Barry
Sanders - Kahkahanın Zaferi -
Notlar
Yıkıcı Tarih Olarak Gülme
Sudden Glory, Laughter as Subversive History
Mütercim: Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınları, 2001
Önsöz
En güçlü ve tehditkar kahkahalar, kendilerine yazı yazma
olanağı tanınmamış sıradan yurttaşlardan, köylülerden ve kadınlardan gelmiştir.
O kahkahalar uçup gitse de, tarih boyunca otoritenin gülmeye
karşı takındığı yasakçı ve eleştirel tutumların izi sürülebilir.
Tarih sadece resmi belgeler üzerinden değil, yeraltında
kalmış bu "karnavalcı" toplumsal neşenin izi sürülerek okunmalıdır.
Ağır Okuma (Pendere)
Latince "tartmak, asılı durmak" anlamındaki
pendere kökünden gelen bu okuma biçimi; metne ve sözcüklere büyük bir
ciddiyetle, ağırlığını tartarak ancak bir oyun ve zarafet duygusuyla yaklaşmayı
gerektirir.
Kitap doğrudan edebi bir tür olan "komedi"yi
değil, okuryazarlık kültürüyle doğrudan bağlantılı olan "gülme"
eylemini ve "esprileri" merkeze alır. Kenan diyarından başlar; Antik
Yunan, Roma ve Chaucer dönemi İngiltere'sine uğrar. Rönesans ve Aydınlanma
dönemindeki siyasi ve otoriter baskıları inceleyerek çağdaş komedinin
ustalarından Lenny Bruce değerlendirmesiyle sona erer.
Giriş
Başlangıçta Gülme vardı.
Mısır yaratılış efsanesinde Tanrı dünyayı sözle değil,
kahkahayla yaratmıştır. Yahudi-Hristiyan geleneğinde ise Tanrı'nın ağırbaşlı
soluğu (ruach) ön plandadır.
Bebeğin dünyaya gözlerini açtıktan bir süre sonra (4. veya
40. gün) ilk kez gülmesi, antik dünya anlayışında insanın ruhsal yolculuğunun
başlangıcı sayılır. Aristoteles insanın özünü bu yetiyle tanımlayarak onu
"animal ridens" (gülen hayvan) olarak adlandırmıştır.
Gülmenin kökeni; beklenmedik durumlar, tökezlemeler ve
sakarlıklar karşısında verilen tepkilerde yatar.
Tökezleyenlerden aldığımız zevk, havayı eşelerken uygun
hareketleri bulamayışlarından değil, her tür hareketin ani, coşku verici
yokluğuna tanık olmanın ayrıcalığından kaynaklanır.
Toplumsal normlar, dürtülerimizi (aşırı yemek yemek,
öfkelenmek, kaçmak) dizginlememizi ve sürekli "dik durmamızı"
gerektirir.
Gülme, bu toplumsal baskıdan ve beden kontrolünden anlık bir
kurtuluş ("postu serme") sağlar.
Başkasının düşmesi veya tökezlemesi, bireye üstünlük duygusu
ve sosyal merdivende yükselme hissi verir.
Bir kahkaha; hiçbir silahın yapamadığını yaparak zorbaların
tehditlerini, saçma dogmaları ve baskıcı rejimleri (Çekoslovakya örneğindeki
gibi) tek bir darbede darmadağın edebilir.
Gülme, nesneyi/otoriteyi yakına çekerek korkuyu yok eder.
Bebeğin gülüşü, yaşamın ağırlığını hafifletip aileye
varoluşsal bir neşe ve esriklik sunar.
Batı'daki mizah ve gülme tarihi; elit, eğitimli erkek
yazarların (Yunanca ve Okumuş Latincesi aracılığıyla) belirlediği kuralcı ve
biçimsel kalıplarla şekillenmiştir.
Modern espri; elit/eril hitabet dünyası ile kadın ve köylü
sınıfına ait halk dili/sözlü anlatı dünyasının çarpışmasından doğmuştur.
Erkekler biçimsel kurallara sığınarak mizahı
zırhlandırırken, kadınlar halk dilinin canlılığından ve doğaçlama ruhundan
beslenmiştir.
Edebiyat; katı kurallardan, gramerden ve yoğun
okuryazarlıktan ziyade; oyun, şakacı konuşmalar ve günlük yaşamın neşesinden
türemiştir.
Dil; gerçekliği birebir yansıtmada yetersiz kalır
(Wittgenstein). Sözcükler ile temsil ettikleri şeyler arasındaki bu çatlak ve
uyumsuzluk, mizahın ve kahkahanın doğduğu yerdir.
Dilin ötesindeki gerçekliği fark etmek, mantığı kesintiye
uğratarak esprinin ve kahkahanın önünü açar.
Gülme; hiçbir eğitime, dilbilgisi kuralına veya çeviriye
ihtiyaç duymayan, insanlığın kök-ifadesidir.
Gülme, geleceğe ve yaşama dair en üst düzey umut vaadidir (Nietzsche).
Toplumsal engelleri yıkarak bireyler arasında hızlı ve doğrudan bir bağ kurar.
Yahudiler: "Kutsal Hoşnutsuzluk"
Gülmeyle ağlama ikiz kardeştir, ikisi de tek yoğun histen doğmuştur;
bu yoğunluk da, yapay kategori ve ayrımları eşzamanlı gülme-ağlama duygusunun
çözeltisi içinde eritir.
Duyguların kesin sınırlarla ayrılması okuryazarlıkla
başlamıştır.
Tarih boyunca neşe ile hüzün iç içe var olmuş; tiyatro,
mitler ve bahar şenlikleri bu duygusal karmaşıklığı kutlamıştır. (Tiyatro
salonlarını süsleyen zıt iki maske)
Ras Şamra Tabletleri
Kuzey Suriye'de bulunan çiviyazılı tabletler, doğanın ölümü
ve yeniden doğuşunun aynı anda ağlama ve gülmeyle kutlandığını kanıtlar.
Ras Şamra'daki mevsimsel döngüsel duyguların izleri Yahudi
ibadetlerinde ve dinsel sembollerde yaşamaya devam eder.
Şofar'ı çalan kişi geleneksel olarak iki farklı nota
seslendirir. Uzun, keskin ilk notayla yakınmalı bir ağlamayı taklit etmek
amacındadır; bir dizi hızlı, kısa notadan oluşan öteki sesle de apansız
boşalıveren bir kahkahayı canlandırmayı amaçlar.
Sara'nın olayı dile getirişi (ilerlemiş yaşında hamile
kalması) Eski Ahit'te neşeli gülmenin tek örneğini oluşturur.
Yişçak (İshak), Tanrı'nın gülme armağanının ete kemiğe
bürünmesidir.
Gülme bizi dünyaya getirebiliyorsa, dünyadan çekip alabilir
de.
Yahudi şeriatı ve Tora okuması, gelişigüzel veya keyfi bir
okumaya imkan tanımayan, sınırları ve zamanı takvimle kesin olarak belirlenmiş
yüksek, törensel bir kategoridir.
Yahudi şeriatı cemaatin Tevrat'ın yalnızca belirli, önceden
saptanmış bölümlerini dinlemesine izin verir, o da yılın belli günlerinde.
Tora, eğiten, öğreten ve ahlaki bir yaşamın çerçevesini
çizen değişmez bir tona sahiptir.
Tora tomarı, belirli ritüeller ve katı muhafaza şartları
altında saklanır ve okunur.
İbranicede ünlü harflerin bulunmayışı, okuma edimini basit
bir metin takibinden çıkararak, okurun soluğuyla metne hayat verdiği yaratıcı
ve yorumlayıcı bir sürece dönüştürür.
Okur her yazılı harfi yüksek sesle okumak, her harfe yaşam
verirken kendi soluğunu eklemek yoluyla ünlüleri -sözcüğün gerçek anlamıyla
'sesi'- eklemelidir... Bu usulle okuma, Tanrı'nın Adem'in kuru kemiklerine hava
üflemesi ve mucizevi bir biçimde yaşamı yaratması edimini, bu çok önemli edimi
yineler.
Midraş okuma yöntemi,
kutsal metne ve daha önceki okumalara yorumlar ve eklemeler getiren tartışmacı,
gözden geçirici, düzeltici bir okuma yöntemidir... Bu sonsuz okuma, Yahudi
kimliğinin en başta gelen güvencesini temsil eder.
Gülme, kutsal okumanın getirdiği ciddiyeti ve düzeni tehdit
eden bozguncu bir güçtür.
Hahamlar doğrudan gülüşe hoşgörüyle bakmadıkları için,
Yahudiler ironi ve yergiyi kusursuz silahlar olarak görmüşlerdir.
Yaradılışın İkinci Günü
Yaradılış öyküsünde ikinci gün, büyük bir üzüntü ve
ağlamanın egemen olması nedeniyle, Tanrı'nın bir hafta süren uğraşlarının en
çetin ve en dikkat çekici bölümünü oluşturur. Öteki her günün sonunda Tanrı
memnuniyetini 'Ve iyi olduğunu gördü' sözüyle dile getirir. Ama, inanılmaz
biçimde, ikinci gün bu sözü etmez.
Ağlamanın vakti var ve gülmenin vakti var.
Antikçağ Dünyası: Gülmenin Tanrısal Kökeni
Antik Yunan ve Ahd-i Atîk (Eski Ahit) geleneklerinde gülme,
insanlara tanrısal bir armağan olarak iner. Ancak Yunan dünyasına geçildiğinde
gülmenin niteliği ve aktarıcısı belirgin biçimde değişir.
Antik Yunan’da kadın ya Prometheus öyküsündeki gibi bir
esprinin nesnesine ya da Pandora gibi şakanın başlatıcısına (kurban/kurban
edici) indirgenmiştir.
Gülme; erkeklerin elinde biçimlendirilen, silah olarak
kullanılan eril bir aygıta dönüşür.
Bastırılan köylüler ve kadınlar, bu güce hidrolik yasalarına
benzer şekilde karnaval, şenlik ve halk kutlamaları (yeraltı hareketleri)
aracılığıyla ulaşır. Bastırılan gülme, otoriteyi ve toplumsal düzeni altüst
eden yıkıcı bir kahkahayla dışarı taşar.
Aristoteles'e göre beden, kendini gülme aracılığıyla
düzenler. Bebek uyanıkken ilk kez güldüğünde tam anlamıyla insan olur ve ruha
can gelir.
