30 Eylül 2024 Pazartesi

Barry Sanders - Kahkahanın Zaferi - Notlar

Barry Sanders - Kahkahanın Zaferi - Notlar

Yıkıcı Tarih Olarak Gülme

Sudden Glory, Laughter as Subversive History

Mütercim: Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınları, 2001

 


Önsöz

En güçlü ve tehditkar kahkahalar, kendilerine yazı yazma olanağı tanınmamış sıradan yurttaşlardan, köylülerden ve kadınlardan gelmiştir.

O kahkahalar uçup gitse de, tarih boyunca otoritenin gülmeye karşı takındığı yasakçı ve eleştirel tutumların izi sürülebilir.

Tarih sadece resmi belgeler üzerinden değil, yeraltında kalmış bu "karnavalcı" toplumsal neşenin izi sürülerek okunmalıdır.

 

Ağır Okuma (Pendere)

Latince "tartmak, asılı durmak" anlamındaki pendere kökünden gelen bu okuma biçimi; metne ve sözcüklere büyük bir ciddiyetle, ağırlığını tartarak ancak bir oyun ve zarafet duygusuyla yaklaşmayı gerektirir.

 

Kitap doğrudan edebi bir tür olan "komedi"yi değil, okuryazarlık kültürüyle doğrudan bağlantılı olan "gülme" eylemini ve "esprileri" merkeze alır. Kenan diyarından başlar; Antik Yunan, Roma ve Chaucer dönemi İngiltere'sine uğrar. Rönesans ve Aydınlanma dönemindeki siyasi ve otoriter baskıları inceleyerek çağdaş komedinin ustalarından Lenny Bruce değerlendirmesiyle sona erer.

 

Giriş

Başlangıçta Gülme vardı.

Mısır yaratılış efsanesinde Tanrı dünyayı sözle değil, kahkahayla yaratmıştır. Yahudi-Hristiyan geleneğinde ise Tanrı'nın ağırbaşlı soluğu (ruach) ön plandadır.

 

Bebeğin dünyaya gözlerini açtıktan bir süre sonra (4. veya 40. gün) ilk kez gülmesi, antik dünya anlayışında insanın ruhsal yolculuğunun başlangıcı sayılır. Aristoteles insanın özünü bu yetiyle tanımlayarak onu "animal ridens" (gülen hayvan) olarak adlandırmıştır.

 

Gülmenin kökeni; beklenmedik durumlar, tökezlemeler ve sakarlıklar karşısında verilen tepkilerde yatar.

Tökezleyenlerden aldığımız zevk, havayı eşelerken uygun hareketleri bulamayışlarından değil, her tür hareketin ani, coşku verici yokluğuna tanık olmanın ayrıcalığından kaynaklanır.

 

Toplumsal normlar, dürtülerimizi (aşırı yemek yemek, öfkelenmek, kaçmak) dizginlememizi ve sürekli "dik durmamızı" gerektirir.

Gülme, bu toplumsal baskıdan ve beden kontrolünden anlık bir kurtuluş ("postu serme") sağlar.

Başkasının düşmesi veya tökezlemesi, bireye üstünlük duygusu ve sosyal merdivende yükselme hissi verir.

 

Bir kahkaha; hiçbir silahın yapamadığını yaparak zorbaların tehditlerini, saçma dogmaları ve baskıcı rejimleri (Çekoslovakya örneğindeki gibi) tek bir darbede darmadağın edebilir.

Gülme, nesneyi/otoriteyi yakına çekerek korkuyu yok eder.

 

Bebeğin gülüşü, yaşamın ağırlığını hafifletip aileye varoluşsal bir neşe ve esriklik sunar.

 

Batı'daki mizah ve gülme tarihi; elit, eğitimli erkek yazarların (Yunanca ve Okumuş Latincesi aracılığıyla) belirlediği kuralcı ve biçimsel kalıplarla şekillenmiştir.

Modern espri; elit/eril hitabet dünyası ile kadın ve köylü sınıfına ait halk dili/sözlü anlatı dünyasının çarpışmasından doğmuştur.

 

Erkekler biçimsel kurallara sığınarak mizahı zırhlandırırken, kadınlar halk dilinin canlılığından ve doğaçlama ruhundan beslenmiştir.

 

Edebiyat; katı kurallardan, gramerden ve yoğun okuryazarlıktan ziyade; oyun, şakacı konuşmalar ve günlük yaşamın neşesinden türemiştir.

 

Dil; gerçekliği birebir yansıtmada yetersiz kalır (Wittgenstein). Sözcükler ile temsil ettikleri şeyler arasındaki bu çatlak ve uyumsuzluk, mizahın ve kahkahanın doğduğu yerdir.

Dilin ötesindeki gerçekliği fark etmek, mantığı kesintiye uğratarak esprinin ve kahkahanın önünü açar.

 

Gülme; hiçbir eğitime, dilbilgisi kuralına veya çeviriye ihtiyaç duymayan, insanlığın kök-ifadesidir.

 

Gülme, geleceğe ve yaşama dair en üst düzey umut vaadidir (Nietzsche). Toplumsal engelleri yıkarak bireyler arasında hızlı ve doğrudan bir bağ kurar.

 

Yahudiler: "Kutsal Hoşnutsuzluk"

Gülmeyle ağlama ikiz kardeştir, ikisi de tek yoğun histen doğmuştur; bu yoğunluk da, yapay kategori ve ayrımları eşzamanlı gülme-ağlama duygusunun çözeltisi içinde eritir.

 

Duyguların kesin sınırlarla ayrılması okuryazarlıkla başlamıştır.

 

Tarih boyunca neşe ile hüzün iç içe var olmuş; tiyatro, mitler ve bahar şenlikleri bu duygusal karmaşıklığı kutlamıştır. (Tiyatro salonlarını süsleyen zıt iki maske)

 

Ras Şamra Tabletleri

Kuzey Suriye'de bulunan çiviyazılı tabletler, doğanın ölümü ve yeniden doğuşunun aynı anda ağlama ve gülmeyle kutlandığını kanıtlar.

 

Ras Şamra'daki mevsimsel döngüsel duyguların izleri Yahudi ibadetlerinde ve dinsel sembollerde yaşamaya devam eder.

Şofar'ı çalan kişi geleneksel olarak iki farklı nota seslendirir. Uzun, keskin ilk notayla yakınmalı bir ağlamayı taklit etmek amacındadır; bir dizi hızlı, kısa notadan oluşan öteki sesle de apansız boşalıveren bir kahkahayı canlandırmayı amaçlar.

 

Sara'nın olayı dile getirişi (ilerlemiş yaşında hamile kalması) Eski Ahit'te neşeli gülmenin tek örneğini oluşturur.

Yişçak (İshak), Tanrı'nın gülme armağanının ete kemiğe bürünmesidir.

 

Gülme bizi dünyaya getirebiliyorsa, dünyadan çekip alabilir de.

 

Yahudi şeriatı ve Tora okuması, gelişigüzel veya keyfi bir okumaya imkan tanımayan, sınırları ve zamanı takvimle kesin olarak belirlenmiş yüksek, törensel bir kategoridir.

Yahudi şeriatı cemaatin Tevrat'ın yalnızca belirli, önceden saptanmış bölümlerini dinlemesine izin verir, o da yılın belli günlerinde.

Tora, eğiten, öğreten ve ahlaki bir yaşamın çerçevesini çizen değişmez bir tona sahiptir.

 

Tora tomarı, belirli ritüeller ve katı muhafaza şartları altında saklanır ve okunur.

 

İbranicede ünlü harflerin bulunmayışı, okuma edimini basit bir metin takibinden çıkararak, okurun soluğuyla metne hayat verdiği yaratıcı ve yorumlayıcı bir sürece dönüştürür.

Okur her yazılı harfi yüksek sesle okumak, her harfe yaşam verirken kendi soluğunu eklemek yoluyla ünlüleri -sözcüğün gerçek anlamıyla 'sesi'- eklemelidir... Bu usulle okuma, Tanrı'nın Adem'in kuru kemiklerine hava üflemesi ve mucizevi bir biçimde yaşamı yaratması edimini, bu çok önemli edimi yineler.

 

Midraş okuma yöntemi, kutsal metne ve daha önceki okumalara yorumlar ve eklemeler getiren tartışmacı, gözden geçirici, düzeltici bir okuma yöntemidir... Bu sonsuz okuma, Yahudi kimliğinin en başta gelen güvencesini temsil eder.

 

Gülme, kutsal okumanın getirdiği ciddiyeti ve düzeni tehdit eden bozguncu bir güçtür.

Hahamlar doğrudan gülüşe hoşgörüyle bakmadıkları için, Yahudiler ironi ve yergiyi kusursuz silahlar olarak görmüşlerdir.

 

Yaradılışın İkinci Günü

Yaradılış öyküsünde ikinci gün, büyük bir üzüntü ve ağlamanın egemen olması nedeniyle, Tanrı'nın bir hafta süren uğraşlarının en çetin ve en dikkat çekici bölümünü oluşturur. Öteki her günün sonunda Tanrı memnuniyetini 'Ve iyi olduğunu gördü' sözüyle dile getirir. Ama, inanılmaz biçimde, ikinci gün bu sözü etmez.

Ağlamanın vakti var ve gülmenin vakti var.

 

Antikçağ Dünyası: Gülmenin Tanrısal Kökeni

Antik Yunan ve Ahd-i Atîk (Eski Ahit) geleneklerinde gülme, insanlara tanrısal bir armağan olarak iner. Ancak Yunan dünyasına geçildiğinde gülmenin niteliği ve aktarıcısı belirgin biçimde değişir.

 

Antik Yunan’da kadın ya Prometheus öyküsündeki gibi bir esprinin nesnesine ya da Pandora gibi şakanın başlatıcısına (kurban/kurban edici) indirgenmiştir.

Gülme; erkeklerin elinde biçimlendirilen, silah olarak kullanılan eril bir aygıta dönüşür.

Bastırılan köylüler ve kadınlar, bu güce hidrolik yasalarına benzer şekilde karnaval, şenlik ve halk kutlamaları (yeraltı hareketleri) aracılığıyla ulaşır. Bastırılan gülme, otoriteyi ve toplumsal düzeni altüst eden yıkıcı bir kahkahayla dışarı taşar.

 

Aristoteles'e göre beden, kendini gülme aracılığıyla düzenler. Bebek uyanıkken ilk kez güldüğünde tam anlamıyla insan olur ve ruha can gelir.

 

Hiç gülemeyen ya da aşırı ciddi kişiler melankolik, soğuk ve bütünleştirici ateşten yoksun sayılırlar. Gülemeyen insan (agelaste) gerçeklikle oyunbaz temasını yitirir ve asla bireyselleşemez.

 

Neşeli Gülme ve Aşağılayıcı Gülme

Gelao / Gelos (Neşeli Gülme): Işık ve havayla bağdaştırılan, katıksız neşe, dostluk (eutrapelia) ve tanrısal kaynaşma içeren gülmedir.

 

Asbestos / Caustic (Aşağılayıcı / Alaycı Gülme): Ateş öğesiyle bağlantılıdır; yakıcı, dindirilemez, yıkıcı bir güce sahiptir.

 

Hephaistos ve Prometheus ateşle, zanaatla ve hileyle doğrudan ilişkilidir. Her ikisi de zekalarını bir kurgu veya aldatmaca biçiminde kullanarak düzeni sarsarlar.

Hephaistos, başlangıçta topallığı yüzünden tanrıların maskarası olup alay konusu olurken; daha sonra demircilik zanaatını kullanarak karısı Aphrodite ile Ares'i madeni bir ağla tuzağa düşürür. Böylece alaycı gülmeyi kontrol etmeyi öğrenir ve tanrıları kendi kurduğu şakaya güldürerek intikamını alır.

 

Ateş olgunlaştırır (pişmek). Aşağılayıcı gülme de ateş gibidir; kurbanını "pişirir", onu acı ve öfke yoluyla içgörüye ve olgunluğa zorlar.

 

Alaycı gülme; sıcaklık, çatışma ve savaşımdan beslenir. Roman ve tiyatro gibi yüksek dramaya sahip anlatıların ideal itici gücüdür.

Ateş (veya yakıcı gülüş), keskin zekâ gerektirir. Prometheus onu çalmış, Hephaistos ise demirci ocağında eğitip biçimlendirmiştir. Demirci gibi usta bir yazar da aşırı sıcağı aşırı soğukla (karşıtları) buluşturarak kalıcı sanat eserleri yaratır.

 

Alaycı gülme bir pharmakondır (hem ilaç hem zehir/yıkım). Doğru dozda kullanıldığında arındırır; aşırıya kaçtığında yok eder.

 

Antik Yunan tıbbında gülme sağlık (hele) ve kan (haema/aetho - yanıyorum) ile ilişkilendirilmiştir.

 

Klasik ve Orta Çağ anlayışında (Plinius, İsidorus, Bartholomaeus) dalak, en koyu ve pis kanı süzüp saflaştırarak insanı gülmeye ve neşeye yönlendiren ana organdır.

 

Soytarı / Aptalı oynar ama son derece keskin bir zekaya sahiptir. Sözleriyle eğitir, arındırır ve yargılar.

 

Aşırı ciddiyet katılığa, aşırı neşe hafifliğe yol açar. Gülme, ciddiyeti dengeleyen bir araçtır.

 

Yunan Filozofları: Alay öldürür

Modern gülme ve mizah kültürünün temelleri Antik Yunan’da atılmıştır. Homeros’tan itibaren gülme, tanrısal ile insani olan arasında bir köprü olarak görülmüştür.

 

Yahudi geleneğinde gülme daha çok sakınılan, denetim altında tutulması gereken ve ilahi authority'ye (yetkeye) karşı tehlikeli bir unsur olarak görülürken; Yunanlılar gülmeyi doğrudan çözümlemiş, onu toplumsal bir güç ve hizaya getirme (ıslah) aracı olarak sistemleştirmişlerdir.

 

Gorgias: Rakibinizin ciddiliğini şakayla, şakalarını da ciddi olunarak öldürün. mizah, muhatabını etkisiz hale getirmenin en kestirme yoludur.

 

Sokrates, gülmeyi yemeğe lezzet katan ama açık yaraya basıldığında can yakan tuza benzetir (ölçülü kullanım önemli).

 

Platon: Kontrolsüz gülme otoriteyi sarsar, toplumsal düzeni bozabilir. Bu yüzden Devlet ve Yasalar yapıtlarında aşırı gülmeyi, devlet adamlarının ve tanrıların hafifmeşrep bir şekilde gülmesini yasaklar.

 

Philebos diyaloğunda Sokrates, insanların gülünç duruma düşme nedenini Delphoi tapınağındaki "kendini bil" ilkesinin zıttı olan "kendini bilmeme" hallerine bağlar. İnsanlar kendilerini olduklarından daha zengin, daha güçlü veya daha zeki sandıklarında gülünç olurlar.

 

Başkalarının (özellikle dostların veya üsttekilerin) bu eksikliklerine ve başarısızlıklarına güldüğümüzde elde ettiğimiz haz, kökenini haset (phthonos) duygusundan alır.

Gülmek, muhatabın çöküşünü izleyerek üstünlük hissetme arzusunun örtük bir tatminidir.

 

Aristoteles, canlıların doğasını incelerken gülmeyi biyolojik/fiziksel olarak gıdıklanma ve hassasiyetle ilişkilendirir.

Nikomakhos'a Etik’te mutluluğa giden yolda ciddi uğraşların hafiflik/eğlence olmaksızın sürdürülemeyeceğini savunur. Sanat ve komedya, toplumun içindeki zararlı haset ve alay etme dürtüsünü sahnedeki taklitler üzerinden arındıran bir katarsis (ruhsal arınma) mekanizması işlevi görür.

 

Aristoteles’e göre gerçek yaşamdaki duygular kontrolsüz ve tehlikelidir. Tiyatro sahnesi ise kaotik duyguların yönlendirildiği ve toplumsal edep/düzen kurallarının öğretildiği bir okul işlevi görür.

 

Aristophanes halkın isyankar ruhuna ve karnaval mantığına hitap ederken, Aristoteles düzen ve otoritenin yanındadır.

 

Herkesi alaya alan, kurbanına acı verme pahasına milleti güldürmeye çalışan kişi gülmenin kölesi olur (soytarı).

 

Aristoteles, Retorik’te ironiyi maskaralıktan ziyade "kibar insana" yakıştırır. Çünkü ironik insan başkalarını değil, kendi zekasını eğlendirmek için hareket eder. Bununla birlikte ironi küçümseyici bir nitelik de taşıdığı için, hitabette ancak rakibi zihinsel olarak etkisiz hale getirecek "son çare bir silah" olarak kullanılmalıdır.

 

Hatipler ve Kurmacanın Başlangıcı

Antik dünya, alaycı gülüşün tek bir fiziksel yara açmadan insanı veya yöneticiyi yok edebilecek yıkıcı bir güce sahip olduğunu biliyordu. Bu yüzden Platon, Stoacılar ve hatipler alayın bu kontrolden çıkabilecek gücünü denetim altına almaya ve hitabet sanatı aracılığıyla "toplumun esenliği" için ehilleştirmeye çalışmışlardır.

 

Stoacılar ve Kinikler ciddi konuların mizahla harmanlanarak sunulması durumunda toplum tarafından daha kolay benimseneceğini savunmuşlardır.

 

Cicero ve dönemin hatipleri, mizahı son derece kuramsal ve disiplinli bir alana çekerek elit bir aristokratik kültürün parçası haline getirmişlerdir. Sıradan halkın (köylülerin, zanaatkarların) sokaktaki, meyhanedeki kendiliğinden, kontrolsüz ve müstehcen mizahı ise dışlanmış; bu durum kaba mizah ile rafine nükte arasında derin bir sınıfsal uçurum yaratmıştır.

 

Cicero

Cicero, De Oratore yapıtında mizahı iki temel kategoriye ayırarak modern yazınsal espri ve kurmacanın temellerini atmıştır

 

Dicacitas (Şaka / İğneleyici Espri) / In verbo (sözlü), kısa süreli, anlık çakan parlak kılıç darbeleri veya oklar (aculei) gibidir.

Dinleyicide şaşkınlık ve hayranlık uyandırır. İğneleyicidir, yıkıcı ve saldırgandır.

 

Facetiae (İroni / Nükteli Anlatı) / De re (olgusal), zamana yayılan, hikaye etmeye dayalı neşeli ve hafif öykücüklerdir.

Karakter, konuşma tarzı ve jestlerin taklididir (depravata imitatione - karikatürleştirme). Dinleyicide inandırıcılık ve gerçeğe benzerlik hissi yaratır.

 

Cicero mizahı kurgu/yalan ile birleştirmiştir. Gerçeklikten ziyade inandırıcılık (gerçeğe benzerlik) ölçüt haline gelmiş; bu gelenek Petrarca’dan Chaucer’a, Boccaccio’dan Mark Twain’e uzanan hikaye anlatıcılığı/roman geleneğinin temelini oluşturmuştur.

 

Komedya ve tragedya biçimleri çökerken, gezgin oyuncular (mimler, pantomimler) Antik Çağ’ın nükte birikimini Orta Çağ’a taşımışlardır. Bu aktarım Fransa’da gestes, Almanya’da Schwanke, İngiltere’de facetiae biçimini almış; modern yazarın ve sokağın karnaval kültürünün doğrudan öncüsü olmuşlardır.

 

Bu neşeli ve özgürleşmeci yeraltı gülüşü, geç Antik Çağ’da Hıristiyan Kilise Babalarının sert duvarına çarpmıştır.

 

Ortaçağ Yaşamı ve Gülme

Orta Çağ kozmolojisinde insan varoluşu ve duygusal tepkiler uzamsal/manevi üçlü bir yapıya bölünmüştür: Cehennem, Cennet ve yeryüzü

 

Cehennem (Aşağı / Poena): Günahkârların ve düşmüş meleklerin yeridir. Buradaki temel duygusal tepki kesintisiz ağlama ve gözyaşıdır. Günahın ağırlığı ruhu aşağı çeker; gözyaşları cehennem ateşini söndürmeye yetmez.

 

Cennet (Yukarı / Patria): Ruhun öz vatanıdır. Tensel bağlardan kurtulan ruh ağırlığını kaybeder, hafiflik kazanır ve saf hava (pneuma) haline gelir. Cennet, doğası gereği mutlak neşe ve ruhsal gülmeyle yankılanır. Metinde geçen contemptus mundi (dünyayı küçümseme/aşağılama) geleneğinde (Dante, Boccaccio, Chaucer’ın Troilus’u) cennete yükselen ruh, dünyevi hırsların boşunallığına son ve en bilge kahkahasını atar.

 

Yeryüzü (Arayüz): Gülme ile ağlamanın üstünlük mücadelesi verdiği sınav alanıdır.

 

Kilise, yeryüzünde ciddiyeti ve kederi savunmuş; gülmeyi doğrudan bir kibir, dünyevileşme ve Tanrı’dan kopuş göstergesi olarak kodlamıştır.

 

Kapadokyalı Basileios (Mektup 22): Hıristiyanın şaka yapmasını, gülmesini ve espri yapanlarla muhatap olmasını tamamen yasaklar.

 

Gezginler, jonglörler ve akrobatlar sokağa neşeyi taşımış; hatta halk masallarında öteki dünyadaki ruhlar için Aziz Petrus’la kumar oynayan jonglör figürleri yer almıştır.

Ciddiyetin baskısını kırmak ve cemaatin dikkatini canlı tutmak için vaizler vaazlarına exemplum adı verilen matrak ve açık saçık kısa öyküler eklemişlerdir (İngiltere).

 

Düşüş (günah) olgusu, "sözü işitmek" yerine "görmeyi" öne çıkarmakla başlar. Gülme de bu görsellik ve dünyevi algıyla ilişkilendirildiğinden, İsa'nın "Söz" olarak asla gülemeyeceği savunulmuştur (Jacques Ellul).

 

Mikhail Bakhtin, Huizinga ve Natalie Zemon Davis'in vurguladığı üzere; parodi, mizah ve karnaval ruhu, halk için resmi otoriteden ve cehennem korkusundan kaçış sağlayan, sivil ve özgürleştirici bir "ikinci aydınlanma" işlevi görmüştür.

 

Karnaval

Halkın öfkesini geçici olarak boşaltarak mevcut düzenin ve iktidarın daha kolay yönetmesini sağlar.

İnsanlara anarşik ve hiyerarşisiz bir dünyayı tattırarak kurulu düzenin "gizini çözer", toplumsal/siyasal eleştiri imkânı sunar.

Karnaval, resmi kültürün katı kategorilerine karşı geçici de olsa hiyerarşisiz bir yaşam sunarak hayatı katlanılır kılar.

 

Karnaval, toplumsal yapının akışkanlaştığı bir "geçiş/eşik" anıdır. Bu anlarda köylüler kral, rahipler soytarı olabilir.

 

Karnaval ve gülme, insanın üzerine çöken disiplin, cehennem ve ölüm korkusuna karşı bir savunma mekanizmasıdır.

En karanlık trajedilerde bile mizah, insan alt bilincinin hayatta kalmasını ve geleceğe dönük bir umut/altın çağ tasarımı korumasını sağlar.

 

İlk Can Alıcı Espri Chaucer'dan

Chaucer’ın Değirmenci'nin Hikâyesi

Antikçağ'da (İlyada) tanrısal bir ceza, yıkıcı bir "gazap/öç alma" arzusu olan menin, Ortaçağ'ın sonlarında Chaucer’ın elinde toplumsal olarak kabul edilebilir, fiziksel şiddetten arınmış "sözel bir espriye" ve "nükteye" dönüşür.

(Menin (Μνις): Akhilleus’un yıkıcı, tanrılara meydan okuyan "öfkesi/gazabı" ve öç alma arzusu.)

 

"Değirmenci'nin Hikâyesi", kaba bir şakalaşma olmanın ötesinde, fiziksel darbe yerine "anahtar sözcüklerle" kurbanın ruhunu/duygusunu hedef alan ilk kurgusal espridir.

Değirmenci: Şişman, kabadayı, coşkulu, kuralları yıkan ve aşırılığı temsil eden taraftır.

Kahya: Sıska, cimri, kısıtlayıcı, düzeni ve kuralları hatırlatan taraftır. İkisi arasındaki çekişme, Ortaçağ yaşamının ve hikâye anlatma çarkının temel itici gücüdür (agon).

(Agon: İki karşıt gücün veya karakterin (örn. Değirmenci ile Kahya) anlatıyı sürükleyen temel mücadelesi/çatışması.)

 

Kahkaha, Ortaçağ insanına en güçlü özgürlük hissini veren eşik anıdır.

Karnaval ruhu; Kilise'nin, kuralların ve Ölüm/Hesap Günü gibi mutlak korkuların üzerindeki baskısını bir anlığına kaldırır.

Kurgudaki ciddiyet ile oyunbazlığın, Şişman ile Sıska’nın mücadelesi tek bir otoriter sesi zayıflatır. Bu durum okura/dinleyiciye eleştirel bir mesafe ve özgürlük kazandırır.

 

Şövalye’nin son derece ciddi ve neşesiz hikâyesinin ardından sarhoş Değirmenci araya girer. Yaşlı ve kıskanç marangoz John ile genç karısı Alisoun’un hikâyesini anlatarak, marangoz olan hacı adayı Kahya’dan öç almaya karar verir.

Alisoun, evlerindeki genç öğrenci Nicholas ile birlikte olur. Nicholas, yaşlı John’u "İkinci Nuh Tufanı geliyor" diye kandırır ve çatıya asılı küvetlerde uyumasını sağlar.

Alisoun’a talip olan rahip Absalom pencereye gelip öpücük ister. Alisoun pencereden kalçasını çıkarır, Absalom fark etmeden orayı öper ve edebiyattaki ilk yazılı insan kahkahası duyulur ("Teehee!").

Aşağılanan Absalom kızgın demirle geri döner. Bu kez şakaya Nicholas katılır ve pencereden osurur. Absalom kızgın demiri Nicholas’ın kalçasına basar. Nicholas'ın "İmdat! Su! Su!" çığlığını duyan John, tufan geldi sanıp küvetin ipini keser ve 3. kattan sokağa düşer. Bütün kasaba sokağa dökülür; herkes eşitlenir ve gülünç duruma düşer.

 

Chaucer’ın "Değirmenci’nin Hikâyesi", rastgele bir şaka değil; katlar (zemin, birinci kat, çatı) ve karakter hareketleriyle özenle kurgulanmış mimari bir projedir.

 

Espri, yapan kişiyi (Değirmenci) topluluk önünde zekasıyla yüceltirken, kurbanı (Kahya) alçaltır (humiliate / toprağa/humus'a gömer). Kurbanın toplum içinde hayatta kalmasının tek yolu ise intikam hırsına kapılmayıp şakaya gülmek ve bağışlayıcı görünmektir. Bu süreç, tarafları eşitler ve geçici de olsa bir adalet sağlayan yeni bir "cemaat" (communitas) ruhu yaratır.

 

Espri yapmak ile hikaye anlatmak/yazarlık ikiz kardeşlerdir. Dil, doğası gereği nesnel gerçekliği tam yansıtamaz; bu yüzden kendisi bir "mizah biçimidir".

 

Punch Line (Can Alıcı Nükte): Kökeni Commedia dell'Arte'deki Punchinello (Kukla Punch) figürüne dayanan, anlatıdaki gülme yükünü bir anda boşaltan ve kurbanın simgesel ölümünü sağlayan son vurucu söz/kesit.

 

Freytag Üçgeni: Giriş, yükselen eylem, doruk noktası, düşen eylem ve çözülmeden oluşan Klasik dramatik/öyküsel kurgu şeması.

 

Invidia (Haset / Yan bakma): Ruhun en zararlı hastalığı.

 

Caritas: Hıristiyanlıktaki koşulsuz sevgi ve bağışlayıcılık. Mizah, Invidia'yı Caritas'a dönüştürür.

 

Humiliate (Aşağılamak): Etimolojik olarak humus (toprak, pislik) kökünden gelir; kurbanı simgesel olarak toprağa/yerin dibine sokma eylemi.

 

Espri, dili ve kuralları bir denetim aracı olarak kullanan otoritenin (İmparatorun) aslında dayandığı zeminin boşluğunu açığa çıkarır. Otorite yalnızca kurallarla yönettiği için, esprinin yarattığı çatlak bu kuralları hedef alır ve düzeni altüst etme gücü sunar.

 

İnsanın kendi dışına çıkıp kendisini gözlemlemeye başladığı ilk öz-bilinç anı bir kahkahayla (mesafe alma tutumuyla) başlar.

 

Georges Bataille: Dünyanın ve insanın ulaşılamaz niteliği karşısında, bilginin yetersiz kaldığı yerde gülme devreye girer. Bizi aydınlatan ve neşeyle dolduran şey, bu bilinemezliğin kendisidir.

 

Aman Hava Kaçmasın Ya Da Son Gülen Rönesans

Kilise ve Püriten anlayış; gürültülü gülmeyi ve osurmayı, beden içindeki pürüzsüz hava dolaşımını yasa dışı biçimde kesen birer "küfür/saygısızlık" edimi olarak görmüştür. Bu nedenle vaazlardaki mizahi unsurlar (exempla), dinsel burleskler ve sokak gösterileri yasaklanmıştır.

 

Tüm baskılara rağmen "köylünün toprak gülüşü" yeraltına çekilerek varlığını sürdürmüştür.

Rabelais'nin Gargantua ve Pantagruel eseri, bu devrimci halk gülüşünün anıtıdır.

 

Püritenlerin yeraltına ittiği gülme, zihinden bedenin "alt katmanına" (mide, üreme organları, dışkılama) kaymıştır. Karnaval gülüşü resmi hiyerarşileri altüst eder.

Kilise, Büyük Perhiz kısıtlamaları ve sindirim sistemini denetleme (dışkılamayı ve bedensel taşkınlığı azaltma) yoluyla karnaval neşesini sınırlamaya çalışmıştır.

 

Yahudi anlayışında soluk (nesama ve ruach) Tanrı'nın Adem'e üflediği kutsal bir yaşam kaynağıdır. Tora okunurken harflere soluk katılması gibi, soluk her zaman kutsallığını koruyan doğrudan bir canlılık simgesidir.

 

Adem ve Havva'nın kovuluşu, soluma ve yeme eylemlerinin dinsel şemasıdır. Tanrı'nın üflediği ebedi soluk (ruach / nesama), düşüşten sonra insan için geri ödenmesi gereken geçici bir ödünçe dönüşür.

 

Hıristiyanlık: Kutsallığı soluk üzerinden tanımlar ve kilise soluğu sıkı denetime alır. Yiyecek tarafında ise transubstantiation (ekmek ve şarabın İsa’nın bedenine/kanına tözsel dönüşümü) odaklıdır.

 

Yahudilik: Soluğu baştan itibaren doğrudan kutsal saydığı için onu ekstra denetleme gereği duymaz; ancak bedene giren yiyeceğin kutsallığını korumak adına son derece katı perhiz ve koşer yasaları geliştirir.

 

Tudor ve Stuart dönemlerinde halk ve köylüler; yozlaşmış ruhban sınıfını ve resmi kiliseyi hedef alan sözde vaftiz törenleri düzenlemiştir.

 

Oxford ve Cambridge’deki üniversiteliler, yıllık akademik törenlerde rektörleri ve profesörleri halkın önünde açıkça ve kaba bir dille rezil ederlerdi.

 

Fool (soytarı) sözcüğü Latince körük (follem) kökünden gelir. Dilsel olarak havanın bastırıldığı saray dünyasında soytarı, kralın adeta "resmi akciğeri" işlevini görür; kral adına "sıcak hava" (mizah) salarak iktidarın saygınlığını korur.

 

Castiglione'ye göre saraylı; kılıç kullanmaktan konuşmaya kadar her şeyi zahmetsiz, zahmetsizce öğrenilmiş ve doğasının bir parçasıymış gibi şık bir rahatlıkla (sprezzatura) yapmalıdır.

 

On altıncı yüzyıl İtalya'sında "sunum" her şeydir. Espri yapma ve alay etme sanatı (facezie), saraylıya baskın kurnazlık yeteneği kazandırır. Eğitimsiz görünüp gerektiğinde şaşmaz bir hüner sergilemek, rakiplerin hamlelerini ve tuzaklarını tek bir espriyle tamamen çökertmeyi sağlar.

 

Aristokrasi ve Püriten düşünce, zamanla bedensel kusurlara, zeka geriliği olanlara, azınlıklara veya talihsizliklere gülmeyi "kaba ve barbarca" bularak reddetmiştir.

İncelikli, sessiz ve kontrollü kalmak üst sınıfların/seçilmişlerin; yüksek sesle gülmek ve grotesk şakalar yapmak ise dışlanan avamın/halkın bir özelliği haline gelmiştir.

 

Baskılandıkça gülmek, devlete ve resmi otoriteye karşı devrimci bir tutuma dönüşür.

 

Erasmus’un De civilitate morum puerilium (1530) eseriyle birlikte Batı’da "incelik" (civility) kavramı egemen olmuştur. İç dünyayı kilise denetlerken, dış bedensel tutum ve jestleri eğitmek inceliğin temel koşulu olmuştur.

 

Rahatsız; Rahatsız Ama Hasta Değil

On sekizinci yüzyılda düzen, kitle (mass) ve tekbiçimlilik ısrarı, bireyselliği ve Aristoteles'in insanı hayvanlardan ayıran en temel özellik olarak gördüğü gülmeyi ortadan kaldırmıştır.

 

Doğrudan ve yüksek sesle gülmenin toplumsal adaba aykırı sayılmasıyla birlikte, mizah zihinsel bir boyuta taşınmış; yerini ironi, yergi ve nükteye (wit) bırakmıştır.

İroni ve yergi, bedenin değil zihnin gülüşüdür. Gerçek bir kahkaha fırtınası ya da devrimci bir kargaşa yaratmaz; aksine yerleşik düzeni yıkmayı değil, reform yoluyla korumayı hedefler.

İroni, iyi bir okuryazarlık ve kavrayış gerektirir. Sadece eğitimli, seçkin ve "bilenler" grubuna (eiron) hitap eder; toplumsal hiyerarşiyi ve var olan iktidar ilişkilerini pekiştirir.

 

18. yüzyılda dergilerin yaygınlaşmasıyla okuryazarlık orta sınıfa ve zanaatkarlara kadar yayılmıştır.

Okuryazarlık, insanları düzeni yıkmak veya devirmek yerine eleştirmeye, akıl yürütmeye ve tartışmaya yöneltmiştir. Böylece sokaktaki kaba, karnavalesk gülme ve aşırılıklar inceltilerek zararsız, "sakınımlı" (ölçülü) bir nükteye dönüştürülmüştür.

 

Aydınlanma'nın soyut akılcılığı, karnavalın ikircikli ve özgürleştirici doğasını bastırmıştır. William Blake gibi yazarlar, hayatı olumlayan o keskin ve gerçek kahkaha gücünün ancak alt katmandaki bu "aşırılıkta" bulunabileceğini savunmuştur.

 

William Blake, insanları "kitlesel uykudan uyanmaya" çağıran; ahlakçıların baskısından uzak, özgür ve tutkulu bir yaşamı savunan bir öncüdür.

 

Nietzsche, Blake'in izinden giderek "aşırılığın felsefesini" yapmıştır. Gülmeyi benliğin en canlı anlatımı ve gücün olumlanması olarak görmüştür. Yerleşik ahlakı ve gelenekleri tersyüz ederek, zincire vurulmamış ve biçim bozucu (karikatürize) gülmeyle insanın mutlak özgürleşebileceğini savunmuştur.

 

Freud'a göre espri; katı, yargılayıcı ve kısıtlayıcı üstbenliği (süper-ego) geçici olarak devre dışı bırakır. Böylece bireye, toplumsal yasaları ve kısıtlamaları ihlal ederek bedelsiz bir haz ve özgürlük alanı açar.

 

19. yüzyılda Foucault'nun belirttiği gibi cezalandırma ve hapishane sistemleri artmış, kamuya açık infazlar kısıtlanarak otoritenin baskısı görünmez ve korkutucu hale getirilmiştir.

 

Bu boğucu ve disipline edici toplumsal düzenden kaçış; abartı, karikatür, grotesk ve eksantriklik yoluyla mümkün olmuştur.

Edward Lear'ın saçma şiirleri (Book of Nonsense), Dickens'ın marjinal karakterleri, Frankenstein, Drakula, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi "hilkat garibesi" figürler ile Rimbaud'nun "Je est un autre" (Ben bir başkasıdır) fikri, insanın kendi içindeki karanlık ve aykırı yönü serbest bırakma ihtiyacını simgeler.

 

Henri Bergson ve George Meredith

Gülmeyi toplumsal denetim ve ıslah etme bağlamında ele alırlar. Gülme, toplumun normlarından veya sağduyudan sapan "sivri köşeleri törpülemek", katılaşmış yapıyı esnetmek ve bireyi yeniden bütünle uyumlu hale getirmek için bir araç işlevi görür.

 

20. yüzyılın başında eğlence merkezleriyle birlikte haz arayışı toplumsal bir olguya dönüşmüştür.

 

Stand-up komedyeni, seyircinin söyleyemediği yasakları sahnede çiğneyen, otoriteyle dalga geçen bir tür "yasa ihlalcisidir".

 

Lenny Bruce

Bruce; din, siyaset, polis ve orta sınıf ahlakı gibi her türlü otoriteyi cüretkarca hedef almış, sahneyi adeta bir "karnaval" alanına dönüştürmüştür. Yaşadığı hukuki baskılar, tutuklamalar ve trajik ölümüyle modern dünyanın aykırı ve susturulmaya çalışılan en önemli figürlerinden biri olmuştur.

 

Bruce, sadece belirli tatil günlerinde "Karnaval Kralı" olan komedyenlerden ya da Robin Williams gibi "hep enerjik" soytarılık yapan sanatçılardan farklıydı. O, seyircisine bir maske değil; karnavalın sürekli bir yaşam tarzı ve tersine çevrilmiş dünyanın aslında normal düzen olduğunu gösteriyordu.

 

Bruce, William Blake’in bahsettiği "aşırılık yolu"ndan giderek hazzı kovalıyordu. Ancak tek amacı bu anlık hazzı ve toplumsal putları yıkmak olduğu için yasa (otorite) peşini bırakmayacak ve onu nihayetinde cezalandıracaktır.

 

İkinci sınıf hapishane filmleriyle, Peder Flotsky karakteri üzerinden cinsel ve dinsel ikiyüzlülüklerle dalga geçiyor; Yalnız Kovboy üzerinden Vahşi Batı ve sömürge mitini altüst ediyordu.

 

Bruce gösterilerini striptiz/burlesk kulüplerinde yapmayı seçmiştir.

Striptizci kadınlar üzerlerindeki elbiseleri çıkararak burjuva moral değerlerini ihlal ederken; Bruce da toplumun üzerindeki "saygınlık elbisesini" çıkarıyordu.

İkisi de aynı noktada buluşuyordu: Süssüz, çıplak hakikat.

 

Sonsöz

Charlie Chaplin Adolf Hitler’i canlandırdığı Büyük Diktatör (1940) filmiyle izleyicileri şoke etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sürerken, düşman üniforması giyerek ve "Adenoid Hynkel" karakterine bürünerek Kötülük İmparatoru’nu dişsiz ve pençesiz bırakmıştır.

Chaplin’in abartılı jestleri ve karikatürleştirmesi sayesinde izleyici, Nazizm’i ve Hitler’i artık ciddi/yüce bir tehdit olarak değil, gülünç bir "hödük" olarak görmeye başlamıştır.

 

Chaplin’in Hitler takliti ile Lenny Bruce’un sahnede tabuları sıradan sözcüklere dönüştürerek yıkması benzer bir stratejidir. İkisi de toplumun gerginliğini gülme yoluyla buharlaştırır.

 

Mizah, geçmişte iktidarın dışında bırakılan marjinal ve bastırılmış gruplar (etnik azınlıklar, kadınlar) için bir güç elde etme ve kendini ifade etme aracına dönüşmüştür.

 

Gülmek Prometheus’un tanrılardan çalarak insanlara getirdiği ateşe benzer.

Gülme; köylülerin, azınlıkların ve bastırılmışların egemenlerden çaldığı meşru bir güçtür.

 

Ateşin hızlı oksitlenme olması gibi, gülme de insanın hızla nefes alarak (pnömatoloji) canlanmasını, sorunlara anında çözüm bulmasını ve coşku duymasını sağlar.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder