelliklerini ve güçlerini saçan, ardından yine
kendilerinde toplayan mükemmel aynalardır. Bu yüzden hiçbir zaman güçlerini
kaybetmezler.
Melek kendi içine çekilen, ışığı kendine yansıtan sonsuz bir
varlıktır.
İnsan ise sevgisinde, nefesinde ve güzelliğinde dışarıya
doğru buharlaşan (koku/amber gibi havaya karışan) geçici bir
varlıktır.
İnsanın güzelliği, gülümsemesi veya bir başkasına bakışı
kalıcı değildir; uzayda veya zamandaki nesnelerin içinde kaybolur.
Doğal varlıklar (ağaçlar) kendi varoluşlarında sabittir.
İnsanın inşa ettiği şeyler (evler) ise zamansallığa bağlı olduğu için tehdit
altındadır.
Buna karşın insan doğası sabit bir figür olarak duramaz;
hisleri, gülümsemeleri ve bakışları hafif bir rüzgar veya buhar gibi nesnelerin
yanından süzülüp yok olur.
Aşıklar geceleyin birbirlerine sarıldıklarında, kalıcılık ve
süreklilik hissine kapılırlar.
Sevgilinin elini koyduğu yer, geçiciliğin, yaşlanmanın ve
bozulmanın (Verwesung) geçici olarak kısıtlandığı ve korunduğu andır. Aşıklar
bu kucaklaşmada zamansızlık yanılsamasına ve sonsuzluk sözüne sığınırlar.
İnsanın görevi, tanrılaşmaya çalışmak değil, kendi insani
sınırları içinde kalmaktır.
İnsan ne durdurulamaz akıntıda boğulmalı ne de kayada donup
kalmalıdır. İnsanın hakiki ve bereketli varoluş alanı, bu iki aşırılık arasında
kalan dar bir meyve tarlası şerididir (der schmale Streifen Fruchtland). İnsan,
sınırlarını bilerek, kısıtlanmayı kabul ederek ve meleksi / ilahi
taşkınlıklardan vazgeçip (feragat ederek) bu dar alanda saf bir insani duruş
sergilemelidir.
Üçüncü Ağıt
Otto Friedrich Bollnow, Üçüncü Ağıt’ı yalnızca
"psikanalitik bir öğretici şiir" olarak görür.
İnsan ruhunun derinliklerinde geçmişin ve ataların yaşamaya
devam etmesi fikri psikanalizden çok daha geniş, romantik ve simgesel bir
katmana sahiptir. Üçüncü Ağıt, tüm döngüdeki sembol ve motiflerle bütünleşmiş
müstakil bir sanat eseridir.
Erkek içindeki kaosu şahsi bir ilişkiye dönüştürmeye, onu
insani bir aşk düzeyine çekmeye çalışır. Kızın sevgisi kapsayıcı ve
bütünleştiricidir.
Erkeğin içindeki arzu kişisel değildir; anonim, köksüz ve
taşkındır. Erkeğin damarlarında akan kan, cinselliğin ve üremenin mitolojik
gücü olan Neptün/Kan Tanrısı tarafından yönetilir.
Bu taşkın tutku, Attika stellerindeki (İkinci Ağıt) sakin ve
ölçülü duruşun tam zıddını oluşturur.
Anne, çocuğu kaostan (wallendes Chaos) koruyarak ona
küçük, güvenli ve cennet benzeri bir alan inşa eder. Gece gelen korkuları
gülümsemesiyle örter.
Ancak anne (ve daha sonra kız) erkeği yalnızca
"görünüşte" ve uyku öncesine kadar koruyabilir. Bilinç kapandığında
ve rüya başladığında, çocuğun/genç adamın içindeki kadim atalar mirası,
bastırılmış kaos ve karanlık geçmiş (Herkunft) yüzeye çıkar.
Genç adamın iç dünyası kontrolden çıkmış bir sarmaşık, vahşi
bir orman (Urwald) gibidir.
Devrilmiş dev ağaçlar (ölmüş ataların kalpleri), yeni
yetişen taze ve açık yeşil bitkilere (lichtgrün) besin sağlar. Erkeğin
sevgisi sadece o anki kıza değil, kendi köklerinden gelen binyıllık ata
zincirine, geçmişin birikmiş arzularına ve ölümün derinliğine yöneliktir.
Botanik imgeler yerini tektonik/topografik imgelere
(boğazlar, vadiler, akıntı ve kayalıklar) bırakır. Aşık olmak, erkeğin
atalarından gelen kanın oluşturduğu bu dik ve tehlikeli iç manzaraya inmesidir.
Bireyin şahsi doğumu (kleine Geburt) çok küçük bir
başlangıçtır; asıl yönlendirici olan şey ise binyıllardır süregelen o devasa ve
ezici kökendir (Herkunft). Erkeğin dikkatsizliği ve kadının çaresizliği bu
köklü geçmişin baskısından kaynaklanır.
Çiçekleri sevmek
İnsan sevgisi (özellikle erkeğin sevgisi) sahiplenici,
daraltıcı, şiddetli ve geçmişin yüküyle kirlenmiş bir yapıdadır.
Çiçekler ise tek bir yıllık döngüde yaşar; açılmayı (das
Aufgehen) hiçbir geleceği hesaplamadan, ölümü bir engel olarak yorumlamadan ve
"açık alana" (das Offene) tamamen teslim olarak gerçekleştirirler
(Orpheus’a Soneler II, 5'teki anemone imgesinde olduğu gibi).
Kız, gürültüsüz, gösterişsiz ve yapıcı eylemleriyle erkeğin
içindeki dehşeti dindirmelidir. Tıpkı Dokuzuncu Ağıt’taki "şeyleri
övme" görevi gibi, nesnelerle kurulan dönüştürücü ve sadık bir ilişki
önerilir.
Kız, erkeği kaotik ormandan alıp düzenlenmiş, sükûnetli
bahçe alanına çekmelidir.
Kıza düşen görev, erkeği (ve onun içindeki vahşi/anonim
dürtüyü) nazik bir dikkatle dizginlemek, sınırsızlığın uçurumuna düşmesini
engellemek ve onu insani-ruhsal bir dengede tutmaktır.
Dördüncü Ağıt
Dördüncü Ağıt’ın ilk dizesi "O Bäume Lebens"
(O Hayat Ağaçları) tanım edatından (Artikel) yoksun yapısıyla doğrudan
bir rasyonel kavrayışa direnir; eşsiz bir ritmik yoğunluk taşır.
Capri mektubunda (1906) ağaç, varoluş manzarasında yönümüzü
bulmamızı sağlayan sarsılmaz bir nirengi noktasıdır.
Genç İşçiden Mektup’ta (1922) çarmıhtaki ağaç simgesi
üzerinden Hristiyan dogmatizmi eleştirilir. Rilke, Hristiyanlığın öte-dünyacı
kurgusunu reddederek "içkinlik" vurgusu yapar; ağaç burada insanın
köklerini toprağa (ölülerin humusuna) saldığı ve varoluşunun özünü oluşturduğu
organik bir yaşam yasasıdır.
1913 Toledo (İspanya) taslağı olan Erlebnis’te bir
ağacın çatalına yaslanan insan, doğaya tam anlamıyla nüfuz eder (içkinlik).
Rilke için bu durum dünyadan kaçış değil, dünyayı hedefsiz ve yorumsuz bir
biçimde varlığında özgür bırakmaktır.
Ağaçların, hayvanların ve çiçeklerin aksine insan, kendi
içsel mevsimlerinden (doğal ritminden) kopmuştur. Ne zaman "kış"
yaşayacağını, ne zaman kendi içine çekileceğini bilemez.
Kuşlar: İçgüdüleriyle kışın geldiğini anlayıp doğru
zamanda göç ederler. İnsanın içgüdüsü ise zayıflamıştır; zamanı kaçırır, geç
kalır ve kendini donmuş/donmakta olan göllere (Teich) zorla bırakır.
Çiçekler (örneğin anemonlar) zamanı geldiğinde tereddütsüz
solar ve kapanırlar; aslan tüm gücünü o anki saf varlığından alır. İnsan ise
solması veya içe çekilmesi gereken anlarda bile zihnen "çiçek açmayı"
düşünür. Bitişi ve ölümü sürekli hesaba kattığı için anı bütüncül yaşayamaz.
İnsan bilinci saflığı deneyimleyemez; bir şeyi ancak
zıttıyla (nefretle sevgiyi, acıyla sevinci, kayıpla kavuşmayı) var
edebilir.
Aşıklar enginliği (Weite), avı (Jagd) ve evi (Heimat)
deneyimlemek isterler fakat sınırlara (Rand) basıp onu zihnen mülkiyet
altına almaya, sabitlemeye çalıştıkları an aşkın özgürlüğünü ve genişliğini yok
ederler.
İnsan hislerini belirginleştirmek için sürekli zıt hislerin
arka planına ihtiyaç duyar. Bu durum duyguyu zamansız kılmak yerine, onu zamana
ve araçsallığa mahkûm eder.
İnsan kendi kalbinin sahnesinde
eyleyen bir aktör olmak yerine, o sahnenin karşısına geçmiş kaygılı bir
seyircidir.
Kalp sahnesinde beklenen saf duyguyu dışa vuracak gerçek bir
dansçı değildir.
İnsanlar duygularında maskelere ve yüzeysel roller dayanır.
Tiyatro boşalır; önce kalabalıklar, sonra sessiz atalar
(erkekler), ardından kadınlar ve en son Malte Laurids Brigge’nin Notları’ndan
tanıdığımız şaşı gözlü çocuk Erik Brahe sahne önünü terk eder. Erik Brahe’nin
bir gözünün ölülerin dünyasına, diğer gözünün yaşayanlara bakması, onun iç
mekânla (ölümle ve bellekle) olan bağını gösterir.
Tiyatrodaki tüm seyirciler çekilip lambalar söndüğünde iç
mekân tamamen boşalır. Bu boşluk (Nichts/Sessizlik), hafızanın uyanması
ve gerçek özün ortaya çıkması için bir önkoşuldur.
İnsani aktörün yüzeyselliğine ve yarım maskelerine karşılık,
iç mekândaki gösteriyi sürdürecek olan Kukla’dır.
Kukla ego taşımaz, sahtelik yapmaz ve boşluğun içinde saf
biçimde durur. İnsan kendi içsel tiyatrosunda maskelerinden sıyrıldığında,
Kukla ile Melek (Engel) aynı sahnede buluşabilir.
İnsanın gözünü sürekli geleceğe dikmesi veya geçmişin yükünü
taşıması, onu içinde bulunduğu andan (Gegenwart) koparır.
Yüzdeki ve kollardaki boşluk,
kişisel sevginin ötesine geçip "görünmez olana", nesnelerin ve uzayın
saf referans dünyasına açılmayı simgeler.
İnsan kendi kalbinin önünde bir izleyicidir (Ausharren
/ Dayanma-Bekleme). Kalp sahnesindeki "kukla tiyatrosu" (Puppenbühne),
yapmacık rollerin, arka planı olmayan yüzeysel aktörlerin ve sahteliklerin terk
edildiği saf bir alandır.
Seyirci kalmanın ve kalpten bakmanın yoğunluğu o kadar
güçlüdür ki, oradaki cansız figürleri canlandırır; aramaya gerek kalmadan
Melek’i sahneye çeker.
Melek ve Kukla
İnsanın yapmacık maskelerinden ve ayrıştırıcı zihninden
arınmış olan kalbin boş sahnesinde Kukla (saflık/cansızlık) ile Melek
(transandantal/sonsuz bilinç) aynı oyunda bir araya gelir.
Çocuk henüz yetişkinlerin bölünmüş, sabitlenmiş ve zamanla
sınırlandırılmış dünyasında yaşamaz. Zamanın ve geçmişin yükü çocukta henüz
"geçicilik" olarak devreye girmemiştir.
Çocuk için oyuncak (örneğin bebek), duygularını aktardığı
ilk hedeftir. Ancak çocuk oyuncağına/bebeğe yetişkin gibi bağımlı kalmaz;
kırıldığında onu geride bırakır ve yoluna devam eder. Çocuk nesneye sonsuz bir
sahiplik yüklemez.
Çocuğun nesnelerle kurduğu bağ özgürdür; nesneye yapışıp
kalmaz, her an başka bir şeyle yer değiştirebilir.
Güzel bir elmayı yemek, ölüm ve yaşamın aynı anda ağızda
hissettirilmesidir. Meyvenin içindeki tatlılık ve ölüm, toprağı besleyen
ölülerin ve yaşamın birliğidir.
Beşinci Ağıt
Pablo Picasso’nun Gezgin Akrobatlar (Les Saltimbanques, 1905) Tablosu
Rilke, Beşinci Ağıt’ı dostu Hertha Koenig’e ithaf etmiştir.
Koenig’in Münih’teki evinde misafir kalırken duvarda asılı olan Picasso'nun bu
meşhur tablosu, Beşinci Ağıt’ın görsel ve imgesel dünyasının şekillenmesinde
doğrudan belirleyici olmuştur.
Rilke’nin 1907’de Paris’te (Pantheon önünde) izlediği yaşlı
Pere Rollin ve ailesinden oluşan sokak akrobatları topluluğu, şiirin dışsal ham
maddesini ve insani hüznünü besleyen bir diğer ana kaynaktır.
Gezgin akrobatlar doğrudan "insanın varoluşsal
durumunu" (insanlığın eğretiliğini, geçiciliğini ve yurtsuzluğunu) simgeler.
Akrobatlar yaptıkları eylemlerle
tam bir bütünlük içindedir; piramitleri, taklaları, performansları yapıldığı
anda yok olur. Kalıcı hiçbir şey üretemezler. Eylemleri ile varlıkları arasında
boşluk yoktur.
Halı
Akrobatların üzerinde gösteri yaptığı eski, yıpranmış halı,
kozmozda kaybolmuş dünyamızı ve ölümle sınırlı insan iradesini temsil eder.
Akrobatların etrafını saran izleyici halkası bir "gülün
yapraklarına" benzer: Bu gül çabuk solar, izleyiciler dağılır.
Doğadaki gerçek ağaç; köklerini ölülerle dolu topraktan
alan, mevsimlerle uyum içinde büyüyen, sabırlı ve organik bir varoluşa sahiptir.
Hiçbir Yeri Sıkıcı Olmayan Yer
Burası coğrafi veya fiziksel bir nokta değildir.
Bu yer, insan yeteneğinin "henüz yetersiz olmak" (saf
Zuwenig) ile "artık boş bir fazlalık/rutin haline gelmek" (çok
fazla / Too Much) arasındaki hassas, mutlak denge noktasıdır. Bütün
hataların görülebileceği ama kaçınılabileceği o ince "şimdi ve
burada" çizgisidir.
Akrobatlar (Saltimbanque'lar) mükemmellik arayışıyla
hareketlerini mekanikleştirdikçe, dürüst çabanın yerini ruhsuz bir rutin alır.
Başlangıçta dürüst bir çaba içeren "yetersizlik" (Zuwenig),
mekanik uzmanlaşmayla bir anda "içsel olarak boş bir fazlalığa" (Too
Much) dönüşür.
Beden mükemmelleşmiş ama içindeki duygu ve ruh
buharlaşmıştır.
Sayılar ve ölçülebilir başarılar dünyasında kalınarak hakiki
mükemmelliğe ulaşılamaz. Mükemmellik, hesaplanamayanın ve anlatılamayanın
lütfuyla gerçekleşir.
Altıncı Ağıt
Altıncı Ağıt, doğa motiflerini insani özelliklerle sunar,
mitolojik, İncil’e dayalı ve kültürel-tarihsel karşılaştırmalar kullanır. Temel
konusu, "Kahraman" figürüdür.
İncir Ağacı
İncir ağacının "çiçeği" dışarıdan bakıldığında
görünmez; gizlidir ve etli bir kılıfın içindedir. Normalde gösterişli, baştan
çıkarıcı renk ve kokularla dış dünyaya "Beni görün!" diyen çiçek
safhası, incirde tamamen içeriye yönelir.
İncir ağacı çiçeğin dışsal gösterişini neredeyse atlayarak,
özsuyunu ve tüm gücünü doğrudan ve erkenden meyveye (varoluşun amacına /
olgunluğa) yönlendirir.
Dış dünyaya içi boş sözler vermeyen, gösterişe kaçmadan
doğrudan eyleme geçen ve özünü meyveye (ölüme/olgunluğa) dönüştüren hakiki
varoluşu (ve sanatçının üretim sürecini) temsil eder.
Çoğu insan, güzelliğin ve baştan çıkarıcı vaatlerin olduğu
"çiçek açma" dönemine tutunur, solmaktan korkar ve ertelenmiş zamanın
içinde sıkışır. Bu durum organikten ziyade yapay bir süreçtir.
İnsan, çiçek açma fantezisinden sıyrılıp kendi kaderine ve
sonlu meyvesine geçebilmelidir.
Kahraman
Kahraman, ulaştığı bir başarıda durup dinlenmez, çiçek açıp
oyalanmaz. Sürekli bir yükseliş (Aufgang) ve ardından kaçınılmaz bir
düşüş/çöküş (Untergang) içindedir. Başarısını arkada bırakır ve hemen
bir sonraki tehlikeye/adıma atılır.
Mısır (Karnak’taki Amun Tapınağı) rölyeflerindeki muzaffer
kral ve dörtnala giden atlar tasviri, kahramanın ve erken ölenlerin
durdurulamaz, daima önde giden ve geriye bakmayan doğasının görsel-mitolojik
bir topos’udur.
Kahraman bir coşku patlaması değil, kararlı ve hafif bir
hışırtı/esinti gibidir. Kahramanın sesi, şairin/anlatıcının içinden geçer.
Bir ses kaynağı uzaklaştıkça tonu derinleşir ve kalıcılaşır.
Kahraman, anlaşılmaz bir hızla insan varoluşundan ve dünyadan yıldızlara/uzaya
doğru uzaklaştığı için onun sesi ağıtlarda "karanlık / koyu bir ton"
olarak duyulur. Bu durum onun kaderinin kaçınılmazlığını ve sertliğini
simgeler.
Kahraman, kendini doğurur / inşa eder.
Yedinci Ağıt
Yedinci Ağıt, içsel dünyaya yönelişi ve feragatik bir
kabullenişi ifade eder. Şair artık bir şeyleri elde etmek için değil, varoluşu
ve içsel uzayı "söylemek" (Sagen) için seslenir.
Şiirin başındaki kuş/tarla kuşu motifi; doğanın ve insanın
iç dünyasındaki yükselişi, saf coşkuyu simgeler.
Yaz gününün parlaklığı, akşamın netliği ve nihayetinde
gecenin sonsuzluğu; yaşamdan ölüme geçişteki içsel dönüşümü simgeler. Ölüm, yok
oluş değil; varlığın iç mekanda sonsuz bir anlama bürünmesidir.
Yedinci Ağıt'taki sesleniş, dış dünyayı veya sevgiliyi
mülkiyetçi bir arzuyla elde etme hırsı taşımaz. Bu çağrı; nesnesiz, karşılıksız
ve bütüne yayılan saf bir sevgililik tutumudur.
Mezarlardaki kızlar ("zayıf mezarlar"), dünyevi
hayatta kadere ve tam bir doyuma ulaşamadan öldükleri için hâlâ bildikleri
yeryüzü ilişkilerini ararlar.
Gerçek aşk nesnesini (sevgiliyi) aşar; nesneden bağımsız,
yaşam ve ölüm sınırlarını silen "geçişsiz" bir yöne (Offene /
Açılarak) dönüşür.
Burada olmak harikadır
"Hiersein ist herrlich" (Burada olmak
harikadır) dizesi, sadece yüzeysel/maddi dünyayı övmez. "Burada
olmak", varlığın bütününe katılmak ve dışsal olanı içsel bir dönüşümle
kavrama fırsatına sahip olmaktır.
Yaşamın uzunluğu veya deneyimin miktarı önemli değildir.
Zamandan sıyrılan tek bir anlık derin deneyim (örneğin aşka veya varoluşa dair
bir sezgi), ergenlikte ölen kızların dahi varoluşun tamamına erişmesini sağlar.
Eski zamanlarda inşa edilen "kalıcı ev" (dauerndes
Haus), yaşamla, insan kalbiyle ve eylemle biçimlenmişti.
Kader, insanı dünyadaki nesnelerle ve karşıtlıklarla
yüzleştirir; kişiyi yakınlığından ve alışkanlıklarından koparır. Ancak bu
yıkımın ve geçiciliğin ortasında insan, "şekli tanınan" şeyleri
(Gestalt) fark edip kavgadan/geçicilikten çekilerek ölümsüz bir anlam düzenine
adım atabilir.
İnsanın bu dünyadaki en temel görevi; dışarıda yok olmaya,
zamana ve yıkıma mahkûm olan görünür dünyayı/şeyleri (şeyler / Dinge) duygu,
hafıza ve algı vasıtasıyla kendi iç dünyasına (dünyanın iç mekânı /
Weltinnenraum) taşıyarak görünmez ve kalıcı kılmaktır.
Yıldızlar melekler âleminin sınırında duran uzak
varlıklardır.
Yeryüzünün kalıcı ve biçimi tanınmış şeyleri, varlıklarını
sembolik bir düzeye taşıyarak göksel düzenle bir "takas" içine girer.
Yıldızlar yeryüzündeki şeylere doğru eğilerek onlara ölümsüzlükten bir pay
verir.
Ağıtlardaki Melek dinsel bir figürden ziyade; görünür olanı
zaten görünmez kılmış, varlığın en yüksek ve katıksız biçimini temsil eden
korkutucu/yüce bir varlıktır. Melek zaten her şeyi görünmez kıldığı için dış
dünyadan yeni bir şey aramaz. İnsanın görevi ise melek kadar yüce olmasa da, bu
yeryüzünde yaşadığı somut, basit ve gündelik şeyleri (ve tarihsel biçimleri)
idrak edip meleğe göstermek ve anlatmaktır (Övgü / Rühmen). İnsan bunu
başardığında melek bile "hayret" içinde kalır.
Mısır ve Gotik mimari
Sütun (Säule): Karnak’taki Amun Tapınağı’nın tek
başına ayakta kalan devasa sütunu gibi; yıkımdan ve zamandan sağ çıkmış,
yükseğe işaret eden ve varlığı sembolize eden bağımsız bir figürdür.
Pilon (Pylon): Mısır tapınaklarının anıtsal giriş
kapıları. Bir mekândan diğerine, yani görünür dünyadan görünmez/kutsal dünyaya
geçişin simgesidir.
Sfenks: Zamanın yıpratmasına ve çürümeye rağmen
ayakta kalan, bakışları dünyadaki gündelik gürültülere değil
"açıklığa" (das Offene) yönelmiş, zamansızlığın imgesi.
Katedral (Chartres): Yıkıntıların, yabancılaşmanın ve
kasvetin (gri) içinden göğe doğru yükselen, inancın ve biçimin mekânsal
ifadesi.
İnsan geçici bir varlıktır; ancak yeryüzündeki şeyleri
yüzeysel olarak tüketmek yerine onları özüyle kavradığında, koruduğunda ve
içselleştirdiğinde, geçicilik yasasını aşar ve varlığı ölümsüz bir ilişki
düzenine taşır.
Kule, yüksekliğiyle insanı dünya seviyesinin sıradan
koşullarından çekip çıkarır.
Kuledeki çanların çalması, geçmişte ve güncelde görünen tüm
hayatları, zamanı ve kaderi kendi tınlaması içinde eritir.
Müzik
Müzik, fiziksel/görsel bir kütleye sahip olmadığı için
görünür olanın görünmez dünyaya (kalp alanına) aktarılmasının en saf biçimidir.
İnsanın kalbindeki ve varlığındaki boşluklar ancak müziğin
ritmik ve duygusal titreşimiyle dolabilir. Müzik, bizi aşan ama aynı zamanda iç
dünyamızı kuşatan bir mesafedir.
Sekizinci Ağıt
Sekizinci Ağıt, Şubat 1922'de tamamlanmış ve Rilke'nin
1907'den beri tanıdığı fizyonomist Rudolf Kassner'e ithaf edilmiştir.
Açık
"Açık", insanın araçsallaştırıp kategorize ettiği
"yorumlanmış dünya"nın dışındaki nesnesiz, sınırsız ve saf varoluş
alanıdır. Gökyüzü veya uzay gibi fiziki bir nesne değildir.
Açık olana ulaşmak, yönlendirilmiş/ölümlü zamandan çıkıp
hafızada depolanan zamana ve katıksız içselliğe geçmekle mümkündür.
Çiçekler nesnel bir sınır tanımadan saf mekâna/sonsuzluğa
açılır.
İnsanın kaçış noktası gelecekteki ölümdür. Gelecek odaklı
ölüm korkusu, insanı Açık'tan mahrum bırakır ve dünyayı kapatır.
Hiçbir Yer
İnsanın araçsal yorumundan azade olan, sınırları çizilmemiş
ve sürekli nefes alıp veren aşkın varoluş alanıdır.
Çocuk, dünyayı henüz kategorize etmemiş ve
araçsallaştırmamıştır. Şaşkınlığı bir amaç taşımaz; bakışı nesnelere odaklı
değildir. Ancak yetişkinler onun bu amaçsız şaşkınlığını bir "yokluk"
sayarak çocuğu sarsar ve onu amaçlar/yorumlar dünyasına çekip hapsederler.
Aşık kişi, sevgilisini
nesneleştirmekten çıktığı ve duygusuna doğayı/şehri/her şeyi kattığı ölçüde
"Açık"a yaklaşır. Ancak bir engel vardır: Aşık, diğerini sahiplenici
bir odakla bir "sevgi nesnesi" olarak yorumladığı an, onu kendi
kaderine hapseder ve "Açık"a giden yolu tekrar kapatır.
İnsan her şeyi
kullanışlılık, fonksiyon ve kategoriler üzerinden algılar (örneğin bir evi
sadece barınma ihtiyacı, insanı sadece aşk nesnesi olarak görmek).
"Açık" olanın
ışığı bu dünyada bir yansıma (Spiegelung) olarak belirir. Fakat insan kendisi
bu radyasyonun/ışığın önünde durduğu için kendi gölgesini düşürür. Tıpkı
Dünyanın Ay tutulmasına yol açması gibi, insan da bilinci ve yorumlarıyla "yaratılış
tutulmasına" sebep olur.
İnsan, hayvanın kendisine bakmasını bekler; oysa hayvan
insana bakmaz, insanın "arkasındaki Açık alana" bakar. Hayvan
yaratılışın bir nesnesi değil, doğrudan içindedir.
Kader
Ağıtlardaki kader; insanın zamansallığı, geçiciliği ve dış
dünyayla "karşıtlık" üzerinden kurduğu diyalektik karşılaşmadır.
Böcek: Açık alanda (doğada) doğar ve olgunlaşır. Onun
için anne rahmi ile dış dünya arasında bir zıtlık yoktur. Dışarısı zaten onun
rahmidir (Schoß); bu yüzden mutlak güven ve saflık içindedir.
İnsan rahimden çıkmıştır ve "kaderi" vardır. O,
hayatın içinde bir katılımcı değil, ona dışarıdan bakan bir "izleyicidir."
İnsan, varlığı özümseyemediği için onu kendi kategorilerine
göre bölüp düzenlemeye çalışır. Ancak kurduğu bu statik düzen sürekli
parçalanır ("Biz düzenleriz, o parçalanır"). Düzen parçalandıkça
insan yeniden yorumlamaya çalışır.
İnsan nesneleştirdiği ve araçsallaştırdığı dünya ile hiçbir
zaman kalıcı bir birleşme sağlayamaz. Bu yüzden insan varoluşu, bir tepeden son
kez kendi manzarasına bakıp oradan sonsuza kadar ayrılmak zorunda olan, sürekli
veda konumundaki birinin tutumudur.
Dokuzuncu Ağıt
Rilke, 1922'de döngüyü tamamladıktan sonra IX. Ağıt'ın ilk
dizelerinin Toledo/İspanya (1913) mı yoksa Duino (1912) kökenli mi olduğu
konusunda tereddüt yaşamıştır.
Ağıtın büyük ve ana bölümü ise 9 Şubat 1922 tarihinde
Muzot’ta kaleme alınmıştır.
Neden?
Ağıt, insan varoluşunun temelindeki "Neden?"
sorusuyla açılır.
Daphne, Apollon’un arzulanmasından kaçarken defneye dönüşür.
Rilke bu miti insandan kaçış ve kadersiz/zaman dışı bir sığınak olarak okur.
Defne her daim yeşildir ancak yaprakları "diğerlerinden
daha koyudur". Karanlık ve koyu yeşil, Batı geleneğinde yasın ve acının
rengidir. Bu koyuluk, içinde yaşama dair acıyı ve ölümü bir arada barındıran
derin varoluşsal deneyimi (Sinngrün) simgeler.
Mutluluk (Glück): Geçicidir; sadece maddi
kazancın/avantajın yarattığı yanıltıcı bir ön yüzdür.
Merak (Neugier): İçsel tatminsizlikten doğar,
zamansızdır ve varoluşsal dinginlik sunamaz.
Kalp Egzersizi (Übung des Herzens): Yaşanan manevi
deneyimlerdir; oysa bir defne ağacı bile insan kalbinden daha derin bir
ölüm/kalım tecrübesine kadersizce sahiptir.
İnsan kadersizlikten kaçamaz. "Hiersein" (Burada
olmak); belirli bir zamanda, belirli bir mekanda olmak ve geçiciliğin/kaderin
sorumluluğunu üstlenmektir. İnsan varoluşu geri alınamaz bir biçimde dünyevi olmak
zorundadır.
Yeryüzündeki nesneler (ev, ağaç, çeşme, keman) geçicidir ve
yok olmaya mahkumdur. Ancak bu yok olan şeyler "bize muhtaçtır".
Çünkü dünyevi olanı meleğin görünmez alemine aktarabilecek yegane varlık, en
geçici olan insandır.
Acı, ağırlık ve derin aşk deneyimleri doğrudan dile
getirilemez/sözlere dökülemez. Yıldızlar da melek alemine yakın, insan dilinin
ötesinde takımyıldızlar olarak kalır.
Gentian
Beyaz-Mavi Dağ Çiçeği
Çiçek, insan dili dışındaki saf bir "Söz"dür (Wort). Çiçeğin kadeh formu,
mavi/sarı renk karmaşası (yeşilin analitik bileşenleri) yeryüzünün söylenmemiş
bütünlüğünü ve ölümle (anlamlı yeşille) olan bağını bünyesinde taşır.
Konuşma/söyleme eylemi, nesneleri ve deneyimleri salt somut
ve geçici maddesellikten çıkarır; onlara gerçek anlamlarını kazandırır. Bu
eylem, meleğin yaptığı işlevle örtüşür: Görünür olanı görünmez olana
dönüştürmek.
Ev (Haus) ve Eşik (Schwelle): Nesillerin üzerinden
geçerek aşındırdığı, yaşanmışlığın izini taşıyan, geçmiş ile geleceği/iç ile
dışı birleştiren anlamsal bir geçiş alanıdır.
Köprü (Brücke): İnsan varoluşunda destekleyici,
aracı, geçişi sağlayan ve bağ kuran bir semboldür. Diller ve varlıklar arasında
köprü kurarak, meleklerin bütünleştirici işlevini üstlenir.
Sürahi / Kap (Krug): İçine deneyimlerin, acıların
(gözyaşı testisi) konulduğu, hareket ve durağanlığın birleştiği, koruyucu
biçimdir.
Meyve Ağacı (Obstbaum): Meyve verme amacı
doğrultusunda hem yaşamı hem de ölümü (topraktan ve ölülerin gücünden beslenme)
içinde barındıran, bütüncül varoluşun sembolüdür.
Pencere, Kuyu, Çeşme, Kule, Güneş: İç ve dış dünya
arasındaki etkileşimi, aşkınlığı ve insan deneyiminin sınırlarını simgeleyen
diğer temel unsurlardır.
Atalarımızın ürettiği "ev", "kuyu",
"elbise" gibi eşyalar insanlık barındıran, içine insani değerlerin
katıldığı birer "kap" idi.
Modern zamanların boş, kayıtsız, seri üretim nesneleri insan
ruhundan ve yaşanmışlıktan yoksundur.
Rilke, zamansallığı anlatmak için mekânsal metaforları
(Burada ve Zaman) yoğunlaştırarak kullanır. Bu durum dünyayı
"dünyevi" ve "aşkın" diye ikiye bölmek yerine, varoluşu hem
yaşam hem ölüm boyutlarıyla bir bütün olarak kavramayı sağlar.
Rilke geçici olan şeyleri tam da geçicilikleri yönüyle
korumak ve onları kendi yakınlığımıza getirmek ister.
Rilke için hiçbir nesne ya da ev, genel bir "ev
teorisi" için bir araç değildir. Şeyler (Dinge), sahiplenilerek değil,
onlarla ilişki kurularak ve onlar adına konuşularak kurtarılabilir.
Dünyayı sadece kavramsal olarak yorumlamak, dünyayı
sertleştirir ("kabuk" haline getirir). İçsel benlik bu katılaşmış
yorumun yetersizliğini anladığında eski yapılar parçalanır.
Dil ve Dişler
Dil, dişlerin arasındadır; hem konuşmak için dişlere ihtiyaç
duyar hem de dişlerin sıkılmasıyla susma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Tıpkı kalbin iki atış arasında var olması gibi, özsel söz (orijinal kelime) iki
tehdit/tehlike arasındaki o dar, geçici şerit üzerinde doğar.
Bahar
Bahar dünyevi yaşamın, aşkın ve yoğunluğun tepe noktasıdır.
Ancak aynı zamanda insanın bu büyük hediye altında ezilme, görevi kaçırma veya
varoluşun ağırlığı karşısında körleşme tehlikesini taşır. Dünyaya evet demek,
bu rüzgarla gelen "kaderi" kabul etmek demektir.
Geçicilik kabul edildiğinde, zamansal kaygı ortadan kalkar.
Yaşamak, hesaba sığmayan bir bolluğun (Überfluss) ve vedaların içinde,
her anı ölümsüzlükle iç içe tecrübe etmek haline gelir.
Onuncu Ağıt
11 Şubat 1922: Rilke, Lou Andreas-Salomé’ye yazdığı
mektupta, Duino’da (1912) başlayan ilk 12 dizeye dokunmayarak ağıtı
tamamladığını ve kalemini bıraktığını büyük bir sevinçle bildirir.
İlk ağıtlarda meleğe doğru yapılan istida, haykırma 9. ve
10. ağıtlarda yerini meleğe doğrudan hitap etmeyen, sadece mevcudiyeti ve
yeryüzünü kutsayan salt bir övgüye (aufsinge) bırakır.
Rilke'nin geç dönem şiirinde imge, dışarıdaki bir
gerçekliğin "benzetmesi" (eğretilemesi) değildir; gerçekliğin ta
kendisidir.
Ağlamak ya da yüzün
"akması", geçici bir duygusal zayıflık değil; insanın sınırsız olana,
açık alana (das Offene) açılma biçimidir.
İnsanlar genelde acıdan kaçar, onun bitmesini bekler. Oysa
acı, sahte mutluluğun zıttı değil; varoluşun gerçek temelidir.
Cezayir menekşesi / ölüm otu
Rilke, herdem yeşil kalan bu bitkiyi hem yaşamın solmayan
derinliğini hem de halk inançlarındaki ölüm boyutunu ifade etmek için
sembolleştirir. Yaşam ve ölüm, acının bu koyu yeşil zemininde birleşir.
Şehirdeki dökme anıtlar içsel bir uyumdan yoksundur;
yalnızca boşluğun biçimidir (Gußform).
Teselli Pazarı (Trostmarkt): İnsanın acıdan kaçmak
için sığındığı bit pazarını ve sığ tesellileri simgeler.
Kilise, varoluşsal acıyı
sınırlandıran, onu öte dünyada vaat edilen "sahte mutluluk" için bir
ticari eşyaya (meta) dönüştüren ve yeryüzünün açık/sınırsız alanını kısıtlayan
kurumdur. Dünyayı açmak yerine onu yorumlayıp kapatır; haftanın çöpünü toplayan
bir "postane" gibi bitirilmiş bir dünya görüşü sunar.
Açık alemde duran Melek, yorumlanmış ve sınırlandırılmış
sahte dünyayı paramparça eder.
Melek
İlk ağıtlarda korkutan bir "üst-varlık" veya
geçişli bir hitap nesnesi olan Melek, ağıtlar ilerledikçe soyutlaşır. Çünkü
Ağıtlar Diyarı (Leidland), varoluşun ve görünmezliğin tam bir referans ağı
haline gelmiştir. Gerçeklik ile Melek’in düzeyi eşanlamlı hale geldiğinde,
Melek artık dışarıdan çağrılacak ayrı bir varlık olmaktan çıkar ve vizyonun
kendisinde erir.
Aşıklar birbirlerine bakıp diğerini bir nesneye dönüştürmek
yerine, Attika mezar taşlarındaki (steller) gibi el ele verip aynı yöne—açık
alana—bakarlar.
Yoksul Çayır
Şehir hayatının gürültüsünden uzakta, insanın içsel
yoksulluğuyla yüzleştiği ve hakiki teselli meyvesini bulabileceği mekandır.
Genç adam, şehirdeki sahteliği terk edip Keder Diyarı'na
adım atar. Ancak tek bir imgeye veya kişiye takılıp kalmamalı, acının
derinliklerine ilerlemelidir.
Keder diyarının girişindeki çayırlarda durur. Kızlara
gözyaşı incilerini (Perlen) ve toleransın ince örtülerini gösterir; genç
adamlara ise konuşmak yerine derinliği ve uzaklığı işaret eder.
Acı Cevheri
Acılar Diyarı’nın dağlarında atalar madencilik yapmış;
acının en sert formunu (acının elması / Diamant des Leids) ve onun kökündeki
öfke lavını çıkarmışlardır.
Burada kastetilen "zenginlik", maddi mallar değil;
acıyı insanın ontolojik zemini olarak görme yetisidir. Şair, sanatla cilalanmış
trajik acıdan (örneğin Yunan tragedyalarından) önce var olan o ham, "kırık
ve sanatsız ilkel acıya" (katıksız doğa olarak acı) dönüşü simgeler.
Gözyaşı Ağaçları
Özsuyu gövdede yükselen ve dallarından aşağı yaşlar gibi
süzülen bu ağaçlar, kederin organik büyümesini temsil eder.
Bu ağaçların üzerinde Tesellinin Meyveleri yetişir. Sahte
teselli pazarının aksine, hakiki teselli ancak kederin gölgesinde olgunlaşır.
Sfenks
Gece yaklaştıkça görünür olan dünya geride kalır, mekanik
ayak sesleri susar ve sırra erişilir. Akşam motifleri, küreleri ayrıştırarak
insanı en yüksek seviyedeki "görünmezlik alanı" ile yüzleştirir.
Sfenks, insan yüzünün yıldızların terazisine (Maaß der
Sterne) koyulduğu, dünyevi geçicilikten kurtarılarak ebediyete aktarıldığı
merkezdir.
"Bakmak" içsel ve üretken bir süreçtir; algıladığı
şeyi içine alır. Genç ölü adam, dünyevi/duyusal görme yetisini yitirmiştir
çünkü henüz "ölü olmayı" tam başaramamıştır.
Gözün yerini alan, içsel ilişkileri algılayan yeni bir organ
gelişir. Baykuşun gece uçuşu, görünmez olanın içselleşmesini ve dünyevi algının
ötesine geçen "mükemmel ruh-kuş" (âme-oiseau) oluşumunu simgeler.
Acı Ülkesinin Takımyıldızları
Binici (Reiter): "Topraktan gelen gurur."
Asa (Stab): Çobanın, hacının, dilencinin sığınağı.
Meyve Çelengi (Fruchtkranz): Dairesel yapısıyla
mükemmelliği ve zamansızlığı; meyve ise yaşam ile ölümlülüğün tamamlanmış
bütünlüğünü ifade eder.
Beşik (Wiege): Ağırlık merkezi etrafında her iki yöne
(yaşam ve ölüm alemlerine) sallanan, henüz ayrışmamış ilk varoluş alanıdır.
Yol (Weg): Yeryüzünün amaca yönelik, huzursuz ve
zikzak çizen yollarına karşıt olarak; bir hedefe ulaşma kaygısı taşımayan,
sadece "açıklığa" ve öz dönüşüme çıkan patikadır.
Yanan Kitap (Brennendes Buch): Somut/statik olanın
(kitap) yok edilip saf duyguya ve görünmez alevli bir dönüşüme ("saf
ateş") aktarılmasıdır.
Oyuncak Bebek (Puppe): Dördüncü ağıttaki gibi, melek
ile insan arasındaki tam varoluşsal doluluğun ve geçerliliğin simgesi.
Pencere (Fenster): İç dünya ile dış dünyanın
(yorumlanmış dünya ile "açık" olanın) karşılaştığı sınırdır. İnsana
hem bir mesafe/çerçeve kazandırır hem de geçici olanı neredeyse ölümsüz kılar.
"M" harfi
Biçimsel olarak bir dizgini, dolayısıyla koruma ve
yönlendirmeyi simgeler.
"Anneler" koruyucu, anaç ve yaratıcı ilk kökendir.
Gökyüzündeki takımyıldızlar, insanın elindeki kader çizgileri gibi şefkatli bir
elin çizgileridir.
Yol, Yanan Kitap, Oyuncak Bebek ve Pencere gibi diğer
semboller insanoğlunun zamansal dünyevi geçiş aşamalarıyken; Anneler tüm bu
süreçlerin çıktığı zamansız, aşkın, ilkel köken (Ur-grund) alanını temsil eder.
Genç ölü adam, varoluşun en derinine, "İlkel Acının
Dağlarına" (die Berge des Ur-Leids) tırmanır.
En yüksek varoluşsal hakikat dille anlatılamaz.
Kaderiyle tam anlamıyla bütünleşen insanın adımları tamamen
sessizleşir. Şiirin dili de bu aşamada susar; çünkü mutlak bütünlük karşısında
en doğru dil sessizliktir (Schweigen).
İnsanlar "yükselmeyi" mutluluk,
"düşmeyi/aşağı inmeyi" ise talihsizlik/ölüm olarak algılar. Rilke ise
Duino Ağıtları’nı kapatırken tam aksi bir hareket yapar: Aşağıya düşen şey
(yağmur, fındık püskülü, ölülerin toprağa girmesi), yaşamı bereketlendiren ana
unsurdur.
…