Hiç gülemeyen ya da aşırı ciddi kişiler melankolik, soğuk ve
bütünleştirici ateşten yoksun sayılırlar. Gülemeyen insan (agelaste)
gerçeklikle oyunbaz temasını yitirir ve asla bireyselleşemez.
Neşeli Gülme ve Aşağılayıcı Gülme
Gelao / Gelos (Neşeli Gülme): Işık ve havayla bağdaştırılan,
katıksız neşe, dostluk (eutrapelia) ve tanrısal kaynaşma içeren gülmedir.
Asbestos / Caustic (Aşağılayıcı / Alaycı Gülme): Ateş
öğesiyle bağlantılıdır; yakıcı, dindirilemez, yıkıcı bir güce sahiptir.
Hephaistos ve Prometheus ateşle, zanaatla ve hileyle
doğrudan ilişkilidir. Her ikisi de zekalarını bir kurgu veya aldatmaca
biçiminde kullanarak düzeni sarsarlar.
Hephaistos, başlangıçta topallığı yüzünden tanrıların
maskarası olup alay konusu olurken; daha sonra demircilik zanaatını kullanarak
karısı Aphrodite ile Ares'i madeni bir ağla tuzağa düşürür. Böylece alaycı
gülmeyi kontrol etmeyi öğrenir ve tanrıları kendi kurduğu şakaya güldürerek
intikamını alır.
Ateş olgunlaştırır (pişmek). Aşağılayıcı gülme de ateş
gibidir; kurbanını "pişirir", onu acı ve öfke yoluyla içgörüye ve
olgunluğa zorlar.
Alaycı gülme; sıcaklık, çatışma ve savaşımdan beslenir.
Roman ve tiyatro gibi yüksek dramaya sahip anlatıların ideal itici gücüdür.
Ateş (veya yakıcı gülüş), keskin zekâ gerektirir. Prometheus
onu çalmış, Hephaistos ise demirci ocağında eğitip biçimlendirmiştir. Demirci
gibi usta bir yazar da aşırı sıcağı aşırı soğukla (karşıtları) buluşturarak
kalıcı sanat eserleri yaratır.
Alaycı gülme bir pharmakondır (hem ilaç hem zehir/yıkım).
Doğru dozda kullanıldığında arındırır; aşırıya kaçtığında yok eder.
Antik Yunan tıbbında gülme sağlık (hele) ve kan (haema/aetho
- yanıyorum) ile ilişkilendirilmiştir.
Klasik ve Orta Çağ anlayışında (Plinius, İsidorus,
Bartholomaeus) dalak, en koyu ve pis kanı süzüp saflaştırarak insanı gülmeye ve
neşeye yönlendiren ana organdır.
Soytarı / Aptalı oynar ama son derece keskin bir zekaya
sahiptir. Sözleriyle eğitir, arındırır ve yargılar.
Aşırı ciddiyet katılığa, aşırı neşe hafifliğe yol açar.
Gülme, ciddiyeti dengeleyen bir araçtır.
Yunan Filozofları: Alay öldürür
Modern gülme ve mizah kültürünün temelleri Antik Yunan’da
atılmıştır. Homeros’tan itibaren gülme, tanrısal ile insani olan arasında bir
köprü olarak görülmüştür.
Yahudi geleneğinde gülme daha çok sakınılan, denetim altında
tutulması gereken ve ilahi authority'ye (yetkeye) karşı tehlikeli bir unsur
olarak görülürken; Yunanlılar gülmeyi doğrudan çözümlemiş, onu toplumsal bir
güç ve hizaya getirme (ıslah) aracı olarak sistemleştirmişlerdir.
Gorgias: Rakibinizin ciddiliğini şakayla, şakalarını da
ciddi olunarak öldürün. mizah, muhatabını etkisiz hale getirmenin en kestirme
yoludur.
Sokrates, gülmeyi yemeğe lezzet katan ama açık yaraya
basıldığında can yakan tuza benzetir (ölçülü kullanım önemli).
Platon: Kontrolsüz gülme otoriteyi sarsar, toplumsal düzeni
bozabilir. Bu yüzden Devlet ve Yasalar yapıtlarında aşırı gülmeyi, devlet
adamlarının ve tanrıların hafifmeşrep bir şekilde gülmesini yasaklar.
Philebos diyaloğunda Sokrates, insanların gülünç duruma
düşme nedenini Delphoi tapınağındaki "kendini bil" ilkesinin zıttı
olan "kendini bilmeme" hallerine bağlar. İnsanlar kendilerini
olduklarından daha zengin, daha güçlü veya daha zeki sandıklarında gülünç
olurlar.
Başkalarının (özellikle dostların veya üsttekilerin) bu
eksikliklerine ve başarısızlıklarına güldüğümüzde elde ettiğimiz haz, kökenini
haset (phthonos) duygusundan alır.
Gülmek, muhatabın çöküşünü izleyerek üstünlük hissetme
arzusunun örtük bir tatminidir.
Aristoteles, canlıların doğasını incelerken gülmeyi
biyolojik/fiziksel olarak gıdıklanma ve hassasiyetle ilişkilendirir.
Nikomakhos'a Etik’te mutluluğa giden yolda ciddi uğraşların
hafiflik/eğlence olmaksızın sürdürülemeyeceğini savunur. Sanat ve komedya,
toplumun içindeki zararlı haset ve alay etme dürtüsünü sahnedeki taklitler
üzerinden arındıran bir katarsis (ruhsal arınma) mekanizması işlevi görür.
Aristoteles’e göre gerçek yaşamdaki duygular kontrolsüz ve
tehlikelidir. Tiyatro sahnesi ise kaotik duyguların yönlendirildiği ve
toplumsal edep/düzen kurallarının öğretildiği bir okul işlevi görür.
Aristophanes halkın isyankar ruhuna ve karnaval mantığına
hitap ederken, Aristoteles düzen ve otoritenin yanındadır.
Herkesi alaya alan, kurbanına acı verme pahasına milleti
güldürmeye çalışan kişi gülmenin kölesi olur (soytarı).
Aristoteles, Retorik’te ironiyi maskaralıktan ziyade
"kibar insana" yakıştırır. Çünkü ironik insan başkalarını değil,
kendi zekasını eğlendirmek için hareket eder. Bununla birlikte ironi
küçümseyici bir nitelik de taşıdığı için, hitabette ancak rakibi zihinsel
olarak etkisiz hale getirecek "son çare bir silah" olarak
kullanılmalıdır.
Hatipler ve Kurmacanın Başlangıcı
Antik dünya, alaycı gülüşün tek bir fiziksel yara açmadan
insanı veya yöneticiyi yok edebilecek yıkıcı bir güce sahip olduğunu biliyordu.
Bu yüzden Platon, Stoacılar ve hatipler alayın bu kontrolden çıkabilecek gücünü
denetim altına almaya ve hitabet sanatı aracılığıyla "toplumun
esenliği" için ehilleştirmeye çalışmışlardır.
Stoacılar ve Kinikler ciddi konuların mizahla harmanlanarak
sunulması durumunda toplum tarafından daha kolay benimseneceğini
savunmuşlardır.
Cicero ve dönemin hatipleri, mizahı son derece kuramsal ve
disiplinli bir alana çekerek elit bir aristokratik kültürün parçası haline
getirmişlerdir. Sıradan halkın (köylülerin, zanaatkarların) sokaktaki,
meyhanedeki kendiliğinden, kontrolsüz ve müstehcen mizahı ise dışlanmış; bu
durum kaba mizah ile rafine nükte arasında derin bir sınıfsal uçurum
yaratmıştır.
Cicero
Cicero, De Oratore yapıtında mizahı iki temel kategoriye
ayırarak modern yazınsal espri ve kurmacanın temellerini atmıştır
Dicacitas (Şaka /
İğneleyici Espri) / In verbo (sözlü), kısa süreli, anlık çakan parlak kılıç
darbeleri veya oklar (aculei) gibidir.
Dinleyicide şaşkınlık ve hayranlık uyandırır. İğneleyicidir,
yıkıcı ve saldırgandır.
Facetiae (İroni / Nükteli
Anlatı) / De re (olgusal), zamana yayılan, hikaye etmeye dayalı neşeli ve hafif
öykücüklerdir.
Karakter, konuşma tarzı ve jestlerin taklididir (depravata
imitatione - karikatürleştirme). Dinleyicide inandırıcılık ve gerçeğe benzerlik
hissi yaratır.
Cicero mizahı kurgu/yalan ile birleştirmiştir. Gerçeklikten
ziyade inandırıcılık (gerçeğe benzerlik) ölçüt haline gelmiş; bu gelenek
Petrarca’dan Chaucer’a, Boccaccio’dan Mark Twain’e uzanan hikaye
anlatıcılığı/roman geleneğinin temelini oluşturmuştur.
Komedya ve tragedya biçimleri çökerken, gezgin oyuncular
(mimler, pantomimler) Antik Çağ’ın nükte birikimini Orta Çağ’a taşımışlardır.
Bu aktarım Fransa’da gestes, Almanya’da Schwanke, İngiltere’de facetiae
biçimini almış; modern yazarın ve sokağın karnaval kültürünün doğrudan öncüsü
olmuşlardır.
Bu neşeli ve özgürleşmeci yeraltı gülüşü, geç Antik Çağ’da
Hıristiyan Kilise Babalarının sert duvarına çarpmıştır.
Ortaçağ Yaşamı ve Gülme
Orta Çağ kozmolojisinde insan varoluşu ve duygusal tepkiler
uzamsal/manevi üçlü bir yapıya bölünmüştür: Cehennem, Cennet ve yeryüzü
Cehennem (Aşağı / Poena): Günahkârların ve düşmüş meleklerin
yeridir. Buradaki temel duygusal tepki kesintisiz ağlama ve gözyaşıdır. Günahın
ağırlığı ruhu aşağı çeker; gözyaşları cehennem ateşini söndürmeye yetmez.
Cennet (Yukarı / Patria): Ruhun öz vatanıdır. Tensel
bağlardan kurtulan ruh ağırlığını kaybeder, hafiflik kazanır ve saf hava
(pneuma) haline gelir. Cennet, doğası gereği mutlak neşe ve ruhsal gülmeyle
yankılanır. Metinde geçen contemptus mundi (dünyayı küçümseme/aşağılama)
geleneğinde (Dante, Boccaccio, Chaucer’ın Troilus’u) cennete yükselen ruh,
dünyevi hırsların boşunallığına son ve en bilge kahkahasını atar.
Yeryüzü (Arayüz): Gülme ile ağlamanın üstünlük mücadelesi
verdiği sınav alanıdır.
Kilise, yeryüzünde
ciddiyeti ve kederi savunmuş; gülmeyi doğrudan bir kibir, dünyevileşme ve
Tanrı’dan kopuş göstergesi olarak kodlamıştır.
Kapadokyalı Basileios (Mektup 22): Hıristiyanın şaka
yapmasını, gülmesini ve espri yapanlarla muhatap olmasını tamamen yasaklar.
Gezginler, jonglörler ve akrobatlar sokağa neşeyi taşımış;
hatta halk masallarında öteki dünyadaki ruhlar için Aziz Petrus’la kumar
oynayan jonglör figürleri yer almıştır.
Ciddiyetin baskısını kırmak ve cemaatin dikkatini canlı
tutmak için vaizler vaazlarına exemplum adı verilen matrak ve açık saçık kısa
öyküler eklemişlerdir (İngiltere).
Düşüş (günah) olgusu, "sözü işitmek" yerine
"görmeyi" öne çıkarmakla başlar. Gülme de bu görsellik ve dünyevi
algıyla ilişkilendirildiğinden, İsa'nın "Söz" olarak asla
gülemeyeceği savunulmuştur (Jacques Ellul).
Mikhail Bakhtin, Huizinga ve Natalie Zemon Davis'in
vurguladığı üzere; parodi, mizah ve karnaval ruhu, halk için resmi otoriteden
ve cehennem korkusundan kaçış sağlayan, sivil ve özgürleştirici bir
"ikinci aydınlanma" işlevi görmüştür.
Karnaval
Halkın öfkesini geçici olarak boşaltarak mevcut düzenin ve
iktidarın daha kolay yönetmesini sağlar.
İnsanlara anarşik ve hiyerarşisiz bir dünyayı tattırarak
kurulu düzenin "gizini çözer", toplumsal/siyasal eleştiri imkânı
sunar.
Karnaval, resmi kültürün katı kategorilerine karşı geçici de
olsa hiyerarşisiz bir yaşam sunarak hayatı katlanılır kılar.
Karnaval, toplumsal yapının akışkanlaştığı bir
"geçiş/eşik" anıdır. Bu anlarda köylüler kral, rahipler soytarı
olabilir.
Karnaval ve gülme, insanın üzerine çöken disiplin, cehennem
ve ölüm korkusuna karşı bir savunma mekanizmasıdır.
En karanlık trajedilerde bile mizah, insan alt bilincinin
hayatta kalmasını ve geleceğe dönük bir umut/altın çağ tasarımı korumasını
sağlar.
İlk Can Alıcı Espri Chaucer'dan
Chaucer’ın Değirmenci'nin Hikâyesi
Antikçağ'da (İlyada) tanrısal bir ceza, yıkıcı bir
"gazap/öç alma" arzusu olan menin, Ortaçağ'ın sonlarında Chaucer’ın
elinde toplumsal olarak kabul edilebilir, fiziksel şiddetten arınmış
"sözel bir espriye" ve "nükteye" dönüşür.
(Menin (Μῆνις):
Akhilleus’un yıkıcı, tanrılara meydan okuyan "öfkesi/gazabı" ve öç
alma arzusu.)
"Değirmenci'nin Hikâyesi", kaba bir şakalaşma
olmanın ötesinde, fiziksel darbe yerine "anahtar sözcüklerle"
kurbanın ruhunu/duygusunu hedef alan ilk kurgusal espridir.
Değirmenci: Şişman, kabadayı, coşkulu, kuralları yıkan ve
aşırılığı temsil eden taraftır.
Kahya: Sıska, cimri, kısıtlayıcı, düzeni ve kuralları
hatırlatan taraftır. İkisi arasındaki çekişme, Ortaçağ yaşamının ve hikâye
anlatma çarkının temel itici gücüdür (agon).
(Agon: İki karşıt gücün veya karakterin (örn. Değirmenci ile
Kahya) anlatıyı sürükleyen temel mücadelesi/çatışması.)
Kahkaha, Ortaçağ insanına en güçlü özgürlük hissini veren
eşik anıdır.
Karnaval ruhu; Kilise'nin, kuralların ve Ölüm/Hesap Günü
gibi mutlak korkuların üzerindeki baskısını bir anlığına kaldırır.
Kurgudaki ciddiyet ile oyunbazlığın, Şişman ile Sıska’nın
mücadelesi tek bir otoriter sesi zayıflatır. Bu durum okura/dinleyiciye
eleştirel bir mesafe ve özgürlük kazandırır.
Şövalye’nin son derece ciddi ve neşesiz hikâyesinin ardından
sarhoş Değirmenci araya girer. Yaşlı ve kıskanç marangoz John ile genç karısı
Alisoun’un hikâyesini anlatarak, marangoz olan hacı adayı Kahya’dan öç almaya
karar verir.
Alisoun, evlerindeki genç öğrenci Nicholas ile birlikte
olur. Nicholas, yaşlı John’u "İkinci Nuh Tufanı geliyor" diye
kandırır ve çatıya asılı küvetlerde uyumasını sağlar.
Alisoun’a talip olan rahip Absalom pencereye gelip öpücük
ister. Alisoun pencereden kalçasını çıkarır, Absalom fark etmeden orayı öper ve
edebiyattaki ilk yazılı insan kahkahası duyulur ("Teehee!").
Aşağılanan Absalom kızgın demirle geri döner. Bu kez şakaya
Nicholas katılır ve pencereden osurur. Absalom kızgın demiri Nicholas’ın
kalçasına basar. Nicholas'ın "İmdat! Su! Su!" çığlığını duyan John,
tufan geldi sanıp küvetin ipini keser ve 3. kattan sokağa düşer. Bütün kasaba
sokağa dökülür; herkes eşitlenir ve gülünç duruma düşer.
Chaucer’ın "Değirmenci’nin Hikâyesi", rastgele bir
şaka değil; katlar (zemin, birinci kat, çatı) ve karakter hareketleriyle özenle
kurgulanmış mimari bir projedir.
Espri, yapan kişiyi (Değirmenci) topluluk önünde zekasıyla
yüceltirken, kurbanı (Kahya) alçaltır (humiliate / toprağa/humus'a gömer).
Kurbanın toplum içinde hayatta kalmasının tek yolu ise intikam hırsına
kapılmayıp şakaya gülmek ve bağışlayıcı görünmektir. Bu süreç, tarafları
eşitler ve geçici de olsa bir adalet sağlayan yeni bir "cemaat"
(communitas) ruhu yaratır.
Espri yapmak ile hikaye anlatmak/yazarlık ikiz kardeşlerdir.
Dil, doğası gereği nesnel gerçekliği tam yansıtamaz; bu yüzden kendisi bir
"mizah biçimidir".
Punch Line (Can Alıcı
Nükte): Kökeni Commedia dell'Arte'deki Punchinello (Kukla Punch) figürüne
dayanan, anlatıdaki gülme yükünü bir anda boşaltan ve kurbanın simgesel ölümünü
sağlayan son vurucu söz/kesit.
Freytag Üçgeni: Giriş,
yükselen eylem, doruk noktası, düşen eylem ve çözülmeden oluşan Klasik
dramatik/öyküsel kurgu şeması.
Invidia (Haset / Yan
bakma): Ruhun en zararlı hastalığı.
Caritas:
Hıristiyanlıktaki koşulsuz sevgi ve bağışlayıcılık. Mizah, Invidia'yı Caritas'a
dönüştürür.
Humiliate (Aşağılamak): Etimolojik
olarak humus (toprak, pislik) kökünden gelir; kurbanı simgesel olarak
toprağa/yerin dibine sokma eylemi.
Espri, dili ve kuralları bir denetim aracı olarak kullanan
otoritenin (İmparatorun) aslında dayandığı zeminin boşluğunu açığa çıkarır.
Otorite yalnızca kurallarla yönettiği için, esprinin yarattığı çatlak bu
kuralları hedef alır ve düzeni altüst etme gücü sunar.
İnsanın kendi dışına çıkıp kendisini gözlemlemeye başladığı
ilk öz-bilinç anı bir kahkahayla (mesafe alma tutumuyla) başlar.
Georges Bataille: Dünyanın ve insanın ulaşılamaz niteliği
karşısında, bilginin yetersiz kaldığı yerde gülme devreye girer. Bizi
aydınlatan ve neşeyle dolduran şey, bu bilinemezliğin kendisidir.
Aman Hava Kaçmasın Ya Da Son Gülen Rönesans
Kilise ve Püriten anlayış; gürültülü gülmeyi ve osurmayı,
beden içindeki pürüzsüz hava dolaşımını yasa dışı biçimde kesen birer
"küfür/saygısızlık" edimi olarak görmüştür. Bu nedenle vaazlardaki
mizahi unsurlar (exempla), dinsel burleskler ve sokak gösterileri
yasaklanmıştır.
Tüm baskılara rağmen "köylünün toprak gülüşü"
yeraltına çekilerek varlığını sürdürmüştür.
Rabelais'nin Gargantua ve Pantagruel eseri, bu devrimci halk
gülüşünün anıtıdır.
Püritenlerin yeraltına ittiği gülme, zihinden bedenin
"alt katmanına" (mide, üreme organları, dışkılama) kaymıştır.
Karnaval gülüşü resmi hiyerarşileri altüst eder.
Kilise, Büyük Perhiz kısıtlamaları ve sindirim sistemini
denetleme (dışkılamayı ve bedensel taşkınlığı azaltma) yoluyla karnaval
neşesini sınırlamaya çalışmıştır.
Yahudi anlayışında soluk (nesama ve ruach) Tanrı'nın Adem'e
üflediği kutsal bir yaşam kaynağıdır. Tora okunurken harflere soluk katılması
gibi, soluk her zaman kutsallığını koruyan doğrudan bir canlılık simgesidir.
Adem ve Havva'nın kovuluşu, soluma ve yeme eylemlerinin
dinsel şemasıdır. Tanrı'nın üflediği ebedi soluk (ruach / nesama), düşüşten
sonra insan için geri ödenmesi gereken geçici bir ödünçe dönüşür.
Hıristiyanlık: Kutsallığı soluk üzerinden tanımlar ve kilise
soluğu sıkı denetime alır. Yiyecek tarafında ise transubstantiation (ekmek ve
şarabın İsa’nın bedenine/kanına tözsel dönüşümü) odaklıdır.
Yahudilik: Soluğu baştan itibaren doğrudan kutsal saydığı
için onu ekstra denetleme gereği duymaz; ancak bedene giren yiyeceğin
kutsallığını korumak adına son derece katı perhiz ve koşer yasaları geliştirir.
Tudor ve Stuart dönemlerinde halk ve köylüler; yozlaşmış
ruhban sınıfını ve resmi kiliseyi hedef alan sözde vaftiz törenleri
düzenlemiştir.
Oxford ve Cambridge’deki üniversiteliler, yıllık akademik
törenlerde rektörleri ve profesörleri halkın önünde açıkça ve kaba bir dille
rezil ederlerdi.
Fool (soytarı) sözcüğü Latince körük (follem) kökünden
gelir. Dilsel olarak havanın bastırıldığı saray dünyasında soytarı, kralın
adeta "resmi akciğeri" işlevini görür; kral adına "sıcak
hava" (mizah) salarak iktidarın saygınlığını korur.
Castiglione'ye göre saraylı; kılıç kullanmaktan konuşmaya
kadar her şeyi zahmetsiz, zahmetsizce öğrenilmiş ve doğasının bir parçasıymış
gibi şık bir rahatlıkla (sprezzatura) yapmalıdır.
On altıncı yüzyıl İtalya'sında "sunum" her şeydir.
Espri yapma ve alay etme sanatı (facezie), saraylıya baskın kurnazlık yeteneği
kazandırır. Eğitimsiz görünüp gerektiğinde şaşmaz bir hüner sergilemek,
rakiplerin hamlelerini ve tuzaklarını tek bir espriyle tamamen çökertmeyi
sağlar.
Aristokrasi ve Püriten düşünce, zamanla bedensel kusurlara,
zeka geriliği olanlara, azınlıklara veya talihsizliklere gülmeyi "kaba ve
barbarca" bularak reddetmiştir.
İncelikli, sessiz ve kontrollü kalmak üst
sınıfların/seçilmişlerin; yüksek sesle gülmek ve grotesk şakalar yapmak ise
dışlanan avamın/halkın bir özelliği haline gelmiştir.
Baskılandıkça gülmek, devlete ve resmi otoriteye karşı
devrimci bir tutuma dönüşür.
Erasmus’un De civilitate morum puerilium (1530) eseriyle
birlikte Batı’da "incelik" (civility) kavramı egemen olmuştur. İç
dünyayı kilise denetlerken, dış bedensel tutum ve jestleri eğitmek inceliğin
temel koşulu olmuştur.
Rahatsız; Rahatsız Ama Hasta Değil
On sekizinci yüzyılda düzen, kitle (mass) ve tekbiçimlilik
ısrarı, bireyselliği ve Aristoteles'in insanı hayvanlardan ayıran en temel
özellik olarak gördüğü gülmeyi ortadan kaldırmıştır.
Doğrudan ve yüksek sesle gülmenin toplumsal adaba aykırı
sayılmasıyla birlikte, mizah zihinsel bir boyuta taşınmış; yerini ironi, yergi
ve nükteye (wit) bırakmıştır.
İroni ve yergi, bedenin değil
zihnin gülüşüdür. Gerçek bir kahkaha fırtınası ya da devrimci bir
kargaşa yaratmaz; aksine yerleşik düzeni yıkmayı değil, reform yoluyla korumayı
hedefler.
İroni, iyi bir okuryazarlık ve kavrayış gerektirir. Sadece
eğitimli, seçkin ve "bilenler" grubuna (eiron) hitap eder; toplumsal
hiyerarşiyi ve var olan iktidar ilişkilerini pekiştirir.
18. yüzyılda dergilerin yaygınlaşmasıyla okuryazarlık orta
sınıfa ve zanaatkarlara kadar yayılmıştır.
Okuryazarlık, insanları düzeni yıkmak veya devirmek yerine
eleştirmeye, akıl yürütmeye ve tartışmaya yöneltmiştir. Böylece sokaktaki kaba,
karnavalesk gülme ve aşırılıklar inceltilerek zararsız, "sakınımlı"
(ölçülü) bir nükteye dönüştürülmüştür.
Aydınlanma'nın soyut akılcılığı, karnavalın ikircikli ve
özgürleştirici doğasını bastırmıştır. William Blake gibi yazarlar, hayatı
olumlayan o keskin ve gerçek kahkaha gücünün ancak alt katmandaki bu
"aşırılıkta" bulunabileceğini savunmuştur.
William Blake, insanları "kitlesel uykudan
uyanmaya" çağıran; ahlakçıların baskısından uzak, özgür ve tutkulu bir
yaşamı savunan bir öncüdür.
Nietzsche, Blake'in izinden giderek "aşırılığın
felsefesini" yapmıştır. Gülmeyi benliğin en canlı anlatımı ve gücün
olumlanması olarak görmüştür. Yerleşik ahlakı ve gelenekleri tersyüz ederek,
zincire vurulmamış ve biçim bozucu (karikatürize) gülmeyle insanın mutlak
özgürleşebileceğini savunmuştur.
Freud'a göre espri; katı, yargılayıcı ve kısıtlayıcı
üstbenliği (süper-ego) geçici olarak devre dışı bırakır. Böylece bireye,
toplumsal yasaları ve kısıtlamaları ihlal ederek bedelsiz bir haz ve özgürlük
alanı açar.
19. yüzyılda Foucault'nun belirttiği gibi cezalandırma ve
hapishane sistemleri artmış, kamuya açık infazlar kısıtlanarak otoritenin
baskısı görünmez ve korkutucu hale getirilmiştir.
Bu boğucu ve disipline edici toplumsal düzenden kaçış;
abartı, karikatür, grotesk ve eksantriklik yoluyla mümkün olmuştur.
Edward Lear'ın saçma şiirleri (Book of Nonsense), Dickens'ın
marjinal karakterleri, Frankenstein, Drakula, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi
"hilkat garibesi" figürler ile Rimbaud'nun "Je est un
autre" (Ben bir başkasıdır) fikri, insanın kendi içindeki karanlık ve
aykırı yönü serbest bırakma ihtiyacını simgeler.
Henri Bergson ve George Meredith
Gülmeyi toplumsal denetim ve ıslah etme bağlamında ele
alırlar. Gülme, toplumun normlarından veya sağduyudan sapan "sivri
köşeleri törpülemek", katılaşmış yapıyı esnetmek ve bireyi yeniden bütünle
uyumlu hale getirmek için bir araç işlevi görür.
20. yüzyılın başında eğlence merkezleriyle birlikte haz
arayışı toplumsal bir olguya dönüşmüştür.
Stand-up komedyeni, seyircinin söyleyemediği yasakları
sahnede çiğneyen, otoriteyle dalga geçen bir tür "yasa ihlalcisidir".
Lenny Bruce
Bruce; din, siyaset, polis ve orta sınıf ahlakı gibi her
türlü otoriteyi cüretkarca hedef almış, sahneyi adeta bir "karnaval"
alanına dönüştürmüştür. Yaşadığı hukuki baskılar, tutuklamalar ve trajik
ölümüyle modern dünyanın aykırı ve susturulmaya çalışılan en önemli
figürlerinden biri olmuştur.
Bruce, sadece belirli tatil günlerinde "Karnaval
Kralı" olan komedyenlerden ya da Robin Williams gibi "hep
enerjik" soytarılık yapan sanatçılardan farklıydı. O, seyircisine bir
maske değil; karnavalın sürekli bir yaşam tarzı ve tersine çevrilmiş dünyanın
aslında normal düzen olduğunu gösteriyordu.
Bruce, William Blake’in bahsettiği "aşırılık
yolu"ndan giderek hazzı kovalıyordu. Ancak tek amacı bu anlık hazzı ve
toplumsal putları yıkmak olduğu için yasa (otorite) peşini bırakmayacak ve onu
nihayetinde cezalandıracaktır.
İkinci sınıf hapishane filmleriyle, Peder Flotsky karakteri
üzerinden cinsel ve dinsel ikiyüzlülüklerle dalga geçiyor; Yalnız Kovboy
üzerinden Vahşi Batı ve sömürge mitini altüst ediyordu.
Bruce gösterilerini striptiz/burlesk kulüplerinde yapmayı
seçmiştir.
Striptizci kadınlar üzerlerindeki elbiseleri çıkararak
burjuva moral değerlerini ihlal ederken; Bruce da toplumun üzerindeki
"saygınlık elbisesini" çıkarıyordu.
İkisi de aynı noktada buluşuyordu: Süssüz, çıplak hakikat.
Sonsöz
Charlie Chaplin Adolf Hitler’i canlandırdığı Büyük Diktatör
(1940) filmiyle izleyicileri şoke etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sürerken,
düşman üniforması giyerek ve "Adenoid Hynkel" karakterine bürünerek
Kötülük İmparatoru’nu dişsiz ve pençesiz bırakmıştır.
Chaplin’in abartılı jestleri ve karikatürleştirmesi
sayesinde izleyici, Nazizm’i ve Hitler’i artık ciddi/yüce bir tehdit olarak
değil, gülünç bir "hödük" olarak görmeye başlamıştır.
Chaplin’in Hitler takliti ile Lenny Bruce’un sahnede
tabuları sıradan sözcüklere dönüştürerek yıkması benzer bir stratejidir. İkisi
de toplumun gerginliğini gülme yoluyla buharlaştırır.
Mizah, geçmişte iktidarın dışında bırakılan marjinal ve
bastırılmış gruplar (etnik azınlıklar, kadınlar) için bir güç elde etme ve
kendini ifade etme aracına dönüşmüştür.
Gülmek Prometheus’un tanrılardan çalarak insanlara getirdiği
ateşe benzer.
Gülme; köylülerin, azınlıkların ve bastırılmışların
egemenlerden çaldığı meşru bir güçtür.
Ateşin hızlı oksitlenme olması gibi, gülme de insanın hızla
nefes alarak (pnömatoloji) canlanmasını, sorunlara anında çözüm bulmasını ve
coşku duymasını sağlar.
…