22 Temmuz 2024 Pazartesi

Michel De Certeau - Gündelik Hayatın Keşfi I - Notlar

Michel De Certeau - Gündelik Hayatın Keşfi I - Notlar

Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları

Mütercim: Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi Yayınları, 2008

 


Bir Araştırmanın Hikayesi

Gündelik Hayatın Keşfi'nin1 ilk basımı, “cep kitaplan koleksiyonu” adı altında 1980 yılının Şubat ayında gerçekleşti.

80'li yıllarda hayata geçen 10-18 Koleksiyonu 68 sonrası Fransa'nın modernleşme sancılarını sindirmesine yardımcı olan kuramsal bir zemin sunuyordu.

 

Certeau, kurumların mantığı dışında kalmayı tercih eden antikonformist bir dehadır.

Düşüncesi yolunu ve nesnesini bulmaya çalışıyordu

‘Nasıl yaratıyoruz' sorusu, bir zamanlar ısrarla bir an önce cevaplanması istenen şu sorunun, ‘ne ve nasıl yaratırız' sorusunun yerini almıştı.

Certeau, bu yön değişimiyle, anonim yaratımın sunduğu ürünlerin kullanımlarındaki farklılıklardan ibaret olan tüketim alışkanlığının, o güne kadar pasif kabul edilen, tüketim alışkanlığının dikkatini farklı bir yöne çevirmiştir.

 

Certeau, kültür ürünlerinden ziyade bu ürünlerin kullanım işlemleriyle ilgilenilmesi gerektiğini savunur; önemli olan "üst kültür" değil, birikmeyen ve toplanmayan "geçici" yaratıcılıktır.

Mal piyasasında sunulan kültür ürünleriyle değil bu ürünlerin nasıl ve ne biçimde kullanıldığıyla yani kullanım işlemleriyle ilgilenmek gereklidir.

 

Certeau, istatistiksel verilere mesafeli durarak bireysel operasyonların peşine düşmüştür. / …ona göre istatistiksel soruşturma sadece özdeş olanı 'bulur'. Ait olduğu sistemi yeniden üretir o kadar.

 

…günlük alışkanlık, tutum ve uygulamalar kuramını genel hatlarıyla ortaya koymak / bu karmaşa ve uğultu içinde “eylem, uygulama, üretme tarzlarını” ortaya çıkarabilmek / bu “eylem tarzları”, toplum içindeki yaşamda ağırlıkta olup, sosyokültürel üretimin gelişimiyle orantılı olarak kendilerini ya durağanlık ya da “direnç” biçimlerinde gösterirler” / Bu kitabın konusunu oluşturan anti-disiplinin ortaya koyduğu ağ, bir ölçüde, tüketicilerin kumazlıklarıyla örülmüştür.

 

Araştırma sadece akademik çevrelerle sınırlı kalmamış, Certeau’nun dünya seyahatleri ve Fransa içindeki toplumsal hareketlerle beslenmiştir.

Brezilya’daki halk kahramanlarından New York’taki uzam kullanımına kadar geniş bir coğrafyadan veriler toplanmıştır.

 

Dizinde en çok adı geçen isim Freud’dur. Onu Wittgenstein takip eder.

 

Yazı, Tanrı’nın dünyadan çekildiği bir dönemde "erkin kaynağı" haline gelmiştir.

 

Genel Önsöz

Araştırma, genel olarak "pasif ve disiplin altında" kabul edilen kullanıcıların/tüketicilerin aslında hangi operasyonel mantıkla hareket ettiklerini anlamaya çalışır.

 

Günlük yaşam, düzenbazlık yapmak, dolap çevirmek yani işini kendince yürütmek için herkese binlerce yol yordam sunar insana.

 

Tüketim, aslında gizli ve sessiz bir üretimdir. Tüketiciler, egemen kültürün kanunlarını kendi çıkarlarına çevirerek dümenler ve oyunlar çevirip manevralar yaparlar.

 

Strateji, mekanın zamana karşı zaferidir. Aksine, taktik, mekansız olduğu için, zamana bağımlıdır ve kendi çıkarına kullanabileceği olasılıkları yakalamak için de sürekli tetiktedir.

 

Certeau halk kültürünün bir "eylem sanatı" olduğu ve bu uygulamaların belli bir mantığa dayandığı savunulur.

 

Okur, yazarın (stratejistin) inşa ettiği metin (mekan) içinde kaçak bir avcı gibi dolaşır, metni kendine göre yeniden kurar.

Zayıf olan, kendisine yabancı, kendinden olmayan güçlerden çıkar sağlamak için hep çabalayandır.

 

1.  Kısım

Fazlasıyla Sıradan Bir Kültür

Bu bölüm "sıradan insana" adanmıştır.

 

Ortak Bir Mekan: Günlük Dil

Modern toplum, tekil kahramanlıkların bittiği, her şeyin "ortak bir yapı" (karınca yuvası) içinde eridiği bir sürece girmiştir.

Sanat eserleri ve bireysel ifadeler, artık denizdeki damlalar gibi anonim bir dilin içinde dağılmıştır.

"Her biri" (Everyman), artık "Hiç kimse"dir. Bu anti-kahraman, sorumluluğun yazgıya atıldığı, farklılıkların silindiği ortak bir mutsuzluğun ve gülüşün temsilcisidir.

 

Freud, aydınlanmış söylemini (psikanaliz) çoğunluğun "çocuksu" ve "bilgisiz" dünyasına bağlar. Sıradan insan, Freud’un metninde Tanrı’nın yerini alır; söyleme "evet, bu herkes için doğrudur" dedirten onay makamıdır.

Freud, Uygarlığın Sıkıntısı adlı metninde kendi bilgisini alaya alarak "Ben de herkes gibiyim" der. Burada bilginin sınırı, sıradanlığın başladığı yerdir.

 

Uzman, yetkinliğini toplumsal otoriteye dönüştürdükçe bilgisinden ödün verir. Otorite arttıkça, gerçek bilgi yerini sosyo-ekonomik düzenin söylemine bırakır.

Uzman, bilimsel bir zeminde konuştuğunu sanırken aslında sadece toplumsal taktiklerin dilini konuşmaktadır.

 

Wittgenstein, felsefeyi kuşbakışı bir yerden değil, dilin "içinden" yapmaya çalışır. Bilimlerin ve felsefenin "üstten bakma" kibrini reddeder.

Bilgi, ancak günlük yaşamın "pragmatik kuralları" ve "yaşam biçimleri" (Lebensformen) içinde anlam kazanır.

 

Bilimsel tekniklerin sıradan olanla temas edip aşındığı noktalar, gerçek tarihselliğin patlak verdiği yerdir.

 

Halk Kültürleri

(Brezilya ve çevresinde saha çalışmaları)

Burada hep güçlüler kazanır ve sözcükler yanıltır

Güçler arasındaki etkin ilişkiler bağlamında, açıklık ve uyanıklık söylemi, aldatıcı sözcüklerle ve söz yasaklarıyla kurar oyunlarını. Bu söz yasaklarının nedeni her yerde hakim olan adaletsizliği ortaya koymaktır

 

…söylemler, bu dünyada en kolay biçimde kavrayacağınız, kaydedebileceğiniz, emin yerlere taşıyıp işleyebileceğiniz yegâne nesnelerdir. Oysa söz edimi koşul ve durumdan koparılıp alınamaz, ayrılamaz.

Bilim, inceleyebilmek için nesneleri köklerinden (bağlamlarından) koparır; ancak gündelik hayat bu "koparılamayan" kullanım tarzlarında gizlidir.

 

Oyunlar, tam fırsatında taşı gediğine oturtan eylem şemalarının bellekleridirler

 

Masallar, tıpkı oyunlar gibi gerçeklerin değil, "hamlelerin" anlatıldığı yerlerdir. Masallar, zayıfın yerleşik düzene karşı zafer kazanmasını sağlayan ütopik bir uzam sunar.

 

"işten çalmak”

Bu görüngü, her yerde karşımıza çıkmaktadır

Ekonomideki bu kaytarma, ayartma eylemi, aslında, ekonomik sisteme, sosyopolitik etiğin yeniden dahil oluşudur.

 

Sadece atölyeler değil, bürolar ve bilimsel kurumlar da bu tür "kaytarma" eylemlerinin alanıdır. Kurumlar bunları görmezden gelse veya cezalandırsa da, bu eylemler dayatılan düzene karşı manevi bir direniş ve "hamle estetiği" oluşturur.

 

Olanla İdare Etmek: Kullanımlar ve Taktikler

Dayatılan sistemin sınırları içinde çoğul ve yaratıcı olmayı başarmak…

Ona belli bir mekânı ya da bir dili zorlayan düzende, bu düzeni kullanma tarzına uygun bir oyun uzamı yaratır.

İki arada olma sanatını icra ederek, bulunduğu durumdan, daha önceden öngörülemeyecek yararlar sağlamayı bilir.

 

Tüketim bir üretim biçimi olarak, kendine özgü kurnazlıklara sahiptir,

 

Strateji, bir güç odağının kendine ait bir "yer" üzerinden kurduğu hesaplı eylemdir; taktik ise kendine ait bir yeri olmayan "zayıfın", ötekinin mekânında gerçekleştirdiği kurnaz hamlelerdir.

Taktik, zayıfın sanatıdır.

Taktik, sistemin içindeki çatlakları yakalayarak yapılan ani hamlelerdir.

 

Dilbilgisi (gramer), dilin "mülkiyetini" ve kurallarını denetleyen bir stratejidir.

Eğretilemeler (metaforlar), çift anlamlar ve nükte, dilin içinde gerçekleştirilen hamle sanatıdır.

 

Akademik araştırmalar genelde baskı mekanizmalarına (stratejilere) odaklanır (çünkü sisteme bağımlıdırlar).

 

Günlük uygulamalar, "güçlü" tarafından kurulan düzende "zayıfın" çevirdiği dolaplar ve hamle sanatı olarak retorik figürlerle (mecazlar) benzerlik gösterir.

 

2.  Kısım

Eylem, Uygulama ve Üretim Sanatları Kuramları

Foucault ve Bourdieu

Foucault, disiplin prosedürlerinin 18. yüzyıl sonunda toplumsal uzamı nasıl "işgal ettiğini ve sömürdüğünü" inceler.

Foucault “ideolojiler” ve “prosedürler” arasında bir ikilik olduğunu kabul eder

18. yüzyılın sonunda, toplumsal uzamı düzenleyen disiplin prosedürleri, devrimci projeleri “işgal etmiş” ve “sömürmüştür”.

…bu disiplin prosedürleri, Aydınlanma düşünürleri tarafından geliştirilen o çok geniş ve karmaşık adalet aygıtı üzerinde kısa sürede egemenliklerini kurmuşlardı.

Bu teknikler bir ideolojiye ihtiyaç duymadan giderek gelişmiş ve yayılmışlardı. Böylece / hapishane sisteminin, devrimci kurumlan içeriden alt üst etmesine ve her yerde, ceza hukukunun yerini, “cezaevi sistemine” bırakmasına yola açmışlardı.

Tüm bu sırada, ideoloji ise “gevezelik etmektedir”

 

Foucault erkin özerkliğini teknolojik kapasitesine bağlamıştır. Bu teknolojik ayrıntılar, en ufak parçalara indirgenmiş eylemler olup, okullardan hapishanelere kadar her yeri gözetim altına alan bir sistem kurar.

Bu teknikler bir ideolojiye ihtiyaç duymadan giderek gelişmiş ve yayılmışlardı / Hemen her uzam için hücre tipi mekânı yaygınlaştırarak / söz konusu uzamın gözetlenebilmesini ve bölümlenmesini mükemmel bir biçimde sağlamış oldular.

 

Bourdieu

Etnolojiden toplumbilime bir köprü kuran Bourdieu’nün kuramı, uygulamaların yapılara nasıl uyum sağladığını açıklar; ancak bu durum bir tür "bilgin cehalet" yani "kendisinin farkında olmayan maharet" olarak nitelendirilir.

 

Bourdieu’nün incelediği stratejiler, soyut kuralların uygulanmasından ziyade, değişen koşullara ayak uydurma ve eldeki imkanlarla en iyi "hamleyi" yapma becerisidir.

Stratejiler ilkeleri ya da kuralları 'uygulamazlar'. Bu ilkeler ya da kurallar arasından, operasyonlarında kullanabileceklerini seçerek repertuarlarını oluştururlar.

Kuralları kabul etmek, bunların tam aksini uygulamaktır.

Tüm bu kurnazlıklar "evin" (hem konut hem soy) devamlılığını sağlamaya yöneliktir.

 

Özneler, tam olarak ne yaptıklarını bilmedikleri için, yaptıklarının, sandıklarından daha fazla anlamı vardır.

 

Habitus, dış dünyanın içselleştirilmesi ve bu içselleşen yapıların uygulama olarak dışsallaştırılmasıdır.

Habitus, kuramın "deliklerini tıkayan" dogmatik bir mekân haline gelir. Yapılardan habitus'a, oradan stratejilere ve tekrar yapılara dönen dairesel bir mantık kurulur.

 

Kuram Sanatları

Kuramlar sahada çuvallayabilir neredeyse her durumda.

Bilim / tanıkları, kendisinin hazırlamış olduğu sorulara cevap vermeye zorlayan bir sorgu yargıcıdır.

Herkesin bir yemek yapma tarzı olduğu gibi, kuram geliştirme tarzı da farklı koşullarda ve farklı çıkarlarla hareket edebilir

 

Eğer bunu, yemek tariflerinde olduğu şekliyle mastar (ya da emir kipi) halinde tanımlarsak, bu kuramsal operasyon iki eylemle özetlenebilir: önce kesip ayırıyorsunuz; sonra da çeviriyorsunuz. Önce “etnolojik” bir yalıtım sonra da mantığın ters çevrilmesi.

Bu, tanımlanmamış bir dokudan parçalar çıkarıp (etnolojik yalıtım), bunları kuramı aydınlatan birer ögeye dönüştürmektir.

Günlük uygulamalar, öznesinin üzerinde düşünmediği bir bilgi türüdür.

 

Foucault "panoptik" prosedürleri, Bourdieu ise "stratejileri" yalıtır. Bu işlemde bir parça, bütünün temsilcisi (düzdeğişmece) olarak kabul edilir.

Mantığın Ters Çevrilmesi: Yalıtılan o "karanlık ve dilsiz" parçanın, kuramı aydınlatan temel bir açıklama aracına dönüştürülmesidir.

Foucault’da sessiz mikro-düzenekler insan bilimlerini aydınlatan bir nedene dönüşürken; Bourdieu’de ne bildiğinin bilincinde olmayan "habitus", her şeyi açıklayan bir anahtar haline gelir.

 

Durkheim "ilkel" Arunta kabilesini, Freud ise "totem ve tabu"yu inceleyerek modern toplumun ve zihnin yasalarını çözmeye çalışmıştır. Marx’ın hiçbir fabrikaya gitmemiş olması gibi Freud de Durkheim da bu uygulamaları yerinde görmeye gitmemişlerdir.

 

Sanat, aydınlanma söyleminin dışında kalan ama karmaşıklığıyla bilimi öncülleyen bir bilgidir. Nesne kendi kendini gerçekleştirdiğinde bu 'sanattır', nesne hayranlıkla izlendiğindeyse bu 'bilimdir'.

 

19. yüzyılda "emek" kavramı, beceriyi kişisel performanstan ayırıp makineler haline getirerek "geometrikleştirmiş" ve sayısallaştırmıştır.

Teknikler makineler tarafından devralındıkça, beceri öznel ve "gizemli" bir kapasiteye dönüşerek kendi dilinden kopmuştur.

Teknolojik aygıtın dışladığı günlük sanatlar (yemek pişirmek, dikiş dikmek vb.), meşruiyetlerini edebiyat ve anlatı dünyasında bulurlar.

Edebiyat teknolojik telif haklarından yoksun bu uygulamaların bir repertuarına dönüşmüştür.

 

Kant’ın "Yargı Yetisi" kavramını, kuram ile uygulama arasındaki "kayıp halka" olarak sunar.

Kant'a göre sanat, bilgiyi aşan estetik bir uygulamadır. Yargı yetisi, anlama yeteneğini aşan ve kuram ile praxis (uygulama) arasında yer alan bir "orta terimdir."

İp üstünde yürümek, atılan her adımda, yeni müdahalelerle, yeni bir denge kurmaktır... Hiçbir zaman tam olarak edinilmemiş bir ilişkiyi korumak demektir.

 

Öykülerin Zamanı

Öyküleme, gerçeklikten uzaklaşarak bir uzam kurgulamak, koşulların ve muhatabın kendisinin katıldığı dengeyi kurmaya yönelik bir jest yapmaktır.

 

Detienne, Yunan öykülerini bilginin nesnesi olarak değil, birer uygulama olarak ele alır. Anlatı bir hareketi dile getirmekle yetinmez, onu gerçekleştirir.

Eylem ve üretim tarzları kuramın sadece konusu değil, oluşum yeridir. Foucault’nun "prosedürleri" veya Bourdieu’nün "stratejileri", kuramın bizzat içinde üretildiği operasyon alanlarıdır.

 

Pratik zekâ (Metis), en az güçle en güçlü etkiyi yaratma ekonomisidir.

Metis'in Üçlü İlişkisi:

Fırsat (Kairos): En uygun zamanı beklemek.

Mekânsızlık: Maskeler ve eğretilemelerle yerinden kopmak.

İmgesizlik: Kendi eylemi içinde kaybolmak.

 

Bellek, ancak yeni bir durumla karşılaştığında "gün ışığına çıkar". Bir piyano gibi, dokunulduğunda ses verir.

Bilimsel yazı zamanı kontrol etmeye çalışırken, günlük uygulamalar kurnaz öykülerle geri döner.

 

3.  Kısım

Uzam Uygulamaları

Kent İçinde Yürümek

Dünya Ticaret Merkezi'nin tepesinden kente bakmak, insanı bir "gözetleyiciye" dönüştürür ve kenti okunabilir bir metne çevirir. Ancak gerçek kent kullanıcıları aşağıda, görünürlüğün bittiği yerde yaşayan yürüyüşçülerdir.

 

"Kavram-Kent", rasyonel bir yönetimle temiz bir uzam üretmeyi ve her tür kirliliği püskürtmeyi hedefler.

 

Yaya, uzamın dilini benimser ancak kestirme yollar gibi doğaçlamalarla mevcut olasılıkları değiştirir.

 

Yürümek, mekândan yoksun olmanın büyük toplumsal tecrübesidir.

 

Özel adlar (sokak isimleri vb.), mekânlarda "mekânsızlıklar" yaratarak bir güzergâhı şiirsel bir coğrafyaya dönüştürür. Özel adlar, kentin rasyonel yüzeyinde delikler açar ve orayı "başka yerlere" (geçmişe, hayallere) bağlar.

 

Bir yerin "okunması gereken" hikâyesidir. Bir yer, orada artık olmayan şeylerin (örneğin "eskiden burada bir fırın vardı" bilgisi) hayaletiyle "yer" olur.

Yürümek, her zaman "başka bir yere geçmek" ve "başka biri olmak"tır.

 

Hem Gemi Hem Hapishane

Tren vagonu, akılcı ütopyanın mükemmel bir uygulamasıdır; yolcu orada numaralanmış ve hapsedilmiştir.

Bilet kontrolü, yemek servisi ve koltuk düzeniyle yolcu, panoptik bir denetim altındadır. Hareket halindeyken bile aslında "hareketsiz" ve kontrol altındadır.

Dünya bir tabloya dönüşür. Cam, izleyici ile manzara arasına aşılmaz bir mesafe koyar. Ne kadar çok görürsen, o kadar az tutabilirsin.

 

Vagonun penceresi ve raylar, izlemekle geçip gitmek arasındaki ayrımı, "köklerden kopma eyleminin emir kipini" temsil eder.

 

Uzam Anlatıları

Yer (Place) ve Uzam (Space)

Yer (Place/Lieu): Ögelerin yan yana, belirli bir düzende durduğu statik bir yapıdır. Bir "ait olma" kuralı hakimdir; iki şey aynı anda aynı yerde bulunamaz. Yer, durağandır (Örneğin; boş bir sokak planı).

 

Uzam (Space/Espace): Hareket halindeki, "uygulanan" bir yerdir. Yön, hız ve zaman değişkenleri işin içine girdiğinde yer, uzama dönüşür.

 

Sınır (Frontier): İki farklı programın (ben ve öteki) karşılaştığı noktadır. Anlatı, sınırı belirleyerek mekanı bölümlere ayırır.

 

Köprü (Bridge): Sınırı ihlal eden, dışarısı ile içerisi arasında bağlantı kuran öğedir. Anlatılar sürekli olarak sınırları çizer ve sonra köprülerle bu sınırları aşarlar.

 

Betimlemeler ikiye ayrılır: "Görmek" (harita) ve "Gitmek" (parkur).

Modern haritacılık, parkuru (eylemi) silip yerine soyut yerlerin tablosunu koymuştur.

 

Eğer bir toplum bireylere simgesel kaçış yolları (anlatılar, mitler, oyunlar) sunamazsa, anlatı "fiziksel bir suç" haline gelir. Bu durumda tek alternatif hapishane veya gayrimeşruluktur.

Geleneksel toplumlarda (karnavallar, şölenler) düzen katıdır ama anlatıların yarattığı "suçlu" hareketliliğe (geçici ihlallere) göz yumar. Bu esneklik, toplumu patlamaktan korur.

 

4.  Kısım

Dil Kullanımları

Yazının Ekonomisi

Eskiden sokaklarda, tarlalarda yankılanan özgür ses, bugün medya (radyo, TV, kayıt cihazları) tarafından "temizlenmiş", normalleştirilmiş ve yapay bir kopyaya dönüştürülmüştür. "Saf" bir sesten bahsetmek artık imkansızdır; her ses bir sistem tarafından kodlanmıştır.

 

Modern Batı'da yazmak, beyaz bir sayfa üzerinde kontrol edilebilir bir uzam oluşturma etkinliğidir. Bu, Kartezyen bir jesttir; dünyayı bir nesne olarak karşısına alır.

 

Yazı sadece bir oyun değildir; dış dünyayı (doğayı, taşrayı, geleneği) değiştirme amacı güder. Yazı makinesine giren "bilgi", oradan "ürün" olarak çıkar.

 

Hukuk, kurallarını bedenler üzerine yazar ve onları "metinleştirir".

Polisin copundan cerrahın neşterine kadar tüm araçlar, "kanun makinesinin" yazı gereçleridir. Beden, bu makineler aracılığıyla toplumsal bir birim haline getirilir.

 

Beden, kozmosun bir parçası olmaktan çıkıp tıbbi bir müdahale nesnesine dönüşmüştür.

Bozuk parçaların değiştirilmesi, bedenin "düzeltilmesi" ve "iyileştirilmesi", yazının bedeni bir nesne olarak yeniden inşa etme tutkusunun tıbbi karşılığıdır.

 

Seslerden Alıntılar

Yazı ekonomisi geliştikçe, ses "vahşi" ve "dışlanmış" olarak nitelendirilmiştir.

 

Saussure’ün "dil" (sistem) ve "söz" (rastlantısal eylem) ayrımı, yazının sesi aksesuarlaştırıp sistemin dışına itmesinin bilimsel kılıfıdır.

 

Opera ve edebiyatta ses, anlamdan kopan, bedenin mırıltısı ve çığlığı olarak geri döner; bu sesler duyulduklarını bilmezler.

 

Okumak: Bir Kaçak Avlanma İşi

Medya ve devlet politikaları, tüketiciyi ekran veya kitap karşısında hareketsizleştirirken kendisi hareket serbestliği kazanır.

 

Okur, bir başkasının toprağında kaçak avlanarak göçebelik eden bir yolcudur.

Okur, yazarın kastettiği anlamı umursamaz; metinden parçalar seçer, onları kendi anılarıyla birleştirir ve metni kendi hayatına uydurur.

 

Metnin tek bir "gerçek" anlamı olduğu fikri, okuma etkinliğini kontrol altında tutmak isteyen kurumların ve seçkin sınıfların bir kurgusudur.

Okuma, bir itaat değil, metnin üzerinde gerçekleştirilen geçici ve uçucu bir danstır.

 

5.  Kısım

İnanma Tarzları

Politik İnandırıcılık

Günümüzde politik inançlar, insanların bir şeye enerjiyle bağlanmasından ziyade, alternatifinin olmamasının yarattığı "durağanlık" üzerine kuruludur.

 

Eskiden erkler “yetkilerini” ustalıkla kullanabiliyorlardı ve teknik ya da idari aygıtlarının yetersizliğini bu biçimde telafi edebiliyorlardı.

…gelişmiş toplumlarımızın erkleri, tüm toplumsal ağları gözetim altında tutabilmek için giderek daha ince eleyip sık dokuyan ve daha sıkı prosedürlerle donanmışlardı: Örneğin polisin, okulun, sağlığın, güvenliğin vb. idari ve “panoptik” sistemleri. Ama yavaş bir süreçle de tüm inanılırlıklarını yitirmişlerdir. Sonuç olarak daha fazla güce ama daha az yetkiye sahip olmuşlardır.

 

Eskiden inanç, sonsuz bir enerji kaynağı gibi görülür ve bir yerden bir yere (Dinden Monarşiye, Monarşiden Cumhuriyete) aktarılırdı.

Kurumlar inançlarını yitirdikçe, "kurumsal değerler" (amentüler) üreterek bu boşluğu doldurmaya çalışırlar. Ancak Shell gibi şirketlerin ürettiği bu yapay inançlar, insanlar üzerinde gerçek bir etki yaratmaz.

 

Eskiden bir sır olarak saklanan gerçek, bugün artık gevezelik etmektedir. Her yerden haber, bilgi alınmakta, istatistikler ve anketler her yerde karşımıza çıkmaktadır. Tarih hiç bu kadar gevezelik yapmamış, hiç bu kadar ortaya konulmamıştır.

Spikerler ve politikacılar; istatistikleri, sayıları ve olayları (Humeyni, nükleer enerji, anketler) "kanıt" olarak önümüze koyarlar. Bu veriler modern dönemin ilahiyatıdır; onlara karşı çıkamazsınız, sadece boyun eğersiniz.

Onlar ilerledikçe, sanki ayaklarının altındaki toprak da ilerlemektedir. Ama aslında onlar bu toprağı üretirler, toprakmış gibi yaparlar, toprağı gizlerler, bunu doğrularlar, böylece kendi yasalarının sahnesini yaratırlar.

Eskiden "gerçek" görünmez bir sır iken, modernlikte gerçek "görülebilen" şeydir. Medya, bir şeyi göstererek ona inanmamızı sağlar.

 

İnanç artık doğrudan bir şeye inanmak değildir; başkalarının inandığına inanmaktır.

İnsanlar medyadaki ya da politikadaki her şeyin "saçmalık" veya "kurgu" olduğunu bilirler. Atfedilen İnanç: Ancak "yine de" inanmaya devam ederler. Çünkü inançlarını "öteki"ne (tabana, militanlara, seçmene veya başka bir bilim dalına) yansıtırlar.

Tarihçi, çalışmasına "gerçeklik" katması için bilgisayar biliminden onay bekler; bilgisayar bilimcisi ise kendi verilerine "somutluk" katması için tarihten onay bekler. Her iki taraf da inancını ötekine ödünç verir.

 

Her yurttaş, kendisi inanmasa bile, anket sonuçlarına bakarak "ötekilerin inandığını" varsayar.

 

Adlandırılamayan: Ölmek

Modern toplumda ölmek üzere olan kişi, üretkenlik zincirini bozduğu için dışlanır ve sessizliğe mahkûm edilir.

Hastaneler, yaşamı korumak üzerine kurulu kurumlardır. Bu yüzden ölüm, bu kurumun başarısızlığı ve bir "sapkınlık" olarak görülür.

Ölüm, modern toplumun yeni "müstehcen"idir. Görülmemesi, dile getirilmemesi ve sahne dışına (ob-scene) itilmesi gerekir.

"İyileşeceksin" yalanı, ölmek üzere olanla iletişimi kesmek için bir maskedir.

Ölmek üzere olan kişi artık üzerinde "işlem yapılamayan" bir nesnedir. Üretim ve tüketim zincirinin dışına çıktığı için ahlak dışı kabul edilir.

 

Ölmek üzere olanın tek ihtiyacı, başka birinin dilinde kendi adıyla çağrılmak…

Ölmek üzere olanın en büyük trajedisi, hissettiği hiçliği dile getirecek bir dile sahip olmamasıdır. O, sadece "ötekinin dilinde" (doktorun, ailenin veya dinin dilinde) var olabilir.

 

Yazı, bir kayıptan doğar; yazar, konuşmaya çalışan ölmek üzere olandır.

Yazının başlangıcında bir kayıp vardır. Dile getirilemeyecek olan -var olan ile gösterge arasında olması imkansız örtüşme- her seferinde yeniden başlayan…

Yazma eylemi, hiçbir zaman ele geçmeyecek olan mutlak bir söze doğru yapılan umutsuz bir yolculuktur.

Bir şey ancak bittiğinde kitaplaşabilir.

 

Bilim ölümü dışlarken, edebiyat (Nietzsche'den Bataille'a) bu sürgün edilenin geri dönüşünü sağlar.

 

Belirsizlikler

Yerler, üst üste binmiş tarihsel katmanlardan oluşur; bir "her yerdelik" sıfatı taşırlar.

Modern kent planlaması, geçmişi silip üzerine betonla yeni "ihtiyaçlar" yazmaya çalışır.

Kent, üzerine defalarca yazı yazılmış ve silinmiş bir parşömen (palimpsest) gibidir.

 

Sistem zamanı "programlamak" ve "geleceği kestirmek" ister.

Tarihçiler, geçmişteki belirsizlikleri ve tesadüfleri "sebep-sonuç" ilişkisiyle açıklayarak sistemin içine dahil etmeye, yani "şeytan çıkarmaya" çalışırlar.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder