30 Eylül 2024 Pazartesi

Barry Sanders - Öküzün A'sı - Notlar

Barry Sanders  - Öküzün A'sı  - Notlar

Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi

A is for ox, The Collapse of Literacy and the Rise of Violence in an Electronic Age

Mütercim: Şehnaz Tahir, 5. Basım, Ayrıntı Yayınları, 2017

 

Giriş

Kimi temel kavramlar günlük yaşamımıza öylesine sinerler ki sanki bilincimizden tümüyle kaybolup gitmişlerdir.

 

Benlik kavramı, sanıldığı gibi insanlığın ezeli bir parçası değil; Batı düşünce tarihinde okuryazarlığın (alfabetik yazının) yaygınlaşmasıyla (MÖ 5.-6. yüzyıl) ortaya çıkmış toplumsal ve düşünsel bir kurgudur.

 

Çağdaş toplumda gençlerin kitap kültüründen ve okumadan uzaklaşması, okuryazarlıkla doğan benlik kavramının dağılması ve yok olması riskini doğurmaktadır.

 

1. Bölüm

Okuryazarlığa giden yol ve benliğin sağlıklı gelişimi, zengin bir sözlü kültür (sözellik) deneyiminden geçer.

Günümüzde elektronik iletişim araçları, televizyon ve dijital aygıtlar, gençlerin sözlü kültürle bağ kurmasını ve dolayısıyla okuryazar/benlik sahibi bireyler olmasını engellemektedir.

 

Sözlü Kültür

İnsanı insan yapan temel unsur alet kullanımı değil, konuşma yeteneğidir.

 

Sözlü kültürlerde masalcı topluluğun bilgeliğini, tarihini ve ortak bilincini aktaran "yankı ustası" ve bilge kişidir. Anlatılan öyküler topluluğu birbirine bağlar ve ortak kimliği pekiştirir.

 

Sözlü kültürde bilginin muhafazası için "ritüelleşmiş sözler", tekrarlar, kalıplar ve ritmik yapılar (şiirin doğuşu) kullanılır.

 

Sözelliğin belleği ile okuryazar bellek tamamen farklı çalışır.

 

Sözlü kültürlerde gerçeklik doğrudan yaşama bağlıdır.

Şairler geçmişi, bugünü ve geleceği şarkılarında birleştirir.

 

Şair, halkı uyutmak için değil, uyandırmak için anlatırdı masallarını.

 

İngilizce 'şiir' anlamına gelen poem sözcüğü eski İbranice'den gelir ve sözcüğü sözcüğüne çevrildiğinde 'çakılların üzerinden akan suyun sesi' demektir.

 

Sözelliğin aksine, okuryazarlık kategorik ayrımlara ve soyutlamalara dayanır. Yazının gelişiyle birlikte insan aklı bir metnin veya düşüncenin üzerinden defalarca geçme, onu parçalarına ayırma ve analiz etme imkânı bulmuştur.

Göz, saldırgan bir organ olarak işlerken kulak edilgen bir alımlama organı olarak onun tam tersi görevi üstlenir.

 

Sözlü kültür dinamik, toplumsal ve bedenseldir.

Sözcükler bedende biçim bulur; bilgi ise soyut bir çalışma ile değil, ustalık-çıraklık ilişkisi ve toplu anımsama yoluyla aktarılır.

 

Alexander Luria

Sözlü kültür insanı soyut kategoriler veya biçimsel mantık kuralları yerine somut, işlevsel ve yaşantısal düşünür.

Sözlü kültürlerde gerçek dünyaya ait deneyimlerin yerine geçebilecek hiçbir şey yoktur. Soyut konuşmalar hiçbir işe yaramaz.

 

Bireysel bir "benlik" veya "içsel bilinç" fikri de ancak metinle, yazıyla ve sessiz okuma pratiğiyle olgunlaşan bir soyutlama sürecinin ürünüdür.

Benlik denilebilecek bir kavramın bilincine varmak için yüksek düzeyde soyutlama ve bağlamdan arındırma becerisi gereklidir.

 

Okuryazarlık algılamayı temelden değiştirerek insanı topluluk düşüncesinden soyut ve benmerkezci bir dünyaya taşır; Platon’un şairleri Devlet’ten atıp yerlerine kuramcıları getirmesi de bu dönüşümün tarihsel simgesidir.

 

Okula ilk kez adım atan her çocuk sınıfa sözellik dünyasının heyecanını taşır

Kimse çocuğun zekasını ölçemez çünkü tüm ölçüm araçları okuryazarlar için tasarlanmıştır.

Bir çocuğun dili ve dünyayı anlamlandırabilmesi için yapay ortamlara (televizyon vb.) değil, canlı bir insan sesiyle etkileşime ve karşılıklı iletişime ihtiyacı vardır.

 

Elektronik iletişim araçları ve televizyon, gerçek sözelliği sunmaz; aksine her şeyi önceden planlanmış, senaryolaştırılmış ve pürüzsüzleştirilmiş bir monolog olarak aktarır.

 

Televizyonun sunduğu hazır imgeler, beynin (özellikle duygusal bağlar ve içsel imgelerden sorumlu limbik sistemin) kendi imgelemini üretme yeteneğini zayıflatır.

 

Hazır görüntülere boğulmak iradeyi sakatlayarak çocuğu tüketici değerlerine mahkûm eder. Oysa "can sıkıntısı" (down time), çocuğun kendi iç dünyasına dönmesi, kendi benliğini keşfetmesi ve düş gücünü harekete geçirmesi için hayati bir fırsattır.

Bireyin kendi sesini, benliğini ve dünyayı yeniden yaratma gücünü bulması insan sesiyle yürütülen kesintisiz konuşmalara ve öykü anlatımına dayanır.

 

Herkes aynı programı seyrettiğinde, yani ülke çapındaki büyük televizyon kanalları amaçlarına ulaştığında, herkes aynı eğitimi almış olur.

Aynı zamanda aynı imgeleri de görür.

 

 

 

Gerçek yaşamın dokusu içine yedirilmiş nasihatler bilgeliğe dönüşür.

 

2. Bölüm

Alfabenin İcadı

Alfabe, konuşmayı görsel bir edime dönüştürerek insan bilincinde büyük bir sıçrama yaratmıştır.

Yazı, sözü söyleyeninden ayırarak onu incelenebilir bir "nesne" (dil) haline getirmiştir.

 

İlk yazılar oyun ve dans gibi uçucu insan deneyimlerini "sonsuz kılma" iddiası taşır.

 

Yazı, yalnızca dünyayı soyut düşünceye götürmekle... kalmadı, aynı zamanda insanları... henüz meydana gelmemiş olayların tahmin edilebileceği belirsiz bir zaman kavramına da hazırladı.

 

İbranice gibi Sami yazı sistemlerinde ünlüler bulunmadığı için metne canlı insan sesini katma ve anlamı tamamlama görevi doğrudan okura (hafam/yorumcu) düşer. Bu, okumayı ortak ve ontolojik bir kutsal eyleme dönüştürür.

Yunan alfabesi ise ünlü harfleri ekleyerek sesi sabitlemiş, yorumu metnin sonrasına bırakmıştır.

 

Okuma yazma bir ayrılışı zorunlu kılar. Çocuk harflerle oynamaya başladığı anda etrafındaki nesnelere veda etmelidir.

Sözellikten okuryazarlığa geçiş, insan hayatında benlik bilincinin ve yuvadan kopuşun/mesafe koymanın ilk adımıdır.

 

Okuryazarlık, bilen kişi ile bilinen gerçeklik arasında bir mesafe koyar. Bu boşlukta eleştirel çözümleme ve özbilinç doğar.

 

Kaspar Hauser Vakası

Hauser birinci tekil şahsı ('ben') ender olarak kullanıyor ya da hiç kullanmıyordu. Bunun sonucunda da kendisi bir kişilik olarak siliniyor, geriye yalnızca bir nesne kalıyordu.

 

Yazı, sözü söyleyeninden ayırarak dili incelenebilir, çözümlenebilir ve eleştirilebilir nesnel bir yapıya (teknolojiye) dönüştürür.

 

Sözlü kültürde düşünme ve konuşma eşzamanlıyken, yazılı kültür kişinin metinle arasına mesafe koymasını sağlar. Bu mesafe; özdüşünsel (özbilinçli) düşünmeyi, eleştirel bakışı ve insanın kendi içinde soyut bir "iç uzam" (benlik) oluşturmasını tetikler.

Suçluluk, vicdan ve pişmanlık gibi kavramlar bu içsel metne bırakılan kalıcı izlerdir.

 

3. Bölüm

Modern eğitim sistemi okuma-yazmayı aşırı ciddi bir kalıba sokarak oyun ruhundan kopardı

Edebiyatın ve öykü anlatımının temeli oyun ve esnekliğe dayanır.

 

Dil, nesneleri veya deneyimleri birebir yansıtmaz; onları soyutlar ve kendi kurallarına göre yeniden düzenler.

 

Wittgenstein, söz ile dünya arasındaki köprünün zayıf olduğunu, insanın deneyim ile onu anlama isteği arasındaki boşluğu kapatamayacağını belirtir.

 

Dil ile dünya arasındaki "kopuş" / sembolizm, Dadaizm, sürrealizm, yapısöküm, postmodernizm…

 

Bilmeceler ve şakalar, dilin tek anlamlı olmadığını, çifte anlamlar ve belirsizlikler barındırdığını öğretir.

Mizah, birbiriyle uyumsuz gibi görünen ögelerin dilsel bir bağlam içinde anlam kazanmasıyla doğar.

 

Kurmaca; yalan, gerçek ve edebiyatın birleştiği esnek bir yapıdır.

Dilin özünde belirsizlik, metafor, esneklik ve oyun yatar.

 

Çocuklar dilin oyuncu ve esnek yapısıyla ilk kez anneleri aracılığıyla tanışır. Bebek ile anne arasındaki bu iletişim (ritim, tonlama, karşılıklı etkileşim), kuralcı ve rigid (katı) dil yapılarından uzaktır.

 

Modern okullar ve kreş yapıları, annenin bu oyuncu rolünü ikame edemezler. Çocukların dille kurduğu bu organik ve esnek bağ koptuğunda, okuryazarlık mekanik ve duygudan yoksun bir sürece dönüşür.

 

Kadınlar katı retorik kurallarına tabi olmadıkları için dilin ritmine, esnekliğine ve değişime daha açık kalmış; toplumsal yaşamın ve sohbetin canlılığını korumuşlardır.

 

Resmi retorik kulvarına girme imkânı bulunmayan kadınlar, keskin öyküler, kara mizah ve acı iğnelemelerle kendilerine ait özgür bir söylem alanı yaratmışlardır.

 

Grammar ve Glamour: Her iki kelime de Latince "büyü" kökünden gelse de grammar (dilbilgisi) okuryazarlığa ve kurallara; glamour (cezbetmek/kışkırtıcılık) ise sözelliğe ve esnekliğe karşılık gelmiştir.

 

Geoffrey Chaucer

Geoffrey Chaucer, sözlü kültürün esnekliğini ve yerel dili (vernacular) yazılı edebiyata taşıyarak İngiliz edebiyatının ilk "şakacı yazarı" ve kurmaca (fiction) öncüsü olmuştur.

Geoffrey Chaucer, sözlü mizahı yazılı forma dökerek İngiliz edebiyatında benlik ve karakter oluşumuna öncülük etmiştir.

Şakanın yazılı ortamda hedefini bulabilmesi için kurbanların basit stereotipler olmaktan çıkıp bilince sahip, çok boyutlu karakterlere dönüşmesi gerekmiştir. Bu durum, edebi kurgunun ve modern fıkranın gelişmesini sağlamıştır.

 

Geoffrey Chaucer, edebiyatında (özellikle yerel dili öne çıkarırken) mizah, şaka ve oyun unsurlarını kullanır.

 

Değirmencinin Öyküsü

Öyküdeki olay örgüsü (Alisoun, Nicholas, Absolon ve John arasındaki şakalar/olaylar), mekanın katları (zeminden çatıya) ve kurgunun sınırları arasında doğrudan bir paralellik taşır. Öyküdeki olaylar geliştikçe karakterler mekanda ve kurguda sınırları aşarak sokakta (aynı düzlemde) buluşur. Öykü anlatımı, kurgu ve mimari doğrudan "hacim" ve "mekan" ile ilişkilidir.

 

Sanayileşme ve kurumsallaşma ile birlikte bireyler uzmanlara ve kurumlara bağımlı hale gelip yerel bağımsızlıklarını yitirmişlerdir.

 

"Bir varmış bir yokmuş"

 

4. Bölüm

Televizyon ve bilgisayarlar, alfabetik metnin yarattığı içsel uzamı ortadan kaldırarak onun yerine "ekran modelini" yerleştirir.

Bu durum, içsel bir vicdan ve pişmanlık duygusu geliştiremeyen genç nesiller yaratır.

 

İnsanlar arasındaki canlı konuşmalar yerini robotik, önceden kestirilebilir ve kalıplaşmış ifadelere bırakmıştır.

 

Post-Cahillik

İçselleştirilmiş metnin ve okuryazarlığın kazandırdığı empati, vicdan ve moral değerlerden mahrum yetişen yeni nesil ("post-cahiller"); yaptıkları şiddet, tecavüz ve cinayet eylemlerinde hiçbir pişmanlık veya suçluluk hissetmemektedir.

 

Çocukları ekran karşısına oturtarak okuryazarlık kazandırmaya çalışmak, onları medyanın okuryazarlık karşıtı dünyasına mahkum etmek demektir. Teknoloji, insan ilişkisini ve evdeki bağları kopararak çocuğu yalnızlaştırmakta ve cehaleti körüklemektedir.

 

12. yüzyılda Batı Avrupa’da okuryazarlığın yaygınlaşması, sadece okuma-yazma bilenleri değil, toplumun tamamını kapsayan yeni bir ilişki ağı yarattı. Yemin, şeref ve sözlü taahhütlerin yerini imzalı belgeler ve tapular almış; bireysel sorumluluk ve mülkiyet kavramları yeniden şekillenmiştir.

 

Geçmişte toplumun alfabeleştirilmesi gibi, günümüzde herkes "bilgisayarlaştırılmaktadır."

 

Doğal, kuralları esnetilebilir ve hayal gücüne dayalı çocuk oyunlarının yerini alan Nintendo ve video oyunları; kuralları uzaktaki anonim programcılarca koyulmuş totaliter yapılar sunar. Çocuk bu oyunlarda kurucu bir özgeye değil, programlanmış kurallara uyan pasif bir uygulayıcıya dönüşür.

 

Medya, izleyiciyi edilgen kılar ve gerçeklik duygusunu saptırır. Popüler kültürdeki hayalet ve melek takıntısı, yitirilen "insan özüne" duyulan özlemi yansıtır.

 

Yaşamın gerçek temeli teknolojinin ölçemediği, banda kaydedemediği ve metalaştıramadığı unsurlarda yatar.

Toplum, bireyleri sorunların çözümünü uzmanlarda veya teknolojik aygıtlarda aramaya koşullandırmıştır.

 

5. Bölüm

Çeteler

Okuryazarlıktan ve sözellikten yoksun kalan gençler, "post-cehalet" dönemine girerek çetelerde yeni bir kabile yapısı kurarlar.

Vicdan ve pişmanlık duygusu içselleştirilmediği için işlenen cinayetler faillerce "kayıtsızlıkla" veya bir oyun gibi algılanmaktadır.

Silah, kişiye sahte ve hızlı bir "güç/varlık" hissi verir.

Çete, yapay bir aile işlevi görür; bireye yeni bir isim (takma ad), kimlik, semboller (dövme, giyim, el işaretleri) ve aidiyet sağlar.

 

6. Bölüm

Eğitim

Education kelimesi Latince kökenlidir ve temelde iki farklı Latince fiile dayanır.

Educere: E- (dışarı) ve ducere (çekmek, liderlik etmek, yönlendirmek) kelimelerinin birleşimidir. "Dışarı çekmek", "ortaya çıkarmak" veya "gizli olan potansiyeli dışarı yönlendirmek" demektir.

Educare: "Beslemek", "büyütmek", "yetiştirmek" veya "çocuk bakmak" anlamına gelir.

Kurumların yaptığı şey ise educatio değil, docentia (öğretme) veya instructiodur (talimat/ders verme).

 

19. yüzyıldan itibaren kadınların iş gücüne katılması, tıp kurumlarının anne sütü yerine ticari bebek mamalarını ve biberonu teşvik etmesiyle anne-bebek arasındaki o organik bağ kopmuştur.

Annenin evdeki rolünün azalmasıyla, çocuk yetiştirme işi tıp uzmanlarına, elkitaplarına ve okul öncesi kurumlara devredilmiştir.

 

Okuryazarlık, 19. yüzyıl Amerika'sında sadece bir beceri olmaktan çıkıp sınıf, ırk, ahlak ve otoriteyi içselleştirme aracı (bir meta) haline gelmiştir. Okuma-yazma bilenler "ahlaklı ve elit", bilmeyenler ise "düşük düzeyli" olarak kategorize edilmiştir.

 

Huckleberry Finn

Huck, dilbilgisi kurallarına uymayan ancak canlı, oyun dolu ve akıcı bir dile sahiptir.

Huck için okuma-yazma öğrenmek, toplumun ve otoritenin (Dul Bayan Douglas) dayattığı katı ahlak kurallarına boyun eğmektir.

Okuma-yazma bilmeyen köle Jim, Huck'a soyut ve kuramsal derslerle değil, yaşantısal ve duygusal bağlar üzerinden (özür dileme sahnesi) gerçek ahlakı, dostluğu ve sözünün eri olmayı öğretir.

 

"Normal" sözcüğü, Latince marangoz gönyesi anlamına gelen normadan türemiştir. Öğretmen okullarının amacı; öğrencileri düz bir çizgiye sokmak, gönyeden saptırmamak ve toplumun geometrisine uygun "sağlam/düzgün yurttaşlar" yetiştirmektir.

 

7. Bölüm

Okuryazarlık sadece sınıfta veya atölyede çözülebilecek basit bir öğretim eksikliği değildir.

 

Gençlerin okulu terk etmesi, suça yönelmesi derin toplumsal ve ekonomik eşitsizliklere verdikleri tepkinin bir sonucudur.

Çeteler; argo, küfür ve jargon üzerinden kendi kapalılıklarını ve güçlerini oluşturan, yalnızca sözlü (asla öğretilmeyen) diller yaratırlar. Egemen okuryazar kültür bu barikatı aşamaz.

 

Çocukları 2-3 yaşında okuma-yazmaya zorlamak okuryazarlığı geliştirmez, aksine tıkar. Çocukların önce dinleme, konuşma, oyun, hayal gücü ve masallarla sözel temellerini sağlamlaştırması gerekir.

 

İlkokuldan üniversiteye kadar şarkı, dans, oyun, masal anlatımı ve hitabet gibi sözlü sanatlara öncelik verilmelidir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder