Michel De Certeau - Gündelik Hayatın Keşfi I - Notlar
Eylem, Uygulama,
Üretim Sanatları
Mütercim: Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi Yayınları, 2008
Bir Araştırmanın Hikayesi
Gündelik Hayatın Keşfi'nin1 ilk basımı, “cep kitaplan
koleksiyonu” adı altında 1980 yılının Şubat ayında gerçekleşti.
80'li yıllarda hayata geçen 10-18 Koleksiyonu 68 sonrası
Fransa'nın modernleşme sancılarını sindirmesine yardımcı olan kuramsal bir
zemin sunuyordu.
Certeau, kurumların mantığı dışında kalmayı tercih eden
antikonformist bir dehadır.
Düşüncesi yolunu ve nesnesini bulmaya çalışıyordu
‘Nasıl yaratıyoruz' sorusu, bir zamanlar ısrarla bir an önce
cevaplanması istenen şu sorunun, ‘ne ve nasıl yaratırız' sorusunun yerini
almıştı.
Certeau, bu yön değişimiyle, anonim yaratımın sunduğu
ürünlerin kullanımlarındaki farklılıklardan ibaret olan tüketim alışkanlığının,
o güne kadar pasif kabul edilen, tüketim alışkanlığının dikkatini farklı bir
yöne çevirmiştir.
Certeau, kültür ürünlerinden ziyade bu ürünlerin kullanım
işlemleriyle ilgilenilmesi gerektiğini savunur; önemli olan "üst
kültür" değil, birikmeyen ve toplanmayan "geçici"
yaratıcılıktır.
Mal piyasasında sunulan kültür ürünleriyle değil bu
ürünlerin nasıl ve ne biçimde kullanıldığıyla yani kullanım işlemleriyle
ilgilenmek gereklidir.
Certeau, istatistiksel verilere mesafeli durarak bireysel
operasyonların peşine düşmüştür. / …ona göre istatistiksel soruşturma sadece
özdeş olanı 'bulur'. Ait olduğu sistemi yeniden üretir o kadar.
…günlük alışkanlık, tutum ve uygulamalar kuramını genel
hatlarıyla ortaya koymak / bu karmaşa ve uğultu içinde “eylem, uygulama, üretme
tarzlarını” ortaya çıkarabilmek / bu “eylem tarzları”, toplum içindeki yaşamda
ağırlıkta olup, sosyokültürel üretimin gelişimiyle orantılı olarak kendilerini
ya durağanlık ya da “direnç” biçimlerinde gösterirler” / Bu kitabın konusunu
oluşturan anti-disiplinin ortaya koyduğu ağ, bir ölçüde, tüketicilerin
kumazlıklarıyla örülmüştür.
Araştırma sadece akademik çevrelerle sınırlı kalmamış,
Certeau’nun dünya seyahatleri ve Fransa içindeki toplumsal hareketlerle
beslenmiştir.
Brezilya’daki halk kahramanlarından New York’taki uzam
kullanımına kadar geniş bir coğrafyadan veriler toplanmıştır.
Dizinde en çok adı geçen isim Freud’dur. Onu Wittgenstein
takip eder.
Yazı, Tanrı’nın dünyadan çekildiği
bir dönemde "erkin kaynağı" haline gelmiştir.
Genel Önsöz
Araştırma, genel olarak "pasif ve disiplin
altında" kabul edilen kullanıcıların/tüketicilerin aslında hangi
operasyonel mantıkla hareket ettiklerini anlamaya çalışır.
Günlük yaşam, düzenbazlık yapmak, dolap çevirmek yani işini
kendince yürütmek için herkese binlerce yol yordam sunar insana.
Tüketim, aslında gizli ve sessiz bir üretimdir. Tüketiciler,
egemen kültürün kanunlarını kendi çıkarlarına çevirerek dümenler ve oyunlar
çevirip manevralar yaparlar.
Strateji, mekanın zamana karşı zaferidir. Aksine, taktik,
mekansız olduğu için, zamana bağımlıdır ve kendi çıkarına kullanabileceği
olasılıkları yakalamak için de sürekli tetiktedir.
Certeau halk kültürünün bir "eylem sanatı" olduğu
ve bu uygulamaların belli bir mantığa dayandığı savunulur.
Okur, yazarın (stratejistin) inşa ettiği metin (mekan)
içinde kaçak bir avcı gibi dolaşır, metni kendine göre yeniden kurar.
Zayıf olan, kendisine yabancı, kendinden olmayan güçlerden
çıkar sağlamak için hep çabalayandır.
1. Kısım
Fazlasıyla Sıradan Bir
Kültür
Bu bölüm "sıradan insana" adanmıştır.
Ortak Bir Mekan: Günlük Dil
Modern toplum, tekil kahramanlıkların bittiği, her şeyin
"ortak bir yapı" (karınca yuvası) içinde eridiği bir sürece
girmiştir.
Sanat eserleri ve bireysel ifadeler, artık denizdeki
damlalar gibi anonim bir dilin içinde dağılmıştır.
"Her biri" (Everyman), artık "Hiç
kimse"dir. Bu anti-kahraman, sorumluluğun yazgıya atıldığı, farklılıkların
silindiği ortak bir mutsuzluğun ve gülüşün temsilcisidir.
Freud, aydınlanmış söylemini (psikanaliz) çoğunluğun
"çocuksu" ve "bilgisiz" dünyasına bağlar. Sıradan insan,
Freud’un metninde Tanrı’nın yerini alır; söyleme "evet, bu herkes için
doğrudur" dedirten onay makamıdır.
Freud, Uygarlığın Sıkıntısı adlı metninde kendi bilgisini
alaya alarak "Ben de herkes gibiyim" der. Burada bilginin sınırı,
sıradanlığın başladığı yerdir.
Uzman, yetkinliğini toplumsal
otoriteye dönüştürdükçe bilgisinden ödün verir. Otorite arttıkça, gerçek bilgi
yerini sosyo-ekonomik düzenin söylemine bırakır.
Uzman, bilimsel bir zeminde konuştuğunu sanırken aslında
sadece toplumsal taktiklerin dilini konuşmaktadır.
Wittgenstein, felsefeyi
kuşbakışı bir yerden değil, dilin "içinden" yapmaya çalışır.
Bilimlerin ve felsefenin "üstten bakma" kibrini reddeder.
Bilgi, ancak günlük yaşamın "pragmatik kuralları"
ve "yaşam biçimleri" (Lebensformen) içinde anlam kazanır.
Bilimsel tekniklerin sıradan olanla
temas edip aşındığı noktalar, gerçek tarihselliğin patlak verdiği yerdir.
Halk Kültürleri
(Brezilya ve çevresinde saha çalışmaları)
Burada hep güçlüler kazanır ve sözcükler yanıltır
Güçler arasındaki etkin ilişkiler bağlamında, açıklık ve
uyanıklık söylemi, aldatıcı sözcüklerle ve söz yasaklarıyla kurar oyunlarını. Bu
söz yasaklarının nedeni her yerde hakim olan adaletsizliği ortaya koymaktır
…söylemler, bu dünyada en kolay biçimde kavrayacağınız,
kaydedebileceğiniz, emin yerlere taşıyıp işleyebileceğiniz yegâne nesnelerdir.
Oysa söz edimi koşul ve durumdan koparılıp alınamaz, ayrılamaz.
Bilim, inceleyebilmek için nesneleri köklerinden
(bağlamlarından) koparır; ancak gündelik hayat bu "koparılamayan"
kullanım tarzlarında gizlidir.
Oyunlar, tam fırsatında taşı
gediğine oturtan eylem şemalarının bellekleridirler
Masallar, tıpkı oyunlar gibi gerçeklerin değil,
"hamlelerin" anlatıldığı yerlerdir. Masallar, zayıfın yerleşik düzene
karşı zafer kazanmasını sağlayan ütopik bir uzam sunar.
"işten çalmak”
Bu görüngü, her yerde karşımıza çıkmaktadır
Ekonomideki bu kaytarma, ayartma eylemi, aslında, ekonomik
sisteme, sosyopolitik etiğin yeniden dahil oluşudur.
Sadece atölyeler değil, bürolar ve bilimsel kurumlar da bu
tür "kaytarma" eylemlerinin alanıdır. Kurumlar bunları görmezden
gelse veya cezalandırsa da, bu eylemler dayatılan düzene karşı manevi bir
direniş ve "hamle estetiği" oluşturur.
Olanla İdare Etmek: Kullanımlar ve Taktikler
Dayatılan sistemin sınırları içinde çoğul ve yaratıcı olmayı
başarmak…
Ona belli bir mekânı ya da bir dili zorlayan düzende, bu
düzeni kullanma tarzına uygun bir oyun uzamı yaratır.
İki arada olma sanatını icra ederek, bulunduğu durumdan,
daha önceden öngörülemeyecek yararlar sağlamayı bilir.
Tüketim bir üretim biçimi olarak, kendine özgü kurnazlıklara
sahiptir,
Strateji, bir güç
odağının kendine ait bir "yer" üzerinden kurduğu hesaplı eylemdir; taktik ise kendine ait bir yeri olmayan
"zayıfın", ötekinin mekânında gerçekleştirdiği kurnaz hamlelerdir.
Taktik, zayıfın sanatıdır.
Taktik, sistemin içindeki çatlakları yakalayarak yapılan ani
hamlelerdir.
Dilbilgisi (gramer), dilin "mülkiyetini" ve
kurallarını denetleyen bir stratejidir.
Eğretilemeler (metaforlar), çift anlamlar ve nükte, dilin
içinde gerçekleştirilen hamle sanatıdır.
Akademik araştırmalar genelde baskı mekanizmalarına
(stratejilere) odaklanır (çünkü sisteme bağımlıdırlar).
Günlük uygulamalar, "güçlü" tarafından kurulan
düzende "zayıfın" çevirdiği dolaplar ve hamle sanatı olarak retorik
figürlerle (mecazlar) benzerlik gösterir.
2. Kısım
Eylem, Uygulama ve Üretim
Sanatları Kuramları
Foucault ve Bourdieu
Foucault, disiplin prosedürlerinin 18. yüzyıl sonunda
toplumsal uzamı nasıl "işgal ettiğini ve sömürdüğünü" inceler.
Foucault “ideolojiler” ve “prosedürler” arasında bir ikilik
olduğunu kabul eder
18. yüzyılın sonunda, toplumsal uzamı düzenleyen disiplin
prosedürleri, devrimci projeleri “işgal etmiş” ve “sömürmüştür”.
…bu disiplin prosedürleri, Aydınlanma düşünürleri tarafından
geliştirilen o çok geniş ve karmaşık adalet aygıtı üzerinde kısa sürede
egemenliklerini kurmuşlardı.
Bu teknikler bir ideolojiye ihtiyaç duymadan giderek
gelişmiş ve yayılmışlardı. Böylece / hapishane sisteminin, devrimci kurumlan
içeriden alt üst etmesine ve her yerde, ceza hukukunun yerini, “cezaevi
sistemine” bırakmasına yola açmışlardı.
Tüm bu sırada, ideoloji ise “gevezelik etmektedir”
Foucault erkin özerkliğini teknolojik kapasitesine
bağlamıştır. Bu teknolojik ayrıntılar, en ufak parçalara indirgenmiş eylemler
olup, okullardan hapishanelere kadar her yeri gözetim altına alan bir sistem kurar.
Bu teknikler bir ideolojiye ihtiyaç duymadan giderek
gelişmiş ve yayılmışlardı / Hemen her uzam için hücre tipi mekânı
yaygınlaştırarak / söz konusu uzamın gözetlenebilmesini ve bölümlenmesini
mükemmel bir biçimde sağlamış oldular.
Bourdieu
Etnolojiden toplumbilime bir köprü kuran Bourdieu’nün
kuramı, uygulamaların yapılara nasıl uyum sağladığını açıklar; ancak bu durum
bir tür "bilgin cehalet" yani "kendisinin farkında olmayan
maharet" olarak nitelendirilir.
Bourdieu’nün incelediği stratejiler, soyut kuralların
uygulanmasından ziyade, değişen koşullara ayak uydurma ve eldeki imkanlarla en
iyi "hamleyi" yapma becerisidir.
Stratejiler ilkeleri ya da kuralları 'uygulamazlar'. Bu
ilkeler ya da kurallar arasından, operasyonlarında kullanabileceklerini seçerek
repertuarlarını oluştururlar.
Kuralları kabul etmek, bunların tam aksini uygulamaktır.
Tüm bu kurnazlıklar "evin" (hem konut hem soy)
devamlılığını sağlamaya yöneliktir.
Özneler, tam olarak ne yaptıklarını bilmedikleri için,
yaptıklarının, sandıklarından daha fazla anlamı vardır.
Habitus, dış dünyanın içselleştirilmesi ve bu içselleşen
yapıların uygulama olarak dışsallaştırılmasıdır.
Habitus, kuramın "deliklerini tıkayan" dogmatik
bir mekân haline gelir. Yapılardan habitus'a, oradan stratejilere ve tekrar
yapılara dönen dairesel bir mantık kurulur.
Kuram Sanatları
Kuramlar sahada
çuvallayabilir neredeyse her durumda.
Bilim / tanıkları, kendisinin hazırlamış olduğu sorulara
cevap vermeye zorlayan bir sorgu yargıcıdır.
Herkesin bir yemek yapma tarzı olduğu gibi, kuram geliştirme
tarzı da farklı koşullarda ve farklı çıkarlarla hareket edebilir
Eğer bunu, yemek tariflerinde olduğu şekliyle mastar (ya da
emir kipi) halinde tanımlarsak, bu kuramsal operasyon iki eylemle
özetlenebilir: önce kesip ayırıyorsunuz; sonra da çeviriyorsunuz. Önce
“etnolojik” bir yalıtım sonra da mantığın ters çevrilmesi.
Bu, tanımlanmamış bir dokudan parçalar çıkarıp (etnolojik
yalıtım), bunları kuramı aydınlatan birer ögeye dönüştürmektir.
Günlük uygulamalar, öznesinin üzerinde düşünmediği bir bilgi
türüdür.
Foucault "panoptik" prosedürleri, Bourdieu ise
"stratejileri" yalıtır. Bu işlemde bir parça, bütünün temsilcisi
(düzdeğişmece) olarak kabul edilir.
Mantığın Ters Çevrilmesi: Yalıtılan o "karanlık ve
dilsiz" parçanın, kuramı aydınlatan temel bir açıklama aracına
dönüştürülmesidir.
Foucault’da sessiz mikro-düzenekler insan bilimlerini
aydınlatan bir nedene dönüşürken; Bourdieu’de ne bildiğinin bilincinde olmayan
"habitus", her şeyi açıklayan bir anahtar haline gelir.
Durkheim "ilkel" Arunta kabilesini, Freud ise
"totem ve tabu"yu inceleyerek modern toplumun ve zihnin yasalarını
çözmeye çalışmıştır. Marx’ın hiçbir fabrikaya gitmemiş olması gibi Freud de
Durkheim da bu uygulamaları yerinde görmeye gitmemişlerdir.
Sanat, aydınlanma söyleminin dışında kalan ama
karmaşıklığıyla bilimi öncülleyen bir bilgidir. Nesne kendi kendini
gerçekleştirdiğinde bu 'sanattır', nesne hayranlıkla izlendiğindeyse bu
'bilimdir'.
19. yüzyılda "emek" kavramı, beceriyi kişisel
performanstan ayırıp makineler haline getirerek "geometrikleştirmiş"
ve sayısallaştırmıştır.
Teknikler makineler tarafından devralındıkça, beceri öznel
ve "gizemli" bir kapasiteye dönüşerek kendi dilinden kopmuştur.
Teknolojik aygıtın dışladığı günlük sanatlar (yemek
pişirmek, dikiş dikmek vb.), meşruiyetlerini edebiyat ve anlatı dünyasında
bulurlar.
Edebiyat teknolojik telif haklarından yoksun bu
uygulamaların bir repertuarına dönüşmüştür.
Kant’ın "Yargı Yetisi" kavramını, kuram ile
uygulama arasındaki "kayıp halka" olarak sunar.
Kant'a göre sanat, bilgiyi aşan estetik bir uygulamadır.
Yargı yetisi, anlama yeteneğini aşan ve kuram ile praxis (uygulama) arasında
yer alan bir "orta terimdir."
İp üstünde yürümek, atılan her adımda, yeni müdahalelerle,
yeni bir denge kurmaktır... Hiçbir zaman tam olarak edinilmemiş bir ilişkiyi
korumak demektir.
Öykülerin Zamanı
Öyküleme, gerçeklikten uzaklaşarak bir uzam kurgulamak, koşulların
ve muhatabın kendisinin katıldığı dengeyi kurmaya yönelik bir jest yapmaktır.
Detienne, Yunan öykülerini bilginin nesnesi olarak değil,
birer uygulama olarak ele alır. Anlatı bir hareketi dile getirmekle yetinmez,
onu gerçekleştirir.
Eylem ve üretim tarzları kuramın sadece konusu değil, oluşum
yeridir. Foucault’nun "prosedürleri" veya Bourdieu’nün
"stratejileri", kuramın bizzat içinde üretildiği operasyon
alanlarıdır.
Pratik zekâ (Metis), en az güçle en güçlü etkiyi yaratma
ekonomisidir.
Metis'in Üçlü İlişkisi:
Fırsat (Kairos): En uygun zamanı beklemek.
Mekânsızlık: Maskeler ve eğretilemelerle yerinden kopmak.
İmgesizlik: Kendi eylemi içinde kaybolmak.
Bellek, ancak yeni bir durumla karşılaştığında "gün
ışığına çıkar". Bir piyano gibi, dokunulduğunda ses verir.
Bilimsel yazı zamanı kontrol etmeye çalışırken, günlük
uygulamalar kurnaz öykülerle geri döner.
3. Kısım
Uzam Uygulamaları
Kent İçinde Yürümek
Dünya Ticaret Merkezi'nin tepesinden kente bakmak, insanı
bir "gözetleyiciye" dönüştürür ve kenti okunabilir bir metne çevirir.
Ancak gerçek kent kullanıcıları aşağıda, görünürlüğün bittiği yerde yaşayan
yürüyüşçülerdir.
"Kavram-Kent", rasyonel bir yönetimle temiz bir
uzam üretmeyi ve her tür kirliliği püskürtmeyi hedefler.
Yaya, uzamın dilini benimser ancak kestirme yollar gibi
doğaçlamalarla mevcut olasılıkları değiştirir.
Yürümek, mekândan yoksun olmanın büyük toplumsal
tecrübesidir.
Özel adlar (sokak isimleri vb.), mekânlarda
"mekânsızlıklar" yaratarak bir güzergâhı şiirsel bir coğrafyaya
dönüştürür. Özel adlar, kentin rasyonel yüzeyinde delikler açar ve orayı
"başka yerlere" (geçmişe, hayallere) bağlar.
Bir yerin "okunması gereken" hikâyesidir. Bir yer,
orada artık olmayan şeylerin (örneğin "eskiden burada bir fırın
vardı" bilgisi) hayaletiyle "yer" olur.
Yürümek, her zaman "başka bir yere geçmek" ve
"başka biri olmak"tır.
Hem Gemi Hem Hapishane
Tren vagonu, akılcı ütopyanın mükemmel bir uygulamasıdır;
yolcu orada numaralanmış ve hapsedilmiştir.
Bilet kontrolü, yemek servisi ve koltuk düzeniyle yolcu,
panoptik bir denetim altındadır. Hareket halindeyken bile aslında
"hareketsiz" ve kontrol altındadır.
Dünya bir tabloya dönüşür. Cam, izleyici ile manzara arasına
aşılmaz bir mesafe koyar. Ne kadar çok görürsen, o kadar az tutabilirsin.
Vagonun penceresi ve raylar, izlemekle geçip gitmek
arasındaki ayrımı, "köklerden kopma eyleminin emir kipini" temsil
eder.
Uzam Anlatıları
Yer (Place) ve Uzam (Space)
Yer (Place/Lieu): Ögelerin yan yana, belirli bir düzende
durduğu statik bir yapıdır. Bir "ait olma" kuralı hakimdir; iki şey
aynı anda aynı yerde bulunamaz. Yer, durağandır (Örneğin; boş bir sokak planı).
Uzam (Space/Espace): Hareket halindeki,
"uygulanan" bir yerdir. Yön, hız ve zaman değişkenleri işin içine
girdiğinde yer, uzama dönüşür.
Sınır (Frontier): İki farklı programın (ben ve öteki)
karşılaştığı noktadır. Anlatı, sınırı belirleyerek mekanı bölümlere ayırır.
Köprü (Bridge): Sınırı ihlal eden, dışarısı ile içerisi
arasında bağlantı kuran öğedir. Anlatılar sürekli olarak sınırları çizer ve
sonra köprülerle bu sınırları aşarlar.
Betimlemeler ikiye ayrılır: "Görmek" (harita) ve
"Gitmek" (parkur).
Modern haritacılık, parkuru (eylemi) silip yerine soyut
yerlerin tablosunu koymuştur.
Eğer bir toplum bireylere simgesel kaçış yolları (anlatılar,
mitler, oyunlar) sunamazsa, anlatı "fiziksel bir suç" haline gelir.
Bu durumda tek alternatif hapishane veya gayrimeşruluktur.
Geleneksel toplumlarda (karnavallar, şölenler) düzen katıdır
ama anlatıların yarattığı "suçlu" hareketliliğe (geçici ihlallere)
göz yumar. Bu esneklik, toplumu patlamaktan korur.
4. Kısım
Dil Kullanımları
Yazının Ekonomisi
Eskiden sokaklarda, tarlalarda yankılanan özgür ses, bugün
medya (radyo, TV, kayıt cihazları) tarafından "temizlenmiş",
normalleştirilmiş ve yapay bir kopyaya dönüştürülmüştür. "Saf" bir
sesten bahsetmek artık imkansızdır; her ses bir sistem tarafından kodlanmıştır.
Modern Batı'da yazmak, beyaz bir sayfa üzerinde kontrol
edilebilir bir uzam oluşturma etkinliğidir. Bu, Kartezyen bir jesttir; dünyayı
bir nesne olarak karşısına alır.
Yazı sadece bir oyun değildir; dış dünyayı (doğayı, taşrayı,
geleneği) değiştirme amacı güder. Yazı makinesine giren "bilgi",
oradan "ürün" olarak çıkar.
Hukuk, kurallarını bedenler üzerine yazar ve onları
"metinleştirir".
Polisin copundan cerrahın neşterine kadar tüm araçlar,
"kanun makinesinin" yazı gereçleridir. Beden, bu makineler
aracılığıyla toplumsal bir birim haline getirilir.
Beden, kozmosun bir parçası olmaktan çıkıp tıbbi bir
müdahale nesnesine dönüşmüştür.
Bozuk parçaların değiştirilmesi, bedenin
"düzeltilmesi" ve "iyileştirilmesi", yazının bedeni bir
nesne olarak yeniden inşa etme tutkusunun tıbbi karşılığıdır.
Seslerden Alıntılar
Yazı ekonomisi geliştikçe, ses "vahşi" ve
"dışlanmış" olarak nitelendirilmiştir.
Saussure’ün "dil" (sistem) ve "söz"
(rastlantısal eylem) ayrımı, yazının sesi aksesuarlaştırıp sistemin dışına
itmesinin bilimsel kılıfıdır.
Opera ve edebiyatta ses, anlamdan kopan, bedenin mırıltısı
ve çığlığı olarak geri döner; bu sesler duyulduklarını bilmezler.
Okumak: Bir Kaçak Avlanma İşi
Medya ve devlet politikaları, tüketiciyi ekran veya kitap
karşısında hareketsizleştirirken kendisi hareket serbestliği kazanır.
Okur, bir başkasının toprağında kaçak avlanarak göçebelik
eden bir yolcudur.
Okur, yazarın kastettiği anlamı umursamaz; metinden parçalar
seçer, onları kendi anılarıyla birleştirir ve metni kendi hayatına uydurur.
Metnin tek bir "gerçek" anlamı olduğu fikri, okuma
etkinliğini kontrol altında tutmak isteyen kurumların ve seçkin sınıfların bir
kurgusudur.
Okuma, bir itaat değil, metnin üzerinde gerçekleştirilen
geçici ve uçucu bir danstır.
5. Kısım
İnanma Tarzları
Politik İnandırıcılık
Günümüzde politik inançlar, insanların bir şeye enerjiyle
bağlanmasından ziyade, alternatifinin olmamasının yarattığı
"durağanlık" üzerine kuruludur.
Eskiden erkler “yetkilerini” ustalıkla kullanabiliyorlardı
ve teknik ya da idari aygıtlarının yetersizliğini bu biçimde telafi
edebiliyorlardı.
…gelişmiş toplumlarımızın erkleri, tüm toplumsal ağları
gözetim altında tutabilmek için giderek daha ince eleyip sık dokuyan ve daha
sıkı prosedürlerle donanmışlardı: Örneğin polisin, okulun, sağlığın, güvenliğin
vb. idari ve “panoptik” sistemleri. Ama yavaş bir süreçle de tüm inanılırlıklarını
yitirmişlerdir. Sonuç olarak daha fazla güce ama daha az yetkiye sahip
olmuşlardır.
Eskiden inanç, sonsuz bir enerji kaynağı gibi görülür ve bir
yerden bir yere (Dinden Monarşiye, Monarşiden Cumhuriyete) aktarılırdı.
Kurumlar inançlarını yitirdikçe, "kurumsal
değerler" (amentüler) üreterek bu boşluğu doldurmaya çalışırlar. Ancak
Shell gibi şirketlerin ürettiği bu yapay inançlar, insanlar üzerinde gerçek bir
etki yaratmaz.
Eskiden bir sır olarak saklanan gerçek, bugün artık gevezelik
etmektedir. Her yerden haber, bilgi alınmakta, istatistikler ve anketler her
yerde karşımıza çıkmaktadır. Tarih hiç bu kadar gevezelik yapmamış, hiç bu
kadar ortaya konulmamıştır.
Spikerler ve politikacılar; istatistikleri, sayıları ve
olayları (Humeyni, nükleer enerji, anketler) "kanıt" olarak önümüze
koyarlar. Bu veriler modern dönemin ilahiyatıdır; onlara karşı çıkamazsınız,
sadece boyun eğersiniz.
Onlar ilerledikçe, sanki ayaklarının altındaki toprak da
ilerlemektedir. Ama aslında onlar bu toprağı üretirler, toprakmış gibi
yaparlar, toprağı gizlerler, bunu doğrularlar, böylece kendi yasalarının
sahnesini yaratırlar.
Eskiden "gerçek" görünmez bir sır iken,
modernlikte gerçek "görülebilen" şeydir. Medya, bir şeyi göstererek
ona inanmamızı sağlar.
İnanç artık doğrudan bir
şeye inanmak değildir; başkalarının inandığına inanmaktır.
İnsanlar medyadaki ya da
politikadaki her şeyin "saçmalık" veya "kurgu" olduğunu
bilirler. Atfedilen İnanç: Ancak "yine de" inanmaya devam ederler.
Çünkü inançlarını "öteki"ne (tabana, militanlara, seçmene veya başka
bir bilim dalına) yansıtırlar.
Tarihçi, çalışmasına
"gerçeklik" katması için bilgisayar biliminden onay bekler;
bilgisayar bilimcisi ise kendi verilerine "somutluk" katması için
tarihten onay bekler. Her iki taraf da inancını ötekine ödünç verir.
Her yurttaş, kendisi inanmasa bile, anket sonuçlarına
bakarak "ötekilerin inandığını" varsayar.
Adlandırılamayan: Ölmek
Modern toplumda ölmek üzere olan kişi, üretkenlik zincirini
bozduğu için dışlanır ve sessizliğe mahkûm edilir.
Hastaneler, yaşamı korumak üzerine kurulu kurumlardır. Bu
yüzden ölüm, bu kurumun başarısızlığı ve bir "sapkınlık" olarak
görülür.
Ölüm, modern toplumun yeni "müstehcen"idir.
Görülmemesi, dile getirilmemesi ve sahne dışına (ob-scene) itilmesi gerekir.
"İyileşeceksin" yalanı, ölmek üzere olanla
iletişimi kesmek için bir maskedir.
Ölmek üzere olan kişi artık üzerinde "işlem
yapılamayan" bir nesnedir. Üretim ve tüketim zincirinin dışına çıktığı
için ahlak dışı kabul edilir.
Ölmek üzere olanın tek ihtiyacı, başka birinin dilinde kendi
adıyla çağrılmak…
Ölmek üzere olanın en büyük trajedisi, hissettiği hiçliği
dile getirecek bir dile sahip olmamasıdır. O, sadece "ötekinin
dilinde" (doktorun, ailenin veya dinin dilinde) var olabilir.
Yazı, bir kayıptan doğar; yazar, konuşmaya çalışan ölmek
üzere olandır.
Yazının başlangıcında bir kayıp vardır. Dile getirilemeyecek
olan -var olan ile gösterge arasında olması imkansız örtüşme- her seferinde
yeniden başlayan…
Yazma eylemi, hiçbir zaman ele geçmeyecek olan mutlak bir
söze doğru yapılan umutsuz bir yolculuktur.
Bir şey ancak bittiğinde kitaplaşabilir.
Bilim ölümü dışlarken, edebiyat (Nietzsche'den Bataille'a)
bu sürgün edilenin geri dönüşünü sağlar.
Belirsizlikler
Yerler, üst üste binmiş tarihsel katmanlardan oluşur; bir
"her yerdelik" sıfatı taşırlar.
Modern kent planlaması, geçmişi silip üzerine betonla yeni
"ihtiyaçlar" yazmaya çalışır.
Kent, üzerine defalarca yazı yazılmış ve silinmiş bir
parşömen (palimpsest) gibidir.
Sistem zamanı "programlamak" ve "geleceği
kestirmek" ister.
Tarihçiler, geçmişteki belirsizlikleri ve tesadüfleri
"sebep-sonuç" ilişkisiyle açıklayarak sistemin içine dahil etmeye,
yani "şeytan çıkarmaya" çalışırlar.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder