Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2026 Salı

Taha Akyol - Politikada Şiddet - Notlar

Taha Akyol - Politikada Şiddet - Notlar

Truva Yayınları, 2005

 


Kitabın ilk baskısı Alparslan Türkeş'in önsözüyle 1980 yılında Töre Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

 

Önsöz

1970'li yıllarda Türkiye'de yaşanan ideolojik çatışmalar ("sosyal cinnet") esnasında, ahlaki ve akli bir sorumluluk hissederek terör ruhuna karşı gençliği uyarmak amacıyla yazılmıştır. Eser ilk olarak Hergün Gazetesi'nde tefrika edilmiştir.

 

Alparslan Türkeş'in Önsözü

Terör, eski değerlerin yıkılıp yenilerinin henüz oturmadığı dönemlerde, "ihtilalci-devrimci" geçişlerin ürünü olarak ortaya çıkar. "Yabancılaşma" ve "değer buhranı" terörün temel amilidir.

Robespierre, Lenin, Stalin veya Hitler gibi liderler olmasaydı bile bu totaliter ve dünyayı iki renkli gören devrimci ideolojiler kendi katillerini mutlaka yaratacaktı. Terör ile totaliter düşünce bir madalyonun iki yüzüdür.

 

BİRİNCİ BÖLÜM: ŞİDDET: NİÇİN? NE ZAMAN?

Şiddet, yalnızca biyolojik bir saldırganlık dürtüsü değil; belirli tarihsel ve toplumsal kırılma dönemlerinde kurumsallaşan bir "toplumsal cinnet" halidir.

 

Tarihin fırtınalı dönemlerinde birey, kendi vicdan muhakemesini bir kenara bırakarak kolektif bir imha düzeneğinin parçası haline gelir. Bu noktada siyaset sosyolojisi açısından en kritik ayrım, "adi katil" ile "siyasi terörist" (cihaz/makine) arasındadır.

 

Adi katil, eyleminin ahlaken kötü olduğunu bilir ve bunu bir "mecburiyet" üzerinden savunurken; siyasi terörist, şiddeti bir "görev" olarak tanımlar ve tarihin çarklarını çevirdiğine inanarak eylemini bir kahramanlık neşesiyle gerçekleştirir.

 

Pierre Gaxotte’un aktardığı üzere, Fransız İhtilali döneminde Carrier’in sofrada papazları ve burjuvaları "gebertmekten" bahsetmesi ve "Öldür! Öldür!" nidalarıyla tempo tutması, şiddetin nasıl bir sadizm ve kutsal görev haline geldiğinin en çarpıcı örneğidir.

 

İnsanlar terörist olarak doğmaz; terör, kişinin dışında gelişen sosyal, siyasi ve iktisadi şartların ürettiği bir sosyal psikolojinin/cinnetin sonucudur.

 

Carrier'in "Fransa'yı kendi bildiğimiz gibi diriltemezsek bir mezarlık haline getireceğiz" vecizesi, şiddetin bir "cihazlaşma" süreci olduğunu kanıtlar.

 

Bireysel (Adi) Şiddet: Fail, "birey" olarak kalır; vicdani bir muhakeme yürütür, eyleminin ahlaki sorumluluğunu hisseder.

Cihazlaşmış (Siyasi) Şiddet: Fail artık bir "aparatçik" veya "kan makinesi"dir. Eylemi ideolojik bir "iyi" uğruna yaptığına inanır; vicdanını ideolojiye devrettiği için daha kararlı ve sorumsuzdur.

 

Ahmet Cevdet Paşa'nın "Toplumlar için büyük tehlike, geçiş dönemlerinde dengeyi kaybetmektir" sözünde belirtildiği gibi; büyük yıkılış, doğuş veya ihtilal dönemlerinde (sosyal değişme) toplumlar dengesini kaybederse şiddet salgını ortaya çıkar.

 

İbni Haldun toplumları "bedevi" (göçebe/köy) ve "hazeri" (şehirli) olarak ikiye ayırmıştır. Günümüzde bedevi toplumların yerini İbni Haldun'un döneminde bulunmayan sanayi toplumu almıştır.

 

Tarım toplumunda ilişkiler yüz yüzedir; otokontrol (ayıplama/koruma), sosyal dayanışma ve statü dengesi belirgindir. Yoksulluk ve hiyerarşi "kader" veya tecrübe/yaşlılık sayılarak daha kolay kabullenilir.

Şehre göç eden insan için geleneksel dayanışma bağları kopar. Şehirdeki aşırı servet-sefalet farkı, sınıf/gelir uçurumları artık "kader" olarak görülmez; aksine uyumsuzluğu, kıskançlığı ve nefreti tetikler.

Sosyal uyumsuzluk ve adaletsizlik ne kadar sertse, bireyin tepkisi ve terörizm ihtimali de o kadar şiddetli olur.

 

İKİNCİ BÖLÜM: FRANSIZ İHTİLALİ

İki Renkli Dünya

Uyumlu toplumlarda birey ve toplum ortak değerleri ("üst-ben" / değerler sistemi) paylaşır. Sosyal değişme, savaş veya hızlı sanayileşme bu değerleri yıktığında birey toplumuna yabancılaşır ve bir "gurbet" (yalnızlık, güvensizlik) hissiyatı doğar.

Birey, kendi kafasındaki ideal toplumu ("sıla" / ideoloji) "mutlak iyi", dışındaki her şeyi ise "mutlak kötü" olarak görür.

 

Anatole France, İlahlar Susamışlardı

Evariste Gamelin, bireysel olarak merhametli, çocukken kuşlara bile acıyan iyi bir insanken; toplumsal çözülme ve ihtilal ortamında fanatik bir "canavara" dönüşen tipik bir terörist/ihtilalci modelidir.

Gamelin ve tarihteki kanlı ihtilalcilerin (Robespierre, Lenin, Hitler, Fouché vb.) ortak noktası, gelecek nesillerin hayali mutluluğu uğruna bugün yaşayan gerçek insanları hiçe saymaları ve yok etmeleridir.

 

Alexis de Tocqueville'e göre rejimler ve iktidarlar en güçlü oldukları zaman değil; zayıfladıkları, tehdit edildikleri ve sarsıldıkları "geçiş dönemlerinde" şiddete ve teröre başvururlar.

 

Eski Fransa

Gücünü Tanrı'dan alan mutlak monarşi, vergi vermeyen imtiyazlı aristokrasi (asiller) ve ruhban sınıfı (kilise) ile toplumun tüm yükünü çeken, hiçbir hakkı olmayan köylü/esnaf tabakasına dayanıyordu.

 

18. yüzyılda gelişen ticaret ve kapitalizmle birlikte "Burjuvazi" (tüccar, sanayici, maliyeci) ekonomik gücü eline geçirdi. Ancak bu yeni zengin sınıf, eski rejimin mantığı gereği siyasi haklardan ve saygınlıktan mahrumdu.

 

Jakobenlerin "Halk", Bolşeviklerin (Lenin/Stalin) "Proletarya" ve Nazilerin (Hitler) "Irk/Volk" kavramları; gerçek insanları temsil etmeyen, liderlerin kafasındaki soyut ve kurgusal yapılardır.

 

İngiltere sosyal değişimi kademeli evrimle sağlarken, Fransa'daki kemikleşmiş monarşi ve kilise yapısı toplumsal taleplerin önüne baraj kurmuştur.

 

Robespierre

Idealist insan, nefret ettiği eski düzen (Kralcı Fransa) ile özlem duyduğu ütopya (Cumhuriyetçi Fransa) arasındaki gerilimden beslenir. Robespierre için Jakoben kulübü dışındaki herkes; lakaytlar, pasifler ve sürece katkıda bulunmayanlar dahil "halk düşmanı" ve "hain"dir.

Robespierre'e göre barış döneminde hükümetin dayanağı "fazilet" ise, ihtilal döneminde hem "fazilet" hem "terör"dür. Terör, keskin ve yumuşama bilmez bir adalettir.

Robespierre, bir dönem "kendim kadar yakınım" dediği ılımlı lider Danton'u ufak bir görüş ayrılığı üzerine giyotine göndermiştir. "İki renkli dünya" anlayışında en küçük sapma ihanet sayılır; bu yüzden terör kendi önderlerini de (Danton ve en nihayetinde Robespierre'i) yutar.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: AVRUPA'DA BİREYSEL TERÖRİZM

Sanayi İnkılabı: Büyük Deprem

Sanayi Devrimi, Avrupa’da zanaatkarları ve köylüleri köklerinden kopararak "proleter"leşmeye zorlayan bir sosyal deprem yaratmıştır.

 

İngiltere’de 19. Yüzyılın başında %5 olan şehir nüfusu oranı 50 yıl içinde %60'a ulaşmıştır. Fabrikalardaki işçi sayıları hızla artmış (örneğin Krupp fabrikasında işçi sayısı 1845'te 122 iken yüzyıl sonunda 45 bine çıkmıştır), milyonlarca insan köklerinden koparak şehir varoşlarında toplumsal bir boşluğa sürüklenmiştir.

 

Fabrikalaşma süreciyle birlikte daha önce bilinmeyen "işçi-işveren" ilişkileri doğmuş; bu durum iki kesim arasında derin menfaat çatışmalarına yol açmıştır.

 

Sarsıntı, Şaşkınlık, Nefret, Özlem ve Eylem

Ezilen kitleler için en cazip slogan "eşitlik" olmuştur.

Bu dönemde ortaya çıkan Saint-Simon, Proudhon, Bakunin, Kropotkin, Marx ve Engels gibi düşünürlerin teorileri, toplumdaki çaresizliğe ve adaletsizliğe birer yanıt olma iddiasıyla ortaya çıkmış; hem bireysel hem de devrimci terör eylemlerinin fikri altyapısını oluşturmuştur.

Bu gelişmeler, Proudhon’un "Mülkiyet hırsızlıktır" ifadesinde karşılık bulan mülkiyet düşmanlığını ve Bakunin ile Kropotkin’in anarşist teorilerini beslemiştir. Anarşizm, "yıkma tutkusunu" kutsal bir eyleme dönüştürmüştür.

Anarşist mekanizma nefret ile mutlak eşitlik özlemi arasına terörü yerleştirmiş; bu durum bombalı ve silahlı suikastlar düzenleyen yeni bir eylemci tipolojisi ("Şeytanlar" / "Ecinniler") doğurmuştur.

 

Tipik Bir Anarşist: Vaillant

Auguste Vaillant: "Her gittiğimiz yerde zavallı insanların kapitalizmin boyunduruğu altında nasıl iki büklüm olduklarını gördüm... Bombamı toplumun çilesinden ve yoksulluğundan sorumlu olanların ortasına fırlattım. Bombamın çıkardığı ses, sadece benim değil, hakkını arayan bir kitlenin sesidir."

1893 yılında Fransız Millet Meclisi'ne bomba atan Vaillant, 13 yaşında taşradan Paris'e gelmiş, polisle tanışmış, yoksulluk ve suç döngüsü içinde büyümüştür. Anarşist fikirlerle tanıştıktan sonra yaşadığı ezilmişliğin sorumlusu olarak gördüğü otoriteye (Meclis'e) saldırmıştır.

 

Vaillant'ın idamından bombalı saldırılar ve suikastlar dalgası büyüyerek devam etmiştir.

 

Şiddetin Kaynağı

Sanayileşme sürecinde zanaatkarlar ve küçük toprak sahibi köylüler, fabrikasyon üretim karşısında tutunamayarak mülksüzleşmiş ve her türlü haktan yoksun birer "proleter" haline gelmiştir.

Batı dünyası bu terörün kökünü giyotinle veya polisle değil, "Keynes kapitalizmi" ve sosyal adalet mekanizmalarıyla gidermeyi başarmıştır.

 

Anarşizmden Komünizme

Zulmü metot olarak seçen hiçbir özlem adil bir toplum kuramaz. Anarşistler inşa etmeyi değil, yalnızca nefretle yıkmayı düşünmüşlerdir.

 

Üst sınıfların suçluluk duygusuyla anarşizme katılan Errico Malatesta, bireysel terörü kınayarak kitlesel eylemleri ve "sınıf terörü" kavramını savunmuştur.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: RUSYA'DA BİREYSEL TERÖRİZM

Rusya: "Bireysiz Toplum"

Çarlık toplumu, kararlı ve iradeli "bireylerden" değil; mensup olunan dini ve sosyal sınıfların oluşturduğu "sürülerden" müteşekkildir. İnsanlar bağımsız birer varlık değil, bir organizmanın iradesiz hücreleri gibidir.

Cemaat yapısından kopan insan şiddetli bir yalnızlığa kapılır ve iradesini yeni bir "cihaza" (örgüte) teslim eder.

 

Rusya'daki "hürriyetçiler" özgür birer birey olmak için değil, bireyselleşmenin getirdiği çıldırtıcı yalnızlıktan kurtulmak ve bir cihazın parçası olmak için fikirsel yapılara sığınmışlardır.

 

Rus ruhunda itidal ve denge yoktur.

 

Eski Rusya / Yeni Rusya

Lenin'in doğduğu Simbirsk kasabası, Çar II. Aleksandr’ın reformlarına düşman tutucu toprak sahipleri (Eski Rusya) ile reform taraftarı aydınlar ve "nihilist" ihtilalci gençlerin (Yeni Rusya) çatışma alanıdır.

Toprak sahipleri (aristokratlar) sadece toprağın değil, üzerindeki köylülerin de sahibidir. Köylüler ağır sefaleti kader sayıp efendilerinin verdiği çamurlu ekmeği lütuf görürler.

Yönetim vasıtası ise jandarma, polis ve vergi tahsildarlarının uyguladığı şiddet ve terördür.

 

Rus aydınlarının ilk uyanışı Napolyon savaşlarında Fransız ordularıyla karşılaşmaları ve "hürriyet" kelimesini tanımalarıyla başladı.

1815'te Paris'e kadar giden genç subaylar, kendi ülkelerinin ne kadar despotik olduğunu kavradılar.

 

Dekabristler

Genç subayların 1825 Aralık ayında 3.000 kişilik askeri birlikle başlattığı ihtilal teşebbüsü topçu ateşiyle kanlı bir şekilde imha edildi. Ancak bu olay barajda ilk deliği açtı.

 

Yeni Rusya, Aydınlığın Rusyası

Çariçe II. Katerina Moskova valisine, "Köylülerimizin okuyup öğrenmek istedikleri gün, ne sen ne de ben yerimizde kalırız" diyerek sistemin cehalete dayandığını açıkça ifade etmiştir.

 

Çarlık yönetimi eğitimi "lokma lokma" ve sansürleyerek veriyordu. Gramer ile Latince/Eski Yunanca ezberletilmiş ama Rönesans'ı doğuran metinlerin okunması yasaklanmıştır.

Milli Eğitim Bakanı Uvarov (1833-1849), görevini "Rusya'nın ilerleyişini elli yıl geciktirmek" olarak tanımlıyordu.

 

Eski Rusya; fikir, felsefe ve hareket yönünden derin bir kuraklık içindeydi. Rus aydını, 19. yüzyıl Batı fikirlerini birer "teori" değil, mistik ve sorgulanamaz birer "iman" veya dogma olarak benimsedi.

 

“Halka Doğru” Ama

Çarlık despotizminden nefret eden ve Batılı fikirlerle kendinden geçen Rus aydınları; ne grev yapacak işçi sınıfına, ne reform zorlayacak burjuvaziye, ne de yönetimi devirecek askerî güce sahipti.

Üstlendikleri kültürel ayrıcalıklardan dolayı derin bir suçluluk duyan genç aristokratlar ve öğrenciler, köyleri eğitmek ve halkı uyandırmak için şehirleri terk edip köy yollarına düştü.

Bu çaba "halksız bir halkçılık" olarak kalıp başarısızlıkla sonuçlandı.

 

Necayef, Anarşist Filozof Bakunin'in Yakın "Mesai" Arkadaşı Bir Delikanlıydı

Propagandanın ve halkı eğitme çabalarının yetersiz kaldığı görülen noktada, çaresizlik içindeki gençler bireysel teröre (suikast, bomba, terör) yöneldi. Çar II. Aleksandr'a düzenlenen suikastlar ve 1881'de öldürülmesi bu dönemin simgesidir.

 

Çarların Ülkesi

Rusya'da rejimin adaletsizlikteki ısrarı ve fikrî alandaki kemikleşme, Marksizmi ve radikalizmi alternatifsiz tek yol hâline getirdi.

 

İşçi ve köylü sınıfının henüz organize bir güç olmadığı bu dönemde, eylemlerin ana kaynağı üniversite gençliğidir. Çarlık rejimi kendi okullarında adeta rejim karşıtı kadrolar yetiştirmiştir.

 

"Cinler" Veya "Şeytanlar"

Anarşizm ve nihilizmin eyleme dönüşmesinde kilit isim olan Neçayef, yıkımı tek bilim ve en yüksek değer olarak görür.

Neçayef’in mantığında insan bir amaç değil, "devrim sermayesinin parçası"dır.

 

Neçayef'in Kimliği ve Fikirleri

Bireysel ilişkileri, sevgiyi ve tüm insani değerleri devrim uğruna reddeden Neçayef; Robespierre, Lenin ve Hitler gibi "en kaba canavarlıkları asil bir cesaret sayan" anlayışın tipik bir örneğidir.

 

Rus Dünyası dergisi, Neçayef olayını "okumamış, işsiz güçsüz, deli bir gencin münferit çılgınlığı" olarak nitelendirmiş ve okuyan gençliğin bilimle ilgilendiğini savunmuştur.

Dostoyevski bu teselli yaklaşımını alaya alarak Neçayeflerin zeki ve bilgili kişiler arasından da çıkabileceğini vurgulamıştır (Ecinniler).

Dostoyevski’ye göre sorun; ailelerdeki yozlaşma, bağımsız düşüncenin tarihsel olarak bastırılması, Avrupalı fikirlerin körü körüne yüceltilmesi ve kendi toplumuna yabancılaşmadır. Dostoyevski Ecinniler romanında, sınırsız hürriyet iddiasıyla yola çıkıp sınırsız zorbalığa varan bu süreci ve Rusya'nın kanlı geleceğini öngörmüştür.

 

Kibar Katiller

Şiddet eylemlerini gerçekleştirenler genellikle iyi eğitimli, aristokrat ailelerden gelen gençlerden oluşmaktadır.

 

Vera Zasuliç’in Petersburg Valisi General Trepov’u vurması, bireysel terörü münferit olmaktan çıkarıp yaygın bir dalgaya dönüştürmüştür.

 

Çarlık rejiminin kurduğu Ohrana (gizli polis), sürgünler, yasaklar ve ajan-provokatörler (örneğin iki taraflı çalışan Azev) şiddeti tırmandırmış; devlet baskısı artıkça yeraltı örgütleri (Halkın Buyruğu, Narodnaya Volya vb.) suikast eylemlerini yoğunlaştırmıştır.

 

Kitleler vahşetten korkmuş, eylemler yalnızca öğrencileri ve marjinal grupları etkileyebilmiştir.

 

İki Kardeş / Aleksandr vs. Vladimir (Lenin)

Çar’a suikast girişiminden 1887'de idam edilen ağabey Aleksandr, terörü "devlet zorbalığına karşı tek seçenek" olarak gören romantik-bireysel anarşist/narodnik çizgiyi temsil eder. Bu yöntem bir çıkmaz sokaktır.

Ağabeyinin intikamını suikastla değil, sistemi kökten devirerek almayı seçmiştir. Bireysel terörü reddetmiş; terörü teşkilatlandırıp kitlelere (özellikle işçilere) mal edecek stratejiler geliştirmiştir.

 

1890-1913 yılları arasında Çarlık Rusya'sı hızla sanayileşmiş; köylüler kent çeperlerindeki gecekondulara yığılarak ezilen, oy ve sendika hakkı bulunmayan kinli bir işçi sınıfına (proletarya) dönüşmüştür.

 

Önceki devrimciler köylülere odaklanırken Lenin, gecekondularda ve Petersburg/Moskova gibi sanayi merkezlerinde kümelenen işçilerin devrimci potansiyelini görmüştür.

 

Marksizm Batı'da bir "çocukluk hastalığı" aşamasını atlatıp sosyo-ekonomik haklarla yumuşarken; Lenin bu Avrupalı ideolojiyi Rusya'nın feodal/müstebit ve sosyo-kültürel şartlarına uydurmuş, "Rus ruhu" ve örgütlü kitle terörüyle birleştirerek Sovyet rejiminin temellerini atmıştır.

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: LENİNCİ TERÖR

Geçiş Toplumu

Avrupa'da sanayi devrimi, burjuvazinin eski feodal hiyerarşiyi yıkması ancak kendi değerler sistemini henüz tam oturtamaması nedeniyle kanlı sınıf çatışmalarına yol açmıştır.

İhtilalci gerilim, kapitalizmin en ileri safhasında değil, tam aksine başlangıç ve geçiş safhasında ortaya çıkmaktadır. Rusya, Çarlık feodalizminden kapitalist sanayileşmeye geçiş yaparken tam bir "geçiş toplumu" manzarası sergilemiştir.

Lenin, ihtilalin sadece soyut bir fikir değil, bir iktidar ve teşkilat meselesi olduğunu kavramıştır.

 

Teşkilat

Lenin, halkın/işçilerin kendiliğinden bir devrim yapamayacağına, devrimin ancak "aydınların vesayeti" altındaki profesyonel ihtilalciler (öncü parti) eliyle yürütülebileceğine inanıyordu (Ne Yapmalı?).

 

Lenin'in parti modeli, Prusyalı General Von Clausewitz'in askeri stratejilerinden ve Çernişevski'nin zorba/şiddet odaklı eylem anlayışından beslenmiştir. Parti, tek bir merkezden yönetilen, esnek, demir disiplinli bir "ordu" gibi tasarlanmıştır.

 

Lenin, işçi sınıfının kendi kendine ancak sendikal bilince ulaşabileceğini, devrimci/sosyalist bilincin onlara dışarıdan (aydınlarca) aşılanması gerektiğini savunur. İşçi sınıfı bir nevi "vasi"ye muhtaç görülmüştür.

Kararların merkezde tartışılması ancak alındıktan sonra tıpkı bir ordudaki gibi tam itaate ve katı disipline dayalı olarak uygulanması esastır.

 

İskra (Kıvılcım) Gazetesi

İskra, sadece fikir yayan bir gazete değil; ajitatör (kışkırtıcı) yetiştiren, hücreleri birbirine bağlayan, illegal ağı organize eden kolektif bir örgütleyici işlevi görmüştür.

 

Lenin ve Terör

Lenin, bireysel teröre karşı çıkmıştır.

Lenin'in savunduğu terör biçimi, kitlelerin silahlara ve eyleme yönlendirildiği kitlevi terördür. Terör, devrimci mücadelenin ve iç savaşın bir aracı olarak meşru ve gerekli görülmüştür.

 

Lenin, kitlevi terörün ve silahlı ayaklanmanın olgunlaşması için üç aşamalı bir süreç öngörmüştür:

Birinci Safha: Dar propagandist çevrelerden çıkıp kitleler arasında geniş ekonomik ajitasyona (kışkırtmaya) geçiş.

İkinci Safha: Geniş ölçüde politik ajitasyona ve açık sokak gösterilerine geçiş.

Üçüncü Safha: Gerçek iç savaşa, doğrudan devrimci mücadeleye ve silahlı halk ayaklanmasına ("kanlı, dehşet verici bir imha savaşına") geçiş.

 

Provokasyon

Provokasyon, tıpkı "erken doğum" gibi bir hareketi zamansız/hazırlıksız eyleme iterek yok etme veya "erken öten horozun başını kesmek" misali kitleleri kıyıma uğratma tuzağıdır.

 

Moskova Gizli Polis (Ohrana) Şef Yardımcısı Zubatov, sendika ve devrimci gruplara "ajan provokatörler" sokmuştur. Bu ajanlar (örneğin Levno Azev) en keskin eylemci gibi görünerek devrimcileri zamansız eylemlere ve polisin tuzağına sürüklemiştir.

 

Lenin provokasyona ahlaki nedenlerle değil, "pratik" sebeplerle karşı çıkmıştır. Çünkü provokasyon; Merkez Komitesi'nin enerjisini dağıtıyor, "bireysel kahramanlık" ve dağınıklık yaratarak Merkez'in koyduğu hedefleri sabote ediyordu. Lenin, buna karşı Lassalle'ın "Parti kendini arındırarak güçlenir" ilkesini katı disiplinle tatbik etmiştir.

 

Ajitasyon

Ajitasyon kitleleri ayağa kaldırıp devlet kuvvetleriyle vuruşturma, kitlede devlete karşı nefret ve savaş tecrübesi oluşturma "sanatıdır."

Komünist ajitatör teori veya Marksizm anlatmaz. Fabrikalarda/sokaklarda somut sıkıntıları (çalışma saatleri, düşük ücretler, baskılar) "teşhir" eder.

 

Üç Aşamalı Tırmanma:

Ekonomik Safha: Grev ve hak arayışlarını kışkırtma.

Siyasi Safha: Grevleri taşkınlaştırıp sokağa dökme, slogansal boyuta taşıma.

Savaş Safhası: Polisle/devletle doğrudan kanlı çatışmaya girme ve kitleleri silahlandırma.

 

Düşmanı Azdırmak

Asıl düşmanı (rejimi) diğer sosyal kesimlerden soyutlayıp tek başına bırakmak için köylüyü tarafsızlaştırmak veya işçi hareketinin yanına çekmek.

Rejimi veya devleti (düşmanı) öyle tahrik edip azdırmaktır ki, devlet merhametsizce ve akılsızca şiddet uygulasın. Böylece doğan zulüm kitlelere "teşhir" malzemesi yapılır ve kitlelerin nefreti artırılır.

 

ALTINCI BÖLÜM: LENİN'İN RUSYASI

Çürümüş Rejim

Rusya'nın sanayi üretimi Petersburg ve Moskova hatlarında yoğunlaşmıştır.

Siyasi ve sosyal haklardan yoksun işçi kitleleri sefalet içinde yaşarken, karşılarında servet sahibi burjuvalar ve toprak sahipleri yer almıştır. İki kesim arasında denge sağlayacak bir orta sınıf veya kurum bulunmamaktadır.

Köylülerin toprak reformu, işçilerin ise grev ve toplu sözleşme talepleri aristokrasi ile burjuvazinin çıkarlarına takılmıştır.

 

Köy papazı Rasputin

Tahtın hemofili hastası varisi Alexei'i psikolojik telkinlerle iyileştirmesi, Çar ve Çariçe'nin ona bağımlı hale gelmesine yol açmıştır.

 

1904 Rus-Japon Savaşı'nda Rus ordusu hezimete uğramış; bu mağlubiyet ekonomik çöküşü derinleştirerek rejimin zayıflıklarını ortaya çıkarmıştır.

 

Kanlı Pazar

1905 yılına gelindiğinde grevci işçi sayısı üç milyonu aşmış, ekonomik talepler siyasi huzursuzluğa dönüşmüştür.

Binlerce silahsız işçi, aileleriyle birlikte Çar'a insani ve anayasal talepler içeren bir dilekçe sunmak üzere Kışlık Saray'a yürümüştür.

 

22 Ocak 1905 Pazar günü saraya yürüyen silahsız kitle, askeri birliklerin yaylım ateşiyle karşılaşmış; binlerce insan ölmüş ve yaralanmıştır. Bu katliam, halkın Çar'a olan son inancını da yok etmiştir.

Troitsky Köprüsü'nün üstündeki askeri birlikler, hiçbir sebep olmadan rastgele ve çılgınca ateş ediyorlardı.

 

Her Yerde Ayaklanma

Katliamın ardından grevler tüm Rusya'ya, sanayi merkezlerine, azınlık bölgelerine ve köylere yayılmıştır. Ekim 1905'te genel greve dönüşen hareket, ülkedeki ulaşım ve haberleşmeyi tamamen durdurmuştur.

 

Grevleri yönetmek ve temsil sağlamak amacıyla işçiler tarafından bağımsız "Sovyet" (kurul/şura) organları oluşturulmuştur.

Başlangıçta siyasi bir niteliği olmayan bu yapılar, ilerleyen süreçte Bolşeviklerin kontrolüne geçerek devrimin ana organı haline gelir.

 

Anayasa'ya Sarılmış Kırbaç

Çar'ın ilan ettiği "Ekim Bildirisi" temel hak ve hürriyetleri, genel seçimi ve Duma'nın onay yetkisini vaat etmiştir. Ancak bu bildiri radikal devrimcileri tatmin etmemiş; Troçki ve Lenin bildirinin kitleleri pasifleştirmek için atılmış samimiyetsiz bir adım olduğunu savunmuştur.

 

Rejim ve polis tarafından desteklenen aşırı milliyetçi "Kara-Yüzler" gibi grup ve milisler türemiş; işçilere, azınlıklara ve özellikle Yahudilere yönelik katliam ve yağma (pogrom) eylemleri düzenlemiştir.

Ekim Bildirisi'nin yarattığı kısmi yumuşama ve işçilerin yorulmasıyla eylemler gerilemiştir. Başbakan Witte durumu fırsat bilerek Petersburg Sovyeti yöneticilerini tutuklatmış; ancak bu tutuklamalar ılımlı liderleri tasfiye ederek inisiyatifi Bolşeviklere kaptırmıştır.

 

Tutuklamalara tepki olarak sol grupların çağrısıyla Moskova'da genel grev ve ardından silahlı barikat savaşları patlak vermiştir.

 

Moskova Dersleri

Bolşevikler ordunun ve halkın içine yayılan yoğun propaganda broşürleri ve afişlerle iktisadi grevleri silahlı ayaklanmaya dönüştürdü. Moskova'da gerilla tarzı çatışma taktikleri uygulandı.

Lenin’e göre / Eğer 1905'in genel provası olmasaydı 1917 Ekim İhtilali'nin zaferi mümkün olmazdı.

 

Başbakan Stolypin

Siyasi hürriyetlere karşı olup sert bir polis rejimi uygulasa da köylüleri mülk sahibi yaparak rejime bağlamayı amaçlayan kapsamlı bir tarım reformu başlatmıştır. Köylü desteği olmadan devrim yapılamayacağını bilen Lenin, köylülerin mülkiyet sahibi olarak devrimci potansiyellerini kaybetmesinden büyük korku duymuş; reform ile devrim arasında zaman karşı amansız bir yarış yaşandığını savunmuştur. Reform sayesinde Bolşevik İhtilali'ne kadar 2 milyon köylü ailesi toprak sahibi olmuştur.

 

Stolypin'in toprak reformu hem devrim imkanını kaybedeceklerini düşünen Bolşevikleri hem de topraklarının ellerinden alınarak devrime taviz verildiğini savunan aristokratları öfkelendirmiştir. Öte yandan kurduğu baskıcı polis rejimi aydınları ve şehirleri rejimden koparmıştır. Stolypin, 14 Eylül 1911'de Kiev'de Çar'ın huzurunda bir polis ajanı olan Dimitri Bogrov tarafından öldürülmüştür. Ölümünün ardından baskı mekanizması yetersiz yöneticilerin eline geçmiş ve süreç devrimi kışkırtmıştır.

 

Birinci Dünya Savaşı'nda Bolşevikler

Lenin, savaşı bir "Emperyalist Savaş" olarak nitelemiş ve Rusya'nın zaferini değil, mağlubiyetini savunmuştur. Ona göre Çarlık rejiminin yenilgisi orduyu ve devleti sarsarak ihtilali kolaylaştıracaktır. Lenin "barış" yerine, milletler arası savaşın sınıf çatışmasına dönüştürülmesini hedefleyen "İç Savaş" sloganını öne sürmüştür. Savaş uzayıp ekonomik çöküş ve açlık arttıkça bu slogan kitleler arasında güç kazanmıştır.

 

Almanya'nın zaferinin proletarya devrimini doğuracağına inandığı için Rusya aleyhine Almanlarla iş birliği yapmıştır. Alman yönetimi de Bolşeviklerin orduyu ve ekonomiyi felç eden ajitasyon faaliyetlerini (Parvus ve Keskuela gibi ajanlar vasıtasıyla) mali ve lojistik açıdan desteklemiştir.

 

İkili İktidar

Savaş nedeniyle 14 milyon insanın silah altına alınması üretimi düşürmüş, açlık ve karaborsayı tırmandırmıştır. Orduya katılan işçiler başkaldırı düşüncesini askerler arasına taşımış, cephelerde çözülme başlamıştır. Ekim-Kasım 1916'da başlayan grevler, 1917 Şubat ayında Petersburg'da genel greve dönüşmüştür. Çar'ın karakolları bastıran kitlelere karşı Duma'yı kapatması ve şiddete başvurması ordunun da isyana katılmasına yol açmış ve Çarlık rejimi devrilmiştir.

Ordu, işçiler ve halkın desteğini tamamen yitiren Çar, generallerinin de tavsiyesiyle tahttan çekilmek zorunda kalmıştır.

 

Duma üyeleri yönetimi sağlamak adına liberal Prens Lvov liderliğinde "Geçici Hükümet" kurmuştur. Ancak kabinede zengin burjuvaların yer alması ve işçi-köylü-asker topluluğunu temsil eden Sovyetler'in (Şuralar) yeniden kurulup güçlenmesi ülkede iki başlı bir iktidar yapısı oluşturmuştur.

 

Nisan 1917'de Rusya'ya dönen Lenin, "Nisan Tezleri"ni yayımlayarak Geçici Hükümet'e kesinlikle destek verilmemesini ve "Bütün İktidar Sovyetlere" sloganının kullanılmasını istemiştir. Amacı; zayıf hükümeti tecrit etmek ve Bolşevikler henüz azınlıkta olsa da Sovyet organlarını kullanarak iktidarı ele geçirmekti.

 

Geçici Hükümet'in savaşa devam etmek istemesine karşılık, Lenin'in "tazminatsız, ilhaksız barış" vaadi, yorulmuş askerleri ve halkı Bolşeviklere ve Sovyetler'e yaklaştırmıştır. Almanlar bu süreçte Lenin'i "Mühürlü Tren" ile Rusya'ya taşıyıp maddi yardım sağlamıştır.

 

İhtilalin Arifesi

Dışişleri Bakanı Mulyikov'un Rusya'nın savaşa devam edeceğini ve İstanbul'u alma hedefini açıklaması, savaştan bıkan kitlelerin büyük tepkisine yol açmıştır. Bolşevikler ve cepheden dönen Troçki'nin etkili hitabeti bu durumu hükümeti zayıflatmak için büyük bir fırsat olarak kullanmıştır.

 

Haziran 1917'deki Galiçya Taarruzu'nun ağır bir hezimetle sonuçlanması üzerine Petrograd işçileri ve askerleri yeniden isyan etmiştir.

Olayların ardından hükümet Bolşevik liderlerin tutuklanmasına karar vermiş; Lenin Finlandiya'ya kaçarken Troçki tutuklanmıştır. Ancak derin ekonomik çöküş, enflasyon ve kıtlık halkı tamamen Bolşeviklerin "ekmek, barış ve toprak" sloganının arkasında birleştirmiş, Petrograd ve Moskova Sovyet seçimlerini Bolşevikler kazanmıştır.

 

Başkomutan General Kornilov, ordudaki çözülmeyi ve Bolşevik etkisini bitirmek amacıyla askeri bir darbe planladı.

Başbakan Kerenski ile ters düşen Kornilov, 24 Ağustos 1917'de ordusuyla Petrograd'a yürümüştür. Kornilov'un tüm sol grupları tehdit eden tutumu, Menşevik ve Sosyal Devrimcileri de Bolşeviklerle iş birliğine zorlamıştır.

Geçici Hükümet'in çaresiz kalması üzerine Bolşevikler "devrimi korumak" gerekçesiyle işçileri ve Sovyetleri meşru olarak silahlandırmıştır.

Kornilov'un güvendiği birliklerin bulunduğu trenler, işçilerin grevleri ve sabotajları yüzünden ilerleyememiştir. Trenlerde bekleyen askerler Bolşevik ajitatörlerin propagandasıyla ikna edilmiş ve darbe tek kurşun atılmadan çökertilmiştir. Bu süreç Bolşevikleri ellerinde silah olan en güçlü yapı haline getirmiştir.

 

YEDİNCİ BÖLÜM: İHTİLAL EĞİTİMİ

Sağ Gösterip Sol Vurmak

Kornilov’un darbe girişimi sonrasında Bolşevikler, toplumda çok güçlü bir "sağ darbe / karşı-ihtilal" algısı ve korkusu yaratmışlardır. Yürütülen bu etkili ajitasyon sonucunda hükümet güçsüzleşirken, Bolşevikler kitleler üzerindeki etkilerini artırmıştır.

 

Kerenski, tedbir olarak Petrograd garnizonunu cepheye nakletmek istediğinde; Troçki ve Bolşevikler askerlerin cepheye gitmek istemeyişini "hükümet başkenti savunmasız bırakıyor" propagandasıyla devrimci bir amaç altında birleştirmiştir. Askerler ile işçiler arasında güçlü bir ittifak kurulmuş, hükümet ise garnizon üzerindeki yetkisini tamamen kaybetmiştir.

 

Bolşevik Darbesi

Lenin, Finlandiya'daki saklanma yerinden Merkez Komitesi'ne sürekli darbe emri vermiştir. Komitede Kamenev ve Zinoviev’in "macera" diyerek karşı çıkması üzerine Lenin istifa resti çekmiş, ardından gizlice Petrograd'a gelerek sabaha kadar süren toplantıda komiteyi ikna etmiştir.

 

Smolni Enstitüsü harekat merkezi yapılmış; eski subay Antonov Ovseyenko detaylı bir şehir işgal planı hazırlamıştır.

Asıl vurucu güç olarak yıllarca teori ve ideolojiyle yetiştirilmiş Kızıl Muhafızlar (milisler) seçilmiştir.

 

Telgrafhane, demiryolları, elektrik santralleri ve Merkez Bankası gibi kritik noktalar 24 Ekim gecesi kansız bir şekilde ele geçirilmiştir.

 

Kerenski kaçmış; Harp Okulu öğrencileri ve kadın taburunun savunduğu Kışlık Saray basılarak bakanlar tutuklanmış, iktidar Sovyetler adına ele geçirilmiştir.

 

Brest-Litovsk Barışı

İktidara geldikten sonra Troçki başkanlığındaki heyet Almanya ile barış masasına oturmuş, Almanların şartlarını kabul edip anlaşmayı imzalamıştır.

 

12-14 Kasım 1917'de yapılan genel seçimlerde Bolşevikler oyların yalnızca %25'ini alabilmiş; köylülerin desteklediği Sosyal-Devrimciler ise %58 ile ezici bir zafer kazanmıştır. Halk desteğini kaybettiğini gören Lenin, demokratik olarak seçilen Kurucu Meclis'i zorbalık ve silah gücüyle feshederek tek parti diktatörlüğünü ilan etmiştir.

 

Düşünen Giyotin

Maksim Gorki'nin "düşünen bir giyotin" olarak tanımladığı Lenin, terörü sınırsız, kanunsuz ve merhametsiz bir devlet politikası haline getirmiştir.

 

7 Aralık 1917’de "Karşı-Devrim ve Sabotajla Mücadele Olağanüstü Komisyonu" (ÇEKA) kurulmuş; başına merhametsizliğiyle bilinen Feliks Çerzinski getirilmiştir. ÇEKA; yargılama olmaksızın kurşuna dizmeler, toplu sürgünler ve her türlü muhalifi imha etme yetkisiyle Bolşevik rejiminin kanlı kırbacı olmuştur.

 

Lenin, diğer sol partileri ve muhalifleri tasfiye etmek için provokasyonlardan da yararlanmıştır. Sosyal-Devrimci Parti'yi "isyan" kılıfıyla bir hafta içinde kanlı bir şekilde imha etmiştir.

 

Azınlık Terörü

Lenin, Marksizm’i Rus siyasi gelenekleriyle sentezleyerek Neçayef ve Tkaçev’in ihtilalci fikirlerini sisteme dahil etmiştir. Çarlık otokrasisindeki "Çar Baba" anlayışının yerini "Proletaryayı temsil eden Merkez Komitesi otokrasisi" almıştır.

 

Bolşevik baskısına karşı Kolçak, Denikin ve Wrangel gibi generallerin öncülüğünde kurulan Beyaz Ordu ile Kızıl Ordu arasında kanlı bir iç savaş yaşandı.

Bolşevikler Rus olmayan uluslara (özellikle Türkistan halklarına) "kendi kaderini tayin hakkı" ve "şeriat mahkemeleri" vaat ederek desteklerini almıştır. Beyazlar ise "Tek ve Bölünmez Rusya" söylemiyle bu grupları itmiştir.

 

"Proletarya Diktatörlüğü" sloganıyla iktidara gelen Bolşevikler, iktidarı sağlamlaştırdıktan sonra işçi sınıfının haklarını elinden aldı.

5 Ocak 1918 / Kurucu Meclis’in Bolşeviklerce kapatılmasını protesto etmek ve oy haklarını savunmak için sokaklara çıkan silahsız fabrika işçileri, Bolşevik birlikleri tarafından ihtar yapılmaksızın kurşuna dizilmiştir.

 

İşçi Muhalefeti

1920'de Şlyapnikov ve Aleksandra Kollontay öncülüğünde kurulan İşçi Muhalefeti, ekonominin ve üretimin yönetiminin doğrudan işçi sendikalarına devredilmesini savunmuştur.

 

Lenin Mart 1921’deki 10. Kongre’de parti içi tüm muhalefeti ve farklı sesleri tamamen yasaklamıştır.

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM: KOMÜNİST İHTİLALİ

Lenin'in Terör Mirası

Bolşevizm, ideolojik özü gereği terörü bir yöntem ve "kahramanlık" olarak benimsemiştir. Fransız Jakobenizmi ve Alman Nazizmi ile benzer bir "iki renkli dünya" (dost-düşman) anlayışına dayanır.

 

Lenin döneminde kurulan terör mekanizması muhalif tüm toplumsal grupları ezmiştir.

 

Stalin, parti bürokrasisini kullanarak Troçki’yi önce sürgüne göndermiş, ardından Komintern aracılığıyla "faşist/Amerikan ajanı" ilan ettirmiş ve Meksika'da bir suikastla öldürtmüştür.

 

Sol Bolşevikler (Troçki, Kamenev, Zinoviev): Aşırı hızlı sanayileşmeyi ve kaynak aktarımı için köylülerin baskı altına alınmasını savunmuşlardır.

Sağ Bolşevikler (Buharin): Köylünün ezilmesinin kıtlığa yol açacağını belirterek dengeli kalkınmayı savunmuşlardır.

Stalin'in önce "sağ kanat" ile birleşip "sol kanadı" (Troçki, Kamenev, Zinoviev) tasfiye etmiş; ardından "sol kanat" söylemlerini benimseyerek "sağ kanadı" (Buharin) yok etmiştir.

 

1 Aralık 1934'te Leningrad Parti Sekreteri Sergey Kirov’un öldürülmesi, Stalin tarafından tüm parti içi muhalefeti yok etmek için bir provokasyon olarak kullanılmıştır.

 

Buharin, Kamenev ve Zinoviev gibi ihtilal liderleri ağır fiziki/psikolojik işkencelerle "vatan haini" ve "faşist ajanı" olduklarını itiraf etmeye zorlanmıştır.

 

Kruşçev’in "Gizli Nutuk"ta açıkladığı verilere göre:

Merkez Komitesi: Seçilen 139 üyenin 98’i (%70) kurşuna dizilmiştir.

Kongre Delegeleri: 1.966 delegeden 1.008'i tutuklanmış veya öldürülmüştür.

 

Stalin terörü sadece yetişkinleri değil, çocukları da hedef almıştır. Çıkarılan özel bir kanunla 12 yaşındaki çocukların reşit insanlarla aynı cezalara (idam dahil) çarptırılmasının önü açılmıştır.

NKVD (Gizli Polis), tutuklanan eski Bolşevik liderlerin "itiraf" vermesini sağlamak için çocuklarını kaçırmış ve öldürmekle tehdit etmiştir.

 

Rus Tarihsel Mirası ve Otokrasi

Rusya'da Marksizm-Leninizm'in bu derece kanlı ve otoriter bir yapıya dönüşmesi, Rus tarihsel gelenekleri ve toplum yapısıyla doğrudan ilişkilidir.

Çarlık döneminin despotik yönetim kültürü, Korkunç İvan ve Demir Nikola gibi figürlerin yönetim anlayışı Bolşevik rejimi bünyesinde yeniden hortlamıştır.

 

Bireysel hürriyet ve demokratik tecrübenin olmadığı bir toplumda, birey "bütün" içinde eritilmiş; rejime mutlak itaat esasa bağlanmıştır.

 

Ekonomik Model

Lenin’in 15 Nisan 1919'da çıkardığı "Mecburi Çalışma Kararnamesi" ile temelleri atılan sistem, Stalin döneminde milyonların köleleştirildiği GULAG Çalışma Kamplarına dönüşmüştür.

 

Kırım Türkleri, Volga Almanları, Ahıska Türkleri ve Çeçenler binlerce yıllık yurtlarından Sibirya ve Orta Asya bozkırlarına sürülmüştür.

 

DOKUZUNCU BÖLÜM: IRKÇI TERÖRİZM

Kanlı Bir Çağ

Tarih boyunca ezilen ve hak arayışına çıkan ("Promete"leşen) aktörlerin, iktidarı ele geçirdiklerinde seleflerinin zalimane yöntemlerini benimseyerek otoriterleşmeleri ("Sezar"laşmaları) medeniyet krizinin temel özetidir.

 

Hitler'in iktidara gelişinde, Alman toplumsal ve kültürel yapısındaki tarihsel birikimler ile I. Dünya Savaşı sonrası oluşan sosyo-ekonomik çöküş eşzamanlı olarak rol oynamıştır.

 

Hitler, siyasi mücadelesini yalnızca doktriner bir propaganda üzerinden değil, kitlelerin "şuuraltı" dürtülerine seslenen görsel ve mistik semboller aracılığıyla yürütmüştür.

 

Bireysel kimliğini kaybetmiş veya ekonomik güvensizlik yaşayan kitleler, dev üniforma geçitleri ve bayrak törenlerinde bir "bütünün parçası" olarak varlık bulmuş, kendi iradelerini "Führer" mitine teslim etmişlerdir.

 

Birahane Darbesi (Münih)

8-9 Kasım 1923 / Hitler ve General Ludendorff’un Bavyera hükümetini devirme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Hitler tutuklandı ve hapiste Kavgam (Mein Kampf) kitabını kaleme aldı.

 

Dawes Planı

1924 – 1928 / Stresemann'ın dış politikası ve Dr. Schacht'ın maliye reformlarıyla Almanya ekonomik refaha ulaştı; radikal partilerin (NSDAP/KPD) oyları dip yaptı.

 

Büyük Buhran

Ekim 1929 / Wall Street’in çöküşüyle Almanya’ya gelen krediler kesildi, sanayi çöktü ve kitlesel işsizlik "hürriyetten kaçış" psikolojisini tetikledi.

 

14 Eylül 1930

Ekonomik krizin etkisiyle NSDAP milletvekili sayısını 12'den 107'ye çıkararak Reichstag'ın en büyük ikinci partisi oldu.

 

Şansölye Hitler

30 Ocak 1933 / Seçim başarıları ve muhafazakar iktidar elitlerinin desteğiyle Hitler şansölyelik makamına getirildi; Weimar Cumhuriyeti sona erdi.

 

Lider (Führer), yanılmaz bir figür ve adeta mistik bir kurtarıcı olarak görülür. Hukuk ve karar alma mekanizmaları tamamen liderin iradesine ve "Führer ne düşünürdü?" sorusuna endekslenmiştir.

 

"Nazi Fiziği", "Cermen İlmi" gibi ideolojik kavramlar türetilmiş; Albert Einstein ve izafiyet teorisi gibi bilimsel gelişmeler "Yahudi etkisi" gerekçesiyle reddedilmiştir. Bu durum, nitelikli bilim insanlarının ülkeden kaçışına veya tasfiyesine yol açmıştır.

 

Yargı bağımsızlığı yok edilmiş, yargıçlar Hitler’e sadakat yemini etmiştir. S.A. ve S.S. gibi paramiliter yapılar aracılığıyla toplumsal muhalefet ve parti içi klikler (örneğin Strasser kanadı ve Röhm) kanlı bir şekilde tasfiye edilmiştir.

 

Totalitarizm ve Şiddet Felsefesi

Totaliter rejimlerin (Hitler, Stalin, Robespierre) ortak özelliği, ahlaki ve dini değerleri reddederek kendi güç ve ırk/sınıf mistisizmlerini ilahlaştırmalarıdır. Bunun en somut örneği, yıllarca birbirine düşman olan Hitler ve Stalin'in çıkarları doğrultusunda bir gecede imzalandığı Hitler-Stalin Paktı'dır.

 

Barbarossa Harekatı

Rusya'nın işgali sırasında (Barbarossa Harekatı), Stalin baskısından bıkmış olan Rus, Ukraynalı ve Kırım Türkleri, Alman ordusunu ilk başta bir "kurtarıcı" gibi çiçeklerle ve ikramlarla karşılamıştır.

Ancak Nazilerin Slavları ve Cermen olmayan halkları "aşağı ırk" (Untermensch) olarak görmesi, Himmler ve Reich komiserlerinin sivil halka uyguladığı köleleştirme ve vahşet politikaları, bu halkları tekrar Stalin'in etrafında birleştirmiş ve partizan savaşlarını başlatmıştır.

 

Dr. Schacht yönetimindeki Nazi ekonomisi, Keynesyen ilkelerin harp ekonomisine uygulanmasından ibarettir. İşçi hakları ve sendikalar feshedilmiş, "tereyağı yerine top" politikasıyla halkın yaşam standardı ve Volkswagen gibi imkanlar artırılsa da aslan payı savaş tröstlerine gitmiştir.

 

Tarihsel perspektif göstermektedir ki; şiddet bir zorunluluk değil, istikrarsızlığın bir sonucudur.

…

 

2 Nisan 2026 Perşembe

Doğan Avcıoğlu - Türklerin Tarihi Cilt 4 - Notlar

Doğan Avcıoğlu - Türklerin Tarihi Cilt 4 - Notlar

Tekin Yayınları, 1981

 


Anadolu'da ve Orta Asya'da Türk İslam Devletlerı

 

1 - Selçuklu Yükselişi

Selçuklular Neden Başarılı Oldular?

Selçukluların başarısı, Horasan ve diğer İslam eyaletlerinin ihtiyaçlarını iyi değerlendirmelerinden kaynaklanmıştır.

 

Gaznelilerin göçebe Oğuzların yarattığı anarşiyi önlemede aciz kalması üzerine, bölgenin eşrafı ve uleması can ve mal güvenliğini sağlamak için Selçuklu gücüne dayanmayı tercih etmiştir.

 

Selçuklu şefleri, bölgedeki hazır idari kadroyu ve toplumsal düzeni koruma işlevini üstlenmişlerdir.

 

Barışçı Yoldan Genişleme

Selçuklular, bölgedeki yerel egemenleri yerlerinde bırakıp onları kişisel olarak sultana bağlayarak kolayca genişlemişlerdir.

Çoğu durumda silah kullanmadan, diplomasi ve kuvvet gösterisiyle başarı sağlanmıştır.

 

Genişleme Aracı Olarak Sünni İdeoloji

Selçuklular, Sünni İslam'ın koruyuculuğunu üstlenerek ideolojik bir silah kullandılar. Bu yolla Şii Büveyhoğulları'nın Bağdat üzerindeki etkisini kırdılar ve Mısır'daki Fatımi halifeliğine karşı bir mücadele başlattılar.

 

Alparslan'ın Yarıda Kalan Mısır Seferi

Alparslan Sünni halifeliği İslam'ın tek temsilcisi yapmak amacıyla Fatımi halifeliğine son vermek üzere Mısır seferine çıktı.

Sefere çıktığı sırada Bizans İmparatoru'nun büyük bir orduyla harekete geçtiği haberini aldı ve seferden vazgeçti.

 

2 - Malazgirt Savaşı

Bizans Devleti'nin ekonomik ve askeri gücü Anadolu'ya dayanıyordu.

Anadolu, Bizans'ın en kalabalık yeriydi ve "Bizans, Anadolu var oldukça güçlü idi.

Anadolu, zengin madenleri, tarım potansiyeli ve ticaret yollarıyla hayati öneme sahipti.

 

Anadolu'da İslamiyet

İslam orduları erken dönemlerden itibaren Anadolu'da yerleşimler kurmuş; Diyarbakır, Erzurum ve Malatya gibi bölgelerde İslam emirlikleri teşekkül etmiştir.

Bu bölgeler yüzyıllar boyunca Bizans ve İslam güçleri arasında sürekli el değiştirmiştir.

 

9. yüzyıldan itibaren Bizans, Anadolu'da yeniden genişlemeye başladı ve birçok İslam kalesini geri aldı.

Bu süreçte Ermeni ve Gürcü feodal beyleri, Bizans ve İslam halifeliği arasında bir denge politikası izlediler.

Ancak Bizans'ın merkeziyetçi baskıları ve dinsel kovuşturmaları, bu yerel unsurları Selçuklulara yaklaştırmıştır.

 

Anadolu'ya İlk Türk Akınları ve Bizans-Selçuklu İlişkileri

Anadolu'ya ilk Türk akınları 1018-1029 yılları arasında başladı.

Selçuklu sultanlarının Anadolu'yu fethetme niyeti yoktu; daha çok Suriye ve Mısır'a yönelmişlerdi.

Akınlar genellikle denetim dışı Türkmen grupları tarafından ganimet amaçlı yapılmıştır.

 

Bizans içindeki taht kavgaları ve ordu disiplinsizliği Türkmen akınlarını kolaylaştırmıştır.

İmparator Romanos Diogenes, bu akınları durdurmak için büyük bir ücretli ordu toplamış ancak Türkmenlerin vur-kaç taktikleri karşısında başarı sağlayamamıştır.

 

Bizans ile bir savaşma niyeti olmayan Alparslan barış teklifinde bulunmuştu.

Romanos'un Ermenilere yönelik tutumu, feodal beylerin güvensizliği ve ücretli askerlerin (Frank, Germen, Peçenek, Uz) sadakatsizliği ordunun direncini kırmıştır.

Romanos'un büyük ordusunun zayıflığı, daha Sivas'ta görülür. Sivas Rumları, Romanos'a Ermenilerden yakınırlar... İmparator burada Ermeni kırımı yapar.

 

Savaş öncesinde Bizans safındaki Balkan Oğuzlarının (Uz'lar) bir kısmının Selçuklu tarafına geçmesi Bizans ordusunda büyük bir moral bozukluğu yarattı.

Alparslan ise ordusuna bir hükümdar gibi değil, eşit bir bozkır şefi gibi yaklaşarak birlik ruhunu sağlamıştır.

 

Alparslan, esir aldığı Romanos'u vergiye bağlayıp vasalı olarak tahtına geri göndermek istemiş ancak Bizans'taki taht değişikliği nedeniyle bu anlaşma uygulanamamıştır.

 

Malazgirt sonrası Anadolu'da kalmak yerine Karahanlılar üzerine sefere çıkan Alparslan, tutsak bir kale muhafızının hançerli saldırısı sonucu bir bozkır savaşçısı gibi hayatını kaybetmiştir.

 

Melikşah Dönemi ve Genişleme

Melikşah dönemi Selçuklu İmparatorluğu'nun en geniş sınırlarına ulaştığı dönemdir.

Ancak Melikşah da selefleri gibi Anadolu fethine doğrudan ilgi göstermemiş, daha çok Türkistan, Kafkasya, Suriye ve Arap Yarımadası'ndaki egemenliğini pekiştirmeye çalışmıştır.

 

Türkistan'da Asker-Ulema İttifakı

Karahanlıların göçebe geleneklerini korurken şehirleri imar etti ancak din adamları ile hükümdarlar arasındaki çatışmaların Selçuklu müdahalesine zemin hazırladı.

Batı Karahanlı Hükümdarı Ahmet Han'ın ulema ve ordunun iş birliğiyle "zındıklık" suçlamasıyla yargılanıp öldürüldü.

 

Azerbaycan’ın Türkleşmesi

Azerbaycan ve Arran bölgesi Anadolu'ya akan Türkmenlerin konuşlandığı ana merkez durumundaydı.

Sultan Melikşah bölgedeki Selçuklu hakimiyetini sağlamak ve Gürcü saldırılarını bertaraf etmek amacıyla yaptığı seferler sonucunda Gürcistan Kralı II. Giorgi'nin vasallığı kabul eder ve Selçuklu nüfuzu Karadeniz kıyılarına kadar ulaşır.

 

Güneydoğu Anadolu'nun Fethi

Sultan Melikşah döneminde Diyarbakır, Silvan, Erzen, Mardin, Bitlis ve Ahlat bölgeleri, vasal durumdaki Kürt Mervanoğulları sülalesinden alınarak Musullu Arap bir aile olan Cüheyroğulları'na verilmiştir.

 

Ahlat ve Van Gölü bölgesi Sanduk'a, Bitlis çevresi Dilmaçoğlu'na, Harput çevresi Çubuk Bey'e bırakılmıştır.

 

Başkent Silvan, komutan Gevherayin tarafından Ağustos 1085'te alınmış ve Mervanoğulları egemenliği son bulmuştur.

 

Türkmenlerin Suriye'yi Fethi

070 yılından itibaren Suriye bölgesine giren "Navekiyye" Türkmenlerinin başına Harizmli Atsız Bey geçmiştir.

 

Atsız Bey, yağmacılık yapmak yerine kentleri (Filistin, Remle, Kudüs vb.) ele geçirip düzeni sağlamış ve vergiye bağlamıştır. Yerel Hristiyan halka iyi davranmıştır.

Atsız ile bozuşan Navekiyye şeflerinden Şöklü, Toroslar'daki Kutalmışoğulları'nı (Süleyman ve Mansur) davet etmiştir.

Çıkan savaşta Şöklü ölmüş, Kutalmışoğulları yenilmiş ve Atsız esir aldığı Kutalmışoğulları'nı Melikşah'a göndermiştir. Süleyman Şah ise daha sonra kuzeye geçerek İznik merkezli Anadolu Selçuklu Devleti'nin temelini atmıştır.

 

Atsız Bey, 1075-1076'da kıtlık içindeki Şam'ı ele geçirmiş; hutbeyi Fatımi Halifesi yerine Abbasi Halifesi adına okutmuştur.

 

Ardından Fatımi egemenliğindeki Mısır'ı fethetmek için Kahire'ye yürümüş ancak yenilerek geri çekilmek zorunda kalmıştır.

 

Suriye Selçuklu Devleti

Sultan Melikşah, kardeşi Tutuş’a Suriye, Mısır ve Mağrib bölgelerini vererek devlet kurmasını ister. O sırada Güney Suriye’de egemen olan Atsız Bey, Mısır ordusunun Şam kuşatması karşısında çaresiz kalıp Tutuş’un emrine girmeyi kabul eder. Şam’a gelen Tutuş, rakibi gördüğü Atsız’ı yayın kirişiyle boğdurarak 1079'da Suriye Selçuklu Devleti’ni kurar.

 

Tekiş isyanının bastırılmasında ve çeşitli seferlerde büyük rol oynamasına rağmen ödüllendirilmediğini düşünen Artuk Bey, Melikşah’a ait bir çiftliği yağmalar ve Habur kıyısına çekilir.

Süleyman Şah’a karşı Müslim ve Tutuş ile ittifak kurmayı planlasa da, Melikşah’ın komutanları (Gevherayan, Anuş Tegin, Karategin) ve Türkmen beylerinin baskısıyla Melikşah’a bağlılığını bildirir.

 

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah, Bizans ile yapılan ittifakın ardından Kilikya’yı (Tarsus, Adana, Misis vb.) ve ardından 1084'te Antakya’yı Filaretos’tan savaşsız teslim alır.

 

Müslim, Süleyman Şah’tan Antakya’nın eski Bizans valisinin ödediği 30 bin dinarlık haracı ister. Süleyman Şah ise Müslüman olduğunu belirterek bunu reddeder. İki taraf arasındaki savaşta Müslim yenilir ve 1085’te öldürülür.

Süleyman Şah Halep’i kuşatınca, sıkışan şehir yönetimi Tutuş’u çağırır. Tutuş ve Artuk Bey’in birleşik ordusu karşısında kuvvetleri dağılan Süleyman Şah, 5 Haziran 1086 tarihinde intihar eder.

 

Melikşah, Akdeniz Kıyısında

Eylül 1086’da Melikşah; Musul, Harran, Halep ve Antakya’yı doğrudan teslim alır.

Süleyman Şah’ın veziri Hasan, Şah'ın oğlu Kılıçarslan’ı Melikşah’a rehin verir. Kılıçarslan ancak Melikşah’ın ölümünden sonra İznik’e dönerek devletin başına geçebilecektir.

 

3 - Selçuklu Toplumsal Düzeni

«Üniter» Devlet Kurma Çabaları

Selçuklular, imparatorluğu "ailenin ortak mülkü" sayan aşiret geleneği ile "tek sultanın egemenliğine" dayalı merkeziyetçi devlet anlayışı arasında bir bocalama yaşadılar.

Selçukluların geniş ölçüde yabancı sülalelere dayanmaları, imparatorluğu Selçuklu ailesinin ortak mülkü sayan aşiret döneminden miras devlet anlayışıyla çatıştı.

Tuğrul Bey, Batı'daki Selçuklu prenslerinin özerk yapılar kurmasına izin vermeyerek birliği korumaya çalışmıştır.

 

Prens İktaları

Alparslan, Selçuklu ailesi üyelerine ikta olarak bazı bölgelerin yönetimini vermiş ancak onları sıkı bir denetim altında tutmuştur

 

Alparslan’ın kardeşi Kara Arslan, unvanlı Kavurd, 1067 yılında Alparslan adına hutbe okutmayı keser ve ayaklanır: Ama· Alparslan, üzerine yürüyünce kalelere kapanır. Başa çıkamayacağını görüp bağışlanma diler. Bağışlanır ve Kirman yine ona bırakılır.

 

Nizamülmülk’ün vezir olduğu Alparslan ve Melikşah döneminde, Selçuklu prenslerinin durumu pek parlak değildir.

 

Taht İçin Sürekli Savaşlar

Melikşah'ın ölümünden sonra Selçuklu Devleti, Terken Hatun ve Nizamülmülk taraftarları (Nizamiyeler) arasındaki iktidar mücadelesiyle sarsıldı.

Berkyaruk, Mahmut, Muhammed Tapar ve Suriye Selçuklu kurucusu Tutuş arasındaki savaşlar imparatorluğu parçaladı.

Eyaletlere dağılmış askeri komutanlar, kukla Selçuklu prenslerinin gölgesinde eyalet egemenlerine dönüşürler ve aralarında sürekli iktidar savaşı yaparlar.

 

Nizamülmülk

Nizamülmülk, Selçuklu sülalesinin yanında adeta ikinci bir sülale kurmuştur. Kendi özel köle ordusu (Nizamiye) ve yaygın medrese ağıyla büyük bir güç kazanan vezir, "Benim hokkam ile onun tacı biribirine bağlıdırlar. Ne zaman hokkayı kaldırırsa, tac da kalkar" diyerek Sultan Melikşah’a meydan okuyabilecek seviyeye gelmiştir.

Nizamülmülk’ün çocukları da babalarının ölümünden sonra devletin en kritik mevkilerini ve vezirlik makamlarını ellerinde tutmaya devam etmişlerdir.

 

Nizamülmülk, başarılı bir yönetimin ilk koşulu olarak geniş bir casusluk şebekesinin kurulmasını görür.

Alparslan, casusluğun güveni sarsıp devleti yıkacağını savunarak bu sisteme karşı çıksa da Nizamülmülk, "Lakin muhbir kullanmak evladır. Zira muhbir kullanmak ülke (yönetim) kurallarından biridir" diyerek sistemi savunmuştur.

Selçuklularda istihbarat, "berid" (posta) ve "işraf" (denetim) divanları aracılığıyla psikolojik bir savaş aracı olarak kullanılmıştır.

 

Sivil Yönetimin Askeri Yönetime Üstünlüğü

Selçuklular kent asayişini "şahne" denilen askeri garnizonlarla sağlamış, ancak sivil yönetimi İranlı katiplere (amid) bırakmışlardır.

 

Kent yönetiminde en önemli kişi, yerel eşraf içinden seçilen "reis"tir.

Reis, halkın çıkarlarını idareye karşı savunan bir "çoban" olarak görülür.

Sultan Sancar’ın bir fermanında belirttiği üzere, "Sizin her biriniz bir çobansınız ve her biriniz kendi sürünüz hakkında hesap vereceksiniz" ilkesiyle halkın korunması amaçlanmıştır.

 

Ordunun temelini, aile bağlarından koparılmış "gulam" (köle) askerler oluşturur.

Bu askerler sultana tam sadakatle bağlı bir askeri soyluluk sınıfı meydana getirir. Nizamülmülk, "iyi bir kölenin yüz oğula yeğ olduğunu" belirterek bu sistemin güvenilirliğini vurgular.

Ayrıca genç prenslerin eğitimi için "Atabeylik" kurumu geliştirilmiştir.

 

İranlı katip sınıfı, devlet yönetiminin alt tabakalara veya gayrimüslimlere açılmasından rahatsızlık duyarak bunu "kalite kaybı" olarak görmüştür. Nizamülmülk, Türkmenlerin devlete küstürülmemesi için onların da sarayda "saray köleleri gibi" eğitilip hizmete alınmasını önermiştir.

 

Selçuklu'daki gulam sistemi, Batı feodalitesindeki "hizmet soyluluğuna" (Dienstmänner) benzer.

 

Doğu'da askeri hizmetler kölelerin, sivil hizmetler ise katip ve ulemanın tekelindedir. Komutanların kendilerine bağlı özel köle orduları kurması, merkezi otorite zayıfladığında bağımsız beyliklerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

 

«Para, Asker İle Gelir...»

Nizamülmülk, devletin bekası için kalabalık bir daimi ordunun şart olduğunu savunur. Ona göre, "Akçe, asker ile gelir"; yani güçlü ordu yeni fetihler ve düzenli vergi geliri demektir.

 

Devletin nakit para sıkıntısı nedeniyle ordunun giderlerini karşılamak üzere vergi toplama hakları kişilere devredilmiş ve "ikta" sistemi yaygınlaştırılmıştır. İkta, arazinin mülkiyetini değil, vergisini (gelir tahsisini) kapsar.

 

Maaş karşılığı verilen küçük iktaların yanı sıra, eyalet büyüklüğünde geniş iktalar da görülür. Bu eyalet iktaları zamanla özerk hükümet niteliği kazanmıştır.

 

Selçuklular döneminde ikta sistemi tüm ülkeye yayılmıştır. Bu sistemde sipahiler iktalarını mülkleri gibi görmeye başlamışlardır.

 

Türkmen iktaı, yerleşik düzendeki askeri iktadan farklı olarak aşiretlere otlak tahsis edilmesi biçimindedir.

 

Selçuklu iktası ile Batı "fief" sistemi arasında benzerlikler olsa da, Doğu'da gelişmiş bir bürokrasi ve idari sistem vardır. Nizamülmülk, ikta sahibinin köylüye (reaya) zulmetmesini yasaklamış ve "mülk ve reayanın Sultan'ın olduğunu" hatırlatmıştır. Ancak uygulamada ikta sahiplerinin baskısı nedeniyle köylülerin tarlalarını bırakıp "avare" olmaları (kaçmaları) sık rastlanan bir durumdur.

 

Eyalet ikta sahipleri zamanla Batı'daki dük ve kontlar gibi özerkleşmiş ve iktalarını babadan oğula devretmeye başlamışlardır.

Merkezi otorite o kadar zayıflamıştır ki, Sultan payına düşenin tümü, ikta olarak verildi... Sultan'a has emlak kalmayınca, Sultan'ın amilleri de kalmadı. Bu süreçte Zengi, İldeniz ve Harizmşahlar gibi güçlü atabey sülaleleri ortaya çıkmıştır.

 

Tarihçiler arasında Selçuklu düzeninin feodal olup olmadığı tartışmalıdır. Bazı tarihçiler (Werner, Köprülü) feodal evrimin tamamlandığı kanısındayken, diğerleri (Cahen) bunun bir "feodal evrim" olduğunu ancak tam bir hiyerarşinin oluşmadığını savunur.

İktaların daimi ve hukuken ya da fiilen ırsi oluşu... sistemin zaman içinde «feodal» bir evrime uğradığını" gösterir.

 

Selçuklu düzeni, merkeziyetçi "Asya tipi" modelden ziyade, Japonya'daki askeri valilerin (şogun) ve lordların yükselişine benzer bir feodalleşme süreci göstermiştir. Her iki düzende de devlet mülkiyeti dağılarak yerini lordların ve savaşçıların hakimiyetine bırakmıştır.

 

4 - Sancar Donemi Selçuklu İmparatorluğu

Melikşah'ın ölümünden sonra Berkyaruk, Mehmet Tapar ve Sancar arasında bitmek bilmeyen taht kavgaları başladı.

Berkyaruk ile Tapar arasındaki mücadelede Bağdat'taki Halife ve komutanlar sürekli taraf değiştirmiş, bu durum devleti istikrarsızlığa sürüklemiştir.

 

Kardeşler arasındaki savaşlar sonucunda ülke defalarca paylaşılmış, ancak bu uzlaşmalar nihayete ermemiştir.

 

Berkyaruk'un genç yaşta ölümüyle Mehmet Tapar imparatorluğun tek sultanı olmuş, Sancar ise Horasan'da fiilen bağımsız bir güç olarak kalmıştır.

 

Mehmet Tapar'ın son dönemlerinde yönetim, Hacip Ali ve köylü kökenli vezir Dergüzini'nin eline geçmiştir. Sultan'ın hastalığını fırsat bilen bu ikili, hazineyi yağmalamışlardır.

Tapar'ın ölümünden sonra 14 yaşındaki Mahmut sultan ilan edilse de gerçek güç bu bürokratik yapıda kalmıştır.

 

Sancar ile Mahmud Arasındaki Savaş

Muhammed Tapar'ın ölümünün ardından Sancar ile yeğeni Mahmud karşı karşıya gelir. 1119 yazında Save'de yapılan savaşı Sancar kazanır.

Mahmud amcasının huzurunda yeri öperek af diler. Sancar'ın yanında kaldığı süreçte sultanlık sembollerini kullanması yasaklanır.

 

Sancar, Mahmud'a Irak Selçuklu Tahtı'nı geri verir ancak Taberistan, Mazenderan ve Rey bölgelerini kendi doğrudan yönetimine katar. Mahmud'a ait topraklarda Sancar bizzat kendi adına prensler (Tuğrul, Selçuk) ve beyler (Dübeys) atayarak merkezi otoriteyi zayıflatır.

 

Sancar, yeğeni Prens Süleyman için Hemedan, Dinaver ve Kirmanşah bölgesinde bir eyalet kurar.

 

Sancar yalnızca ikta dağıtmakla kalmaz; Mahmud'un vezirlerini (Sümeyremi, Dergüzini) ve askeri komutanlarını (Hadım Bihruz) kendisi belirleyerek devleti doğrudan denetim altında tutar.

 

Halife Müsterşid dinsel liderliğin ötesine geçerek kendisine bağlı hassa kuvvetleri kurar ve kılıç sallayan bir ordu komutanı haline gelir.

Sultan Mahmud ile Halife arasında çıkan çatışmalarda Selçuklu askerlerinin Halife sarayına saldırması üzerine Bağdad halkı ve "Ayyar" denilen alt tabaka halkı galeyana gelerek Selçuklu birliklerine saldırır. Savaşın sonunda Mahmud, Halife'nin Bağdad üzerindeki fiili devlet otoritesini tanımak zorunda kalır.

 

Sancar 1130-1132 yıllarında Karahanlılar ve Türkistan meseleleriyle uğraşırken Mahmud, Sancar'ın desteklediği elçilere kötü davranarak "Sultan benim, Sancar kim oluyor?" diyerek bağımsızlık iddiasında bulunur. Kardeşi Mes'ut ile uzlaşıp Halife'yi değiştirmek amacıyla yeni bir Bağdad seferine hazırlanırken 1131 sonbaharında ölür.

 

Sancar'a Karşı Halife-Selçuklu Koalisyonu

Mahmut'un ölümüyle başlayan taht kavgalarında Halife ve bazı Selçuklu prensleri Sancar'ın desteklediği Tuğrul'a karşı ittifak yapmışlardır. Bu koalisyon, «Irak'ta bir 'Halife Devleti'nin kurulmasını» kabul edecek kadar ileri gitmiştir.  Ancak Sancar, askeri müdahaleyle Hemedan'ı almış ve Tuğrul'u tahta oturtmuştur.

 

Köylü Vezirin Diktası

Sultan Sancar, Irak Selçuklu tahtına getirdiği Tuğrul’un yanına köylü kökenli Dergüzini’yi vezir olarak atar. Sancar, okuma yazması olmadığı için Dergüzini'ye altı mühürlü boş fermanlar vermiş, vezir de bu fermanları kendi iktidarını pekiştirmek ve rakiplerini idam ettirmek için kullanmıştır.

 

Dergüzini, savaş giderlerini karşılamak için halktan, tüccardan ve soylulardan haksız müsadere ve ağır vergiler toplamış, devalüasyon oyunlarıyla ceza gelirlerini iki katına çıkarmıştır. Sultan Tuğrul bu duruma "Adımı lekeledin, fakirlerin kanını emdin" diyerek karşı çıksa da hazine zorunluluğundan dolayı engel olamamıştır.

 

Tuğrul, rakipleri Mes'ut ve Davut'u yenip Azerbaycan'ı ele geçirmiş, ancak daha sonra Mes'ut ve Halife ittifakına yenilerek Rey'e kaçmıştır. Tuğrul, yenilginin sorumlusu olarak gördüğü ve kendisine adeta tahakküm eden veziri Dergüzini’yi öldürtmüştür.

 

Sancar'ın Halife'ye Mektubu

Abbasi Halifesi Müsterşid, Selçuklu prensleri arasındaki taht kavgalarından yararlanarak 30 bin kişilik bir ordu kurmuş ve bizzat seferlere çıkan (Musul Kuşatması gibi) güçlü bir askeri lider konumuna yükselmiştir.

Sancar, Halife'ye gönderdiği mektupta, cihan padişahlığının Tanrı vergisi ve miras olduğunu, Halife'nin siyasi ve askeri işlere karışmayıp sadece dinsel liderlikle yetinmesi gerektiğini belirtmiştir.

 

1135 / Halife Müsterşid; Porsuk oğlu, Barankuş Bazdar gibi birçok Türk komutanı yanına alarak Sultan Mes'ut üzerine yürümüş, ancak savaşı kaybederek tutsak düşmüştür.

Sultan Mes'ut, Halife'ye savaş tazminatı ödemeyi, bir daha ordu toplamamayı ve sarayından dışarı çıkmamayı kabul ettirmiştir.

Tutsak bulunan Halife Müsterşid, Bâtınîler (İsmaililer) tarafından öldürülmüştür. Ancak dönemin kaynakları bu suikastın arkasında Sancar ve Mes'ut'un olduğunu değerlendirmektedir.

 

Sancar ve Mes'ut, ordusu olmayan, siyasetle uğraşmayan ve tamamen dinsel sınırlarında kalan "itaatkar" bir halife istemişlerdir.

Müsterşid'in yerine geçen oğlu Halife Raşit, babasının öcünü almak için Zengi ve diğer Türk komutanlarla büyük bir koalisyon kurmuştur. Ancak Mes'ut'un diplomatik hamleleriyle koalisyon dağılmış, Bağdad'a giren Mes'ut fetva alarak Raşit'i halifelikten azletmiştir.

1136 yazında Sancar ve Mes meşveretiyle el-Muktefi yeni halife ilan edilerek Abbasi Halifeliği yeniden Selçuklu kontrolü altına alınmıştır.

 

Eski halife Raşit ise Musul, Fars ve Azerbaycan'daki bazı muhalif Selçuklu prensleri (Davut vb.) ve emirlerle (Boz-aba) ittifak yaparak mücadeleyi sürdürür. Ancak askerî hamlelerin başarısız olması üzerine Fars bölgesine çekilir ve 1138 Temmuz'unda İsfahan'da öldürülür.

 

Komutanlar Cuntası

Sultan Mes'ut, emirlerin baskısından kurtulmak amacıyla Şeriata aykırı vergileri kaldıran ve kamu düzenini sağlamaya çalışan veziri Hâzin'i göreve getirir. Ancak emir Karasungur'un başını çektiği askerî grup ültimatom vererek vezirin kellesini ister. Mes'ut boyun eğer ve vezirini katlettirir.

 

Karasungur, kendi adamı olan İzzülmülk’ü vezir yaptırır. İzzülmülk; yolsuzluklara göz yuman, 400 köy sahibi olan ve komutanların devlet arazilerini (iktaları) kendi aralarında paylaşmasına aracılık eden bir bürokrattır.

 

Sultan Mes'ut sembolik bir figür hâline gelir. Güç; Musul'da Zengi, Fars'ta Boz-aba, Azerbaycan'da Karasungur, Rey'de Abbas gibi bölgesel askerî liderlerin eline geçer.

 

Doğu'dan gelen Moğol kökenli Şamanist/Budist Karahitaylar, Karahanlı topraklarını istila eder. Sultan Sancar, Karahanlılara yardım etmek amacıyla çıktığı seferde 1141 yazında Katvan Savaşı'nda ağır bir yenilgiye uğrar.

 

Sancar'ın yenilmesiyle Maveraünnehir Karahitayların vasalı olur. Harizmşah Atsız baş kaldırır ve Sancar'ın başkenti Merv'i yağmalar. Oğuzlar Horasan'da ayaklanır.

 

Karasungur'un ölümünün ardından Çavlı Candar, Boz-aba ve Abbas gibi emirler Sultan Mes'ut'u tamamen vesayet altına alır. Mes'ut, sadık adamı Has Bey vasıtasıyla suikastlar düzenleyerek (Abdurrahman ve Abbas'ı öldürterek) ve savaş kazanarak (Boz-aba'yı yenip katlederek - 1147) tahtını korumaya çalışır.

 

Mes'ut'a karşı ayaklanan Prens Muhammed Bağdat'ı kuşattığında, Vezir İbn Hübeyre'nin teşvikiyle Halife Muktefi yeniden ordu toplama izni alır. Selçuklu birlikleri Bağdat'tan püskürtülür ve İbn Hübeyre döneminde Abbasi Halifeliği bağımsız askerî ve siyasi bir güç olarak tekrar sahneye çıkar.

 

Sultan Mes'ut 1152'de ölünce, devletin gerçek hakimi olan Türkmen kökenli Has Bey, eğlenceye düşkün Melikşah'ı tahta çıkarır. Bir süre sonra onu tahttan indirip kardeşi Muhammed'i sultan yapar.

 

Sultan Muhammed, tahta çıkar çıkmaz Has Bey ve Zengi Candar'ı bir tuzakla öldürtür. Bu durum, Azerbaycan'ın kudretli emiri İldeniz ve Meraga sahibi Aksungur oğlu gibi vasal komutanların tepkisini çeker. Komutanlar, "Sultanın ettiği yemini bozması sebebiyle feodal vasallık yükümlülüklerinin kalktığını" ilan ederek Sultan Muhammed'e başkaldırırlar.

 

Halife, Irak Devleti'ni Yeniden Kurar

Halife Muktefi, Selçuklu iç karışıklıklarından yararlanarak Bağdat'ta tam hakimiyet kurmuş ve Selçukluları Irak'tan tamamen çıkarmıştır.

Muktefi döneminde «Bağdat'ın heybeti Selçukluların gönüllerine yerleşmiş» ve bir daha hiçbir sultan Bağdat'a girememiştir.

 

Kıpçak kökenli köle komutan İldeniz, Arslanşah'ı sultan yaparak Selçuklu Devleti'nin gerçek yöneticisi olur.

 

İldeniz ve oğlu Pehlivan'dan sonra merkezi otorite tamamen dağılmış; son sultan Tuğrul, Türkmen beyleri ve Harizmşahlarla girdiği mücadeleyi kaybetmiştir.

Halife Nasır, Selçuklu Devleti'ni tamamen ortadan kaldırmak için Horasan'daki Harizmşah Hükümdarı Tekiş'i Tuğrul'un üzerine kışkırtır ve Selçuklu topraklarını ona ikta eder.

1194 yılında yapılan savaşta Tuğrul'un ölümüyle «Büyük Selçuklu Devleti son bulmuştur».

 

5 - Selçuklu Devleti İçinde Oğuzlar

Selçuklu Devleti'nin kurucu unsuru olan Oğuzlar, devletin yıkılışında da kilit rol oynadı.

Selçukluların yükseliş döneminde Türkmenler geri planda kalmış, ancak devlet zayıflayınca yeniden ağırlıklarını hissettirmişlerdir.

 

Selçuklular, göçebe Türkleri yerleşik uygar bölgelerden uzak tutmaya çalışarak onları Bizans ve Gürcü sınırlarına "cihad" için sürmüşlerdir.

 

Selçuklular, iç bölgelerdeki Türkmenleri denetim altına alınması zor olan dağlık bölgelerde tutmaya çalıştılar.

Bu süreçte Lür, Şebankare ve Salgur gibi çeşitli oymaklar ve beylikler ortaya çıktı.

 

Selçuklu Devleti'nin güçlü olduğu dönemlerde Türkmen oymakları üzerine "şahne" adı verilen askeri komutanlar atanarak bu topluluklar denetim altında tutulmuştur. Şahneler asayişi sağlamak, vergi toplamak ve otlakları paylaştırmakla görevliydi. Bu topluluklar iç işlerinde özerk kalsalar da, şahne aracılığıyla merkeze bağlı tutulmuşlardır.

 

Sultan Sancar'ın doğrudan saray mutfağına bağlı olan ve vergi olarak koyun veren Belh çevresindeki Oğuzlar, vergi memurlarının (muhassırların) sert tutumu ve rüşvet talepleri nedeniyle ayaklandılar.

1153 yılında yapılan savaşta Oğuzlar, bozkır savaş tekniklerini kullanarak Büyük Sultan'ı bozguna uğratmış ve onu tutsak almışlardır.

 

Oğuzların İkinci Horasan Fethi

Oğuzlar, Sancar'ı bir "bayrak" gibi kullanarak Horasan'ı ele geçirmeye çalıştılar. Ancak yerleşik Horasan eşrafı ve bürokrasisi, bu yıkıcı göçebe güce direndi.

Bu kargaşa döneminde camiler yakılmış ve halka işkenceler yapılmıştır.

 

Harizmşahlar

Harizmşah Devleti, Selçuklu modeline göre kurulmuş olsa da bozkır etkisinin (özellikle Kıpçak ve Oğuzların) daha ağır bastığı bir yapıdır.

Harizmşahlar, askeri güçlerini Kıpçak beylerine dayandırmış ve onlarla akrabalıklar kurmuşlardır.

Sultan Tekiş döneminde bu askeri güçle son Selçuklu Sultanı Tuğrul mağlup edilmiş ve devlet genişlemiştir.

Ancak Kıpçak askeri aristokrasisinin halk üzerindeki baskısı, Harizmşah adını nefret simgesi haline getirmiştir.

 

Harizmşah Alaaddin Muhammed, Karahıtaylarla ittifak yaparak veya onlara karşı savaşarak Maveraünnehir'deki hakimiyetini pekiştirmiştir.

Bu süreçte Karahanlı hanedanının son temsilcileri de ortadan kaldırılmış ve Semerkant fiilen Harizm başkenti olmuştur.

 

Cengiz Han'dan Batıya Kaçan Türkler

Cengiz Han'ın yükselişiyle birlikte Naymanlar ve Merkitler gibi topluluklar batıya göç etmiştir.

Bu süreçte Karahıtay hakimiyeti çökmüş, Uygur İdikut'u ve bazı Karluk beyleri Cengiz Han'ın vasali olmuştur.

 

Otrar'da 450 İslam tüccarının öldürülmesi, Cengiz Han ile Harizmşah arasında savaşı kaçınılmaz kılmıştır.

1219'da başlayan istila karşısında Harizmşah Alaaddin Muhammed direnmeden kaçmış, disiplinli Moğol ordusu ise Buhara ve Semerkant gibi şehirleri kısa sürede ele geçirmiştir.

 

Moğol ilerleyişi, Türkmenlerin Horasan'dan Anadolu içlerine kaçmasına neden olmuştur.

Merv gibi bölgelerde Türkmenler Moğollara karşı dirense de ağır yenilgiler almışlardır.

 

Avrupa'da Olumlu İslam Ülkesinde Olumsuz Gelişmeler

12. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa'da Roma Hukuku yeniden canlanmış, feodalizmin "koşullu/bağımlı" mülkiyet yapısı giderek özel mülkiyete dönüşmüştür. Güçlenen merkezi krallıklar, hem soyluların toprak mülkiyetinin hem de yükselen burjuvazinin servetinin bekçisi ve koruyucusu konumuna gelmiştir. Bu durum uzun vadede sermaye birikimini teşvik etmiştir.

 

İslam dünyasında ise 10. yüzyıldan sonra gelişme olumsuz bir seyir izlemiş; sürekli yağma, yıkım ve mülklere el koyma (müsadere) uygulamaları can ve mal güvenliğini zayıflatmış, bu da sermaye birikimi ortamının doğmasını engellemiştir.

Fransa'da 1198 ve 1306 yıllarında Yahudilerin servetlerine el konulmuş, "tefeci" denilerek Lombard bankerlerinin malları yağmalanmıştır.

14. yüzyılın başında Fransa Kralı, kendisine hazinedarlık yapan son derece zengin Tapınak Şövalyeleri'ni zındıklıkla suçlamış; liderlerini işkenceyle öldürterek zenginliklerine ve servetlerine el koymuştur. Diğer Avrupa kralları da bu örneği izlemiştir.

Fransa'da La Brasse, Marigny, Gerard de la Guette, Remi, Montaigu, Fouquet gibi zenginleşen devlet adamları ve bakanlar, servetlerine el konulmak üzere işkenceyle öldürülmüştür.

Fransa Kralı 1560'ta yayımladığı bir fermanla sarayın borçlarını ödemeyeceğini ilan etmiş; alacaklarını istemeye gelenlerin 24 saat içinde sarayı terk etmezlerse asılacağını duyurmuştur.

 

6 - Dinsel Kavgalar: Sünni-Şii Çatışmasının Kökeni

Büyük Selçuklular, göçebe sorununun yanı sıra dinsel planda "terör eylemleri ve «kurtarılmış bölgeler» biçiminde ortaya çıkan şiddetli bir muhalefetle" karşılaşmıştır.

Devlet büyüklerinden de bazen destek gören bu dinsel terörizm, imparatorluk dönemi boyunca çözümsüz kalmıştır.

 

İhtilalci Şii İdeoloji

Selçuklular Sünni İslam'ın savunuculuğunu üstlenmiş ve Tuğrul Bey, Bağdat Halifesi'ni hem "aşırı şii «Yedi İmamcı» Halife'nin tehdidinden" hem de "ılımlı şii Bübeyhoğulları'nın da boyunduruğundan" kurtarmıştır.

Ancak asıl büyük tehdit, zengin bir devlet yapısına ve doktrinine sahip olan Mısır'daki İsmaili Halifeliği'nden gelmiştir.

Mısır, ticaret yollarının kaymasıyla zenginleşmiş; "İsmaili hizmetine giren" filozof Nasır-ı Hüsrev gibi isimler aracılığıyla Horasan'da etkili bir propaganda yürütmüştür.

 

İsmaililer, Yunan felsefesiyle bütünleşmiş "Batınilik" adlı sistemli bir devlet doktrinine sahiplerdir.

Bu akım, "Kur'an'ın görünen anlamı dışında batını, yani bir iç anlamı bulunduğuna" inanmaktadır.

Bağdat Halifeliği bir devlet doktrininden yoksun olduğu için bu saldırı karşısında zayıf kalmış; ancak "Selçukluların sünni İslam’ın şampiyonu olarak ortaya çıkması sayesinde, İsmaili yengisi önlenebilmiştir.

 

Selçuklular Hanefi mezhebindendir ancak başlangıçta "sünni mezhepler arasındaki çatışmaların dışında" kalamamışlardır.

Nişapur'da Eş'ari kelamını benimseyen Şafiilerle çatışmalar yaşanmış, ünlü bilgin Kuşeyri hapsedilmiştir.

Bu çatışmalar, Şafii olan Vezir Nizamülmülk'ün döneminde uzlaşmayla sonuçlanmıştır.

 

Nizamülmülk, İsmaili propagandasına karşı "sünni inançların yayılmasını sağlamak ve devlet hizmeti için sünni kadrolar yetiştirmek" amacıyla Nizamiye medreselerini kurmuştur.

Bu kurumlar, yüksek maaşlı öğretim üyelerine sahip "devlet kurumları" haline gelmiş; böylece İsmaili saldırısına karşı yalnız kılıç ile değil, kalemle de karşı çıkılmıştır.

 

Devlet, Sünni mezheplere karşı genelde yansız kalsa da halk kitleleri üzerinde etkili olan Hanbeliler ve Kerramiler gibi bağnaz gruplar sık sık karışıklık çıkarmıştır. Örneğin Kerramiler, "Aristo’nun küfriyatını, İbn Sina ve Farabi'nin hezeyanlarını" reddederek Şafii bilgin Fahreddin Razi'ye saldırmışlardır.

 

İslam Mistisizmi: Sufiler ve Tasavvuf

Sufiler, egemen sınıfların zenginleştiği bir dönemde "sade yaşamayı, kalp temizliğine sahip olmayı, kendini Tanrı'ya adamayı" öğütleyerek ortaya çıkmışlardır.

Gazali, "tasavvufu meşrulaştırmayı, medrese ile tekkeyi uzlaştırmayı" başarmıştır.

 

Şiilik ve Türkler

Türklerin İslamiyet'i kabulü, genellikle "Şii Alevilik ve tasavvuf kanallarından" olmuştur. Göçebe Türkmen kitlelerinin İslamlığı yapay kalmış; "İslami cila altında eski Türk dininin inançlarını" yaşatmaya devam etmişlerdir.

 

"Pir-i Türkistan" denilen Ahmet Yesevi, propagandasını bozkır Türkleri arasında yoğunlaştırmış ve öğretisi Türk kabile gelenekleri ile şamanizm kalıntılarına karışmak zorunda kalmıştır.

Yesevilikte "sığır kurban etme, kuş olup uçma" gibi şamanist öğeler gizlenememiştir.

 

Dinsel Terörizm: Hasan Sabbah Hareketi

Hasan Sabbah, "«kurtarılmış bölge» ve «vur-kaç» kavramlarının geliştiricisi bir ihtilalci ve terörist" olarak ortaya çıkmıştır.

İsmaili davasını benimseyen Sabbah, 1090 yılında sarp Alamut kalesini ele geçirerek burayı hareketin merkezi yapmıştır.

 

Sultan Melikşah'ın ultimatomuna rağmen Hasan Sabbah geri adım atmamış, 1092'de bir gece baskınıyla Selçuklu ordusunu bozguna uğratmıştır.

Fedailer, Melikşah'ın ölümünden hemen önce baş düşmanları Nizamülmülk'ü "derviş kılığına girip hançerleyerek" öldürmüşlerdir.

Hasan Sabbah, rakiplerinin iddia ettiğinin aksine Alamut'ta "çilekeş bir keşiş yaşamı" sürmüştür. 35 yıl kaleden ayrılmayan Sabbah, vaktini ibadet, kitap okuma ve yazma ile geçirmiş; disiplini sağlamak adına "şarap içmekle suçlanan oğlunun öldürülmesi buyruğunu" dahi vermiştir.

 

Kıyamet Festivali

Hasan Sabbah’ın ardıllarından Hasan II (1164), kendisini beklenen "İmam" veya onun vekili ilan ederek Ramazan ayının 17. gününde açık havada bir "kıyamet festivali" düzenledi.

Bu olayla birlikte şeriat yükümlülüklerinin (namaz, oruç vb.) kalktığı duyuruldu. Oruç bozuldu, şarap ve müzik eşliğinde kutlamalar yapıldı.

 

Fedailerin Toplumsal Kökeni

Hareketin dayanak noktaları (Alamut, Kühistan gibi dağlık bölgeler), kent yaşamının ve merkezi otoritenin az geliştiği yerlerdi.

Isfahan gibi kentlerde soyunu korumaya çalışan eski soylulara (dihkanlar) karşı; halk tabakasında "malda ve kadında ortaklığı" savunan Mazdek/Hürremi geleneklerinin bulunması Bâtıni propagandaya uygun bir zemin hazırlamıştır.

 

Sultan Tapar döneminde Isfahan çevresindeki Bâtıni kalelerine (Şahdiz vb.) operasyonlar yapıldı.

Isfahan reisi Hatibi gibi figürler, Sultan'ın Bâtıni sızması korkusundan yararlanarak rakiplerini "Bâtıni/dinsiz" ilan ettirip öldürtmüş ve mallarına el koydurmuştur.

 

Sultan Tapar'ın komutanı Anuş-tegin Şirgir, Alamut'u uzun yıllar abluka ve açlıkla pes ettirme noktasına getirse de Sultan'ın ölümü üzerine ordunun izinsiz dağılması sonucu kale ele geçirilemedi.

 

Hasan Sabbah, Sancar’ın yatağının başucuna saplattığı bir hançer ve "İstesem göğsüne saplardım" mesajıyla Sultan'ı uzlaşmaya zorlamıştır. Sancar, İsmaililere muhtariyet ve vergi ödeneği tanımıştır.

 

Sancar, Irak Selçukluları ve hatta Abbasi Halifesi Nasır gibi liderler, siyasi rakiplerini, valileri veya halifeleri (Mustarşid, Raşit) ortadan kaldırmak için Haşhaşi fedailerini birer "kiralık katil/suikastçı" gibi kullandılar.

 

Haşhaşilerin Sonu

1210'da Alamut lideri Celaleddin, "İslam'a dönüş" ilan ederek şeriatı tekrar getirdi, kütüphanelerdeki Bâtıni kitapları yaktırdı ve kendisini Sünni dünyasına kabul ettirdi.

 

Celaleddin’in ölümünden sonra eski inançlara dönüldü. 1256-1258 yıllarında Hülagü Han liderliğindeki Moğollar, Bağdat seferi öncesinde güvenliği sağlamak amacıyla Alamut dahil tüm Haşhaşi kalelerini yıktı, kütüphaneleri yaktı ve Bâtıni sülalesini ile müritlerini kitleler halinde yok ederek harekete son verdi.

 

7 - Doğu-Batı İlişkilerinde Dönüm Noktası: Haçlı Seferleri

Avrupa'da Nüfus Patlaması ve Tarımsal Gelişme

X. ve XIII. yüzyıllar arasında Batı Avrupa, tarım tekniklerindeki iyileşme (demir sapan, at kullanımı vb.) ve ekili alanların genişlemesiyle büyük bir nüfus artışı yaşamıştır. Bu ekonomik ve demografik genişleme, Haçlı Seferleri'nin temelini oluşturmuştur.

 

Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra sönen kentler, tarımdaki gelişmeyle yeniden canlanmış ve deniz ticareti artmıştır.

Özellikle Venedik, Bizans ile yaptığı ticaret sayesinde zenginleşerek özerk bir cumhuriyete dönüşmüştür.

 

Cenova ve Piza gibi İtalyan kentleri, Müslüman korsan emirliklerine karşı mücadele ederek Akdeniz'deki ticaret yollarını denetim altına aldılar.

 

Normanların İtalyan desteğiyle Sicilya'yı Müslümanlardan alması bu süreçte kritik bir rol oynamıştır.

 

İlk Kapitülasyonlar

Bizans İmparatorluğu, Norman istilasına karşı Venedik donanmasına muhtaç kalmış ve karşılığında Venedik'e geniş ticari imtiyazlar (kapitülasyonlar) tanımıştır.

Bu ayrıcalıklar, Venedik tüccarlarının vergisiz ve denetimsiz ticaret yapmasına olanak sağlamıştır.

 

Haçlı'nın İtalyan Banker ve Armatörleri

İtalyan kent devletleri, Haçlı Seferleri'nin finansmanını ve lojistiğini üstlenmiş, bunun karşılığında fethedilen yerlerde mülkler ve ticari haklar elde etmişlerdir.

İtalyan desteği olmadan Haçlıların bölgede tutunması imkansız görülmektedir.

 

Haçlı Seferlerinde Dinsel Amaç Bir Ciladır

İtalyan kent devletleri (özellikle Venedik) Haçlı Seferleri'nden aslan payını almıştır. Karl Marx’ın deyimiyle "Haçlı çılgınlığını ticari bir alışverişe dönüştürmüşlerdir."

 

4. Haçlı Seferi'nde Venedik, Katolik bir hükümdara ait olan Zara limanını Haçlılara yağmalatmış; ardından ordu Mısır veya Filistin yerine İstanbul’a (Bizans) yönlendirilmiştir.

 

1024 yılında Haçlılar Kudüs yerine Hristiyan Bizans’ı işgal edip İstanbul'u yağmalamış ve Latin İmparatorluğu'nu kurmuşlardır. Venedik bu sayede Bizans ekonomisini tekeline almıştır.

 

Papalığın İtalya'daki Haçlı Seferi

Papalar (özellikle VII. Gregoire ve III. Innocent), kralları kendilerine bağlamak, Doğu (Grek) Kilisesi'ni Roma'ya biat ettirmek ve Hristiyan dünyasının tek siyasi/ruhani lideri olmak için Haçlı Seferleri'ni bir koz olarak kullanmışlardır.

III. Innocent, Haçlıların Hristiyan İstanbul’u yağmalamasını kınasa da, Doğu Kilisesi’ni kontrol altına alma hedefi doğrultusunda Latin İmparatorluğu’nu desteklemekten geri durmamıştır.

 

Papalık, kutsal topraklardan ziyade kendi yanı başındaki İtalya birliğini engellemek için Alman İmparatoru II. Frederik’e karşı İtalya'da yıllarca "Haçlı savaşı" yürütmüştür.

 

İşsiz ve Parasız Şövalye Bolluğu

11. yüzyıl Avrupası; topraksız, işsiz ve yağmacı şövalyelerle doludur. M. Bloch'a göre savaş onlar için bir "soylu sanayii" ve gelir kapısıdır.

 

Avrupa içindeki soygun ve terörü engellemek isteyen Kilise, bu yıkıcı enerjiyi Doğu'ya yönlendirmiş; "kutsal savaş" kavramıyla şövalyeliğe dinsel bir kılıf giydirmiştir. Haçlı Seferleri Avrupa'ya nefes aldırmıştır.

 

Birinci Haçlı Seferi

İlk yola çıkan Haçlı grupları (Keşiş Pierre ve "Meteliksiz" Walter önderliğindeki halk kitleleri) Hristiyan Macar ve Bulgar topraklarını yağmalayarak ilerlemiş; Selçuklular tarafından yok edilmişlerdir.

 

İznik'in düşmesi ve Türklerin Anadolu yaylasına çekilmek zorunda kalmasıyla, Çaka Bey gibi liderlerin başlattığı ilk Türk denizcilik girişimleri 200 yıl kadar sekteye uğramıştır.

Haçlılar, Anadolu Türkmenlerinin hafızasında büyük bir iz bırakmamış; halk hikayelerinde veya Danişmendname’de belirgin bir yer tutmamıştır.

 

Abbasi Halifesi ve Büyük Selçuklu Sultanları (Sancar, Tapar vb.) Suriye'deki Haçlı varlığına karşı uzun süre ciddi ve organize bir mücadele vermemişlerdir.

Sultan Sancar, Halife'yi Kudüs'ün işgaline ve Haçlı/Gürcü yayılmasına karşı duyarsız kalmakla suçlamıştır.

Haçlılara karşı direniş; Musul valileri, Artuklular ve bölgesel emirlere kalmış; bu emirlikler de dinsel bir birlikten ziyade kendi feodal çıkarları doğrultusunda hareket etmiş, hatta zaman zaman Müslüman rakiplerine karşı Haçlılarla ittifak kurmuşlardır.

 

Haçlılar Urfa ve Antakya'ya Kolayca Yerleşir

Haçlı liderleri arasındaki iç rekabete rağmen, bölgedeki Müslüman emirliklerin dağınıklığı sayesinde Urfa ve Antakya ele geçirilerek buralarda kontluklar kurulmuştur.

 

Kilikya Ermeni Prensliği Kurulur

Ermeni soyluları, Haçlılara yardım ederek Çukurova bölgesinde (Kilikya) kendi prensliklerini kurmuşlardır. Haçlılar, hizmetleri karşılığında Ermeni liderlerine unvanlar vermişlerdir.

 

Cenevizliler, Pizalılar ve Venedikliler Haçlılara denizden erzak, asker ve kuşatma malzemesi taşımış; bunun karşılığında ele geçirilen kentlerde (Süveydiye, Kayseriye, Arsuk, Akka, Yafa vb.) muazzam ticari ayrıcalıklar, mülkler, pazar yerleri ve vergi muafiyetleri kazanmışlardır.

 

Kudüs Krallığı Kurulur

15 Temmuz 1099’da ele geçirilen Kudüs’te büyük bir Müslüman katliamı yapılmıştır. Godefroi de Bouillon lider seçilerek Kudüs Krallığı kurulmuştur.

 

Süryani ve Ermeni kronikleri (örneğin Urfalı Mateos), Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ve Danişmend Gazi’yi adil, merhametli ve imar edici liderler olarak överken; Haçlıların yerli Hristiyan halkı yağmaladığını ve zulmettiğini kaydeder.

 

Mısır Fâtımî Devleti, Haçlıların gelişini Selçuklulara karşı bir fırsat olarak görmüş, Haçlıları sevinçle karşılayarak Artuklu Sökmen’in elindeki Kudüs’ü (1098) geri almış ve Haçlılara ittifak teklif etmiştir.

 

Selçuklu şehzadeleri ve emirleri Haçlı tehdidine karşı ortak bir strateji geliştirmek yerine kendi aralarında hakimiyet mücadelelerine girişmişlerdir.

 

Haçlı Destekli Selçuk Savaşları

Müslüman liderler arasındaki feodal çekişmeler, bazen Haçlıların da dahil olduğu karmaşık savaşlara ve ittifaklara yol açmıştır.

 

Bağdat Halkı, Halife ve Sultanı Haçlı İle Savaşa Zorlar...

Suriye'den gelen heyetlerin ve halkın baskısı, Bağdat'ta yönetimin Haçlılara karşı harekete geçmesi için gösteriler yapılmasına neden olmuştur.

 

İslam-Haçlı İttifakı

Bazı yerel Müslüman emirler, Selçuklu Sultanının üzerlerindeki baskısını kırmak için Haçlılarla askeri ittifaklara girmişlerdir.

 

Büyük Selçukluların ilgisinin azalmasıyla mücadele yerel emirlere kalmış, ancak İmadeddin Zengi ve oğlu Nureddin ile Haçlılara karşı daha kararlı ve örgütlü bir savaş başlatılmıştır.

 

Haçlı-Bizans Çatışması

Bizans İmparatorluğu, Haçlıların fethettiği toprakları (özellikle Antakya ve Kilikya) kendi mülkü saymış, bu durum Haçlılar ile Bizans arasında sürekli çatışmalara ve diplomatik pazarlıklara yol açmıştır.

 

Friedrich Engels ve Marc Bloch gibi düşünürlerin de belirttiği üzere, Batı feodalizmi kendi anavatanından ziyade, dışarıdan getirildiği bu topraklarda (özellikle Kudüs Krallığı'nın Assises de Jerusalem yasalarında) en saf, teorik ve sistematik ifadesini bulmuştur.

 

Gerek Bizans'ta gerekse İslam coğrafyasında halk (köylüler/serfler) zaten toprağa bağımlı ve vergi/angarya altındaydı. Haçlıların gelişiyle altyapıda (köylünün durumunda) bir şey değişmemiş, sadece tepedeki efendiler (imparator veya sultanın yerini alan Latin senyörler ve baronlar) değişmiştir.

 

Bizans'ın pronoia (askeri dirlik) sistemi ve parek (toprağa bağlı köylü) sınıfı, 1204 Latin İşgali'nden sonra kolayca Batı feodalizmine entegre edilmiştir. Latinlerle işbirliği yapan Rum soyluları hiyerarşiye dahil edilmiş, köylüler ise "Rum vilains" (serf) olarak tanımlanmıştır.

 

Bölgedeki Ermeni liderler Batı tarzı feodaliteye hızla ayak uydurmuş; "baron" unvanını benimsemiş, Batı tipi şatolar ve hiyerarşik baronluklar kurarak Haçlı devletlerinin tam bir kopyası haline gelmişlerdir (Kral Leon II dönemi).

 

Yerel mülk sahipleri çoğunlukla kılıçtan geçirilerek arazileri doğrudan Latin soylularına paylaştırılmıştır.

 

Fief (Mülk ve Ganimet) Kavgaları

Haçlılar arasında toprak ve gelir paylaşımı (fief) nedeniyle sürekli çekişmeler yaşanmış, bu durum bazen ortak düşmana karşı askeri harekatların başarısız olmasına bile yol açmıştır.

Açgözlülük, Haçlıların askeri stratejilerini doğrudan baltalamıştır.

 

Kudüs Krallığı

Batı'daki gibi babadan oğula (ırsilik) ve büyük oğula geçiş ilkeleri Kudüs, Antakya, Urfa ve Trablus'ta da yerleşmiştir. Ancak "vasalın vasalı" ilişkileri İngiltere'dekine kıyasla oldukça gevşektir. Kral, Antakya veya Trablus gibi kontlukların vasalleri üzerinde doğrudan yetki kurmakta büyük güçlük çekmiştir.

 

Kral ve prensler, önemli kararlarda baronlar ve rahiplerden oluşan konseye danışmak zorundaydı. Bu konsey, kralları sınırlandırdığı kadar; Bizans İmparatoru Ioannes'in Antakya'yı teslim istemesi veya Kudüs'e girmek istemesi örneklerinde olduğu gibi, diplomasiyi geciktirme/oyalama taktiği olarak kralın lehine de kullanılmıştır.

 

Batı Kralları Vergi Almayı Doğu'da Öğrenirler

Normalde feodal bey sadece kendi fief geliriyle geçinmek zorundayken, Zengi, Nureddin ve Selahaddin karşısındaki askeri baskılar genel vergi toplanmasını zorunlu kılmıştır.

1183'te taşınır ve taşınmaz servetten, kiralardan ve evlerden (hane başı) alınan olağanüstü vergiler, İngiltere Kralı II. Henry ve Fransa Kralı II. Philippe gibi Batılı hükümdarlara ilham vererek Batı'da genel vergi toplama modelini başlatmıştır.

 

Haçlılar, mülk sahiplerini kovsalar da toprağı işleyen İslam köylüsünü (fellah) yerinde tutmuş ve onları serf statüsüne geçirmişlerdir.

Köylülerin yerleştiği mezraa ve çiftlik kulübelerine Casalia adı verilmiştir.

 

Sürekli savaşlar nedeniyle tarımsal işgücü az olduğundan, köylülerin kaçmasını önlemek için zaman zaman yükümlülükler hafifletilmiştir.

 

Ekonomik darlık yaşayan Kudüs Kralları, antlaşmaları çiğnemekten çekinmemiştir. 1157'de Kral Baudouin III, otlak kiralayıp Baniyas yakınlarında konaklayan savunmasız Türkmenlere ansızın saldırarak mallarını yağmalamış ve hepsini tutsak etmiştir.

 

İtalyan tüccar devletleri le geçirdikleri şehirlerde vergi muafiyeti ve adli imtiyazlarla donatılmış özerk mahalleler kurarak bir sömürgeci düzen inşa etmişlerdir.

 

Akdeniz'de İtalyan Sömürgeciliği

İtalyan kent devletlerinin ticaret tekellerini Akdeniz geneline yaymaları ve Doğu-Batı ticaretindeki üstünlüğün el değiştirmesi sonucunu doğurmuştur.

Bu süreçte Doğu ham madde ihraç eden, Batı ise mamul madde satan bir konuma gerilemiş, roller değişmiştir.

 

Anadolu Selçuklu - Haçlı İttifakı

Konya Sultanı II. Kılıç Arslan, Zengi oğlu Nureddin’e karşı bir cephe oluşturmak için Haçlılarla ittifak girişimlerinde bulundu. Bu girişim, Bizans İmparatoru Manuel’in Nureddin’e karşı Haçlıları kendi himayesine alması nedeniyle yarıda kalmıştır.

 

Nureddin’in fetihleri ve Danişmendoğulları’nın baskıları karşısında II. Kılıç Arslan, Bizans ile barış arayışına girmiş ve 1162 yılında bizzat İstanbul’a giderek İmparator Manuel ile bir ittifak yapmıştır.

 

İmparator Manuel, antlaşma gereğince eskiden Bizans’a ait olup Selçuklularca fethettikleri toprakların geri verilmesini isteyince ilişkiler kopmuştur. Bunun sonucunda 1176 Miryokefalon Savaşı gerçekleşmiş; Bizans ağır bir yenilgiye uğramış ve Türklerin Anadolu’ya kesin olarak yerleştiği tescillenmiştir.

 

Mısır-Suriye Birleşmesi

1160'larda Mısır'daki iç karışıklıklar ve Fatımi veziri Şavar'ın yardım talepleri üzerine Nureddin, komutanı Şirkuh ve yeğeni Selahaddin Eyyubi'yi Mısır'a gönderdi. Şirkuh'un ölümünün ardından vezir olan Selahaddin Eyyubi, Fatımi Halifeliği'ni sonlandırıp Mısır'ı kontrolü altına aldı. Nureddin'in 1174'teki ölümünden sonra Şam ve Suriye'yi de ele geçirerek Mısır ve Suriye'yi kendi idaresi altında birleştirdi.

 

Suriye ve Mısır'ın tek bir güçlü müslüman liderin (önce Nureddin, ardından Selahaddin) elinde birleşmesi, Haçlı Devleti'ni güneyden ve kuzeyden çembere alarak Haçlı Devleti’nin sonunu hazırlamıştır.

 

Selahaddin Eyyubi ile II. Kılıç Arslan Arasındaki Çatışmalar

Selahaddin Eyyubi'nin Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Kuzey Irak yönünde genişleme politikası izlemesi; Selçukluların eski toprakları olan Maraş, Ra'ban, Ayntab ve Artukoğulları bölgeleri üzerindeki hakimiyet mücadeleleri, tarafları karşı karşıya getirdi.

1179'da Kılıç Arslan Ra'ban kalesini isteyince çıkan savaşta Selahaddin’in ordusu Selçukluları yendi.

Selahaddin Eyyubi ilerleyen yıllarda Diyarbakır, Silvan ve Halep’i alarak bölgedeki gücünü pekiştirdi. Bu dönemde Selçuklu Devleti'nin Kılıç Arslan tarafından 11 oğlu arasında paylaştırılması ve iç karışıklıklar, Selçukluların Selahaddin’e karşı güçlü bir karşılık vermesini engelledi.

 

Kızıldeniz Ticareti

Kızıldeniz ticareti Eyyubi Devleti'nin ekonomik can damarıydı. 11. yüzyılda ortaya çıkan Karimi tüccarları, Doğu-Batı ticaretini yürüten, Uzak Doğu (Çin, Hindistan, Seylan, Afrika) ile Mısır arasında komandit ve aile şirketleri kurarak devasa ticaret ağları yöneten büyük Müslüman tüccarlar topluluğuydu.

Selahaddin, Kızıldeniz'de Karimi tüccarlarına ticaret tekelı tanıyan ve onları koruyan bilinçli bir politika izledi.

Latin tüccarların İskenderiye'den öteye geçmelerine kesinlikle izin vermedi ve Kızıldeniz'i Batılılara kapalı tuttu.

 

Haçlıların Kızıldeniz'deki kervanlara el koyması ve bu ticaret yolunu tehdit etmesi, Selahaddin için bardağı taşıran son damla oldu. Selahaddin, Kızıldeniz ve Ümmetin ticaret yollarını korumayı kutsal bir görev sayarak 1187 yılında Haçlılara karşı tüm gücüyle kesin sonuçlu savaşa (Hıttin Seferi) girişti.

 

Kudüs'ün Düşüşü ve Üçüncü Haçlı Seferi

1187'de Hattin Savaşı sonrası Kudüs Selahaddin tarafından geri alınır.

Buna tepki olarak Avrupa'da Üçüncü Haçlı Seferi düzenlenir.

Arslan Yürekli Richard'ın çabalarına rağmen Kudüs geri alınamamış, sadece kıyı şeridinde sınırlı bir barış sağlanmıştır.

 

Alman İmparatoru II. Frederik'in savaşmak yerine diplomasiyle Kudüs'ü (bir süreliğine) geri alması Papa tarafından aforoz edilmesine neden olmuştur.

 

Batılılar Moğol istilasını İslam’ı yok etmek için bir fırsat olarak gördü.

Papalık, Moğolları Hristiyanlığa kazanmak için Karakurum'a misyonerler yolladı.

 

Hülagü Han'ın Bağdat'ı yıkması (1258) ve Suriye'ye yönelmesi sırasında Ermeni ve Antakya güçleri Moğollarla birlikte hareket eder.

 

Moğolları durduran güç Eyyubilerin köle askerlerinden doğan Memluk Devletidir.

Memlüklerde devlet, toplumun üstüne oturtulan ve toplumdan özenle ayrı tutulan askeri kastın tekelindedir.

 

Baybars, Avrupa'dan gelen Haçlı'ya ve Asya'dan gelen Mogol'a karşı, islamın tek koruyucusu ve «cihad» fikrinin şampiyonu olur.

 

Baybars'ın Anadolu Seferi

Baybars 1277'de Anadolu'ya gelerek Kayseri'yi ele geçirir ve Selçuklu tahtına oturur.

Ancak lojistik sıkıntılar ve Selçuklu emirlerinin kararsız tutumu nedeniyle geri çekilir. Anadolu'da cezalandırılması gereken kafirlere cezası verilmiş, ortada çobansız sürüler gibi dolaşan halktan (reaya) başka kimse kalmamıştı.

 

Moğolların Memlukler karşısındaki yenilgileri (1281) ve Batı'nın askeri destek vermemesi sonucu, Memluk sultanlarının (Kalavun ve Eşref) Trablus ve Akka gibi son Haçlı kalelerini tek tek ele geçirmesiyle bölgedeki Latin varlığı sona erer.

 

Olcaytu'nun Militan Şiiliği

Olcaytu, bağnaz ve militan bir Şiilik politikası izler: Barak Baba gibi dinsel ortodoksi dışındaki Türkmen dervişlerini sarayında barındırır. Yalnız Şiileri kadı yapmak ister.

Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın adlarının anılması yasaklanır. Olcaytu'nun paralarında dört halifenin yerine, 'On İki İmam'ın adı yazılır.

 

Moğolları Hristiyanlaştırma çabaları İlhanlıların yıkılışıyla çökmüştür.

Moğol istilasının sonucu, İslam'ın yok olması ve Ön Asya'nın Hristiyanlaşması değil, Anadolu, Türkistan, Altın Ordu, Azerbaycan gibi bölgelerin Türkleşmesi ve Moğolların Müslüman Türkler içinde erimesi olur!

 

Moğollar eliyle Asya'yı Hristiyan yapma biçimindeki Haçlı rüyası gerçekleşmez ama, Batılı tüccarların Doğu pazarlarını ele geçirme çabaları gerçekleşir. Haçlı seferleriyle Akdeniz Batı gölü olur, Karadeniz ticareti Batı tekeline geçer.

 

Trabzon ve Ayas limanları Asya'nın Batı'ya açılan kapıları olmuş, Sivas ve Tebriz gibi merkezlerde Batılı tüccar kolonileri ve konsolosluklar kurulmuştur.

 

Kapitülasyonların temelleri, Haçlı seferleriyle atılır.

Osmanlı Devleti de bu geleneği sürdürmüştür: Orhan Gazi, daha 1352'de Cenevizlilere ilk kapitülasyonları verir. Fatih, Venedik balyozuna izin vermiş; Yavuz ve Kanuni dönemlerinde Fransa ve İngiltere'ye geniş ticari ayrıcalıklar tanınmıştır.

 

Latinler, Doğunun yalnız hammaddelerini almakla kalmazlar. Doğu bilim, teknik ve fikirlerine açılırlar... Haçlı seferleri, rönesansın başlangıcı olur. Doğu ise, ekonomik alanda olduğu gibi, bilim ve kültürde de içine kapanır.

 

Haçlılar, Moğol aracılığıyla İslam Dünyası'nı Hristiyanlaştırmayı başaramazlar ama, ekonomik ve kültürel üstünlüğün Doğudan Batıya geçişini sağlarlar.

 

8 - Orta Asya'nın İslamlaşması ve Türkleşmesi

Moğolların Türkleşmesi

Türk ve Moğol topluluklarının benzer yaşam biçimleri bu iki grubun kaynaşmasını kolaylaştırmıştır. Batı’ya gelen az sayıdaki Moğol savaşçı kitlesi, çoğunluktaki Türkler arasında erimiştir.

Toprak, Tatarların huy ve soylarına galip geldi, onlar tamamıyla Kıpçaklaştılar.

 

Timur'un Çağatay Türkleri

Çağatay Hanlığı (Doğu/Batı Türkistan, Yedi-Su, İli); Tarmaşirin Han (1326-1334) döneminde İslamiyet'i kabul etti. Böylece İlhanlı ve Altın Ordu'dan sonra bu Moğol devleti de Müslüman oldu.

İslamlaşma iç savaşa yol açtı. Seyhun-Ceyhun (Maveraünnehir) bölgesi özerk Türk beylerinin (Barlas şefi Timur) yönetimine geçti.

Çağatay: Seyhun-Ceyhun bölgesindeki Türkçe konuşan Müslüman göçebelerin adıdır.

Türkleşmiş Moğollar, Çağatayları "Karaunas" (karışık, melez) diye adlandırdı; Çağataylar ise bu Moğolları "Çuta" (çete) diyerek hor gördü.

Timur soyu döneminde Semerkant, Buhara ve Herat’ta parlak bir İslam uygarlığı yaşandı. Farsça yüksek prestijini korurken; Sekkaki ve Ali Şir Nevai ile Çağatay edebi dili güçlendi.

 

Doğu Türkistan’daki Moğol hanları bölgeyi tamamen Türkleştirdi ve Sünni İslam’ı yaydı (Uygur ülkesi ve Çin yönüne doğru). Eski Hint-Avrupa dilleri ve Kençek kültürü silindi.

 

Özbekler: Kıpçak bozkırlarında oluşan Türk ve Türkleşmiş Moğol (Kongrat, Mangıt vb.) karışımı göçebe topluluktur. Adlarını Altın Ordu Hanı Özbek'ten aldılar.

 

Ak Ordu yönetiminde birleşip başkentlerini Sıgnak yaptılar. XV. yüzyıl sonunda Şeybani (Şiban) Han liderliğinde Batı Türkistan’ı ele geçirerek Timurlulara son verdiler.

 

İran’da Şii Safavi Devleti'ni kuran Şah İsmail, Şeybani Han’ı yenip öldürdü. Ceyhun nehri Şii İran ile Sünni Özbekler arasında sınır oldu; bu durum Orta Asya - Osmanlı bağlantısını kopardı.

 

Kazaklar: Ebu'lhayr Han döneminde Özbek topluluğundan ayrılan ("asi, itaatsiz" anlamına gelen Kazak adını alan) kitlelerdir. Nayman, Celayir, Duglat gibi oymakların katılımıyla genişlediler.

 

Ormandan çıkıp bozkır göçebesi olan, Lama Budizmini benimseyen Oyratlar; Özbek, Kazak ve Kırgızları sürekli baskı altında tuttu.

 

Yenisey Kırgızları ile bağları tam kurulamayan Güney Kırgızları, Balkaş'ın güneyinde Kazaklardan ayrı bir topluluk olarak ortaya çıktı.

 

Seyhun-Ceyhun’a inen Özbekler yerleşik yaşama geçerek Farsça konuşan Taciklerle ve diğer Türk gruplarıyla karıştılar.

 

Türkçe konuşan yerleşik kent/köylü halkına Sart adı verildi. Doğu Türkistan'da ise halk şehirlere göre (Kaşgarlık, Turfanlık) anıldı.

 

Orta Asya'da Uygarlığın Gerilemesi

Cengiz Han sonrası hanedan kavgaları, tarım alanlarının ve sulama kanallarının yıkılmasına yol açtı. Ögedey torunu Kaydu (1269 Talas Kurultayı) ekili alanları korumaya çalışsa da Moğol prensleri arasındaki savaşlar ve göçebe baskısı (Buhara, Kaşgar vb.) kent yaşamını çökertti.

 

Timur, Yıkıcı Oldu

Timur, Semerkant’ı başkent yapıp mimari ve sanatı teşvik etse de temel gücü göçebe Çağatay savaşçılarına dayanıyordu.

Seferleri çoğunlukla kalıcı düzen kurmaktan ziyade yıkıcı ganimet seferleri oldu.

 

Harizm’i (Ürgenç) yakıp yıkarak sulama sistemlerini yok etti; bölge çölleşti. Altın Ordu’ya (Toktamış) düzenlediği seferler Volga ve Harizm ticaret yollarını çökertti.

 

XVI. yüzyıldan itibaren Özbek Şeybani devletinde merkezi otorite zayıfladı; topraklar ve otlaklar göçebe feodal beylere (özellikle Mangıtlara) geçti.

 

Bölgede Buhara Hanlığı, Hive (Harizm) Hanlığı ve Hokand Hanlığı gibi özerk ve parçalı yapılar ortaya çıktı.

 

Hazar Ötesi Türkmenleri

Türkmenlerin Kazakların aksine hiyerarşik bir sınıfsal yapıdan yoksun oldukları, dağınık boylar halinde yaşadılar.

Türkmen boyları siyasal bir birlik meydana getirmezler. Boyların ırsi beyleri bile... obalar üzerinde egemenlik kurmakta güçlük çekerler. Çevre devletlerle (İran, Hive, Buhara) sürekli çatışma içinde bulundular.

 

Kalmuklar ve Cungarlar

Budist Moğol toplulukları olan Kalmuklar ve Cungarların saldırıları, bölgedeki Türk topluluklarını terörize etmiş ve Harizm uygarlığına son darbeyi vurmuştur.

Kalmuklar, Harizm uygarlığına böylece son darbeyi vurmuş olurlar. Bir ara başkent Hive nüfusu, kırk aileye düşer.

 

Orta Asya'nın Sömürgeleşmesi

Bölgedeki otorite boşluğu ve iç çekişmeler, Rusya ve Çin'in ilerleyişini kolaylaştırmıştır. Ticaret yollarının değişmesi de bu gerilemeyi hızlandırmıştır.

 

Sibirya'da Rus Kazakları

Rus genişlemesi XVI. yüzyılda kürk ticareti yapan Rus "Kazakları" (kaçak köylüler) ve tüccar aileler eliyle başladı.

Kale-kent sistemiyle bölge ele geçirildi.

 

Kazak Türklerinin Öyküsü

Cungar baskısı altında kalan Kazak cüzleri (orduları) can güvenliklerini sağlamak amacıyla kademeli olarak Rus himayesine girdiler.

 

Osmanlılar ve Türkistan

İslam'ın Halifesi Osmanlı Padişahı, Hive ve Buhara hanlıklarına ajanlar yollar. Türkistan halkının birleşmesini ister, askeri yardım vaadeder.

 

XX. yüzyıla kadar Orta Asya’da modern bir ulusal bilinç gelişmedi. Bölge halklarında kabile bağları ve dini kimlik güçlüdür.

Modern dillerin ve edebiyatın gelişmesinden sonra bu durum değişmeye başladı

 

Pantürkizm ve Panislamizm

XVII-XVIII. yüzyıllarda Kazan burjuvazisi, Rusya ile Türkistan arasındaki ticareti tekelinde tutuyordu. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Rusya Türkistan'ı bizzat fethedince Tatar tüccarlara olan ihtiyaç bitti ve rekabet başladı.

 

Kazan burjuvazisi, İslam pazarındaki gücünü koruyabilmek için din birliği (Panislamizm) ve dil/ırk akrabalığı (Pantürkizm) kozlarını bir arada kullandı. Bu iki akım Kazan ve Kırım'da çatışmadan birlikte gelişti.

 

Kırım'dan İsmail Gaspıralı, Osmanlı Türkçesi temelinde, Arapça ve Farsçadan arındırılmış ortak bir Türk dili (Tercüman gazetesi) oluşturmaya çalıştı. Ancak 1905'ten sonra bu tek dil görüşü çöktü; yerel konuşma dillerine dayalı ayrı edebi diller ortaya çıktı.

 

Kazan Pantürkistleri bir "Turan Devleti" peşinde koşmadılar. Rusya Anayasacı Demokrat (K.D.) Partisi'ne katılarak, üniter/merkeziyetçi bir Rusya içinde toprağa dayalı olmayan (arazi temelsiz) kültürel serbesti istediler.

 

Azerbaycan: Şii nüfus nedeniyle Kazan'ın Panislamizmine ilgi duymadı. Ermeni burjuvazisinin rekabetinden bunaldığı için toprağa dayalı özerklik ve hatta Osmanlı Devleti'ne katılma taraftarı oldu.

 

Buhara ve Hive (Cedidciler): Rusya destekli hanlara ve ulemaya karşı çıkarak bağımsızlık istediler.

 

Kazaklar: Kazan'ın çizgisine tam ters bir tutum takındılar:

 

XIX. yüzyılda Çokan Velihanov gibi Cengiz soyundan gelen reformcu aydınlar, Kazakların İslam ve Türk modeliyle değil, Rus modeli üzerinden Batılılaşmasını savundular.

 

XX. yüzyıldaki Alaş-Orda Partisi de Kazan politikalarını "Tatar emperyalizmi", Panislamizmi ise "Şark ütopyası" olarak gördü. Federal bir Rusya içinde özerk bir Kazak devleti savundular.

 

1 Mayıs 1917'de toplanan kongrede delegeler ikiye bölündü:

Ünitaristler (Kazanlılar): Merkeziyetçi Rusya'da kültürel özerklik.

Federalistler (Kafkasya, Türkistan, Kırım): Federal Rusya'da toprağa dayalı (arazi bazlı) özerklik.

Federalist görüş oy çokluğuyla (446'ya karşı 217) kabul edildi ve Kazan tarzı Pantürkizm/Panislamizm siyaseten çöktü.

 

Orta Asya'da Yeni Uluslar

Çarlık sonrası özerklik yanlısı burjuva milliyetçileri (Cedidciler, Alaş-Orda, Hümmət, Milli Fırka sol kanadı), halkların eşitliği vaadiyle Lenin'in Komünist Partisi'ne katıldılar.

 

Stalin'in ulus tanımında "ortak dil, arazi, ekonomik yaşam ve kültür birliği" şarttı. Sovyetler, henüz tam uluslaşmamış ama kabile bağlarını aşmaya başlayan Orta Asya Müslüman kütlesini toprak temelli siyasi birimlere böldü.

Eski hanlıklar ve eyaletler kaldırılarak Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan özerk/sovyet cumhuriyetleri kuruldu.

 

"Enternasyonal" sayılan Çağatayca veya Tatarca yerine;

Yomut ve Teke lehçesinden Türkmen edebi dili (1921),

Yeni Özbek edebi dili (1921),

Yeni Kırgız yazısı (1921) oluşturuldu.

Diğer Bölgeler: Başkurtça, Hakasça, Dağlık-Altay Türkçesi (Televut lehçesi) ve Kuzey Kafkasya dilleri (Karaçay, Balkar, Kumuk, Nogay) ayrı edebi diller haline getirildi.

 

Özbekistan: Tacikler (okul hakları olsa da), Araplar, Buhara Yahudileri, Kurama ve Kıpçak gibi topluluklar Özbek ulusu içinde eritildi.

 

Tacikistan: Ülkedeki Türkler için Özbekçe okullar açılırken; Beluç, Afgan, Hazare ve Pamirli gibi gruplar Tacik ulusu içinde özümlendi.

 

Uygurlar: Toprağa dayalı bir ulusal arazileri olmadığı için "ulus" olma sürecini tamamlayamadılar. (Çin yönetimindeki Doğu Türkistan'da Sinkiang Uygur Özerk Bölgesi kurulsa da yoğun Çinli göçüyle etnik yapı değişmektedir).

 

Dağıstan: Karmaşık yapısından ötürü başlangıçta Azeri dili egemen kılınmaya çalışılsa da 1930'larda bu terk edilerek 11 ayrı dilde eğitim/kültür politikasına geçildi.

 

Her ne kadar Kazaklardan ayrı bir Kırgız ulusu çıkarmak, Başkurt veya Karakalpak gibi "mikro uluslar" yaratmak Sovyet müdahalesi/zorlaması olarak görülse de, genel tarihsel evrim Anadolu Türkleri ile Orta Asya Türklerinin yollarının yüzyıllar önce ayrıldığını ve Turan fikrinin bölgesel gerçeklerle örtüşmediğini gösterdi.

…