30 Eylül 2024 Pazartesi

Barry Sanders - Kahkahanın Zaferi - Notlar

Barry Sanders - Kahkahanın Zaferi - Notlar

Yıkıcı Tarih Olarak Gülme

Sudden Glory, Laughter as Subversive History

Mütercim: Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınları, 2001

 


Önsöz

En güçlü ve tehditkar kahkahalar, kendilerine yazı yazma olanağı tanınmamış sıradan yurttaşlardan, köylülerden ve kadınlardan gelmiştir.

O kahkahalar uçup gitse de, tarih boyunca otoritenin gülmeye karşı takındığı yasakçı ve eleştirel tutumların izi sürülebilir.

Tarih sadece resmi belgeler üzerinden değil, yeraltında kalmış bu "karnavalcı" toplumsal neşenin izi sürülerek okunmalıdır.

 

Ağır Okuma (Pendere)

Latince "tartmak, asılı durmak" anlamındaki pendere kökünden gelen bu okuma biçimi; metne ve sözcüklere büyük bir ciddiyetle, ağırlığını tartarak ancak bir oyun ve zarafet duygusuyla yaklaşmayı gerektirir.

 

Kitap doğrudan edebi bir tür olan "komedi"yi değil, okuryazarlık kültürüyle doğrudan bağlantılı olan "gülme" eylemini ve "esprileri" merkeze alır. Kenan diyarından başlar; Antik Yunan, Roma ve Chaucer dönemi İngiltere'sine uğrar. Rönesans ve Aydınlanma dönemindeki siyasi ve otoriter baskıları inceleyerek çağdaş komedinin ustalarından Lenny Bruce değerlendirmesiyle sona erer.

 

Giriş

Başlangıçta Gülme vardı.

Mısır yaratılış efsanesinde Tanrı dünyayı sözle değil, kahkahayla yaratmıştır. Yahudi-Hristiyan geleneğinde ise Tanrı'nın ağırbaşlı soluğu (ruach) ön plandadır.

 

Bebeğin dünyaya gözlerini açtıktan bir süre sonra (4. veya 40. gün) ilk kez gülmesi, antik dünya anlayışında insanın ruhsal yolculuğunun başlangıcı sayılır. Aristoteles insanın özünü bu yetiyle tanımlayarak onu "animal ridens" (gülen hayvan) olarak adlandırmıştır.

 

Gülmenin kökeni; beklenmedik durumlar, tökezlemeler ve sakarlıklar karşısında verilen tepkilerde yatar.

Tökezleyenlerden aldığımız zevk, havayı eşelerken uygun hareketleri bulamayışlarından değil, her tür hareketin ani, coşku verici yokluğuna tanık olmanın ayrıcalığından kaynaklanır.

 

Toplumsal normlar, dürtülerimizi (aşırı yemek yemek, öfkelenmek, kaçmak) dizginlememizi ve sürekli "dik durmamızı" gerektirir.

Gülme, bu toplumsal baskıdan ve beden kontrolünden anlık bir kurtuluş ("postu serme") sağlar.

Başkasının düşmesi veya tökezlemesi, bireye üstünlük duygusu ve sosyal merdivende yükselme hissi verir.

 

Bir kahkaha; hiçbir silahın yapamadığını yaparak zorbaların tehditlerini, saçma dogmaları ve baskıcı rejimleri (Çekoslovakya örneğindeki gibi) tek bir darbede darmadağın edebilir.

Gülme, nesneyi/otoriteyi yakına çekerek korkuyu yok eder.

 

Bebeğin gülüşü, yaşamın ağırlığını hafifletip aileye varoluşsal bir neşe ve esriklik sunar.

 

Batı'daki mizah ve gülme tarihi; elit, eğitimli erkek yazarların (Yunanca ve Okumuş Latincesi aracılığıyla) belirlediği kuralcı ve biçimsel kalıplarla şekillenmiştir.

Modern espri; elit/eril hitabet dünyası ile kadın ve köylü sınıfına ait halk dili/sözlü anlatı dünyasının çarpışmasından doğmuştur.

 

Erkekler biçimsel kurallara sığınarak mizahı zırhlandırırken, kadınlar halk dilinin canlılığından ve doğaçlama ruhundan beslenmiştir.

 

Edebiyat; katı kurallardan, gramerden ve yoğun okuryazarlıktan ziyade; oyun, şakacı konuşmalar ve günlük yaşamın neşesinden türemiştir.

 

Dil; gerçekliği birebir yansıtmada yetersiz kalır (Wittgenstein). Sözcükler ile temsil ettikleri şeyler arasındaki bu çatlak ve uyumsuzluk, mizahın ve kahkahanın doğduğu yerdir.

Dilin ötesindeki gerçekliği fark etmek, mantığı kesintiye uğratarak esprinin ve kahkahanın önünü açar.

 

Gülme; hiçbir eğitime, dilbilgisi kuralına veya çeviriye ihtiyaç duymayan, insanlığın kök-ifadesidir.

 

Gülme, geleceğe ve yaşama dair en üst düzey umut vaadidir (Nietzsche). Toplumsal engelleri yıkarak bireyler arasında hızlı ve doğrudan bir bağ kurar.

 

Yahudiler: "Kutsal Hoşnutsuzluk"

Gülmeyle ağlama ikiz kardeştir, ikisi de tek yoğun histen doğmuştur; bu yoğunluk da, yapay kategori ve ayrımları eşzamanlı gülme-ağlama duygusunun çözeltisi içinde eritir.

 

Duyguların kesin sınırlarla ayrılması okuryazarlıkla başlamıştır.

 

Tarih boyunca neşe ile hüzün iç içe var olmuş; tiyatro, mitler ve bahar şenlikleri bu duygusal karmaşıklığı kutlamıştır. (Tiyatro salonlarını süsleyen zıt iki maske)

 

Ras Şamra Tabletleri

Kuzey Suriye'de bulunan çiviyazılı tabletler, doğanın ölümü ve yeniden doğuşunun aynı anda ağlama ve gülmeyle kutlandığını kanıtlar.

 

Ras Şamra'daki mevsimsel döngüsel duyguların izleri Yahudi ibadetlerinde ve dinsel sembollerde yaşamaya devam eder.

Şofar'ı çalan kişi geleneksel olarak iki farklı nota seslendirir. Uzun, keskin ilk notayla yakınmalı bir ağlamayı taklit etmek amacındadır; bir dizi hızlı, kısa notadan oluşan öteki sesle de apansız boşalıveren bir kahkahayı canlandırmayı amaçlar.

 

Sara'nın olayı dile getirişi (ilerlemiş yaşında hamile kalması) Eski Ahit'te neşeli gülmenin tek örneğini oluşturur.

Yişçak (İshak), Tanrı'nın gülme armağanının ete kemiğe bürünmesidir.

 

Gülme bizi dünyaya getirebiliyorsa, dünyadan çekip alabilir de.

 

Yahudi şeriatı ve Tora okuması, gelişigüzel veya keyfi bir okumaya imkan tanımayan, sınırları ve zamanı takvimle kesin olarak belirlenmiş yüksek, törensel bir kategoridir.

Yahudi şeriatı cemaatin Tevrat'ın yalnızca belirli, önceden saptanmış bölümlerini dinlemesine izin verir, o da yılın belli günlerinde.

Tora, eğiten, öğreten ve ahlaki bir yaşamın çerçevesini çizen değişmez bir tona sahiptir.

 

Tora tomarı, belirli ritüeller ve katı muhafaza şartları altında saklanır ve okunur.

 

İbranicede ünlü harflerin bulunmayışı, okuma edimini basit bir metin takibinden çıkararak, okurun soluğuyla metne hayat verdiği yaratıcı ve yorumlayıcı bir sürece dönüştürür.

Okur her yazılı harfi yüksek sesle okumak, her harfe yaşam verirken kendi soluğunu eklemek yoluyla ünlüleri -sözcüğün gerçek anlamıyla 'sesi'- eklemelidir... Bu usulle okuma, Tanrı'nın Adem'in kuru kemiklerine hava üflemesi ve mucizevi bir biçimde yaşamı yaratması edimini, bu çok önemli edimi yineler.

 

Midraş okuma yöntemi, kutsal metne ve daha önceki okumalara yorumlar ve eklemeler getiren tartışmacı, gözden geçirici, düzeltici bir okuma yöntemidir... Bu sonsuz okuma, Yahudi kimliğinin en başta gelen güvencesini temsil eder.

 

Gülme, kutsal okumanın getirdiği ciddiyeti ve düzeni tehdit eden bozguncu bir güçtür.

Hahamlar doğrudan gülüşe hoşgörüyle bakmadıkları için, Yahudiler ironi ve yergiyi kusursuz silahlar olarak görmüşlerdir.

 

Yaradılışın İkinci Günü

Yaradılış öyküsünde ikinci gün, büyük bir üzüntü ve ağlamanın egemen olması nedeniyle, Tanrı'nın bir hafta süren uğraşlarının en çetin ve en dikkat çekici bölümünü oluşturur. Öteki her günün sonunda Tanrı memnuniyetini 'Ve iyi olduğunu gördü' sözüyle dile getirir. Ama, inanılmaz biçimde, ikinci gün bu sözü etmez.

Ağlamanın vakti var ve gülmenin vakti var.

 

Antikçağ Dünyası: Gülmenin Tanrısal Kökeni

Antik Yunan ve Ahd-i Atîk (Eski Ahit) geleneklerinde gülme, insanlara tanrısal bir armağan olarak iner. Ancak Yunan dünyasına geçildiğinde gülmenin niteliği ve aktarıcısı belirgin biçimde değişir.

 

Antik Yunan’da kadın ya Prometheus öyküsündeki gibi bir esprinin nesnesine ya da Pandora gibi şakanın başlatıcısına (kurban/kurban edici) indirgenmiştir.

Gülme; erkeklerin elinde biçimlendirilen, silah olarak kullanılan eril bir aygıta dönüşür.

Bastırılan köylüler ve kadınlar, bu güce hidrolik yasalarına benzer şekilde karnaval, şenlik ve halk kutlamaları (yeraltı hareketleri) aracılığıyla ulaşır. Bastırılan gülme, otoriteyi ve toplumsal düzeni altüst eden yıkıcı bir kahkahayla dışarı taşar.

 

Aristoteles'e göre beden, kendini gülme aracılığıyla düzenler. Bebek uyanıkken ilk kez güldüğünde tam anlamıyla insan olur ve ruha can gelir.

 

Hiç gülemeyen ya da aşırı ciddi kişiler melankolik, soğuk ve bütünleştirici ateşten yoksun sayılırlar. Gülemeyen insan (agelaste) gerçeklikle oyunbaz temasını yitirir ve asla bireyselleşemez.

 

Neşeli Gülme ve Aşağılayıcı Gülme

Gelao / Gelos (Neşeli Gülme): Işık ve havayla bağdaştırılan, katıksız neşe, dostluk (eutrapelia) ve tanrısal kaynaşma içeren gülmedir.

 

Asbestos / Caustic (Aşağılayıcı / Alaycı Gülme): Ateş öğesiyle bağlantılıdır; yakıcı, dindirilemez, yıkıcı bir güce sahiptir.

 

Hephaistos ve Prometheus ateşle, zanaatla ve hileyle doğrudan ilişkilidir. Her ikisi de zekalarını bir kurgu veya aldatmaca biçiminde kullanarak düzeni sarsarlar.

Hephaistos, başlangıçta topallığı yüzünden tanrıların maskarası olup alay konusu olurken; daha sonra demircilik zanaatını kullanarak karısı Aphrodite ile Ares'i madeni bir ağla tuzağa düşürür. Böylece alaycı gülmeyi kontrol etmeyi öğrenir ve tanrıları kendi kurduğu şakaya güldürerek intikamını alır.

 

Ateş olgunlaştırır (pişmek). Aşağılayıcı gülme de ateş gibidir; kurbanını "pişirir", onu acı ve öfke yoluyla içgörüye ve olgunluğa zorlar.

 

Alaycı gülme; sıcaklık, çatışma ve savaşımdan beslenir. Roman ve tiyatro gibi yüksek dramaya sahip anlatıların ideal itici gücüdür.

Ateş (veya yakıcı gülüş), keskin zekâ gerektirir. Prometheus onu çalmış, Hephaistos ise demirci ocağında eğitip biçimlendirmiştir. Demirci gibi usta bir yazar da aşırı sıcağı aşırı soğukla (karşıtları) buluşturarak kalıcı sanat eserleri yaratır.

 

Alaycı gülme bir pharmakondır (hem ilaç hem zehir/yıkım). Doğru dozda kullanıldığında arındırır; aşırıya kaçtığında yok eder.

 

Antik Yunan tıbbında gülme sağlık (hele) ve kan (haema/aetho - yanıyorum) ile ilişkilendirilmiştir.

 

Klasik ve Orta Çağ anlayışında (Plinius, İsidorus, Bartholomaeus) dalak, en koyu ve pis kanı süzüp saflaştırarak insanı gülmeye ve neşeye yönlendiren ana organdır.

 

Soytarı / Aptalı oynar ama son derece keskin bir zekaya sahiptir. Sözleriyle eğitir, arındırır ve yargılar.

 

Aşırı ciddiyet katılığa, aşırı neşe hafifliğe yol açar. Gülme, ciddiyeti dengeleyen bir araçtır.

 

Yunan Filozofları: Alay öldürür

Modern gülme ve mizah kültürünün temelleri Antik Yunan’da atılmıştır. Homeros’tan itibaren gülme, tanrısal ile insani olan arasında bir köprü olarak görülmüştür.

 

Yahudi geleneğinde gülme daha çok sakınılan, denetim altında tutulması gereken ve ilahi authority'ye (yetkeye) karşı tehlikeli bir unsur olarak görülürken; Yunanlılar gülmeyi doğrudan çözümlemiş, onu toplumsal bir güç ve hizaya getirme (ıslah) aracı olarak sistemleştirmişlerdir.

 

Gorgias: Rakibinizin ciddiliğini şakayla, şakalarını da ciddi olunarak öldürün. mizah, muhatabını etkisiz hale getirmenin en kestirme yoludur.

 

Sokrates, gülmeyi yemeğe lezzet katan ama açık yaraya basıldığında can yakan tuza benzetir (ölçülü kullanım önemli).

 

Platon: Kontrolsüz gülme otoriteyi sarsar, toplumsal düzeni bozabilir. Bu yüzden Devlet ve Yasalar yapıtlarında aşırı gülmeyi, devlet adamlarının ve tanrıların hafifmeşrep bir şekilde gülmesini yasaklar.

 

Philebos diyaloğunda Sokrates, insanların gülünç duruma düşme nedenini Delphoi tapınağındaki "kendini bil" ilkesinin zıttı olan "kendini bilmeme" hallerine bağlar. İnsanlar kendilerini olduklarından daha zengin, daha güçlü veya daha zeki sandıklarında gülünç olurlar.

 

Başkalarının (özellikle dostların veya üsttekilerin) bu eksikliklerine ve başarısızlıklarına güldüğümüzde elde ettiğimiz haz, kökenini haset (phthonos) duygusundan alır.

Gülmek, muhatabın çöküşünü izleyerek üstünlük hissetme arzusunun örtük bir tatminidir.

 

Aristoteles, canlıların doğasını incelerken gülmeyi biyolojik/fiziksel olarak gıdıklanma ve hassasiyetle ilişkilendirir.

Nikomakhos'a Etik’te mutluluğa giden yolda ciddi uğraşların hafiflik/eğlence olmaksızın sürdürülemeyeceğini savunur. Sanat ve komedya, toplumun içindeki zararlı haset ve alay etme dürtüsünü sahnedeki taklitler üzerinden arındıran bir katarsis (ruhsal arınma) mekanizması işlevi görür.

 

Aristoteles’e göre gerçek yaşamdaki duygular kontrolsüz ve tehlikelidir. Tiyatro sahnesi ise kaotik duyguların yönlendirildiği ve toplumsal edep/düzen kurallarının öğretildiği bir okul işlevi görür.

 

Aristophanes halkın isyankar ruhuna ve karnaval mantığına hitap ederken, Aristoteles düzen ve otoritenin yanındadır.

 

Herkesi alaya alan, kurbanına acı verme pahasına milleti güldürmeye çalışan kişi gülmenin kölesi olur (soytarı).

 

Aristoteles, Retorik’te ironiyi maskaralıktan ziyade "kibar insana" yakıştırır. Çünkü ironik insan başkalarını değil, kendi zekasını eğlendirmek için hareket eder. Bununla birlikte ironi küçümseyici bir nitelik de taşıdığı için, hitabette ancak rakibi zihinsel olarak etkisiz hale getirecek "son çare bir silah" olarak kullanılmalıdır.

 

Hatipler ve Kurmacanın Başlangıcı

Antik dünya, alaycı gülüşün tek bir fiziksel yara açmadan insanı veya yöneticiyi yok edebilecek yıkıcı bir güce sahip olduğunu biliyordu. Bu yüzden Platon, Stoacılar ve hatipler alayın bu kontrolden çıkabilecek gücünü denetim altına almaya ve hitabet sanatı aracılığıyla "toplumun esenliği" için ehilleştirmeye çalışmışlardır.

 

Stoacılar ve Kinikler ciddi konuların mizahla harmanlanarak sunulması durumunda toplum tarafından daha kolay benimseneceğini savunmuşlardır.

 

Cicero ve dönemin hatipleri, mizahı son derece kuramsal ve disiplinli bir alana çekerek elit bir aristokratik kültürün parçası haline getirmişlerdir. Sıradan halkın (köylülerin, zanaatkarların) sokaktaki, meyhanedeki kendiliğinden, kontrolsüz ve müstehcen mizahı ise dışlanmış; bu durum kaba mizah ile rafine nükte arasında derin bir sınıfsal uçurum yaratmıştır.

 

Cicero

Cicero, De Oratore yapıtında mizahı iki temel kategoriye ayırarak modern yazınsal espri ve kurmacanın temellerini atmıştır

 

Dicacitas (Şaka / İğneleyici Espri) / In verbo (sözlü), kısa süreli, anlık çakan parlak kılıç darbeleri veya oklar (aculei) gibidir.

Dinleyicide şaşkınlık ve hayranlık uyandırır. İğneleyicidir, yıkıcı ve saldırgandır.

 

Facetiae (İroni / Nükteli Anlatı) / De re (olgusal), zamana yayılan, hikaye etmeye dayalı neşeli ve hafif öykücüklerdir.

Karakter, konuşma tarzı ve jestlerin taklididir (depravata imitatione - karikatürleştirme). Dinleyicide inandırıcılık ve gerçeğe benzerlik hissi yaratır.

 

Cicero mizahı kurgu/yalan ile birleştirmiştir. Gerçeklikten ziyade inandırıcılık (gerçeğe benzerlik) ölçüt haline gelmiş; bu gelenek Petrarca’dan Chaucer’a, Boccaccio’dan Mark Twain’e uzanan hikaye anlatıcılığı/roman geleneğinin temelini oluşturmuştur.

 

Komedya ve tragedya biçimleri çökerken, gezgin oyuncular (mimler, pantomimler) Antik Çağ’ın nükte birikimini Orta Çağ’a taşımışlardır. Bu aktarım Fransa’da gestes, Almanya’da Schwanke, İngiltere’de facetiae biçimini almış; modern yazarın ve sokağın karnaval kültürünün doğrudan öncüsü olmuşlardır.

 

Bu neşeli ve özgürleşmeci yeraltı gülüşü, geç Antik Çağ’da Hıristiyan Kilise Babalarının sert duvarına çarpmıştır.

 

Ortaçağ Yaşamı ve Gülme

Orta Çağ kozmolojisinde insan varoluşu ve duygusal tepkiler uzamsal/manevi üçlü bir yapıya bölünmüştür: Cehennem, Cennet ve yeryüzü

 

Cehennem (Aşağı / Poena): Günahkârların ve düşmüş meleklerin yeridir. Buradaki temel duygusal tepki kesintisiz ağlama ve gözyaşıdır. Günahın ağırlığı ruhu aşağı çeker; gözyaşları cehennem ateşini söndürmeye yetmez.

 

Cennet (Yukarı / Patria): Ruhun öz vatanıdır. Tensel bağlardan kurtulan ruh ağırlığını kaybeder, hafiflik kazanır ve saf hava (pneuma) haline gelir. Cennet, doğası gereği mutlak neşe ve ruhsal gülmeyle yankılanır. Metinde geçen contemptus mundi (dünyayı küçümseme/aşağılama) geleneğinde (Dante, Boccaccio, Chaucer’ın Troilus’u) cennete yükselen ruh, dünyevi hırsların boşunallığına son ve en bilge kahkahasını atar.

 

Yeryüzü (Arayüz): Gülme ile ağlamanın üstünlük mücadelesi verdiği sınav alanıdır.

 

Kilise, yeryüzünde ciddiyeti ve kederi savunmuş; gülmeyi doğrudan bir kibir, dünyevileşme ve Tanrı’dan kopuş göstergesi olarak kodlamıştır.

 

Kapadokyalı Basileios (Mektup 22): Hıristiyanın şaka yapmasını, gülmesini ve espri yapanlarla muhatap olmasını tamamen yasaklar.

 

Gezginler, jonglörler ve akrobatlar sokağa neşeyi taşımış; hatta halk masallarında öteki dünyadaki ruhlar için Aziz Petrus’la kumar oynayan jonglör figürleri yer almıştır.

Ciddiyetin baskısını kırmak ve cemaatin dikkatini canlı tutmak için vaizler vaazlarına exemplum adı verilen matrak ve açık saçık kısa öyküler eklemişlerdir (İngiltere).

 

Düşüş (günah) olgusu, "sözü işitmek" yerine "görmeyi" öne çıkarmakla başlar. Gülme de bu görsellik ve dünyevi algıyla ilişkilendirildiğinden, İsa'nın "Söz" olarak asla gülemeyeceği savunulmuştur (Jacques Ellul).

 

Mikhail Bakhtin, Huizinga ve Natalie Zemon Davis'in vurguladığı üzere; parodi, mizah ve karnaval ruhu, halk için resmi otoriteden ve cehennem korkusundan kaçış sağlayan, sivil ve özgürleştirici bir "ikinci aydınlanma" işlevi görmüştür.

 

Karnaval

Halkın öfkesini geçici olarak boşaltarak mevcut düzenin ve iktidarın daha kolay yönetmesini sağlar.

İnsanlara anarşik ve hiyerarşisiz bir dünyayı tattırarak kurulu düzenin "gizini çözer", toplumsal/siyasal eleştiri imkânı sunar.

Karnaval, resmi kültürün katı kategorilerine karşı geçici de olsa hiyerarşisiz bir yaşam sunarak hayatı katlanılır kılar.

 

Karnaval, toplumsal yapının akışkanlaştığı bir "geçiş/eşik" anıdır. Bu anlarda köylüler kral, rahipler soytarı olabilir.

 

Karnaval ve gülme, insanın üzerine çöken disiplin, cehennem ve ölüm korkusuna karşı bir savunma mekanizmasıdır.

En karanlık trajedilerde bile mizah, insan alt bilincinin hayatta kalmasını ve geleceğe dönük bir umut/altın çağ tasarımı korumasını sağlar.

 

İlk Can Alıcı Espri Chaucer'dan

Chaucer’ın Değirmenci'nin Hikâyesi

Antikçağ'da (İlyada) tanrısal bir ceza, yıkıcı bir "gazap/öç alma" arzusu olan menin, Ortaçağ'ın sonlarında Chaucer’ın elinde toplumsal olarak kabul edilebilir, fiziksel şiddetten arınmış "sözel bir espriye" ve "nükteye" dönüşür.

(Menin (Μνις): Akhilleus’un yıkıcı, tanrılara meydan okuyan "öfkesi/gazabı" ve öç alma arzusu.)

 

"Değirmenci'nin Hikâyesi", kaba bir şakalaşma olmanın ötesinde, fiziksel darbe yerine "anahtar sözcüklerle" kurbanın ruhunu/duygusunu hedef alan ilk kurgusal espridir.

Değirmenci: Şişman, kabadayı, coşkulu, kuralları yıkan ve aşırılığı temsil eden taraftır.

Kahya: Sıska, cimri, kısıtlayıcı, düzeni ve kuralları hatırlatan taraftır. İkisi arasındaki çekişme, Ortaçağ yaşamının ve hikâye anlatma çarkının temel itici gücüdür (agon).

(Agon: İki karşıt gücün veya karakterin (örn. Değirmenci ile Kahya) anlatıyı sürükleyen temel mücadelesi/çatışması.)

 

Kahkaha, Ortaçağ insanına en güçlü özgürlük hissini veren eşik anıdır.

Karnaval ruhu; Kilise'nin, kuralların ve Ölüm/Hesap Günü gibi mutlak korkuların üzerindeki baskısını bir anlığına kaldırır.

Kurgudaki ciddiyet ile oyunbazlığın, Şişman ile Sıska’nın mücadelesi tek bir otoriter sesi zayıflatır. Bu durum okura/dinleyiciye eleştirel bir mesafe ve özgürlük kazandırır.

 

Şövalye’nin son derece ciddi ve neşesiz hikâyesinin ardından sarhoş Değirmenci araya girer. Yaşlı ve kıskanç marangoz John ile genç karısı Alisoun’un hikâyesini anlatarak, marangoz olan hacı adayı Kahya’dan öç almaya karar verir.

Alisoun, evlerindeki genç öğrenci Nicholas ile birlikte olur. Nicholas, yaşlı John’u "İkinci Nuh Tufanı geliyor" diye kandırır ve çatıya asılı küvetlerde uyumasını sağlar.

Alisoun’a talip olan rahip Absalom pencereye gelip öpücük ister. Alisoun pencereden kalçasını çıkarır, Absalom fark etmeden orayı öper ve edebiyattaki ilk yazılı insan kahkahası duyulur ("Teehee!").

Aşağılanan Absalom kızgın demirle geri döner. Bu kez şakaya Nicholas katılır ve pencereden osurur. Absalom kızgın demiri Nicholas’ın kalçasına basar. Nicholas'ın "İmdat! Su! Su!" çığlığını duyan John, tufan geldi sanıp küvetin ipini keser ve 3. kattan sokağa düşer. Bütün kasaba sokağa dökülür; herkes eşitlenir ve gülünç duruma düşer.

 

Chaucer’ın "Değirmenci’nin Hikâyesi", rastgele bir şaka değil; katlar (zemin, birinci kat, çatı) ve karakter hareketleriyle özenle kurgulanmış mimari bir projedir.

 

Espri, yapan kişiyi (Değirmenci) topluluk önünde zekasıyla yüceltirken, kurbanı (Kahya) alçaltır (humiliate / toprağa/humus'a gömer). Kurbanın toplum içinde hayatta kalmasının tek yolu ise intikam hırsına kapılmayıp şakaya gülmek ve bağışlayıcı görünmektir. Bu süreç, tarafları eşitler ve geçici de olsa bir adalet sağlayan yeni bir "cemaat" (communitas) ruhu yaratır.

 

Espri yapmak ile hikaye anlatmak/yazarlık ikiz kardeşlerdir. Dil, doğası gereği nesnel gerçekliği tam yansıtamaz; bu yüzden kendisi bir "mizah biçimidir".

 

Punch Line (Can Alıcı Nükte): Kökeni Commedia dell'Arte'deki Punchinello (Kukla Punch) figürüne dayanan, anlatıdaki gülme yükünü bir anda boşaltan ve kurbanın simgesel ölümünü sağlayan son vurucu söz/kesit.

 

Freytag Üçgeni: Giriş, yükselen eylem, doruk noktası, düşen eylem ve çözülmeden oluşan Klasik dramatik/öyküsel kurgu şeması.

 

Invidia (Haset / Yan bakma): Ruhun en zararlı hastalığı.

 

Caritas: Hıristiyanlıktaki koşulsuz sevgi ve bağışlayıcılık. Mizah, Invidia'yı Caritas'a dönüştürür.

 

Humiliate (Aşağılamak): Etimolojik olarak humus (toprak, pislik) kökünden gelir; kurbanı simgesel olarak toprağa/yerin dibine sokma eylemi.

 

Espri, dili ve kuralları bir denetim aracı olarak kullanan otoritenin (İmparatorun) aslında dayandığı zeminin boşluğunu açığa çıkarır. Otorite yalnızca kurallarla yönettiği için, esprinin yarattığı çatlak bu kuralları hedef alır ve düzeni altüst etme gücü sunar.

 

İnsanın kendi dışına çıkıp kendisini gözlemlemeye başladığı ilk öz-bilinç anı bir kahkahayla (mesafe alma tutumuyla) başlar.

 

Georges Bataille: Dünyanın ve insanın ulaşılamaz niteliği karşısında, bilginin yetersiz kaldığı yerde gülme devreye girer. Bizi aydınlatan ve neşeyle dolduran şey, bu bilinemezliğin kendisidir.

 

Aman Hava Kaçmasın Ya Da Son Gülen Rönesans

Kilise ve Püriten anlayış; gürültülü gülmeyi ve osurmayı, beden içindeki pürüzsüz hava dolaşımını yasa dışı biçimde kesen birer "küfür/saygısızlık" edimi olarak görmüştür. Bu nedenle vaazlardaki mizahi unsurlar (exempla), dinsel burleskler ve sokak gösterileri yasaklanmıştır.

 

Tüm baskılara rağmen "köylünün toprak gülüşü" yeraltına çekilerek varlığını sürdürmüştür.

Rabelais'nin Gargantua ve Pantagruel eseri, bu devrimci halk gülüşünün anıtıdır.

 

Püritenlerin yeraltına ittiği gülme, zihinden bedenin "alt katmanına" (mide, üreme organları, dışkılama) kaymıştır. Karnaval gülüşü resmi hiyerarşileri altüst eder.

Kilise, Büyük Perhiz kısıtlamaları ve sindirim sistemini denetleme (dışkılamayı ve bedensel taşkınlığı azaltma) yoluyla karnaval neşesini sınırlamaya çalışmıştır.

 

Yahudi anlayışında soluk (nesama ve ruach) Tanrı'nın Adem'e üflediği kutsal bir yaşam kaynağıdır. Tora okunurken harflere soluk katılması gibi, soluk her zaman kutsallığını koruyan doğrudan bir canlılık simgesidir.

 

Adem ve Havva'nın kovuluşu, soluma ve yeme eylemlerinin dinsel şemasıdır. Tanrı'nın üflediği ebedi soluk (ruach / nesama), düşüşten sonra insan için geri ödenmesi gereken geçici bir ödünçe dönüşür.

 

Hıristiyanlık: Kutsallığı soluk üzerinden tanımlar ve kilise soluğu sıkı denetime alır. Yiyecek tarafında ise transubstantiation (ekmek ve şarabın İsa’nın bedenine/kanına tözsel dönüşümü) odaklıdır.

 

Yahudilik: Soluğu baştan itibaren doğrudan kutsal saydığı için onu ekstra denetleme gereği duymaz; ancak bedene giren yiyeceğin kutsallığını korumak adına son derece katı perhiz ve koşer yasaları geliştirir.

 

Tudor ve Stuart dönemlerinde halk ve köylüler; yozlaşmış ruhban sınıfını ve resmi kiliseyi hedef alan sözde vaftiz törenleri düzenlemiştir.

 

Oxford ve Cambridge’deki üniversiteliler, yıllık akademik törenlerde rektörleri ve profesörleri halkın önünde açıkça ve kaba bir dille rezil ederlerdi.

 

Fool (soytarı) sözcüğü Latince körük (follem) kökünden gelir. Dilsel olarak havanın bastırıldığı saray dünyasında soytarı, kralın adeta "resmi akciğeri" işlevini görür; kral adına "sıcak hava" (mizah) salarak iktidarın saygınlığını korur.

 

Castiglione'ye göre saraylı; kılıç kullanmaktan konuşmaya kadar her şeyi zahmetsiz, zahmetsizce öğrenilmiş ve doğasının bir parçasıymış gibi şık bir rahatlıkla (sprezzatura) yapmalıdır.

 

On altıncı yüzyıl İtalya'sında "sunum" her şeydir. Espri yapma ve alay etme sanatı (facezie), saraylıya baskın kurnazlık yeteneği kazandırır. Eğitimsiz görünüp gerektiğinde şaşmaz bir hüner sergilemek, rakiplerin hamlelerini ve tuzaklarını tek bir espriyle tamamen çökertmeyi sağlar.

 

Aristokrasi ve Püriten düşünce, zamanla bedensel kusurlara, zeka geriliği olanlara, azınlıklara veya talihsizliklere gülmeyi "kaba ve barbarca" bularak reddetmiştir.

İncelikli, sessiz ve kontrollü kalmak üst sınıfların/seçilmişlerin; yüksek sesle gülmek ve grotesk şakalar yapmak ise dışlanan avamın/halkın bir özelliği haline gelmiştir.

 

Baskılandıkça gülmek, devlete ve resmi otoriteye karşı devrimci bir tutuma dönüşür.

 

Erasmus’un De civilitate morum puerilium (1530) eseriyle birlikte Batı’da "incelik" (civility) kavramı egemen olmuştur. İç dünyayı kilise denetlerken, dış bedensel tutum ve jestleri eğitmek inceliğin temel koşulu olmuştur.

 

Rahatsız; Rahatsız Ama Hasta Değil

On sekizinci yüzyılda düzen, kitle (mass) ve tekbiçimlilik ısrarı, bireyselliği ve Aristoteles'in insanı hayvanlardan ayıran en temel özellik olarak gördüğü gülmeyi ortadan kaldırmıştır.

 

Doğrudan ve yüksek sesle gülmenin toplumsal adaba aykırı sayılmasıyla birlikte, mizah zihinsel bir boyuta taşınmış; yerini ironi, yergi ve nükteye (wit) bırakmıştır.

İroni ve yergi, bedenin değil zihnin gülüşüdür. Gerçek bir kahkaha fırtınası ya da devrimci bir kargaşa yaratmaz; aksine yerleşik düzeni yıkmayı değil, reform yoluyla korumayı hedefler.

İroni, iyi bir okuryazarlık ve kavrayış gerektirir. Sadece eğitimli, seçkin ve "bilenler" grubuna (eiron) hitap eder; toplumsal hiyerarşiyi ve var olan iktidar ilişkilerini pekiştirir.

 

18. yüzyılda dergilerin yaygınlaşmasıyla okuryazarlık orta sınıfa ve zanaatkarlara kadar yayılmıştır.

Okuryazarlık, insanları düzeni yıkmak veya devirmek yerine eleştirmeye, akıl yürütmeye ve tartışmaya yöneltmiştir. Böylece sokaktaki kaba, karnavalesk gülme ve aşırılıklar inceltilerek zararsız, "sakınımlı" (ölçülü) bir nükteye dönüştürülmüştür.

 

Aydınlanma'nın soyut akılcılığı, karnavalın ikircikli ve özgürleştirici doğasını bastırmıştır. William Blake gibi yazarlar, hayatı olumlayan o keskin ve gerçek kahkaha gücünün ancak alt katmandaki bu "aşırılıkta" bulunabileceğini savunmuştur.

 

William Blake, insanları "kitlesel uykudan uyanmaya" çağıran; ahlakçıların baskısından uzak, özgür ve tutkulu bir yaşamı savunan bir öncüdür.

 

Nietzsche, Blake'in izinden giderek "aşırılığın felsefesini" yapmıştır. Gülmeyi benliğin en canlı anlatımı ve gücün olumlanması olarak görmüştür. Yerleşik ahlakı ve gelenekleri tersyüz ederek, zincire vurulmamış ve biçim bozucu (karikatürize) gülmeyle insanın mutlak özgürleşebileceğini savunmuştur.

 

Freud'a göre espri; katı, yargılayıcı ve kısıtlayıcı üstbenliği (süper-ego) geçici olarak devre dışı bırakır. Böylece bireye, toplumsal yasaları ve kısıtlamaları ihlal ederek bedelsiz bir haz ve özgürlük alanı açar.

 

19. yüzyılda Foucault'nun belirttiği gibi cezalandırma ve hapishane sistemleri artmış, kamuya açık infazlar kısıtlanarak otoritenin baskısı görünmez ve korkutucu hale getirilmiştir.

 

Bu boğucu ve disipline edici toplumsal düzenden kaçış; abartı, karikatür, grotesk ve eksantriklik yoluyla mümkün olmuştur.

Edward Lear'ın saçma şiirleri (Book of Nonsense), Dickens'ın marjinal karakterleri, Frankenstein, Drakula, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi "hilkat garibesi" figürler ile Rimbaud'nun "Je est un autre" (Ben bir başkasıdır) fikri, insanın kendi içindeki karanlık ve aykırı yönü serbest bırakma ihtiyacını simgeler.

 

Henri Bergson ve George Meredith

Gülmeyi toplumsal denetim ve ıslah etme bağlamında ele alırlar. Gülme, toplumun normlarından veya sağduyudan sapan "sivri köşeleri törpülemek", katılaşmış yapıyı esnetmek ve bireyi yeniden bütünle uyumlu hale getirmek için bir araç işlevi görür.

 

20. yüzyılın başında eğlence merkezleriyle birlikte haz arayışı toplumsal bir olguya dönüşmüştür.

 

Stand-up komedyeni, seyircinin söyleyemediği yasakları sahnede çiğneyen, otoriteyle dalga geçen bir tür "yasa ihlalcisidir".

 

Lenny Bruce

Bruce; din, siyaset, polis ve orta sınıf ahlakı gibi her türlü otoriteyi cüretkarca hedef almış, sahneyi adeta bir "karnaval" alanına dönüştürmüştür. Yaşadığı hukuki baskılar, tutuklamalar ve trajik ölümüyle modern dünyanın aykırı ve susturulmaya çalışılan en önemli figürlerinden biri olmuştur.

 

Bruce, sadece belirli tatil günlerinde "Karnaval Kralı" olan komedyenlerden ya da Robin Williams gibi "hep enerjik" soytarılık yapan sanatçılardan farklıydı. O, seyircisine bir maske değil; karnavalın sürekli bir yaşam tarzı ve tersine çevrilmiş dünyanın aslında normal düzen olduğunu gösteriyordu.

 

Bruce, William Blake’in bahsettiği "aşırılık yolu"ndan giderek hazzı kovalıyordu. Ancak tek amacı bu anlık hazzı ve toplumsal putları yıkmak olduğu için yasa (otorite) peşini bırakmayacak ve onu nihayetinde cezalandıracaktır.

 

İkinci sınıf hapishane filmleriyle, Peder Flotsky karakteri üzerinden cinsel ve dinsel ikiyüzlülüklerle dalga geçiyor; Yalnız Kovboy üzerinden Vahşi Batı ve sömürge mitini altüst ediyordu.

 

Bruce gösterilerini striptiz/burlesk kulüplerinde yapmayı seçmiştir.

Striptizci kadınlar üzerlerindeki elbiseleri çıkararak burjuva moral değerlerini ihlal ederken; Bruce da toplumun üzerindeki "saygınlık elbisesini" çıkarıyordu.

İkisi de aynı noktada buluşuyordu: Süssüz, çıplak hakikat.

 

Sonsöz

Charlie Chaplin Adolf Hitler’i canlandırdığı Büyük Diktatör (1940) filmiyle izleyicileri şoke etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sürerken, düşman üniforması giyerek ve "Adenoid Hynkel" karakterine bürünerek Kötülük İmparatoru’nu dişsiz ve pençesiz bırakmıştır.

Chaplin’in abartılı jestleri ve karikatürleştirmesi sayesinde izleyici, Nazizm’i ve Hitler’i artık ciddi/yüce bir tehdit olarak değil, gülünç bir "hödük" olarak görmeye başlamıştır.

 

Chaplin’in Hitler takliti ile Lenny Bruce’un sahnede tabuları sıradan sözcüklere dönüştürerek yıkması benzer bir stratejidir. İkisi de toplumun gerginliğini gülme yoluyla buharlaştırır.

 

Mizah, geçmişte iktidarın dışında bırakılan marjinal ve bastırılmış gruplar (etnik azınlıklar, kadınlar) için bir güç elde etme ve kendini ifade etme aracına dönüşmüştür.

 

Gülmek Prometheus’un tanrılardan çalarak insanlara getirdiği ateşe benzer.

Gülme; köylülerin, azınlıkların ve bastırılmışların egemenlerden çaldığı meşru bir güçtür.

 

Ateşin hızlı oksitlenme olması gibi, gülme de insanın hızla nefes alarak (pnömatoloji) canlanmasını, sorunlara anında çözüm bulmasını ve coşku duymasını sağlar.

 

Barry Sanders - Öküzün A'sı - Notlar

Barry Sanders  - Öküzün A'sı  - Notlar

Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi

A is for ox, The Collapse of Literacy and the Rise of Violence in an Electronic Age

Mütercim: Şehnaz Tahir, 5. Basım, Ayrıntı Yayınları, 2017

 

Giriş

Kimi temel kavramlar günlük yaşamımıza öylesine sinerler ki sanki bilincimizden tümüyle kaybolup gitmişlerdir.

 

Benlik kavramı, sanıldığı gibi insanlığın ezeli bir parçası değil; Batı düşünce tarihinde okuryazarlığın (alfabetik yazının) yaygınlaşmasıyla (MÖ 5.-6. yüzyıl) ortaya çıkmış toplumsal ve düşünsel bir kurgudur.

 

Çağdaş toplumda gençlerin kitap kültüründen ve okumadan uzaklaşması, okuryazarlıkla doğan benlik kavramının dağılması ve yok olması riskini doğurmaktadır.

 

1. Bölüm

Okuryazarlığa giden yol ve benliğin sağlıklı gelişimi, zengin bir sözlü kültür (sözellik) deneyiminden geçer.

Günümüzde elektronik iletişim araçları, televizyon ve dijital aygıtlar, gençlerin sözlü kültürle bağ kurmasını ve dolayısıyla okuryazar/benlik sahibi bireyler olmasını engellemektedir.

 

Sözlü Kültür

İnsanı insan yapan temel unsur alet kullanımı değil, konuşma yeteneğidir.

 

Sözlü kültürlerde masalcı topluluğun bilgeliğini, tarihini ve ortak bilincini aktaran "yankı ustası" ve bilge kişidir. Anlatılan öyküler topluluğu birbirine bağlar ve ortak kimliği pekiştirir.

 

Sözlü kültürde bilginin muhafazası için "ritüelleşmiş sözler", tekrarlar, kalıplar ve ritmik yapılar (şiirin doğuşu) kullanılır.

 

Sözelliğin belleği ile okuryazar bellek tamamen farklı çalışır.

 

Sözlü kültürlerde gerçeklik doğrudan yaşama bağlıdır.

Şairler geçmişi, bugünü ve geleceği şarkılarında birleştirir.

 

Şair, halkı uyutmak için değil, uyandırmak için anlatırdı masallarını.

 

İngilizce 'şiir' anlamına gelen poem sözcüğü eski İbranice'den gelir ve sözcüğü sözcüğüne çevrildiğinde 'çakılların üzerinden akan suyun sesi' demektir.

 

Sözelliğin aksine, okuryazarlık kategorik ayrımlara ve soyutlamalara dayanır. Yazının gelişiyle birlikte insan aklı bir metnin veya düşüncenin üzerinden defalarca geçme, onu parçalarına ayırma ve analiz etme imkânı bulmuştur.

Göz, saldırgan bir organ olarak işlerken kulak edilgen bir alımlama organı olarak onun tam tersi görevi üstlenir.

 

Sözlü kültür dinamik, toplumsal ve bedenseldir.

Sözcükler bedende biçim bulur; bilgi ise soyut bir çalışma ile değil, ustalık-çıraklık ilişkisi ve toplu anımsama yoluyla aktarılır.

 

Alexander Luria

Sözlü kültür insanı soyut kategoriler veya biçimsel mantık kuralları yerine somut, işlevsel ve yaşantısal düşünür.

Sözlü kültürlerde gerçek dünyaya ait deneyimlerin yerine geçebilecek hiçbir şey yoktur. Soyut konuşmalar hiçbir işe yaramaz.

 

Bireysel bir "benlik" veya "içsel bilinç" fikri de ancak metinle, yazıyla ve sessiz okuma pratiğiyle olgunlaşan bir soyutlama sürecinin ürünüdür.

Benlik denilebilecek bir kavramın bilincine varmak için yüksek düzeyde soyutlama ve bağlamdan arındırma becerisi gereklidir.

 

Okuryazarlık algılamayı temelden değiştirerek insanı topluluk düşüncesinden soyut ve benmerkezci bir dünyaya taşır; Platon’un şairleri Devlet’ten atıp yerlerine kuramcıları getirmesi de bu dönüşümün tarihsel simgesidir.

 

Okula ilk kez adım atan her çocuk sınıfa sözellik dünyasının heyecanını taşır

Kimse çocuğun zekasını ölçemez çünkü tüm ölçüm araçları okuryazarlar için tasarlanmıştır.

Bir çocuğun dili ve dünyayı anlamlandırabilmesi için yapay ortamlara (televizyon vb.) değil, canlı bir insan sesiyle etkileşime ve karşılıklı iletişime ihtiyacı vardır.

 

Elektronik iletişim araçları ve televizyon, gerçek sözelliği sunmaz; aksine her şeyi önceden planlanmış, senaryolaştırılmış ve pürüzsüzleştirilmiş bir monolog olarak aktarır.

 

Televizyonun sunduğu hazır imgeler, beynin (özellikle duygusal bağlar ve içsel imgelerden sorumlu limbik sistemin) kendi imgelemini üretme yeteneğini zayıflatır.

 

Hazır görüntülere boğulmak iradeyi sakatlayarak çocuğu tüketici değerlerine mahkûm eder. Oysa "can sıkıntısı" (down time), çocuğun kendi iç dünyasına dönmesi, kendi benliğini keşfetmesi ve düş gücünü harekete geçirmesi için hayati bir fırsattır.

Bireyin kendi sesini, benliğini ve dünyayı yeniden yaratma gücünü bulması insan sesiyle yürütülen kesintisiz konuşmalara ve öykü anlatımına dayanır.

 

Herkes aynı programı seyrettiğinde, yani ülke çapındaki büyük televizyon kanalları amaçlarına ulaştığında, herkes aynı eğitimi almış olur.

Aynı zamanda aynı imgeleri de görür.

 

 

 

Gerçek yaşamın dokusu içine yedirilmiş nasihatler bilgeliğe dönüşür.

 

2. Bölüm

Alfabenin İcadı

Alfabe, konuşmayı görsel bir edime dönüştürerek insan bilincinde büyük bir sıçrama yaratmıştır.

Yazı, sözü söyleyeninden ayırarak onu incelenebilir bir "nesne" (dil) haline getirmiştir.

 

İlk yazılar oyun ve dans gibi uçucu insan deneyimlerini "sonsuz kılma" iddiası taşır.

 

Yazı, yalnızca dünyayı soyut düşünceye götürmekle... kalmadı, aynı zamanda insanları... henüz meydana gelmemiş olayların tahmin edilebileceği belirsiz bir zaman kavramına da hazırladı.

 

İbranice gibi Sami yazı sistemlerinde ünlüler bulunmadığı için metne canlı insan sesini katma ve anlamı tamamlama görevi doğrudan okura (hafam/yorumcu) düşer. Bu, okumayı ortak ve ontolojik bir kutsal eyleme dönüştürür.

Yunan alfabesi ise ünlü harfleri ekleyerek sesi sabitlemiş, yorumu metnin sonrasına bırakmıştır.

 

Okuma yazma bir ayrılışı zorunlu kılar. Çocuk harflerle oynamaya başladığı anda etrafındaki nesnelere veda etmelidir.

Sözellikten okuryazarlığa geçiş, insan hayatında benlik bilincinin ve yuvadan kopuşun/mesafe koymanın ilk adımıdır.

 

Okuryazarlık, bilen kişi ile bilinen gerçeklik arasında bir mesafe koyar. Bu boşlukta eleştirel çözümleme ve özbilinç doğar.

 

Kaspar Hauser Vakası

Hauser birinci tekil şahsı ('ben') ender olarak kullanıyor ya da hiç kullanmıyordu. Bunun sonucunda da kendisi bir kişilik olarak siliniyor, geriye yalnızca bir nesne kalıyordu.

 

Yazı, sözü söyleyeninden ayırarak dili incelenebilir, çözümlenebilir ve eleştirilebilir nesnel bir yapıya (teknolojiye) dönüştürür.

 

Sözlü kültürde düşünme ve konuşma eşzamanlıyken, yazılı kültür kişinin metinle arasına mesafe koymasını sağlar. Bu mesafe; özdüşünsel (özbilinçli) düşünmeyi, eleştirel bakışı ve insanın kendi içinde soyut bir "iç uzam" (benlik) oluşturmasını tetikler.

Suçluluk, vicdan ve pişmanlık gibi kavramlar bu içsel metne bırakılan kalıcı izlerdir.

 

3. Bölüm

Modern eğitim sistemi okuma-yazmayı aşırı ciddi bir kalıba sokarak oyun ruhundan kopardı

Edebiyatın ve öykü anlatımının temeli oyun ve esnekliğe dayanır.

 

Dil, nesneleri veya deneyimleri birebir yansıtmaz; onları soyutlar ve kendi kurallarına göre yeniden düzenler.

 

Wittgenstein, söz ile dünya arasındaki köprünün zayıf olduğunu, insanın deneyim ile onu anlama isteği arasındaki boşluğu kapatamayacağını belirtir.

 

Dil ile dünya arasındaki "kopuş" / sembolizm, Dadaizm, sürrealizm, yapısöküm, postmodernizm…

 

Bilmeceler ve şakalar, dilin tek anlamlı olmadığını, çifte anlamlar ve belirsizlikler barındırdığını öğretir.

Mizah, birbiriyle uyumsuz gibi görünen ögelerin dilsel bir bağlam içinde anlam kazanmasıyla doğar.

 

Kurmaca; yalan, gerçek ve edebiyatın birleştiği esnek bir yapıdır.

Dilin özünde belirsizlik, metafor, esneklik ve oyun yatar.

 

Çocuklar dilin oyuncu ve esnek yapısıyla ilk kez anneleri aracılığıyla tanışır. Bebek ile anne arasındaki bu iletişim (ritim, tonlama, karşılıklı etkileşim), kuralcı ve rigid (katı) dil yapılarından uzaktır.

 

Modern okullar ve kreş yapıları, annenin bu oyuncu rolünü ikame edemezler. Çocukların dille kurduğu bu organik ve esnek bağ koptuğunda, okuryazarlık mekanik ve duygudan yoksun bir sürece dönüşür.

 

Kadınlar katı retorik kurallarına tabi olmadıkları için dilin ritmine, esnekliğine ve değişime daha açık kalmış; toplumsal yaşamın ve sohbetin canlılığını korumuşlardır.

 

Resmi retorik kulvarına girme imkânı bulunmayan kadınlar, keskin öyküler, kara mizah ve acı iğnelemelerle kendilerine ait özgür bir söylem alanı yaratmışlardır.

 

Grammar ve Glamour: Her iki kelime de Latince "büyü" kökünden gelse de grammar (dilbilgisi) okuryazarlığa ve kurallara; glamour (cezbetmek/kışkırtıcılık) ise sözelliğe ve esnekliğe karşılık gelmiştir.

 

Geoffrey Chaucer

Geoffrey Chaucer, sözlü kültürün esnekliğini ve yerel dili (vernacular) yazılı edebiyata taşıyarak İngiliz edebiyatının ilk "şakacı yazarı" ve kurmaca (fiction) öncüsü olmuştur.

Geoffrey Chaucer, sözlü mizahı yazılı forma dökerek İngiliz edebiyatında benlik ve karakter oluşumuna öncülük etmiştir.

Şakanın yazılı ortamda hedefini bulabilmesi için kurbanların basit stereotipler olmaktan çıkıp bilince sahip, çok boyutlu karakterlere dönüşmesi gerekmiştir. Bu durum, edebi kurgunun ve modern fıkranın gelişmesini sağlamıştır.

 

Geoffrey Chaucer, edebiyatında (özellikle yerel dili öne çıkarırken) mizah, şaka ve oyun unsurlarını kullanır.

 

Değirmencinin Öyküsü

Öyküdeki olay örgüsü (Alisoun, Nicholas, Absolon ve John arasındaki şakalar/olaylar), mekanın katları (zeminden çatıya) ve kurgunun sınırları arasında doğrudan bir paralellik taşır. Öyküdeki olaylar geliştikçe karakterler mekanda ve kurguda sınırları aşarak sokakta (aynı düzlemde) buluşur. Öykü anlatımı, kurgu ve mimari doğrudan "hacim" ve "mekan" ile ilişkilidir.

 

Sanayileşme ve kurumsallaşma ile birlikte bireyler uzmanlara ve kurumlara bağımlı hale gelip yerel bağımsızlıklarını yitirmişlerdir.

 

"Bir varmış bir yokmuş"

 

4. Bölüm

Televizyon ve bilgisayarlar, alfabetik metnin yarattığı içsel uzamı ortadan kaldırarak onun yerine "ekran modelini" yerleştirir.

Bu durum, içsel bir vicdan ve pişmanlık duygusu geliştiremeyen genç nesiller yaratır.

 

İnsanlar arasındaki canlı konuşmalar yerini robotik, önceden kestirilebilir ve kalıplaşmış ifadelere bırakmıştır.

 

Post-Cahillik

İçselleştirilmiş metnin ve okuryazarlığın kazandırdığı empati, vicdan ve moral değerlerden mahrum yetişen yeni nesil ("post-cahiller"); yaptıkları şiddet, tecavüz ve cinayet eylemlerinde hiçbir pişmanlık veya suçluluk hissetmemektedir.

 

Çocukları ekran karşısına oturtarak okuryazarlık kazandırmaya çalışmak, onları medyanın okuryazarlık karşıtı dünyasına mahkum etmek demektir. Teknoloji, insan ilişkisini ve evdeki bağları kopararak çocuğu yalnızlaştırmakta ve cehaleti körüklemektedir.

 

12. yüzyılda Batı Avrupa’da okuryazarlığın yaygınlaşması, sadece okuma-yazma bilenleri değil, toplumun tamamını kapsayan yeni bir ilişki ağı yarattı. Yemin, şeref ve sözlü taahhütlerin yerini imzalı belgeler ve tapular almış; bireysel sorumluluk ve mülkiyet kavramları yeniden şekillenmiştir.

 

Geçmişte toplumun alfabeleştirilmesi gibi, günümüzde herkes "bilgisayarlaştırılmaktadır."

 

Doğal, kuralları esnetilebilir ve hayal gücüne dayalı çocuk oyunlarının yerini alan Nintendo ve video oyunları; kuralları uzaktaki anonim programcılarca koyulmuş totaliter yapılar sunar. Çocuk bu oyunlarda kurucu bir özgeye değil, programlanmış kurallara uyan pasif bir uygulayıcıya dönüşür.

 

Medya, izleyiciyi edilgen kılar ve gerçeklik duygusunu saptırır. Popüler kültürdeki hayalet ve melek takıntısı, yitirilen "insan özüne" duyulan özlemi yansıtır.

 

Yaşamın gerçek temeli teknolojinin ölçemediği, banda kaydedemediği ve metalaştıramadığı unsurlarda yatar.

Toplum, bireyleri sorunların çözümünü uzmanlarda veya teknolojik aygıtlarda aramaya koşullandırmıştır.

 

5. Bölüm

Çeteler

Okuryazarlıktan ve sözellikten yoksun kalan gençler, "post-cehalet" dönemine girerek çetelerde yeni bir kabile yapısı kurarlar.

Vicdan ve pişmanlık duygusu içselleştirilmediği için işlenen cinayetler faillerce "kayıtsızlıkla" veya bir oyun gibi algılanmaktadır.

Silah, kişiye sahte ve hızlı bir "güç/varlık" hissi verir.

Çete, yapay bir aile işlevi görür; bireye yeni bir isim (takma ad), kimlik, semboller (dövme, giyim, el işaretleri) ve aidiyet sağlar.

 

6. Bölüm

Eğitim

Education kelimesi Latince kökenlidir ve temelde iki farklı Latince fiile dayanır.

Educere: E- (dışarı) ve ducere (çekmek, liderlik etmek, yönlendirmek) kelimelerinin birleşimidir. "Dışarı çekmek", "ortaya çıkarmak" veya "gizli olan potansiyeli dışarı yönlendirmek" demektir.

Educare: "Beslemek", "büyütmek", "yetiştirmek" veya "çocuk bakmak" anlamına gelir.

Kurumların yaptığı şey ise educatio değil, docentia (öğretme) veya instructiodur (talimat/ders verme).

 

19. yüzyıldan itibaren kadınların iş gücüne katılması, tıp kurumlarının anne sütü yerine ticari bebek mamalarını ve biberonu teşvik etmesiyle anne-bebek arasındaki o organik bağ kopmuştur.

Annenin evdeki rolünün azalmasıyla, çocuk yetiştirme işi tıp uzmanlarına, elkitaplarına ve okul öncesi kurumlara devredilmiştir.

 

Okuryazarlık, 19. yüzyıl Amerika'sında sadece bir beceri olmaktan çıkıp sınıf, ırk, ahlak ve otoriteyi içselleştirme aracı (bir meta) haline gelmiştir. Okuma-yazma bilenler "ahlaklı ve elit", bilmeyenler ise "düşük düzeyli" olarak kategorize edilmiştir.

 

Huckleberry Finn

Huck, dilbilgisi kurallarına uymayan ancak canlı, oyun dolu ve akıcı bir dile sahiptir.

Huck için okuma-yazma öğrenmek, toplumun ve otoritenin (Dul Bayan Douglas) dayattığı katı ahlak kurallarına boyun eğmektir.

Okuma-yazma bilmeyen köle Jim, Huck'a soyut ve kuramsal derslerle değil, yaşantısal ve duygusal bağlar üzerinden (özür dileme sahnesi) gerçek ahlakı, dostluğu ve sözünün eri olmayı öğretir.

 

"Normal" sözcüğü, Latince marangoz gönyesi anlamına gelen normadan türemiştir. Öğretmen okullarının amacı; öğrencileri düz bir çizgiye sokmak, gönyeden saptırmamak ve toplumun geometrisine uygun "sağlam/düzgün yurttaşlar" yetiştirmektir.

 

7. Bölüm

Okuryazarlık sadece sınıfta veya atölyede çözülebilecek basit bir öğretim eksikliği değildir.

 

Gençlerin okulu terk etmesi, suça yönelmesi derin toplumsal ve ekonomik eşitsizliklere verdikleri tepkinin bir sonucudur.

Çeteler; argo, küfür ve jargon üzerinden kendi kapalılıklarını ve güçlerini oluşturan, yalnızca sözlü (asla öğretilmeyen) diller yaratırlar. Egemen okuryazar kültür bu barikatı aşamaz.

 

Çocukları 2-3 yaşında okuma-yazmaya zorlamak okuryazarlığı geliştirmez, aksine tıkar. Çocukların önce dinleme, konuşma, oyun, hayal gücü ve masallarla sözel temellerini sağlamlaştırması gerekir.

 

İlkokuldan üniversiteye kadar şarkı, dans, oyun, masal anlatımı ve hitabet gibi sözlü sanatlara öncelik verilmelidir.

 

Walter J. Ong - Rhetoric, Romance, and Technology

 Walter J. Ong - Rhetoric, Romance, and Technology

Studies In The Interaction Of Expression And Culture

 


Sözlü performans ile kültürel evrim arasındaki ilişkileri inceliyor.

Bilgiyi söze dökmek, bilgiyi saklamak, bilgiyi hatırlamak ve aktarmak için kullanılan süreçler, yöntemler bu incelemede eşelenen konular arasında.

 

Retorik, Romantizm ve Teknoloji

İfade ve Kültür Etkileşimine Yönelik Çalışmalar

 

Cicero, hatibin bilinebilecek her şeyi bilmesi gerektiğini vurguluyordu.

Retorik geleneğinin incelenmesi, geçmişi kendi şartlarına göre yorumlamamızı ve böylece bugünün içinden çıktığı gerçek köklerin çoğunu keşfetmemizi sağlar.

 

Retorik ve Bilincin Kökenleri

Batı kültürü / retorik kültür olarak tanımlanabilir.

 

“Retorik” topluluk önünde konuşma anlamına gelen İngilizceleştirilmiş Yunanca bir kelimedir

 

…insanın düşünce yapıları sözelleştirmeyle bağlantılıdır ve mevcut iletişim araçlarına uymak zorundadır

 

Mantık ve retorik her zaman huzursuz yatak arkadaşları olmuşlardır

 

Aristoteles retoriği diyalektikle yakından ilişkilendirir

logike techne, "mantıksal sanat"

Retorik diyalektiğin karşılığıdır

 

Erich Neumann

 

(Gilbert Durand) Retorikle insan kadere karşı koyar: retorik bir umut hareketidir

 

Sözlü İletişim araçlarının gelişimindeki üç aşama (oral, kayografik-tipografik ve elektronik)

 

Retoriğin desteklediği ego hâkimiyeti, özellikle Rönesans'ta belirgindir

 

(2. Bölüm) sözlü ifadenin sürekliliğini, yazının icadından önceki konuşma ve düşünce kalıplarıyla gösteriyor

(3. Bölüm) on yedinci yüzyılın başına kadar / retorik, şiir ve edebiyat eleştirisi hakkında bilgi veriyor…

(4. Bölüm) sözlü kültürlerin talep ettiği /  hafıza sanatının merkezi önemine işaret ediyor.

(5. Bölüm) düşünce ve ifade tarzları arasındaki karşılıklı ilişkiler

(6. Bölüm) Latince

(üniversite) gerçekliğin akademik yorumu

Sözlü performansla özdeşleştirilen şiir / Belagat duyulur; şiir kulak misafiri olur.

 

Tudor Düzyazı Stilinde Sözlü Kalıntı

sözlü kültürler ile okuryazar kültürler arasındaki farklar

kitaplara bağlılık /  zihinlerimizi özgürleştirmez, aksine köleleştirir.

 

Yeni medyanın ortaya çıkışı eskisinin anlamını ve geçerliliğini değiştiriyor.

 

edebiyat zaman içinde önceki sözlü kültüre ne kadar yakınsa, o kadar az edebi veya "yazılı" ve o kadar sözlü-işitsel olur.

 

Bu bölüm Tudor edebiyatındaki sözlü olgularla ilgilidir

 

Yunanca hitabet kelimesi olan retorik, hitabetten çok daha fazlasını yönetiyordu.

 

Retorik bakış açısına uygun olarak, öğrencilere neredeyse hiçbir zaman nesnel tanımlama veya rapora dayalı anlatım öğretilmedi: Eğitimin amacı, onları bir hatip gibi bir tavır almaya ve onu savunmaya veya bir başkasının görüşüne saldırmaya teşvik etmekti.

 

Latince'nin bir sanat olarak retorikle ilişkilendirilmesi… (Erasmus)

 

Retorik, Şiir ve Edebiyat Teorisi Üzerine Tudor Yazıları

Retorik ikna sanatıdır ve bunun eğitimini örnekleyen hatip, kendini adamış, bir taraf adına konuşan kişidir. Adli hatip kovuşturur veya savunur, müzakereci hatip tartıştığı kanun veya tedbirin kabulü veya aleyhinde savunma yapar

 

Tudor çağının sonu / retorik geleneğinin sonu değil.

 

mantık ve retorik "Bilimlerin en ağırıdır, biri muhakeme için, diğeri süsleme içindir

 

Bellek Olarak Sanat

 

Rönesans Ergenlik Ayini Olarak Latin Dili Çalışması

 

Ramist Sınıf Prosedürü ve Gerçekliğin Doğası

(Rönesans dönemi eğitimci) Peter Ramus

 

Ramist Yöntemi ve Ticari Akıl

Ramizm'in, öğrencilere "mümkün olan en kısa sürede insanlığın mülkünün iyileştirilmesine yararlı katkılar yapmaları için" eğitim vermenin bir yolunu sağlayarak Protestan ahlakına hitap ettiği varsayımı var.

 

Swift’in Zihni: Tutucu Ortamda Hiciv

Jonathan Swift de "mantığa" büyük güven duyuyordu.

 

Swift, deliyi "entelektüelliği alt üst olmuş, beyni doğal konumundan sarsılmış bir kişi" olarak tanımlıyor. (Şöyle de ifade ediyor; “aklı büyük devrimlere izin vermiş”)

 

Psikoloji ve Geometrisi: Çağrışımcı Eleştirel Teori

Psikolojik olayların mekanik işlemler ve geometrik diyagramlarla analoji yoluyla yorumlanması…

 

J. S. Mill'in Parya Şairi

Mill'in şiirle ilgili görüşleri…

 

Romantik Farklılık ve Teknolojinin Şiiri

Romantik hareketin özelliklerinden biri /  ötekilikle, farklı, uzak, gizemli, ulaşılmaz, egzotik, hatta tuhaf olanla meşgul olmaktır.

Romantizm geçici bir olgu değildir.

Erken Viktorya dönemi zayıflatılmış romantiktir,

geç Viktorya dönemi iyileşmiş romantiktir

varoluşçuluk aşırı yüklü veya tamamen romantiktir

Yapısalcılık resmi olarak içselleştirilmiş romantiktir,

beatnik ve hippi performansı haklarından mahrum bırakılmış romantiktir.

 

Retorik kültür temelde yazılı olarak örtülen sözlü kültürdür.

Sözlü kültürler ister istemez standardizasyona veya sabitliğe önem verir

 

Romantizm ve teknoloji, birbirlerinin ayna görüntüleridir

 

On dokuzuncu yüzyıl boyunca, hazırlık okulunda veya üniversitede bir öğrencinin okumasına veya yazmasına izin verilen tek şiir, normalde Latin şiiriydi

Latince eğitiminin ve aslında tüm liberal eğitimin amacı, topluluk önünde konuşmacı, hatip yetiştirmekti.

Latince cinsiyet bağlantılı bir dildi ve neredeyse bir buçuk bin yıl boyunca yalnızca erkekler tarafından konuşulup yazıldı.

Yüzyıllar boyunca akademik bilgiye giriş, tek giriş Latince idi

 

Günümüzün Popüler Kültürünün Sözlü Okuryazarlığı

 

Beşeri Bilimlerde Kriz ve Anlayış

Bilgideki büyüme muhtemelen beşeri bilimlerde değişim yaratan temel etken olmuştur.

 

Rönesans boyunca hümanistik çalışmalar Batı'daki okullarda bir ergenlik ayini işlevi gördü.

 

Çağımız, bilginin aşırı yüklenmesiyle sıkıntı çeken ilk çağ değil. Diğer çağlarda da bu sorun yaşandı

romantizm, bu kadar aşırı yüklenmeye karşı savunmacı bir tepki

 

(günümüze dair) Durumun gerçekten umutsuz olduğuna inanıyorum

Eğer beşeri bilimlerin bir değeri varsa, çaresizlik onların dokusuna aittir

 

Walter J. Ong (2012), Rhetoric, Romance, and Technology - Studies In The Interaction Of Expression And Culture, Cornell University Press, New York

Walter J. Ong - Orality and Literacy, The Technologizing of The Word



 'sözlü ve yazılı kültür' arasındaki fark

kitabın odak noktası söz ve yazı ilişkisi

 

yazı, konuşmayı tamamlayıcı bir parçadan ibarettir.

 

İlyada ve Odyseia üzerinde çalıştı / Milman Parry, Albert b.Lord ve Eric A. Havelock

 

romantizm akımını romantik yapan geçmiş halk kültürüne duyulan ilgi

 

sözlü zihinde yer edinen çarpıcı olan, hayret verici şeyler, bu sebeple kahraman tipleri dikkat çekiyor.

 

sözün birleştiriciliği konuşurken, kendiyle beraber dinleyicileri bir bütün kılıyor ve aynı bir düşüncede birleşiyorlar.

 

sözlü iletişim esnasında düşüncelerinizi cümlelere döktükten sonra düzenleme şansınız yoktur. Evet yazı büyük bir teknolojidir,

 

mahkemelerde şahitlerin sözlü beyanları dinlenir, onlar söylerken yazıya aktarılır. Sözlü anlatım bu gelenekte uzun süre geçirmiş toplumlarda söz daha kıymet görür.

 

Grafolekt: baskın olan dil
...

Şerife Öztürk - Sözlü ve Yazılı Kültür -Sözün Teknolojileşmesi

iletişim araçlarının değişmesi, insanın içinde yaşadığı dünyayı algılamasını farklılaştırır

 

elektronik kültür ortamı hem kendisinden önce ortaya çıkmış olan sözlü ve yazılı kültür ortamlarının imkanlarını kullanır hem de kendine özgü pratiklerini geliştirir

 

McLuhan’a göre biz ilk başta aletlerimize şekil veririz, daha sonra aletlerimiz bize şekil verir

 

Dil, tamamen bir ideolojidir.

Dil, dünyayı özneler ve nesneler olarak böler.

 

(Phaedrus) Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızalarını kullanmaktan vazgeçecekler ve unutkanlaşacaklar.

 

Sözlü kültürde öğrenmek veya bilmek, bilinenle bilen arasında yakın, duygudaş ve ortaklaşa bir özdeşleşmeye ulaşmak demektir, yazı ise bilineni bilenden ayırdığı gibi kişisel gerçeklikten de uzaklaştırarak bilgiyi nesnel kılar.

 

artık insanlarla yüzyüze iletişim kurmadan / hayatlarını sürdürmektedir.

 

Görüntü, ayırır; ses, birleştirir

bir şeyi görmek, seyretmek için o nesneden uzaklaşmak gerek

ses insanın içine akar.

Parçalayan duyu olan görmeye karşılık ses birleştiricidir.

 

Ankesörlü telefonlarda arama yapabilmek için numarayı çevirirken o numaranın, gideceğimiz yerin adresini not ettiğimiz kâğıtta ararken o adresin hafızamızda yer etmesi durumu yeni medya ortamları öncesinde kalmıştır.

 

Yazı gibi her teknoloji beraberinde birtakım araçların da zorunluluğunu getirir.

 

araçlar insanın uzantısıdır.

 

Yazı, elektronik kültür ortamına geçişin temel basamağıdır

 

elektronik medya sayesinde / hareketsiz toplumsallaşma

Elektronik çağda değişim göstermeye başlayan topluluk duygusu yeni medya ortamlarıyla daha da değişmiş, Castells’in deyimiyle “ağ toplumu” haline gelmiştir.

 

herkes bilgisayar kullanmaktadır ya da herkes bilgisayar tarafından kullanılmaktadır.

...

Walter J. Ong - Orality and Literacy, The Technologizing of The Word

 

Walter Ong'un kitabı, tarihimizin çeşitli aşamalarında konuşma, yazma ve matbaa gelişiminin sonucu olarak düşünce süreçlerimiz, kişiliğimiz ve sosyal yapılarımızdaki bazı derin değişiklikleri araştırıyor.

 

Söyleyecek ne kaldı?

 

Dilin Sözlüğü

Bazı sözlü olmayan iletişimler son derece zengindir; örneğin jestler.

düşüncenin kendisi de sesle tamamen özel bir şekilde ilişki kurar.

 

Sözlü ifade var olabilir ve çoğunlukla yazı olmadan da var olmuştur; yazı asla sözlü olmadan var olmamıştır.

 

Dil çalışmaları (…) sözlü anlatımdan ziyade yazılı metinlere odaklandı

 

…sözlü kültürlerdeki, herhangi bir biçimde yazının dokunmadığı insanlar, çok şey öğrenir, büyük bilgeliğe sahip olur ve uygularlar, ancak 'çalışmazlar'. Çıraklıkla - örneğin deneyimli avcılarla avlanarak - bir tür çıraklık olan öğrencilikle, dinleyerek, duyduklarını tekrarlayarak, atasözlerinde ve bunları birleştirme ve yeniden birleştirme yollarında ustalaşarak, diğer formül materyallerini özümseyerek, öğrenerek öğrenirler.

 

Yazmak 'kelimelerin' nesnelere benzer görünmesini sağlar

 

tamamen sözlü olan tüm sanatlara (…) 'epos' adını verebiliriz.

 

İlkel Sözlü Kültürlerin Modern Keşfi

Homerik teoriler

 

Homerik Yunanlılar klişelere değer veriyorlardı çünkü sadece şairler değil, tüm sözlü noetik dünya veya düşünce dünyası, düşüncenin kalıplaşmış yapısına dayanıyordu. Sözlü kültürde, edinilen bilginin sürekli tekrarlanması gerekiyordu, aksi takdirde kaybolacaktı: bilgelik ve etkili yönetim için sabit, kalıplaşmış düşünce kalıpları gerekliydi.

 

Sözlü Kültürün Bazı Psikodinamikleri

Ses ancak yok olduğu zaman var olur.

 

Sözlü halkların genel olarak ve muhtemelen evrensel olarak sözcüklerin büyülü güce sahip olduğunu düşünmeleri…

 

sözlü kültürdeki kişiler nasıl hatırlıyor?

 

Hafıza yardımcıları…

 

Bilgi zor elde edilir ve değerlidir ve toplum, onu koruma konusunda uzmanlaşmış, eski günlerin hikâyelerini bilen ve anlatabilen bilge yaşlı erkek ve kadınlara büyük saygı duyar.

 

sözlü toplumlar homeostatik olarak nitelendirilebilir / artık şimdiki zamanla ilgisi olmayan anıları silip atarak kendisini dengede veya homeostazda tutan bir şimdide yaşarlar.

 

Lord'un çalışmaları

(Halkiyat çalışmalarında yapılan tespit) iki farklı şarkıcı asla aynı şarkıyı tam olarak aynı şekilde söylemedi…

 

Dünyanın her yerinde ve her dönemde... geleneksel kompozisyon el etkinliğiyle ilişkilendirilmiştir.

Talmud bir metin olmasına rağmen, (…) hâlâ İsrail'deki sözlü Ortodoks Yahudiler tarafından gövdenin ileri geri sallanmasıyla seslendiriliyor.

 

Ses / sözlü psikodinamiği belirler veya etkiler.

 

Seslerin tümü, onları üreten şeyin iç yapılarını kaydeder.

Görme yalıtır, ses birleştirir.

görme parçalara ayrılır.

Ancak duyduğumda, her yönden aynı anda ses topluyorum

Görmenin (parçalayıcı duyu) aksine ses birleştirici bir duyudur.

Tanrının Sözü olan İsa yazılı hiçbir şey bırakmadı

 

Düşünce metinlerde değil, konuşmada yuvalanmıştır

 

Yazmak Bilinci Yeniden Yapılandırır

Yazı, insan bilincini diğer icatlardan daha fazla dönüştürdü.

Delphi Kahini kehanet sözlerinden sorumlu değildi çünkü bunların tanrının sesi olduğuna inanılıyordu.

Yazara ulaşılabilse meydan okunabilir ama yazara hiçbir kitapta ulaşılamaz. Bir metni doğrudan çürütmenin bir yolu yoktur.

 

Platon'un Sokrates'i şunu ileri sürer: Yazmak hafızayı yok eder.

Yazmak zihni zayıflatır.

 

gerçek konuşma ve düşünce her zaman esasen gerçek kişiler arasındaki bir alış-veriş bağlamında var olur. Yazmak, gerçek dışı, doğal olmayan bir dünyada pasiftir.

 

Yazının doğasında bulunan en şaşırtıcı paradokslardan biri onun ölümle olan yakın ilişkisidir.

Mektup öldürür ama ruh hayat verir

 

Platon, bugün birçok insanın Bilgisayar hakkında düşündüğü gibi, yazıyı harici, yabancı bir teknoloji olarak düşünüyordu.

 

Teknolojiler yapaydır ama yine bir çelişki var ki yapaylık insanlar için doğaldır. Doğru şekilde içselleştirildiğinde teknoloji insan yaşamını azaltmaz, tam tersine geliştirir.

 

Yazarın izleyici kitlesi her zaman bir kurgudur

Yakın bir arkadaşıma yazarken bile onun için bir ruh hali kurgulamam gerekiyor.

 

Yunanlılar ve Romalılar yazıyı biliyorlardı ve onu, özellikle de Yunanlılar, felsefi ve bilimsel bilgiyi geliştirmek için kullandılar. Ancak Vedalar, İncil veya Kuran'la karşılaştırılabilecek hiçbir kutsal metin geliştirmediler ve dinleri, yazının onlara açtığı ruhun girintilerine yerleşmeyi başaramadı.

 

Retorik…

 

Basım, Mekân ve Kapanıklık

matbaa, yazının düşünce ve ifade üzerindeki etkilerini hem güçlendirir hem de dönüştürür.

Sözlü konuşmadan yazılı konuşmaya geçiş aslında sesten görsel alana geçiş oldu

 

Sürdürülebilir moda, ekolojik bir bakış açısı benimseyen bir yaklaşımdır. Sürdürülebilir moda, ürünlerin üretiminden tüketimine ve dağıtımına kadar olan tüm süreçlerin çevre etkilerine ve geri dönüşüme uygun olmasını hedefler. Sürdürülebilir moda giyim markalarından giysi satın alma, ikinci el giysi satın alma, ikinci el giysi satma, giysi bağışlama ve giysileri yeniden değerlendirme sürdürülebilir moda kapsamına girmektedir.

 

Tipografi, sözcüğü bir metaya dönüştürdü

elektronik cihazlar basılı kitapları ortadan kaldırmıyor, aksine daha fazlasını üretiyor.

 

Sözlü Bellek, Hikâye Çizgisi ve Karakterizasyon

Dedektif hikâyesinin genel olarak 1841'de Edgar Allan Poe'nun romanıyla başladığı kabul edilir.

Neden hiç kimse 1841'den önce düzenli bir dedektif hikâyesi yazmamıştı?

 

Bazı Teoremler

Antik çağlardan onsekizinci yüzyıla kadar pek çok edebi metnin (…) genellikle halka açık olarak okunması için olduğu gerçeğini henüz tam olarak kavrayamadık

 

Batı'da destan temelde ve kaçınılmaz olarak sözlü bir sanat biçimidir.

Yazı ve basımla birlikte sözlülük azaldıkça, yazarın en iyi niyetine ve çabalarına rağmen destan, karşı konulmaz bir şekilde şekil değiştirir.

 

Claude Levi-Strauss'un Vahşi Zihin / Yaban Düşünce

Hiç kimse ilkel ya da vahşi olarak adlandırılmak istemez

 

Konuşmak için konuşmaya başlamadan önce hitap edeceğim zihinle bir şekilde iletişim halinde olmam gerekir.

Yazarın izleyici kitlesi her zaman bir kurgudur

Walter J. Ong (2004), Orality and Literacy The Technologizing of the Word, Routledge, New York 



29 Eylül 2024 Pazar

Küresel Güney'de Evin Tercümesi

Isabel C. Gómez, Marlene Hansen Esplin - Küresel Güney'de Evin Tercümesi - Notlar

Translating Home in the Global South, Routledge, New York, 2024


 

Kitaptaki makaleler çevirinin gözaltı, sınır polisliği ve ev kavramının yeniden tanımlanması gibi göçmenlik deneyimlerinde nasıl kritik bir rol oynadığını tartışıyor.

 

Giriş: Dil Ötesi Bir Uygulama Olarak Ev

Isabel C. Gómez, Marlene Hansen Esplin

Kitap, çeviri uygulamalarını göç eden topluluklar için hem yuva kurma hem de yuvadan çıkma biçimleri olarak incelemektedir.

Giriş, Covid-19 pandemisi bağlamını kullanarak, kamu sağlığı acil durumunun günlük yaşamın tüm yönlerini dönüştürdüğü ve özel alan etrafındaki karşıt söylemleri çökerttiği bir ortamda ev kavramını ele alıyor.

 

Eğer dil ötesi iletişim, yeni kültürel biçimlerde gezinmek ve üretmek için aynı anda birden fazla dil sisteminin bilgi birikiminden yararlanma eylemini ifade ediyorsa o zaman yuvayı çevirmek de aynı anda birden fazla coğrafi-dilbilimsel bakış açısı ve deneyimin somut bilgisinden yararlanarak harekete geçirilen aynı dilsel uygulamadır.

 

Çevirinin doğası, metinlerin, dillerin ve benliklerin eşlenmesinin hem olasılığını hem de imkansızlığını gösteren, temelde rahatsız edici, paradoksal ve verimli bir yaratım biçimi çağrıştırır.

 

BÖLÜM I - Göçmen Yazılarında Öz Çeviri, İşbirliği ve Ortak Yaratım

1. Çeviriye Pandemi Bakışı: Felaket Romanları ve Yarımküre Evimiz

Marlene Hansen Esplin

Makale, çağdaş ABD merkezli Meksikalı yazarlar Cristina Rivera Garza, Yuri Herrera ve Valeria Luiselli'nin eserlerini inceliyor.

 

2 Sosyal Medyada Ulus Ötesi Mülteci Yazıları: Hayatta Kalma Stratejisi Olarak Çeviri

Tatjana Soldat-Jaffe

Almanya'daki Suriyeli ve diğer Arapça konuşan mültecilerin Facebook kullanma alışkanlıkları…

 

3 Neredeyse Görünmez Bir Sahne: Ricardo Piglia'nın Çeviri Görevinde İşbirliği ve Ortak Yaratım

Sergio Waisman

Yazar, Arjantinli romancı Ricardo Piglia'nın çevirmeni olarak edindiği deneyimleri aktararak, iş birliği ve ortak yaratımın evi çevirmenin temel bileşenleri olduğunu savunuyor.

 

BÖLÜM II - Gözaltı, Ev Reddi ve Sınır Polisliği

4 Belirsizlik İçinde Yaşamak: Gözaltındaki Göçmen Şairi Yorumlamak

Alexandra Maria Lossada

Maksimum güvenlikli gözaltı tesislerinde tutulan Orta Amerikalı belgesiz gençler…

 

5 Eski Bir Mülteci Tarafından Sığınmacılara Tercüme: Bekim Sejranović'in Transfiction'ında Profesyonellik ve Ruh Sağlığı

Višnja Jovanovic, Filip Jovanovic

…mülteciler ve sığınmacılarla çalışan tercümanların yaşadığı psikolojik zorluklar…

 

6 “Büyük, Güzel Bir Duvar”: Mónica de la Torre’nin Çalışmalarında Deneysel Çeviri ve Sömürgecilik Sonrası Uygulama / Tekrar On Dokuz

Janet Hendrickson

…deneysel çeviri stratejileri…

 

BÖLÜM III - Devletsiz Çeviri ve Gezegensel Ekolojiler

7 Akıcı Ses: Göç Romanlarında Dil ve Mekânın Tercümesi

Yan Wu

 

8 Agha Shahid Ali'nin Faiz Ahmed Faiz ve Mahmud Derviş Çevirilerindeki 8 Ev Hayaleti

Wafa Hamid

 

9 Afet Yardımı ve Cuir Eko-Çevirisinin Porto Riko Şiirselliği

Isabel C. Gomez