3 Nisan 2026 Cuma

Doğan Avcıoğlu - Türkiye'nin Düzeni, Birinci Cilt - Notlar

Doğan Avcıoğlu - Türkiye'nin Düzeni, Birinci Cilt - Notlar

(Dün -Bugün -Yarın)

Onuncu Basım, Tekin Yayınları, 1976

 

Birinci Bölüm: Sanayi İhtilalini Türkiye Başlatabilirdi

Osmanlı Toplum Düzeni

Çağdaş Uygarlık Düzeyinin Üstündeydik

Tarihçiler genellikle Osmanlı toplum düzenini Batı feodalitesinden ayırır. Temel dayanakları; merkezi bir devlet yapısının bulunması, toprakta özel mülkiyet yerine devlet mülkiyetinin esas olması, aristokratik bir hiyerarşinin yer almaması ve sipahinin bir "senyör"den çok memura, reayanın ise "serf"ten çok hür köylüye benzemesidir.

Sosyolog Behice Boran ise Osmanlı düzenini feodal tip toplumun bir varyantı olarak görür. Ona göre mahalli feodaliteyi tam tasfiye edememiş bir "merkezi feodalite" söz konusudur. Reayanın özgürlüğü ile serfin köleliği arasındaki fark azdır; her ikisi de toprağa bağlı emekçi sınıflardır.

 

Osmanlı Devleti, İpek ve Baharat yolları gibi tarihi ticaret yolları üzerinde kurulmuştur. Bu coğrafi konum; kervansaraylar, derbent teşkilatları ve yaygın bir ulaşım ağıyla Anadolu’yu bir "nakliyeci ve tüccar memleketi" haline getirmiştir. Zanaatın tarımdan ayrılması ve şehirlerarası uzmanlaşma (örneğin Antep'te ayakkabıcılık, Maraş'ta demir sanayi, Ankara'da esnaf teşkilatları) gelişmiştir.

 

Asya Üretim Tarzı Nedir?

Asya Üretim Tarzı (AÜT): Marx’ın Doğu toplumlarının kapitalizme neden geçemediğini açıklarken üzerinde durduğu bu kavram; özel toprak mülkiyetinin yokluğunu ve temelde kendi kendine yeten, tarım ile el sanatlarının birleştiği otarşik köy hücrelerinin varlığını merkeze alır.

 

"Göçebe Türk" efsanesinin aksine, devlet büyük şehirlere (Konya, Bursa, Edirne, İstanbul vb.) dayanmıştır. XVI. yüzyılda İstanbul, dönemin Avrupa şehirlerine kıyasla devasa bir nüfusa (yüz binlerce kişi) ulaşmış; bu durum muazzam bir iaşe (besleme/iaşe) sorununu ve gelişmiş bir şehir-köy ticaretini zorunlu kılmıştır.

 

Profesyonel orduların beslenmesi, ticaret yollarının güvenliği ve büyük şehirlerin iaşesi merkeziyetçi bir devlet yapısını zorunlu kılmıştır.

 

Sipahi Köylü

Sipahi, Batı’daki senyörden farklı olarak devletin bir memuru konumundadır. Kendisine tahsis edilen arazi üzerindeki vergileri (icar ve tapu bedelini) adeta bir maaş gibi alır, ancak mülk sahibi değildir.

Tarım kanunnamelerine göre sipahi ile reaya arasında sıkı kurallara bağlanan ilişkiler vardır:

Sipahi, toprağını terk eden reayayı geri getirmekle görevlidir.

Reaya, sipahinin vereceği işleri yapmakla (ambar yapımı, pazar taşıma yardımı vb.) yükümlüdür.

XVI. yüzyılın başlarından itibaren yalnız sipahiler değil; kadı, müderris, yeniçeri ve bürokratlar da köylerde mülk ve çiftlikler edinmeye, ortakçı/ırgat çalıştırarak tarım ve hayvancılığı genişletmeye başlamışlardır.

 

Kapitalizme Geçebilecek miydik?

Toprağını terk eden reayanın artmasıyla yoğun bir arazi alım-satımı başlamıştır. Köylünün elinden çıkan arazilerle büyük çiftlikler kurulmuş, köy içinde "köy ağası" tipinde resmi hüviyetli yeni zenginler türemiştir.

Köylüler arasında sınıfsal farklılaşma derinleşmiş; parası olan "kudretli reaya" tefecilikle güçlenirken, topraksız kalan yoksul reaya ise ücretli ırgatlara dönüşmüş veya şehirlere göç etmiştir.

 

Ticaret ve tefecilik yoluyla büyük menkul servetler birikmiştir.

Bu ilk kapitalistler servetlerini sadece lüks tüketime değil; çiftliklere, imalathanelere, ticari ortaklıklara ve kredilere aktarmışlardır.

 

XVI. yüzyılda (örneğin Bursa ve İstanbul'da) yüzde 10-15 gibi makul faiz oranlarıyla halka ve esnafa kredi dağıtan yüzlerce para vakfı işletilmiştir. Bu kurumlar bir tür "vakıf bankası" işlevi görmüştür.

 

1638 sayımlarına göre İstanbul’da on binlerce kişinin çalıştığı geniş bir devlet ve özel sektör sanayii mevcuttur. Bazı imalathanelerde 20, 35 hatta 400 gibi yüksek sayılarda işçi çalıştırılması, geleneksel lonca yapısının zorlandığını ve zanaattan "manüfaktür"a (erken kapitalist imalat) doğru gidildiğini gösterir.

 

Batı’da kapitalizme geçişi sağlayan faktörler (köyde mülkiyet/sınıf farklılaşması, kentlere işgücü göçü, ticaret ve tefeci sermayesinin birikimi, lonca sisteminin esnemesi ve köy-kent ticaretinin artması) XV. ve XVI. yüzyıl Osmanlı toplumunda da mevcuttu.

 

M. Rodinson ve V. B. Loutsky gibi araştırmacıların vurguladığı üzere, Doğu toplumları "kapitalizme gebe" veya bu yapıyı üretecek potansiyeldeydi. Geçişin gerçekleşememesi din veya toplumsal yapıdan değil, tarihsel konjonktürden ve dış engellerden kaynaklanmıştır.

 

Bilim ve Teknikte Türkiye

XVI. yüzyılda Türkiye ve Doğu dünyası, teknik ve bilimsel seviye bakımından Batı'nın gerisinde değil, aksine önündeydi. Tarımda kuru/sulu ziraat teknikleri, madencilik, dökümcülük, tekstil, mimari (Mimar Sinan eserleri) ve askeri teknolojide yüksek bir gelişmişlik söz konusuydu.

 

XV. ve XVI. yüzyıl Osmanlısı, Batı bilim ve tekniğine açıktı. Engizisyon baskısından ve dini takibattan kaçan Avrupalı bilim insanlarına, teknisyenlere ve Yahudi hekim/zanaatkârlara kucak açarak onların bilgi birikiminden yararlanmıştır.

 

Aynı dönemde Batı’daki krallıklar ve Kilise, ekonomik düzeni ve sosyal dengeleri bozacağı gerekçesiyle teknik icatları (örn. çoklu dokuma tezgahları, iğne imal makineleri) yasaklıyor veya mucitlerini cezalandırıyordu.

 

Doğu Üstünlüğünden Batı Üstünlüğüne Geçiş

Batı’nın Doğu karşısında öne geçmesini sağlayan ana etken, Doğu'daki "iç dinamik yetersizliği" değil; Batı'nın Atlas Okyanusu'na açılması, Amerika ve Asya'yı barbarca yağmalaması ve köle ticaretidir.

 

Dış talandan elde edilen devasa servet, tüccarların elinde toplanmış ve devletlerin korumacı (merkantilist) politikalarıyla birleşerek Batı’da kapitalizmin zaferini sağlayan "ilk sermaye birikimini" oluşturmuştur.

Önceden Doğu lehine olan sanayi ve ticaret dengesi, sömürgelerden Batı'ya akan altın ve gümüş ile tersine dönmüş; Batı hammaddeleri işleyen, Doğu ise pazar konumuna düşen bir yapıya evrilmiştir.

 

Ticaret Yollarının Değişmesi

İpek ve Baharat Yolları ile Akdeniz ticaretinin önemini kaybedip ticaretin Okyanuslara kayması, Osmanlı maliyesi ve şehir ekonomilerinde ciddi krizlere/daralmalara yol açmıştır.

 

Lütfi Paşa, Ömer Talip ve Osmanlı coğrafyacıları tehlikenin boyutunu (Avrupalıların Hint Okyanusu ve Amerika'ya hakim olarak Doğu ticaretini el koyduğunu) henüz XVI. ve XVII. yüzyılda tespit etmişlerdir.

 

Eskiden mamul madde (sof kumaş, kadife, ipekli) satan Osmanlı; sanayi devrimi öncesinde Batı'ya sadece ham madde (ham ipek, sof ipliği) satar hale gelmiş, ardından Batı'da işlenen bu ürünleri pahalıya geri almak zorunda kalmıştır.

 

Devlet Bunalımı

Batı'da sömürge yağmaları tüccar ve devleti zenginleştirip kapitalizme geçişi sağlarken; iaşe (tedarik) ve savaş masraflarıyla boğuşan Osmanlı, çözümü eski düzeni zorla geri getirmekte aramıştır.

 

Celâli İsyanları

Savaşların rantabl olmaktan çıkması, devvalüasyonlar (para tağşişi) ve Hazine açıkları nedeniyle Tımar sistemi bozulmuştur. Sipahilerin yerini iltizam ve mültezimler almış, halk aşırı ve keyfi vergilerle ezilmiştir.

Tımarını kaybedenler, toprağını terk eden köylüler, işsiz leventler, sekbanlar ve medrese öğrencileri (suhte) çeteler kurmuştur.

 

Can ve mal güvenliği kalmayan halk, ovaları ve kervan yollarını terk ederek ulaşılması zor sarp dağlara, orman içlerine ve vadilere kaçmıştır.

Ovaların terk edilmesiyle tarım çökmüş, bataklıklar ve sıtma yayılmış, Ankara, Kayseri, Amasya gibi büyük ticaret merkezleri yakılıp yıkılarak harabeye dönmüştür.

Çaresiz kalan köylü "yoksulluğu bir savunma silahı" olarak kullanmış (isteyecek bir şey bırakmama); kadercilik ve kıyamet beklentisi gibi içe kapanık bir dünya görüşü yaygınlaşmıştır.

 

Derebeyleri Sahnede

Savaşlarda asker ve vergi toplayamayan merkez, taşradaki zorba güçlere (âyan, voyvoda, mütesellim) sığınmıştır.

Merkez, taşrayı yönetebilmek için valilik ve sancakbeyliğini yerel nüfuzlu kişilere vermek zorunda kalmıştır. Bu durum Osmanlı tarihinde Tanzimat'a kadar sürecek olan fiili bir derebeylik (mütegallibe) dönemi başlatmıştır.

 

İsmail Ağa ve Alemdar Mustafa Paşa gibi figürler; dağa çıkıp eşkıyalık yaparak, devlete şart koşa koşa kendilerini ayan, serasker veya vali tayin ettirmişlerdir.

Bu ayanlar, taşradaki yeniçeri ve kaza idaresini tamamen kendi kontrollerine almış; ordunun veya devlet yetkililerinin bölgelerine girmesine dahi izin vermemişlerdir.

 

Bir Utanç Belgesi: "Sened-i İttifak"

Sened-i İttifak’ın Batı'daki gibi hak arayan bir "burjuvazi" belgesi değil; zorba eşkıyaların ve derebeylerin imtiyazlarını devlete zorla onaylattığı bir belgedir.

Padişah II. Mahmut, zayıf anında bu belgeyi imzalayarak vergi ve yönetim haklarını taşra hanedanlarıyla "müzakere etmeyi" kabul etmiştir.

 

Osmanlı derebeyi can ve mal güvenliğini yok ederek üretimi ve ticareti çökertir.

Mülkiyet emniyetini yok ettiği için kapitalizmin gelişmesini engeller.

Türk egemenliği kapitalist bir toplumla uzlaştırılamaz; çünkü elde edilen artık değeri zorba valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkansızdır.

 

Türkiye'de ve Japonya'da Batılılaşma

II. Mahmut, yeni bir bina inşa etmeden önce "eskiyi yıkmak" zorunda kalmıştır:

Yeniçeri Ocağı'nın Kaldırılması (1826): Reformların önündeki en büyük askeri/siyasi engel yok edilerek modern ordu kuruldu.

Derebeylerin Tasfiyesi: Taşradaki bağımsız derebeylikler teker teker çökertildi, merkezden valiler atandı.

Ulema Gücünün Kırılması: Evkaf Müdiriyeti kurularak vakıf gelirleri Hazine'ye devredildi, din adamları maşa bağlandı.

Yerli Sanayi ve Ticaret: Müslüman esnafı desteklemek için "Hayriye Tüccarı" sınıfı kuruldu. Yerli kumaş kullanımı teşvik edildi.

Mülkiyet Güvencesi: Devletin zenginlerin malına el koyduğu müsadere usulü kaldırıldı. Can ve mal güvenliği anayasal güvenceye doğru çekildi.

Modernleşme Adımları: Kıyafet/fes devrimi, devlet dairelerine resim asılması, Harbiye ve Tıbbiye’nin açılması, ilköğretimin zorunlu kılınması, Maden arama (Uzun Hasan'ın Ereğli'de kömür bulması).

 

Batı'da reformlar tabandan (burjuvaziden) gelirken, Osmanlı'da güçlü bir tüccar/sanayici sınıfı olmadığı için reformlar yukarıdan aşağıya (devlet eliyle) zorlanmıştır.

III. Selim ve II. Mahmut dönemi reformları, henüz Batı kapitalizminin dünyayı tam sömürgeleştirmediği bir döneme denk geliyordu. Eğer dış müdahaleler ve yabancı sanayi baskısı olmasaydı, Osmanlı kendi iç dinamikleriyle kapitalist/sanayi aşamasına geçebilirdi.

 

Batı'ya Kapalı Japonya

Üretim kaynakları ve ekonomik fazlalık yatırım yerine "muharip sınıf" olan Samurayların beslenmesine harcanıyordu. Tüccar/ticaret sınıfı hor görülüyor, giyecekleri kıyafetten oturacakları semte kadar kanunlarla kısıtlanıyordu.

16. yüzyıldan itibaren gelen Hristiyan misyonerler ve Avrupalı tüccarlar sınır dışı edilmiş, Portekiz ve İspanyol gemilerinin yakılması emredilmiştir.

1853'te Amerikalı Komodor Perry'nin savaş gemileriyle Tokyo limanlarına dayanması, Japonya'yı kapılarını Batı ticaretine açmaya zorlamıştır.

 

Tepeden İnme Kalkınma

Batı karşıtı Samuraylar (Ronin'ler) Şogun rejimini yıkarak İmparator Meiji'yi iktidara getirmiştir. Ancak iktidara gelen İmparator, Batı'yı alt etmenin tek yolunun "Batı'nın teknolojisini ve sanayisini almak" olduğunu anlayarak hızlı bir Batılılaşma başlatmıştır.

Japon kalkınmasının ana finansman kaynağı ağır Arazi Vergisi olmuştur.

Fabrikalar, madenler ve tesisler ilk olarak doğrudan devlet eliyle kurulmuştur. Tesisler kârlı ve işler hale geldikten sonra, maliyetlerinin çok altında komik fiyatlarla Mittsui, Mitsubishi gibi dev aile şirketlerine (Zaibatsu) devredilmiştir.

 

Japon Mucizesinin Sırrı

Japonya, Batı kapitalizminin sömürgesi veya yarı-sömürgesi olmaktan kurtulabilmiş tek Avrupa dışı ülkedir. Bu sayede bağımsız bir millî kalkınma politikası izleyebilmiştir.

 

Rusya'ya Gelince

Rusya’da sanayileşme İngiltere ve Fransa’dan farklı olarak devlet müdahalesiyle gerçekleşmiştir.

 

ABD'de Kalkınma

Bakir topraklarda feodal engeller olmadan kurulan ABD ekonomisi, bağımsızlığını kazandıktan sonra korumacı politikalarla büyümüştür.

 

Emperyalizmin Boyunduruğunda Türkiye

Türkiye'nin İdam Fermanı

1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması, Osmanlı Devleti’ni gümrük korumasından yoksun bırakarak Batı'nın açık pazarı haline getirmiştir.

 

Serbest ticaretin uygulanmasıyla birlikte Osmanlı'daki geleneksel el sanayileri tamamen çökmüş, devlet eliyle açılan modern fabrikalar da rekabete dayanamayarak kapanmıştır.

 

Maxime Rodinson'un aktardığı verilere göre sanayi teşebbüslerindeki sermayenin %50'si Rumlara, %15'i Müslüman Türklere, %10'u yabancılara, %5'i Yahudilere aittir.

 

Atatürk, 1 Mart 1922'deki Meclis konuşmasında Tanzimat ile başlayan serbest ticaret ve kapitülasyon düzeninin, yabancılara ayrıcalıklar tanıyarak yerli sanayi ve ziraatı mahvettiğini vurgulamıştır.

 

Mısır Kalkınmasının Sonu

Mehmet Ali Paşa Dönemi: Mısır’da devlet eliyle güçlü bir sanayileşme hamlesi başlatılmış ve sanayi işyerlerinde 70 bin işçi çalışır hale gelmiştir.

 

1838 Antlaşması ve Gerileme: İngiliz baskısı ve 1838 Antlaşması’nın uygulanması sonucu Mısır'da devlet tekelci/korumacı yapı çözülmüş; 1873'e gelindiğinde sanayideki işçi sayısı 35 bine, İngiliz işgali sonrasında ise daha da aşağılara düşmüştür.

Sanayinin çökmesiyle Mısır tamamen hammadde (pamuk) tedarikçisi bir tarım ülkesine dönüştürülmüştür.

 

Tanzimat Reformları

Tanzimat reformları, Batı kapitalizminin çıkarlarına hizmet edecek idari ve mali düzeni sağlamak amacıyla İngiltere'nin (özellikle İngiliz Büyükelçisi Lord Stratford Canning'in) yönlendirmesiyle hayata geçirilmiştir.

 

Sadrazam Mustafa Reşit Paşa ve dönemin devlet adamları, iç dinamiklerden veya saraydan destek bulamadıkları için gücünü dış devlet sefarethanelerinden alan bir bürokrasi modeli oluşturmuşlardır.

 

1850'lerde başlayan borç alma süreci hızla tırmanmış; komisyonlar ve düşük ihraç fiyatları (100 liralık borca karşılık ele geçen net ~50-80 lira) nedeniyle ağır bir borç yükü yaratılmıştır.

 

Düyun-ı Umumiye

Osmanlı Devleti'nin 1875'te borç faizlerini ödeyemeyeceğini ilan etmesi üzerine çıkan kriz, 1881'de alacaklı devletlerin temsilcilerinden oluşan Düyun-ı Umumiye Meclisi'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.

Tuz, tütün, pul, müskirat vb. temel vergi gelirleri doğrudan bu idareye devredilmiştir.

1911-1912 yıllarında devlet gelirlerinin %31,5'i Düyun-ı Umumiye'nin kontrolüne girmiştir. Kurum, 1912'de 8.931 personeliyle (Maliye Nezareti'nin 5.472 personeline kıyasla) devleti idare edebilecek büyüklükte bağımsız bir organ haline gelmiştir.

 

Düyun-ı Umumiye personelinin tayin ve azil yetkisi tamamen Meclis’e (İdare Meclisi) ait olup Osmanlı devletiyle hukuki bir bağı yoktur. Buna karşın görev sırasında devlet memuru sayılmışlar, Osmanlı memurları bunlara yardım etmekle yükümlü kılınmış ve yabancı personel dahil bu kişilere devlet hesabından emekli maaşı bağlanmıştır.

Düyun-ı Umumiye elindeki devasa ihtiyat akçelerini Osmanlı Hazine Tahvillerine yatırmak yerine İtalyan, Alman, İngiliz, Fransız tahvillerine yatırmıştır. Bu durum, Osmanlı parasıyla İtalyanların Trablusgarp Savaşı’nın finanse edilmesine kadar varmıştır.

 

Tütün ve tuz tekeli Düyun-ı Umumiye’ye verilmiş; tütün işletmesi 1884’te kurulan yabancı sermayeli "Reji Şirketi"ne bırakılmıştır. Serbest imalat ve ticaret yasaklanmış, yerli tütün tüccarı ve fabrikaları yok olmuştur.

 

Reji, tütün alım fiyatlarını çok düşük, satış fiyatlarını ise çok yüksek tutarak büyük kârlar elde etmiştir. Kaçakçılığı önlemek adına kurulan silahlı Reji jandarması (kolcular), kendi tütününü saklayan yerli köylüye ve halka şiddet uygulamış; bu mücadelelerde binlerce insan hayatını kaybetmiştir.

 

Osmanlı Bankası

İngiliz ve Fransız sermayesiyle kurulan banka, devlet borçlanmalarına aracılık etme karşılığında emisyon (para basma) hakkını ve Merkez Bankası yetkilerini elde etmiştir. Devletin para basması yasaklanmış, banka piyasadaki nakit darlığını körükleyerek devleti sürekli kısa vadeli ve yüksek faizli borçlanmaya ("Çingene borcu") mecbur bırakmıştır.

 

Yabancı şirketlere verilen demiryolu imtiyazlarında kilometre başına kâr garantisi tanınmış, bu garanti bölgelerin aşar gelirleri Düyun-ı Umumiye tarafından toplanarak şirketlere aktarılmıştır. Risksiz kâr sağlayan şirketler, yolu uzatmak ve daha fazla garanti almak için güzergâhları gereksiz yere uzatıp kıvrımlı hatlar inşa etmişlerdir.

 

Osmanlı Devleti’nin son döneminde demiryolu imtiyazları yalnızca birer altyapı ya da ulaşım projesi değil, emperyalist devletlerin (Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, İtalya) Osmanlı topraklarında ekonomik ve siyasi nüfuz bölgeleri kurma yarışının bir aracı olmuştur.

 

Almanya, kapitalist gelişmesini geç tamamladığı için gözünü hammadde, Pazar ve pazar alanları açısından bakir gördüğü Anadolu ve Mezopotamya’ya dikmiştir.

 

Türkiye'nin Paylaşılması

Almanya; Fransa (Aralık 1913) ve İngiltere (Haziran 1914) ile Osmanlı topraklarını paylaşma hususunda anlaşmıştır.

Doğu illeri Rusya’ya, Suriye Fransa’ya, Mezopotamya ve İzmir-Aydın hattı İngiltere’ye, Anadolu’nun geri kalanı ise Almanya’ya bırakılacak şekilde haritalandırılmıştır.

 

Chester Projesi

1910’da Knox desteğiyle sunulan, 1922-1923’te Ankara Hükümeti ve BMM tarafından onaylanan 99 yıllık devasa bir sömürge tipi imtiyazdır.

Doğu Anadolu ve Musul’u kapsayan hat boyunca demiryolu yapımı ve hattın her iki yanında 20'şer km (toplam 40 km) genişliğindeki alandaki tüm madenlerin (petrol dahil) işletilmesini içermekteydi.

 

Gizli Petrol Savaşı

XIX. yüzyıl sonunda Kerkük/Musul petrolünün keşfiyle İngiltere ve Almanya (ardından ABD) arasında büyük bir entrika savaşı başladı. II. Abdülhamit, stratejik kozu elinde tutmak için bu petrol sahalarını şahsi mülkü (Mülk-ü Şahane) haline getirdi.

 

İngilizler, parası ödenmiş Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarına el koyarak Osmanlı Hükümeti’ne baskı yaptı. Maliye Nazırı Cavit Bey görüşmeler için Londra’ya gittiğinde Gülbenkyan’ı yetkili bırakarak geri döndü. Osmanlı savaşa girince Gülbenkyan’ın imzalamak zorunda kaldığı/yürüttüğü süreçler neticesinde İngilizler Irak ve Musul petrollerine fiilen yerleşme imkânı buldular.

 

Lozan görüşmelerinde Musul petrolü ve Türk Petrol Şirketi imtiyazı üzerinden çetin bir diplomasi savaşı yürütülmüştür. İngiltere’ye imtiyaz kazandıran Gülbenkyan’ın %5 pay alması gibi gelişmelerin yanında, Lozan'da İngiltere'nin imtiyazı teyit ettirme isteğine karşı Türkiye, ABD’nin desteğini arkasına almıştır.

ABD'nin telkinleriyle İsmet Paşa eski imtiyaz maddesini antlaşma metninden çıkartmayı başarmış, ancak Musul toprağını kurtarmak mümkün olmamıştır.

Şeyh Sait İsyanı, Milletler Cemiyeti kararları ve Mussolini’nin Antalya tehdidi gibi baskılar altında 5 Haziran 1926’da antlaşma sağlanmıştır. Türkiye, petrol üzerindeki %10’luk payından da 500 bin İngiliz lirası karşılığında vazgeçmiştir.

 

Boraks’ın Hikâyesi

1865’te Fransız firmasına verilen imtiyazlar, Balıkesir Valisi Mehmet Reşat Paşa'nın uyarılarına rağmen nihayetinde 1887'de İngiliz firması (Borax Consolidated Limited) eline geçmiştir.

İngiliz şirketi, Türkiye'deki cevheri işleyip geliştirmek yerine dünyadaki tekelini korumak için üretimi kasten kısıtlamış ve durdurmuştur

 

902 ila 1911 yılları arasında Osmanlı maden üretiminin... değer bakımından yarısından fazlası yabancıların elindedir. On yıllık süre sonuna doğru yabancıların payı yüzde 75 civarına ulaşmıştır.

 

Yabancı sermaye, altyapı ve tekel niteliğindeki belediye hizmetleriyle (su, elektrik, rıhtım) devlet bütçesini emmiştir.

 

Batı ülkeleri Osmanlı tarım alanlarını kapitalist piyasaya açmak için mülkiyet kanunlarının esnetilmesi yönünde baskı yapmıştır. 1274 (1858) Arazi Kanunnamesi ve 1284 (1869) Kanunu ile yabancılara mülk edinme hakları tanınmıştır.

 

Yeni toprak düzeni derebeyi ve ağaların gücünü artırmış, Avrupalı devletler kendi çiftçisini korurken kapitülasyonlar nedeniyle Türkiye bunu yapamamıştır.

 

Büyük şehirler un ve buğday ihtiyacını dışarıdan karşılarken, Anadolu'da yaşanan kıtlıklar felaketle sonuçlanmıştır.

Ankara'nın Keskin kazasına bağlı 160 kadar köyün 1873 yılında toplam nüfusu 52 bin kişidir. Kıtlıkta 20 bin kişi ölmüş, 7 bin kişi ise göç etmiştir. Bu 160 köyün 1875 yılı nüfusu 25 bin kişiden ibarettir.

 

Üretici ne kadar üretirse üretsin derebeyi, mültezim ve tefecinin elinde perişan olacağını bildiğinden üretim arzusunu kaybetmiştir.

 

Açık Pazar Türkiye'sinde Yeni Toplumsal Yapı

Osmanlı'nın geleneksel toprak düzeni bozulunca; can, mal ve ırz güvenliğini kaybeden köylü kapalı bir üretim hayatına çekilmek zorunda kalmıştır.

 

Verginin memurlar eliyle toplanması teşebbüsü, vergilerin satışa çıkarılmasından büyük kâr sağlayan ve ucu büyük sarraflara kadar uzanan bir şebekenin direnmesi yüzünden başarısız kalmıştır.

 

Hazine, sıkıntıda kalarak şu veya bu gelirinin birkaç yıllığını iltizama vermek için müzayedeye koyacağını ilan edince, bu bankerler, genellikle Ermeniler, bir veya birkaç paşayla uyuşurlar... Borcun ağır şartları veya bu haris paşaların ve bu kayıtsız bankerlerin vergi mükelleflerine yapacakları zulüm onun umurunda değildir

 

Yabancı sermayenin temsilcisi Düyunu Umumiye, köylüyü ezen ve devleti gelirinden yoksun bırakan bu parazit faaliyete kolayca uymuştur.

 

Derebeyi ve Toprak Ağası

Derebeyinin arazisi üzerinde çalışan köylüye, 'maraba' ya da 'azap' denilmektedir. Maraba, mülkiyeti olmayan, fakat yetiştirdiği üründen bir pay alan üreticidir... Azap ise, ırgattır ve ücretle çalışmaktadır.

Ağayı derebeyinden ayıran, köylü üzerindeki tahakkümünün angarya, cizye vb. gibi ekonomi dışı faktörlere değil, ekonomik faktörlere dayanmasıdır.

 

Namık Kemal Köylüyü Anlatıyor

Namık Kemal, 1872 yılında yazdığı 'Ziraatimiz' başlıklı bir yazıda, tefecilerin köylü arazisine el koyuşunun hikayesini rakamlarla anlatmaktadır.

1913 yılında... sayıları 50 bini bulan derebeyi ve toprak ağaları, ekilen arazinin yüzde 65'ini ellerinde tutmaktadırlar

 

Moltke'nin tanık olduğu olaylara göre, 'asker toplama, devlet makamlarının köylere baskın etmesi' biçiminde olmaktadır... tutulanlar, çoğu zaman çocuklar ve sakatlar, uzun iplere sıralama bağlanmış ve elleri bağlı olarak getiriliyorlardı.

Devletle ilişkisi tek taraflıdır. Devlet, yalnızca 'vergi ver, asker ver' demektedir... Köylünün tek protesto biçimi, 'askerden kaçıp dağda gizlenmektir'.

 

Emperyalist talan mekanizması, Anadolu köylüsünün ve üreticisinin ürettiği değere el koymak üzere üç basamaklı bir ticaret ağı kurmuştur:

Tepede: Avrupalı büyük tüccarlar ve bankalar.

İkinci Basamakta (Aracılar/Kompradorlar): Yabancı sermayeyle doğrudan bağlantılı, büyük çiftçilere avans açan ve ürünü toplayan ağırlıklı olarak gayrimüslim (Rum ve Ermeni) tüccarlar ve simsarlar.

Üçüncü Basamakta: Kompradorların hizmetinde çalışan ve sahada ürünü toplayan yerel/Türk alt aracılar (manav, kırıcı, küçük esnaf).

 

Müslüman nüfusun uzun süreli askerlik hizmetleriyle yıpratılmasına karşın, gayrimüslim tebaa askerlikten muaf tutularak ticari ve mali alanda güçlenmiştir.

Yabancı devletlerin himayesine giren ve elçilik/konsolosluk belgesi (berat) alarak vergi muafiyeti kazanan yerli gayrimüslimler "sahte konsolos" veya yabancı tebaa statüsüyle imtiyazlı bir sınıf haline gelmiştir.

Misyoner okulları (örneğin Merzifon Koleji), yabancı sermayeye nitelikli personel yetiştirmenin yanı sıra siyasi ve dini nüfuz alanı oluşturmada araç olarak kullanılmıştır.

 

Yeni Bir Tip: Lövantenler

Lövantenler ("Tatlısu Frengi"): Yabancı devletlerin tabiiyetine geçerek haksız kazanç ve imtiyaz elde eden, milliyeti ve kimliği karmaşıklaşmış bir macera/ticaret zümresi oluşmuştur. Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore romanından aktarılan "Madam Jimson" karakteri bu tipolojinin sembolüdür.

 

Saray çevresinden başlayarak üst tabakada lüks tüketim ve Batı modasına bağımlılık artmış; un, şeker gibi temel gıdalar dahil dışarıdan ithal edilir hale gelmiştir.

Açık pazar ekonomisinin üretimi yıkması ve köyden kente göçler sonucu, şehirlerde boyacı, işportacı, dilenci gibi hiçbir üretim değer yaratmayan "aylak ve tufeyli" (asalak) kitleler artmıştır.

 

Komprador Devlet

Tanzimat’tan itibaren Osmanlı yönetici sınıfı, siyasi ikbalini ve makamını halktan veya Padişah’tan ziyade Avrupalı sefaretlerin (büyükelçiliklerin) desteğinde aramaya başlar.

Sadrazamlar (Reşit Paşa, Mahmut Nedim Paşa, Kâmil Paşa, Ferit Paşa) sırtlarını sırasıyla İngiliz, Rus veya Alman elçiliklerine dayayarak iktidarda kalabilmişlerdir.

Sefaretler, hanımları ve tercümanları (Pizani, Scheffer, Outrey vb.) iç işlerine doğrudan müdahale etmiş, sadrazam azlettirip tayin ettirecek kadar güçlenmiş, bu yolla büyük servetler kazanmışlardır.

Harbiye Nazırı M. Rıza Paşa, Bahriye Nazırı Tahsin Paşa ve Sait Paşa gibi isimlerin yabancı şirketlerden (Krupp, Siemens, Deutsche Bank, Skoda vb.) aldıkları rüşvet ve komisyonlarla muazzam servetler edinmişlerdir.

Bu zümre kendi ekonomik çıkarları gereği yabancı kapitalizme simsarlık ettiği için yerli burjuvazinin uyanışına ve milli endüstrinin doğmasına engel olmuştur.

Anonim şirketlerin kuruluşu "padişaha karşı örgütlenme" bahanesiyle engellenmiş; yerli üreticilerin iç gümrüklerin kaldırılması yönündeki talepleri karşılıksız bırakılmıştır.

 

1 Numaralı Komprador: Abdülhamit

Gençlik yıllarından itibaren Galata bankerleri (Zarifi, Assani) ve İngiliz iş adamlarıyla ilişkiler kurmuş, borsa yatırımlarıyla kişisel servet edinmiştir.

Yüz binlerce hektar arazi, çiftlikler, borsa hisseleri ve petrol sahalarını şahsi mülkiyetine geçirmiş; nakdi servetini (yaklaşık 4 milyon lira değerinde para ve hisse senedi) Credit Lyonnais ve Deutsche Bank gibi yabancı bankalarda saklamıştır.

Abdülhamit servetine servet katarken Kıbrıs, Mısır, Tunus, Kars, Ardahan, Batum, Doğu Rumeli, Thessalia ve Balkan topraklarının büyük kısmının onun döneminde kaybedildi.

Çevresindeki rüşveti ve hırsızlığı bir yönetim aracı ("çaldır ve kazan" politikası) olarak hoş görmüştür.

 

Sultan’ın Siyonistlerle Pazarlığı

Theodor Herzl Sultan’a ulaşabilmek için Saray çevresine, gazetecilere (Ahmet Mithat Efendi) ve aracılara (Prof. Vambery) rüşvet dağıtmak zorunda kaldığını aktarır.

Abdülhamit'in Düyun-ı Umumiye borçlarından kurtulmak ve mali kaynak sağlamak amacıyla Yahudilerin Mezopotamya, Suriye ve Anadolu’ya yerleştirilmesine (Filistin hariç tutularak) ve maden imtiyazları verilmesine açık kapı bıraktı; ancak Filistin şartındaki ısrar ve bölgesel tepki çekme endişesiyle sürecin sonuçsuz kaldı.

 

Avrupalı ziyaretçiler. Padişah'ın ikiyüzlülüğü karşısında hayret etmişlerdi. Huzurundaki nazırlara ve yüksek memurlara ziyadesiyle iltifat ettikten sonra   onlar salondan çıkınca arkalarından kendilerini hemen alçaklık ve namussuzlukla    itham ederdi. 

Tanzimat'ın yarattığı "uyducu" toplumsal yapının (komprador bürokrasi, aşiret reisleri, toprak ağaları, mültezimler, sarraflar, bankerler ve Avrupalı sermayedarların yerli aracıları) en tepe temsilcisi olan Abdülhamit imparatorluğun 1 numaralı kompradorudur.

 

Abdülhamit'in İslamcılık politikası yerli bir stratejiden ziyade, Almanya'nın Doğu'ya yayılma (Drang nach Osten) siyasetinin bir gereği olarak Berlin'de çizilmiş ve Alman emperyalizminin ideolojik bir silahı olarak benimsenmiştir.

 

II. Abdülhamit’in komprador alafrangalığı ile koyu Müslümanlığın şahsında birleştirmesi, yarı-sömürge haline getirilmiş Doğu toplumlarına özgüdür.

 

Birinci Bölümün Sonucu

Türkiye'deki ekonomik ve toplumsal düzen, tarihsel Osmanlı geleneğinin doğal bir devamı değil; Batı emperyalizminin yarattığı bağımlılık ve talan mekanizmasının bir sonucudur.

Batılı yazarların iddia ettiği gibi geri kalışın sebebi İslamiyet, Türklerin göçebeliği, "barbarlığı" veya "Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT)" değildir.

 

Batı, coğrafi keşifler ve sömürge talanı sayesinde hızlı bir sermaye birikimi sağlayarak ticari kapitalizmden sınai kapitalizme geçmiştir.

 

Türkiye ise bu süreçte ticaret yollarının kaybolması, Batı’daki enflasyon sarsıntıları ve dış baskılar yüzünden tıkanmış; bağımsız bir kalkınma modeli izleyemediği için "geri kalmış" değil, emperyalizm tarafından "geri bırakılmış" bir ülke haline gelmiştir.

 

Tanzimat ile başlayan ve "Batılılaşma/İlericilik" olarak sunulan süreç, hakikatte sömürgeleşme sürecidir.

Tanzimat Batıcılığı ile yakın dönem siyasetindeki (örneğin Menderes dönemi) Batıcılık anlayışı arasında niteliksel bir fark yoktur. Türkiye hâlâ bu emperyalist hegemonyanın zihinsel karmaşasından kurtulamamıştır.

 

İkinci Bölüm: Sömürgeleşmeye Karşı Milliyetçi Tepkiler

Milliyetçilik Bayrağını Ordu Yükseltiyor

Batı’yı taklit etmek ve devleti kurtarmak için açılan Batı tipi okullar (Harbiye, Tıbbiye vb.), zamanla Tanzimat Batıcılığına ve emperyalist tahakküme karşı çıkan milliyetçi/vatansever kadroları yetiştirmiştir.

Tanzimat’ın getirdiği serbest ticaret ve reform vaatlerinin ülkeyi sanayileştirmek yerine çöküşe götürdüğünü gören Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi aydınlar, bu çelişkiye karşı ilk tepkiyi örgütlemişlerdir.

 

Türkiye’de modernleşmenin ilk adımı Batı tipi ordu kurmak olmuştur.

Sultan II. Mahmut’tan itibaren asker ve bürokrat kadrolarının nüfuzlu aileler yerine halkın içinden (küçük memur, esnaf, taşralı aileler) seçilmesi gelenekleşmiştir. Parasız yatılı okullarda yetişen bu gençler, üst sınıfların (saray erkanı, paşazadeler) ayrıcalıklı konumlarına (örneğin kayırılan Şehzadegân Mektebi mezunlarına) tepki duyarak radikalleşmişlerdir.

Taşralı gençlerin liderleri, ileride İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ni kuracak olan kadroyu oluşturmuştur.

1876’da Sultan Abdülaziz’i ve sonrasında II. Abdülhamit’i tahtan indiren güç, Harbiye ve Tıbbiye merkezli bu bir avuç aydındır.

Ancak bu kadrolar geniş halk kitlelerine dayanmıyor, adeta bir "boşlukta" hareket ediyorlardı.

Bu kadroları harekete geçiren ana dürtü soyut bir demokrasi aşkından ziyade "Vatan elden gidiyor, devleti nasıl yaşatabiliriz?" kaygısı olmuştur.

Bugünü ve Türkiye’nin kalkınma sorunlarını doğru anlayabilmek için, ordunun ve aydınların geçmişte yürüttüğü bu tarihsel çabaları ve bunların sınırlarını bilmek şarttır.

 

Namık Kemal Vatanseverliği

Namık Kemal ve Ziya Paşa, Tanzimat Batıcılığının çıkmazda olduğunu fark eden ilk düşünürlerdir.

Tanzimat'ın getirdiği düzeni ve kötüye giden ekonomik şartları sert bir dille eleştirmişlerdir. Ağır vergiler, sadece Müslümanların yaptığı askerlik yüzünden yaşanan kayıplar, yolsuzluklar ve köylünün üzerindeki baskı devleti zaafa uğratmıştır.

 

Namık Kemal, Osmanlı sanayisinin ve iç ticaretinin mahvolmasını, Avrupalılara tanınan serbest ticaret haklarına ve 1838 Ticaret Antlaşması'na bağlar.

"Milli İktisat" fikrinin öncülüğünü yapmış; yerli sermaye, banka ve fabrika kurulmasını savunmuşlardır.

 

Namık Kemal’e göre uygarlık, şeriat esasları korunarak Batı'nın teknoloji ve yöntemlerinin alınmasıyla sağlanabilir.

 

Kurtuluşun Meşveret (Anayasa/Meşrutiyet) ve maarif (eğitim) ile geleceğine inanılmıştır.

 

Tanzimat paşaları ve askeri darbe desteğiyle Abdülaziz devrilmiş, önce V. Murat, ardından Kanun-ı Esasi'yi ilan etme vaadiyle II. Abdülhamid tahta çıkarılmıştır (1876).

II. Abdülhamid Meclis'i kapatmış, Yeni Osmanlılar sürgüne gönderilmiştir.

 

Jön Türkler

Namık Kemal’in mesajı geniş halk kitlelerine ulaşamasa da Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiye gibi okullarda okuyan gençlerde güçlü bir vatanseverlik duygusu yaratmıştır.

Ancak bu vatansever gençliğin iktisadi ve entelektüel donanımı zayıftır.

Jön Türkler'in lügatında emperyalizm kelimesi yok gibidir.

Dönemin Jön Türk liderleri derinlikli analizlerden yoksun fikirler etrafında bocalamışlardır:

Mizancı Murat: Kurtuluşu eğitimin yükseltilmesinde ve bürokrasinin ıslahında görmüş; ancak bu reformların Avrupa devletlerinin baskısı ve denetimiyle yapılmasını savunmuştur.

Ahmet Rıza Bey: Pozitivist bir anlayışla sorunun temelinde II. Abdülhamid'in kötü yönetimi olduğunu, o gittiğinde Avrupa'nın tutumunun düzeleceğini iddia etmiştir.

Abdullah Cevdet: Avrupa uygarlığını karşı konulmaz bir sel olarak görmüş ve her yönüyle benimsenmesi gerektiğini savunmuştur.

Prens Sabahattin: İngiliz hayranlığına dayanan "bireyci" (adem-i merkeziyetçi) toplum modelini savunmuş, kurtuluşu özel teşebbüs ve Anglo-Sakson tarzı eğitimde aramıştır.

 

Jön Türkler de Tanzimat paşaları gibi halka karşı güvensizdir. Halkı eğitilmesi gereken bir "cahiller yığını" olarak görmüşlerdir.

1902 Paris Kongresi'nde mücadelenin yöntemi konusunda ciddi bir ayrışma yaşanmıştır.

 

1908 Hareketi

Makedonya'da Rum, Sırp ve Bulgar çetelerinin yürüttüğü faaliyetlere karşı genç Türk subayları çetecilik ve gerilla mücadelesi içinde oldular.

Makedonya; Avusturya (Üsküp), İtalya (Manastır), Rusya (Selanik), Fransa (Serez) ve İngiltere'nin (Drama) denetim alanlarına bölündü.

Bölgenin maliyesi büyük devletlerin ajanlarının kontrolüne geçmiş ve imparatorluğun dağılma tehlikesi genç subayları ile Jön Türkleri harekete geçirmiştir.

 

Selanik; özgür düşüncelerin geliştiği, Batı ile ilişkilerin kolay kurulduğu ve ticaret burjuvazisinin yükseldiği bir kültür merkezidir.

Rum ve Ermeni tüccarların İstanbul'daki tekelci konumunu yıkmak isteyen Selanikli dönmeler ve Museviler, İttihat ve Terakki'yi desteklemiştir.

 

Akçura'ya göre İttihat ve Terakki; maaşlarıyla geçinen küçük taşra memurları, alt rütbeli subaylar ("proleter sivil ve asker memurlar") ile Rumeli'deki büyük çiftlik sahipleri (Serez Beyleri gibi) ve Selanikli tüccarların desteğiyle oluşmuştur.

 

Eski rejimin nimetlerinden yararlanan büyük rütbeli bürokratlar, muhafazakâr eşraf, İstanbul halkının bir kısmı ve gayrimüslim tekelci tüccarlar ise daha sonra Hürriyet ve İtilâf Partisi etrafında toplanmıştır.

 

31 Mart Vakası sonrasında Hareket Ordusu ile Mahmut Şevket Paşa ve Enver Paşa'nın gücü artmış; Bâb-ı Âli Baskını sonrası iktidara gelen Mahmut Şevket-Enver ittifakıyla Alman nüfuzu orduda kesin hakimiyet kurmuştur.

 

Devlet maliyesinin ve bütçesinin borçlar (Düyûn-ı Umûmiye) altında Ezilmesi nedeniyle İttihat ve Terakki, millî bir sermaye kesimi yaratmakta zorlanmıştır.

 

Osmanlıcılık ve İslamcılık idealinin Balkan Savaşları ve Arap/Arnavut isyanlarıyla çökmeye başlaması üzerine Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin gibi isimlerin öncülüğünde Türkçülük ve Halkçılık fikirleri doğmuştur.

 

Milli İktisat Denemesi

Savaş şartları, kapitülasyonların kaldırılması ve oluşan enflasyon ortamı "milli iktisat" kurma çabalarına imkân sağlamıştır. 1914 sonbaharında kapitülasyonlar kaldırılmış, yabancı imtiyazlarına son verilerek vergide eşitlik sağlanmıştır.

İngiltere ve Fransa savaş nedeniyle fazla itiraz edemezken, en sert tepki müttefik Almanya’dan gelmiştir.

"Zirai Hizmet Kanunu" ile tarım seferberliği ilan edilmiş, parasız tohum dağıtılmış ve Ziraat Bankası'nın yetkileri artırılmıştır.

 

Osmanlı Bankası’nın para basma imtiyazı alınmış, kredi ihtiyacını karşılamak üzere İtibar-ı Milli Bankası ile Adapazarı İslam Ticaret Bankası (1913), Manisa Bağcılar Bankası (1917) gibi yerel bankalar kurulmuştur.

Adapazarı İslam Ticaret Bankası'nın Kurulma Anısı: Osmanlı Bankası Şubesi'nin bir Türk tüccarına kredi açmak için Hristiyan bir tüccarın kefilliğini şart koşması üzerine, gururu incinen Türk tüccarlar bir araya gelerek kendi bankalarını kurmuşlardır.

 

Ticareti yabancıların elinden kurtarmak amacıyla tüketim ve tarım kooperatifleri desteklenmiş, Kara Kemal İstanbul’un çeşitli semtlerinde büyük kooperatifler açmıştır.

 

1914–1918 yılları arasında karaborsa ve darlık nedeniyle temel gıda fiyatları fırlamıştır.

Zenginleşen türedi tüccarlar, karaborsacılık ("Bulgur Palas", "Şeker Palas" gibi saraylar yaptıran harp zenginleri) ve yolsuzluklar halkta büyük nefret uyandırmıştır.

Önceleri milli kapitalizmi savunan Ömer Seyfettin, dürüst ve eğitimli gençlerin Çanakkale'de şehit düşerken sahtekârların kısa sürede milyoner olmasına sert tepki göstermiştir. Falih Rıfkı Atay ve İsmet Paşa (İnönü) da bu dönemi gözyaşı ve çocuk sütünden toplanmış haksız servet dönemi olarak nitelendirmişlerdir.

 

İlk milli iktisat denemesi; kalıcı bir sanayileşme veya sağlam bir sermaye birikimi yaratamamış, fabrikalar yerine barlar/meyhaneler çoğalmış ve deneme tam bir iflas ve hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır.

 

İttihat ve Terakki döneminde Cumhuriyet reformlarına zemin hazırlayan bazı adımlar atılmıştır.

Eğitim bütçesi 6 yılda 6 katına çıkarılmış, yurt dışına öğrenciler gönderilmiş, halk eğitimi ve kadın meslek okulları teşvik edilmiştir.

 

Kurtuluş Savaşı'nda Milliyetçilik

Kurtuluş Savaşı'nda Köylü

Anadolu köylüsü, yüzyıllar boyu askerlik ve ağır vergiler altında ezilmiş, bitkin ve güvensiz bir haldedir. Askerlikten kaçmak için kendisini sakatlamakta veya dağa çıkmaktadır.

Köylü; tefeci, eşraf ve derebeyi gibi sömürücülere sığınmış; milliyetçi subay ve aydınlara güvensizlik duymuştur.

 

Kurtuluş Savaşı'nda Kompradorlar

İstanbul ve İzmir’deki büyük ticaret çevreleri (kompradorlar ve Lövantenler), Mütareke döneminde İtilaf Devletleri'nin koruması altında hayatlarına devam etmişlerdir. Milli Mücadele'den veya Anadolu'daki savaştan tamamen habersiz bir görünüm sergilemişlerdir.

Milli Mücadele'nin zaferini ancak Türk süvarileri İzmir'e girdiğinde fark etmişlerdir.

 

Kurtuluş Savaşı'nda Anadolu Eşrafı

Anadolu eşrafı (toprak ağaları, derebeyleri, tüccar ve din adamları), başlangıçta parçalanmaya karşı koymak yerine işgalci güçlerle uyum sağlama yolunu seçmiştir.

 

Eşrafın tutumunu değiştiren temel unsur, Yunanlıların Türk nüfusuna karşı giriştikleri can, mal ve namus güvenliğini yok eden ağır zulümler olmuştur.

 

Eşraf ve din adamlarının öncülük ettiği ilk Müdafaa-i Hukuk dernekleri, vatanın genelinden ziyade kendi bölgelerinin Rum ve Ermenilerin eline geçmesini önlemek amacıyla kurulmuştur:

 

Trakya-Paşaeli Cemiyeti: Trakya’nın Yunanistan’a verilmesini önlemek.

 

Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Karadeniz'de bir Pontus Rum Devleti kurulmasını engellemek.

 

Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi ihtimaline karşı kurulmuştur.

 

Güney Cephesi'ndeki Ermeni Mezalimi ve Direniş

Wilson İlkeleri’nin "nüfus çoğunluğuna sahip olunan bölgelerde hak iddia etme" maddesi, Ermeni ve Rum çetelerinin Türk nüfusunu katlederek veya göçe zorlayarak çoğunluk sağlama çabalarına (etnik temizlik/jenosit) zemin hazırlamıştır.

 

Yunan ordusu ve local Rum cemaati (papazlar, öğretmenler), Türk halkına direnmedikleri takdirde güvenlik ve servet vaat ederek direnci kırmaya çalışmıştır. Tire ve Aydın gibi yerlerde eşraf ve bazı din adamları (örneğin Tire Müftüsü) boyun eğmeyi telkin eden bildiriler yayınlamışlardır.

 

İşgalcilerin ve Rumların Türklerin canına ve malına kasten kastetmeye başlamasıyla eşraf geri adım atmış ve direniş örgütlenmeye başlamıştır.

 

İttihatçı eşraf mücadeleye daha istekliyken, İtilafçı eşraf genellikle isteksiz davranmıştır.

 

Başlangıçta aydınlar ve subaylar arasında Wilson İlkeleri ve Amerikan Mandası bir kurtuluş çaresi olarak görülmüştür.

 

Çerkez Ethem ve ağabeyi Reşit Bey yanlarına aldıkları kişileri suça/talana ortak ederek disiplinsiz ama etkili asker toplama usulü benimsemiştir.

 

Çete usulünün kalıcı çözüm olmaması üzerine regular (düzenli) orduya geçiş kararı alınmıştır.

Nüfuzlu milletvekilleri asker toplamak üzere bölgelere gönderilmiş ve kısa sürede çarık ayaklı, milli kıyafetli insanlar akın akın Ankara üzerinden Polatlı cephesine sevk edilmiştir.

 

İsmet İnönü’nün ifadesiyle, umumi seferberlik kararı ancak Sakarya Muharebesi öncesinde, ordu Sakarya gerisine çekilip her şey tehlikeye düştüğünde ve BMM Atatürk’ü başkumandanlığa getirip olağanüstü yetkiler verince ilan edilebilmiştir.

 

Kurtuluş Savaşı'nda İktisadi Görüşler

Dönemin iktisatçıları ve aydınları genel olarak XIX. yüzyıl liberal kapitalizminin ötesinde bir görüşe sahip değildir.

Devlet eliyle yatırım yapılması ilk başlarda "kitapta yeri yok" denilerek tepkiyle karşılanmıştır. Kurulan Âli İktisat Meclisi dahi devletçiliği yalnızca geçici bir zorunluluk (muvakkat bir zaruret) olarak görmüştür.

 

Ziya Gökalp, bir iktisatçı olmamakla birlikte Milli Mücadele yıllarında pratik ve işe yarar iktisadi fikirler ortaya koymuştur.

Tanzimat'tan beri uygulanan İngiliz serbest piyasa modellerinin Türk toplumuna uymadığını; Türklerin doğası gereği devletçi olduğunu ve devlet öncülüğü olmadan sanayileşemeyeceğini savunur.

Ağa ve beylerin boyunduruğundaki topraksız köylünün özgürleşmesi için toprak reformunu, aşar vergisinin kaldırılmasını ve ziraat bankaları ile sendikaların kurulmasını savunur.

 

İstanbul'da Aydınlık dergisi etrafında toplanan aydınlar, Milli Mücadele'yi desteklemişler, ancak Ankara Hükümeti'nin parlamenter/kapitalist bir cumhuriyet yapısına yönelmesiyle hayal kırıklığına uğrayarak iç politikadaki iddialarından çekilmişlerdir.

 

Enver Paşa (Halk Şuralar Fırkası) ve Yeşil Ordu çevresi, Bolşevikliği Saltanat, Hilafet ve İslamiyet'in ilk dönemleriyle (Asr-ı Saadet) uzlaştırmaya çalışan ideolojik denemeler yapmıştır.

 

Sovyetler, Türkiye'nin sosyalizm koşullarından uzak (küçük burjuva ve köylü ülkesi) olduğunu bilmektedir.

Mustafa Kemal hareketini komünist bir hareket olarak değil, İngiliz emperyalizmine karşı bir milli kurtuluş/burjuva devrimi olduğu için stratejik olarak desteklemişlerdir.

 

Kurtuluştan Sonra

İzmir İktisat Kongresi

Kongreye işçi, köylü, esnaf ve tüccar temsilcileri (toplam 1135 üye) katılmış olsa da alınan kararlar büyük tüccarlar ve toprak sahiplerinin lehine olmuştur.

 

Milli Türk Ticaret Birliği

İşgal altındaki İstanbul'da Kurtuluş Savaşı'na katılmamış olan tüccarlar, zaferden sonra güç kazanmak ve Rum, Ermeni ve Levantenlerin ticaretteki yerini almak amacıyla bu birliği kurmuşlardır.

 

Sol grupların ve Aydınlık çevresinin (toprak dağıtımı, 8 saatlik iş günü, kâra iştirak vb.) talepleri kongrede etkili olamamış, reddedilmiştir.

 

Kongre sonunda üretimi, çalışkanlığı, tasarrufu ve millileşmeyi öven bir Misak-ı İktisadi (İktisat Andı) kabul edilmiştir.

 

Toprak Reformu

Kurtuluş Savaşı sırasında eşrafın desteğine ihtiyaç duyulduğundan ve halktan/köylüden tabandan gelen güçlü bir örgütlü baskı olmadığından eşrafın aleyhine bir reform yapılamamıştır.

 

Rum ve Ermenilerden boşalan araziler şehit ailelerine dağıtılmak yerine ağa ve beylerin eline geçmiştir.

Dönemin toprak reformu anlayışı büyük çiftlik sahiplerine ve ağalara dokunmadan, sadece devlete ait boş toprakları topraksız köylüye dağıtmaktan ibaret kalmıştır.

 

Halkçılık ve Halk Partisi

Ziya Gökalp'ın temsil ettiği bu görüşe göre halkçılık; sınıf çatışmalarını reddeden, fırsat eşitliği, sosyal adalet ve toplumsal dayanışmayı esas alan bir harekettir.

 

Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında Batılılaşmaya ve devlete en entegre kesimler mahalli eşraf ve memurlar/subaylar idi. Atatürk, devrimleri yaymak için devlet teşkilatı olarak memurları, parti teşkilatı olarak da mahalli eşrafı kullanmıştır.

1936'da İçişleri Bakanı'nın Parti Genel Sekreteri olması ve Valilerin il başkanı yapılmasıyla parti tamamen bürokrasinin kontrolüne girmiştir.

 

Atatürk; tarım, sanayi ve bankacılık alanlarında bizzat öncü olmuştur.

Atatürk kişisel emeği ve birikimiyle kurduğu çiftlikleri ve varlıkları Hazine’ye (millet hizmetine) bağışlamıştır.

 

İş Bankası

Osmanlı Bankası ve yabancı bankaların Türk tüccarlara ve milli girişimlere olumsuz/umursamaz tutumu üzerine milli bir banka kurulması kararlaştırılmıştır.

Celâl Bayar Genel Müdür olmuş; yönetim kurulunda ve kurucular arasında Siirt Mebusu Mahmut (Soydan), Kılıç Ali, Salih (Bozok), Fuat (Bulca) gibi Kurtuluş Savaşı’nın nüfuzlu siyasetçileri ve tüccarlar yer almıştır.

 

İş tecrübesi olmayan bazı eski asker ve siyasetçilerin, "İş Bankası Grubu" adı altında devlet imkânlarını ve banka kredilerini kendi veya aracı oldukları iş insanlarının menfaatine kullandıkları, komisyonculuk yaptıkları görülmüştür.

 

Ziraat Bankası

Köylüden toplanan vergilerle kurulmuş olan Ziraat Bankası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir anonim şirkete dönüştürülmüştür.

Yönetim kuruluna Anadolu eşrafı ve tüccarların (özellikle Konya mebuslarının) hakim olması nedeniyle banka kredileri asıl üretici olan köylü yerine tüccarlara ve büyük toprak sahiplerine aktarılmıştır.

Tüccarlar bankadan %10 faizle aldıkları krediyi köylüye %80-%120 (hatta bazen %500) faizle tefecilik/murabahacılık yaparak satmıştır.

Banka 1937 yılında yeniden Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) haline getirilerek tamamen devletleştirilmiş ve kredilerin doğrudan toprağı işleyen çiftçiye verilmesi amaçlanmıştır.

 

Şeker Sanayii

1923’te Uşaklı Nuri Ağa (Nuri Şeker) öncülüğünde Uşak Terakki-i Ziraat T.A.Ş. kurulmuş, ancak özel sektörün sermaye yetersizliği nedeniyle 1925’te devlet kurumu olan Sanayi ve Maadin Bankası %30 sermaye ve büyük kredilerle işe dahil olmuştur. Zarar eden fabrika 1930’da tasfiye edilerek devlete geçmiştir.

 

Sanayi ve Maadin Bankası

Özel teşebbüslerle karma ortaklıklar (%51 Türk/Devlet, %49 özel/yabancı) kurmak amacıyla yapılandırılmıştır.

Başarısız olmuş, devleti zarara uğratarak Sümerbank’a devredilmiştir.

 

Teşvik-i Sanayi Kanunu

Özel sektörü sanayileştirmek için bedelsiz arazi, 10-18 yıl vergi muafiyetleri, ucuz taşıma tarifeleri, mamul fiyatına %10 devlet primi ve yerli malı kullanma zorunluluğu gibi çok geniş imtiyazlar getirilmiştir.

 

İthalatçılar, Sanayileşmeyi Baltalıyor

Şeker fabrikaları kurulduktan sonra "İnönü Projesi" adı altında uydurulan bir bahaneyle Türkiye'nin şeker üretim sınırı 65 bin tonla sınırlandırılmış, üretim düşürülmüş (1939'da 42 bin tona kadar) ve aradaki şeker ihtiyacı özel bir ithalat şirketi (Şeker Kralı Hayri İpar ve arkasındaki İş Bankası Grubu) üzerinden ithal edilerek büyük haksız kazançlar elde edilmiştir. Bu durum kontrol altına alınıp özel şirketin tekeli kırılınca yurt içi şeker üretimi hızla yükselmiştir.

 

Kağıt Sanayiinin Hikayesi

İş Bankası’nın kurucusu ve yöneticisi Celâl Bayar, Almanya'da kağıt eğitimi almış Mehmet Ali Kağıtçı'nın projesini benimseyerek İzmit’te İş Bankası adına bir kağıt fabrikası kurmak ister. Ancak İktisat Vekâleti (Mustafa Şeref) ve İnönü Hükümeti, fabrikayı devletin (Sanayi Ofisi) yapacağını belirterek İş Bankası’na izin vermez.

Bayar konuyu Atatürk’e aktarır. Atatürk, Mustafa Şeref Bey’i sert bir şekilde haşlar.

Celâl Bayar Mustafa Şeref yerine İktisat Vekilliğine getirilir. Ancak İsmet Paşa'nın etkisiyle kağıt fabrikası yine de devlet eliyle kurulur.

 

İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı olmasıyla İş Bankası Grubu’nun siyasetteki nüfuzu kırılır.

Bu dönemde cam, şeker, Denizbank (SATIÊ Hanı davası), Impex şirketi ve uluslararası silah/uçak kaçakçısı Ekrem König skandalı gibi olaylar gündeme gelir. Milli Savunma Bakanı Kâzım Özalp istifa etmek zorunda kalır.

1939'da kamu alımlarında komisyonculuk usulü kaldırılır.

 

Çimento Sanayii

İlk çimento fabrikası 1910'da Darıca’da kurulmuştur (Aslan Osmanlı Şirketi).

1920-1930’larda Belçika ve Fransız ortaklı şirketler (Kartal, Zeytinburnu) kurularak sektöre yabancı sermaye hakim olur. 1932’de bu şirketler bir kartel kurarak piyasayı paylaşır ve fiyatları aşırı yükseltir (Yunanistan’da 16, Polonya’da 12 lira olan çimento Türkiye’de 30 liraya satılır).

 

Özel Teşebbüsçülüğün Bilanço ve Eleştirisi

1938 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanan 1.098 teşebbüsün %90’ı gerçek anlamda fabrika sayılamayacak "derme çatma" tesislerdir.

Özel sektör modernize fabrika kurmak yerine devlet teşvikleri, gümrük duvarları ve karaborsa sayesinde kolay ve çabuk yoldan zengin olmayı ("kapkaç sanayiciliği") tercih etti.

 

İstanbul ve İzmir limanlarında devlet bütçesiyle dönen ancak nüfuzlu özel kişilerin ve aracılardan oluşan anonim şirketlerin (örneğin Bahri Muamelât T.A.Ş. ve İstanbul Liman İnhisarı) çıkarına çalışan düzenler kurulmuştur.

 

Bir Sigortacılık Hikayesi

1160 sayılı Kanun ile reasürans (sigortanın sigortalanması) zorunlu kılınmış ve bu tekel devlet tarafından doğrudan işletilmek yerine 25 yıllığına %60'ı Türklerin elinde olan özel bir anonim şirkete verilmiştir.

 

Kibrit Tekeli ve Ötekiler

Kibrit ve çakmak inhisarı önce Belçikalı De Laodt firmasına verilmiş, fabrika inşa süreci fiyaskoyla sonuçlanınca imtiyaz Amerikan firmasına aktarılmıştır. Şirket fabrika kurmak yerine ithalat yapmayı ve devlete kredi vermeyi tercih etmiştir.

Petrol ve benzin tekelinin Standard Oil'e, alkollü içkilerin bir Polonya şirketine devredilmesi, barut ve patlayıcı maddeler tekelinin anonim şirketlere ihalesi gibi uygulamalarla kârlı alanlar devlet eliyle özel veya yabancı sermayeye bırakılmıştır.

 

İsmet Paşa, Devlet Hazinesi’nin ve inhisarların özel şahıslar için bir "hayrat ocağı" veya zimmet kapısı haline getirilmesine karşı mücadele edilmesi gerektiğini savunmuştur.

 

Bütçedeki büyük sıkıntılara rağmen mebus ve memur maaşlarında önemli artışlar yapılmıştır.

 

Zafer sonrası İstanbul’dan kaçan zengin azınlıkların geride bıraktıkları malları kurtarma çabaları (Karnik Sebuhyan)

 

Bahriye vekili İhsan Bey ve Havuz-Yavuz meseleleri

 

İsmet Paşa, "Devletçiliği anlarım fakat dolapçılığı anlamam" diyerek devlet nüfuzunu kullanarak şahıs veya bankaların zenginleşmesine karşı çıkmış ve Meclis koridorlarında "Hazine'yi soydurmayacağım" diye tepki göstermiştir.

 

Bir Uçak Hikayesi: Tatko

Gazetecilikten uzaklaştırılan Ahmet Emin Yalman, ABD Ticaret Ataşesi Gillespie'in teşviki ve yönlendirmesiyle Good-Year, Dodge, Caterpillar gibi Amerikan markalarının temsilciliğini alarak "Otomobil, Lastik ve Traktör Komandit Şirketi"ni (Tatko) kurmuştur.

 

Kayseri'de Amerikan ustaları ve Türk işçileriyle Hawk tipi avcı uçakları başarıyla üretilmiştir.

Hava Kuvvetleri'ndeki görüş ayrılıkları, Fransız rekabeti, Hava Kurumu'nun İngiliz motor lisansı alması ve Nuri Demirağ ile Mühendis Selâhattin Bey'in "kendi uçağımızı yapma" iddiaları/girişimleri sonucunda Curtis-Wright ile sürdürülen işbirliği ve fırsatlar kaçırılmıştır.

 

Ankara Yağma Ediliyor

Ankara yeni ve modern bir şehir olarak tasarlanmak istense de arsa spekülasyonu nedeniyle pahalı, israflı ve dertli bir şehre dönüşmüştür.

 

Nüfuz sahipleri ve politikacılar ucuz arsalar kapatıp devlet dairelerinin veya kamu kurumlarının (örneğin Konservatuvar veya Meclis) kendi arsalarının bulunduğu bölgelere yapılması için baskı kurmuşlardır.

 

Şehir planında yoksullar ve işçiler için ayrılan ucuz/parasız arsa bölgeleri Belediye tarafından ihmal edilmiş; neticesinde gecekondu faciası başlamıştır.

 

Kadastronun bulunmadığı ortamda boş kalan Ermeni ve Rum çiftlikleri politik gücü ve ilişkileri olan kişilerce ele geçirilmiştir.

 

Kurtuluş Savaşı'nda nüfuz kazanan ve CHP milletvekili olan D.A. (Damar Arıkoğlu), Ermenilerden devlete geçen iyi arazileri alarak toprağını 3 bin dönümden 11 bin dönüme çıkarmış, köylüleri ortakçı/ırgat statüsüne getirmiştir.

 

Cumhuriyet Burjuvalarının Yaşantıları

Eski Millî Mücadelecilerin ve milletvekillerinin (Hakkı Bey, Murat Bey) arsa spekülasyonu ve müteahhitlik işleriyle zenginleşerek lüks, gösterişli ve Avrupai ("monden") bir yaşam sürmeye başladılar.

İlk Meclis’in muhafazakâr isimlerinden Şeyh Emin’in dahi bu şaşaalı ve içkili balo hayatına uyum sağlaması değişimin çarpıcı bir sembolüdür.

Nazilli Müftüsü Hacı Hüsnü Efendi sarık ve cübbeyi çıkarıp frak giyerek Ankara Palas'taki Sovyet heyeti balosuna katılmıştır.

 

Milli Kapitalizmin Yabancı Ortakları

İdealize edilen millî tüccar tipi yerine Ankara'da politik nüfuzlular, İstanbul ve İzmir kompradorları ile yabancı şirketlerin mümessilliğini yapan bir işadamı profili ortaya çıkmıştır.

 

Devletçilik Yılları

Cumhuriyet'in başından beri devlet ekonomide müdahaleci olmuştur.

İş çevreleri de liberalizm söylemlerine rağmen devletin müdahalesini ve yardımını talep etmişlerdir.

Devletçilik, devlet eliyle kapitalist ve müteahhit sınıfı yetiştiren/geliştiren bir politika olmuştur.

 

İlk Beş Yıllık Plan

Devletin dar anlamdaki sınai yatırımlarını kapsayan bir listedir (Tarım, eğitim, sağlık ve özel sektör dışarıda tutulmuştur).

Plan sayesinde / Özel sektörün gitmediği Anadolu coğrafyası modern sanayi tesislerine kavuşmuş; dış yardım ve kredi olmadan da öz kaynaklarla kalkınmanın mümkün olduğu kanıtlanmıştır.

 

1933 yılından itibaren kamu hizmeti gören ve sözleşmelerine uymayan/imtiyaz süreleri dolan yabancı şirketler satın alınarak devletleştirilmiştir.

 

Devletçilik ve Özel Teşebbüs

Devletçilik, hiçbir zaman özel teşebbüs aleyhtarı bir politikaya dönüşmemiş; en katı dönemlerde bile özel sektörü koruyucu ve geliştirici hükümler yasalarca güvence altına alınmıştır.

 

Savaş Ekonomisi

Savaş döneminde devlet; fiyat kontrolü, el koyma ve üretim miktarını belirleme yetkilerini almıştır.

 

Savaş Zenginleri

1942 sonbaharında Ticaret Bakanı Behçet Uz’un fiyat kontrollerini kaldırması ve serbest piyasaya geçmesiyle fiyatlar fırlamıştır.

Kontrolsüz yükseliş, karaborsacılık ve enflasyon; dar gelirlilerin ıstırap çekmesine, buna karşın stokçu tüccarlar ile büyük çiftçilerin kısa sürede servet edinerek "savaş zengini" olmasına yol açmıştır.

 

II. Dünya Savaşı yıllarında karaborsacılık (muhtekirlik) ve istifçilik artmış, özellikle azınlık tüccarların elinde olan ithalat kanalıyla "şüpheli milyonerler" türemiştir.

 

Varlık Vergisi

Dönemin İstanbul Defterdarı Faik Ökte vergi sistemindeki adaletsizliklere değinerek yüksek gelirlilerin ve müteahhitlerin çok düşük vergi ödediğini, yükün maaşlı ve ücretlilerin üzerine bindiğini ifade etmiştir.

 

Tarımda Devletçilik

1923-1929 / Aşar vergisi kaldırılmış, Ziraat Bankası kredileri büyütülmüş, göçmenlere ve topraksız köylülere milyonlarca dönüm arazi dağıtılmıştır.

 

Doğu ve Güneydoğu'da feodal/derebeylik uygulamaları devam etmiştir.

Orta ve Batı Anadolu'da köylüler, bataklıkları kurutup toprağı ıslah ederek ekilebilir hale getirdiler. Sonradan ortaya çıkan arazi sahipleri/tapu sahipleri köylülerin elinden topraklarını zorla aldılar.

 

Toprak Reformunun Hikayesi

Atatürk, 1935 ve 1936 meclis açış konuşmalarında topraksız çiftçi bırakılmamasını, çiftçi ailesinin geçineceği toprağın bölünmez olmasını ve büyük çiftlik arazilerinin sınırlandırılmasını vurgulamıştır.

 

1945 yılı / Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu; Adnan Menderes ve Emin Sazak gibi isimler kanunu işlevsiz hale getirmeye çalışmıştır.

CHP içindeki ve dışındaki büyük çiftçi/eşraf grubunun baskısıyla reform etkisizleştirilmiştir.

 

Köy Enstitüleri

Köyü içten canlandırmayı, köylüyü bilinçlendirip sömürüden kurtarmayı hedefleyen özgün bir devrim hareketidir.

Eşraf ve bürokrasinin direnci nedeniyle hareket sürdürülemedi.

 

İkinci Bölümün Sonucu

Lozan Antlaşması'nın getirdiği kısıtlamalar (gümrük tarifelerinin belirlenemeyişi) nedeniyle dış ticarete tam hakim olunamamış; kıt döviz kaynakları varlıklı sınıfların tüketim malı ithalatına gitmiştir. Sanayi altyapısı ve sermaye yetersiz kalmıştır.

1929 / Buhran ortamında hem Osmanlı borçları ödenmiş hem de II. Dünya Savaşı yaklaşırken ordu savunma harcamaları artırılmıştır.

Kurtuluş Savaşı bir halk veya köylü hareketi olarak değil; eşraf, toprak ağası, tüccar ve ulema desteğiyle yürütülmüştür.

Genç Cumhuriyet, geleneksel egemen sınıfların gücünü kıramamış, bu gruplara dayanarak hükümet etmek zorunda kalmıştır.

Halkın karşı karşıya kaldığı esas zulüm mahalli mütegallibenin (ağa, mültezim, tüccar) zulmüdür.

İlkokul ve öğretmen giderlerinin doğrudan köylüden toplanması, fakir köylerde okula ve öğretmene karşı tepki yaratmıştır.

Bürokratik uygulamalardaki sertlik, eşraf istismarı ve ağır ekonomik koşullar birleşince halkta büyük bir memnuniyetsizlik doğmuş; ağa ve tüccar egemenliğinde gelişen Demokrat Parti bu hoşnutsuzluğu tepe tepe kullanmıştır.

 

Üçüncü Bölüm: Devrimciliğin Sonu: Tanzimat Batıcılığına Dönüş

Sınıflar Açısından Çok Partili Düzen

11 Haziran 1945'te kabul edilen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu (özellikle büyük arazilerin kamulaştırılmasını öngören 17. madde), büyük toprak sahiplerinin sert direnişiyle karşılaşmıştır. Bu süreç, CHP içindeki muhalefeti (Menderes, Bayar, Köprülü, Koraltan) somutlaştırarak Dörtlü Takrir'e ve ardından Demokrat Parti'nin (7 Ocak 1946) kuruluşuna zemin hazırlamıştır.

Çok partili hayata geçiş, Kemalist milliyetçi-devrimci kadroların (sivil-asker bürokrasi) geriletilmesi; buna karşılık büyük toprak sahipleri (ağalar), kasaba eşrafı, tüccarlar ve komprador sermayenin iktidara tam anlamıyla yerleşmesi hareketidir.

 

Doğu Anadolu'da: Seçim sisteminin gelmesiyle ağa ve şeyhler, kitlelerin oyunu yönlendiren ana faktör haline gelmiş.

Batı Anadolu'da: Savaş yıllarının enflasyonuyla zenginleşen ancak yerel yönetimde söz sahibi olamayan "yeni ve dinamik kasaba eşraf adayları" DP kadrolarında toplanarak eski CHP eşrafını tasfiye etmiştir.

 

1925 ve 1929 antlaşmalarıyla Sovyetler Birliği ile karşılıklı güvene dayalı, bloklar dışı ve dostane ilişkiler yürütülmüş; sanayileşmede (1. Beş Yıllık Plan) ve ordunun teçhizatında Sovyet desteğinden faydalanılmıştır.

Türkiye 12 Mayıs 1939’da İngiltere ve Fransa ile ittifak antlaşması açıklayarak tarafsızlık çizgisinden sapmıştır. Bu durum Sovyetler (Molotov) ve Almanya tarafından son derece sert karşılanmış, Türk-Sovyet ilişkileri uzun yıllar tamir edilemeyecek bir yara almıştır.

 

Türkiye’deki Amerika

ABD, 1946 sonrasında izolasyonizmden (kabuğuna çekilme) vazgeçerek İngiltere ve Fransa’dan boşalan küresel liderlik koltuğuna oturmuştur. Amacı yalnızca Sovyet yayılmacılığını durdurmak değil, kapitalist dünya düzenini korumak ve ülkelerin kendi iç dinamikleriyle sosyalizme/devletçiliğe kaymasını önlemektir.

 

ABD, kendi erinin maliyetinin 4.500 dolar, yardım alan ülke erinin maliyetinin ise 540 dolar olduğunu hesaplayarak Batı savunmasını ucuza getirmeyi hedeflemiştir.

1947 Askeri Yardım Anlaşması (JAMMAT / Amerikan Askeri Yardım Kurulu) ile ABD ordusunun talimnameleri, organizasyon şeması, eğitimi ve lojistik yapısı Türk ordusuna uyarlanmıştır.

 

Amerikan Kalkınma Modeli

Atatürk döneminin "sanayileşme" hedefinin aksine, Marshall Planı ve Barker Raporu ile Türkiye’ye "Avrupa'nın gıda ve hammadde deposu olma" rolü biçilmiştir.

Karabük Demir-Çelik Fabrikası'nın kapatılması/tasfiye edilmesi istenmiştir.

Lokomotif, uçak, motor ve kimyasal gübre fabrikası kurma projeleri "zamansız" bulunmuş ve veto edilmiştir. Türkiye'nin sadece basit tarım aletleri imalatı veya montajı ile yetinmesi gerektiği belirtilmiştir.

Devletçiliğin kaldırılması, özel teşebbüsün ve yabancı sermayenin önünün açılması, Amerikan banka ve sigorta şirketlerine imtiyaz tanınması talep edilmiştir.

Marshall yardımı kapsamında Merkez Bankası’nda biriken "karşılık paralar"ın kullanımı tamamen ABD'nin iznine bağlanarak Türkiye'nin ekonomi politikaları doğrudan vesayet altına alınmıştır.

 

İşbirlikçi Kapitalizm ve İrtica

Antikomünizm bir terör silahı olarak kullanılmış; Köy Enstitüleri, Toprak Reformu ve Halkevleri "komünist yuvası" ilan edilerek işlevsizleştirilmiş veya kapatılmıştır. Hasan Ali Yücel gibi isimler komünistlikle suçlanarak pasifize edilmiştir.

Üniversite hocaları tasfiye edilmiş, Türkçe ders kitapları, romanlar (Fontamara vb.) hatta Lermontov gibi klasik yazarların eserleri bile sakıncalı bulunarak toplatılmış/yakılmıştır.

 

Amerikalı uzmanların ve yerli elitlerin teşvikiyle; okullara din dersi konması, türbelerin açılması, İlahiyat Fakültesi ve İmam-Hatip okullarının/Kur'an kurslarının yeniden canlandırılması sağlanmıştır.

 

Devletçiliği Tasfiye Yılları

7 Eylül 1946 Kararları (Devalüasyon): Bretton Woods sistemine uyum ve serbestleşme adına Türk Lirası devalüe edilmiş (1 Dolar = 2.80 TL yapılmış), altın ve döviz rezervleri hızla eritilmiştir. Şehirlerde ithalat spekülasyonu ve karaborsacılıkla türedi zenginler oluşturulmuştur.

 

Türkiye’ye "Avrupa'nın gıda ve hammadde deposu olma" rolü verilmiş, bütçe karayollarına ve tarımsal mekanizasyona (traktör vb.) ayrılmıştır.

 

Dolar Diplomasisi

DP iktidarı, ABD'den mali yardım (dolar) alabilmek için Kore'ye asker göndermiş ve bu jest karşılığında NATO'ya kabul edilmiştir.

Türkiye'nin NATO'ya girişi karşılığında İngiltere'nin bölgedeki sömürgeci çıkarlarını ve "taçlı başları" korumak adına Bağdat Paktı kurulmuştur. 1958 Irak İhtilali sonrası İncirlik Üssü, ABD'nin Lübnan müdahalesi için kullanılmıştır.

ABD ile yapılan ikili anlaşmalarla, ABD'ye Türkiye'deki iç iktidarı koruma/müdahale yetkisi dahi tanınmıştır.

 

DP iktidarı,1959'da Jüpiter Nükleer Füzelerinin İzmir'e yerleştirilmesine izin vermiştir.

Robert Kennedy'nin hatıralarından aktarıldığı üzere, 1962 Küba Bunalımı sırasında ABD Başkanlık yönetimi, Türkiye'deki bu "antika ve faydasız" füzeler yüzünden SSCB ile nükleer bir felakete sürüklenme tehlikesini yaşamış ve Sovyetler'in Türkiye'ye misilleme yapmasını beklemiştir.

 

Menderes'in söylediği "Amerika ne verirse alacak, ne yaparsa kabul edeceğiz" sözü dönemin zihniyetini özetlemektedir.

 

Türkiye, Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülke olmasına rağmen Batılı müttefiklerini memnun etmek adına Cezayir'in bağımsızlık mücadelesinde Fransa lehine oy kullanmıştır. Batı emperyalizminin savunuculuğunu yapmak üzere Bandung Konferansı'na gitmiştir.

Fatin Rüştü Zorlu, İngiltere ve Fransa'nın Mısır'a saldırmasını savunmuş; Mısır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesine karşı çıkmıştır.

 

DP iktidarı, ABD'nin her istediğini yaparak karşılığında sınırsız dolar alabileceğini sanmıştır. Ancak Celâl Bayar'ın 1954'teki ABD seyahati başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Ekonomik iflasa sürüklenen ve ABD'den umduğu krediyi alamayan Menderes, Soğuk Savaş ortamında SSCB'den kredi alma kozunu oynamak üzere Moskova'ya gideceğini açıklamış; bu durum Menderes'in sonunu hazırlamıştır.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder