Gaston Bachelard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gaston Bachelard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2025 Cumartesi

Mekanın Poetikası (İthaki) - Notlar

Gaston Bachelard - Mekanın Poetikası (İthaki) - Notlar

Mütercim: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2. Baskı, 2014

 


Giriş

…bir filozof, poetik hayal gücünün ortaya koyduğu sorunları incelemek istediğinde, sahip olduğu bilgileri unutmak, tüm felsefi araştırma alışkanlıklarını bir yana bırakmak zorundadır.

 

…poetik hayal, kendine özgü bir varlığa, kendine özgü bir dinamizme sahiptir.

…poetik bir hayalin varlığının gerçek ölçülerini / yankılanmada [retentissement] bulacağımızı ümit ediyoruz. Poetik hayal, bu yankılanmada bir varlık sesi [sonorite] kazanacaktır.

Şiirsel hayal, geçmişin bir yankısı değil, bir "anda" doğan yeniliktir.

Poetik hayal, psişizmin bir anda ortaya çıkan rölyefidir... Şiir felsefesi, poetik edimin geçmişi olmadığını, en azından hazırlık ve ortaya çıkış evresinin izlenebileceği bir yakın geçmişi olmadığını kabul etmek zorundadır.

 

Bir imge, tekil bir bilinçte doğsa da "başka ruhları ve yürekleri" etkileme gücüne sahiptir.

 

Sanat eserinin psikanalizi, nesnesinden uzaklaşmış olur... Şair de klinik bir vaka haline gelir... Bizim için hayalin tüm yaşamı, şimşek gibi bir anda çakmasındadır.

 

…şiirin bir zihin [esprit] fenomenolojisi1 olmaktan çok bir ruh [ame] fenomenolojisi olduğunu söylemek gerekir.

Pierre-jean Jouve şöyle yazar: "Şiir, bir biçimin kapısını açan ruhtur." Ruh, kapı açar.

 

İfade, varlığı yaratır.

Sanat, yaşamın yoğunlaşmış ve yenilenmiş bir formudur.

 

Geometricinin ölçtüğü boş mekanın aksine, fenomenoloji "yaşanmış mekanı" ve mekanın insani değerini inceler.

Ev, insan ruhunun analiz aletidir. Mahzeninden çatısına kadar ruhun topoğrafyasını yansıtır.

 

Birinci Bölüm: Mahzenden Tavanarasına Ev, Kulübenin Anlamı

Ev bize, hem dağınık hayaller hem de bir hayaller bütünü sunar.

 

Ev, insanın dünyadaki ilk evrenidir.

İnsan 'dünyaya fırlatılmış' bir varlık olmaktan önce, evin beşiğine yatırılmış bir varlıktır. Kurduğumuz düşlerdeki ev hep büyük bir beşiktir.

 

Anılarımız zamanın akışında değil, mekanın "peteklerinde" saklanır. Zaman geçip gider ama mekan anıyı dondurur.

 

Ev, dikey bir varlık olarak hayal edilir. Aşağıdan yukarı yükselir.

Dikeylik, mahzen ile tavanarasının kutupsallığıyla sağlanmıştır. Bu kutupsallığın izleri o kadar derindir ki hayal gücünün fenomenolojisi için, bir bakıma iki farklı eksen oluştururlar. Gerçekten de çatının akılsallığı ile mahzenin akıldışılığı, neredeyse hiçbir yorum gerektirmeksizin karşı karşıya konulabilir.

Çatıya doğru yükseldikçe tüm düşünceler de açıklık kazanır. Tavanarasında, çatı iskeletinin sağlam yapısını tüm çıplaklığıyla görmek hoşumuza gider.

…mahzen öncelikle evin karanlık varlığıdır, yeraltı güçlerinden pay alan varlıktır. Mahzenin düşünü kurduğumuzda derinliklerin akıldışılığıyla uzlaşırız.

 

Ev, yoğunlaşmış bir varlık olarak hayal edilir.

Ev, sadece bedeni değil, ruhun düş kurma yetisini de kanatları altına alır.

 

Yaşadığımız ilk ev bir "diyagram" gibidir.

Biz, o evde ikamet etme işlevlerinin diyagramıyız; bütün öteki evler de, temel bir motifin çeşitlemelerinden başka bir şey değildir.

 

Şehirdeki evlerin ne mahzeni ne de tavanarası vardır. Asfaltla yere sabitlenmiş, köksüz yapılardır.

Asansörler, merdivenin o "kahramanlık" ve yükseliş duygusunu yok eder.

 

Paris'te ev yoktur... Evin kökü yoktur. Gökdelenlerin mahzeni yoktur... Evim denen yer de, basit bir yataylıktan başka bir şey değildir.

 

Kulübe hayali, her türlü lüksten arınmış, "mutlu bir yoksulluğun" ve mutlak yalnızlığın simgesidir.

Lamba, evin gözüdür

 

Kulübe veya tek bir lamba gibi basit hayaller, tüm gereksiz ayrıntıları silerek ruhun derinliklerinde bir "yankı" uyandırır ve varoluşun en güvenli merkezini belirler.

 

İkinci Bölüm: Ev ve Evren

Kış, evin içsel değerini artırır. Kar, dış dünyayı silerek evi bir "korunma merkezi" haline getirir.

Kar, dış dünyayı tek bir renge indirgeyerek evreni susturur. Bu kozmik olumsuzlama, dış dünyanın varlığını azaltırken içselliği çoğaltır.

 

Rilke / fırtına şehirde korku salar, kırda ise doğanın misafiri gibi karşılanır.

 

Ev, sakini için hem koruyucu bir "zırh" (hücre) hem de ucu bucağı olmayan bir "dünya"dır. Duvarlar, hayal gücünün isteğine göre yoğunlaşır ya da gevşer.

 

William Goyen'e göre, doğduğumuz ev biz doğmadan önce kimliksiz bir yokluktur. Ev, bizim soluğumuzla var olur ve soluğumuzla yokluğa indirgenebilir.

 

İyi uyumak için bir krizalit (koza) gibi daralmış bir odaya,

 

İyi düşlemek için ise okyanusa tepeden bakan kulelere ihtiyaç vardır.

 

Pencereleri aç / evi genişlet…

 

Eski bir mobilyayı cilalamak, o nesneyi sadece parlatmak değil, onu yeniden yaratmak ve ona insani bir onur vermektir.

 

Çocuk mutluysa sağlam, köklü, bacasından dumanlar tüten "sıcak" bir ev çizer.

Resimlerdeki "kapı tokmağı" misafirperverliği işaret eder.

 

Üçüncü Bölüm: Çekmece, Sandıklar ve Dolaplar

Bergson için çekmece, "ölü düşünceleri" saklayan basit bir polemik aracıdır.

 

Bir dolabın içine ancak ruhsuz biri rastgele bir şey tıkıştırabilir.

Dolapta düzen hüküm sürer

 

Dolap, herkesin rastgele açamayacağı, ailenin tarihini saklayan bir hiyerarşidir.

Şairler için hafıza,

 

Kendimi sakladığım yerim ben

 

Dördüncü Bölüm: Kuş Yuvası

Yuva, sadece dallardan yapılmış bir nesne değil, "ikamet etme işlevinin" en saf, en hayvansı ve en kozmik tezahürüdür.

Quasimodo için katedral bir evden öte; bir yumurta, bir yuva ve bir kabuktur.

 

Canlı, barınağının biçimini alır.

İnsanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka

 

Yuva, dışarıdan örülen bir duvar değil, içeriden kuşun göğsüyle bastırarak, dönerek ve sıkıştırarak biçim verdiği bir kovuktur.

 

Beşinci Bölüm: Kabuk

Paul Valéry'nin deniz kabukları

Ev, canlının bizzat kendisidir.

 

Kabuk "bedeni", içindeki yumuşakça ise "ruhu" temsil eder.

Salyangozun sarmal yapısı, düşmana karşı bir labirent görevi görür.

 

Altıncı Bölüm: Köşeler

…köşe, birçok bakımdan yaşamı reddeder, yaşamı kısıtlar, yaşamı saklar. Köşe, bu durumda, Evrenin olumsuzlanmasıdır.

 

Kelimeler de eve benzetilir,

Kelimeleri ev biçimine inşa ederiz,

Giriş kat: kelimenin genel anlamını ifade eder, herkesin kullandığı anlamlar burada kümelenir.

Merdivenler: Burada kelimelerden kavramsal, düşünsel soyutlamalar üretilir.

Mahzen: Kelimelerin kökeni, etimolojisi burada incelenir.

 

Yedinci Bölüm: Minyatür

Hayal gücünün nesneleri küçültme eğilimi

 

Bir şeye dikkatle bakmak, onu büyütür.

 

Işık, merkeziliğin ilkesidir (güneş, ocak, lamba…)

 

(Cyrano) Bu elma, başlı başına küçük bir evrendir; öteki bölümlerinden daha sıcak olan çekirdek, çevresine kendi küresini koruyan sıcaklığı yayar; bu tohum, bu anlayışa göre, bu küçük dünyanın küçük güneşidir

 

Edgar Allan Poe’nun Usher Evi'nin Çöküşü

Duvardaki çatlak / minyatür

 

Sekizinci Bölüm: İçsel Uçsuz Bucaksızlık

Uçsuz bucaksızlık, düşlemenin felsefi bir kategorisidir

Uçsuz bucaksızlık bir nesne değil, hayal kuran bilincimizin bir özelliğidir.

Ormanın uçsuz bucaksızlığı coğrafi bir bilgiden ziyade bir izlenimler bütünüdür.

(Ormanın ya da denizin uçsuz bucaksızlığı artık yeterli değil, bu nedenle uzaya ihtiyaç duyduk, çünkü sonsuzluk düşüncesi, onu nesneleştirmek istedi)

 

Uçsuz bucaksız olan bir nesne olmadığına göre, uçsuz bucaksız olanın fenomenolojisi de bizi dolandırmadan hayal kuran bilincimize yollar

 

Engin sözcüğü varoluş duygusunun uçsuz bucaksızca arttığını hissettirir

 

Dışımızdaki mekan nesneleri ele geçirir, dile getirir: Bir ağacı var etmek istiyorsan, iç mekanla kuşat onu

 

Kuşlar içimizden uçar, ağaç içimizde büyür.

 

Bakışıyla Evren'e huzur getirdiğini sanırsınız.

Hülyalarını bu bakışa teslim edecek bir düşçü, yayılıp giden tarlaların uçsuz bucaksızlığını daha güçlü bir vurguyla yaşayacaktır.

 

Çöl ve okyanus gibi mekânlar, içerisinin mekânına eklenerek içsel varlığın yoğunluğunu artırır.

 

Dokuzuncu Bölüm: İçerisi İle Dışarısının Diyalektiği

Filozof, dışarısı ve içerisi ile varlığı ve varlık-olmayanı düşünür. Böylece en derin metafizik de örtük bir geometriye, düşünceyi (istesek de istemesek de) mekanlaştıran bir geometriye kök salmış olur.

 

Metafizikçi bir şeyleri resmetmese, düşünebilir miydi? Açık ile kapalı, onun gözünde birer düşüncedir.

 

Felsefe dili varlığı bir yere sabitleyerek onun içsel dinamizmini yok eder.

 

İnsan varlığı sabit bir merkez değildir; bir sarmal gibi sürekli kendi çevresinde döner, merkezden kaçar veya merkeze koşar.

 

Fazla mekan bizi, yeteri kadar mekan olmadığından daha çok boğar.

 

Onuncu Bölüm: Yuvarlağın Fenomenolojisi

Bilimsel ve felsefi kültür bizi dondurur. Yeni hayallerin sarsıntısını hissetmek için "eriştiğimiz olgunluğu üstümüzden atmamız" gerekir.

 

Kuşlar ve ağaçlar

 

Varlık Yuvarlaktır

… 

10 Ekim 2025 Cuma

Mekanın Poetikası - Özet / Notlar (Mekan inşasına odaklı bir okuma özeti)

Gaston Bachelard - Mekanın Poetikası - Notlar

Mütercim: Aykut Derman, Kesit Yayınları, 1996

 

Giriş

Bilimsel ve rasyonel düşünce alışkanlıkları şiiri anlamada yetersiz kalmamıza sebep olur.

Şiirsel imgenin, geçmişten gelen bir birikimin sonucu değil, "anlık" bir patlamadır.

Şiirsel imgelemi incelemek için bir filozofun tüm bilimsel geçmişini unutması gerekir.

İnsanın o anda hazır bulunması, imgeye imgenin doğduğu anda hazır bulunması gerekir.

İmge kendi dinamizmine sahip, dolaysız bir varlıktır.

Uzak geçmiş, bir imgenin parlamasıyla, yankılanmalarla titreşir ve bu yankılanmaların hangi derinliklere yansıyacağı, nerede söneceği hiç kestirilemez.

 

Şiirsel imge sorununa felsefe yönünden açıklık getirebilmek için sorunu bir imgelem fenomenolojisi çerçevesi içinde ele almak gerekir. Bu ifadeden, şiirsel imge olgusunun, bilinçte doğrudan doğruya yürekten, ruhtan, insanın edimselliği içinde ele alınan varlığından gelen bir imge doğduğu durumda incelenmesini anlamak gerekir.

 

İmgeyi anlamak için bireyin bilincindeki ilk çıkış anına bakmak gerekir.

Şair bana imgesinin geçmişini açıklayacak ipuçlarını vermez; buna karşılık, yarattığı imge benim içimde bir anda kök salar.

 

Fenomenolog, yalın fakat geçici bir öznellikle tam olarak yapılanması gerekmeyen bir gerçekliğin imge aracılığıyla birleşmesinde sayısız deneyimler alanı bulur.

İmge, yalınlığı içinde, bilgiye gerekseme duymaz. Yapmacıksız bir bilincin ürünüdür. İfade olarak yeni ya da genç bir dile sahiptir. Şair, yarattığı imgelerin yeniliği ile her zaman bir dil kaynağı olma özelliğine sahiptir.

 

Şiir, yeni bir biçim yaratan ruhtur... Ruh, şiirsel imgeyle varlığını ortaya koyar.

Şiirsel imge dışarıdan gelse de, okurda öyle bir etki yaratır ki okur onu kendi yaratmış gibi hisseder. Bu durum, ifadenin varlığı yarattığı bir "logos" olayıdır.

Okuduğumuz şiirin bize sunduğu bu imge gerçekten bizim olan bir imge haline gelir... Burada, ifade varlığı yaratır.

 

Güzel söylemek, güzel yaşamanın bir öğesidir. Şiirsel imge bir çıkış, gündelik dilden bir kaçıştır.

 

Konuşan özne, öznenin tümüyle kendisidir... konuşan özne kendini bütünüyle vermediği zaman, imgenin şiirsel alanına giremez.

Şiir, kökenlerini aşan ve şaşırtıcı olan bir yaratım sürecidir. Mutlak yaratma yoksa şiir de yoktur.

 

(yeni olanın ortaya çıkabilmesi için) Sanatçı, yaratım anında geçmiş birikimlerini bir kenara bırakmalıdır.

Sanat yapıtı, her an yinelenen bir özgürlük uygulamasıdır. (unutmak / hür düşünce)

 

İmgelem, canlı edimleriyle bizi geçmişten de gerçeklikten de koparıp alır. Kapılarını geleceğe açar.

Yeniden üreten imgelem, üretici imgelemin düzyazısıdır.

 

Mekânseverlik (topophilie)

Bu araştırmalar, sahip olduğumuz mekânların, rakip güçlere karşı savunduğumuz mekânların, sevdiğimiz mekânların insansal değerini belirlemeyi amaçlıyor.

 

Ev, sadece bir barınak değil, insan ruhunun karmaşık yapısını simgeleyen bir araçtır.

Ev imgesi, öz varlığımızın topoğrafyasına dönüşüyor... Biz onların içinde olduğumuz ölçüde onlar da bizim içimizde.

 

Çekmece ve dolap gibi nesneler kilit altına vurulmuş ruh durumlarıdır.

Boş bir çekmece tasarlanamaz, İnsan, boş bir çekmeceyi ancak düşünebilir.

Yuvalar, kabuklar ve evin köşeleri, insanın içine çekildiği, yoğunlaştığı barınaklardır.

 

Birinci Bölüm: Mahzenden Tavan Arasına Ev, Kulübenin Anlamı

Ev, insanın dünyadaki ilk evrenidir ve sadece bir barınak değil, düşü barındıran, düş kuranı koruyan bir merkezdir.

 

Fenomenolog, evin konforunu değil, barındırdığı "mutluluğun özünü" yakalamaya çalışır. Ev, insanın kafasında kalımlılık nedenleri ya da düşleri yaratan bir 'yapı'dır... Ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi.

 

Ev, düşü barındırır, düş kuranı korur; ev, dinginlik içinde düş kurmamızı sağlar.

Zamanın akışının ancak mekân sayesinde durdurulabilir. Anılar mekânın gözeneklerinde saklanır.

Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar. Mekân bu işe yarar.

Anılar devinimsizdir; her biri, yerleştiği ölçüde sağlamca tutunur yerine.

 

Yürümek ve yol almak, bilinci uyandıran dinamik bir eylemdir. Yol, yaşamın ve çeşitliliğin bir simgesidir.

Sanatçı, yaşadığını yaratmaz, yarattığını yaşar.

Şiirsel bir metinde bir evin betimlenmesi, okurun kendi anı evine gitmesi için bir kapı aralar. Doğduğumuz ev, sadece bir anı değil, bedenimize kazınmış fiziksel bir alışkanlıktır.

 

Evin dikeyliği, mahzen ve tavan arasının kutuplaşmasıyla oluşur. Tavan arası ussallığı ve aydınlığı temsil ederken; mahzen, evin karanlık ve usdışı yanıdır.

Tavan arasında, çatı iskeletinin sağlam yapısını çıplak olarak görürüz... Mahzene gelince... o, evin karanlık varlığıdır, yeraltı güçleriyle ilişkisi olan varlığıdır.

Düş kuran kişi, üst katları, tavan arasını kafasının içinde 'kurar'... Ama mahzen söz konusu olunca, oturan kişi burayı kazar, yine kazar.

Modern dünyada mahzene elektrikle inilse de, bilinçdışı hâlâ elinde bir şamdanla o karanlığa iner. Mahzen bu durumda, toprağa gömülmüş deliliktir, çevresine duvar örülmüş dramlardır.

 

Bachelard'a göre her merdivenin ayrı bir "düşselliği" vardır:

Mahzen Merdiveni: Her zaman inilir; bellekte bu "iniş" devinimiyle korunur.

Oda Merdiveni: Hem inilir hem çıkılır; daha sıradan ve senli benli bir yoldur.

Tavan Arası Merdiveni: Her zaman çıkılır; en dingin yalnızlığa yükselişin işaretidir.

 

Paris gibi büyük kentlerdeki evler "üst üste konmuş kutular" gibidir. Dikeylikten ve kökten yoksun olan bu yapılar, kozmik değerlerini yitirmişlerdir. Gökdelenlerin mahzeni yoktur, dolayısıyla "düş evi" olamazlar.

 

Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.

 

En basit barınma biçimi olarak kulübe, yoğunlaşmış yalnızlığın merkezidir.

 

Penceredeki ışık, evin gözüdür... Yalnızca ışığıyla bile, ev insani bir varlıktır. Bir insan gibi görür.

 

İkinci Bölüm: Ev ve Evren

Kar, dış dünyayı silerek çevreyi tekdüzeliğe boğar, evin içtenliğini artırır. Dış dünyanın varlığının azalmasının, bütün içtenlik değerlerinin şiddetinin artmasına yol açtığını görürüz. Bu kozmik olumsuzlama, evin içindeki varoluşun yoğunluğunu artırır.

 

Ev, fırtınaya karşı insansı bir direnç gösterir. (Fırtına öfkeyle saldırdığında) Ev, dişi bir kurt gibi üstüme kapandı; o anaç kokusunun zaman zaman kalbime kadar indiğini duyumsuyordum.

 

Belleğimizdeki ev Rilke’nin dediği gibi, "kanın damarlarda ilerlediği gibi" içimizde dolaşan koridorlar ve merdivenlerden ibarettir.

 

Günlük ev işleri (toz almak, cilalamak), eşyaları ve mekânı yeniden yaratma edimidir. Üstüne titrediğimiz eşyalar, gerçekten bir iç ışıktan doğar.

 

Şiirsel imge, evi yerçekiminden kurtarır. Bu evler, düş kuran kişi için yaşamın en derin güven kaynağıdır.

 

Üçüncü Bölüm: Çekmeceler, Dolaplar ve Kasalar

İmge varlığını doğrudan imgelemden alır. Okura yeni bir "varlık" bağışlar. Şairin çekmecesi bir sınıflandırma aracı değil, bir gizem mahzenidir.

Dolap düzen ve anıların saklandığı yerdir. Dolap, sessiz anılar yığınıyla ağzına kadar dolu(dur).

Rilke’nin mektuplarında bahsettiği 17. yüzyıl kasa kilitleri, karmaşık düzeneklerine rağmen yumuşak bir anahtar dokunuşuyla çözülür. Bu, insan kalbinin ve ruhunun açılma sürecine dair muazzam bir imgedir.

Kasa, gizlerin ve değerli anıların korunağıdır. Bir kasanın dibine hiçbir zaman ulaşamayız. Çünkü imgelem, gerçekliğin sınırlarını aşar.

 

Dördüncü Bölüm: Yuva

Quasimodo için katedral bir yuva ve bir kabuktur. Tıpkı bir salyangozun kabuğunun şeklini alması gibi, Quasimodo da katedralin karanlık köşelerine büzülerek onun biçimini almıştır.

 

İnsanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka. Bu atasözü, yuvanın taklit edilemez içgüdüsel yetkinliğini vurgular. Kuş yuvayı göğsüyle yapar (kalbiyle). Yuvaya biçimini veren kuşun kendi bedenidir.

Yuva, canlı bir varlığın kendi bedeniyle oluşturduğu bir evdir.

Yuva imgesi, kozmik bir güven duygusu aşılar. Dünya, insanın yuvasıdır.

 

Beşinci Bölüm: Kabuk

Salyangoz gibi canlılar evlerini salgılarıyla içerden inşa ederler.

 

Sarmalın sağa mı yoksa sola mı döneceği, yaşamın en önemli ilk seçimidir. Yaşam ileri doğru bir atılımla değil, bir dönüşle başlar.

 

Simya düşlerinde insan, kabuğun (geçmişin/taşın) içinden çıkar. Bu, ruhun bedenden veya maddenin cansızlığından kurtuluşunun simgesidir.

Salyangoz, kışın taş bir mezara benzeyen kabuğuna çekilip baharda yeniden çıktığı için, tarih boyunca yeniden dirilişin (resurrection) simgesi olmuştur.

Kabuk imgesinin en büyük çelişkisi, dünyanın en yumuşak yaratığının (yumuşakça), dünyanın en sert evini inşa etmesidir.

 

"Gibi yaşamak" bir öykünmedir. Fenomenolog ise o düşü kuranın yerine geçerek yaşadığını yaşar.

 

Salyangoz, nereye giderse gitsin evindedir. Evini kurmak için yaşaması gerekir

 

Bernard Palissy için kabuk, aşılmaz bir savunma sistemidir (kale kent). Merkeze doğru daralan sarmal yollar, düşman topçusunun görüş açısını kapatır.

 

Kabukta yaşamak, tek başına olmaktır. İnsan haksızlığa uğradığında, yalnızlık aradığında kendi "salyangoz kabuğuna" çekilmek ister.

 

Altıncı Bölüm: Köşeler

Evin en kuytu, en sessiz ve en kısıtlı noktası.

Köşe, bize varlığa özgü en büyük değerlerden birini, yani hareketsizliği sunar.

Rilke şöyle yazar: "Birden karşıma, lambasıyla bir oda çıkıverdi, neredeyse içimde çarpan bir oda. O anda o odanın bir köşesiydim…”

Köşeye çekilen kişi, dünyanın gürültüsünden kaçıp kendi varlığının en dar ama en güvenli hücresine yerleşir.

Köşe, kendimizi topladığımız yerdir. Oradan dışarı fırladığımızda, evrenle kurduğumuz ilişki daha bilinçli hale gelir.

 

Yedinci Bölüm: Minyatür

…minyatürleştiren imgelem, doğal imgelemdir. Doğuştan düşçü olanların düş kurmalarında hep karşımıza çıkagelmiştir.

 

Dünya, benim imgelemimdir. Dünyayı minyatürleştirmekte ne kadar becerikli olursam, o ölçüde avucumun içinde tutabilirim.

İmgelem küçüldükçe derinleşir. Minyatür bir eve girmek, bir iç güzelliği içeriden keşfetmektir.

Bir şeyi ne kadar küçültürsek, ona o kadar fazla "içtenlik" ve "sıcaklık" yükleriz.

 

Edgar Allan Poe'nun metinlerinde en küçük bir ses (mahzendeki bir kıpırtı, bir kitabın tozlanması) kozmik bir felaketin belirtisi olabilir. Belirti ne kadar zayıfsa, anlamı o kadar büyüktür; çünkü o bir "köken"i temsil eder.

 

Dingin duran nesneler bile bir gerilimi, bir "gıcırtıyı" barındırır.

Sessizliğin belleği

 

Sekizinci Bölüm: İçtenlikli Sonsuz Büyüklük

Sonsuz büyüklük dışsal bir olgu değil, içsel bir kategoridir. Sonsuz büyüklük bizim içimizdedir.

Sonsuz, düş kuran bilincin kendisidir.

 

Orman, tarihin ve insanların ötesinde, sessizliğin ve dinginliğin biriktiği kutsal bir alandır.

Enginlik var olma duygusunun sınırsızca çoğalmasıdır.

 

Baudelaire'in bize, sonsuz büyüklük izleniminin üç durumunu verdiğini söyleyebiliriz.

(1) Opera / görüntü giderek daha da belirginleşir / Kutsal kortej yaklaşır, Tanrının seçtiği varlığın yüreği yavaş yavaş yücelir; genişler, genleşir

(2) List / Melodilerin uyuyan geniş örtüsü üstünde, buharlaşan bir eter

(3) Kendinden başka dekora sahip olmayan bir sonsuz büyüklük. Gökyüzündeki mavi kanatlı melekler, evrensel bir mavilik içinde eriyip gitmiştir.

 

Ağaç, çevresini saran şeyi de büyütür.

Bir ağacı gerçekten "var etmek" istiyorsak, onu dış dünyadaki sınırlarıyla değil, kendi içimizdeki sınırsız mekânla sarmalıyız.

 

Çölün içindeki sonsuz büyüklük

Çölü, "gezginin içine yansıdığı biçimiyle" yaşamak gerekir.

 

Her imgenin yazgısı büyümektir.

 

Dokuzuncu Bölüm: Dışarının ve İçerinin Diyalektiği

Dışarı ve içeri, bir "gel git" diyalektiği oluşturur ve bu diyalektiğin apaçık geometrisi, onu eğretileme alanlarına taşır taşımaz tıkanıp kalmamıza neden olur.

 

Metafizikçiler dünyayı "burada" ve "orada" diye böldüklerinde, varlığın akışkanlığını öldürürler.

Varlık çizgilerle çizilemez.

Varlığa kulak verilebilir belki

 

Şairlerin imgelerindeki aşırılık, varlığın en duyarlı liflerini yakalamamızı sağlar.

 

Güney Amerika’nın sonsuz ovalarında, ne kadar uzağa koşarsanız koşun ufkun değişmemesi, dışarıyı devasa bir hapishaneye dönüştürür.

Büyük mekân bizi, yeteri kadar büyük olmayan mekânlardan daha çok boğar.

İçerisi bazen sonsuz bir boşluk, dışarısı ise dar bir hücre olabilir.

 

Kapı / kapı ya açıktır ya da kapalıdır diyen mantıkçı, kapının ruhunu ıskalar.

Eşik / Kapı, insanın en gizli yerlerini açma dürtüsü ile korunma isteği arasındaki duraksamadır.

 

Şiirsel imgelem, fiziksel boyutları tersine çevirme gücüne sahiptir. Bir oda kafamızın içine girebilir veya içimizdeki bir dinginlik odayı doldurabilir.

(Tristan Tzara) Güneşin pazarı odanın içine girdi / Ve oda, uğuldayan kafamın içine.

Burada güneşin ışığı ve sesleri, düşçünün iç dünyasıyla bütünleşir.

 

(Rilke) içtenlik mekânı ile dışarının ölçüsüzlüğü arasındaki gerilim… Dışarıdaki düzey yükseldiğinde, insanın içindeki en ince damarlarda da yükselir. Varlık, dışarıya doğru akar, dışarı taşar.

 

Annenin sessizliği / Bu kozmik korku içinde, çocukluktaki "ana" imgesi, bütün sessizliklerin önüne bir kalkan gibi dikilir ve mekâna güvenli, tanıdık anlamını geri kazandırır.

 

Dil, anlamla kapansa da şiirsel ifadeyle her zaman açılır.

 

İçeri ve dışarı arasındaki sınır durağan değil, sürekli "gel-git" halindedir. İnsan, ne tam kapalı ne de tam açıktır; o, eşikte duran, duraksayan ve sürekli yer değiştiren bir varlıktır.

 

Onuncu Bölüm: Yuvarlağın Fenomenolojisi

Karl Jaspers / "Her varlık, kendinde, yuvarlak gibi görünür"

 

Kendimizi bu tür deyimlerin hipnoz gücüne teslim ettiğimizde, kendimizi bütünüyle varlığın yuvarlaklığı içinde buluyoruz...

Geometrik kürenin içi boştur; oysa fenomenolojik araştırma "dolu yuvarlaklık" ile ilgilenir.

Yeni imgelerin yarattığı gençleşmeyi yaşamak için felsefenin getirdiği "olgunluktan" sıyrılmak gerekir. Eriştiğimiz olgunluktan sıyrılmamız gerekiyor çünkü nasıl düş kurulacağını açıklayabildiğimiz çağda artık düş kuramayız.

 

Kuş, neredeyse bütünüyle küreseldir / yaşam yoğunlaşmasıdır

 

Ceviz / ağaç kendi üstünde yoğunlaşarak yuvarlaklaşır.

… 

24 Eylül 2025 Çarşamba

Yerleri Hatırlamak - Notlar

Janet Donohoe - Yerleri Hatırlamak - Notlar

Bellek ve Yer Arasındaki İlişkiye Dair Fenomenolojik Bir Çalışma

Remembering Places, A Phenomenological Study of the Relationship between Memory and Place, Lexington Books, Lanham, 2014

 


Yazar, hem bireysel hem de kolektif hafızanın temelinde fiziksel mekânın ve bedenlenmiş deneyimin yattığını ve geçmişin bu alanlarda üst üste yazılan katmanlar misali bir palimpsest gibi işlediğini savunuyor. Gaston Bachelard’ın çocukluk evine odaklanan bireyselci fenomenolojisini eleştirerek, mekânın toplumsal ve kuşaksal boyutlarının önemini vurgular.

 

Giriş

Hafıza, Gelenek ve Mekân: bu üç terim o kadar karmaşık bir şekilde iç içe geçmiş ki, birini diğerlerinden ayırmak zor. Edmund Husserl'in de söyleyebileceği gibi, bunlar farklıdır, ancak ayrı değildir. Deneyim her zaman ve her yerde bu üçünün iç içe geçmesidir.

 

Çocuklarımızı ve eşlerimizi büyüdüğümüz yerlere götürmemizin geçerli nedenleri vardır. Bu yerler hafızayla doludur ve bu tür yerlerin aurası bizi geçmişe ve geleneklere bağlayarak onları bize sunar.

 

Mekânlar, hafızanın sınırları veya kapları olarak değil, bir palimpsest işlevi görür. Palimpsest imgesi, yalnızca hafıza mekânları için değil, hafızanın kendisi için de geçerlidir.

Hafızanın mekan aracılığıyla oluştuğunu ve bizi bu roldeki mekanlara daha dikkatli olmaya çağırdığını öne sürüyorum.

 

Yer (place), mekândan (space) farklıdır. Yer, sınırlı, sınırlandırılmış ve münhasırdır; mekân ise sınırsız, homojen bir alemdir. Yer, “mekânı deneyim düzenine oturtur.” Mekân, bireye bir arka plan ve miras aldığı bir gelenek sağlar.

 

Biriyle ilk kez tanışırken, o kişinin nereden olduğunu bilmek genellikle önemlidir. Kişinin memleketi, haritada bulunan bir yer değildir. Önemli olan fiziksel yer bile değildir. Aksine, bir kişinin memleketinin belirlenmesi, tıpkı kişinin o yere bir anlam vermesi gibi, o kişiye dair bir fikir verir. Bir kişinin memleketini bilmek, o kişinin bize benzeyip benzemediğini gösterir ve eğer bize benzemiyorsa, genellikle o kişinin bizden nasıl farklı olabileceğine dair bir ipucu verir.

 

Gaston Bachelard, Mekanın Poetikası, yaşanılan mekanın geometrik mekana üstün gelmesiyle ilgilenir. Fenomenolojik çalışması, çocukluk evinde temellenen yer(ler)in öznelliğini vurgular. Çocukluk eviyle karşılaşma, diğer tüm yer(ler)le karşılaşmaların kök saldığı temeli sağlar. Çocukluk evinin yeri, ister bir kulübe ister bir konak olsun, o andan itibaren yer deneyimini çerçeveler. Diğer meskenler, bu ilk meskenle ölçülür.

 

Casey ve Bachelard, bireysel hafızada yerin rolüne dair anlayışımıza katkıda bulunmuşlardır.

…öncelikli olarak kişisel deneyimlerin yerlerini tanımlamış olsalar da, yer yalnızca öznel bir mekan olarak düşünülmemelidir.

…özne aynı zamanda her zaman dünyadaki diğerleriyle birliktedir, bu nedenle yer her zaman öznelerarasıdır.

Casey ve Bachelard bu konuda eksik kalıyor, çünkü ikisi de kolektif hafıza ve mekân arasındaki ilişki hakkında pek bir şey söylemiyor.

 

Bir mekânın kolektif bir hafıza mekânına dönüşmesi için dönüştürücü bir olay gerekir.

Fenomenolojik araştırmalar, kolektif hafızayı ele almak için öznelerarasılık sorusuyla yüzleşmek zorundadır.

 

Hafıza ve gelenek, manzaranın kendisine yazılmıştır; bir şehir, geçmişini binalarında, sokaklarında, ara sokaklarında, parklarında ve limanlarında anlatır.

 

Kitap, Edmund Husserl'in yaşam dünyası üzerine çalışmalarından yararlanarak fenomenolojiyle başlıyor ve bu düşünceyi Heidegger'in mesken anlayışı üzerinden geliştiriyor.

Hafıza kavramını beden, dünya ve gelenek çatallarıyla bir araya getirerek, yerin kendisinin bu karmaşık ağın nasıl birleştirici dokusu olduğunu görebiliriz.

 

Casey, Heidegger'in dünyada-olma iddiasını bir yer-dünyasında olmakla eşdeğer gören fenomenolojik bir duruş sergiliyor. Öte yandan Malpas, yapısal çağrışımlara sahip daha saf bir ontolojik duruş benimsiyor, ancak yerden toplumsal/kültürel ve politik olandan önce gelen bir şey olarak bahsediyor. Benim kendi duruşum hem Casey hem de Malpas'a derinden borçludur.

 

Kolektif mekân, dönüştürücü bir olayla ortaya çıkar ve bireysel hafıza mekânlarından çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir.

 

Bölüm 1 - Belleğin Fenomenolojisi ve Yer

Hafızayı genellikle zaman olarak düşünürüz. Geçmişle tüketildiğini düşünürüz.

ncak hafızayı geçmiş ve zamansallıkla bu kadar yakından ilişkilendirdiğimiz için, hafıza ve mekan arasındaki eşit derecede temel bağlantıyı sıklıkla gözden kaçırırız.

 

Deneyim yerleşiktir; hafıza da aynı şekilde yerleşiktir.

Husserl'in de belirttiği gibi, yaşam dünyasının matematikselleştirilmesi, insan varoluşunun yaşanmış alanı olan yer duygusunun kaybına yol açmıştır.

(Avrupa Bilimlerinin Krizi) Husserl, bu metinde yeri mekândan ayırmaya özen gösterir. (Çünkü) Yaşam dünyasına bilimsel matematiksel yaklaşımın gelişimi, matematiksel olarak oluşturulmuş idealler dünyasının, algı yoluyla fiilen verilen, her zaman deneyimlenen ve deneyimlenebilen tek gerçek dünya olan gündelik yaşam dünyamızla gizlice yer değiştirmesine yol açmıştır.

Bu ikamenin teşvik ettiği şey, insan varoluşunun yaşanmış alanı olan yer duygusunun kaybıdır.

Özne, bir nesnenin olduğu gibi dünyaya bağlı değildir. Mekan nesneyi kapsayabilir fakat bir özne basitçe dünyada kapsanmaz. Bilakis, özne aynı zamanda bir nesne olduğu dünyayı kurar.

 

Husserl'in tanımladığı şekliyle yer, yaşanmış, deneyimlenmiş dünyadır; yaşam dünyası olarak adlandırdığı şeydir.

Mekânsallığı, bedenimin dünya deneyimimin mutlak "burası" olması gerçeğiyle karakterize edilir. Deneyimlediğim her şey bedenimin etrafında düzenlenir ve bedenime yönlendirilir. / Mekân, bedenin etrafında oluşan mekânlar küresinin genişlemesidir.

 

Mekân hafızayı taşır, beden hafızayı taşır ve hafıza mekânla bütünleşmiştir.

 

Beden ve Yer

Beden ve mekân ayrılamazdır. Mesken tuttuğumuz yer (ev), dünyada belirli bir davranış tarzı geliştirdiğimiz yerdir.

Fenomenologlara göre, beden ve dünya iç içe geçmiştir; bu da mekânı bedenin, bedeni de mekânın ayrılmaz bir parçası haline getirir.

Beden, eylem alanındaki şeyler ve insanlarla karşılaşmalarda öngörülebilir hale gelir ve belirli jestler ve deneyimler tekrarlanır ve ete yerleşir.

Alışkanlık, aşinalığı üretir ve beden hafızası, bir yerin hafızasını oluşturur. Beden, tıpkı yer gibi ve büyük ölçüde yer nedeniyle bir hafıza palimpsesti işlevi görür.

Beden, bir dereceye kadar yeniden yazılabilir (spor yaparak, diyet uygulayarak…) Bu, belirli bedensel alışkanlıkları farklı bedensel alışkanlıklarla değiştirdiğimiz anlamına gelir. Alışkanlık, aşinalığı üretir ve beden hafızası, bir yerin hafızasını oluşturur. Beden, tıpkı yer gibi ve büyük ölçüde yer nedeniyle bir hafıza palimpsesti işlevi görür.

 

Ev Önceliği

Gaston Bachelard, çocukluk evini hafızayla yakından bağlantılı olarak görür. Bachelard, "Kısacası, doğduğumuz ev, o evde yaşamanın çeşitli işlevlerinin hiyerarşisini içimize kazımıştır ve diğer tüm evler, temel bir temanın varyasyonlarından başka bir şey değildir" der. Bachelard, sanki kuşaksal ve toplumsal unsurlardan yoksunmuş gibi yalnızlık anlarına öncelik verir.

Çocukluk evi ister bir kulübe ister bir konak olsun, Bachelard'ın iddia ettiği kadar durağan değildir.

 

Ana Dünyanın Yapısı

Husserl, tanıdık olan 'ana dünya' ile tanıdık olmayan 'yabancı dünya' arasında bir ayrım yapar. Ana dünya, diğer dünyaları yargıladığımız normu oluşturan duyu birliğidir.

Ana dünya, bireyin çevresine yaklaşımının temelini oluşturur.

 

Anayurt ve Normatif Güç

…normallik, bilimlerde olabileceği gibi, tüm deneyimleyen özneler için tam olarak aynı değildir.

Normallik, her deneyimleyen öznenin yaşanan bedenini de içeren bir yapı meselesidir.

 

Yabancıdünya bir gün Anayurt olabilir mi?

Bir yerde birkaç yıl yaşayan insanlar genellikle birçok geleneği ve yerel dili benimsemişlerdir.

Ana gezegen ve yabancı dünyanın birbirine bağlı doğası nedeniyle, yabancı dünyanın ana gezegene dönüşümü asla tamamlanamaz.

 

Hafıza ve Mekân Tekrarı

Hafıza, beden ve mekânla o kadar iç içe geçmiştir ki, unutmak, tamamen kaybolmak anlamına gelmez.

Beden, üzerine yazılan ve yeniden yazılan bir hafıza palimpsesti işlevi görür. Mekânın hafıza için istikrarlı bir kap olarak düşünülmesi, her iki kavrama da haksızlık eder; Ne mekân ne de hafıza istikrarlıdır.

 

Bölüm 2 - Bireysel Hafızadan Kolektif Hafızaya

Mekân hafızaya, hafıza da mekâna yazılmışsa, sıklıkla kendi bireysel anılarımız olarak düşündüğümüz şeylerin, hafızanın ve mekanın somutlaşmış doğası ışığında yeniden değerlendirilmesi gerekir.

…anılarımızın aslında hiçbir zaman tam anlamıyla bize ait olmadığını inceleyeceğim.

 

Kolektif hafıza, mekânla bağlantısı ve bedensel anılarla ilişkisi sayesinde oluşur ve aktarılır; bu, anlatıdan daha temeldir.

 

Anılar ve Öznelerarasılık

Paul Ricoeur, Husserl'in hafıza anlayışını içsellik geleneğinin bir parçası olarak görmüş ve Husserlci bellek anlayışında Öteki'ni (diğerini) bulamamıştır. Ona göre, Husserlci aşkın bilinç yalnızdır ve bu da kolektif hafıza olasılığını imkânsız kılar.

Ancak Husserl'in Kartezyen Meditasyonlar eserinde, Öteki'ne erişimin benzetmeli algı (eş-sunum) yoluyla gerçekleştiği açıklanır. Bu, ego ile alter ego'nun "orijinal bir 'eşleştirme'de" zorunlu olarak verildiği anlamına gelir. Deneyimin perspektifsel doğası nedeniyle, deneyim öznelerarası olarak anlaşılabilir; çünkü hiçbir deneyim, beni başkalarının arasına yerleştirmeden gerçekleşemez.

 

Kolektif Hafızayı Teorileştirmek

Maurice Halbwachs, hafızanın asla tamamen kişisel olmadığını belirtir. Bir şehri gezen bir kişi, o şehri tasarlayan mimarlar ve geçmiş yazarlar gibi birçok grupla temas halindedir. Halbwachs şöyle yazar: “Hâlâ grubun etkisini hissedebiliyor ve içimde, benden kaynaklanamayacak ve beni onunla temas halinde tutan birçok fikir ve düşünce biçimini tanıyabiliyorum.”

Kolektif hafızalar, paylaşılan deneyimlerle sınırlı değildir; bizi bir tarihe ve mirasa bağlayan kültürel kolektif hafızalar da vardır.

 

Gelenek Yeri

Gelenekler, nesiller boyunca sürekli değişir ve ne üniter ne de monolitiktir. Husserl, Heidegger ve Benjamin, modern yaşamda teknolojinin rolüne ve bunun gelenek üzerindeki krizine odaklanırlar. Teknolojinin yer yokluğuna yol açtığı ve yerin şiirsel düşünme için önem taşıdığı kabul edilir.

 

Heidegger ve Gelenek Krizi

Heidegger, modern teknolojiyi, nesnelerin manipülasyonuna olanak tanıyan bilime özgü hesaplanabilirliğe bağlı olarak tanımlar.

Modern teknoloji, herhangi bir teknolojiden farklıdır. Teknoloji, dünyadaki varlığımız için temeldir ve bu nedenle tamamen yıkıcı değildir. Teknoloji yeni bir şey değildir, ancak dünyanın modern teknolojinin getirdiği araçsal düşünce tarafından yönetilmesi yenidir.

Modern teknoloji, teknolojinin her şeyi sahiplenip tek bir bütün halinde örgütlediği bir dünya yarattı.

Teknolojinin kullanımında kullanıcının araca uyum sağlaması gerekir. Araç ne kadar karmaşıksa, kullanıcısına karşı o kadar kısıtlayıcıdır.

 

Heidegger için modern teknolojinin farkı, özgüllüğü ve darlığıyla şeylerin yakınlığını azaltmasıdır. Heidegger, modern teknolojiyi, şeyleri yalnızca kullanımımız için orada olan “rezervde duran” (standing reserve) olarak anlaşılmasını sağlayan 'çerçeveleme' (Ge-stell) ile ilişkilendirir. Bu, dünyayı bir kaynak olarak görmeye ve böylece egemenlik altına almaya yol açar.

Nihayetinde bu, bizim de kaynak haline gelmemiz anlamına gelir.

Dünyaya rezerv olarak bakılırsa, bilgi ona hesapçı bir yaklaşıma indirgenir.

 

Gelenek krizi, sorgulamanın açıklığına izin veren bir gelenek yaklaşımının ortadan kaldırılmasıdır. Heidegger, sanatı (şiirsel düşünce) kurtarıcı bir konumda görür. Tapınak gibi yerler, “doğum ve ölüm, felaket ve bereket, zafer ve utanç, dayanıklılık ve çöküş” birliğini toplama işini yaparak tarihi bir halkın dünyasını açar.

Teknoloji bizi “evsizlik” ile tehdit eder.

Heidegger "Teknoloji Sorunu"nda teknolojinin tehlikesinin evsizlik olduğu konusunda uyarıda bulunur. Başka bir deyişle, teknoloji bizi yer kaybıyla tehdit eder. Heidegger, bu evsizlik tehdidini, bizim için bir mesken olarak dünyanın kaybı olarak algılar. Bu yer kaybı, sergilendiği mekânla sınırlı kaldığı sürece varlığının niteliğini kaybeden sanat eserinin yerinden edilmesiyle de ilişkilidir.

 

Benjamin ve Gelenek Krizi

Walter Benjamin de geleneği krizli görür ve modern teknolojiyi inceler. Mekanik yeniden üretim, sanat eserinin aurasını (uzay ve zamandaki benzersiz varoluşu) ortadan kaldırır ve kült değerini sergileme değeriyle değiştirir. Benjamin, auranın çöküşünü kitlelerin şeyleri mekânsal ve insani olarak ‘yaklaştırmak’ arzusuna bağlar. Film deneyimini mimariyle karşılaştırarak, dikkat dağınıklığı halinde alımlamanın (dalgınlık), tefekkürden farklı bir düşünme biçimi olduğunu öne sürer.

 

Heidegger ve Benjamin'i Birlikte Düşünmek

Her iki filozof da teknolojinin geleneği baltaladığını kabul eder, ancak Heidegger kurtuluşu sanatta bir yanıt olarak görürken, Benjamin teknoloji aracılığıyla sanat eserinin otoritesinin sorgulanabileceği yeni bir algı biçimi mümkün olduğunu düşünür. Her ikisi de hesaplayıcı düşünmeye karşı, hakikatin ortaya çıkışına izin veren şiirsel düşünceyi destekler.

 

Husserl ve Gelenek Krizi

Edmund Husserl de bir gelenek krizinin farkındadır. Krizin, eleştirinin gerekli ve kurtarıcı olduğu dünyanın matematikselleştirilmesinden kaynaklandığını düşünür. Krizi, "Avrupa insanlığının radikal bir yaşam krizi" olarak nitelendirir.

Bu, "matematiksel olarak oluşturulmuş idealler dünyasının, algı yoluyla fiilen verilen... gündelik yaşam dünyamızla gizlice yer değiştirmesine" yol açmıştır. Çözüm, miras alınan anlam katmanlarını ortaya çıkarmak için gereken eleştiri ve yenilenme projesidir.

 

Gadamer ve Gelenek Krizi

Gadamer, geleneğin tüm araştırmaların temel bir parçası olduğunu ve önyargıların (ön anlamlar) başlangıç noktası olması gerektiğini savunur. Anlama, metin ile okuyucunun "ufuklarının kaynaşması" yoluyla gerçekleşen hermeneutik bir süreçtir. Gadamer de bilimsel yöntemin ve matematikselleştirmenin yol açtığı evsizlik durumundan bahseder; bu duruma karşı sanat eseri, izleyiciyi sohbete dahil ederek direnir.

 

Gelenek ve Yer

Dört filozof da geleneğin krizinin, sorgulamayı engelleyen hesaplayıcı bir yaklaşımla ilgili olduğunu kabul eder. Hepsi, manipülasyona ve hesaplamaya direnen, hakikatin gerçekleştiği yere başvurur. Mekânlar, gelenek ve kolektif hafızanın inşasında ve aktarılmasında hayati rol oynar.

 

Bölüm 3 - Kolektif Bellek, Mekân, ve Yas

Mekân, topluluğun devamlılığı ve kaybında yas tutma ile bağlantılıdır. Anıtlar ve abideler gibi inşa edilmiş yerler, geleneği nesiller boyunca aktarmanın, geleneği ve hafızayı dünyaya yazmanın bilinçli yollarıdır.

 

Hafıza ve Yas

Toni Morrison'ın Orta Geçit'te ölenler anısına diktiği bank örneği, unutulmuş milyonların kolektif hafızasını üretme ve sürdürme arzusunu gösterir.

Köle ticaretinin bilgisinin, onu maddi dünyanın bir parçası haline getirerek nesiller boyu aktarılmasını istiyor.

 

Yas Nedir?

Jacques Derrida'ya göre yas, ölülere tanıklık etme eylemidir, ancak bu eylem Öteki'nin mutlak tekilliği nedeniyle her zaman imkansızlık riski taşır. Yas tutma, öleni içselleştirmekten ibaret olan bir olasılıktır; ancak Derrida, “geriye kalan tek şey anı gibi görünür” der. Yas, narsisizm ve ölümlülüğümüze sadakatsizlik riskini de barındırır.

 

Toplu Yas

Kolektif yas, bireysel yasın imkânsızlıklarından muzdariptir ve sıklıkla ölümleri politik sembollere indirgeme riski taşır.

Kolektif yas, çoğu zaman can sıkıntımızı yansıtır. Öz kaygı uğruna bir trajediye bağlanma arzumuzu yansıtır.

 

Yas Yerleri ve Mezarlığa Dönüş

Mezarlıklar, kaybımızı ve mirasımızı düşünebileceğimiz, yaşayanlar için inşa edilmiş yerlerdir. Karsten Harries, mezarın yalnızca insan ölümlülüğüne değil, aynı zamanda yaşamın tarihselliğine de tanıklık eder der. Anıtlar, palimpsest kavramı sayesinde, hafızanın kırılganlığına karşı koyarken değişimin içindeki sürekliliğe işaret eder.

 

Geçmişimizin Ölümüne Dönüş

Ataların veya çocukluk yerlerine yapılan hac yolculukları, geçmişi kişinin benlik anlatısına dahil etmeye yardımcı olur. Mekânlar, anlatısal olay örgüsünün bir ortamı olmaktan çok, deneyimlerin canlı unsurlarıdır. Mekânın değişmesi, benliğin değişmesidir ve bu da insanın zamansal kırılganlığının huzursuzluğundan asla uzak olmayan bir yere anlatısal bir dönüştür.

 

İnşa Edilmiş Yerler veya Yer Eksikliği

Morrison'ın bankları veya boş bırakılan 6. Bölge (District Six) gibi yerler, aksi takdirde yersiz veya unutulmuş olanlar için bir yer sağlama dürtüsünü temsil eder. Budist heykellerinin yıkılması, mekânın geleneğin aktarımında algılanan gücünü gösterir.

 

Anlatısallık ve Sınırları: Mekânın Gerekliliği

Ricoeur'ün anlatı kimliği kavramı, karakterin bedenselleşmiş durumunun değişmezliğine bağlı olsa da, mekânın rolünü yeterince hesaba katmaz. Ricoeur'ün vurguladığı aynılık ve benlik duygusu, mekân içinde kalıcılık meselesiyle de yakından ilişkilidir.

 

Palimpsestler ve Hermeneutik

Hafıza mekânları, değişime açık oldukları için palimpsest olarak düşünülmelidir. Anıtla karşılaşma, şimdiki zamanın geçmişle etkileşime girmesini sağlayan bir hermenötik etkinlik gerektirir. Maurice Halbwachs'a göre, bir grubun hafızalarını güvence altına almak için hem fiziksel bir nesne hem de grup tarafından paylaşılan ve bu fiziksel gerçekliğe bağlı kalan ve onun üzerine bindirilen manevi bir öneme ihtiyaç vardır.

 

Bölüm 4 - Anıtların Hermeneutiği

Anıtlar, dayanıklı malzemelerden yapıldığı için kültürel dünyaya kalıcılıklarıyla katkıda bulunurlar; bir dünyanın yaratılmasına katkıda bulunurlar. Anıt deneyimi, kişinin kendi geçiciliğini hatırlatır. Anıtlar, ebedilik ve tarihsellik arasındaki gerilimde bulunur ve bu da hermeneutik bir yaklaşımı zorunlu kılar.

 

Hafıza, Mekân ve Konut: Anıtların Rolü

Anıtlar, çevremizdeki dünyayı inşa eden, kolektif hafızaları ve gelenekleri koruyan ve üreten yoğunlaştırılmış anlam mekanlarıdır.

 

Anıtlar ve Somutlaşma

Anıtlar bedensel etkileşimimizi gerektirir ve davet eder. Vietnam Gazileri Anıtı'nda isimlere dokunma eylemi gibi, bedensel etkileşim, savaşa dair karmaşık bir düşünceyi teşvik ederken, II. Dünya Savaşı Anıtı'nın büyüklüğü bedeni kısıtlar ve küçültür. Anıtlar, dünyaya düşünmeden tepki verdiğimiz bedensel alışkanlıklar aracılığıyla kolektif alışılmış bedenin bir parçasıdır.

 

Anıtlar ve Kolektif Bellek/Gelenek

Anıtlar, kültürel geleneklerin ve değerlerin aktarılmasına olanak tanıyan tekrarlanabilirlik sunar. Ancak bu tekrar, kapalılığı teşvik edebilir ve eleştiriyi engelleyebilir. Nietzsche, “anıtsal tarih anlayışı diğer tarzlara hükmederse... geçmişin bütün parçaları unutulur, hor görülür ve kesintisiz, renksiz bir sel gibi akıp gider” der. Heidegger, anıtın izleyicinin sorgulamasına izin veren bir açıklık sağlaması gerektiğini öne sürer.

 

Doğaçlama Anıtlar

Doğaçlama anıtlar (yol kenarındaki haçlar gibi), trajedinin yaşandığı yeri işaretler ve geçici bir keder ve acı dışavurumudur. Bunlar ölülerle ve diğer yas tutanlarla bağlantı kurma arzusunu gösterir. Ancak bu tür anıtlar kalıcı bir topluluk duygusu sağlamada yetersiz kalır ve hafızanın yerleşikliğiyle çelişir.

 

Sanal Anıtlar

Sanal anıtlar, bedensel olarak deneyimlenemez ve fiziksel kalıcılıktan yoksundur. Siber uzayda var oldukları için hiçbir yerleri yoktur. Bedensel olarak deneyimlenemezler. Sanal anıtlar, kişisel anlatı ve seçilmiş topluluklar için bir mekan sunar, ancak narsisizm riskini taşır ve eleştiriyi teşvik etmez. Sanal yerler, bedensel hafızanın bir parçası olamaz.

 

Anıtlar ve Ulusal Anlatıların Üretimi: İdeoloji mi, Şiir mi?

Anıtlar, ideolojik bir güce sahip olabilirler. Zorlayıcı anıtlar (örneğin Stalinist yapılar), bireyi bireyselliğinin yükünden... ölüm korkusundan kurtarmayı vaat ettiği için bizi kendi ölümümüzün farkına varmamızı sağlamada başarısız olurlar. Vietnam Gazileri Anıtı ise, idealleştirmeyi reddeder ve bizi kendi ölümlülüğümüzü kabul etmeye teşvik eder.

 

Unutmanın Rolü

Unutmak, hatırlamaktan ayrılamaz; hatırlamak, değersiz olanın unutulmasına izin verir. Anıtlar, bir olayı bir zaman dilimine kapatarak ve karmaşık yönlerini basitleştirerek unutmaya yol açar. Örneğin, Iwo Jima Anıtı, askerin kahramanlığını yüceltirken, savaşın insanlıktan çıkaran yönünü ve bireysel ölümleri örter.

 

Anıtlar ve Geçmişin Varlığı: Hafıza ve Tanıklık

Anıtlar, geçmiş bir olayı işaret eden bir gösterge ve gizli bir hatırlama çağrısıdır. Onlar, hafızanın kırılganlığına ve geçmişin sessizliğine karşı bir direniş eylemidir. Amy Biehl Anıtı gibi anıtlar, tanıklık olarak geçmişin gerçeğini canlı tutmaya çalışır.

 

Anıtlar ve Geleceğin Varlığı: Tarih ve Arşiv

Anıtlar, Arendt'e göre, eylemin hikâyesinin hayatta kalmasını sağlamak için geleceğe yönelik arşiv görevi görür. Arşiv olarak anıt, hafızanın izi için bir sığınaktır ve gelecekte yorumlanma beklentisiyle neyin hatırlanacağını belirler. Bu süreç, ideolojik bir boyuta sahiptir.

 

Ricoeur Arada

Ricoeur, Heidegger'in ölüme aşırı odaklanmasını eleştirir ve doğum oranını vurgular. Anıtlar, geçmişin yokluğu ile o geçmişin tarihin varlığındaki temsili arasındaki gerilimde var olma çabası olan arada bir konum alır. Ricoeur'ün ifadesiyle, Zamansallık, hafızanın ve tarihin geçmişe atıfının varoluşsal önkoşulunu oluşturur.

 

Hafıza, Tarih ve Eleştiri

Hızla anıt dikme arzusu (anma telaşı), bir olaya hemen kapanış getirme ve olayı kendi mağduriyetimiz üzerinden değerlendirme arzusunu yansıtır. Nietzsche, bu anlıklığın, dışa dönük etkiyi sınırlamak anlamına geldiğini iddia eder. Anıtlar, eleştiri ve yenilenme için zaman aralığı bırakılmadığında, geçmişle bağlantı kurma yeteneklerini kaybederler.

 

Bölüm 5 - Çözüm

Hafıza, beden, gelenek ve mekân palimpsestlerinin iç içe geçtiğini ve bu dördünden herhangi birini anlamaya yönelik herhangi bir çabanın diğer üçüyle de boğuşmayı gerektirdiğini defalarca öne sürdüm.

 

Hermeneutik yaklaşım, silinmişlikleri ve üzerine yazılmış katmanları açığa çıkarabilir. Mekânların anıları, bedene katman katman yerleştirilir. Ricoeur'ün anlatı kavramı, anlatı kimliğini dinamik bir şekilde oluşturur ve mekân, bu anlatılara canlılık katarak temel bir rol oynar.

 

Mekânlar, iletişimcilerin bir araya geldiği bir temel sağlar ve mekânda yakınlaştırılan çok sayıda anlama bedensel olarak tepki verilir. Modern çağda mekân yoksulluğu sorunu devam etmektedir; zira hesaplayıcı yaklaşımlar yerleri barındıramaz.

 

Husserlci yenilenme ve eleştiri, narsisizm ve ideoloji 'arasında' bir konum bulmamıza yardımcı olan bir mekân yaklaşımı için hayati önem taşır. Anıtlar ve abideler, siyasi entrikalar ve yasın narsisizmi nedeniyle başarısızlık riski taşısa da, hatırlama mekanlarının rolü bizi bir aradaya yerleştirmektir. Bu "arada" konum, geçmiş ile şimdi, şimdi ile gelecek, sanat ile tarih, ben ile Öteki ve kalıcılık ile değişim arasında bir denge için mücadele etmeyi gerektirir. Bu denge, mekânları hatırlamaya çağırır.

… 

9 Temmuz 2025 Çarşamba

Fenomenolojide Maceralar

Eileen Rizo-Patron, Edward S. Casey, Jason M. Wirth - Adventures in Phenomenology, Gaston Bachelard - Notlar

Adventures in Phenomenology, Gaston Bachelard, State University of New York Press, 2017


 

Önsöz

Bu çalışmada, felsefi işlevimize uygun bir şekilde yanıt verebilmek için yeni argümanlar kullanıyoruz. Amacımız, zihnin tereddütle düşündüğü, kendi deneyiminin dışına çıkıp kendini tartışmaya açtığı bölgeye ulaşmaktır.

Bachelard

 

Bachelard şiirsel yaratıcılık deneyiminin en yenilikçi düşünürlerinden biriydi.

 

Giriş: Bachelard'ın Yaşayan Felsefi Mirası

Eileen Rizo-Patron

Bachelard (1884–1962) üzerine bu derlemenin amacı, çalışmalarındaki dört ana araştırma yolunu takip etmektir: zaman, metodoloji, dil, ötekilik.

 

Bachelard 1930'ların sonlarında zaman, mekan, madde ve dil sorularını ele alırken, bir dizi yaklaşımı (epistemolojik, psikolojik, şiirsel) test eder

 

Bachelard, 1930'ların başından beri geliştirmeye başladığı ve en özlü şekilde ortaya koyduğu diyalektik bir yaklaşım olan kendine özgü bir polemik tarzını benimsedi. / Hayır Felsefesi(1940).

 

(Foucault) Geleneksel eğitimde olduğu gibi, miras aldığımız popüler kültürde de her zaman belirli sayıda yerleşik değer vardır: okunması gerekenler ve okunması gerekmeyenler, çok önemli kabul edilen eserler ve önemsiz görülenler; tanınmış kişiler ve daha az önemli kişiler vardır. Bir hiyerarşi vardır - bilirsiniz, tahtları, egemenlikleri, melekleri ve başmelekleriyle tüm o göksel dünya - tüm bunlar iyi bir hiyerarşiye sahiptir ve roller çok kesin bir şekilde tanımlanmıştır. Bachelard, bu değerler bütününden nasıl sıyrılacağını bilir ve her şeyi okuyarak ve her şeye her şeyle karşı koyarak kendini nasıl sıyıracağını bilir.

 

I. Dünya Savaşı'nda neredeyse dört yıl savaşmış ve 1930'larda Dijon Üniversitesi'nde felsefe profesörü olarak atanmasından on yıldan fazla bir süre önce, Bachelard'ın ideolojik söyleme karşı bir güvensizlik geliştirdiği anlaşılıyor.

 

Bachelard, böylece temel hayal gücüne kararlı bir dönüş yaparak "yeraltına" inmeyi tercih ederek akademi içinde felsefi bir öncü ve direniş savaşçısı olarak kaldı.

 

Bachelard'ın çalışmaları genel olarak dünyanın sürekli yeni doğan Λόγος'unun çağrısına yanıt vermeyi amaçlıyordu

 

1. Bölüm

Zamanda Maceralar

Bir Anlık Fark: Bachelard'ın Muhteşem Atılımı

Edward S. Casey

Zaman artık akmıyor. Fışkırıyor.

Bachelard

 

Zaman?

Bachelard, anı sıradan bir kesit, geometrik bir nokta veya basit bir konum olarak değil, zamanın yaratıcı bir kaynağı olarak yeniden tasarlayarak tam da bu çıkmaza cesurca adım attı.

Anlık Sezgi, 1932'de Fransa'da Bergsoncu düşüncenin egemenliği sırasında yayımlandı.

Sürenin Diyalektiği, dört yıl sonra 1936'da yayınlanan bir devam kitabı: "psişik süreklilik verilmiş bir şey değil, inşa edilmiş bir şeydir

Neyden inşa edildi? Anlardan

 

Heidegger, Aristoteles'i, zamanı noktasal şimdi - "artık değil şimdi" ve "henüz değil şimdi" - açısından analiz ettiği için eleştirir

 

Anilik, anın temel bir boyutudur: anın kendisini niteler. Her an aniden gerçekleşir; uzayan anlar yoktur

Beni yalnızca aniden olan gerçekten şaşırtabilir; ve beni şaşırtan şey aniden ortaya çıkar.

 

Merak, geniş kapsamıyla huşuya yakın olsa da (nihayetinde, hem Fink hem de Heidegger'in öne sürdüğü gibi, merakın asıl konusu dünyanın kendisi veya içinde olmaktır), şaşkınlığın daha sınırlı bir alanı vardır

 

Bachelard'ın şiirsel imge üzerine yaptığı meditasyonlardaki nihai ilgisi nedir?

 

Bachelard'ın "Bergsonculuk Dışılığı"

Jean-François Perraudin

 

Bu bölümdeki amacım, Bachelard'ın Bergson'ın süre teorisine yönelik eleştirisinin, Bergson'ın zaman ve hayal gücü açıklamasından daha üretken ve terapötik bir zaman ve hayal gücü anlayışının gelişmesine nasıl yardımcı olduğunu göstermektir.

 

Bachelard, Fransız felsefe sahnesine ilk olarak ateşli bir polemik düşünürü olarak çıktı. Bilim felsefesi görünüşte Meyerson'ınkine karşı geliştirilmişti. Ancak en canlı ve en ısrarcı polemiği özellikle Bergsonculuğa yönelikti.

 

Bachelard’ın hayal gücü Bergsoncu sezgidir

 

Bergson'un sözleriyle: "Zaman yapılan şeydir, hatta her şeyin olmasını sağlayan şeydir.”—yani, “Zaman, olan şeydir [kendini üretir]—ve aslında her şeyin olmasını [üretilmesi] sağlayan şeydir.”

 

Bachelard, zamansal süreklilik teorisini nasıl altüst etti?

 

Bachelard için tek zamansal gerçeklik, anın gerçekliğidir.

 

Sadece tembellik sürer; eylem anlıktır.

 

Boşluk, doluluk sezgisine atıfta bulunulmadan anlaşılamaz.

Bilim tarihi bize hiçbir olumlu şeyin önceden verili olmadığını öğretmiştir.

 

Dikey Zaman: Bachelard’ın Aydınlanma Anı

Richard Kearney

Bachelard, “şiir anlık metafiziktir” der.

Bachelard, her "gerçek" şiirin sıradan saat zamanının durduğunu işaret ettiğini ve bunun yerine derinlik ve yükseklikte bir "dikeylik" boyutu getirdiğini iddia eder

Sıradan zamanın ardışık antitezleriyle karşılaşan şair, buna boyun eğmeyi reddeder; antitezi "ikircikliğe" dönüştürerek kronolojik sıralamanın tiranlığına direnir. Ardışıklığın yerine eşzamanlılığı koyar. Bu, Bachelard'ın "coşku" ve "vecd" adını verdiği, kişinin -yazarın ya da okuyucunun- değer biçmeye ya da değersizleştirmeye zorlandığı, yani dünya zamanının sürekliliğini patlatıp, bunun yerine dikeyliğin kopuş anında yukarı ya da aşağı doğru hareket etmeyi seçtiği andır

 

"Burada, duygu tersine çevrilebilirdir veya daha iyi ifade etmek gerekirse, varlığın tersine çevrilebilirliği duyguyla dolu: Gülümseme pişman eder, pişmanlık gülümsetir, pişmanlık teselli eder”

 

Şiirsel anın saldırgan yoğunluğunda, zaman dikey olarak dalar ve yükselir

 

Şiir Bachelard'ın en sevdiği edebi türse, fenomenoloji de onun tercih ettiği felsefi tür haline geldi.

 

Ritim ve Hayal: Bachelard'da Hayal Gücünün Zamansallığı Üzerine

Kristupas Sabolius

Bachelard, ilk yazılarında, zamansallık algımızın yapısının, tekrarları biriktirerek bir süreklilik izlenimi oluşturan insan bilincinin yapıcı faaliyeti tarafından belirlendiğini savunur.

Zamanın yalnızca anlar halinde / gözlemlenebileceğini iddia eder.

Bergson'un sürenin "yok edilemez birliği" görüşüne açıkça karşı çıkar.

 

[Bachelard'ın anlatımında] dikey eksen... hiyerarşinin bir seviyesinden diğerine, daha yüksek bir seviyeye geçebileceğimiz bir eksendir.

"Hayal gücü, şeylerin olağan akışını terk etmemizi sağlar"

 

"Hayal eden ile hayal edilen şeyin en yakın şekilde birleştiği yer, imgedir"

 

…ateşin önünde meditasyon yaparken, "zamanın ötesinde, mekanın ötesinde" bir duruma sürükleniriz.

Hayal gücü, "kozmos yaratan benliği" böyle yoğunlaştırır.

Tek ve anlık bir imge, yankılanan yankısıyla tüm dünyayı etkileyebilir.

…yankılanma, geleneksel sınırları aşan ve özne-nesne ayrımını dağıtan bir titreşim olarak öznelliğe etkili bir şekilde nüfuz eder.

 

Bachelard'a göre bir imge bir işaret olarak ele alınmamalıdır. Bir imge "anlam ifade etmez", daha ziyade bizi meşgul ediyor Zamanın dinamik dönüşümünde.

 

Yakınlık, yoğun bir deneyimin koşuludur

Nitelik, nesnenin kendisinde aranmamalıdır.

İnsan, yalnızca zengin bir şekilde hayal ettiği şeyi gerçekten arzular.

 

Zaman ve uzayın ortak noktası enerjidir.

 

Maddi hayal gücünün önemi, dört elementle gerçek karşılaşmada ortaya çıkan çok yönlü hayallerle kanıtlanır.

 

İmgeleri kategorilere ayırma, gruplama ve onlar hakkında yargılarda bulunma eğilimindeyiz, ancak onlara asla gerçekten hakim değiliz.

 

Düşünmek yavaşlamak anlamına geliyorsa, hayal gücü hızı yoğunlaştırma eğilimindedir:

Bu alemde... her görüntü birivme; başka bir deyişle, hayal gücü ruhun bir "hızlandırıcısıdır".

 

2. Bölüm

Metodoloji Maceraları

Bilincin Maceraları: Bachelard'ın Bilimsel Hayal Gücü Üzerine

Mary McAllester Jones

 

Bachelard Fenomenolojiyle Karşı Karşıya

Anton Vydra

Bachelard “fenomenolojik kanona” ait değildir.

Her şeyden önce, "fenomen" terimini kendine özgü bir şekilde kullanması söz konusudur

 

Bir nesneyi iki şekilde tanımlayabiliriz: ya algıladığımız şey olarak ya da düşündüğümüz şey olarak. Nesne burada hem bir fenomen hem de bir numendir.

 

Bachelard'ın Hermeneutiği: Psikanaliz ve Fenomenoloji Arasında

Eileen Rizo-Patron

Şiirsel imgelem karmaşasında rüyalar kurarak ilerleyen fenomenologlar, psikanalistlerin kaldığı yerden devam edebiliyorlar...

 

Bachelard'ın Şiirsel Ontolojisi

Glen A. Mazis

Ontoloji için yeni bir yol açmak, Gaston Bachelard'a borçlu olduğumuz kayda değer bir başarıdır.

Sembolizm kalbin kendisinden beslendiğinde, vizyonlar ne kadar da büyük olur! Vizyonlar o zaman düşünüyormuş gibi görünür

 

…dilin şiirsel olabilmesi için standart dil kullanımının kırılması gerekir

Şiirsel dilde benzeri görülmemiş bağlantılar kurarak, etkileşimden yeni anlamlar ortaya çıkar

 

Edebi imgeler, doğru şekilde canlandırıldığında, okuyucuyu da canlandırır

 

3. Bölüm

Dil Maceraları

Gaston Bachelard ve Henry Corbin: Sıfat Bilinci Üzerine

David L. Miller

Serinlik [tazelik], suyun bir niteliğidir. Su, bir anlamda, somutlaşmış serinliktir.

 

Hayat bir ateştir. Özünü bilmek için kişi şairle birlik içinde yanmalıdır.

 

Sıfatlar nitelik kazandırır. Maddeyi oluştururlar.

Yeter ki havaya attığın şeyi kendin yakala…

 

Bachelard'ın Logosferi ve Derrida'nın Logosantrizmi: Bir Ayrım Fark

Roch C. Smith

…hayal gücü üzerine on bir cildin yazarı Gaston Bachelard için kelimeler çok özel bir yere sahiptir.

 

Bachelard kelimelerle mest olur; Derrida ise logosantrizmi reddeder. Bachelard sözel hayallere vurgu yapar; Derrida ise sanata naif yaklaşımları kınar. Ancak, bu görünürdeki farklılıklara rağmen, dogmatizmden kaçınma, varsayılan sınırların ötesine geçme ve olasılıkları genişletme hedefini paylaşırlar.

 

Dilin Sıcaklığı: Bachelard'ın Fikir ve İmge Üzerine Düşünceleri

Jason M. Wirth

Bachelard'ın 'maddesi' hem gerçek hem de sanal bir güce işaret eder - onu amaçlayan öznenin bilincini ve kontrolünü aşan hem düşsel hem de deneysel bir kuvvet.

Pierre Quillet'nin Bachelard hakkında söylediği gibi: "Simya, maddenin tanrısallaştırılmasıdır, tıpkı Maniheizmin de onun iğrençliği olması gibi."

 

Donald Trump, en büyük aptal

 

Şiddet, gerçeğe saldırır

 

İmge yalnızca bir fikir değil, aynı zamanda bir metafor da değildir; en azından metafor, imgeyi kendisi dışındaki bir şey aracılığıyla anlamlandırmak olarak anlaşıldığı sürece. "Bir metafor, ifade edilmesi zor bir izlenime somut bir öz kazandırır. Metafor, kendisinden farklı olduğu psişik bir varlıkla ilişkilidir. Buna karşılık, mutlak hayal gücünün ürünü olan bir imge, tüm varlığını hayal gücüne borçludur"

 

Yaşayan Logos'u Dinlemek: Bachelard ve Gadamer

Eileen Rizo-Patron

…ses ve yankı fenomenleri bir dilden diğerine çevrilmesi en zor unsurlardır. Bir dilin akustik alanının kendine özgü yankıları vardır.

 

Bu gibi durumlarda, Bachelard'ın görüşüne göre gereken şey, "bir sözcüğün ses özünü, iç matrisini oluşturan hecelerdeki boşlukları kulakla keşfetmektir.

 

Bachelard'ı Çevirmenin Zorlukları

 

4. Bölüm

Öğrencilik Maceraları

Rüya ve Saygı: Bachelard'ın Buber'le Karşılaşması

Edward K. Kaplan

Sevgisiz ve yuvasızsam, çiçeklerin ve ağaçların, ateşin ve taşların benim için ne önemi var! Mavi bir gökyüzünü anlayabilmek, bir gün doğumunu adlandırabilmek için iki kişi olmalıyız -ya da en azından, ne yazık ki iki kişi olmuş olmalıyız! Gökyüzü, orman ve ışık gibi sonsuz şeyler, adlarını ancak sevgi dolu bir kalpte bulur.

 

Rüyanın Poetikası / Çocukluk hayallerine, şiirsel okumanın yüzeysel yankılarının ve içsel yankılarının, dünyayla gerçekte var olan ilişkimizi geliştirmek için nasıl bütünleştirilebileceğini araştırıyor

Çocukluğun varlığı, gerçeği hayalle birleştirir, gerçekliğin imgelerini tam bir hayal gücünde yaşar.

 

Bachelard'a göre şiir, insanın hayatta kalması için bilimsel bilgi kadar gereklidir.

 

Kayıp Topraklar: Heidegger ve Bachelard Arasında

Edward S. Casey

nostos / Nostalji kelimesinin kökü nedir?

 

Bachelard'ın Temel Şiirselliği Işığında Çevre Politikaları

Samuel Talcott

…çevre, özellikle de iklim değişikliği tartışmaları…

 

…bilimsel araştırma, doğası gereği teknolojiktir; çünkü araçlar, günlük deneyimin görünüşte basit dünyasına anlam kazandırma çabasıyla araştırılabilecek olgular üretmek için kullanılır. Ancak teknolojiler ve diğer pratik uygulamalar, bilimsel çalışmanın temel sonuçları değildir. Aksine, bilimsel çaba ilk olarak kendi teknik ve teknolojilerimizin başarısızlıklarına yanıt olarak ortaya çıkar.

 

...dört element / hayal gücünün hormonları

 

Bachelard'ın Açık Yalnızlığı

Madeleine Préclaire

Bachelard, yaşanan yalnızlıkta olumlu bir değer buluyor. İletişim yoluna girmek isteyen herkes için bu, ilk ve gerekli adımdır.

Başkalarına derin varoluş hissimi aktarmaya çalışmadığım sürece iletişim kuramıyorum.

Yalnızlık, paradoksal bir şekilde, bu kurtuluşun bir aracıdır. Bachelard, yalnızlığın varlığın çoğu zaman unutulan bir boyutu olduğunu kabul eder.

 

En acımasız yas, ihanete uğramış bir geleceğin bilinci

Beni ölümün pençesine atan şey, aynı zamanda bana yeniden doğma şansı da sunar.

 

Ek A

Martin Buber'in Ben ve Sen’ine Önsöz

Gaston Bachelard

Uyuyan bir Dünya'da uykuda yaşıyoruz. Ama bir sen kulağımıza fısıldandığında, kişileri fırlatan bir sarsıntıya dönüşür: BEN lütfuyla uyanır sen Karşılaşmalarının farkındalığında birleşen iki eş zamanlı bilincin manevi gücü, şeylerin sürekli ve sürekli nedenselliğinden hızla sıyrılır. Karşılaşma bizi yaratır: Birleşmeden önce hiçbir şeydik -ya da sadece şeylerden ibarettik.

 

Sevgisiz ve yuvasızsam çiçeklerin ve ağaçların, ateşin ve taşların benim için ne önemi var! Mavi gökyüzünü anlayabilmek, bir gün doğumuna isim verebilmek için iki kişi olmalıyız - ya da en azından, ne yazık ki iki kişi olmuş olmalıyız! Gökyüzü, orman ve ışık gibi sonsuz şeyler, adlarını ancak sevgi dolu bir kalpte bulur. Ovaların esintisi, yumuşaklığı ve çarpıntısı, her şeyden önce şefkatli bir iç çekişin yankısıdır. Böylece, seçilmiş bir sevgiyle zenginleşen insan ruhu, küçüklerden önce büyük şeyleri canlandırır. İnsanın yücelmesini hissettikten hemen sonra evrene "sen" der. sen.

 

Bir monolog uzun ve etkileyici olabilir, ancak en saf diyalogdan daha az ruh ifade eder. Diyalog ne kadar boğuk, ne kadar kötü kekelenmiş olursa olsun, verilenin ve alınanın çifte izini taşır veya en azından bir önsöz olarak, ruhların özlem ve ilhamının çifte tonlamasını taşır.

 

"en yüce düşünce bile dile getirilmediği takdirde özden yoksundur."

 

Ek B

Gaston Bachelard Hakkındaki Tanıklık

Georges Gusdorf

Bachelard'ın öğrencisi

 

…büyük bir burjuva liberali değildi. İnsanı karşı konulmaz bir şekilde memleketi Burgonya'ya götüren sade ve gerçekçi bir yanı vardı. İyimserliği, sezgisel bir içgörü ve mükemmel bir muhakemeyle birleşmişti. Sürekli tetikte olan canlı bir sempati sayesinde, insanlara ve nesnelere olan yoğun ilgisi hissedilebiliyordu.

 

Gaston Bachelard'ın Eserleri

[1928] Essai sur la connaissance approchée [Essay on Knowledge by Approximation]. Paris: Vrin.

 

[1928] Étude sur l’évolution d’un problème de physique: la propagation thermique

dans les solides [A Study on the Evolution of a Physics Problem: Heat Transfer in Solids]. Paris: Vrin.

 

[1929] La Valeur inductive de la relativité [The Inductive Value of Relativity]. Paris: Vrin.

 

[1932] Le Pluralisme cohérent de la chimie moderne [Coherent Pluralism of

Modern Chemistry]. Paris: Vrin.

 

[1932] L’Intuition de l’instant: Essai sur la Siloë de Gaston Roupnel. Paris: Stock.

Intuition of the Instant. Translated by Eileen Rizo-Patron. Evanston: Northwestern University Press, 2013. / Anın Sezgisi

 

[1933] Les Intuitions atomistiques [Atomistic Intuitions]. Paris: Boivin. / Atomik Sezgiler

 

[1934] Le Nouvel esprit scientifique. Paris: Presses Universitaires de France. The

New Scientific Spirit. Translated by Arthur Goldhammer, with a foreword by Patrick A. Heelan. Boston: Beacon, 1984.

 

[1936] La Dialectique de la durée. Paris: Boivin. The Dialectic of Duration. Translated by Mary McAllester Jones. Manchester, UK: Clinamen Press, 2000. Revised edition published by Rowman & Littlefield International, Ltd. (Maryland, USA, 2016). / Sürenin Diyalektiği

 

[1937] L’Éxperience de l’espace dans la physique contemporaine [The Experience

of Space in Contemporary Physics]. Paris: Alcan.

 

[1938] La Formation de l’esprit scientifique. Paris: Vrin. [Edition used: 1999]. The

Formation of the Scientific Mind. Translated by Mary McAllester Jones. Manchester, UK: Clinamen, 2002.

 

[1938] La Psychanalyse du feu. Paris: Gallimard. The Psychoanalysis of Fire.

Translated by Alan C. M. Ross. Boston: Beacon, 1964. / Ateşin Psikanalizi

 

[1938] Préface à Martin Buber, Je et Tu. Translated from German by Geneviève Bianquis. Paris: Aubier Montaigne, 1938 (7–15). Preface to Martin Buber’s I and Thou. Translated by Edward K. Kaplan. In International Studies in Philosophy 35, no. 1 (2003): 89–94, and as appendix A in Adventures in Phenomenology: Gaston Bachelard. Albany: State University of New York Press, 2017.

 

[1939] Lautréamont. Paris: José Corti. Lautréamont. Translated by Robert Scott

Duprée. Dallas: Dallas Institute of Humanities and Culture, 1984.

 

[1940] La Philosophie du non. Paris: Presses Universitaires de France. The Philosophy of No. Translated by G. C. Waterston. New York: Orion, 1968. / Hayır Felsefesi

 

[1942] L’Eau et les rêves. Paris: José Corti. Water and Dreams. Translated by Edith Farrell. Dallas: Pegasus Foundation, 1983. / Su ve Düşler

 

[1943] L’Air et les songes. Paris: José Corti. Air and Dreams. Translated by Edith

Farrell and Frederick Farrell. Dallas: Dallas Institute Publications, 1988. / Hava ve Rüyalar

 

[1947] La Terre et les rêveries de la volonté. Paris: José Corti. Earth and Reveries

of Will. Translated by Kenneth Haltman. Dallas: Dallas Institute Publications, 2002. / Dünya ve İradenin Hayalleri

 

[1948] La Terre et les rêveries du repos. Paris: José Corti. Earth and Reveries of Repose. Translated by Mary McAllester Jones. Dallas: Dallas Institute Publications, 2011. / Dünya ve dinlenmenin hayalleri

 

[1949] Le Rationalisme appliqué [Applied Rationalism]. Paris: Presses Universitaires de France.

 

[1951] L’Activité rationaliste de la physique contemporaine [Rationalist Activity of

Contemporary Physics]. Paris: Presses Universitaires de France.

 

[1953] Le Matérialisme rationnel [Rational Materialism]. Paris: Presses Universitaires de France.

 

[1957] La Poétique de l’espace. Paris: Presses Universitaires de France. The Poetics of Space. Translated by Maria Jolas. Boston: Beacon, 1964. Reissued by Penguin Books (New York, 2014) with a Foreword by Mark Danielewski and a new Introduction by Richard Kearney. / Uzayın Poetikası

 

[1960] La Poétique de la rêverie. Paris: Presses Universitaires de France. The Poetics of Reverie. Translated by Daniel Russell. Boston: Beacon, 1969. / Rüyanın Poetikası

 

[1961] La Flamme d’une chandelle. Paris: Presses Universitaires de France. The Flame of a Candle. Translated by Joni Caldwell. Dallas: Dallas Institute Publications, 1988. / Bir Mumun Alevi

 

[1970] Études [Studies]. Collection of articles, edited by Georges Canguilhem. Paris: Vrin. “Noumenon and Microphysics.” Translated from Études (11–24) by Bernard Roy, in Philosophical Forum 37 (2006): 75–84. / Rüya Görme Hakkı

 

[1970] Le Droit de Rêver. Collection of articles. Paris: Presses Universitaires de France. The Right to Dream. Translated by J. A. Underwood. Dallas: Dallas Institute Publications, 1988.

 

[1972] L’Engagement rationaliste [Rationalist Commitment]. Collection of articles.

Preface by Georges Canguilhem. Paris: Presses Universitaires de France.

 

[1988] Fragments d’une poétique du feu. Edited by Suzanne Bachelard. Paris: Presses Universitaires de France. Fragments of a Poetics of Fire. Translated by Kenneth Haltman. Dallas: Dallas Institute Publications, 1990. / Bir Ateş Poetikasının Parçaları