23 Temmuz 2024 Salı

Vangelis Giannakakis - Negatif Diyalektik ve Olay - Notlar

Vangelis Giannakakis - Negatif Diyalektik ve Olay - Notlar

Kimliksizlik, Kültür ve Bilincin Tarihsel Yeterliliği

Negative Dialectics and Event, Nonidentity, Culture, and the Historical Adequacy of Consciousness, Lexington Books, Londra, 2022

 


Önsöz (Brian O'Connor)

En kötü durum, sahte umutların bittiği ve dehşetin yalın bir şekilde kabul edildiği durumdur. F. H. Bradley ve Adorno'nun belirttiği gibi: "Her şeyin kötü olduğu yerde, en kötüsünü bilmek iyidir."

 

Antik metafizikte görünüş sadece "eksik veya alt seviye" bir gerçeklikken, Eleştirel Teori için görünüş sahtedir ve aldatıcıdır.

 

Bizi sadece görünüş dünyasında tutan felsefi yöntemler de kendi içinde doğru olsalar bile aldatıcı (kötü) kabul edilir.

 

Eğer toplumsal sistem tamamen kötü ve her şeyi kapsayan bir bütünlükse, insanların bu kötülüğü fark edebilmesi teorik olarak imkânsız olmalıdır.

Eleştiri tek başına toplumsal değişimi sağlamaz; "işaret etmek" ile "ikna etmek veya değiştirmek" aynı şey değildir.

 

Kitap yakın tarihteki özgürleştirici kırılma anlarının mevcut devlet/sistem tarafından nasıl kolayca emilip etkisizleştirildiğini inceler.

 

Dönüşüm sağlayan olaylar (events) tarihin akışından türetilemez; bunlar benzersizdir, tekildir. Gerçekleştikten sonra kendi temellerini geriye dönük olarak inşa ederler.

 

Giriş

Eleştirel teori, geçmiş felsefede alternatif bakış açıları bulmayı içeren "olumlu" bir an ile kolektif dönüştürücü pratiği rasyonelleştiren "olumsuz" bir anı barındırır.

 

Eleştirel teoriye göre felsefe tarih dışı değildir; aksine, acıyı artıran gerileyici yaşam biçimlerine karşı toplumsal mücadelenin parçasıdır. Marcuse felsefeyi, "bir yanda özgürlüğün davasını, diğer yanda baskı ve barbarlığın davasını" belirleyen bir direniş biçimi olarak görür. Adorno ise felsefeyi kimliğin içindeki özdeş olmayanın çökelmiş izleriyle ilişkilendirir. Tarih dışı tutum, tarihi kemikleşmiş bir "başarılmış gerçek" olarak düzleştirir.

 

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından hegemonikleşen neoliberal model, tarih bilincini zayıflatmıştır. Günümüzde iklim değişikliği, salgınlar, absürt servet eşitsizlikleri ve neo-emperyalizm tırmanırken, 20. yüzyıl felaketlerinin tanıkları dünyayı terk etmektedir. Bireyin vicdanı ve kararları, meslek birliklerinden ulusal idareye ve kitle kültürünün şemalarına devredilmiştir. Bugün antisemitizmin canlanması ve göçmenlere uygulanan barbarca muameleler karşısında, etkili bir tarihsel bilinç ancak onu var eden olaylara karşı uyanık bir bilinç olmak zorundadır.,

 

 

Olay (event) kavramı, yerleşik bilgiden kaçan ve yorum gerektiren benzersiz bir karşılaşmadır. "Olay" basit olaylardan çığır açan olaylara kadar pratik olarak her şeye atıfta bulunsa da en radikal, en kapsamlı haliyle ele alındığında benzersiz bir felsefi ilgi çekicidir. Olayın geleneksel bilgi tarafından tamamen yutulması onu özünden yoksun bırakır; ancak bir yorum çabası da olmazsa, olay mistisizmin mantıksızlığına ve kör kadere terk edilmiş olur.

 

Adorno’nun deneyim teorisi, kimliksizliğin merkeziliği ve "nesnenin önceliği" hipotezi, olayı düşünmeye son derece uygundur. Olay, "gerçeğin özneye empatik bir şekilde çağrıda bulunduğu anlar" ile düşünce ve eylem tarzında derin dönüşümler yaratan bir çelişkidir. Adorno’ya göre eleştirel düşüncede bağlantı kesintisiz bir geçiş değil, bir "yırtılma" ve "ani bir değişim" meselesidir. Hegelci sentez (tez-antitez-sentez) şemasına karşı çıkan Adorno, hakikatin düşünce ile içeriğin uyumsuzluğundan doğduğunu savunur. Benedetto Croce’nin belirttiği gibi, olumsuz terim olmasaydı gelişme ve hayat olmazdı.

 

Diyalektik çelişki toplumun içinde ampirik olarak deneyimlenir; geç modernitedeki bütünlük, şemalarıyla anlaşmazlık olasılığını ortadan kaldırarak "özdeş olmayan ötekinin... oldukça basit" yok edilmesini hedefler.

Hegel, özne-nesne ikiliğinin bilincinde olsa da verili olanın olumsuzlanmasını tinin kendisine asimile etme pahasına gerçekleştirir. Bu yanılsamayı aşmak için Adorno, saf Ben'in ampirik gerçeklikle aracılığını yeniden kuran bir negatif diyalektik önerir. Bu, özneyi kavramsal olmayan ötekiliğe maruz bırakan bir vurgulu deneyimi gerektirir.

Adorno idealizm ile ampirizm arasında felsefeye oyun ve şans unsurunu dahil ederek, "oyunun doğasında bulunan şans unsurunun, kimlik düşüncesinin genel büyüsü altında bize düşünülemez olanı hatırlatan" yönünü açığa çıkarır. Sınırın gücüyle halihazırda bilinenin ötesine geçildiğinde geçmişin açmazları günümüzün çelişkilerine, oradan da dönüştürücü praksise dönüşür.

 

Adorno’da praksis ve teori ayrılamazdır: "Düşünmenin kendisi her zaman bir davranış biçimidir.

Öznel düşünceyi, nesnel acıyı ve praksiyi birleştiren Adorno’ya göre "acı çekmek" (veya "tutku"), zihnin fiziksel yönüne olumsuz bir çağrıdır ve bilgiyi ilerlemeye zorlayan bedensel bir unsurdur. Felsefe, uzlaşmanın gerçekleşeceği, diyalektiğin sönümleneceği özgürleştirici olay için olumsuzluk üzerinde durmalıdır.

 

Statükoyu tersine çevirebilecek gerçek bir praksis, teorinin, toplumun düşüncenin kemikleşmesine izin verdiği unutkanlığa boyun eğmeyi reddetmesine bağlıdır.

 

Adorno’nun 1942 tarihli "Thesen uber Bedurfnis" (İhtiyaç Üzerine Tezler) metninde belirttiği gibi, geç kapitalist tekel koşullarında ihtiyaçlar o kadar toplumsal olarak dolayımlanmıştır ki doğallık ve sahicilik iddiaları tahakkümün maskesi haline gelmiştir.

Eleştirel sosyal teori, statükonun dış görünüşünü kırmayı ve canlıların şeffaf dayanışmasını açığa çıkarmayı amaçlamalıdır.

 

1968 Mayıs militanlarının acil eylem çağrısı, Alain Badiou’nun felsefesinde bir olaya sadakat (fidelity) kavramıyla karşılık bulur. Olay-özne takımyıldızı, gerçeğin parçasını koruma ve durumun ansiklopedisindeki boşlukları (kavramsız içeriği) araştırma çabasıdır. Adornocu olumsuz ile Badiou’nun olumlamaları birbirine yakındır; her ikisinde de "belirli olumsuzlama" (determinate negation) sayesinde, önceden belirlenmemiş, akışkan ve canlı bir pozitiflik aranır.

 

Bu kitap; tarihsel bilincin anlamını, kültürel şeyleşmeyi, Mayıs 1968'in Adorno üzerindeki etkisini ve negatif diyalektikteki olay kavramını ele alan üç bölümden oluşur.

 

Bölüm I: Felsefe ve Kimliksizlik Kavramı

Negatif Diyalektik ve Bilincin Tarihsel Yeterliliği

Adorno’nun olaya en çok yaklaştığı an, "titreme" (shudder) veya ürperme fikrini akla getirdiği zamandır.

Titremesiz bilinç, şeyleşmiş bilinçtir.

 

Ürperme, ötekini ikincilleştirmek yerine ona asimile eden, eros ile bilgiyi birleştiren bir yapıdır.

Araçsal aklın kurduğu sihirli daire, "bastırılanın geri dönüşü" olan titremeyle delinir. İnsanın doğa üzerindeki hakimiyeti, nesneleri soyut, nicel kavramlara ayırmasıyla kurulmuştur. Oysa kavram her zaman altında kapsadığı tekil nesnelerden "daha az"dır.

 

Sanat, yerleşik düzene (mantık, yasa, sınıflandırma) karşı anlama direnerek mimesis (temsil, hayal gücü) yoluyla doğanın kontrolü yerine onunla karşılıklılık kurar. Felsefe de kavram yoluyla kavramın ötesine geçerek mimesis ile rasyonel dolayımı diyalojik bir ilişkiye sokar.

Sonuçta felsefe ve sanatın hakikat içerikleri birleşir.

Diyalektik, düşüncenin nesneye karşı hissettiği suçluluğun tetiklediği tutarlı kimliksizlik duygusudur.

 

Epistemolojinin Metakritiği ve Nesnenin Önceliği

Özne ve nesne ayrımı hem gerçektir (biliş alanındaki gerçek bölünmeyi yansıtır) hem de yanıltıcıdır (sihirli bir şekilde değişmezliğe dönüştürülüp kemikleştirilmemelidir). Adorno’nun materyalizmine göre, özne de nihayetinde bir nesnedir ve bilincin kendisi nesne aracılığıyla vardır.

 

Kant, "kendinde şey" (Ding an sich) ayrımıyla nesneyi öznel büyüden kurtarmaya çalışsa da onu özne için şeyin olumsuzu olarak belirleyerek bir tıkanmaya (blok) yol açmıştır.

Böylece kendinde şey soyut metodolojik bir varsayıma dönüşmüştür.

İdealizmdeki aşkın özne (transcendental subject) kuramı, kapitalist modernitenin insanoğlunun şeyleşmesini yansıtan soyut, rasyonel ilişkilerinin bir simgesidir. Düşünmek ancak kendi başkalığına açıldığında ve nesnenin önceliğini kabul ettiğinde totoloji olmaktan kurtulur.

Varoluş zihne, zihin de varoluşa indirgenemez.

 

Hegel

Şeyleşmiş deneyimin düzelticisi, kavramsal olmayan yönü takdir eden "özdeş olmayan deneyim"dir. Hegel ampirizm ve Kant metafiziğini eleştirirken analizin canlı olanı öldürdüğünü söyler.

Hegel, özne ve nesneyi "mutlak"ın ifadeleri olarak görür ve gerçeği "kimliğin ve kimliksizliğin özdeşliği" olarak tanımlar. Hegel’de belirleme bir olumsuzlamadır ve şeyler kendi iç doğaları ile dış koşulların ilişkiselliği nedeniyle doğası gereği çelişkilidir. Akıl, mutlak karşıtlıkları ve sabitlikleri askıya alır; yaşam en yüksek canlılıkta karşıtlıklar kurarak kendini kurar. Mutlak, sarmal gelişim boyunca nesnel bütünlüğü kendi olarak tanır. Aklın gerçekleşmesi, başlangıçta yabancılaşmış olan nesnel dünyada öznenin kendini bulmasıyla tamamlanır.

 

Negatif Diyalektik ve Tarih Bilinci

Adorno, Hegel'in sistemi meşrulaştıran olumlu sentez şemasına karşı çıkar: Hegel'in soyut ve gerçek olasılık ayrımına göre, yalnızca gerçekleşmiş bir şey gerçekten mümkündür. Bu tür bir felsefe büyük silahların yanında yer alır. Her zaman farklı olabilecek olanı yok eden bir gerçeklik yargısını benimser.

 

Feuerbach felsefeyi soyuttan duyusal gerçekliğe kaydırmıştır. Marx da bu materyalist eleştiriyi diyalektik sonucuna götürerek, yabancılaşmayı maddi emek ve geçim araçlarının üretimi üzerinden tanımlar. İnsanların beyinlerindeki hayaletler ampirik ve maddi yaşam süreçlerinin yücelmesidir. Adorno, Hegel’e karşı "her şeyin gerçek olmadığını" savunur. Felsefe, bütünün olumsuzluğunu belirlemelidir: Felsefe, Hegel'in tersine bütünün olumsuzluğunu belirleyerek, bir önerme olan belirli olumsuzlama varsayımını son kez tatmin eder. Bütünün gerçek dışı olduğunu her an ortaya koyan ışık hüzmesi, ütopyadan başka bir şey değildir, hâlâ gerçekleştirilecek olan tüm hakikatin ütopyasıdır.

 

Özellik ve Tarihsel İncelik

İlerici bilinç, yara izlerinin farkında olarak deneyim yaşayabilme yeteneğidir. Auschwitz’in ardından şiir yazmanın barbarca olması, sanatın imkansızlığı değil, varoluşa artık hiçbir olumlu anlam atfedilemeyeceğidir.

 

Adorno, zamansallık içindeki bir kopuş olarak "kişisellik" (idiosyncrasy) ve "tarihsel incelik" (historical delicacy) kavramlarını çağrıştırır. Kişisellik, "zamanı gelene karşı sinirsel tepkiler" iken, tarihsel incelik bir durumda neyin artık mümkün olmadığına dair empatik bir farkındalıktır.

Acıya ses verme ihtiyacı tüm hakikatin koşuludur.

 

Bölüm II: Politika ve Olay Kavramı

Adorno, Badiou ve Kaçış Politikası

 

Umutlu Pesimist

Adorno’nun felsefesi "Büyük Otel Abyss" sakinliği ve pratikten kopuklukla suçlanmıştır. Ancak Adorno, gerçekliğin olumsuzlanmasından doğan umuda sadıktır: Sonuçta, gerçekliğin olumsuzlanması yoluyla gerçeklikten koparılan umut, gerçeğin ortaya çıktığı tek biçimdir. Umut olmasaydı, hakikat fikri neredeyse düşünülemezdi ve varlığın kötü olduğunu kabul eden, onu sırf tanındığı için hakikat olarak sunmak en önemli hakikatsizliktir.

 

Adorno, en topyekun felaketi önlemek için "kendinin bilincinde olan bir küresel öznenin" (kolektif politikanın) varlığını zorunlu görür.

 

Adorno'nun "Kırılış"ının Konturları

Diyalektik toplum teorisi fikrini, hem toplumsal sistem hem de kurallar tarafından bizden esirgenmiş olan deneyimin restorasyonu veya - daha alçakgönüllü bir ifadeyle - yeniden kurma çabası gibi bir şey olarak tanımlamaktan çekinmeyeceğim.

 

Geç kapitalist bütünlük, takas ilkesi ve "bütünleşme" baskısıyla her şeyi homojenleştirir. Kültür endüstrisi, "sözde kültür" üreterek insanları deneyimsel bir körlüğe mahkum eder. Pozitif sonsuzluk inancı, sınırlı kavramlarla zengin gerçekliği yutmaya çalışır. Yine de statükonun yapay şemalarına direnen "eleştirel bireyler" ve alternatif entelektüel deneyimler sayesinde kopuşlar mümkündür.

 

Çıkış Olarak Olay

Badiou'da bütünlük, bir gerçekliği bütün halinde düzenleyen "devlet"tir.

Devlet, verili bir durumla ilgili olarak, mümkün olanın biçimsel reçetesi aracılığıyla o duruma özgü imkansızı belirleyen şeydir. Durum her zaman olasılığın sonluluğudur.

 

Geleneksel "bilgi" ansiklopedik, muhafazakar bir rıza rejimidir. "Hakikat" ise ansiklopedinin sınırlarını zorlayan karar verilemez gerçeklerdir. "Gergin" dünyalarda ortaya çıkan bir olay (event), verili gerçekliğin yapısını imkansızı gerçeğe dönüştürerek parçalar. Badiou olay karşısında üç özne tipi tanımlar: sadık (olaysal) özne, tepkisel özne (muhafazakar yenilikçi) ve belirsiz (karanlık/yok edici) özne.

 

Dış/Süreklilikler

Her iki düşünür de bütünlüğü homojenlik ve baskı olarak görür. Ancak Badiou tarihsiciliği eleştirerek "insanlığın sonsuzluk tarihi"ni bireyin sonlu eylemlerindeki sonsuzluk olarak kurar. Adorno ise tarihi süreksiz ve kesintili bir oluş olarak görür. Badiou'nun devletsiz, jenerik komünizm ideali dillerin ve bedenlerin çoğulluğunu savunur. Adorno ise bir olaya koşulsuz "sadakat" kavramını, bireysel özerkliğe sınır koyabileceği için sorunlu görebilir.

 

Kırılma ve/Olacak Olarak Aşkınlık

(İçkin ve aşkın enerji) Adorno, bu ikisinin çıkmazını aşan bir "içkin aşkınlık" (immanent transcendence) ve diyalektik eleştiri modelini savunur. Adorno'nun 1969'da Institut'un işgaline karşı polisi çağırması onun bu pratik aporisini gösterir.

 

Mayıs 1968 ve Adorno

Teori, eleştirisinin bağlı olduğu anı uzatamaz. Süresiz olarak ertelenen bir uygulama artık kendi kendini tatmin eden spekülasyonlara karşı itirazların yapıldığı bir forum değil; bu çoğunlukla yürütme yetkililerinin, pratik değişimin gerektireceği eleştirel düşünceleri boş yere boğmak için kullandıkları bir bahanedir.

 

Yarım asır sonra Mayıs 1968'in küresel öğrenci ve işçi isyanlarının vaatleri unutulmuş gibidir Bugün, "mevcut statüko dışında hiçbir şeyin mümkün olmadığı" inancı hakimdir; bu da ütopik düşünceden yoksunluğu ve devrimci faillik sorununu doğurur.

 

Mayıs 1968, basit bir gençlik öfkesi değil; maddi acılara karşı kolektif bir isyandı. Öğrenci, işçi ve kültürel boyutlardan oluşan bu hareket, kimlikleri parçalamış ve "hepimiz Alman Yahudileriyiz" gibi imkansız tanımlamalar üretmiştir. Savaş sonrası Nazi kadrolarının devlet aygıtında korunması (Maurice Papon, Adenauer hükümetleri) ve emperyalist savaşlar bu isyanın nesnel nedenleridir.

 

Ütopyacı Deneyim ve Praksis Felsefesi

Verili gerçekliğin yorumlanması ve onun ortadan kaldırılması, elbette, kavramın içinde gerçekliğin olumsuzlanması anlamında değil, fakat bir gerçeklik konfigürasyonunun inşasından onun gerçekliğine olan talebin ortaya çıkması anlamında birbiriyle bağlantılıdır.

 

Eleştirel toplum teorisinin bütünlüğü kavraması için diyalektik bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

Teori ile pratik arasındaki doğrudan birlik iddiası, özne ve nesnenin sahte özdeşliğini taklit ederek tahakkümü sürdürür. Adorno'nun 1968 hareketlerini sabırsız ve "teori düşmanı" olmakla eleştirmesi bu nedene dayanır.

 

Marcuse 1968 isyanlarında alternatif bir duyarlık ve küresel öznenin doğuşunu görürken Adorno daha şüphecidir. Adorno ile Marcuse arasındaki mektuplarda (1969) bu teorik ayrım netleşir: Marcuse öğrenci hareketini sistemin çöküşünün tek katalizörü ve "bedensel, fizyolojik" bir isyan olarak savunur. Adorno ise provokasyonlara ve totaliter eğilimlere karşı ihtiyatlılığı elden bırakmaz.

 

Bölüm III: Toplum, Kültürel Eleştiri ve Tarih Bilinci

Sözde Kültür Teorisinin Uygunluğu

Eğitim, Kültür, Yarı Eğitim

Adorno'ya göre gerçek kültür, bireyin özerkliğini kazandığı yetiştirme/eğitim (Bildung / "Eğitim") sürecidir. Ancak geç modernitede kültür, kendi üzerine düşünmeyen bir "sahte kültüre" dönüşmüştür. Bu durum, bilinen ve onaylanan güvenli sınırlar içinde kalan entelektüel deneyim modeli olan "Yarı eğitimli" (Halbbildung) bilinci üretir.

Eğitim projesinin romantik-idealist kökenlerinin aksine, modern benlik tamamen uyum sağlama baskısı altındadır ve bu da bastırılmış bir "saldırganlık" üretir.

 

Kamuoyu ve kişisel görüşler geç kapitalist dünyada birer fetiş ve yanılsama aracıdır. "Normal" ile "sanrısal" (patojenik) görüşler arasındaki çizgi rasyonel kararlarla değil, hakim otorite tarafından çizilir. Kişisel görüşler fetişleştirilirken, bu görüşlere karşı çıkan durumlar bireysel bir yaralanma gibi algılanır. "Sahte haber" ("sahte haber") kavramı da bu şeyleşmiş bilincin bir yansımasıdır. Hakikatin tek yeri, kanaatin yalanına direnmektir.

 

Yarı eğitim, kitle kültürünün ucuz özdeşleştirmeleriyle insanları oyalar.

 

Sahte kültürde, reklam ve tanıtım teknikleriyle popüler kılınan her şey güzel ve doğru kabul edilerek "sıradanlığın barbarlığı" yeniden üretilir. Buna karşılık "neoterik barbarlık" (avangard sanat veya WikiLeaks ifşaatları gibi), yerleşik bilgi ve duyarlılık biçimlerini kıran radikal bir kopuş ve gerçekliğe geri dönüş jestidir. Susan Buck-Morss'un belirttiği gibi, felsefi girişimin amacı, tahakküm ve şeyleşme yapılarının düşüncede tekrarlanmasına direnmektir.

 

Tarihin Erozyonu Bilinç ve Yeni Eski Barbarlık

"Sosyalizm mi barbarlık mı?" ikilemi neoliberal çağda yeni bir boyut kazanır. Sınıf mücadeleleri tarihte ya devrimci yeniden yapılanmayla ya da ortak yıkımla sonuçlanmıştır.

Rosa Luxemburg, I. Dünya Savaşı vahşeti karşısında bu gerilemeyi şöyle tanımlar:

"Burjuva toplumunun barbarlığa gerilemesi ne anlama geliyor? Bu dünya savaşı barbarlığa doğru bir gerilemedir. Emperyalizmin zaferi medeniyetin yok olmasına yol açar..."

 

Marksist gelenekte barbarlık, geç kapitalist gerçekliğin tüm yıkıcı yönlerinin ortak adıdır.

 

Kant'ın insanlığın barışa doğru tarihsel ilerlemesine dayanan aydınlanma iyimserliği, "İstedikleri kadar ve istedikleri konuda tartışın, ama itaat edin!" diyen otoriter bir Prusya gölgesi taşır. Aydınlanma rasyonalitesi, zamanla aklı araçsal amaçlarla özdeşleştirmiş ve kitleleri kontrol etmenin aracına dönüşmüştür.

 

Düşünce mekanizması varoluşu ne kadar bütünüyle boyunduruk altına alırsa, onu yeniden üretmekle o kadar körü körüne tatmin olur. Aydınlanma böylece hiçbir zaman kaçamadığı mitolojiye geri dönüyor.

 

Kısa Yirminci Yüzyıl ve Yeni Eski Barbarlık

Eric Hobsbawm, 1994 yılındaki konuşmasında "yeni eski barbarlık" kavramını, medeniyetin rasyonel ahlak kurallarının bozulması ve tersine çevrilmesi olarak tanımlar. Sovyetler Birliği'nin çöküşü, Enzo Traverso'nun "sol kanat melankoli" (left-wing melancholy) dediği duyguyu doğurmuş ve tarihsel ilerleme diyalektiğini kırmıştır. Yeni eski barbarlık, ahlaki kodların ve tarihsel bilincin tamamen aşınması ve kaybedilmesidir.

 

Neil Postman'ın "Teknopol" (Technopoly) teorisi, tüm kültürel yaşamı teknoloji egemenliğine sokarak düşünceyi işlevselciliğe sıkıştırır. Herbert Marcuse'un işlemsel rasyonaliteyi ve tek boyutlu insanı eleştiren analizleri de bunu destekler. Hatırlama (hafıza) ise verili olguların gücünü kıran ve tarihi koruyan tek dolayımlama biçimidir: "Hafızanın koruduğu tarihtir."

 

Walter Benjamin'in tarih tezlerine atıfta bulunarak, şimdinin kaygısı olarak görülmeyen geçmiş silinir. Teknopol, totaliter bir teknokrasi olarak alternatifleri tamamen görünmez ve ilgisiz kılar: "Teknopol, diğer bir deyişle totaliter teknokrasidir."

 

Ancak günümüzde, genç nesillerin sömürücü sisteme karşı kitlesel seferberlikleri tarihin çarklarını yeniden döndürmekte ve Luxemburg'un ikilemini ("sosyalizm mi barbarlık mı") yeniden canlandırmaktadır.

 

Sonsöz

Franz Xaver Kroetz’in Request Concert (Konser Talebi) oyununun Dublin Corcadorca performansı…

Seyircilerden birinin oyun sırasında fenalaşmasıyla, gerçek, hayali olanda bir delik açmıştı.

 

Walter Benjamin: "Etrafta hâlâ bir dilenci olduğu sürece efsane de olacaktır."

…

 

22 Temmuz 2024 Pazartesi

Müzik: Only I Will Remain

 


Michel De Certeau - Gündelik Hayatın Keşfi I - Notlar

Michel De Certeau - Gündelik Hayatın Keşfi I - Notlar

Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları

Mütercim: Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi Yayınları, 2008

 


Bir Araştırmanın Hikayesi

Gündelik Hayatın Keşfi'nin1 ilk basımı, “cep kitaplan koleksiyonu” adı altında 1980 yılının Şubat ayında gerçekleşti.

80'li yıllarda hayata geçen 10-18 Koleksiyonu 68 sonrası Fransa'nın modernleşme sancılarını sindirmesine yardımcı olan kuramsal bir zemin sunuyordu.

 

Certeau, kurumların mantığı dışında kalmayı tercih eden antikonformist bir dehadır.

Düşüncesi yolunu ve nesnesini bulmaya çalışıyordu

‘Nasıl yaratıyoruz' sorusu, bir zamanlar ısrarla bir an önce cevaplanması istenen şu sorunun, ‘ne ve nasıl yaratırız' sorusunun yerini almıştı.

Certeau, bu yön değişimiyle, anonim yaratımın sunduğu ürünlerin kullanımlarındaki farklılıklardan ibaret olan tüketim alışkanlığının, o güne kadar pasif kabul edilen, tüketim alışkanlığının dikkatini farklı bir yöne çevirmiştir.

 

Certeau, kültür ürünlerinden ziyade bu ürünlerin kullanım işlemleriyle ilgilenilmesi gerektiğini savunur; önemli olan "üst kültür" değil, birikmeyen ve toplanmayan "geçici" yaratıcılıktır.

Mal piyasasında sunulan kültür ürünleriyle değil bu ürünlerin nasıl ve ne biçimde kullanıldığıyla yani kullanım işlemleriyle ilgilenmek gereklidir.

 

Certeau, istatistiksel verilere mesafeli durarak bireysel operasyonların peşine düşmüştür. / …ona göre istatistiksel soruşturma sadece özdeş olanı 'bulur'. Ait olduğu sistemi yeniden üretir o kadar.

 

…günlük alışkanlık, tutum ve uygulamalar kuramını genel hatlarıyla ortaya koymak / bu karmaşa ve uğultu içinde “eylem, uygulama, üretme tarzlarını” ortaya çıkarabilmek / bu “eylem tarzları”, toplum içindeki yaşamda ağırlıkta olup, sosyokültürel üretimin gelişimiyle orantılı olarak kendilerini ya durağanlık ya da “direnç” biçimlerinde gösterirler” / Bu kitabın konusunu oluşturan anti-disiplinin ortaya koyduğu ağ, bir ölçüde, tüketicilerin kumazlıklarıyla örülmüştür.

 

Araştırma sadece akademik çevrelerle sınırlı kalmamış, Certeau’nun dünya seyahatleri ve Fransa içindeki toplumsal hareketlerle beslenmiştir.

Brezilya’daki halk kahramanlarından New York’taki uzam kullanımına kadar geniş bir coğrafyadan veriler toplanmıştır.

 

Dizinde en çok adı geçen isim Freud’dur. Onu Wittgenstein takip eder.

 

Yazı, Tanrı’nın dünyadan çekildiği bir dönemde "erkin kaynağı" haline gelmiştir.

 

Genel Önsöz

Araştırma, genel olarak "pasif ve disiplin altında" kabul edilen kullanıcıların/tüketicilerin aslında hangi operasyonel mantıkla hareket ettiklerini anlamaya çalışır.

 

Günlük yaşam, düzenbazlık yapmak, dolap çevirmek yani işini kendince yürütmek için herkese binlerce yol yordam sunar insana.

 

Tüketim, aslında gizli ve sessiz bir üretimdir. Tüketiciler, egemen kültürün kanunlarını kendi çıkarlarına çevirerek dümenler ve oyunlar çevirip manevralar yaparlar.

 

Strateji, mekanın zamana karşı zaferidir. Aksine, taktik, mekansız olduğu için, zamana bağımlıdır ve kendi çıkarına kullanabileceği olasılıkları yakalamak için de sürekli tetiktedir.

 

Certeau halk kültürünün bir "eylem sanatı" olduğu ve bu uygulamaların belli bir mantığa dayandığı savunulur.

 

Okur, yazarın (stratejistin) inşa ettiği metin (mekan) içinde kaçak bir avcı gibi dolaşır, metni kendine göre yeniden kurar.

Zayıf olan, kendisine yabancı, kendinden olmayan güçlerden çıkar sağlamak için hep çabalayandır.

 

1.  Kısım

Fazlasıyla Sıradan Bir Kültür

Bu bölüm "sıradan insana" adanmıştır.

 

Ortak Bir Mekan: Günlük Dil

Modern toplum, tekil kahramanlıkların bittiği, her şeyin "ortak bir yapı" (karınca yuvası) içinde eridiği bir sürece girmiştir.

Sanat eserleri ve bireysel ifadeler, artık denizdeki damlalar gibi anonim bir dilin içinde dağılmıştır.

"Her biri" (Everyman), artık "Hiç kimse"dir. Bu anti-kahraman, sorumluluğun yazgıya atıldığı, farklılıkların silindiği ortak bir mutsuzluğun ve gülüşün temsilcisidir.

 

Freud, aydınlanmış söylemini (psikanaliz) çoğunluğun "çocuksu" ve "bilgisiz" dünyasına bağlar. Sıradan insan, Freud’un metninde Tanrı’nın yerini alır; söyleme "evet, bu herkes için doğrudur" dedirten onay makamıdır.

Freud, Uygarlığın Sıkıntısı adlı metninde kendi bilgisini alaya alarak "Ben de herkes gibiyim" der. Burada bilginin sınırı, sıradanlığın başladığı yerdir.

 

Uzman, yetkinliğini toplumsal otoriteye dönüştürdükçe bilgisinden ödün verir. Otorite arttıkça, gerçek bilgi yerini sosyo-ekonomik düzenin söylemine bırakır.

Uzman, bilimsel bir zeminde konuştuğunu sanırken aslında sadece toplumsal taktiklerin dilini konuşmaktadır.

 

Wittgenstein, felsefeyi kuşbakışı bir yerden değil, dilin "içinden" yapmaya çalışır. Bilimlerin ve felsefenin "üstten bakma" kibrini reddeder.

Bilgi, ancak günlük yaşamın "pragmatik kuralları" ve "yaşam biçimleri" (Lebensformen) içinde anlam kazanır.

 

Bilimsel tekniklerin sıradan olanla temas edip aşındığı noktalar, gerçek tarihselliğin patlak verdiği yerdir.

 

Halk Kültürleri

(Brezilya ve çevresinde saha çalışmaları)

Burada hep güçlüler kazanır ve sözcükler yanıltır

Güçler arasındaki etkin ilişkiler bağlamında, açıklık ve uyanıklık söylemi, aldatıcı sözcüklerle ve söz yasaklarıyla kurar oyunlarını. Bu söz yasaklarının nedeni her yerde hakim olan adaletsizliği ortaya koymaktır

 

…söylemler, bu dünyada en kolay biçimde kavrayacağınız, kaydedebileceğiniz, emin yerlere taşıyıp işleyebileceğiniz yegâne nesnelerdir. Oysa söz edimi koşul ve durumdan koparılıp alınamaz, ayrılamaz.

Bilim, inceleyebilmek için nesneleri köklerinden (bağlamlarından) koparır; ancak gündelik hayat bu "koparılamayan" kullanım tarzlarında gizlidir.

 

Oyunlar, tam fırsatında taşı gediğine oturtan eylem şemalarının bellekleridirler

 

Masallar, tıpkı oyunlar gibi gerçeklerin değil, "hamlelerin" anlatıldığı yerlerdir. Masallar, zayıfın yerleşik düzene karşı zafer kazanmasını sağlayan ütopik bir uzam sunar.

 

"işten çalmak”

Bu görüngü, her yerde karşımıza çıkmaktadır

Ekonomideki bu kaytarma, ayartma eylemi, aslında, ekonomik sisteme, sosyopolitik etiğin yeniden dahil oluşudur.

 

Sadece atölyeler değil, bürolar ve bilimsel kurumlar da bu tür "kaytarma" eylemlerinin alanıdır. Kurumlar bunları görmezden gelse veya cezalandırsa da, bu eylemler dayatılan düzene karşı manevi bir direniş ve "hamle estetiği" oluşturur.

 

Olanla İdare Etmek: Kullanımlar ve Taktikler

Dayatılan sistemin sınırları içinde çoğul ve yaratıcı olmayı başarmak…

Ona belli bir mekânı ya da bir dili zorlayan düzende, bu düzeni kullanma tarzına uygun bir oyun uzamı yaratır.

İki arada olma sanatını icra ederek, bulunduğu durumdan, daha önceden öngörülemeyecek yararlar sağlamayı bilir.

 

Tüketim bir üretim biçimi olarak, kendine özgü kurnazlıklara sahiptir,

 

Strateji, bir güç odağının kendine ait bir "yer" üzerinden kurduğu hesaplı eylemdir; taktik ise kendine ait bir yeri olmayan "zayıfın", ötekinin mekânında gerçekleştirdiği kurnaz hamlelerdir.

Taktik, zayıfın sanatıdır.

Taktik, sistemin içindeki çatlakları yakalayarak yapılan ani hamlelerdir.

 

Dilbilgisi (gramer), dilin "mülkiyetini" ve kurallarını denetleyen bir stratejidir.

Eğretilemeler (metaforlar), çift anlamlar ve nükte, dilin içinde gerçekleştirilen hamle sanatıdır.

 

Akademik araştırmalar genelde baskı mekanizmalarına (stratejilere) odaklanır (çünkü sisteme bağımlıdırlar).

 

Günlük uygulamalar, "güçlü" tarafından kurulan düzende "zayıfın" çevirdiği dolaplar ve hamle sanatı olarak retorik figürlerle (mecazlar) benzerlik gösterir.

 

2.  Kısım

Eylem, Uygulama ve Üretim Sanatları Kuramları

Foucault ve Bourdieu

Foucault, disiplin prosedürlerinin 18. yüzyıl sonunda toplumsal uzamı nasıl "işgal ettiğini ve sömürdüğünü" inceler.

Foucault “ideolojiler” ve “prosedürler” arasında bir ikilik olduğunu kabul eder

18. yüzyılın sonunda, toplumsal uzamı düzenleyen disiplin prosedürleri, devrimci projeleri “işgal etmiş” ve “sömürmüştür”.

…bu disiplin prosedürleri, Aydınlanma düşünürleri tarafından geliştirilen o çok geniş ve karmaşık adalet aygıtı üzerinde kısa sürede egemenliklerini kurmuşlardı.

Bu teknikler bir ideolojiye ihtiyaç duymadan giderek gelişmiş ve yayılmışlardı. Böylece / hapishane sisteminin, devrimci kurumlan içeriden alt üst etmesine ve her yerde, ceza hukukunun yerini, “cezaevi sistemine” bırakmasına yola açmışlardı.

Tüm bu sırada, ideoloji ise “gevezelik etmektedir”

 

Foucault erkin özerkliğini teknolojik kapasitesine bağlamıştır. Bu teknolojik ayrıntılar, en ufak parçalara indirgenmiş eylemler olup, okullardan hapishanelere kadar her yeri gözetim altına alan bir sistem kurar.

Bu teknikler bir ideolojiye ihtiyaç duymadan giderek gelişmiş ve yayılmışlardı / Hemen her uzam için hücre tipi mekânı yaygınlaştırarak / söz konusu uzamın gözetlenebilmesini ve bölümlenmesini mükemmel bir biçimde sağlamış oldular.

 

Bourdieu

Etnolojiden toplumbilime bir köprü kuran Bourdieu’nün kuramı, uygulamaların yapılara nasıl uyum sağladığını açıklar; ancak bu durum bir tür "bilgin cehalet" yani "kendisinin farkında olmayan maharet" olarak nitelendirilir.

 

Bourdieu’nün incelediği stratejiler, soyut kuralların uygulanmasından ziyade, değişen koşullara ayak uydurma ve eldeki imkanlarla en iyi "hamleyi" yapma becerisidir.

Stratejiler ilkeleri ya da kuralları 'uygulamazlar'. Bu ilkeler ya da kurallar arasından, operasyonlarında kullanabileceklerini seçerek repertuarlarını oluştururlar.

Kuralları kabul etmek, bunların tam aksini uygulamaktır.

Tüm bu kurnazlıklar "evin" (hem konut hem soy) devamlılığını sağlamaya yöneliktir.

 

Özneler, tam olarak ne yaptıklarını bilmedikleri için, yaptıklarının, sandıklarından daha fazla anlamı vardır.

 

Habitus, dış dünyanın içselleştirilmesi ve bu içselleşen yapıların uygulama olarak dışsallaştırılmasıdır.

Habitus, kuramın "deliklerini tıkayan" dogmatik bir mekân haline gelir. Yapılardan habitus'a, oradan stratejilere ve tekrar yapılara dönen dairesel bir mantık kurulur.

 

Kuram Sanatları

Kuramlar sahada çuvallayabilir neredeyse her durumda.

Bilim / tanıkları, kendisinin hazırlamış olduğu sorulara cevap vermeye zorlayan bir sorgu yargıcıdır.

Herkesin bir yemek yapma tarzı olduğu gibi, kuram geliştirme tarzı da farklı koşullarda ve farklı çıkarlarla hareket edebilir

 

Eğer bunu, yemek tariflerinde olduğu şekliyle mastar (ya da emir kipi) halinde tanımlarsak, bu kuramsal operasyon iki eylemle özetlenebilir: önce kesip ayırıyorsunuz; sonra da çeviriyorsunuz. Önce “etnolojik” bir yalıtım sonra da mantığın ters çevrilmesi.

Bu, tanımlanmamış bir dokudan parçalar çıkarıp (etnolojik yalıtım), bunları kuramı aydınlatan birer ögeye dönüştürmektir.

Günlük uygulamalar, öznesinin üzerinde düşünmediği bir bilgi türüdür.

 

Foucault "panoptik" prosedürleri, Bourdieu ise "stratejileri" yalıtır. Bu işlemde bir parça, bütünün temsilcisi (düzdeğişmece) olarak kabul edilir.

Mantığın Ters Çevrilmesi: Yalıtılan o "karanlık ve dilsiz" parçanın, kuramı aydınlatan temel bir açıklama aracına dönüştürülmesidir.

Foucault’da sessiz mikro-düzenekler insan bilimlerini aydınlatan bir nedene dönüşürken; Bourdieu’de ne bildiğinin bilincinde olmayan "habitus", her şeyi açıklayan bir anahtar haline gelir.

 

Durkheim "ilkel" Arunta kabilesini, Freud ise "totem ve tabu"yu inceleyerek modern toplumun ve zihnin yasalarını çözmeye çalışmıştır. Marx’ın hiçbir fabrikaya gitmemiş olması gibi Freud de Durkheim da bu uygulamaları yerinde görmeye gitmemişlerdir.

 

Sanat, aydınlanma söyleminin dışında kalan ama karmaşıklığıyla bilimi öncülleyen bir bilgidir. Nesne kendi kendini gerçekleştirdiğinde bu 'sanattır', nesne hayranlıkla izlendiğindeyse bu 'bilimdir'.

 

19. yüzyılda "emek" kavramı, beceriyi kişisel performanstan ayırıp makineler haline getirerek "geometrikleştirmiş" ve sayısallaştırmıştır.

Teknikler makineler tarafından devralındıkça, beceri öznel ve "gizemli" bir kapasiteye dönüşerek kendi dilinden kopmuştur.

Teknolojik aygıtın dışladığı günlük sanatlar (yemek pişirmek, dikiş dikmek vb.), meşruiyetlerini edebiyat ve anlatı dünyasında bulurlar.

Edebiyat teknolojik telif haklarından yoksun bu uygulamaların bir repertuarına dönüşmüştür.

 

Kant’ın "Yargı Yetisi" kavramını, kuram ile uygulama arasındaki "kayıp halka" olarak sunar.

Kant'a göre sanat, bilgiyi aşan estetik bir uygulamadır. Yargı yetisi, anlama yeteneğini aşan ve kuram ile praxis (uygulama) arasında yer alan bir "orta terimdir."

İp üstünde yürümek, atılan her adımda, yeni müdahalelerle, yeni bir denge kurmaktır... Hiçbir zaman tam olarak edinilmemiş bir ilişkiyi korumak demektir.

 

Öykülerin Zamanı

Öyküleme, gerçeklikten uzaklaşarak bir uzam kurgulamak, koşulların ve muhatabın kendisinin katıldığı dengeyi kurmaya yönelik bir jest yapmaktır.

 

Detienne, Yunan öykülerini bilginin nesnesi olarak değil, birer uygulama olarak ele alır. Anlatı bir hareketi dile getirmekle yetinmez, onu gerçekleştirir.

Eylem ve üretim tarzları kuramın sadece konusu değil, oluşum yeridir. Foucault’nun "prosedürleri" veya Bourdieu’nün "stratejileri", kuramın bizzat içinde üretildiği operasyon alanlarıdır.

 

Pratik zekâ (Metis), en az güçle en güçlü etkiyi yaratma ekonomisidir.

Metis'in Üçlü İlişkisi:

Fırsat (Kairos): En uygun zamanı beklemek.

Mekânsızlık: Maskeler ve eğretilemelerle yerinden kopmak.

İmgesizlik: Kendi eylemi içinde kaybolmak.

 

Bellek, ancak yeni bir durumla karşılaştığında "gün ışığına çıkar". Bir piyano gibi, dokunulduğunda ses verir.

Bilimsel yazı zamanı kontrol etmeye çalışırken, günlük uygulamalar kurnaz öykülerle geri döner.

 

3.  Kısım

Uzam Uygulamaları

Kent İçinde Yürümek

Dünya Ticaret Merkezi'nin tepesinden kente bakmak, insanı bir "gözetleyiciye" dönüştürür ve kenti okunabilir bir metne çevirir. Ancak gerçek kent kullanıcıları aşağıda, görünürlüğün bittiği yerde yaşayan yürüyüşçülerdir.

 

"Kavram-Kent", rasyonel bir yönetimle temiz bir uzam üretmeyi ve her tür kirliliği püskürtmeyi hedefler.

 

Yaya, uzamın dilini benimser ancak kestirme yollar gibi doğaçlamalarla mevcut olasılıkları değiştirir.

 

Yürümek, mekândan yoksun olmanın büyük toplumsal tecrübesidir.

 

Özel adlar (sokak isimleri vb.), mekânlarda "mekânsızlıklar" yaratarak bir güzergâhı şiirsel bir coğrafyaya dönüştürür. Özel adlar, kentin rasyonel yüzeyinde delikler açar ve orayı "başka yerlere" (geçmişe, hayallere) bağlar.

 

Bir yerin "okunması gereken" hikâyesidir. Bir yer, orada artık olmayan şeylerin (örneğin "eskiden burada bir fırın vardı" bilgisi) hayaletiyle "yer" olur.

Yürümek, her zaman "başka bir yere geçmek" ve "başka biri olmak"tır.

 

Hem Gemi Hem Hapishane

Tren vagonu, akılcı ütopyanın mükemmel bir uygulamasıdır; yolcu orada numaralanmış ve hapsedilmiştir.

Bilet kontrolü, yemek servisi ve koltuk düzeniyle yolcu, panoptik bir denetim altındadır. Hareket halindeyken bile aslında "hareketsiz" ve kontrol altındadır.

Dünya bir tabloya dönüşür. Cam, izleyici ile manzara arasına aşılmaz bir mesafe koyar. Ne kadar çok görürsen, o kadar az tutabilirsin.

 

Vagonun penceresi ve raylar, izlemekle geçip gitmek arasındaki ayrımı, "köklerden kopma eyleminin emir kipini" temsil eder.

 

Uzam Anlatıları

Yer (Place) ve Uzam (Space)

Yer (Place/Lieu): Ögelerin yan yana, belirli bir düzende durduğu statik bir yapıdır. Bir "ait olma" kuralı hakimdir; iki şey aynı anda aynı yerde bulunamaz. Yer, durağandır (Örneğin; boş bir sokak planı).

 

Uzam (Space/Espace): Hareket halindeki, "uygulanan" bir yerdir. Yön, hız ve zaman değişkenleri işin içine girdiğinde yer, uzama dönüşür.

 

Sınır (Frontier): İki farklı programın (ben ve öteki) karşılaştığı noktadır. Anlatı, sınırı belirleyerek mekanı bölümlere ayırır.

 

Köprü (Bridge): Sınırı ihlal eden, dışarısı ile içerisi arasında bağlantı kuran öğedir. Anlatılar sürekli olarak sınırları çizer ve sonra köprülerle bu sınırları aşarlar.

 

Betimlemeler ikiye ayrılır: "Görmek" (harita) ve "Gitmek" (parkur).

Modern haritacılık, parkuru (eylemi) silip yerine soyut yerlerin tablosunu koymuştur.

 

Eğer bir toplum bireylere simgesel kaçış yolları (anlatılar, mitler, oyunlar) sunamazsa, anlatı "fiziksel bir suç" haline gelir. Bu durumda tek alternatif hapishane veya gayrimeşruluktur.

Geleneksel toplumlarda (karnavallar, şölenler) düzen katıdır ama anlatıların yarattığı "suçlu" hareketliliğe (geçici ihlallere) göz yumar. Bu esneklik, toplumu patlamaktan korur.

 

4.  Kısım

Dil Kullanımları

Yazının Ekonomisi

Eskiden sokaklarda, tarlalarda yankılanan özgür ses, bugün medya (radyo, TV, kayıt cihazları) tarafından "temizlenmiş", normalleştirilmiş ve yapay bir kopyaya dönüştürülmüştür. "Saf" bir sesten bahsetmek artık imkansızdır; her ses bir sistem tarafından kodlanmıştır.

 

Modern Batı'da yazmak, beyaz bir sayfa üzerinde kontrol edilebilir bir uzam oluşturma etkinliğidir. Bu, Kartezyen bir jesttir; dünyayı bir nesne olarak karşısına alır.

 

Yazı sadece bir oyun değildir; dış dünyayı (doğayı, taşrayı, geleneği) değiştirme amacı güder. Yazı makinesine giren "bilgi", oradan "ürün" olarak çıkar.

 

Hukuk, kurallarını bedenler üzerine yazar ve onları "metinleştirir".

Polisin copundan cerrahın neşterine kadar tüm araçlar, "kanun makinesinin" yazı gereçleridir. Beden, bu makineler aracılığıyla toplumsal bir birim haline getirilir.

 

Beden, kozmosun bir parçası olmaktan çıkıp tıbbi bir müdahale nesnesine dönüşmüştür.

Bozuk parçaların değiştirilmesi, bedenin "düzeltilmesi" ve "iyileştirilmesi", yazının bedeni bir nesne olarak yeniden inşa etme tutkusunun tıbbi karşılığıdır.

 

Seslerden Alıntılar

Yazı ekonomisi geliştikçe, ses "vahşi" ve "dışlanmış" olarak nitelendirilmiştir.

 

Saussure’ün "dil" (sistem) ve "söz" (rastlantısal eylem) ayrımı, yazının sesi aksesuarlaştırıp sistemin dışına itmesinin bilimsel kılıfıdır.

 

Opera ve edebiyatta ses, anlamdan kopan, bedenin mırıltısı ve çığlığı olarak geri döner; bu sesler duyulduklarını bilmezler.

 

Okumak: Bir Kaçak Avlanma İşi

Medya ve devlet politikaları, tüketiciyi ekran veya kitap karşısında hareketsizleştirirken kendisi hareket serbestliği kazanır.

 

Okur, bir başkasının toprağında kaçak avlanarak göçebelik eden bir yolcudur.

Okur, yazarın kastettiği anlamı umursamaz; metinden parçalar seçer, onları kendi anılarıyla birleştirir ve metni kendi hayatına uydurur.

 

Metnin tek bir "gerçek" anlamı olduğu fikri, okuma etkinliğini kontrol altında tutmak isteyen kurumların ve seçkin sınıfların bir kurgusudur.

Okuma, bir itaat değil, metnin üzerinde gerçekleştirilen geçici ve uçucu bir danstır.

 

5.  Kısım

İnanma Tarzları

Politik İnandırıcılık

Günümüzde politik inançlar, insanların bir şeye enerjiyle bağlanmasından ziyade, alternatifinin olmamasının yarattığı "durağanlık" üzerine kuruludur.

 

Eskiden erkler “yetkilerini” ustalıkla kullanabiliyorlardı ve teknik ya da idari aygıtlarının yetersizliğini bu biçimde telafi edebiliyorlardı.

…gelişmiş toplumlarımızın erkleri, tüm toplumsal ağları gözetim altında tutabilmek için giderek daha ince eleyip sık dokuyan ve daha sıkı prosedürlerle donanmışlardı: Örneğin polisin, okulun, sağlığın, güvenliğin vb. idari ve “panoptik” sistemleri. Ama yavaş bir süreçle de tüm inanılırlıklarını yitirmişlerdir. Sonuç olarak daha fazla güce ama daha az yetkiye sahip olmuşlardır.

 

Eskiden inanç, sonsuz bir enerji kaynağı gibi görülür ve bir yerden bir yere (Dinden Monarşiye, Monarşiden Cumhuriyete) aktarılırdı.

Kurumlar inançlarını yitirdikçe, "kurumsal değerler" (amentüler) üreterek bu boşluğu doldurmaya çalışırlar. Ancak Shell gibi şirketlerin ürettiği bu yapay inançlar, insanlar üzerinde gerçek bir etki yaratmaz.

 

Eskiden bir sır olarak saklanan gerçek, bugün artık gevezelik etmektedir. Her yerden haber, bilgi alınmakta, istatistikler ve anketler her yerde karşımıza çıkmaktadır. Tarih hiç bu kadar gevezelik yapmamış, hiç bu kadar ortaya konulmamıştır.

Spikerler ve politikacılar; istatistikleri, sayıları ve olayları (Humeyni, nükleer enerji, anketler) "kanıt" olarak önümüze koyarlar. Bu veriler modern dönemin ilahiyatıdır; onlara karşı çıkamazsınız, sadece boyun eğersiniz.

Onlar ilerledikçe, sanki ayaklarının altındaki toprak da ilerlemektedir. Ama aslında onlar bu toprağı üretirler, toprakmış gibi yaparlar, toprağı gizlerler, bunu doğrularlar, böylece kendi yasalarının sahnesini yaratırlar.

Eskiden "gerçek" görünmez bir sır iken, modernlikte gerçek "görülebilen" şeydir. Medya, bir şeyi göstererek ona inanmamızı sağlar.

 

İnanç artık doğrudan bir şeye inanmak değildir; başkalarının inandığına inanmaktır.

İnsanlar medyadaki ya da politikadaki her şeyin "saçmalık" veya "kurgu" olduğunu bilirler. Atfedilen İnanç: Ancak "yine de" inanmaya devam ederler. Çünkü inançlarını "öteki"ne (tabana, militanlara, seçmene veya başka bir bilim dalına) yansıtırlar.

Tarihçi, çalışmasına "gerçeklik" katması için bilgisayar biliminden onay bekler; bilgisayar bilimcisi ise kendi verilerine "somutluk" katması için tarihten onay bekler. Her iki taraf da inancını ötekine ödünç verir.

 

Her yurttaş, kendisi inanmasa bile, anket sonuçlarına bakarak "ötekilerin inandığını" varsayar.

 

Adlandırılamayan: Ölmek

Modern toplumda ölmek üzere olan kişi, üretkenlik zincirini bozduğu için dışlanır ve sessizliğe mahkûm edilir.

Hastaneler, yaşamı korumak üzerine kurulu kurumlardır. Bu yüzden ölüm, bu kurumun başarısızlığı ve bir "sapkınlık" olarak görülür.

Ölüm, modern toplumun yeni "müstehcen"idir. Görülmemesi, dile getirilmemesi ve sahne dışına (ob-scene) itilmesi gerekir.

"İyileşeceksin" yalanı, ölmek üzere olanla iletişimi kesmek için bir maskedir.

Ölmek üzere olan kişi artık üzerinde "işlem yapılamayan" bir nesnedir. Üretim ve tüketim zincirinin dışına çıktığı için ahlak dışı kabul edilir.

 

Ölmek üzere olanın tek ihtiyacı, başka birinin dilinde kendi adıyla çağrılmak…

Ölmek üzere olanın en büyük trajedisi, hissettiği hiçliği dile getirecek bir dile sahip olmamasıdır. O, sadece "ötekinin dilinde" (doktorun, ailenin veya dinin dilinde) var olabilir.

 

Yazı, bir kayıptan doğar; yazar, konuşmaya çalışan ölmek üzere olandır.

Yazının başlangıcında bir kayıp vardır. Dile getirilemeyecek olan -var olan ile gösterge arasında olması imkansız örtüşme- her seferinde yeniden başlayan…

Yazma eylemi, hiçbir zaman ele geçmeyecek olan mutlak bir söze doğru yapılan umutsuz bir yolculuktur.

Bir şey ancak bittiğinde kitaplaşabilir.

 

Bilim ölümü dışlarken, edebiyat (Nietzsche'den Bataille'a) bu sürgün edilenin geri dönüşünü sağlar.

 

Belirsizlikler

Yerler, üst üste binmiş tarihsel katmanlardan oluşur; bir "her yerdelik" sıfatı taşırlar.

Modern kent planlaması, geçmişi silip üzerine betonla yeni "ihtiyaçlar" yazmaya çalışır.

Kent, üzerine defalarca yazı yazılmış ve silinmiş bir parşömen (palimpsest) gibidir.

 

Sistem zamanı "programlamak" ve "geleceği kestirmek" ister.

Tarihçiler, geçmişteki belirsizlikleri ve tesadüfleri "sebep-sonuç" ilişkisiyle açıklayarak sistemin içine dahil etmeye, yani "şeytan çıkarmaya" çalışırlar.

… 

Michel De Certeau - Gündelik Hayatın Keşfi II - Notlar

Michel De Certeau - Gündelik Hayatın Keşfi II - Notlar

Konut, Mutfak İşleri

Mütercim: Çağrı Eroğlu, Erkan Ataçay, Dost Kitabevi, 2009


 

Giriş

Anlar ve Mekanlar Üzerine

Certeau, bilimin sadece belirli akademik alanlara hapsolmasını reddetmiş, tarihin sosyal bilimlerle daha zengin bir etkileşime girmesini sağlamıştır.

Bir kuramın her şeye cevap vermesi değil, yanlışlanabilir olması Certeau için bir güvenilirlik kriteriydi.

Certeau için bilimsel bir iddia, ancak çürütülebilme riskini göze aldığı ölçüde değerliydi.

 

1970'lerden 1990'lara / 70'lerin müreffeh Fransa'sı yerini işsizliğe ve toplumsal bağların zayıfladığı bir döneme bıraktı.

Mikrodalga fırınlar, dondurulmuş gıdalar ve araba kullanımının artışı "mekân ve zaman" algısını kökten değiştirdi.

 

Gündelik hayat, bizi içeriden yöneten gizli bir otoritedir.

Kokular, çocukluk mekânları ve bedensel alışkanlıklar, resmî tarih kitaplarında yer almayan ama asıl hayatı kuran "tarih-olmayan" tarihtir.

Tarihçiyi asıl ilgilendirmesi gereken şey, büyük olaylar değil; o gizli, örtük ve neredeyse "köşeye çekilmiş" olan hayat parçalarıdır.

Luce Giard

 

1.  Kısım

Konut

Mahalle

Mahalle, kişinin evinden dışarı attığı ilk adımdır. Kişi sokağa çıktığında yabancı bir yere değil, kendi özel uzamının bir uzantısına adım atar.

Mahallede yaşamak, bir "toplum sözleşmesi"ne dahil olmaktır. İnsanlar bireysel itkilerinden vazgeçip "saygı" ve "takdir" gibi simgesel kazançlar için nezaket kurallarına uyarlar. Bu, hayatı "mümkün kılan" örtük bir anlaşmadır.

Mahalle; sadece bir barınma yeri değil, dinsel, siyasal ve dinsel unsurların her gün yeniden güncellendiği bir "kültürel pratik" alanıdır.

 

Uygunluk

Mahallede yaşamak, yazısız bir toplumsal sözleşmeye uymayı gerektirir.

Uygunluk sokağa çıktığımız andan itibaren hepimizin kamusal yüzünün simgesel yönetimidir.

 

Mahalledeki iletişim, küçük jestler ve klişeler üzerinden yürür

Uygunluk, bireyin kendi dürtülerinden vazgeçerek toplumsal bir vasatlığa (mediocritas) razı olmasıdır. Ancak bu vazgeçiş karşılıksız değildir.

Birey, "kendini fark ettirmeyerek" ve aşırılıklardan kaçınarak mahallede saygı kazanır.

Mahalle, her şeyin "saydam" ve "okunabilir" olmasını ister. Bu nedenle yabancılık ve gizem mahalle pratiği için birer tehdittir.

 

Mahalledeki mekânlar cinsiyetlere göre ayrılır; kahve "erkekler evi", dükkânlar ise "kadınlar evi" rolü görür.

 

Cinsellik mahallede doğrudan değil, "ima" ve kelime oyunları üzerinden konuşulur.

 

Edep, cinsel söylemi toplumsallaştırarak onun sarsıcı olmadan dile getirilmesini sağlar.

"Edebe aykırı" bir anlam, saygın bir cümlenin altına gizlenir. Bu, dilin "ironik" bir pratiğidir.

 

Erotik nükte, mahallenin ciddi ve "uygun" düzenini geçici olarak bozar. Kralın zırhını kaldırıp çıplaklığına gülmek gibidir.

 

Croix, Rousse

Lyon’un ipek dokuma işçileri (canuts) mahallesi olan Croix-Rousse’un 19. yüzyıldaki başkaldırıları ve mimari yapısı (yüksek tavanlı işçi evleri) anlatılıyor

 

Sokağın Dükkânları

Sokağın sol tarafı soğuk taraftır. Dükkânların olmadığı, karanlık duvarların ve paslanmış garaj kapılarının bulunduğu bu bölüm, sadece geçiş için kullanılır. Burası mahalle hayatının bittiği, "çölleşmiş" simgesel bir alandır.

Sağ taraf sıcak taraftır. Işıklar, renkli vitrinler ve kahveler bu taraftadır.

 

Mahallelinin esnafla kurduğu ilişki, ekonomik bir rasyonaliteden ziyade ahlaki bir sözleşmeye dayanır.

…

 

Bakkalda sırlar "doğrudan" söylenmez. Zaman dardır, diğer müşteriler (kamusal göz) her an oradadır. Bu yüzden mahrem bilgi, günlük alışveriş dilinin altına saklanır. Dertler "elma, portakal, peynir" konuşmalarının altına gizlenir.

 

Ekmek ve Şarap

Ekmek, sofranın "sessiz ve ciddi" hükümdarıdır.

Ekmek, geçmişteki açlıkların (savaş yılları, kıtlık) hafızasını taşır.

Ekmekle dalga geçilmez.

 

Ekmek dram ve çalışmaysa, şarap neşe ve alkoldür.

Mahalle kültürü şarabı yasaklamaz ancak "içmeyi bilmeyi" emreder.

Şarap "sunulur", ekmek ise "paylaştırılır".

 

Hafta Sonu

Haftalık tatilin iki güne çıkmasıyla birlikte bireyin kentle kurduğu ilişkinin radikal dönüşümü incelenir.

 

"Peki ya Alışveriş İçin Robert mi Var?"

Yaşlılar anılarını kaydederler çünkü bu onlar için bir "yaşama tutunma" biçimidir.

…

 

İki Arada

Kentin Hortlakları

Kentteki eski binalar, modernizmin içine sızan "hortlaklar" gibidir.

Bir gökdelenin yanındaki yıkık fabrika veya lüks bir caddedeki paslı bir kuyu, kentin "modern" anlatısını bozan birer pürüzdür.

Eskiyi korurken onu "medenileştirir", yani soylulaştırırız.

 

Kentteki nesneler (ağaçlar, kuyular, eski dükkânlar) yerin ruhunu oluşturur.

Bazı ruhlar müzelerde "ölür" etiketlenip vitrine konunca ruhlarını kaybederler.

 

Bir yeri yaşanılır kılan, o yer hakkında anlatılan hikayelerdir.

 

Kent, sadece bir coğrafya değil, içinde binlerce poetikanın ürediği devasa bir bellek deposudur. Italo Calvino’nun "Görünmeyen Kentler"i gibi, anlatılar görünen kentin altına derinlik katar.

 

Özel Uzamlar

Ev, içinde oturanın kişiliğini yansıtan bir sahnedir; "bir hayat anlatısı" oluşturur.

 

Işık kaynakları, mobilya düzeni, masanın üzerindeki açık kitap veya yerdeki gazete; tüm bunlar birer "aile romanı" kırıntısıdır.

 

Eve izinsiz girilmesi (soyguna uğramak), sadece mal kaybı değil, mahremiyetin ihlali nedeniyle bir "tecavüz" hissi yaratır.

 

Misafirlik kuralları, bu özel uzamın sınırlarını korumak içindir. "Bıktırıcılar", bu görünmez sınırları aşan ve ev sahibinin mahrem alanını istila eden kişilerdir.

 

Özel uzam küçüldükçe, insanlar orayı aletler ve eşyalarla doldurarak "yoğunlaştırırlar".

 

Evlerin kalbinde genellikle mutfak bulunur. Burası "sıcak oda"dır; ailenin birleştiği, yemeğin şiirselleştirildiği ana sahnedir.

Sadece ölü diller ve terk edilmiş evler değişmez. Yaşayan bir ev sürekli tüketilir, kırılır, düzeltilir ve yeniden yaratılır.

 

2.  Kısım

Mutfak İşleri

Beslenme Sanatları

Kadınların işi, başarılı olduğunda anında tüketilen (yenilen) ve izi silinen bir iştir.

…

 

Günün Yemeği

Yiyeceği bozulmadan saklama mücadelesi… Derin kuyulara gömülen tohumlar, tuzlanmış etler, yağ içinde saklanan meyveler.

 

16. yüzyıl Polonyalıları lahanayı tuzlarken, 1800'lerde Nivernais köylüleri (Nivernais, bugünkü Fransa sınırları içinde Burgonya’da bir bölge) henüz yaz ürünlerini kışa saklamayı bilmiyordu. Bu teknik farkı, hayatta kalma şansını doğrudan etkiliyordu.

 

Şehirler tarih boyunca köy üzerinde besinsel bir üstünlük kurmuştur.

Köylü, ürettiği en iyi peyniri ve tereyağını kente satıp, kendisine kaymağı alınmış sütü veya yayık ayranını bırakmıştır.

 

19. yüzyıl Paris'inde zengin masaların artıkları ("bijoux" denilen ciciler) pazarlarda fakirlere satılırdı. Yoksulun bedeni, sağlığını tehlikeye atma pahasına bu bozulmuş rızkı kabul etmek zorundaydı.

 

18. yüzyılda bir köylünün tüm mutfağı ocağa asılı tek bir "çömlek"ten ibarettir.

 

Batı, dünyanın dört bir yanından gelen "tipik yemekleri" (kuzu eti, mango, yumuşak patates) yerel bağlamından kopararak mideye indirir. Bu, kökenini kaybetmiş bir "silik kopyalar" mutfağıdır.

 

Eskiden anneden kıza geçen yemek tarifi defterleri, yerini medyadaki anlık tariflere bıraktı. Bu durum, kadının eski toplumsal konumuna bağlı "yavaş ve sabırlı" pişirme tekniklerinin reddedilmesine yol açtı.

 

"Ne yeriz?" sorusunun cevabı, market raflarından ziyade çocukluk anılarında ve kültürel kimlikte gizlidir.

Yemek sadece yutulmaz, üzerine konuşulur.

 

Sağlık tasavvurları sınıfsaldır.

Besleyici ve ekonomik olana yönelmesi bir seçim değil, en düşük maliyetle iş gücü üretme zorunluluğudur.

 

Huzurevinde yaşayan yaşlılar için yemekten bahsetmek, aslında sevdikleri yüzleri ve kaybolan mutlulukları hatırlamanın tek yoludur.

 

Yemek yediğimiz organ (dudaklar, dil, dişler), aynı zamanda aşkın ve dokunmanın baş aktörüdür.

Partnerimize "tatlım", "fıstığım" veya "bir içim su" diyerek onu lezzetli bir besine dönüştürürüz. Sevgi, ötekini "yutma" ve kendi içinde eritme arzusudur.

 

Eylem Kesitleri

Yemek yapmak; bütçeyi yönetmek, aile bireylerinin zevklerini uzlaştırmak ve zamanla yarışmak demektir.

Misafir geldiğinde yemeği "çoğaltmak", kesilen sütü kurtarmak veya eksik malzemeyle mucize yaratmak, pratik bir zekâ ve taktiksel bir beceri gerektirir.

Elektrikli aletlerin girişiyle, bedenin ritmine dayalı pek çok "usta dokunuş" yerini mekanik bir hıza bıraktı.

 

Meyvelere dokunarak olgunluğunu anlamak, kavunları koklamak gibi eski alışveriş alışkanlıklarının yerini etiketleri ve tarihleri çözmeye bırakmıştır.

 

Sanayileşmenin getirdiği konforun ağır bir bedeli vardır: Hızlı ve pratik çözümler, "gri ve tekdüze" bir zaman yaratmış; el becerisini hayata geçirmenin ve bir "eser" ortaya koymanın hazzını çalmıştır.

Sanayileşme, mutfak eylemlerini standartlaştırmış ve kadını kendi el becerisini kullanan bir zanaatçıdan, makinenin çalışmasını izleyen "niteliksiz bir izleyiciye" dönüştürmüştür.

 

Sanatın Kuralları

Erkeklerin yazdığı yemek kitapları "büyük şeflerin" yaratıcılığını ve mülkiyetini sergilerken, kadınlarınki anonim ve ailevi bir içtenlik taşır.

Gastronomi, tarihsel olarak kadınların dışlandığı "eril bir belâgat" (güzel konuşma/yazma) alanı olarak inşa edilmiştir.

 

Modern mutfak aletlerinin kullanım kılavuzları, bir aşçıya değil bir teknisyene hitap eder.

Eski tariflerdeki "göz kararı" veya "kıvamını bulana kadar" gibi esneklikler yerini gramlara ve derecelere bırakmıştır.

 

Evdeki yemek isimleri analitik ve mütevazıdır. Restoranlarda isimler şaşırtma ve teatral hale getirme amacı güder.

 

“Aslında, Yemek Yapmak Beni Endişelendiriyor...”

Luce Giard’ın mutfak kültürü üzerine söyleşisi…

 

Michel de Certeau ve Luce Giard’ın Sonsözü

Tekilin Pratik Bilimi

Sözellik / Çocuk, okumayı öğrenmeden önce seslerin müziğiyle dünyayı anlamlandırır. Dilin zengin olduğu bir ortamda büyüyen çocuk, metnin derinliğine daha kolay ulaşır.

Telefon ve radyo gibi teknolojiler, sesi bedenden ayırarak onu saf bir "tını" haline getirir.

 

Kültür, hazır ürünlerden ziyade o ürünler üzerinde gerçekleştirilen işlemlerdir.

 

Kültür, bir müzede saklanan nesneler toplamı değil, sıradan insanın dayatılan düzene karşı kendi "kullanım teknikleri" ile verdiği o sessiz ama inatçı mücadeledir.

…