Doğan
Avcıoğlu - Türklerin Tarihi Cilt 4 -
Notlar
Tekin Yayınları, 1981
Anadolu'da ve
Orta Asya'da Türk İslam Devletlerı
1 - Selçuklu Yükselişi
Selçuklular Neden Başarılı Oldular?
Selçukluların başarısı, Horasan ve diğer İslam eyaletlerinin
ihtiyaçlarını iyi değerlendirmelerinden kaynaklanmıştır.
Gaznelilerin göçebe Oğuzların yarattığı anarşiyi önlemede
aciz kalması üzerine, bölgenin eşrafı ve uleması can ve mal güvenliğini
sağlamak için Selçuklu gücüne dayanmayı tercih etmiştir.
Selçuklu şefleri, bölgedeki hazır idari kadroyu ve toplumsal
düzeni koruma işlevini üstlenmişlerdir.
Barışçı Yoldan Genişleme
Selçuklular, bölgedeki yerel egemenleri yerlerinde bırakıp
onları kişisel olarak sultana bağlayarak kolayca genişlemişlerdir.
Çoğu durumda silah kullanmadan, diplomasi ve kuvvet
gösterisiyle başarı sağlanmıştır.
Genişleme Aracı Olarak Sünni İdeoloji
Selçuklular, Sünni İslam'ın koruyuculuğunu üstlenerek
ideolojik bir silah kullandılar. Bu yolla Şii Büveyhoğulları'nın Bağdat
üzerindeki etkisini kırdılar ve Mısır'daki Fatımi halifeliğine karşı bir
mücadele başlattılar.
Alparslan'ın Yarıda Kalan Mısır Seferi
Alparslan Sünni halifeliği İslam'ın tek temsilcisi yapmak
amacıyla Fatımi halifeliğine son vermek üzere Mısır seferine çıktı.
Sefere çıktığı sırada Bizans İmparatoru'nun büyük bir
orduyla harekete geçtiği haberini aldı ve seferden vazgeçti.
2 - Malazgirt Savaşı
Bizans Devleti'nin ekonomik ve askeri gücü Anadolu'ya
dayanıyordu.
Anadolu, Bizans'ın en kalabalık yeriydi ve "Bizans,
Anadolu var oldukça güçlü idi.
Anadolu, zengin madenleri, tarım potansiyeli ve ticaret
yollarıyla hayati öneme sahipti.
Anadolu'da İslamiyet
İslam orduları erken dönemlerden itibaren Anadolu'da
yerleşimler kurmuş; Diyarbakır, Erzurum ve Malatya gibi bölgelerde İslam
emirlikleri teşekkül etmiştir.
Bu bölgeler yüzyıllar boyunca Bizans ve İslam güçleri
arasında sürekli el değiştirmiştir.
9. yüzyıldan itibaren Bizans, Anadolu'da yeniden genişlemeye
başladı ve birçok İslam kalesini geri aldı.
Bu süreçte Ermeni ve Gürcü feodal beyleri, Bizans ve İslam
halifeliği arasında bir denge politikası izlediler.
Ancak Bizans'ın merkeziyetçi baskıları ve dinsel
kovuşturmaları, bu yerel unsurları Selçuklulara yaklaştırmıştır.
Anadolu'ya İlk Türk Akınları ve Bizans-Selçuklu İlişkileri
Anadolu'ya ilk Türk akınları 1018-1029 yılları arasında
başladı.
Selçuklu sultanlarının Anadolu'yu fethetme niyeti yoktu;
daha çok Suriye ve Mısır'a yönelmişlerdi.
Akınlar genellikle denetim dışı Türkmen grupları tarafından
ganimet amaçlı yapılmıştır.
Bizans içindeki taht kavgaları ve ordu disiplinsizliği
Türkmen akınlarını kolaylaştırmıştır.
İmparator Romanos Diogenes, bu akınları durdurmak için büyük
bir ücretli ordu toplamış ancak Türkmenlerin vur-kaç taktikleri karşısında
başarı sağlayamamıştır.
Bizans ile bir savaşma niyeti olmayan Alparslan barış
teklifinde bulunmuştu.
Romanos'un Ermenilere yönelik tutumu, feodal beylerin
güvensizliği ve ücretli askerlerin (Frank, Germen, Peçenek, Uz) sadakatsizliği
ordunun direncini kırmıştır.
Romanos'un büyük ordusunun zayıflığı, daha Sivas'ta görülür.
Sivas Rumları, Romanos'a Ermenilerden yakınırlar... İmparator burada Ermeni
kırımı yapar.
Savaş öncesinde Bizans safındaki Balkan Oğuzlarının (Uz'lar)
bir kısmının Selçuklu tarafına geçmesi Bizans ordusunda büyük bir moral
bozukluğu yarattı.
Alparslan ise ordusuna bir hükümdar gibi değil, eşit bir
bozkır şefi gibi yaklaşarak birlik ruhunu sağlamıştır.
Alparslan, esir aldığı Romanos'u vergiye bağlayıp vasalı
olarak tahtına geri göndermek istemiş ancak Bizans'taki taht değişikliği
nedeniyle bu anlaşma uygulanamamıştır.
Malazgirt sonrası Anadolu'da kalmak yerine Karahanlılar
üzerine sefere çıkan Alparslan, tutsak bir kale muhafızının hançerli saldırısı
sonucu bir bozkır savaşçısı gibi hayatını kaybetmiştir.
Melikşah Dönemi ve Genişleme
Melikşah dönemi Selçuklu İmparatorluğu'nun en geniş
sınırlarına ulaştığı dönemdir.
Ancak Melikşah da selefleri gibi Anadolu fethine doğrudan
ilgi göstermemiş, daha çok Türkistan, Kafkasya, Suriye ve Arap Yarımadası'ndaki
egemenliğini pekiştirmeye çalışmıştır.
Türkistan'da Asker-Ulema İttifakı
Karahanlıların göçebe geleneklerini korurken şehirleri imar
etti ancak din adamları ile hükümdarlar arasındaki çatışmaların Selçuklu
müdahalesine zemin hazırladı.
Batı Karahanlı Hükümdarı Ahmet Han'ın ulema ve ordunun iş
birliğiyle "zındıklık" suçlamasıyla yargılanıp öldürüldü.
Azerbaycan’ın Türkleşmesi
Azerbaycan ve Arran bölgesi Anadolu'ya akan Türkmenlerin
konuşlandığı ana merkez durumundaydı.
Sultan Melikşah bölgedeki Selçuklu hakimiyetini sağlamak ve
Gürcü saldırılarını bertaraf etmek amacıyla yaptığı seferler sonucunda Gürcistan
Kralı II. Giorgi'nin vasallığı kabul eder ve Selçuklu nüfuzu Karadeniz
kıyılarına kadar ulaşır.
Güneydoğu Anadolu'nun Fethi
Sultan Melikşah döneminde Diyarbakır, Silvan, Erzen, Mardin,
Bitlis ve Ahlat bölgeleri, vasal durumdaki Kürt Mervanoğulları sülalesinden
alınarak Musullu Arap bir aile olan Cüheyroğulları'na verilmiştir.
Ahlat ve Van Gölü bölgesi Sanduk'a, Bitlis çevresi
Dilmaçoğlu'na, Harput çevresi Çubuk Bey'e bırakılmıştır.
Başkent Silvan, komutan Gevherayin tarafından Ağustos
1085'te alınmış ve Mervanoğulları egemenliği son bulmuştur.
Türkmenlerin Suriye'yi Fethi
070 yılından itibaren Suriye bölgesine giren
"Navekiyye" Türkmenlerinin başına Harizmli Atsız Bey geçmiştir.
Atsız Bey, yağmacılık yapmak yerine kentleri (Filistin,
Remle, Kudüs vb.) ele geçirip düzeni sağlamış ve vergiye bağlamıştır. Yerel
Hristiyan halka iyi davranmıştır.
Atsız ile bozuşan Navekiyye şeflerinden Şöklü, Toroslar'daki
Kutalmışoğulları'nı (Süleyman ve Mansur) davet etmiştir.
Çıkan savaşta Şöklü ölmüş, Kutalmışoğulları yenilmiş ve
Atsız esir aldığı Kutalmışoğulları'nı Melikşah'a göndermiştir. Süleyman Şah ise
daha sonra kuzeye geçerek İznik merkezli Anadolu Selçuklu Devleti'nin temelini
atmıştır.
Atsız Bey, 1075-1076'da kıtlık içindeki Şam'ı ele geçirmiş;
hutbeyi Fatımi Halifesi yerine Abbasi Halifesi adına okutmuştur.
Ardından Fatımi egemenliğindeki Mısır'ı fethetmek için
Kahire'ye yürümüş ancak yenilerek geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Suriye Selçuklu Devleti
Sultan Melikşah, kardeşi Tutuş’a Suriye, Mısır ve Mağrib
bölgelerini vererek devlet kurmasını ister. O sırada Güney Suriye’de egemen
olan Atsız Bey, Mısır ordusunun Şam kuşatması karşısında çaresiz kalıp Tutuş’un
emrine girmeyi kabul eder. Şam’a gelen Tutuş, rakibi gördüğü Atsız’ı yayın
kirişiyle boğdurarak 1079'da Suriye Selçuklu Devleti’ni kurar.
Tekiş isyanının bastırılmasında ve çeşitli seferlerde büyük
rol oynamasına rağmen ödüllendirilmediğini düşünen Artuk Bey, Melikşah’a ait
bir çiftliği yağmalar ve Habur kıyısına çekilir.
Süleyman Şah’a karşı Müslim ve Tutuş ile ittifak kurmayı
planlasa da, Melikşah’ın komutanları (Gevherayan, Anuş Tegin, Karategin) ve
Türkmen beylerinin baskısıyla Melikşah’a bağlılığını bildirir.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah, Bizans
ile yapılan ittifakın ardından Kilikya’yı (Tarsus, Adana, Misis vb.) ve
ardından 1084'te Antakya’yı Filaretos’tan savaşsız teslim alır.
Müslim, Süleyman Şah’tan Antakya’nın eski Bizans valisinin
ödediği 30 bin dinarlık haracı ister. Süleyman Şah ise Müslüman olduğunu
belirterek bunu reddeder. İki taraf arasındaki savaşta Müslim yenilir ve
1085’te öldürülür.
Süleyman Şah Halep’i kuşatınca, sıkışan şehir yönetimi
Tutuş’u çağırır. Tutuş ve Artuk Bey’in birleşik ordusu karşısında kuvvetleri
dağılan Süleyman Şah, 5 Haziran 1086 tarihinde intihar eder.
Melikşah, Akdeniz Kıyısında
Eylül 1086’da Melikşah; Musul, Harran, Halep ve Antakya’yı
doğrudan teslim alır.
Süleyman Şah’ın veziri Hasan, Şah'ın oğlu Kılıçarslan’ı
Melikşah’a rehin verir. Kılıçarslan ancak Melikşah’ın ölümünden sonra İznik’e
dönerek devletin başına geçebilecektir.
3 - Selçuklu Toplumsal Düzeni
«Üniter» Devlet Kurma Çabaları
Selçuklular, imparatorluğu "ailenin ortak mülkü"
sayan aşiret geleneği ile "tek sultanın egemenliğine" dayalı
merkeziyetçi devlet anlayışı arasında bir bocalama yaşadılar.
Selçukluların geniş ölçüde yabancı sülalelere dayanmaları,
imparatorluğu Selçuklu ailesinin ortak mülkü sayan aşiret döneminden miras
devlet anlayışıyla çatıştı.
Tuğrul Bey, Batı'daki Selçuklu prenslerinin özerk yapılar
kurmasına izin vermeyerek birliği korumaya çalışmıştır.
Prens İktaları
Alparslan, Selçuklu ailesi üyelerine ikta olarak bazı
bölgelerin yönetimini vermiş ancak onları sıkı bir denetim altında tutmuştur
Alparslan’ın kardeşi Kara Arslan, unvanlı Kavurd, 1067
yılında Alparslan adına hutbe okutmayı keser ve ayaklanır: Ama· Alparslan, üzerine
yürüyünce kalelere kapanır. Başa çıkamayacağını görüp bağışlanma diler.
Bağışlanır ve Kirman yine ona bırakılır.
Nizamülmülk’ün vezir olduğu Alparslan ve Melikşah döneminde,
Selçuklu prenslerinin durumu pek parlak değildir.
Taht İçin Sürekli Savaşlar
Melikşah'ın ölümünden sonra Selçuklu Devleti, Terken Hatun
ve Nizamülmülk taraftarları (Nizamiyeler) arasındaki iktidar mücadelesiyle
sarsıldı.
Berkyaruk, Mahmut, Muhammed Tapar ve Suriye Selçuklu
kurucusu Tutuş arasındaki savaşlar imparatorluğu parçaladı.
Eyaletlere dağılmış askeri komutanlar, kukla Selçuklu
prenslerinin gölgesinde eyalet egemenlerine dönüşürler ve aralarında sürekli
iktidar savaşı yaparlar.
Nizamülmülk
Nizamülmülk, Selçuklu sülalesinin yanında adeta ikinci bir
sülale kurmuştur. Kendi özel köle ordusu (Nizamiye) ve yaygın medrese ağıyla
büyük bir güç kazanan vezir, "Benim hokkam ile onun tacı biribirine
bağlıdırlar. Ne zaman hokkayı kaldırırsa, tac da kalkar" diyerek Sultan
Melikşah’a meydan okuyabilecek seviyeye gelmiştir.
Nizamülmülk’ün çocukları da babalarının ölümünden sonra
devletin en kritik mevkilerini ve vezirlik makamlarını ellerinde tutmaya devam
etmişlerdir.
Nizamülmülk, başarılı bir yönetimin ilk koşulu olarak geniş
bir casusluk şebekesinin kurulmasını görür.
Alparslan, casusluğun güveni sarsıp devleti yıkacağını
savunarak bu sisteme karşı çıksa da Nizamülmülk, "Lakin muhbir kullanmak
evladır. Zira muhbir kullanmak ülke (yönetim) kurallarından biridir"
diyerek sistemi savunmuştur.
Selçuklularda istihbarat, "berid" (posta) ve
"işraf" (denetim) divanları aracılığıyla psikolojik bir savaş aracı
olarak kullanılmıştır.
Sivil Yönetimin Askeri Yönetime Üstünlüğü
Selçuklular kent asayişini "şahne" denilen askeri
garnizonlarla sağlamış, ancak sivil yönetimi İranlı katiplere (amid)
bırakmışlardır.
Kent yönetiminde en önemli kişi, yerel eşraf içinden seçilen
"reis"tir.
Reis, halkın çıkarlarını idareye karşı savunan bir
"çoban" olarak görülür.
Sultan Sancar’ın bir fermanında belirttiği üzere,
"Sizin her biriniz bir çobansınız ve her biriniz kendi sürünüz hakkında
hesap vereceksiniz" ilkesiyle halkın korunması amaçlanmıştır.
Ordunun temelini, aile bağlarından koparılmış
"gulam" (köle) askerler oluşturur.
Bu askerler sultana tam sadakatle bağlı bir askeri soyluluk
sınıfı meydana getirir. Nizamülmülk, "iyi bir kölenin yüz oğula yeğ
olduğunu" belirterek bu sistemin güvenilirliğini vurgular.
Ayrıca genç prenslerin eğitimi için "Atabeylik"
kurumu geliştirilmiştir.
İranlı katip sınıfı, devlet yönetiminin alt tabakalara veya
gayrimüslimlere açılmasından rahatsızlık duyarak bunu "kalite kaybı"
olarak görmüştür. Nizamülmülk, Türkmenlerin devlete küstürülmemesi için onların
da sarayda "saray köleleri gibi" eğitilip hizmete alınmasını
önermiştir.
Selçuklu'daki gulam sistemi, Batı feodalitesindeki
"hizmet soyluluğuna" (Dienstmänner) benzer.
Doğu'da askeri hizmetler kölelerin, sivil hizmetler ise
katip ve ulemanın tekelindedir. Komutanların kendilerine bağlı özel köle
orduları kurması, merkezi otorite zayıfladığında bağımsız beyliklerin ortaya
çıkmasına zemin hazırlamıştır.
«Para, Asker İle Gelir...»
Nizamülmülk, devletin bekası için kalabalık bir daimi
ordunun şart olduğunu savunur. Ona göre, "Akçe, asker ile gelir";
yani güçlü ordu yeni fetihler ve düzenli vergi geliri demektir.
Devletin nakit para sıkıntısı nedeniyle ordunun giderlerini
karşılamak üzere vergi toplama hakları kişilere devredilmiş ve "ikta"
sistemi yaygınlaştırılmıştır. İkta, arazinin mülkiyetini değil, vergisini
(gelir tahsisini) kapsar.
Maaş karşılığı verilen küçük iktaların yanı sıra, eyalet
büyüklüğünde geniş iktalar da görülür. Bu eyalet iktaları zamanla özerk hükümet
niteliği kazanmıştır.
Selçuklular döneminde ikta sistemi tüm ülkeye yayılmıştır.
Bu sistemde sipahiler iktalarını mülkleri gibi görmeye başlamışlardır.
Türkmen iktaı, yerleşik düzendeki askeri iktadan farklı
olarak aşiretlere otlak tahsis edilmesi biçimindedir.
Selçuklu iktası ile Batı "fief" sistemi arasında
benzerlikler olsa da, Doğu'da gelişmiş bir bürokrasi ve idari sistem vardır.
Nizamülmülk, ikta sahibinin köylüye (reaya) zulmetmesini yasaklamış ve
"mülk ve reayanın Sultan'ın olduğunu" hatırlatmıştır. Ancak
uygulamada ikta sahiplerinin baskısı nedeniyle köylülerin tarlalarını bırakıp
"avare" olmaları (kaçmaları) sık rastlanan bir durumdur.
Eyalet ikta sahipleri zamanla Batı'daki dük ve kontlar gibi
özerkleşmiş ve iktalarını babadan oğula devretmeye başlamışlardır.
Merkezi otorite o kadar zayıflamıştır ki, Sultan payına
düşenin tümü, ikta olarak verildi... Sultan'a has emlak kalmayınca, Sultan'ın
amilleri de kalmadı. Bu süreçte Zengi, İldeniz ve Harizmşahlar gibi güçlü
atabey sülaleleri ortaya çıkmıştır.
Tarihçiler arasında Selçuklu düzeninin feodal olup olmadığı
tartışmalıdır. Bazı tarihçiler (Werner, Köprülü) feodal evrimin tamamlandığı
kanısındayken, diğerleri (Cahen) bunun bir "feodal evrim" olduğunu
ancak tam bir hiyerarşinin oluşmadığını savunur.
İktaların daimi ve hukuken ya da fiilen ırsi oluşu...
sistemin zaman içinde «feodal» bir evrime uğradığını" gösterir.
Selçuklu düzeni, merkeziyetçi "Asya tipi" modelden
ziyade, Japonya'daki askeri valilerin (şogun) ve lordların yükselişine benzer
bir feodalleşme süreci göstermiştir. Her iki düzende de devlet mülkiyeti
dağılarak yerini lordların ve savaşçıların hakimiyetine bırakmıştır.
4 - Sancar Donemi Selçuklu İmparatorluğu
Melikşah'ın ölümünden sonra Berkyaruk, Mehmet Tapar ve
Sancar arasında bitmek bilmeyen taht kavgaları başladı.
Berkyaruk ile Tapar arasındaki mücadelede Bağdat'taki Halife
ve komutanlar sürekli taraf değiştirmiş, bu durum devleti istikrarsızlığa
sürüklemiştir.
Kardeşler arasındaki savaşlar sonucunda ülke defalarca
paylaşılmış, ancak bu uzlaşmalar nihayete ermemiştir.
Berkyaruk'un genç yaşta ölümüyle Mehmet Tapar imparatorluğun
tek sultanı olmuş, Sancar ise Horasan'da fiilen bağımsız bir güç olarak
kalmıştır.
Mehmet Tapar'ın son dönemlerinde yönetim, Hacip Ali ve köylü
kökenli vezir Dergüzini'nin eline geçmiştir. Sultan'ın hastalığını fırsat bilen
bu ikili, hazineyi yağmalamışlardır.
Tapar'ın ölümünden sonra 14 yaşındaki Mahmut sultan ilan
edilse de gerçek güç bu bürokratik yapıda kalmıştır.
Sancar ile Mahmud Arasındaki Savaş
Muhammed Tapar'ın ölümünün ardından Sancar ile yeğeni Mahmud
karşı karşıya gelir. 1119 yazında Save'de yapılan savaşı Sancar kazanır.
Mahmud amcasının huzurunda yeri öperek af diler. Sancar'ın
yanında kaldığı süreçte sultanlık sembollerini kullanması yasaklanır.
Sancar, Mahmud'a Irak Selçuklu Tahtı'nı geri verir ancak
Taberistan, Mazenderan ve Rey bölgelerini kendi doğrudan yönetimine katar.
Mahmud'a ait topraklarda Sancar bizzat kendi adına prensler (Tuğrul, Selçuk) ve
beyler (Dübeys) atayarak merkezi otoriteyi zayıflatır.
Sancar, yeğeni Prens Süleyman için Hemedan, Dinaver ve
Kirmanşah bölgesinde bir eyalet kurar.
Sancar yalnızca ikta dağıtmakla kalmaz; Mahmud'un
vezirlerini (Sümeyremi, Dergüzini) ve askeri komutanlarını (Hadım Bihruz)
kendisi belirleyerek devleti doğrudan denetim altında tutar.
Halife Müsterşid dinsel liderliğin ötesine geçerek kendisine
bağlı hassa kuvvetleri kurar ve kılıç sallayan bir ordu komutanı haline gelir.
Sultan Mahmud ile Halife arasında çıkan çatışmalarda
Selçuklu askerlerinin Halife sarayına saldırması üzerine Bağdad halkı ve
"Ayyar" denilen alt tabaka halkı galeyana gelerek Selçuklu
birliklerine saldırır. Savaşın sonunda Mahmud, Halife'nin Bağdad üzerindeki
fiili devlet otoritesini tanımak zorunda kalır.
Sancar 1130-1132 yıllarında Karahanlılar ve Türkistan
meseleleriyle uğraşırken Mahmud, Sancar'ın desteklediği elçilere kötü
davranarak "Sultan benim, Sancar kim oluyor?" diyerek bağımsızlık
iddiasında bulunur. Kardeşi Mes'ut ile uzlaşıp Halife'yi değiştirmek amacıyla
yeni bir Bağdad seferine hazırlanırken 1131 sonbaharında ölür.
Sancar'a Karşı Halife-Selçuklu Koalisyonu
Mahmut'un ölümüyle başlayan taht kavgalarında Halife ve bazı
Selçuklu prensleri Sancar'ın desteklediği Tuğrul'a karşı ittifak yapmışlardır.
Bu koalisyon, «Irak'ta bir 'Halife Devleti'nin kurulmasını» kabul edecek kadar
ileri gitmiştir. Ancak Sancar, askeri
müdahaleyle Hemedan'ı almış ve Tuğrul'u tahta oturtmuştur.
Köylü Vezirin Diktası
Sultan Sancar, Irak Selçuklu tahtına getirdiği Tuğrul’un
yanına köylü kökenli Dergüzini’yi vezir olarak atar. Sancar, okuma yazması
olmadığı için Dergüzini'ye altı mühürlü boş fermanlar vermiş, vezir de bu
fermanları kendi iktidarını pekiştirmek ve rakiplerini idam ettirmek için
kullanmıştır.
Dergüzini, savaş giderlerini karşılamak için halktan,
tüccardan ve soylulardan haksız müsadere ve ağır vergiler toplamış, devalüasyon
oyunlarıyla ceza gelirlerini iki katına çıkarmıştır. Sultan Tuğrul bu duruma
"Adımı lekeledin, fakirlerin kanını emdin" diyerek karşı çıksa da
hazine zorunluluğundan dolayı engel olamamıştır.
Tuğrul, rakipleri Mes'ut ve Davut'u yenip Azerbaycan'ı ele
geçirmiş, ancak daha sonra Mes'ut ve Halife ittifakına yenilerek Rey'e
kaçmıştır. Tuğrul, yenilginin sorumlusu olarak gördüğü ve kendisine adeta
tahakküm eden veziri Dergüzini’yi öldürtmüştür.
Sancar'ın Halife'ye Mektubu
Abbasi Halifesi Müsterşid, Selçuklu prensleri arasındaki
taht kavgalarından yararlanarak 30 bin kişilik bir ordu kurmuş ve bizzat
seferlere çıkan (Musul Kuşatması gibi) güçlü bir askeri lider konumuna
yükselmiştir.
Sancar, Halife'ye gönderdiği mektupta, cihan padişahlığının
Tanrı vergisi ve miras olduğunu, Halife'nin siyasi ve askeri işlere karışmayıp
sadece dinsel liderlikle yetinmesi gerektiğini belirtmiştir.
1135 / Halife Müsterşid; Porsuk oğlu, Barankuş Bazdar gibi
birçok Türk komutanı yanına alarak Sultan Mes'ut üzerine yürümüş, ancak savaşı
kaybederek tutsak düşmüştür.
Sultan Mes'ut, Halife'ye savaş tazminatı ödemeyi, bir daha
ordu toplamamayı ve sarayından dışarı çıkmamayı kabul ettirmiştir.
Tutsak bulunan Halife Müsterşid, Bâtınîler (İsmaililer)
tarafından öldürülmüştür. Ancak dönemin kaynakları bu suikastın arkasında
Sancar ve Mes'ut'un olduğunu değerlendirmektedir.
Sancar ve Mes'ut, ordusu olmayan, siyasetle uğraşmayan ve
tamamen dinsel sınırlarında kalan "itaatkar" bir halife
istemişlerdir.
Müsterşid'in yerine geçen oğlu Halife Raşit, babasının öcünü
almak için Zengi ve diğer Türk komutanlarla büyük bir koalisyon kurmuştur.
Ancak Mes'ut'un diplomatik hamleleriyle koalisyon dağılmış, Bağdad'a giren
Mes'ut fetva alarak Raşit'i halifelikten azletmiştir.
1136 yazında Sancar ve Mes meşveretiyle el-Muktefi yeni
halife ilan edilerek Abbasi Halifeliği yeniden Selçuklu kontrolü altına
alınmıştır.
Eski halife Raşit ise Musul, Fars ve Azerbaycan'daki bazı
muhalif Selçuklu prensleri (Davut vb.) ve emirlerle (Boz-aba) ittifak yaparak
mücadeleyi sürdürür. Ancak askerî hamlelerin başarısız olması üzerine Fars
bölgesine çekilir ve 1138 Temmuz'unda İsfahan'da öldürülür.
Komutanlar Cuntası
Sultan Mes'ut, emirlerin baskısından kurtulmak amacıyla
Şeriata aykırı vergileri kaldıran ve kamu düzenini sağlamaya çalışan veziri
Hâzin'i göreve getirir. Ancak emir Karasungur'un başını çektiği askerî grup
ültimatom vererek vezirin kellesini ister. Mes'ut boyun eğer ve vezirini
katlettirir.
Karasungur, kendi adamı olan İzzülmülk’ü vezir yaptırır.
İzzülmülk; yolsuzluklara göz yuman, 400 köy sahibi olan ve komutanların devlet
arazilerini (iktaları) kendi aralarında paylaşmasına aracılık eden bir
bürokrattır.
Sultan Mes'ut sembolik bir figür hâline gelir. Güç; Musul'da
Zengi, Fars'ta Boz-aba, Azerbaycan'da Karasungur, Rey'de Abbas gibi bölgesel
askerî liderlerin eline geçer.
Doğu'dan gelen Moğol kökenli Şamanist/Budist Karahitaylar,
Karahanlı topraklarını istila eder. Sultan Sancar, Karahanlılara yardım etmek
amacıyla çıktığı seferde 1141 yazında Katvan Savaşı'nda ağır bir yenilgiye
uğrar.
Sancar'ın yenilmesiyle Maveraünnehir Karahitayların vasalı
olur. Harizmşah Atsız baş kaldırır ve Sancar'ın başkenti Merv'i yağmalar.
Oğuzlar Horasan'da ayaklanır.
Karasungur'un ölümünün ardından Çavlı Candar, Boz-aba ve
Abbas gibi emirler Sultan Mes'ut'u tamamen vesayet altına alır. Mes'ut, sadık
adamı Has Bey vasıtasıyla suikastlar düzenleyerek (Abdurrahman ve Abbas'ı
öldürterek) ve savaş kazanarak (Boz-aba'yı yenip katlederek - 1147) tahtını
korumaya çalışır.
Mes'ut'a karşı ayaklanan Prens Muhammed Bağdat'ı
kuşattığında, Vezir İbn Hübeyre'nin teşvikiyle Halife Muktefi yeniden ordu
toplama izni alır. Selçuklu birlikleri Bağdat'tan püskürtülür ve İbn Hübeyre
döneminde Abbasi Halifeliği bağımsız askerî ve siyasi bir güç olarak tekrar
sahneye çıkar.
Sultan Mes'ut 1152'de ölünce, devletin gerçek hakimi olan
Türkmen kökenli Has Bey, eğlenceye düşkün Melikşah'ı tahta çıkarır. Bir süre
sonra onu tahttan indirip kardeşi Muhammed'i sultan yapar.
Sultan Muhammed, tahta çıkar çıkmaz Has Bey ve Zengi
Candar'ı bir tuzakla öldürtür. Bu durum, Azerbaycan'ın kudretli emiri İldeniz
ve Meraga sahibi Aksungur oğlu gibi vasal komutanların tepkisini çeker.
Komutanlar, "Sultanın ettiği yemini bozması sebebiyle feodal vasallık
yükümlülüklerinin kalktığını" ilan ederek Sultan Muhammed'e
başkaldırırlar.
Halife, Irak Devleti'ni Yeniden Kurar
Halife Muktefi, Selçuklu iç karışıklıklarından yararlanarak
Bağdat'ta tam hakimiyet kurmuş ve Selçukluları Irak'tan tamamen çıkarmıştır.
Muktefi döneminde «Bağdat'ın heybeti Selçukluların
gönüllerine yerleşmiş» ve bir daha hiçbir sultan Bağdat'a girememiştir.
Kıpçak kökenli köle komutan İldeniz, Arslanşah'ı sultan
yaparak Selçuklu Devleti'nin gerçek yöneticisi olur.
İldeniz ve oğlu Pehlivan'dan sonra merkezi otorite tamamen
dağılmış; son sultan Tuğrul, Türkmen beyleri ve Harizmşahlarla girdiği
mücadeleyi kaybetmiştir.
Halife Nasır, Selçuklu Devleti'ni tamamen ortadan kaldırmak
için Horasan'daki Harizmşah Hükümdarı Tekiş'i Tuğrul'un üzerine kışkırtır ve
Selçuklu topraklarını ona ikta eder.
1194 yılında yapılan savaşta Tuğrul'un ölümüyle «Büyük
Selçuklu Devleti son bulmuştur».
5 - Selçuklu Devleti İçinde Oğuzlar
Selçuklu Devleti'nin kurucu unsuru olan Oğuzlar, devletin
yıkılışında da kilit rol oynadı.
Selçukluların yükseliş döneminde Türkmenler geri planda
kalmış, ancak devlet zayıflayınca yeniden ağırlıklarını hissettirmişlerdir.
Selçuklular, göçebe Türkleri yerleşik uygar bölgelerden uzak
tutmaya çalışarak onları Bizans ve Gürcü sınırlarına "cihad" için
sürmüşlerdir.
Selçuklular, iç bölgelerdeki Türkmenleri denetim altına
alınması zor olan dağlık bölgelerde tutmaya çalıştılar.
Bu süreçte Lür, Şebankare ve Salgur gibi çeşitli oymaklar ve
beylikler ortaya çıktı.
Selçuklu Devleti'nin güçlü olduğu dönemlerde Türkmen
oymakları üzerine "şahne" adı verilen askeri komutanlar atanarak bu
topluluklar denetim altında tutulmuştur. Şahneler asayişi sağlamak, vergi
toplamak ve otlakları paylaştırmakla görevliydi. Bu topluluklar iç işlerinde
özerk kalsalar da, şahne aracılığıyla merkeze bağlı tutulmuşlardır.
Sultan Sancar'ın doğrudan saray mutfağına bağlı olan ve
vergi olarak koyun veren Belh çevresindeki Oğuzlar, vergi memurlarının
(muhassırların) sert tutumu ve rüşvet talepleri nedeniyle ayaklandılar.
1153 yılında yapılan savaşta Oğuzlar, bozkır savaş
tekniklerini kullanarak Büyük Sultan'ı bozguna uğratmış ve onu tutsak
almışlardır.
Oğuzların İkinci Horasan Fethi
Oğuzlar, Sancar'ı bir "bayrak" gibi kullanarak
Horasan'ı ele geçirmeye çalıştılar. Ancak yerleşik Horasan eşrafı ve
bürokrasisi, bu yıkıcı göçebe güce direndi.
Bu kargaşa döneminde camiler yakılmış ve halka işkenceler
yapılmıştır.
Harizmşahlar
Harizmşah Devleti, Selçuklu modeline göre kurulmuş olsa da
bozkır etkisinin (özellikle Kıpçak ve Oğuzların) daha ağır bastığı bir yapıdır.
Harizmşahlar, askeri güçlerini Kıpçak beylerine dayandırmış
ve onlarla akrabalıklar kurmuşlardır.
Sultan Tekiş döneminde bu askeri güçle son Selçuklu Sultanı
Tuğrul mağlup edilmiş ve devlet genişlemiştir.
Ancak Kıpçak askeri aristokrasisinin halk üzerindeki
baskısı, Harizmşah adını nefret simgesi haline getirmiştir.
Harizmşah Alaaddin Muhammed, Karahıtaylarla ittifak yaparak
veya onlara karşı savaşarak Maveraünnehir'deki hakimiyetini pekiştirmiştir.
Bu süreçte Karahanlı hanedanının son temsilcileri de ortadan
kaldırılmış ve Semerkant fiilen Harizm başkenti olmuştur.
Cengiz Han'dan Batıya Kaçan Türkler
Cengiz Han'ın yükselişiyle birlikte Naymanlar ve Merkitler
gibi topluluklar batıya göç etmiştir.
Bu süreçte Karahıtay hakimiyeti çökmüş, Uygur İdikut'u ve
bazı Karluk beyleri Cengiz Han'ın vasali olmuştur.
Otrar'da 450 İslam tüccarının öldürülmesi, Cengiz Han ile
Harizmşah arasında savaşı kaçınılmaz kılmıştır.
1219'da başlayan istila karşısında Harizmşah Alaaddin
Muhammed direnmeden kaçmış, disiplinli Moğol ordusu ise Buhara ve Semerkant
gibi şehirleri kısa sürede ele geçirmiştir.
Moğol ilerleyişi, Türkmenlerin Horasan'dan Anadolu içlerine
kaçmasına neden olmuştur.
Merv gibi bölgelerde Türkmenler Moğollara karşı dirense de
ağır yenilgiler almışlardır.
Avrupa'da Olumlu İslam Ülkesinde Olumsuz Gelişmeler
12. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa'da Roma Hukuku yeniden
canlanmış, feodalizmin "koşullu/bağımlı" mülkiyet yapısı giderek özel
mülkiyete dönüşmüştür. Güçlenen merkezi krallıklar, hem soyluların toprak
mülkiyetinin hem de yükselen burjuvazinin servetinin bekçisi ve koruyucusu
konumuna gelmiştir. Bu durum uzun vadede sermaye birikimini teşvik etmiştir.
İslam dünyasında ise 10. yüzyıldan sonra gelişme olumsuz bir
seyir izlemiş; sürekli yağma, yıkım ve mülklere el koyma (müsadere)
uygulamaları can ve mal güvenliğini zayıflatmış, bu da sermaye birikimi
ortamının doğmasını engellemiştir.
Fransa'da 1198 ve 1306 yıllarında Yahudilerin servetlerine
el konulmuş, "tefeci" denilerek Lombard bankerlerinin malları
yağmalanmıştır.
14. yüzyılın başında Fransa Kralı, kendisine hazinedarlık
yapan son derece zengin Tapınak Şövalyeleri'ni zındıklıkla suçlamış;
liderlerini işkenceyle öldürterek zenginliklerine ve servetlerine el koymuştur.
Diğer Avrupa kralları da bu örneği izlemiştir.
Fransa'da La Brasse, Marigny, Gerard de la Guette, Remi,
Montaigu, Fouquet gibi zenginleşen devlet adamları ve bakanlar, servetlerine el
konulmak üzere işkenceyle öldürülmüştür.
Fransa Kralı 1560'ta yayımladığı bir fermanla sarayın
borçlarını ödemeyeceğini ilan etmiş; alacaklarını istemeye gelenlerin 24 saat
içinde sarayı terk etmezlerse asılacağını duyurmuştur.
6 - Dinsel Kavgalar: Sünni-Şii Çatışmasının Kökeni
Büyük Selçuklular, göçebe sorununun yanı sıra dinsel planda
"terör eylemleri ve «kurtarılmış bölgeler» biçiminde ortaya çıkan şiddetli
bir muhalefetle" karşılaşmıştır.
Devlet büyüklerinden de bazen destek gören bu dinsel
terörizm, imparatorluk dönemi boyunca çözümsüz kalmıştır.
İhtilalci Şii İdeoloji
Selçuklular Sünni İslam'ın savunuculuğunu üstlenmiş ve
Tuğrul Bey, Bağdat Halifesi'ni hem "aşırı şii «Yedi İmamcı» Halife'nin
tehdidinden" hem de "ılımlı şii Bübeyhoğulları'nın da
boyunduruğundan" kurtarmıştır.
Ancak asıl büyük tehdit, zengin bir devlet yapısına ve
doktrinine sahip olan Mısır'daki İsmaili Halifeliği'nden gelmiştir.
Mısır, ticaret yollarının kaymasıyla zenginleşmiş;
"İsmaili hizmetine giren" filozof Nasır-ı Hüsrev gibi isimler
aracılığıyla Horasan'da etkili bir propaganda yürütmüştür.
İsmaililer, Yunan felsefesiyle bütünleşmiş
"Batınilik" adlı sistemli bir devlet doktrinine sahiplerdir.
Bu akım, "Kur'an'ın görünen anlamı dışında batını, yani
bir iç anlamı bulunduğuna" inanmaktadır.
Bağdat Halifeliği bir devlet doktrininden yoksun olduğu için
bu saldırı karşısında zayıf kalmış; ancak "Selçukluların sünni İslam’ın
şampiyonu olarak ortaya çıkması sayesinde, İsmaili yengisi önlenebilmiştir.
Selçuklular Hanefi mezhebindendir ancak başlangıçta
"sünni mezhepler arasındaki çatışmaların dışında" kalamamışlardır.
Nişapur'da Eş'ari kelamını benimseyen Şafiilerle çatışmalar
yaşanmış, ünlü bilgin Kuşeyri hapsedilmiştir.
Bu çatışmalar, Şafii olan Vezir Nizamülmülk'ün döneminde
uzlaşmayla sonuçlanmıştır.
Nizamülmülk, İsmaili propagandasına karşı "sünni
inançların yayılmasını sağlamak ve devlet hizmeti için sünni kadrolar
yetiştirmek" amacıyla Nizamiye medreselerini kurmuştur.
Bu kurumlar, yüksek maaşlı öğretim üyelerine sahip
"devlet kurumları" haline gelmiş; böylece İsmaili saldırısına karşı
yalnız kılıç ile değil, kalemle de karşı çıkılmıştır.
Devlet, Sünni mezheplere karşı genelde yansız kalsa da halk
kitleleri üzerinde etkili olan Hanbeliler ve Kerramiler gibi bağnaz gruplar sık
sık karışıklık çıkarmıştır. Örneğin Kerramiler, "Aristo’nun küfriyatını,
İbn Sina ve Farabi'nin hezeyanlarını" reddederek Şafii bilgin Fahreddin
Razi'ye saldırmışlardır.
İslam Mistisizmi: Sufiler ve Tasavvuf
Sufiler, egemen sınıfların zenginleştiği bir dönemde
"sade yaşamayı, kalp temizliğine sahip olmayı, kendini Tanrı'ya
adamayı" öğütleyerek ortaya çıkmışlardır.
Gazali, "tasavvufu meşrulaştırmayı, medrese ile tekkeyi
uzlaştırmayı" başarmıştır.
Şiilik ve Türkler
Türklerin İslamiyet'i kabulü, genellikle "Şii Alevilik
ve tasavvuf kanallarından" olmuştur. Göçebe Türkmen kitlelerinin İslamlığı
yapay kalmış; "İslami cila altında eski Türk dininin inançlarını"
yaşatmaya devam etmişlerdir.
"Pir-i Türkistan" denilen Ahmet Yesevi,
propagandasını bozkır Türkleri arasında yoğunlaştırmış ve öğretisi Türk kabile
gelenekleri ile şamanizm kalıntılarına karışmak zorunda kalmıştır.
Yesevilikte "sığır kurban etme, kuş olup uçma"
gibi şamanist öğeler gizlenememiştir.
Dinsel Terörizm: Hasan Sabbah Hareketi
Hasan Sabbah, "«kurtarılmış bölge» ve «vur-kaç»
kavramlarının geliştiricisi bir ihtilalci ve terörist" olarak ortaya
çıkmıştır.
İsmaili davasını benimseyen Sabbah, 1090 yılında sarp Alamut
kalesini ele geçirerek burayı hareketin merkezi yapmıştır.
Sultan Melikşah'ın ultimatomuna rağmen Hasan Sabbah geri
adım atmamış, 1092'de bir gece baskınıyla Selçuklu ordusunu bozguna
uğratmıştır.
Fedailer, Melikşah'ın ölümünden hemen önce baş düşmanları
Nizamülmülk'ü "derviş kılığına girip hançerleyerek" öldürmüşlerdir.
Hasan Sabbah, rakiplerinin iddia ettiğinin aksine Alamut'ta
"çilekeş bir keşiş yaşamı" sürmüştür. 35 yıl kaleden ayrılmayan
Sabbah, vaktini ibadet, kitap okuma ve yazma ile geçirmiş; disiplini sağlamak
adına "şarap içmekle suçlanan oğlunun öldürülmesi buyruğunu" dahi
vermiştir.
Kıyamet Festivali
Hasan Sabbah’ın ardıllarından Hasan II (1164), kendisini
beklenen "İmam" veya onun vekili ilan ederek Ramazan ayının 17.
gününde açık havada bir "kıyamet festivali" düzenledi.
Bu olayla birlikte şeriat yükümlülüklerinin (namaz, oruç
vb.) kalktığı duyuruldu. Oruç bozuldu, şarap ve müzik eşliğinde kutlamalar
yapıldı.
Fedailerin Toplumsal Kökeni
Hareketin dayanak noktaları (Alamut, Kühistan gibi dağlık
bölgeler), kent yaşamının ve merkezi otoritenin az geliştiği yerlerdi.
Isfahan gibi kentlerde soyunu korumaya çalışan eski
soylulara (dihkanlar) karşı; halk tabakasında "malda ve kadında
ortaklığı" savunan Mazdek/Hürremi geleneklerinin bulunması Bâtıni
propagandaya uygun bir zemin hazırlamıştır.
Sultan Tapar döneminde Isfahan çevresindeki Bâtıni
kalelerine (Şahdiz vb.) operasyonlar yapıldı.
Isfahan reisi Hatibi gibi figürler, Sultan'ın Bâtıni sızması
korkusundan yararlanarak rakiplerini "Bâtıni/dinsiz" ilan ettirip
öldürtmüş ve mallarına el koydurmuştur.
Sultan Tapar'ın komutanı Anuş-tegin Şirgir, Alamut'u uzun
yıllar abluka ve açlıkla pes ettirme noktasına getirse de Sultan'ın ölümü
üzerine ordunun izinsiz dağılması sonucu kale ele geçirilemedi.
Hasan Sabbah, Sancar’ın yatağının başucuna saplattığı bir
hançer ve "İstesem göğsüne saplardım" mesajıyla Sultan'ı uzlaşmaya
zorlamıştır. Sancar, İsmaililere muhtariyet ve vergi ödeneği tanımıştır.
Sancar, Irak Selçukluları ve hatta Abbasi Halifesi Nasır
gibi liderler, siyasi rakiplerini, valileri veya halifeleri (Mustarşid, Raşit)
ortadan kaldırmak için Haşhaşi fedailerini birer "kiralık
katil/suikastçı" gibi kullandılar.
Haşhaşilerin Sonu
1210'da Alamut lideri Celaleddin, "İslam'a dönüş"
ilan ederek şeriatı tekrar getirdi, kütüphanelerdeki Bâtıni kitapları yaktırdı
ve kendisini Sünni dünyasına kabul ettirdi.
Celaleddin’in ölümünden sonra eski inançlara dönüldü.
1256-1258 yıllarında Hülagü Han liderliğindeki Moğollar, Bağdat seferi
öncesinde güvenliği sağlamak amacıyla Alamut dahil tüm Haşhaşi kalelerini
yıktı, kütüphaneleri yaktı ve Bâtıni sülalesini ile müritlerini kitleler
halinde yok ederek harekete son verdi.
7 - Doğu-Batı İlişkilerinde Dönüm Noktası: Haçlı Seferleri
Avrupa'da Nüfus Patlaması ve Tarımsal Gelişme
X. ve XIII. yüzyıllar arasında Batı Avrupa, tarım
tekniklerindeki iyileşme (demir sapan, at kullanımı vb.) ve ekili alanların
genişlemesiyle büyük bir nüfus artışı yaşamıştır. Bu ekonomik ve demografik
genişleme, Haçlı Seferleri'nin temelini oluşturmuştur.
Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra sönen kentler,
tarımdaki gelişmeyle yeniden canlanmış ve deniz ticareti artmıştır.
Özellikle Venedik, Bizans ile yaptığı ticaret sayesinde
zenginleşerek özerk bir cumhuriyete dönüşmüştür.
Cenova ve Piza gibi İtalyan kentleri, Müslüman korsan
emirliklerine karşı mücadele ederek Akdeniz'deki ticaret yollarını denetim
altına aldılar.
Normanların İtalyan desteğiyle Sicilya'yı Müslümanlardan
alması bu süreçte kritik bir rol oynamıştır.
İlk Kapitülasyonlar
Bizans İmparatorluğu, Norman istilasına karşı Venedik
donanmasına muhtaç kalmış ve karşılığında Venedik'e geniş ticari imtiyazlar
(kapitülasyonlar) tanımıştır.
Bu ayrıcalıklar, Venedik tüccarlarının vergisiz ve
denetimsiz ticaret yapmasına olanak sağlamıştır.
Haçlı'nın İtalyan Banker ve Armatörleri
İtalyan kent devletleri, Haçlı Seferleri'nin finansmanını ve
lojistiğini üstlenmiş, bunun karşılığında fethedilen yerlerde mülkler ve ticari
haklar elde etmişlerdir.
İtalyan desteği olmadan Haçlıların bölgede tutunması
imkansız görülmektedir.
Haçlı Seferlerinde Dinsel Amaç Bir Ciladır
İtalyan kent devletleri (özellikle Venedik) Haçlı
Seferleri'nden aslan payını almıştır. Karl Marx’ın deyimiyle "Haçlı
çılgınlığını ticari bir alışverişe dönüştürmüşlerdir."
4. Haçlı Seferi'nde Venedik, Katolik bir hükümdara ait olan
Zara limanını Haçlılara yağmalatmış; ardından ordu Mısır veya Filistin yerine
İstanbul’a (Bizans) yönlendirilmiştir.
1024 yılında Haçlılar Kudüs yerine Hristiyan Bizans’ı işgal
edip İstanbul'u yağmalamış ve Latin İmparatorluğu'nu kurmuşlardır. Venedik bu
sayede Bizans ekonomisini tekeline almıştır.
Papalığın İtalya'daki Haçlı Seferi
Papalar (özellikle VII. Gregoire ve III. Innocent), kralları
kendilerine bağlamak, Doğu (Grek) Kilisesi'ni Roma'ya biat ettirmek ve
Hristiyan dünyasının tek siyasi/ruhani lideri olmak için Haçlı Seferleri'ni bir
koz olarak kullanmışlardır.
III. Innocent, Haçlıların Hristiyan İstanbul’u yağmalamasını
kınasa da, Doğu Kilisesi’ni kontrol altına alma hedefi doğrultusunda Latin
İmparatorluğu’nu desteklemekten geri durmamıştır.
Papalık, kutsal topraklardan ziyade kendi yanı başındaki
İtalya birliğini engellemek için Alman İmparatoru II. Frederik’e karşı
İtalya'da yıllarca "Haçlı savaşı" yürütmüştür.
İşsiz ve Parasız Şövalye Bolluğu
11. yüzyıl Avrupası; topraksız, işsiz ve yağmacı
şövalyelerle doludur. M. Bloch'a göre savaş onlar için bir "soylu
sanayii" ve gelir kapısıdır.
Avrupa içindeki soygun ve terörü engellemek isteyen Kilise,
bu yıkıcı enerjiyi Doğu'ya yönlendirmiş; "kutsal savaş" kavramıyla
şövalyeliğe dinsel bir kılıf giydirmiştir. Haçlı Seferleri Avrupa'ya nefes
aldırmıştır.
Birinci Haçlı Seferi
İlk yola çıkan Haçlı grupları (Keşiş Pierre ve
"Meteliksiz" Walter önderliğindeki halk kitleleri) Hristiyan Macar ve
Bulgar topraklarını yağmalayarak ilerlemiş; Selçuklular tarafından yok
edilmişlerdir.
İznik'in düşmesi ve Türklerin Anadolu yaylasına çekilmek
zorunda kalmasıyla, Çaka Bey gibi liderlerin başlattığı ilk Türk denizcilik
girişimleri 200 yıl kadar sekteye uğramıştır.
Haçlılar, Anadolu Türkmenlerinin hafızasında büyük bir iz
bırakmamış; halk hikayelerinde veya Danişmendname’de belirgin bir yer
tutmamıştır.
Abbasi Halifesi ve Büyük Selçuklu Sultanları (Sancar, Tapar
vb.) Suriye'deki Haçlı varlığına karşı uzun süre ciddi ve organize bir mücadele
vermemişlerdir.
Sultan Sancar, Halife'yi Kudüs'ün işgaline ve Haçlı/Gürcü
yayılmasına karşı duyarsız kalmakla suçlamıştır.
Haçlılara karşı direniş; Musul valileri, Artuklular ve
bölgesel emirlere kalmış; bu emirlikler de dinsel bir birlikten ziyade kendi
feodal çıkarları doğrultusunda hareket etmiş, hatta zaman zaman Müslüman
rakiplerine karşı Haçlılarla ittifak kurmuşlardır.
Haçlılar Urfa ve Antakya'ya Kolayca Yerleşir
Haçlı liderleri arasındaki iç rekabete rağmen, bölgedeki
Müslüman emirliklerin dağınıklığı sayesinde Urfa ve Antakya ele geçirilerek
buralarda kontluklar kurulmuştur.
Kilikya Ermeni Prensliği Kurulur
Ermeni soyluları, Haçlılara yardım ederek Çukurova
bölgesinde (Kilikya) kendi prensliklerini kurmuşlardır. Haçlılar, hizmetleri
karşılığında Ermeni liderlerine unvanlar vermişlerdir.
Cenevizliler, Pizalılar ve Venedikliler Haçlılara denizden
erzak, asker ve kuşatma malzemesi taşımış; bunun karşılığında ele geçirilen
kentlerde (Süveydiye, Kayseriye, Arsuk, Akka, Yafa vb.) muazzam ticari
ayrıcalıklar, mülkler, pazar yerleri ve vergi muafiyetleri kazanmışlardır.
Kudüs Krallığı Kurulur
15 Temmuz 1099’da ele geçirilen Kudüs’te büyük bir Müslüman
katliamı yapılmıştır. Godefroi de Bouillon lider seçilerek Kudüs Krallığı
kurulmuştur.
Süryani ve Ermeni kronikleri (örneğin Urfalı Mateos),
Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ve Danişmend Gazi’yi adil, merhametli
ve imar edici liderler olarak överken; Haçlıların yerli Hristiyan halkı
yağmaladığını ve zulmettiğini kaydeder.
Mısır Fâtımî Devleti, Haçlıların gelişini Selçuklulara karşı
bir fırsat olarak görmüş, Haçlıları sevinçle karşılayarak Artuklu Sökmen’in
elindeki Kudüs’ü (1098) geri almış ve Haçlılara ittifak teklif etmiştir.
Selçuklu şehzadeleri ve emirleri Haçlı tehdidine karşı ortak
bir strateji geliştirmek yerine kendi aralarında hakimiyet mücadelelerine
girişmişlerdir.
Haçlı Destekli Selçuk Savaşları
Müslüman liderler arasındaki feodal çekişmeler, bazen
Haçlıların da dahil olduğu karmaşık savaşlara ve ittifaklara yol açmıştır.
Bağdat Halkı, Halife ve Sultanı Haçlı İle Savaşa Zorlar...
Suriye'den gelen heyetlerin ve halkın baskısı, Bağdat'ta
yönetimin Haçlılara karşı harekete geçmesi için gösteriler yapılmasına neden
olmuştur.
İslam-Haçlı İttifakı
Bazı yerel Müslüman emirler, Selçuklu Sultanının
üzerlerindeki baskısını kırmak için Haçlılarla askeri ittifaklara girmişlerdir.
Büyük Selçukluların ilgisinin azalmasıyla mücadele yerel
emirlere kalmış, ancak İmadeddin Zengi ve oğlu Nureddin ile Haçlılara karşı
daha kararlı ve örgütlü bir savaş başlatılmıştır.
Haçlı-Bizans Çatışması
Bizans İmparatorluğu, Haçlıların fethettiği toprakları
(özellikle Antakya ve Kilikya) kendi mülkü saymış, bu durum Haçlılar ile Bizans
arasında sürekli çatışmalara ve diplomatik pazarlıklara yol açmıştır.
Friedrich Engels ve Marc Bloch gibi düşünürlerin de
belirttiği üzere, Batı feodalizmi kendi anavatanından ziyade, dışarıdan
getirildiği bu topraklarda (özellikle Kudüs Krallığı'nın Assises de Jerusalem
yasalarında) en saf, teorik ve sistematik ifadesini bulmuştur.
Gerek Bizans'ta gerekse İslam coğrafyasında halk
(köylüler/serfler) zaten toprağa bağımlı ve vergi/angarya altındaydı.
Haçlıların gelişiyle altyapıda (köylünün durumunda) bir şey değişmemiş, sadece
tepedeki efendiler (imparator veya sultanın yerini alan Latin senyörler ve
baronlar) değişmiştir.
Bizans'ın pronoia (askeri dirlik) sistemi ve parek (toprağa
bağlı köylü) sınıfı, 1204 Latin İşgali'nden sonra kolayca Batı feodalizmine
entegre edilmiştir. Latinlerle işbirliği yapan Rum soyluları hiyerarşiye dahil
edilmiş, köylüler ise "Rum vilains" (serf) olarak tanımlanmıştır.
Bölgedeki Ermeni liderler Batı tarzı feodaliteye hızla ayak
uydurmuş; "baron" unvanını benimsemiş, Batı tipi şatolar ve
hiyerarşik baronluklar kurarak Haçlı devletlerinin tam bir kopyası haline
gelmişlerdir (Kral Leon II dönemi).
Yerel mülk sahipleri çoğunlukla kılıçtan geçirilerek
arazileri doğrudan Latin soylularına paylaştırılmıştır.
Fief (Mülk ve Ganimet) Kavgaları
Haçlılar arasında toprak ve gelir paylaşımı (fief) nedeniyle
sürekli çekişmeler yaşanmış, bu durum bazen ortak düşmana karşı askeri
harekatların başarısız olmasına bile yol açmıştır.
Açgözlülük, Haçlıların askeri stratejilerini doğrudan
baltalamıştır.
Kudüs Krallığı
Batı'daki gibi babadan oğula (ırsilik) ve büyük oğula geçiş
ilkeleri Kudüs, Antakya, Urfa ve Trablus'ta da yerleşmiştir. Ancak
"vasalın vasalı" ilişkileri İngiltere'dekine kıyasla oldukça
gevşektir. Kral, Antakya veya Trablus gibi kontlukların vasalleri üzerinde
doğrudan yetki kurmakta büyük güçlük çekmiştir.
Kral ve prensler, önemli kararlarda baronlar ve rahiplerden
oluşan konseye danışmak zorundaydı. Bu konsey, kralları sınırlandırdığı kadar;
Bizans İmparatoru Ioannes'in Antakya'yı teslim istemesi veya Kudüs'e girmek
istemesi örneklerinde olduğu gibi, diplomasiyi geciktirme/oyalama taktiği
olarak kralın lehine de kullanılmıştır.
Batı Kralları Vergi Almayı Doğu'da Öğrenirler
Normalde feodal bey sadece kendi fief geliriyle
geçinmek zorundayken, Zengi, Nureddin ve Selahaddin karşısındaki askeri
baskılar genel vergi toplanmasını zorunlu kılmıştır.
1183'te taşınır ve taşınmaz servetten, kiralardan ve
evlerden (hane başı) alınan olağanüstü vergiler, İngiltere Kralı II. Henry ve
Fransa Kralı II. Philippe gibi Batılı hükümdarlara ilham vererek Batı'da genel
vergi toplama modelini başlatmıştır.
Haçlılar, mülk sahiplerini kovsalar da toprağı işleyen İslam
köylüsünü (fellah) yerinde tutmuş ve onları serf statüsüne geçirmişlerdir.
Köylülerin yerleştiği mezraa ve çiftlik kulübelerine Casalia
adı verilmiştir.
Sürekli savaşlar nedeniyle tarımsal işgücü az olduğundan,
köylülerin kaçmasını önlemek için zaman zaman yükümlülükler hafifletilmiştir.
Ekonomik darlık yaşayan Kudüs Kralları, antlaşmaları
çiğnemekten çekinmemiştir. 1157'de Kral Baudouin III, otlak kiralayıp Baniyas
yakınlarında konaklayan savunmasız Türkmenlere ansızın saldırarak mallarını
yağmalamış ve hepsini tutsak etmiştir.
İtalyan tüccar devletleri le geçirdikleri şehirlerde vergi
muafiyeti ve adli imtiyazlarla donatılmış özerk mahalleler kurarak bir
sömürgeci düzen inşa etmişlerdir.
Akdeniz'de İtalyan Sömürgeciliği
İtalyan kent devletlerinin ticaret tekellerini Akdeniz
geneline yaymaları ve Doğu-Batı ticaretindeki üstünlüğün el değiştirmesi
sonucunu doğurmuştur.
Bu süreçte Doğu ham madde ihraç eden, Batı ise mamul madde
satan bir konuma gerilemiş, roller değişmiştir.
Anadolu Selçuklu - Haçlı İttifakı
Konya Sultanı II. Kılıç Arslan, Zengi oğlu Nureddin’e karşı
bir cephe oluşturmak için Haçlılarla ittifak girişimlerinde bulundu. Bu
girişim, Bizans İmparatoru Manuel’in Nureddin’e karşı Haçlıları kendi
himayesine alması nedeniyle yarıda kalmıştır.
Nureddin’in fetihleri ve Danişmendoğulları’nın baskıları
karşısında II. Kılıç Arslan, Bizans ile barış arayışına girmiş ve 1162 yılında
bizzat İstanbul’a giderek İmparator Manuel ile bir ittifak yapmıştır.
İmparator Manuel, antlaşma gereğince eskiden Bizans’a ait
olup Selçuklularca fethettikleri toprakların geri verilmesini isteyince
ilişkiler kopmuştur. Bunun sonucunda 1176 Miryokefalon Savaşı gerçekleşmiş;
Bizans ağır bir yenilgiye uğramış ve Türklerin Anadolu’ya kesin olarak
yerleştiği tescillenmiştir.
Mısır-Suriye Birleşmesi
1160'larda Mısır'daki iç karışıklıklar ve Fatımi veziri
Şavar'ın yardım talepleri üzerine Nureddin, komutanı Şirkuh ve yeğeni
Selahaddin Eyyubi'yi Mısır'a gönderdi. Şirkuh'un ölümünün ardından vezir olan
Selahaddin Eyyubi, Fatımi Halifeliği'ni sonlandırıp Mısır'ı kontrolü altına
aldı. Nureddin'in 1174'teki ölümünden sonra Şam ve Suriye'yi de ele geçirerek
Mısır ve Suriye'yi kendi idaresi altında birleştirdi.
Suriye ve Mısır'ın tek bir güçlü müslüman liderin (önce
Nureddin, ardından Selahaddin) elinde birleşmesi, Haçlı Devleti'ni güneyden ve
kuzeyden çembere alarak Haçlı Devleti’nin sonunu hazırlamıştır.
Selahaddin Eyyubi ile II. Kılıç Arslan Arasındaki Çatışmalar
Selahaddin Eyyubi'nin Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Kuzey
Irak yönünde genişleme politikası izlemesi; Selçukluların eski toprakları olan
Maraş, Ra'ban, Ayntab ve Artukoğulları bölgeleri üzerindeki hakimiyet
mücadeleleri, tarafları karşı karşıya getirdi.
1179'da Kılıç Arslan Ra'ban kalesini isteyince çıkan savaşta
Selahaddin’in ordusu Selçukluları yendi.
Selahaddin Eyyubi ilerleyen yıllarda Diyarbakır, Silvan ve
Halep’i alarak bölgedeki gücünü pekiştirdi. Bu dönemde Selçuklu Devleti'nin
Kılıç Arslan tarafından 11 oğlu arasında paylaştırılması ve iç karışıklıklar,
Selçukluların Selahaddin’e karşı güçlü bir karşılık vermesini engelledi.
Kızıldeniz Ticareti
Kızıldeniz ticareti Eyyubi Devleti'nin ekonomik can
damarıydı. 11. yüzyılda ortaya çıkan Karimi tüccarları, Doğu-Batı ticaretini
yürüten, Uzak Doğu (Çin, Hindistan, Seylan, Afrika) ile Mısır arasında komandit
ve aile şirketleri kurarak devasa ticaret ağları yöneten büyük Müslüman
tüccarlar topluluğuydu.
Selahaddin, Kızıldeniz'de Karimi tüccarlarına ticaret tekelı
tanıyan ve onları koruyan bilinçli bir politika izledi.
Latin tüccarların İskenderiye'den öteye geçmelerine
kesinlikle izin vermedi ve Kızıldeniz'i Batılılara kapalı tuttu.
Haçlıların Kızıldeniz'deki kervanlara el koyması ve bu
ticaret yolunu tehdit etmesi, Selahaddin için bardağı taşıran son damla oldu.
Selahaddin, Kızıldeniz ve Ümmetin ticaret yollarını korumayı kutsal bir görev
sayarak 1187 yılında Haçlılara karşı tüm gücüyle kesin sonuçlu savaşa (Hıttin
Seferi) girişti.
Kudüs'ün Düşüşü ve Üçüncü Haçlı Seferi
1187'de Hattin Savaşı sonrası Kudüs Selahaddin
tarafından geri alınır.
Buna tepki olarak Avrupa'da Üçüncü Haçlı Seferi düzenlenir.
Arslan Yürekli Richard'ın çabalarına rağmen Kudüs geri
alınamamış, sadece kıyı şeridinde sınırlı bir barış sağlanmıştır.
Alman İmparatoru II. Frederik'in savaşmak yerine
diplomasiyle Kudüs'ü (bir süreliğine) geri alması Papa tarafından aforoz
edilmesine neden olmuştur.
Batılılar Moğol istilasını İslam’ı yok etmek için bir fırsat
olarak gördü.
Papalık, Moğolları Hristiyanlığa kazanmak için Karakurum'a
misyonerler yolladı.
Hülagü Han'ın Bağdat'ı yıkması (1258) ve Suriye'ye yönelmesi
sırasında Ermeni ve Antakya güçleri Moğollarla birlikte hareket eder.
Moğolları durduran güç Eyyubilerin köle askerlerinden doğan
Memluk Devletidir.
Memlüklerde devlet, toplumun üstüne oturtulan ve toplumdan
özenle ayrı tutulan askeri kastın tekelindedir.
Baybars, Avrupa'dan gelen
Haçlı'ya ve Asya'dan gelen Mogol'a karşı, islamın tek koruyucusu ve «cihad»
fikrinin şampiyonu olur.
Baybars'ın Anadolu Seferi
Baybars 1277'de Anadolu'ya gelerek Kayseri'yi ele geçirir ve
Selçuklu tahtına oturur.
Ancak lojistik sıkıntılar ve Selçuklu emirlerinin kararsız
tutumu nedeniyle geri çekilir. Anadolu'da cezalandırılması gereken kafirlere
cezası verilmiş, ortada çobansız sürüler gibi dolaşan halktan (reaya) başka
kimse kalmamıştı.
Moğolların Memlukler karşısındaki yenilgileri (1281) ve
Batı'nın askeri destek vermemesi sonucu, Memluk sultanlarının (Kalavun ve
Eşref) Trablus ve Akka gibi son Haçlı kalelerini tek tek ele geçirmesiyle bölgedeki
Latin varlığı sona erer.
Olcaytu'nun Militan Şiiliği
Olcaytu, bağnaz ve militan bir Şiilik politikası izler:
Barak Baba gibi dinsel ortodoksi dışındaki Türkmen dervişlerini sarayında
barındırır. Yalnız Şiileri kadı yapmak ister.
Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın adlarının anılması yasaklanır.
Olcaytu'nun paralarında dört halifenin yerine, 'On İki İmam'ın adı yazılır.
Moğolları Hristiyanlaştırma çabaları İlhanlıların
yıkılışıyla çökmüştür.
Moğol istilasının sonucu, İslam'ın yok olması ve Ön Asya'nın
Hristiyanlaşması değil, Anadolu, Türkistan, Altın Ordu, Azerbaycan gibi
bölgelerin Türkleşmesi ve Moğolların Müslüman Türkler içinde erimesi olur!
Moğollar eliyle Asya'yı Hristiyan yapma biçimindeki Haçlı
rüyası gerçekleşmez ama, Batılı tüccarların Doğu pazarlarını ele geçirme
çabaları gerçekleşir. Haçlı seferleriyle Akdeniz Batı gölü olur, Karadeniz
ticareti Batı tekeline geçer.
Trabzon ve Ayas limanları Asya'nın Batı'ya açılan kapıları
olmuş, Sivas ve Tebriz gibi merkezlerde Batılı tüccar kolonileri ve
konsolosluklar kurulmuştur.
Kapitülasyonların temelleri, Haçlı seferleriyle atılır.
Osmanlı Devleti de bu geleneği sürdürmüştür: Orhan Gazi,
daha 1352'de Cenevizlilere ilk kapitülasyonları verir. Fatih, Venedik balyozuna
izin vermiş; Yavuz ve Kanuni dönemlerinde Fransa ve İngiltere'ye geniş ticari
ayrıcalıklar tanınmıştır.
Latinler, Doğunun yalnız hammaddelerini almakla kalmazlar.
Doğu bilim, teknik ve fikirlerine açılırlar... Haçlı seferleri, rönesansın
başlangıcı olur. Doğu ise, ekonomik alanda olduğu gibi, bilim ve kültürde de
içine kapanır.
Haçlılar, Moğol aracılığıyla İslam Dünyası'nı
Hristiyanlaştırmayı başaramazlar ama, ekonomik ve kültürel üstünlüğün Doğudan
Batıya geçişini sağlarlar.
8 - Orta Asya'nın İslamlaşması ve Türkleşmesi
Moğolların Türkleşmesi
Türk ve Moğol topluluklarının benzer yaşam biçimleri bu iki
grubun kaynaşmasını kolaylaştırmıştır. Batı’ya gelen az sayıdaki Moğol savaşçı
kitlesi, çoğunluktaki Türkler arasında erimiştir.
Toprak, Tatarların huy ve soylarına galip geldi, onlar tamamıyla
Kıpçaklaştılar.
Timur'un Çağatay Türkleri
Çağatay Hanlığı (Doğu/Batı Türkistan, Yedi-Su, İli);
Tarmaşirin Han (1326-1334) döneminde İslamiyet'i kabul etti. Böylece İlhanlı ve
Altın Ordu'dan sonra bu Moğol devleti de Müslüman oldu.
İslamlaşma iç savaşa yol açtı. Seyhun-Ceyhun (Maveraünnehir)
bölgesi özerk Türk beylerinin (Barlas şefi Timur) yönetimine geçti.
Çağatay: Seyhun-Ceyhun
bölgesindeki Türkçe konuşan Müslüman göçebelerin adıdır.
Türkleşmiş Moğollar, Çağatayları "Karaunas"
(karışık, melez) diye adlandırdı; Çağataylar ise bu Moğolları "Çuta"
(çete) diyerek hor gördü.
Timur soyu döneminde Semerkant, Buhara ve Herat’ta parlak
bir İslam uygarlığı yaşandı. Farsça yüksek prestijini korurken; Sekkaki ve Ali
Şir Nevai ile Çağatay edebi dili güçlendi.
Doğu Türkistan’daki Moğol hanları bölgeyi tamamen
Türkleştirdi ve Sünni İslam’ı yaydı (Uygur ülkesi ve Çin yönüne doğru). Eski
Hint-Avrupa dilleri ve Kençek kültürü silindi.
Özbekler: Kıpçak
bozkırlarında oluşan Türk ve Türkleşmiş Moğol (Kongrat, Mangıt vb.) karışımı
göçebe topluluktur. Adlarını Altın Ordu Hanı Özbek'ten aldılar.
Ak Ordu yönetiminde birleşip başkentlerini Sıgnak yaptılar.
XV. yüzyıl sonunda Şeybani (Şiban) Han liderliğinde Batı Türkistan’ı ele
geçirerek Timurlulara son verdiler.
İran’da Şii Safavi Devleti'ni kuran Şah İsmail, Şeybani
Han’ı yenip öldürdü. Ceyhun nehri Şii İran ile Sünni Özbekler arasında sınır
oldu; bu durum Orta Asya - Osmanlı bağlantısını kopardı.
Kazaklar: Ebu'lhayr Han
döneminde Özbek topluluğundan ayrılan ("asi, itaatsiz" anlamına gelen
Kazak adını alan) kitlelerdir. Nayman, Celayir, Duglat gibi oymakların
katılımıyla genişlediler.
Ormandan çıkıp bozkır göçebesi olan, Lama Budizmini
benimseyen Oyratlar; Özbek, Kazak ve
Kırgızları sürekli baskı altında tuttu.
Yenisey Kırgızları ile bağları tam kurulamayan Güney
Kırgızları, Balkaş'ın güneyinde Kazaklardan ayrı bir topluluk olarak ortaya
çıktı.
Seyhun-Ceyhun’a inen Özbekler yerleşik yaşama geçerek Farsça
konuşan Taciklerle ve diğer Türk gruplarıyla karıştılar.
Türkçe konuşan yerleşik kent/köylü halkına Sart adı verildi.
Doğu Türkistan'da ise halk şehirlere göre (Kaşgarlık, Turfanlık) anıldı.
Orta Asya'da Uygarlığın Gerilemesi
Cengiz Han sonrası hanedan kavgaları, tarım alanlarının ve
sulama kanallarının yıkılmasına yol açtı. Ögedey torunu Kaydu (1269 Talas
Kurultayı) ekili alanları korumaya çalışsa da Moğol prensleri arasındaki
savaşlar ve göçebe baskısı (Buhara, Kaşgar vb.) kent yaşamını çökertti.
Timur, Yıkıcı Oldu
Timur, Semerkant’ı başkent yapıp mimari ve sanatı teşvik
etse de temel gücü göçebe Çağatay savaşçılarına dayanıyordu.
Seferleri çoğunlukla kalıcı düzen kurmaktan ziyade yıkıcı
ganimet seferleri oldu.
Harizm’i (Ürgenç) yakıp yıkarak sulama sistemlerini yok
etti; bölge çölleşti. Altın Ordu’ya (Toktamış) düzenlediği seferler Volga ve
Harizm ticaret yollarını çökertti.
XVI. yüzyıldan itibaren Özbek Şeybani devletinde merkezi
otorite zayıfladı; topraklar ve otlaklar göçebe feodal beylere (özellikle
Mangıtlara) geçti.
Bölgede Buhara Hanlığı, Hive (Harizm) Hanlığı ve Hokand
Hanlığı gibi özerk ve parçalı yapılar ortaya çıktı.
Hazar Ötesi Türkmenleri
Türkmenlerin Kazakların aksine hiyerarşik bir sınıfsal
yapıdan yoksun oldukları, dağınık boylar halinde yaşadılar.
Türkmen boyları siyasal bir birlik meydana getirmezler.
Boyların ırsi beyleri bile... obalar üzerinde egemenlik kurmakta güçlük
çekerler. Çevre devletlerle (İran, Hive, Buhara) sürekli
çatışma içinde bulundular.
Kalmuklar ve Cungarlar
Budist Moğol toplulukları olan Kalmuklar ve Cungarların
saldırıları, bölgedeki Türk topluluklarını terörize etmiş ve Harizm uygarlığına
son darbeyi vurmuştur.
Kalmuklar, Harizm uygarlığına böylece son darbeyi vurmuş
olurlar. Bir ara başkent Hive nüfusu, kırk aileye düşer.
Orta Asya'nın Sömürgeleşmesi
Bölgedeki otorite boşluğu ve iç çekişmeler, Rusya ve Çin'in
ilerleyişini kolaylaştırmıştır. Ticaret yollarının değişmesi de bu gerilemeyi
hızlandırmıştır.
Sibirya'da Rus Kazakları
Rus genişlemesi XVI. yüzyılda kürk ticareti yapan Rus
"Kazakları" (kaçak köylüler) ve tüccar aileler eliyle başladı.
Kale-kent sistemiyle bölge ele geçirildi.
Kazak Türklerinin Öyküsü
Cungar baskısı altında kalan Kazak cüzleri (orduları) can
güvenliklerini sağlamak amacıyla kademeli olarak Rus himayesine girdiler.
Osmanlılar ve Türkistan
İslam'ın Halifesi Osmanlı Padişahı, Hive ve Buhara
hanlıklarına ajanlar yollar. Türkistan halkının birleşmesini ister, askeri
yardım vaadeder.
XX. yüzyıla kadar Orta Asya’da modern bir ulusal bilinç
gelişmedi. Bölge halklarında kabile bağları ve dini kimlik
güçlüdür.
Modern dillerin ve edebiyatın gelişmesinden sonra bu durum
değişmeye başladı
Pantürkizm ve Panislamizm
XVII-XVIII. yüzyıllarda Kazan burjuvazisi, Rusya ile
Türkistan arasındaki ticareti tekelinde tutuyordu. XIX. yüzyılın ikinci
yarısında Rusya Türkistan'ı bizzat fethedince Tatar tüccarlara olan ihtiyaç
bitti ve rekabet başladı.
Kazan burjuvazisi, İslam pazarındaki gücünü koruyabilmek
için din birliği (Panislamizm) ve dil/ırk akrabalığı (Pantürkizm) kozlarını bir
arada kullandı. Bu iki akım Kazan ve Kırım'da çatışmadan birlikte gelişti.
Kırım'dan İsmail Gaspıralı, Osmanlı Türkçesi temelinde,
Arapça ve Farsçadan arındırılmış ortak bir Türk dili (Tercüman gazetesi)
oluşturmaya çalıştı. Ancak 1905'ten sonra bu tek dil görüşü çöktü; yerel
konuşma dillerine dayalı ayrı edebi diller ortaya çıktı.
Kazan Pantürkistleri bir "Turan Devleti" peşinde
koşmadılar. Rusya Anayasacı Demokrat (K.D.) Partisi'ne katılarak,
üniter/merkeziyetçi bir Rusya içinde toprağa dayalı olmayan (arazi temelsiz)
kültürel serbesti istediler.
Azerbaycan: Şii nüfus
nedeniyle Kazan'ın Panislamizmine ilgi duymadı. Ermeni burjuvazisinin
rekabetinden bunaldığı için toprağa dayalı özerklik ve hatta Osmanlı Devleti'ne
katılma taraftarı oldu.
Buhara ve Hive (Cedidciler):
Rusya destekli hanlara ve ulemaya karşı çıkarak bağımsızlık istediler.
Kazaklar: Kazan'ın
çizgisine tam ters bir tutum takındılar:
XIX. yüzyılda Çokan Velihanov gibi Cengiz soyundan gelen
reformcu aydınlar, Kazakların İslam ve Türk modeliyle değil, Rus modeli
üzerinden Batılılaşmasını savundular.
XX. yüzyıldaki Alaş-Orda Partisi de Kazan politikalarını
"Tatar emperyalizmi", Panislamizmi ise "Şark ütopyası"
olarak gördü. Federal bir Rusya içinde özerk bir Kazak devleti savundular.
1 Mayıs 1917'de toplanan kongrede delegeler ikiye bölündü:
Ünitaristler (Kazanlılar): Merkeziyetçi Rusya'da kültürel
özerklik.
Federalistler (Kafkasya, Türkistan, Kırım): Federal Rusya'da
toprağa dayalı (arazi bazlı) özerklik.
Federalist görüş oy çokluğuyla (446'ya karşı 217) kabul
edildi ve Kazan tarzı Pantürkizm/Panislamizm siyaseten çöktü.
Orta Asya'da Yeni Uluslar
Çarlık sonrası özerklik yanlısı burjuva milliyetçileri
(Cedidciler, Alaş-Orda, Hümmət,
Milli Fırka sol kanadı), halkların eşitliği vaadiyle Lenin'in Komünist
Partisi'ne katıldılar.
Stalin'in ulus tanımında "ortak dil, arazi, ekonomik
yaşam ve kültür birliği" şarttı. Sovyetler, henüz tam uluslaşmamış ama
kabile bağlarını aşmaya başlayan Orta Asya Müslüman kütlesini toprak temelli
siyasi birimlere böldü.
Eski hanlıklar ve eyaletler kaldırılarak Türkmenistan,
Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan özerk/sovyet cumhuriyetleri
kuruldu.
"Enternasyonal" sayılan Çağatayca veya Tatarca
yerine;
Yomut ve Teke lehçesinden Türkmen edebi dili (1921),
Yeni Özbek edebi dili (1921),
Yeni Kırgız yazısı (1921) oluşturuldu.
Diğer Bölgeler: Başkurtça, Hakasça, Dağlık-Altay Türkçesi
(Televut lehçesi) ve Kuzey Kafkasya dilleri (Karaçay, Balkar, Kumuk, Nogay)
ayrı edebi diller haline getirildi.
Özbekistan: Tacikler
(okul hakları olsa da), Araplar, Buhara Yahudileri, Kurama ve Kıpçak gibi
topluluklar Özbek ulusu içinde eritildi.
Tacikistan: Ülkedeki
Türkler için Özbekçe okullar açılırken; Beluç, Afgan, Hazare ve Pamirli gibi
gruplar Tacik ulusu içinde özümlendi.
Uygurlar: Toprağa dayalı
bir ulusal arazileri olmadığı için "ulus" olma sürecini
tamamlayamadılar. (Çin yönetimindeki Doğu Türkistan'da Sinkiang Uygur Özerk
Bölgesi kurulsa da yoğun Çinli göçüyle etnik yapı değişmektedir).
Dağıstan: Karmaşık
yapısından ötürü başlangıçta Azeri dili egemen kılınmaya çalışılsa da
1930'larda bu terk edilerek 11 ayrı dilde eğitim/kültür politikasına geçildi.
Her ne kadar Kazaklardan ayrı bir Kırgız ulusu çıkarmak,
Başkurt veya Karakalpak gibi "mikro uluslar" yaratmak Sovyet
müdahalesi/zorlaması olarak görülse de, genel tarihsel evrim Anadolu Türkleri
ile Orta Asya Türklerinin yollarının yüzyıllar önce ayrıldığını ve Turan
fikrinin bölgesel gerçeklerle örtüşmediğini gösterdi.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder