Barry
Sanders - Öküzün
A'sı - Notlar
Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin
Yükselişi
A is for ox, The Collapse of Literacy and the Rise of
Violence in an Electronic Age
Mütercim: Şehnaz Tahir, 5. Basım, Ayrıntı Yayınları, 2017
Giriş
Kimi temel kavramlar günlük yaşamımıza öylesine sinerler ki
sanki bilincimizden tümüyle kaybolup gitmişlerdir.
Benlik kavramı, sanıldığı
gibi insanlığın ezeli bir parçası değil; Batı düşünce tarihinde okuryazarlığın
(alfabetik yazının) yaygınlaşmasıyla (MÖ 5.-6. yüzyıl) ortaya çıkmış toplumsal
ve düşünsel bir kurgudur.
Çağdaş toplumda gençlerin kitap kültüründen ve okumadan
uzaklaşması, okuryazarlıkla doğan benlik kavramının dağılması ve yok olması
riskini doğurmaktadır.
1. Bölüm
Okuryazarlığa giden yol ve benliğin sağlıklı gelişimi,
zengin bir sözlü kültür (sözellik) deneyiminden geçer.
Günümüzde elektronik iletişim araçları, televizyon ve
dijital aygıtlar, gençlerin sözlü kültürle bağ kurmasını ve dolayısıyla
okuryazar/benlik sahibi bireyler olmasını engellemektedir.
Sözlü Kültür
İnsanı insan yapan temel unsur alet kullanımı değil, konuşma
yeteneğidir.
Sözlü kültürlerde masalcı topluluğun bilgeliğini, tarihini
ve ortak bilincini aktaran "yankı ustası" ve bilge kişidir. Anlatılan
öyküler topluluğu birbirine bağlar ve ortak kimliği pekiştirir.
Sözlü kültürde bilginin muhafazası için "ritüelleşmiş
sözler", tekrarlar, kalıplar ve ritmik yapılar (şiirin doğuşu) kullanılır.
Sözelliğin belleği ile okuryazar bellek tamamen farklı
çalışır.
Sözlü kültürlerde gerçeklik doğrudan yaşama bağlıdır.
Şairler geçmişi, bugünü ve geleceği şarkılarında
birleştirir.
Şair, halkı uyutmak için değil, uyandırmak için anlatırdı
masallarını.
İngilizce 'şiir' anlamına
gelen poem sözcüğü eski İbranice'den gelir ve sözcüğü sözcüğüne çevrildiğinde
'çakılların üzerinden akan suyun sesi'
demektir.
Sözelliğin aksine, okuryazarlık kategorik ayrımlara ve
soyutlamalara dayanır. Yazının gelişiyle birlikte insan aklı bir metnin veya
düşüncenin üzerinden defalarca geçme, onu parçalarına ayırma ve analiz etme
imkânı bulmuştur.
Göz, saldırgan bir organ olarak işlerken kulak edilgen bir
alımlama organı olarak onun tam tersi görevi üstlenir.
Sözlü kültür dinamik, toplumsal ve bedenseldir.
Sözcükler bedende biçim bulur; bilgi ise soyut bir çalışma
ile değil, ustalık-çıraklık ilişkisi ve toplu anımsama yoluyla aktarılır.
Alexander Luria
Sözlü kültür insanı soyut kategoriler veya biçimsel mantık
kuralları yerine somut, işlevsel ve yaşantısal düşünür.
Sözlü kültürlerde gerçek dünyaya ait deneyimlerin yerine
geçebilecek hiçbir şey yoktur. Soyut konuşmalar hiçbir işe yaramaz.
Bireysel bir "benlik" veya "içsel
bilinç" fikri de ancak metinle, yazıyla ve sessiz okuma pratiğiyle
olgunlaşan bir soyutlama sürecinin ürünüdür.
Benlik denilebilecek bir kavramın bilincine varmak için
yüksek düzeyde soyutlama ve bağlamdan arındırma becerisi gereklidir.
Okuryazarlık algılamayı temelden değiştirerek insanı
topluluk düşüncesinden soyut ve benmerkezci bir dünyaya taşır; Platon’un
şairleri Devlet’ten atıp yerlerine kuramcıları getirmesi de bu dönüşümün
tarihsel simgesidir.
Okula ilk kez adım atan her çocuk sınıfa sözellik dünyasının
heyecanını taşır
Kimse çocuğun zekasını ölçemez çünkü tüm ölçüm araçları
okuryazarlar için tasarlanmıştır.
Bir çocuğun dili ve dünyayı anlamlandırabilmesi için yapay
ortamlara (televizyon vb.) değil, canlı bir insan sesiyle etkileşime ve
karşılıklı iletişime ihtiyacı vardır.
Elektronik iletişim araçları ve televizyon, gerçek sözelliği
sunmaz; aksine her şeyi önceden planlanmış, senaryolaştırılmış ve
pürüzsüzleştirilmiş bir monolog olarak aktarır.
Televizyonun sunduğu hazır imgeler, beynin (özellikle
duygusal bağlar ve içsel imgelerden sorumlu limbik sistemin) kendi imgelemini
üretme yeteneğini zayıflatır.
Hazır görüntülere boğulmak iradeyi sakatlayarak çocuğu
tüketici değerlerine mahkûm eder. Oysa "can sıkıntısı" (down time),
çocuğun kendi iç dünyasına dönmesi, kendi benliğini keşfetmesi ve düş gücünü
harekete geçirmesi için hayati bir fırsattır.
Bireyin kendi sesini, benliğini ve dünyayı yeniden yaratma
gücünü bulması insan sesiyle yürütülen kesintisiz konuşmalara ve öykü
anlatımına dayanır.
Herkes aynı programı seyrettiğinde, yani ülke çapındaki
büyük televizyon kanalları amaçlarına ulaştığında, herkes aynı eğitimi almış
olur.
Aynı zamanda aynı imgeleri de görür.
Gerçek yaşamın dokusu içine yedirilmiş nasihatler bilgeliğe
dönüşür.
2. Bölüm
Alfabenin İcadı
Alfabe, konuşmayı görsel bir edime dönüştürerek insan
bilincinde büyük bir sıçrama yaratmıştır.
Yazı, sözü söyleyeninden ayırarak onu incelenebilir bir
"nesne" (dil) haline getirmiştir.
İlk yazılar oyun ve dans gibi uçucu insan deneyimlerini
"sonsuz kılma" iddiası taşır.
Yazı, yalnızca dünyayı soyut düşünceye götürmekle...
kalmadı, aynı zamanda insanları... henüz meydana gelmemiş olayların tahmin
edilebileceği belirsiz bir zaman kavramına da hazırladı.
İbranice gibi Sami yazı sistemlerinde ünlüler bulunmadığı
için metne canlı insan sesini katma ve anlamı tamamlama görevi doğrudan okura
(hafam/yorumcu) düşer. Bu, okumayı ortak ve ontolojik bir kutsal eyleme
dönüştürür.
Yunan alfabesi ise ünlü harfleri ekleyerek sesi sabitlemiş,
yorumu metnin sonrasına bırakmıştır.
Okuma yazma bir ayrılışı zorunlu kılar. Çocuk harflerle
oynamaya başladığı anda etrafındaki nesnelere veda etmelidir.
Sözellikten okuryazarlığa geçiş, insan hayatında benlik
bilincinin ve yuvadan kopuşun/mesafe koymanın ilk adımıdır.
Okuryazarlık, bilen kişi ile bilinen gerçeklik arasında bir
mesafe koyar. Bu boşlukta eleştirel çözümleme ve özbilinç doğar.
Kaspar Hauser Vakası
Hauser birinci tekil şahsı ('ben') ender olarak kullanıyor
ya da hiç kullanmıyordu. Bunun sonucunda da kendisi bir kişilik olarak
siliniyor, geriye yalnızca bir nesne kalıyordu.
Yazı, sözü söyleyeninden ayırarak dili incelenebilir,
çözümlenebilir ve eleştirilebilir nesnel bir yapıya (teknolojiye) dönüştürür.
Sözlü kültürde düşünme ve konuşma eşzamanlıyken, yazılı
kültür kişinin metinle arasına mesafe koymasını sağlar. Bu mesafe; özdüşünsel
(özbilinçli) düşünmeyi, eleştirel bakışı ve insanın kendi içinde soyut bir
"iç uzam" (benlik) oluşturmasını tetikler.
Suçluluk, vicdan ve pişmanlık gibi kavramlar bu içsel metne
bırakılan kalıcı izlerdir.
3. Bölüm
Modern eğitim sistemi okuma-yazmayı aşırı ciddi bir kalıba
sokarak oyun ruhundan kopardı
Edebiyatın ve öykü anlatımının temeli oyun ve esnekliğe
dayanır.
Dil, nesneleri veya deneyimleri birebir yansıtmaz; onları
soyutlar ve kendi kurallarına göre yeniden düzenler.
Wittgenstein, söz ile dünya arasındaki köprünün zayıf
olduğunu, insanın deneyim ile onu anlama isteği arasındaki boşluğu
kapatamayacağını belirtir.
Dil ile dünya arasındaki "kopuş" / sembolizm, Dadaizm,
sürrealizm, yapısöküm, postmodernizm…
Bilmeceler ve şakalar, dilin tek anlamlı olmadığını, çifte
anlamlar ve belirsizlikler barındırdığını öğretir.
Mizah, birbiriyle uyumsuz gibi görünen ögelerin dilsel bir
bağlam içinde anlam kazanmasıyla doğar.
Kurmaca; yalan, gerçek ve edebiyatın birleştiği esnek bir
yapıdır.
Dilin özünde belirsizlik, metafor, esneklik ve oyun yatar.
Çocuklar dilin oyuncu ve esnek yapısıyla ilk kez anneleri
aracılığıyla tanışır. Bebek ile anne arasındaki bu iletişim (ritim, tonlama,
karşılıklı etkileşim), kuralcı ve rigid (katı) dil yapılarından uzaktır.
Modern okullar ve kreş yapıları, annenin bu oyuncu rolünü
ikame edemezler. Çocukların dille kurduğu bu organik ve esnek bağ koptuğunda,
okuryazarlık mekanik ve duygudan yoksun bir sürece dönüşür.
Kadınlar katı retorik kurallarına tabi olmadıkları için
dilin ritmine, esnekliğine ve değişime daha açık kalmış; toplumsal yaşamın ve
sohbetin canlılığını korumuşlardır.
Resmi retorik kulvarına girme imkânı bulunmayan kadınlar,
keskin öyküler, kara mizah ve acı iğnelemelerle kendilerine ait özgür bir
söylem alanı yaratmışlardır.
Grammar ve Glamour: Her iki kelime de Latince
"büyü" kökünden gelse de grammar (dilbilgisi) okuryazarlığa ve
kurallara; glamour (cezbetmek/kışkırtıcılık) ise sözelliğe ve esnekliğe
karşılık gelmiştir.
Geoffrey Chaucer
Geoffrey Chaucer, sözlü kültürün esnekliğini ve yerel dili
(vernacular) yazılı edebiyata taşıyarak İngiliz edebiyatının ilk "şakacı
yazarı" ve kurmaca (fiction) öncüsü olmuştur.
Geoffrey Chaucer, sözlü mizahı yazılı forma dökerek İngiliz
edebiyatında benlik ve karakter oluşumuna öncülük etmiştir.
Şakanın yazılı ortamda hedefini bulabilmesi için kurbanların
basit stereotipler olmaktan çıkıp bilince sahip, çok boyutlu karakterlere
dönüşmesi gerekmiştir. Bu durum, edebi kurgunun ve modern fıkranın gelişmesini
sağlamıştır.
Geoffrey Chaucer, edebiyatında (özellikle yerel dili öne
çıkarırken) mizah, şaka ve oyun unsurlarını kullanır.
Değirmencinin Öyküsü
Öyküdeki olay örgüsü (Alisoun, Nicholas, Absolon ve John
arasındaki şakalar/olaylar), mekanın katları (zeminden çatıya) ve kurgunun
sınırları arasında doğrudan bir paralellik taşır. Öyküdeki olaylar geliştikçe
karakterler mekanda ve kurguda sınırları aşarak sokakta (aynı düzlemde)
buluşur. Öykü anlatımı, kurgu ve mimari doğrudan "hacim" ve
"mekan" ile ilişkilidir.
Sanayileşme ve kurumsallaşma ile birlikte bireyler uzmanlara
ve kurumlara bağımlı hale gelip yerel bağımsızlıklarını yitirmişlerdir.
"Bir varmış bir yokmuş"
4. Bölüm
Televizyon ve bilgisayarlar, alfabetik metnin yarattığı
içsel uzamı ortadan kaldırarak onun yerine "ekran modelini"
yerleştirir.
Bu durum, içsel bir vicdan ve pişmanlık duygusu
geliştiremeyen genç nesiller yaratır.
İnsanlar arasındaki canlı konuşmalar yerini robotik, önceden
kestirilebilir ve kalıplaşmış ifadelere bırakmıştır.
Post-Cahillik
İçselleştirilmiş metnin ve okuryazarlığın kazandırdığı
empati, vicdan ve moral değerlerden mahrum yetişen yeni nesil
("post-cahiller"); yaptıkları şiddet, tecavüz ve cinayet eylemlerinde
hiçbir pişmanlık veya suçluluk hissetmemektedir.
Çocukları ekran karşısına oturtarak okuryazarlık
kazandırmaya çalışmak, onları medyanın okuryazarlık karşıtı dünyasına mahkum
etmek demektir. Teknoloji, insan ilişkisini ve evdeki bağları kopararak çocuğu
yalnızlaştırmakta ve cehaleti körüklemektedir.
12. yüzyılda Batı Avrupa’da okuryazarlığın yaygınlaşması,
sadece okuma-yazma bilenleri değil, toplumun tamamını kapsayan yeni bir ilişki
ağı yarattı. Yemin, şeref ve sözlü taahhütlerin yerini imzalı belgeler ve
tapular almış; bireysel sorumluluk ve mülkiyet kavramları yeniden
şekillenmiştir.
Geçmişte toplumun alfabeleştirilmesi gibi, günümüzde herkes
"bilgisayarlaştırılmaktadır."
Doğal, kuralları esnetilebilir ve hayal gücüne dayalı çocuk
oyunlarının yerini alan Nintendo ve video oyunları; kuralları uzaktaki anonim
programcılarca koyulmuş totaliter yapılar sunar. Çocuk bu oyunlarda kurucu bir
özgeye değil, programlanmış kurallara uyan pasif bir uygulayıcıya dönüşür.
Medya, izleyiciyi edilgen kılar ve gerçeklik duygusunu
saptırır. Popüler kültürdeki hayalet ve melek takıntısı, yitirilen "insan
özüne" duyulan özlemi yansıtır.
Yaşamın gerçek temeli teknolojinin ölçemediği, banda
kaydedemediği ve metalaştıramadığı unsurlarda yatar.
Toplum, bireyleri sorunların çözümünü uzmanlarda veya
teknolojik aygıtlarda aramaya koşullandırmıştır.
5. Bölüm
Çeteler
Okuryazarlıktan ve sözellikten yoksun kalan gençler,
"post-cehalet" dönemine girerek çetelerde yeni bir kabile yapısı
kurarlar.
Vicdan ve pişmanlık duygusu içselleştirilmediği için işlenen
cinayetler faillerce "kayıtsızlıkla" veya bir oyun gibi
algılanmaktadır.
Silah, kişiye sahte ve hızlı bir "güç/varlık"
hissi verir.
Çete, yapay bir aile işlevi görür; bireye yeni bir isim
(takma ad), kimlik, semboller (dövme, giyim, el işaretleri) ve aidiyet sağlar.
6. Bölüm
Eğitim
Education kelimesi
Latince kökenlidir ve temelde iki farklı Latince fiile dayanır.
Educere: E- (dışarı) ve
ducere (çekmek, liderlik etmek, yönlendirmek) kelimelerinin birleşimidir.
"Dışarı çekmek", "ortaya çıkarmak" veya "gizli olan
potansiyeli dışarı yönlendirmek" demektir.
Educare:
"Beslemek", "büyütmek", "yetiştirmek" veya
"çocuk bakmak" anlamına gelir.
Kurumların yaptığı şey ise educatio değil, docentia
(öğretme) veya instructiodur (talimat/ders verme).
19. yüzyıldan itibaren kadınların iş gücüne katılması, tıp
kurumlarının anne sütü yerine ticari bebek mamalarını ve biberonu teşvik
etmesiyle anne-bebek arasındaki o organik bağ kopmuştur.
Annenin evdeki rolünün azalmasıyla, çocuk yetiştirme işi tıp
uzmanlarına, elkitaplarına ve okul öncesi kurumlara devredilmiştir.
Okuryazarlık, 19. yüzyıl Amerika'sında sadece bir beceri
olmaktan çıkıp sınıf, ırk, ahlak ve otoriteyi içselleştirme aracı (bir meta)
haline gelmiştir. Okuma-yazma bilenler "ahlaklı ve elit", bilmeyenler
ise "düşük düzeyli" olarak kategorize edilmiştir.
Huckleberry Finn
Huck, dilbilgisi kurallarına uymayan ancak canlı, oyun dolu
ve akıcı bir dile sahiptir.
Huck için okuma-yazma öğrenmek, toplumun ve otoritenin (Dul
Bayan Douglas) dayattığı katı ahlak kurallarına boyun eğmektir.
Okuma-yazma bilmeyen köle Jim, Huck'a soyut ve kuramsal
derslerle değil, yaşantısal ve duygusal bağlar üzerinden (özür dileme sahnesi)
gerçek ahlakı, dostluğu ve sözünün eri olmayı öğretir.
"Normal"
sözcüğü, Latince marangoz gönyesi anlamına gelen normadan türemiştir. Öğretmen
okullarının amacı; öğrencileri düz bir çizgiye sokmak, gönyeden saptırmamak ve
toplumun geometrisine uygun "sağlam/düzgün yurttaşlar"
yetiştirmektir.
7. Bölüm
Okuryazarlık sadece sınıfta veya atölyede çözülebilecek
basit bir öğretim eksikliği değildir.
Gençlerin okulu terk etmesi, suça yönelmesi derin toplumsal
ve ekonomik eşitsizliklere verdikleri tepkinin bir sonucudur.
Çeteler; argo, küfür ve jargon üzerinden kendi
kapalılıklarını ve güçlerini oluşturan, yalnızca sözlü (asla öğretilmeyen)
diller yaratırlar. Egemen okuryazar kültür bu barikatı aşamaz.
Çocukları 2-3 yaşında okuma-yazmaya zorlamak okuryazarlığı
geliştirmez, aksine tıkar. Çocukların önce dinleme, konuşma, oyun, hayal gücü
ve masallarla sözel temellerini sağlamlaştırması gerekir.
İlkokuldan üniversiteye kadar şarkı, dans, oyun, masal
anlatımı ve hitabet gibi sözlü sanatlara öncelik verilmelidir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder