Doğan
Avcıoğlu - Türklerin Tarihi Cilt 1 - Notlar
2. Basım, Tekin Yayınları, 1978
Giriş
Tarih ve Tarihimiz Üzerine
Türkiye'de Türk tarihine yönelik ilgi, 19. yüzyılın
sonlarında milliyetçilik akımlarıyla filizlenmiş ve Cumhuriyet dönemiyle
birlikte daha da artmıştır.
27 Mayıs sonrasında ise sol düşüncenin yükselişiyle birlikte
tarihe olan ilgi yeni bir boyut kazanmış; tarihi, insanlık evrimiyle
ilişkilendiren diyalektik bir toplumsal bilim olarak ele alma eğilimi
doğmuştur.
Batı dünyası, 18. yüzyıldan itibaren dünya tarihini sadece
"Batı Avrupa tarihi" olarak kabul etmiş; kendi dışındaki toplumları
"tarihsiz" ya da "barbar" olarak nitelemiştir.
19. yüzyılda Batı'nın bu ezici üstünlük iddiası Tanzimat
aydınları üzerinde derin bir aşağılık kompleksi ve şaşkınlık yaratmıştır.
1908 İkinci Meşrutiyet hareketiyle seslerini duyuran
Türkçüler bu aşağılayıcı görüşlere sert tepki göstermiş, bu tepki Cumhuriyet
döneminde Türk tarih teziyle kurumsallaşmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda modern anlamda bir milli tarih
bilinci yoktu; mekteplerde Osmanlı tarihi yerine İslam tarihi okutuluyor, Türk
unsuru ise Selçuklu ve Osmanlı saray çevrelerince küçümsenerek "uygarlık
dışı, göçebe, yağmacı" olarak nitelendiriliyordu.
Osmanlı tarihçileri genellikle halkı dışlayan, sadece
padişahları öven saray ve hanedan tarihleri yazmışlardır.
II. Abdülhamit, Fransız İhtilali'nin fikirlerinden ve
Osmanlı sınırları dışındaki Türk tarihine duyulan ilgiden büyük bir endişe
duymuştur. Bu uyanışı engellemek adına okul müfredatlarına müdahale etmiş,
tarih derslerini ilkokullardan kaldırmış ve yüksekokulları medrese kökenli
müfettişlerle denetletmiştir. Dönemin tarih kitapları sadece hanedan övgülerine
indirgenmiş, ihtilal ve ayaklanma gibi kavramları çağrıştıracak her türlü bilgi
sansürlenmiştir.
Atatürk’ün 1930’larda bizzat yönlendirdiği ve
şekillendirdiği tarih çalışmalarının (özellikle Türk Tarihinin Ana Hatları ve
liseler için hazırlanan 4 ciltlik Tarih serisi) iki temel amacı vardı:
Dışarıya Karşı Savunma: Batı tarihçiliğinin Türkleri
"barbar, yıkıcı, sadece savaşmayı bilen ve uygarlık üretemeyen bir
topluluk" olarak nitelendiren ön yargılarına bilimsel/tarihsel bir yanıt
vermek.
İçeride Kimlik İnşası: Osmanlı’nın son dönemindeki ümmetçi
ve hanedancı tarih anlayışından sıyrılarak, Türk ulusuna kendi öz güvenini,
şerefli geçmişini ve sadece askerlikte değil, bilim ve sanatta da var olduğunu
hatırlatmak.
Niyazi Berkes geçmişteki devasa imparatorlukların (Roma,
Bizans, antik çağlar) mirasını bugünün dünyasında tekeline almaya çalışmanın
uluslarda bir çeşit "ulusal nevroz" veya hayalperestlik
yaratabileceği uyarısında bulunur. Gerçeklikle bağı kopan bu tarz tarih
yaklaşımları, toplumları rasyonel çalışmaktan uzaklaştırıp efsanelere sığınmaya
itebilir.
Eğer Türklerin tek meşru anayurdu Orta Asya olarak kabul
edilirse, bu durum Batı'nın ve Anadolu üzerinde tarihi iddiaları olanların
(örneğin Megalo Idea yanlılarının) "Türkler Anadolu'ya sonradan gelmiş
işgalcilerdir, asli yurtları olan Orta Asya'ya dönmelidirler" tezine
dolaylı olarak hizmet eder.
Göktürk Yazıtları'ndaki "Türk budun" ifadesi
bugünkü "Türk ulusu" kavramıyla eşdeğer değildir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda modern anlamda bir Türk ulusu
bulunmuyordu; onun yerine dinsel aidiyete dayalı "Millet Sistemi"
(Müslüman, Rum, Yahudi vb.) vardı. Hatta göçebe Türkmenler (Yörükler) devlet
tarafından çoğu zaman sistemin dışında, düzensizlik yaratan unsurlar olarak
görülmüştü.
Kazan Tatarları güçlü bir ticaret burjuvazisine sahipti.
Onların "dil ve kültür birliği" (Pantürkizm) istemelerinin arkasında
romantik bir devlet kurma arzusu değil, Rus burjuvazisiyle rekabet edebilmek ve
Orta Asya pazarındaki ticari tekellerini korumak yatıyordu. Kültürel bir
hegemonya kurarak Rusya İslam pazarını ellerinde tutmak istiyorlardı.
İstanbul'daki aydınlar ise haritaya ve sosyolojik gerçeklere
bakmadan, Enver Paşa örneğinde olduğu gibi sınırları belirsiz, askeri güce
dayalı bir "Turan İmparatorluğu" düşlüyorlardı.
Ekonomik programı olmayan bir ulusal dava olamaz.
Enver, Cemal ve Halil paşalar için Orta Asya, Osmanlı
Devleti'nin ve Batı cephesindeki savaşın bir uzantısı, bir lojistik/askeri can
simidiydi. Buna karşılık Zeki Velidi Togan ve Türkistan aydınları için
mücadele, tamamen yerel bir varoluş davasıydı.
Ortada zaten bütünleşmiş tek bir "Turan Ulusu"
yoktu. Aksine; birbirine güvensiz, aşiret ve boy aidiyetleriyle yaşayan,
yerleşik-göçebe çatışması (Sart-Özbek, Türkmen-Özbek çatışmaları) içinde
boğuşan etnik gruplar vardı.
Sultan Galiev'in düşlediği "Komünist Turan" veya
"Turan Cumhuriyeti" projesi de tıpkı Enver Paşa'nınki gibi bir ütopya
olarak kaldı. Sovyetler (Stalin dönemi), var olan bu sosyolojik parçalanmışlığı
alıp edebi diller, alfabeler ve sınırlarla kurumsallaştırarak "modern ulus
devlet prototipleri" inşa etti. Bugün var olan Özbek, Kazak ve Kırgız
ulusal kimlikleri, bu tarihsel sürecin (her ne kadar Rus hegemonyası altında
olsa da) bir sonucudur.
Kazan Tatarları (Sadri Maksudi Arsal vb.), Rusya içinde
güçlü bir ticaret burjuvazisine sahipti. Bu yüzden federalizme (topraklı
özerkliğe) karşı çıkıp, Rusya'nın tek parça kalacağı ama kendilerinin kültürel
lider olacağı bir "kültürel özerklik" modelini savundular. Amaçları,
gelişmemiş Orta Asya pazarlarındaki ticari ve edebi tekellerini korumaktı.
Başkurtlar ve Kazaklar ise Tatar entelektüel ve ekonomik
hegemonyasına boyun eğmemek için toprağa dayalı federalizmi savundular. Hatta
Zeki Velidi liderliğindeki Başkurtlar, Tatarlara direnmek için 40 bin kişilik
ordu kurdu.
Türkiye'deki Turancılık akımı, zamanla anti-sovyetizm barajı
arkasına sığınarak ABD’nin "Soğuk Savaş" stratejilerinin bir aracı
haline gelmiştir. Kendi sınırları dışındaki Türklerin esaretine ağlayan
milliyetçi kesimler, Türkiye'nin ABD'ye olan mali, askeri ve bilimsel
bağımlılığına gözlerini kapamışlardır.
Kendi ülkesinin ekonomik, teknolojik ve kültürel bağımlılık
sorunlarına gözünü kapatıp, sınır ötesinde soyut bir "Turan Ulusu"
rüyasıyla gençleri yetiştirmek, güncel sorunlardan kaçmanın ve toplumu
uyutmanın tarihsel bir biçimidir. Gerçek milliyetçilik; soyut harita hayalleri
kurmak değil, üzerinde yaşanılan vatanı bilimde, sanayide ve haklarda tam
bağımsız kılmaktır.
Türk tarihçilerinin önemli bir kısmı, Batı'daki "Barbar
Türk" ön yargılarına ya da Balkan tarihçilerinin "Biz gelişim
yolundaydık, Türkler gelip bizi durdurdu" tezlerine tepki olarak
"savunmacı" ve reaksiyoner bir tarih yazımına yönelmişlerdir. Bu
durum, Bizans etkisini tamamen yok saymak ya da Türk tarihini soyut bir
"Cihan Hakimiyeti Ülküsü"ne indirgemek gibi aşırılıklara yol
açmıştır.
Tarihi anlamak, sadece kronoloji veya siyasi olaylar dizisi
değil, toplumsal yapıların derinlemesine çözümlenmesidir.
ATÜT'e göre; özel mülkiyetin olmadığı, kendi içine kapalı,
tarım ile el sanatlarının birleştiği durağan bir köy yapısı ve tepede bu köyün
artığına el koyan despotik bir devlet vardır. Bu yapı içsel bir dinamikle
kapitalizme geçemez (tarihsel durgunluk).
Belgeler Osmanlı toplumunun bu şemaya uymadığını gösterir.
Osmanlı'da bireysel aile ekonomisi, özel mülkiyete çok yaklaşan toprak
tasarrufu, gelişmiş iç/dış ticaret, pazar için üretim ve canlı kentler
mevcuttur.
Tarihi anlamak için dogmatik Marksist kalıpları (ya da kaba
ekonomik determinizmi) veya reaksiyoner milliyetçi tezleri bir kenara bırakıp;
somut, belgelere dayalı ve toplumsal yapıların iç dinamiklerini gözeten
objektif bir tarihçiliğe yönelmek gerekir.
Hikmet Kıvılcımlı, Orta
Asya göçebe topluluklarına son derece özgün, adeta romantik bir sol-milliyetçi
perspektifle yaklaşır.
Kıvılcımlı’ya göre barbar (göçebe) topluluklar, sınıfsız ve
mülkiyetsiz bir "ilkel sosyalist kamu düzeni" içinde yaşamaktaydılar.
Eşitsizlik, yalan ve korku bilmeyen, kolektif eylem gücü yüksek "alp ve
gaziler", çökmekte olan yozlaşmış uygarlıklara karşı "tarihsel
devrimler" yaparlar.
Türkleri eşit ve özgür kankardeşliğinden oluşan bir
"Ordu-Ulus" olarak tanımlar. Hatta 27 Mayıs'ı bile bu "Horasan
erleri çağının geleneksel kolektif eylem gücünün" bir ürünü olarak görür.
Kıvılcımlı’nın tam karşısında yer alan İdris Küçükömer, Osmanlı'nın evrime kapalı
despotik yapısının kökenlerini bozkırda arar.
Küçükömer bozkırda hayatta kalmanın ve göçün yolunun
"üniter ve disiplinli bir politik düzenden" (yani despotik devletin
prototipinden) geçtiğini savunur.
Bozkır imparatorlukları asla üniter değildir; aksine son
derece gevşek boy ve budun konfederasyonlarıdır ve en küçük sarsıntıda
dağılırlar. Göçebe çoban-savaşçılar kendi silahlarına sahip, eşit söz hakkı
olan bağımsız üyelerdir.
Türkmenler Anadolu'ya disiplinli bir ordu gibi değil, birkaç
yüz kişilik dağınık, bağımsız oymaklar halinde gelmiştir.
Doğu Perinçek, Göktürk federasyonunun bir devlet değil,
"askeri demokrasi" aşamasında, kabileden devlete geçişte bir basamak
olduğunu savunarak gerçeğe daha çok yaklaşmıştır.
Marksist tarihçilik, toplumsal ilişkileri ve onların değişim
dinamiklerini bilimsel olarak inceleme yöntemidir.
Anadolu'nun Türkleşmesi ve Türkmenin Dramı
Göçebe için hayatta
kalmanın yegane yolu hareketliliktir. Tonyukuk'un "Biz Çinlilerin yüzde
biri kadarız... Surlarla çevrili kentte toplanırsak tutsak oluruz"
tespiti, askeri bir zorunluluktur. Göçebe, surların arkasına hapsolduğu an,
sayıca üstün olan yerleşik imparatorlukların (Çin veya Bizans) yemi olur.
Bozkırın savaşçı göçebeleri, yerleşik medeniyetleri (Çin,
Roma, Bizans, İran) askeri olarak yenseler ve fethetseler bile, orta ve uzun
vadede o medeniyetlerin üstün üretim ilişkilerine, bürokrasisine ve kültürüne
teslim olurlar.
Kuzey Çin'i fetheden Türk asıllı Tabgaçlar, bir süre sonra
Çinlileşmiş, imparatorları Türkçe konuşmayı yasaklamış ve tamamen Çinli
kimliğine bürünmüştür.
Hun soyluları Bizans ve Roma’nın lüks tüketim mallarına
bağımlı hale geldikçe imparatorluk çözülmüştür.
Sanılanın aksine, göçebeler tamamen kendi kendine yeten
topluluklar değildir. Bozkır ne kadar geniş olursa olsun; tahıla, demir
silahlara ve dokumaya ihtiyaç duyar.
Göçebelik Türk boyları için bir "ölüm değirmeni"
olmuştur. Bu değirmenden çıkamayan Peçenekler, Kumanlar, Uzlar ve Hunlar
hristiyanlaşarak Bizans veya Doğu Avrupa havzasında eriyip gitmişlerdir.
Bu "kötü talihi" yenenler ise Selçuklular ve
Osmanlılar olmuştur. Ancak bu zaferin çok ağır bir bedeli vardır: Kendi kurucu
unsuruna (göçebe Türkmen’e) düşman olmak.
Yerleşik hayata geçen Türkler müslümanlaşırken, göçebe
kalanlar yüzyıllarca İslam'a (yani yerleşik düzene ve onun vergilerine) karşı
direnmiştir.
Göçebeler, yerleşik hayata geçen soydaşlarını artık
kendilerinden saymamış; onlara "Sart" veya "Tat" diyerek
adeta "Türklükten çıkmış" gözüyle bakmışlardır.
Selçuklular
Selçuklu ve Osmanlı, kalıcı bir cihan devleti kurabilmek
için Bizans ve İran’ın bürokratik, merkeziyetçi vergi düzenini almak
zorundaydı. Bu durum, vergi vermek istemeyen, sınırsızca göç etmek isteyen
özgür Türkmen boylarıyla (Yörüklerle) devletin amansizca çatışmasına yol
açmıştır. Devlet gözünde göçebe Türkmen artık kurucu kahraman değil, düzeni
bozan "etrak-ı bi-idrak" (akılsız Türkler) veya bastırılması gereken
asilerdir.
Yerleşikler kendilerini etnik olarak değil, önce
"Müslüman", sonra şehirleriyle (Horasanlı, Nişapurlu)
tanımlıyorlardı. Onların gözünde "Türk" demek; kaba, yağmacı, vergi
vermeyen ve her an düzeni bozabilecek göçebe demekti.
Göçebeler yerleşikleri "tahta kapu" (tembel,
korkak) diyerek küçümsüyor, kendi özgür ve savaşçı yaşam tarzlarını üstün
görüyorlardı.
Karahanlılar ve Selçuklular, göçebe Türkmen boylarının
askeri gücü sayesinde tahta çıktılar. Ancak devletleştikleri anda merkeziyetçi
toprak ve vergi düzenini korumak zorunda kaldılar.
Devletin idaresi Farsça ve Arapça bilen "Tacik"
bürokratlara (Nizamülmülk gibi) teslim edildi.
Yerleşik köylünün ve tüccarın yağmalanmasını önlemek isteyen
sultanlar, kabile askerleri yerine kölelerden (Memlük) oluşan profesyonel
ordular kurdular. Kendilerini tahta taşıyan Türkmenleri ise "kafir,
fesatçı, sapık" ilan edip ezmeye başladılar.
Büyük Selçuklu sultanları, kendi
vergi düzenlerini bozan, doymak bilmeyen göçebe Türkmen kitlelerini
imparatorluğun iç bölgelerinden uzaklaştırmak istiyorlardı.
En pratik çözüm, bu kitleleri
"Cihat/Gaza" adı altında sınır dışına, yani Bizans Anadolu'suna
kanalize etmekti. Böylece hem iç düzen korunacak hem de baş belası göçebeler
Hristiyan topraklarında meşgul edilecekti.
Türklerin kurduğu devletler büyüdükçe, hayatta kalabilmek
için kendi öz kurucuları olan göçebe Türkmenleri sistemin dışına itmek, ezmek
ve onları imparatorluğun sınır uçlarına (Anadolu'ya) sürmek zorunda
kalmışlardır.
Bizans ordusunda görev yapan Bulgar, Avar, Peçenek ve Kuman
Türkleri, Anadolu'ya yerleştirildikten sonra büyük oranda Hristiyanlaşmış,
Slavlaşmış ya da yerel Rum nüfus içinde erimişlerdir.
XI. yüzyılın başında Anadolu; batısı Helenleşmiş (Rumca
konuşan), doğusu ise Ermenice, Süryanice, Kürtçe ve Gürcüce konuşan heterojen
bir Hristiyan coğrafyasıydı.
Konya Selçukluları devletleştikten sonra refahlarını,
yerleşik Hristiyan köylüden aldıkları düzenli tarım vergilerine ve uluslararası
kervan ticaretine bağladılar.
Selçuklu sultanları, vergi üreten Hristiyan köylüleri
korumak için, kendi soydaşları olan göçebe Türkmenlerin yağma ve talanlarını
sert şekilde cezalandırdılar. Hatta Hristiyan köylülere tohum, konut ve vergi
kolaylığı sağlayarak onları iç bölgelere çektiler.
Devletleşen Selçuklu için Türkmenler, sadece savaş zamanı
harcanacak ucuz askerlerdi. Savaş bitince bu kitleler sistemin dışına, Bizans
sınırına (Uçlara; Eskişehir, Kütahya, Menderes havzası) sürüldü.
1176 Myriokephalon Zaferi
Bizans İmparatoru Manuel, Türkmenleri Anadolu'dan tamamen
atmak için yola çıktığında, düzenli Selçuklu ordusundan ziyade gerilla taktiği
uygulayan Türkmen oymaklarıyla karşılaştı.
Türkmenler su kuyularını zehirledi, ekinleri yaktı, lojistik
hatları vurdu ve Bizans ordusunu daha sultanın ana ordusuyla karşılaşmadan
bitap düşürdü. Anadolu'nun tapusu, devletin düzenli ordusundan ziyade, devlet
tarafından hor görülen göçebelerin kanıyla mühürlendi.
Baba İshak İsyanı (1240)
Sadece dinsel bir sapkınlık değil; Moğol önünden kaçıp
Anadolu'ya yığılan, otlaksız kalan ve Selçuklu feodalleri tarafından ezilen
Türkmenlerin sosyal patlamasıdır.
Baba İshak, Şamanist gelenekleri İslam ve hatta Hristiyan
unsurlarla (Pavliki akımı) harmanlayarak ezilen tüm kitleleri (Kürtler ve yerli
Hristiyanlar dahil) ardına almıştır.
İsyan ancak Hristiyan Gürcü ve Frank paralı askerlerinin
öncülük ettiği devlet ordusuyla kanlı bir şekilde bastırılabilmiştir.
1277, Karamanlı Mehmet Bey liderliğindeki "kızıl
külahlı ve çarıkçı" göçebe Türkmenler, uçtan merkeze yürüyerek aristokrat
Konya'yı ele geçirmiştir.
Konya'nın zengin esnaf teşkilatı olan Ahiler, kentin
asayişini ve düzenini bozacaklarını düşündükleri göçebe Türkmenlere karşı
surlarda bizzat savaşmış ve Moğol-Selçuklu düzeninin yanında yer almışlardır.
Göçebe Türkmenler olmasa Anadolu hiçbir zaman Türkleşemezdi;
ancak onların kurduğu Selçuklu (ve daha sonra Osmanlı) ayakta kalabilmek için
Fars bürokrasisine, yerleşik tarım ekonomisine ve merkeziyetçi vergi düzenine
geçmek, dolayısıyla kendi kurucularını uçlara sürerek ezmek zorunda kalmıştır.
Tarihsel süreç boyunca süregelen bu "Merkez (Saray/Sart/Enderun) - Çevre
(Türkmen/Yörük/Celali)" çatışması, Anadolu sosyolojisinin en köklü ana
damarıdır.
Kentlerde yaşayan, Fars kültürünü ve Bizans-İslam kentsel
geleneklerini benimseyen egemen sınıflar kendilerini "Rumi"
(Anadolulu/Romalı) ya da sadece "İslam" olarak tanımlıyordu.
Konya'da yazılan anonim Selçuknameler veya İbn-i Bibi gibi
saray tarihçilerinin eserlerinde "Türk" ya da "Yavagiyan"
(serseri, başıboş dolaşan) terimleri, feodal devlet düzenine boyun eğmeyen,
vergi vermeyen, ticareti ve tarımı baltalayan göçebe Türkmenler için birer
hakaret ve küçümseme ifadesi olarak kullanılıyordu.
Mevlana'ya atfedilen
(veya o dönem kentli sınıfın zihniyetini yansıtan) duvar işçisi örneğinde;
Greklerin "yapıcı", Türklerin ise "yıkıcı" olarak
tanımlanması, aslında medeniyet (yerleşiklik) ile barbarlık (göçebelik)
arasındaki o klasik tarihsel ayrımın bir yansımasıdır.
Sultan Veled'in Selçuklu sultanına "halkın yaşamasını
istiyorsan onların tümünü kurban et" diyerek Türkmenlerin tamamen ortadan
kaldırılmasını öğütlemesi, devlet düzenini tehdit eden bu kitleye karşı duyulan
can korkusunu ve öfkeyi gösterir.
Selçuklu Devleti Moğol baskısıyla çökünce, bu
"istenmeyen" ve dışlanan göçebe Türkmen boyları Batı Anadolu'ya (Ege
kıyılarına, Bitinya'ya) doğru akın ettiler.
Osmanlılar
Osmanlıların başarısı, göçebe Türkmen dinamizmini alıp onu
hızla merkeziyetçi, bürokratik ve yerleşik bir devlet aygıtına
dönüştürebilmesinde yatıyordu.
Hazine kurulması, vergilerin deftere yazılması ve devşirme
sisteminin (Yeniçerilik) getirilmesi, kabile eşitliğine dayanan Türkmen
töresine tamamen aykırıydı. Nitekim Aşıkpaşazade gibi gelenekçi tarihçiler bu
bürokratikleşmeyi, içoğlanı kurumunu ve saray hayatını "bid'at"
(dinde yeri olmayan kötü yenilik) ve bozulma olarak sertçe eleştirmiştir.
Fetret Devri'nde Çelebi Mehmet’in düzeni yeniden sağlamak
için savaştığı Türkmen liderlerin saray tarihçisi Hoca Sadeddin tarafından
"kuduz köpek", "pis herif", "Yezit" gibi
sıfatlarla anılması, Osmanlı devlet aklının da artık Selçuklu gibi
yerleşik-saray perspektifine tamamen geçtiğinin ve kendi kökeni olan göçebeleri
"asayiş düşmanı eşkıyalar" olarak kodladığının açık bir kanıtıdır.
Şeyh Bedrettin
Fetret Devri'nde taht mücadelesi veren Musa Çelebi;
aristokrasiye karşı göçebe Türkmenlerin, Balkanlar'daki sınır gazilerinin ve
ezilen sınıfların desteğini aldı. Şeyh Bedrettin’i kazasker yaparak bu halkçı
tabana ideolojik ve hukuki bir zemin kazandırdı. Çelebi Mehmet ise Bizans ve
Hristiyan feodallerin (düzen yanlılarının) desteğiyle Musa Çelebi'yi tasfiye
etti.
Müritlerinin radikalizmine kıyasla Şeyh Bedrettin daha
uzlaşmacı bir yol izledi. Sadece göçebelere değil, tımarlar dağıtarak toprak
aristokrasisine (Sipahilere) de hitap etmeye çalıştı. Ancak bu ılımlı koalisyon
stratejisi, ilk ciddi savaşta Sipahilerin padişah tarafına geçmesiyle çöktü.
Meşruiyet mücadelesi
Osmanlı, doğudaki devasa göçebe imparatorlukları (Timur ve
Akkoyunlu) karşısında ezilmemek için askeri olarak "top-tüfek" gibi
modern silahlara sarılırken; diplomatik ve kültürel düzeyde ise "en asil
Türk/Oğuz" olduğunu kanıtlama yarışına girmiştir.
II. Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemlerinde, kurulu düzeni
(ticaret yollarını, vergi sistemini, kent asayişini) bozan göçebe topluluklara
karşı merhametsiz bir devlet şiddeti uygulanmıştır.
Amasya ve Tokat çevresinde Osmanlı düzenine başkaldıran Türkmen
boyu Kızılkocaoğulları, Yörgüç Paşa tarafından hileyle imha edilmiştir.
Fatih ve II. Bayezid dönemlerinde, Osmanlı ordusundaki
düzensiz, fakir kıyafetli Türkmen piyadeleriyle (Turgutlular) alay edilmesi;
Osmanlı askeri sınıfının (Yeniçeri ve tımarlı sipahi) artık ne denli
profesyonelleştiğini ve kendini göçebe halktan üstün gördüğünü gösterir.
Karaman beyleri ve Akkoyunlu Uzun Hasan, Osmanlı'yı
çevrelemek için sadece birbirleriyle değil; Trabzon Rum İmparatorluğu, Gürcü
Krallığı, Venedik ve bizzat Papa ile ittifak yapmaktan çekinmemişlerdir.
Kentli Ahiler, esnaflar ve tüccarlar her zaman "devlet
nizamından" yana tavır almışlardır.
Otlukbeli savaşı (1473)
Uzun Hasan’ın kadınların, çocukların ve devasa hayvan
sürülerinin eşlik ettiği klasik Orta Asya tarzı göçebe ordusu; Fatih’in ateşli
silahlara (top ve tüfek) dayalı modern, disiplinli ordusu karşısında birkaç
saat içinde yok olmuştur. Bu zafer, göçebe savaşçılık çağının, yerleşik
endüstriyel savaş teknolojisi karşısındaki kesin yenilgisidir.
Osmanlı elitleri, sınıfsal geçişkenliğe (özellikle dikey
hareketliliğe) karşı son derece katıdır. Reayanın (vergi veren halkın)
sipahiliğe yükselmesi yasaklanmış, sipahilik hakkı "babadan oğula"
geçen soy şeceresine bağlanmıştır.
Fatih Sultan Mehmet, geniş mülklere sahip, yarı bağımsız
"büyük feodal" aileleri (Çandarlılar, eski beylik hanedanları)
tasfiye etmek ya da dengelemek amacıyla Sipahiliği (küçük feodalliği) ve
doğrudan kendisine bağlı kul ordusunu (Yeniçerileri) geliştirmiştir. Sipahi,
büyük feodal beye karşı Padişah'ın yereldeki gözü kulağı olmuş; Yeniçeri ise
her ikisine karşı merkezin vurucu gücü haline gelmiştir.
Tımarlarının ellerinden alınarak saray bürokrasisinden gelen
(saray aşçısı, seyisi vb.) kapıkullarına verilmesi, Türkmen sipahilerinde büyük
bir öfke biriktirmiştir.
Şah İsmail önderliğindeki Safevi Devleti, sadece teolojik
(Şii/Kızılbaş) bir cazibe merkezi değil, aynı zamanda sosyal ve sınıfsal bir
kurtuluş kapısıdır. Osmanlı'da "reaya" (vergi ödeyen tebaa) olarak
ezilen ve hor görülen Türkmenler, İran'a göç ettiklerinde askeri sınıfa
(Kızılbaş ulusuna) kabul edilerek vergiden muaf olmuş, devletin en üst
kademelerinde (Olama Paşa örneğinde olduğu gibi beylerbeyliğine kadar)
yükselebilmişlerdir.
Kürt İttifakı
Osmanlı, Kızılbaş Türkmen tehdidini dengelemek ve Doğu
sınırını güvenceye almak amacıyla Sünni Kürt aşiret beyleriyle stratejik bir
ortaklık kurmuştur.
Anadolu'nun geri kalanında sıkı bir tımar denetimi
uygulanırken, Kürt beyliklerine "yurtluk-ocaklık" ve
"hükümet" statüsüyle tam mülkiyet ve irsi (babadan oğula geçen)
özerklik verilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman'ın fermanı, bu beyliklerin adeta
tapulu aile malı sayıldığını ve soyun tükenmesi halinde bile bölge dışından
kimseye verilemeyeceğini tescil eder. Bu durum, Türkmen oymaklarına uygulanan
sert iskan ve mülksüzleştirme politikalarıyla tam bir tezat oluşturur.
Safeviler ile Osmanlılar arasındaki savaşlar
Osmanlı ateş gücü ve Yeniçeri disiplini (Otlukbeli ve
Çaldıran'da olduğu gibi) meydan savaşlarını kazansa da, Safeviler Orta Asya'dan
getirdikleri "bozkır taktiğini" uygulayarak Osmanlı ordusu
ilerledikçe coğrafyayı yakıp yıkmış, gıda kaynaklarını yok etmiştir.
Bu devasa, pahalı ve sonuçsuz doğu seferleri; ordunun
bozulmasına, hazinenin boşalmasına ve nihayetinde 16. yüzyıl sonlarında
Anadolu'yu harabeye çeviren Celali İsyanları'na zemin hazırlamıştır.
Fatih Sultan Mehmet
Fatih; dönemin İtalyan prensliklerini, Roma tarihini,
Latince ve Grekçe kaynakları derinlemesine inceleyen, sarayında İtalyan
hümanistleri barındıran, hatta dinsel dogmalardan uzaklığı nedeniyle Papa'dan
Hristiyanlığa davet mektubu alan çağının en modern, "Rönesans tarzı"
hükümdarlarından biridir.
Osmanlı merkez bürokrasisi, 1691 yılından itibaren giriştiği
geniş çaplı iskan politikasında çok bilinçli bir sosyal mühendislik
uygulamıştır.
Bir köye tek bir oymağın değil, bir oymağın bölünerek
üç-dört ayrı yere dağıtılması kuralı uygulanmıştır.
Batı ve Orta Anadolu’da (Afyon, Kütahya, Kırşehir vb.) bu
politika başarılı olmuş, göçebeler mülksüz ve boy bağından kopmuş
"noturak" (yerleşik) çiftçi reayaya dönüşmüştür.
Urfa’nın güneyindeki sıcak ve bataklık Rakka bölgesi,
Osmanlı için adeta bir "açık hava hapishanesi" ve cezalandırma kampı
işlevi görmüştür.
Çepniler ve Avşarlar bu sürgüne silahla direnmiştir.
1703, 1712 ve 1730 yıllarında defalarca Rakka’ya sürülen
Avşarlar her seferinde kaçarak Orta Anadolu’ya dönmüşlerdir. 18. yüzyılda
merkezi otoritenin zayıflamasını fırsat bilerek Kayseri-Elbistan-Malatya
ticaret hattının kontrolünü ele geçirmiş, kervanları haraca bağlamışlardır.
Bu direniş ancak Tanzimat sonrası modern bir ordu olan
Fırka-i İslahiyye’nin şiddet uygulamasıyla kırılabilmiştir. Ne var ki, en iyi
yaylakların Kafkas göçmeni Çerkezlere verilmesiyle Avşarlar verimsiz topraklara
sıkışmış ve Anadolu’nun en yoksul köylü kesimlerinden biri haline gelmişlerdir.
Çukurova ve Toroslar hattına hükmeden Kozanoğlu, aşiret
kethüdalarından yola çıkarak bölgedeki diğer hanedanları tasfiye etmiş, kendi
özerk bölgesini kurmuştur.
Bölgeye Osmanlı memuru sokmamış, mahkeme kurdurmamış, dış
dünya ile ticareti Ermeni sarraflar üzerinden izole bir şekilde yürütmüştür.
Hatta Mısırlı İbrahim Paşa’yı ve Osmanlı ordularını yenerek rüştünü ispat
etmiştir.
Osmanlı’nın tüm asimilasyon ve reayalaştırma (köylüleştirme)
politikalarına rağmen boy yapısını, inanç dünyasını ve Orta Asya geleneklerini
en saf haliyle koruyan grup Alevi Tahtacılar olmuştur.
Ormancılık yaparak Toroslar’da göçebe yaşayan bu grup,
devlete boyun eğmeyi her aşamada reddetmiştir.
Tanzimat sonrası askere alınmamak için İran pasaportu temin
etmeye çalışmışlar, o da olmazsa askere alınmayan Kıptilerin (Çingenelerin)
nüfus tezkerelerini elde ederek sistemin dışına kaçmışlardır.
İbn-i Haldun
Göçebeler vahşidir, savaşçıdır, dayanışma (asabiyyet)
içindedir; yerleşikleri fetheder ve devlet kurarlar. Zamanla yerleşik hayatın
getirdiği refah ve lüksle asabiyyetleri gevşer, savaşçılıkları biter, devlet
ihtiyarlar ve yeni bir göçebe dalgası tarafından yıkılır.
Bu şema tarihi aşırı derecede basite indirger.
Roma topraklarını fetheden göçer Germenler, köleci yapıyı
tasfiye ederek Batı tipi klasik feodalizmin önünü açmıştır.
Anadolu’da yüzyıllarca süren ve tarih yazımında
"Kızılbaş-Sünni", "Yörük-Yerleşik" ya da
"Devşirme-Türk" çatışması gibi sunulan kavgaların özü sınıfsaldır.
Eşitçi İlkel Topluluktan Askeri Demokrasiye
Tarihin ilk dönemlerinde eşitliğin ve kolektif yaşamın temel
sebebi ahlaki bir üstünlük değil, kronik bir kıtlık ve yokluk durumudur.
Bir üyenin tek başına mal biriktirmesine izin verilmez;
çünkü topluluk bir bütün olarak hayatta kalmak zorundadır.
Özel mülkiyeti engellemek için tüm erken toplumlarda
şölenler ve mal yağmalatma gelenekleri kurulmuştur.
Göçebe Türk boylarındaki "Han-ı Yağma" (Yağma
Sofrası) ve "Toy" gelenekleri, birikimi sıfırlayarak toplumsal
dayanışmayı ve eşitliği koruma amacı taşır.
Uygarlık, insanların doğadan sadece tüketeceği kadarını
almayı bırakıp, tükettiğinden fazlasını (artık ürün / surplus) üretmeye
başlamasıyla doğmuştur.
Artık ürün sayesinde toplumun bir kısmı besin üretmek
zorunda kalmadı. Bu kesim; zanaat, ticaret, bilim, rahiplik ve yöneticilik gibi
alanlara yöneldi. Böylece "Kent ile Köy" ayrımı doğdu.
Cengiz Han öncesi göçebe Orta Asya Türk-Moğol boylarının
düzeni "Ne Asyagil, ne köleci ne de feodaldir." Çünkü geniş sulama
kanallarına muhtaç tarım toplumları değildirler, ancak klasik anlamda köleci
veya toprağa bağlı feodal bir yapı da göstermezler. Bu göçebe askeri yapı,
kendine has dinamikleri olan bir "Askeri Demokrasi" veya göçebe
feodalizm aşamasıdır.
Türk Boy Örgütlenmesi
Oğuş: En küçük birim olan çekirdek/geniş aile.
Uruğ (Soy / Usa): Aynı atadan ("kemikten" -
söök) gelen, aralarında evlenme yasağı olan akraba topluluğu.
Boy (Oba / Oymak): Kendine ait damgası, adı ve savaş
çığlığı (uran) olan, ortak otlakları paylaşan askeri/sosyal birim.
Budun: Boyların bir araya gelmesiyle oluşan boylar
birliği.
İl / Ulus: Kağan liderliğinde siyasi olarak
örgütlenmiş en büyük yapı (Devlet).
Herkes çalışmak zorunda olduğundan aylak bir soylu sınıfı
oluşmamıştır. Kararlar ortak alınır, yargılamalar halk önünde yapılır. Polis
veya jandarma gibi baskı araçları yoktur; toplumsal baskı ve yaşlıların
saygınlığı düzeni sağlar.
Bir kişinin işlediği suçtan tüm boy sorumludur. Kan davası
da ceza ödemesi de bireysel değil, boy düzeyinde kolektif olarak yürütülür.
Boydan kovulmak ve "adsız" kalmak, ölümle eş değer bir cezadır.
Bozkırda ilk sınıfsal farklılaşma bireysel kölelikten önce,
bir boyun başka bir boyu bütünüyle bağımlı kılmasıyla başlar.
Bağımlı boylar kendi kabile bağlarını ve mülklerini
korurlar, ancak efendi boya hizmet etmek (sürü gütmek, sürek avında avı sürmek)
zorundadırlar.
Bağımlı boylar bu durumdan silah zoruyla çıkabilirler.
Bozkırda ok ve yay hem bir av/üretim aracı hem de savaş
aracıdır.
Başarılı askeri şefler güçlerini babadan oğula devrederek
bey ailelerini oluşturmuş, boyun ortak mülkiyetine ve diğer üyelerine el
koyarak vergi almaya başlamışlardır. Böylece boy, akraba topluluğu olmaktan
çıkıp siyasal bir örgüte dönüşmüştür.
Yazılı kaynaklar (Orhun, Şine Usu, Ongin Yazıtları ve Irk
Bitig), bozkırda halkın geniş kesimini tanımlamak için "kara" köklü
kelimeleri kullanır.
Türk Kara Kamag Budun: Beylerin ve Çin'in tahakkümüne karşı
duran, ancak örgütsüzlüğü nedeniyle ezilen geniş kitle.
Kara İgil Budun: Uygur Kağanı Moyunçur’un Şine Usu yazıtında
boyun eğdirdiği, mülküne dokunmayıp vergiye bağladığı sıradan halk kitlesi.
Karasın Yığdım: Ongin yazıtında geçen bu ifade, "soylu
olmayan boy kitlesini (halkı) topladım, beyleri ise kaçtı" anlamına gelir
ve "kara" kelimesinin tek başına doğrudan halkı/tebaayı temsil
ettiğini gösterir.
Türk kültür dünyasında "kara" kelimesinin
üstlendiği olumsuz, aşağılayıcı ve uğursuz anlamlardan halk da nasibini
almıştır:
Kutadgu Bilig: Karanlık, balçıktan binaya benzeyen halk
tabakası.
Dede Korkut: Çocuğu olmayan (uğursuz sayılan) beylerin ve
hizmetçilerin (Karavaş) konulduğu Kara Çadır.
Şamanizm: Yeraltı dünyası, şer odakları, Erlik Han, onun
çirkin kızları (Kara Kızlar) ve Kara Kamlar.
Yas tutarken giyilen siyah kıyafetler, fakir konuklar (Kara
Misafir), fakirlerden alınan vergiler (Kara Resim).
Yeraltı tanrısı Erlik ve kötü ruhlar için ise yalnızca
zayıf, hasta ve kara renkli hayvanlar (kara boğa, kara öküz) kurban edilir.
Askeri Demokrasi
Hanlar, barış zamanında neredeyse hiçbir otoriteye sahip
olmayan, sadece savaş, yağma veya büyük sürek avlarında ortak kararla seçilen
geçici askeri şeflerdir.
Boy başbuğlarının toplandığı kurultaylar en üst karar
organıdır. Liderin kararları kurultayda reddedilebilir.
Kağıt üzerinde Bozok-Üçok (24 boy) hiyerarşisi ve bir
"Yabgu" olsa da gerçekte her boy bağımsızdır. Selçuk Bey’in babası
Dukak’ın Yabgu’yu atından düşürmesi ve Selçuk'un binlerce hayvan ve insanla
Yabgu’dan ayrılıp bağımsızlaşması, merkezi otoritenin zayıflığını belgeler.
Osmanlı'nın kurucusu Osman Bey, mutlak bir monark veya
feodal senyör değil; sofrası herkese açık, boy üyeleriyle eşit ilişkiler kuran
bir askeri demokrasi lideridir.
Osmanlı’da askeri demokrasiden feodal devlete geçiş, Orhan
Gazi döneminde düzenli ve ücretli yaya askeri örgütünün kurulmasıyla başlar.
Bozkırda Ekonomik Yaşam ve Kültür Birliği
"Türk" Adının Kökeni
Çivi yazılarındaki Turukkular, Hitit efsanelerindeki bazı
kelimeler, Heredot’un bahsettiği Targitalar/Tyrkaeler, Etrüskler (Tark),
Troyalalılar (Teucri) ve Tevrat'taki Yafes'in oğlu Türk gibi isimlerin doğrudan
Türklerle bağdaştırılması bilimsel bulunmamaktadır.
Dil bilimci Louis Bazin ve diğer araştırmacılara göre
"Türk" kelimesinin aslı tek heceli değil, iki hecelidir. Orhun
Yazıtlarında "Türük", Çin kaynaklarında ise iki heceli
"T'u-ku'e" (T'u-chueh) olarak geçer.
Bilim dünyasında kabul gören görüş (Müller ve Bazin'e göre)
Türk sözcüğünün "erk" (kuvvet, kudret, gelişmiş, biçimlenmiş)
anlamına geldiğidir.
"Türk budun", bozkırda Türkçe konuşan tüm
toplulukları kapsamaz. Sadece Göktürk devletini kuran Aşina soyunun doğrudan
yönettiği boylar konfederasyonunun adıdır.
Oğuzlar, Karluklar, Kırgızlar ve Türgişler gibi topluluklar
Göktürk döneminde "Türk budun" değil, kendilerine has ayrı
budunlardır ve genellikle Göktürklerle düşmandırlar.
Bozkır devletlerinde aidiyet ırk veya dil birliğinden
ziyade, siyasal egemenliğe (Kagan'a bağlılığa) dayanır. Güçlü bir kaganın
egemenliğine giren boy "onun budunu" olur; kaganlık yıkıldığında ise
o budun dağılır. Nitekim Uygur ve Karluk saldırılarıyla Göktürk devleti
yıkılınca "Türk budun" siyasal bir topluluk olarak tarih sahnesinden
çekilmiş, fakat "Türk" adı Batı Göktürklerin Bizans ve İran'la
ilişkileri sayesinde tüm Türkçe konuşan göçebelerin genel adı haline gelmiştir.
Turchia / Türkiye: Bu
ismi ilk kez 6. yüzyılda Bizanslılar Orta Asya için kullanmıştır. 9 ve 10.
yüzyıllarda Volga'dan Orta Avrupa'ya kadar uzanan sahaya, 13. yüzyılda
Memlükler döneminde Mısır/Suriye bölgesine (et-Devletü't-Türkiyye) bu ad
verilmiştir. Anadolu'ya "Türkiye" (Turchia) denmesi ise 12. yüzyılda
Haçlı Seferleri (Barbarossa dönemi) sırasında Avrupalılar eliyle olmuştur.
Selçuklu ve Osmanlılar Anadolu için "Rum" (Roma
ülkesi) kavramını kullanmışlardır. Osmanlı saray seçkinleri katında
"Türk" kelimesi uzun süre "kaba, köylü" anlamında marjinal
bir ifade olarak kullanılmış; ancak 19. yüzyıldaki Türkçülük akımlarıyla
"Türkiye" adı benimsenmiştir.
Turan
Kökeni Farsça olan bu kelime, Firdevsi’nin Şehname'sinde
Ceyhun nehrinin ötesindeki göçebe dünyasını (Türkler ve Çinliler dahil)
tanımlar. 19. yüzyılda Avrupa'da ideolojik bir boyut kazanarak
"Panturanizm" akımına dönüşmüştür.
Bugün Orta Asya'da homojen bir ırk yoktur. Tacikler ve
Türkmenlerde Avrupai tip; Kırgız ve Doğu Kazaklarında Mongoloid tip; Özbeklerde
ise her iki tipin yarı yarıya karışımı egemendir.
Türk Dili
Ramstedt ve Poppe'un Tezi: Türkçenin; Moğolca,
Mançu-Tunguzca ve Korece ile birlikte ortak bir Ana Altaycadan türediğini
savunur. Bu teze göre önce Korece, ardından Çuvaş-Türk kolu bu birlikten
ayrılmıştır.
Karşı Görüş (Sir Gerard Clauson): Altay dil birliğini
reddeder. Türkçe ve Moğolca arasındaki ortak kelimelerin genetik bir
akrabalıktan değil, yüzyıllar süren yoğun ticari ve askeri komşuluk
ilişkilerinden (ödünçlemelerden) kaynaklandığını; iki dilin en temel
fiillerinde, sayılarında ve kavramlarında hiçbir ortaklık bulunmadığını
savunur.
"Ş" / "L" ve "Z" /
"R" Değişimi
En eski ayrışmadır. Örneğin, batıdaki Ogur (Bulgar) Türkleri
"r"li Türkçe konuşurken, doğudaki Oğuzlar "z"li Türkçe
konuşmuştur (Oğuz -> Oğur değişimi).
"Y" / "D" Değişimi
Orta Çağ Kıpçak ve Oğuzları ayak derken, Kırgız ve Uygurlar
adak demiştir.
Türk Dillerinin Sınıflandırılması
Samoyloviç - Räsänen Sınıflandırması
Türk dillerini iki küçük grup (Bulgar-Çuvaş ve Yakut) ile
dört büyük gruba ayırır:
A. Güneybatı (Oğuz): Türkiye Türkçesi, Balkan (Gagauz)
Türkçesi, Güney Kırım lehçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmenistan ve İran
Türkmenlerinin dilleri.
B. Güneydoğu (Çağatay / Orta Çağ Uygur): Doğu Türkistan
(Uygur, Doğu Türki, Kaşgar) lehçeleri ile yerleşik Özbek kent lehçeleri.
C. Kuzeybatı (Orta Çağ Kıpçak): Kırgız, Kazak, Karakalpak,
göçebe Özbekçe, Başkurt, Kazan Tatarı, Mişer, Nogay, Kumık, Balkar, Karaçay,
Kırım Karaimi ve Polonya/Litvanya Karaim dilleri.
D. Kuzeydoğu:
"-dlı" lehçeler: Soyan, Urenhay, Karagas.
"-zlı" lehçeler: Hakas, Şor, Küerik, Sarı Uygur,
Altay (Oyrat, Teleüt, Tölös).
2. Malov Sınıflandırması (Eskilik Derecesine Göre)
Malov, Türk dillerini tarihsel katmanlarına ve kronolojik
ömürlerine göre dört döneme ayırır:
En Eskiler: Eski Volga Bulgarcası (XIII-XIV. yy.), Eski
Uygurca (X. yy'a kadar), Çuvaşça ve Yakut-Dalgan dilleri.
Orta Çağ Dilleri: Orhun Yazıtları Oğuzcası (X. yy'da biter),
Eski Kırgızca, Tuva dili ve Güney Sibirya dilleri (Hakas, Şor, vb.).
Modern Dönem Dilleri: Çağatay Türkçesi (XV-XIX. yy. edebi
dili), Kıpçakça (XI-XIV. yy.), Kuman, Peçenek, Gagauz, Salar, Türkiye Türkçesi,
Türkmen, Özbek ve Uygur dilleri.
Yeni Dönem Dilleri: Altay Türkçesi (Oyrat, Teleüt), Başkurt,
Çuvaş (son yüzyıllar), Karakalpak, Kazak, Kırgız, Kumık ve Yakutlaşmış Tunguzca
(Dalgan).
3. Baskakov Sınıflandırması (Batı ve Doğu Hun Dalları)
Baskakov, "Hunca" terimini Proto-Türkçe anlamında
kullanarak dilleri iki ana dala ayırır:
I. Batı Hun Dalı:
Bulgar Grubu: Eski Bulgar, Hazar ve modern Çuvaşça.
Oğuz Grubu: Oğuz-Türkmen alt grubu (Türkmen), Oğuz-Bulgar
alt grubu (Peçenek, Uz, Gagauz), Oğuz-Selçuk alt grubu (Selçuklu, Eski Osmanlı,
Türkiye Türkçesi, Azerice).
Kıpçak Grubu: Kıpçak-Bulgar (Tatar, Başkurt), Kıpçak-Oğuz
(Kuman, Karaim, Kumık), Kıpçak-Nogay (Kazak, Karakalpak).
Karluk Grubu: Karluk-Uygur alt grubu (Karahanlıca, Özbekçe,
modern Uygurca).
II. Doğu Hun Dalı:
Uygur Grubu: Orhun yazıtlarının dili, Tuva, Karagas, Yakut
(ve Dolgan), Hakas, Şor ve Sarı Uygur dilleri.
Kırgız-Kıpçak Grubu: Kırgızca ve Altay lehçeleri.
4. Reşit Rahmeti Arat Sınıflandırması (Ses Değişimlerine
Göre)
Arat, dilleri ses değişimlerine göre (özellikle
"ayak" ve "dağ" kelimelerinin telaffuzuna dayanarak) altı
fonetik gruba ayırır:
d grubu (Sayan): adak, tağ, taglıg, kalgan
z grubu (Abakan): azak, tağ, tağlığ, kalgan
tav grubu (Kuzey): ayak, tav, tavlı, kalgan
tağlı grubu (Tom): ayak, tağ, tağlı, kalgan
Tağlık grubu (Doğu): ayak, tağ, tağlık, kalgan
Dağlı grubu: ayak, dağ, dağlı, kalan
…
Göçebe ekonomisi kendi kendine yetmediği için yerleşik
toplumlarla sürekli bir ticaret ilişkisi kurmak zorundadır. Göçebeler at ve
köle satarak; tahıl, giysi ve demir silahlar almaya çalışmışlardır.
Göçebe inancında at "gök kökenli" (kutsal) kabul
edilir. Destanlarda (Dede Korkut, Manas) at; kahramanın sırdaşı, konuşan
yoldaşı ve adeta "kardeşi"dir (Bamsı Beyrek'in atına
"Kardaşımdan yeğ" demesi gibi). Kahraman öldüğünde atı da öldürülerek
yanına gömülür ki öteki dünyada da beraber olabilsinler.
Çinli gezginler, en kötü iklim ve coğrafya koşullarında dahi
bozkır boylarının son derece şen, neşeli ve kaygısız olduklarını hayretle
kaydetmişlerdir. Hunlar ve sonraki Türk boylarında törenler içki, şarkı ve dans
eşliğinde geçer.
Bozkır insanında ölüm korkusu yoktur; ölüm, ruhun göğe
yükselmesi yani "uçması" (cennetin bir adının uçmak olması buradan
gelir) olarak görülür. Ölen hakanlar için "uçup gitti" denir.
Ruhun Üç Boyutu (Kut, Tın, Sür)
Göçebe inanışında evrende canlı-cansız ayırımı yoktur; dağ,
taş, nehir, insan ve hayvan aynı canı paylaşır. Yakutlar ve Altaylılarda ruh üç
farklı unsurla açıklanır:
Tın: Nefes, esinti ve rüzgar anlamındadır. Yaşamın fiziksel
kaynağıdır. Vücuttan ayrıldığında fiziki ölüm gerçekleşir.
Kut: Gök Tanrı tarafından verilen yaşam gücü, talih ve
şanstır. Ölümle birlikte yeniden göğe (Gök
Tanrı'ya) döner.
Sür: İradeyi, enerjiyi ve ruhsal durumları oluşturan ögedir. İnsan uyurken de vücuttan çıkıp dünyayı
dolaşabilir.
İnsan ruhları göğe uçmadan önce ve uçtuktan sonra kuş
(özellikle güvercin, sungur kuşu) biçiminde düşünülür.
Tengri kavramı hem fiziksel gökyüzünü hem de göğün yaratıcı
gücünü ifade eder.
Kağanlar meşruiyetlerini doğrudan Gök Tanrı'dan alırlar.
Umay (Tanrıça): Çocukların, doğum yapan kadınların ve yeni
doğan hayvan yavrularının koruyucusudur. Yakutlarda Ayısıt adını alır ve bir
bereket tanrıçasına dönüşür.
Dağlar göğe yakınlıklarından ötürü Gök Tanrı'ya kurban
sunulan kutsal mekanlardır. Türk imparatorluklarının kutsal merkezi Ötüken
Dağı'dır.
Cengiz Han yasalarında akar suya işemenin veya sümkürmenin
cezası idamdır.
Ateşin her şeyi temizlediğine inanılır. Bizans elçileri
Göktürklere kabul edilmeden önce arınmaları için iki ateş arasından
geçirilmiştir. Gelinler yeni evine girmeden önce iki ateş arasından yürütülür.
Eşik Tanrısı: Çadırın/evin kapı eşiğinde koruyucu bir ruh
yaşar. Bir şefin eşiğine basmak saygısızlık kabul edilir ve idamla
cezalandırılır. Bektaşilikte ve Tahtacılarda eşik kutsaldır, eşiğe basılmaz,
öpülerek geçilir.
Yeniseyliler baharın gelişini sincabın kürkünün griye
dönmesiyle anlarlar.
İbn Fadlan'a göre Bulgarlar köpek ulumasını bolluk ve
bereket işareti sayarken; Göktürklerde aşırı köpek uluması kağanın öleceğine
işaret eden bir felaket habercisidir.
Yakutlarda guguk kuşu ölümü, dağ tavuğu yağmuru, tavşan ise
kuraklığı önceden bildirir.
Yörük ve Tahtacılarda geyikler "bizim gibi evlenen,
yasaları ve şefleri olan bir boy" olarak görülür. Geyik vurmak lanet
getirir; yanlışlıkla vurulursa hayvandan özür dilenir, sadaka verilir. Adı
doğrudan anılmayıp "yağmurca" veya "uğurlu" denir.
Hayvanların iç organlarından (mide, kafa, safra vb.) elde
edildiğine inanılan Yada Taşı, bozkırın en büyük tılsımlarından biridir. Bu taş
aracılığıyla rüzgarlar estirilebilir, kar ve yağmur yağdırılarak düşman
akınları engellenebilir ya da çöller daha kolay aşılabilirdi. Kaşgarlı Mahmut
da bu sihire bizzat tanıklık ettiğini aktarır.
Türk boylarında kurt, ayı, kartal, boğa veya kuğu gibi
hayvanlardan türediğine inanılan sülaleler mevcuttur.
Bu inanışlar içinde en yaygın olanı Göktürklerden ve
Moğollardan günümüze ulaşan Gök Böri (Mavi Kurt) efsanesidir.
Kurt ata efsanesinin kökenleri çok eski tarihlerde Hunlar
çevresine ve Wu-sun boylarına kadar uzanmaktadır. Çin yıllıklarında Wu-sun
kralı Kun-mi üzerinden anlatılan iki farklı efsanede de çöle atılan bir bebeğin
karga ve kurt tarafından korunması işlenir.
Uygurların atası sayılan Kao-che boylarının türeyiş efsanesi
ise bir hükümdarın çok güzel iki kızını Tanrı'ya sunmak için yüksek bir tepeye
bırakmasıyla başlar. Tepeye gelen bir kurtla evlenen küçük kızın çocukları
Kao-che boylarının atası olur.
Çin kaynaklarında Göktürklerin kurttan türeyiş efsaneleri
İlk metne göre: Düşman tarafından katledilen Türklerden
geriye sadece ayakları kesilmiş 10 yaşında bir çocuk kalır. Onu etle besleyen
dişi kurt, Turfan'ın kuzeyindeki yüzlerce kilometre genişlikte ova barındıran
gizli bir mağaraya kaçarak on çocuk doğurur. Bu çocuklardan büyüyen soylardan
biri Aşina ailesidir. Soy soylar çoğalarak Juan-Juan'lara bağımlı demir
işçileri olurlar.
Elli yıl sonraki ikinci metne göre: Benzer şekilde kolları
ve bacakları kesilen çocuğu besleyen kurt, bir ruh tarafından desteklenerek
Turfan'ın kuzeybatısındaki mağaraya kaçar ve on çocuk doğurur. En akıllısı olan
Aşina kral seçilir ve "Kökenini unutmadığını göstermek için, çadırın önüne
kurt başlı bir tuğ diker."
Üçüncü farklı metne göre: Türklerin ataları So ülkesindedir
ve başkanlarının dişi kurttan doğma I-chih Ni-ssu-tu adında bir kardeşi vardır.
Onun soyundan gelen Na Tu-liu'nun oğulları arasından en yükseğe sıçrayan
Aşina'nın oğlu başkan seçilir.
Cengiz Han Moğollarında da bu efsane "göksel kurt
ata" (Börte-Çino) formuyla yeniden güçlü biçimde ortaya çıkar. Moğollar,
Bozkurt'un liderliğinde demir dağları eriterek Ergenekon'dan çıkarlar. Anadolu
Türklerinde ise kurt bu tarihsel önemini büyük ölçüde yitirerek yerini batıl
inançlara veya "canavar", "böcek" gibi isimlere
bırakmıştır.
Oğuzname'de tasvir edilen Oğuz, hem göksel hem de hayvani
özellikler taşır. Mavi gözlü bir göksel kişi olarak tanıtılan Oğuz'un vücudu
karma bir hayvan anatomisine sahiptir: Ayakları boğa ayakları, böğürleri ise
kurt böğürleridir... Omuzları samur omuzu, göğsü ise, ayı göğsüdür.
Uygur
Selenga ve Tola nehirlerinin kavuştuğu yerdeki kusuk ve
kayın ağaçları gökten inen ışıkla gebe kalır ve Uygurların kaganı Buku Tigin de
dahil olmak üzere beş çocuk doğurur.
Kıpçak
Kovukta doğan bir çocuğa Oğuz Han tarafından "ağaç
kovuğu" anlamına gelen Kıpçak adı verilir.
Türk boylarında hayvana tapma yoktur ancak insan ile hayvan
arasında sıkı bir bağ ve akrabalık inancı (özellikle Göktürklerde kurt ata)
mevcuttur.
Çin sınırlarından Macaristan ovalarına kadar uzanan Avrasya
bozkırlarında, farklı etnik gruplar (Hunlar, İskitler, Moğollar, Germenler,
Slavlar, Kumanlar vb.) arasında muazzam bir kültür benzerliği vardır.
Bozkır kavimlerinde ölüm karşısında duyulan keder, fiziksel
bir acıyla ve kan akıtarak dışa vurulur. Ağlarken bıçakla yüzü çizip gözyaşını
kana karıştırmak en yaygın ritüellerden biridir.
Türk boyları ateşin alev rengine (yeşil, beyaz, kırmızı,
sarı, kara) bakarak yağmur, kıtlık, savaş veya hastalık gibi geleceğe dair ateş
falı bakarlardı.
Bozkır inancında şamanların kurta veya başka hayvanlara
dönüşebileceğine inanılır. Rus Şaman Prens Vseslav ve oğlu Bogatır Volkhv ile
Türk Bulgar Kralı Simeon’un oğlu Bayan’ın geceleri bozkurt biçimine büründüğü
anlatılır. Herodot da Slavların ataları olan Neure'lerin her yıl birkaç
günlüğüne kurt biçimine girdiğini yazar.
İlk Türk İmparatorlukları
Wolfram Eberhard, Çin kaynaklarına dayanarak bu eski
göçebeleri şu gruplara ayırır:
Jung Boyları ("Batı Barbarları"): Barınaklarını
sık sık değiştiren, toprağa önem vermeyen, post giyen ve tarım ürünü tüketmeyen
topluluklardır. Çin kaynaklarında bu boyların bir kısmının "iki ak
köpekten türemiş" olduğu ve köpek tabusuna sahip oldukları aktarılır.
Eberhard bunları Tibetlilerin atası saysa da bu iddia kesin değildir.
Di (Ti) Boyları: Ovalardan uzak durup mağaralarda yaşayan,
kuştüyü ve saçlarla örtünen bu topluluklar giysilerinin renklerine göre (Ak Di,
Kızıl Di vb.) ayrılırlar.
H'yen-yü'ler: Çin kaynakları, H'yen-yü'ler ile Hunların aynı
kökten geldiğini ısrarla yazsa da Eberhard, büyük bir ihtiyatla H'yen-yü'leri
Hunların, Di'leri Tunguzların, Jung'ları ise Tibetlilerin atası olarak tahmin
eder.
Çin'de hüküm süren ve Türk kökenli olabileceği düşünülen
Chou (Çu) Devleti, sulu tarıma ve feodal bir yapıya dayalı bir Çin devletidir.
Ch'in hükümdarı Shih-huang-ti, MÖ. 221'de tüm Çin'i
birleştirerek merkezi imparatorluğunu kurmuştur.
Kuzey sınırını genişletip göçebeleri Ordos'taki en iyi
otlaklarından süren Ch'in hanedanı, Hunları büyük bir geçim sıkıntısına ve
kıtlığa sürüklemiştir. Bu olağanüstü ekonomik zorluklar, normalde dağınık
yaşamayı seven göçebe boyların güçlü bir şefin idaresinde birleşmesini zorunlu
kılmıştır. Bu şef T'u-man (Teoman) olmuştur. Hunlar ilk kez onun önderliğinde
siyasal bir birlik kurmuşlardır.
Orhun Yazıtları'nda İlteriş Kağan'ın dağınık boy parçalarını
bir araya getirerek önce küçük bir budun kurduğu, ardından savaşlar yoluyla
devlete (il tutmaya) ulaştığı anlatılır. Beylerin Çin lüksüne alışıp halkı
sömürmesine tepki gösteren sıradan halk yani "kara budun", İlteriş ve
Tonyukuk etrafında toplanarak devleti yeniden ayağa kaldırmıştır.
Hun birliğini Orta Asya’nın derinliklerine taşıyacak olan
lider Teoman değil, oğlu Mo-tun (Mete)
olmuştur.
En stratejik hamlesi ise Çin'den başlayıp Avrupa'ya kadar
uzanan Büyük İpek Yolu'nu denetim altına almak olmuştur.
Kırgızlar
Uzun boylu, kırmızı sakallı, sarı saçlı ve yeşil
gözlüdürler.
Siyah rengi uğursuz sayarlar; kırmızı rengi ulularlar.
Erkekler kollarına, kadınlar ise boyunlarına dövme yaparlar.
Sihirbazlarına (şamanlarına) "gan" derler.
Flüt, dümbelek ve davul çalarlar; deve/arslan oyunları ve ip
canbazlıkları yaparlar.
Hun topluluğu etnik bakımdan kozmopolittir. En tepedeki
Kağan soyunun (Tu-ku boyu) dil ve kültür verilerine göre Türk olduğu kabul
edilse de konfederasyon içinde yüzlerce farklı Moğol ve Tunguz boyu da yer
almıştır.
Mo-tun, boy dayanışmasını bozmadan orduyu 10, 100, 1000 ve
10000 (tümen) kişilik birimlere ayırmıştır.
İmparatorluk toprakları askeri ve idari olarak Sol (Doğu) ve
Sağ (Batı) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Güneşi kutsal sayan Hunlarda Doğu
(Sol) her zaman üstündür.
MÖ. 200 yılında Mete Han, Çin İmparatoru Kao-çu'yu kuşatarak
Çin'i tamamen istila etme fırsatını yakaladı. Ancak burayı işgal etmek yerine
kuşatmayı kaldırıp İmparatoru vergi ve haraç karşılığında serbest bıraktı.
Hunların yıkılışı sadece dışarıdan gelen Çin entrikalarına
değil, çok daha derin ekonomik ve sosyal krizlere dayanıyordu.
Saray ve soyluların gelirleri azaldıkça halk ve bağımlı
boylar üzerindeki sömürü arttı.
Çin’de "Çin Tipi" Türk Devleti: To Ba
Mo-tun soyundan gelen ve tamamen Çince eğitim almış olan Liu
Yuan, Şansi bölgesinde Han Sülalesi (Önceki Chao) devletini kurdu.
Kendisini Çin tahtının yasal varisi ilan etti. Dayanağı ise
Mo-tun ile Çin imparatorunun yaptığı "Kardeşlik Anlaşması" ve Hun
sarayına gelin gelen Çinli prenseslerdi.
Soylulardan olmayan, eski bir Hun çoban-kölesi olan Shih Lo,
Liu Yuan'ın kurduğu bu Çin tarzı "memur devletine" karşı bozkır
boylarının tepkisini örgütledi.
MS 48 / Aşırı kuraklık, boy isyanları ve askeri zayıflık
nedeniyle Hunlar Güney ve Kuzey olarak ikiye bölündü. Güney Hunları Çin
sınırına yerleşti.
MS 304 / Liu Yuan, Çin içindeki karışıklıklardan
yararlanarak kendini Çin İmparatoru ilan etti ve Çin tarzı bürokratik bir
devlet kurdu.
MS 328 / Eski bir köle olan Shih Lo, Liu Yuan'ın memur
devletine isyan ederek Kuzey Çin'i tekrar otlaklaştırmayı amaçlayan
"Sonraki Chao" devletini kurdu.
MS IV. Yüzyıl
Küçük göçebe devletlerin çatışmalarına son veren Tabgaçlar,
kendi boy sistemlerini feda etme pahasına Kuzey Çin'de kalıcı, feodal ve
yerleşik bir imparatorluk kurmayı başardı.
Tabgaçlar, homojen bir kabile değil, karma bir bozkır
konfederasyonudur.
Budizm, Tabgaçlar döneminde devletin resmi dini haline gelse
de, sınıfsal yapıya göre iki farklı şekilde yorumlandı:
Sarayın / Soyluların Budizmi: İmparatoru "Buda'nın
yeryüzündeki tecellisi" (tenasuh) olarak kabul eden, imparatorun
otoritesini pekiştiren ve eski şamanist pratikleri meşrulaştıran koruyucu bir
inançtı. Ünlü Yün-kang ve Long-men mağara tapınakları bu ihtişamın sanatsal
kanıtlarıdır.
Halkın / Kara Budunun Budizmi (Maitreya Tarikatı): Vergiler
altında ezilen yoksul Çin köylüleri ile beyleri tarafından terk edilmiş,
sürüleri değer kaybetmiş fakir Hun ve To-ba boylarının sığındığı ihtilalci bir
hareketti. Bir "kurtarıcı" (Mesih) bekleyen bu inanç, bozkır
boylarının düzenlediği birçok sosyal ve ekonomik içerikli isyanın ideolojik
yakıtı oldu.
To-ba'lar (Tabgaçlar), Kuzey Çin'de askeri güçle egemenlik
kurmuş bir Türk/Proto-Türk boyudur. Ancak yerleşik Çin kültürünü benimseyip
başkenti güneye (Lo-yang) taşıdıklarında, devletin kurucu unsuru olan kuzeydeki
göçebelerle (kara budun) bağları koptu.
Kendi soylarından gelen ama Çinlileşen kaganlarına düşman
oldular.
Avrupa Hunları
IV. yüzyıl
Karadeniz'in kuzeyinde tarımcı Slavları haraca bağlayan
Gotlar ve Alanlar egemendi. Roma/Bizans sınırlarındaki köylüler ise ağır
vergiler ve feodalleşme yüzünden Bizans'tan kaçıp "barbarların" daha
demokratik ve adil yaşamına sığınmaktaydı.
Hunlar batıya ilerleyip önce Alanları, ardından Ostrogotları
(Doğu Gotları) ve Vizigotları (Batı Gotları) yenince muazzam bir domino etkisi
yarattılar. Hunların önünden kaçan yüz binlerce Got, Alan ve Germen boyu Roma
sınırlarına (Tuna nehrine) yığılarak Avrupa tarihini kökten değiştirecek olan Kavimler
Göçü'nü başlattı.
Don Nehri çevresindeki Hun boyları Kafkaslar üzerinden
Erzurum'a girmiş; Fırat vadisini izleyerek Malatya, Çukurova, Urfa, Antakya ve
Suriye'ye kadar inmişlerdir. Dönüşte ise Orta Anadolu (Kayseri-Ankara)
üzerinden geri çekilmişlerdir.
Roma ordusunun o sırada İtalya'da olması Hunların Anadolu'da
rahatça hareket etmesini sağlamıştır.
Göçebe Hun boyları tarımı hor gördükleri için, Karadeniz'in
kuzeyindeki yerleşik/tarımcı Got nüfusu (ve Slavları) vergiye bağlayarak
onların besin fazlasına el koymuşlardır.
Düzenli gıda ve tarım ürünü akışı, Hunların daha büyük
savaşçı kitlelerini besleyebilmesini ve kalıcı bir askeri-siyasi konfederasyon
kurmasını sağlamıştır.
Hun soyluları Bizans’tan gelen gümüş tabaklar, altın
kadehler ve mücevherli ayakkabılarla gösteriş yaparken; Attila tahta tabaktan
sadece et yiyor, tahta kadehten içiyor ve son derece sade giyiniyor. Bu,
ordusuna ve tebaasına "Ben hala sizden biriyim, bozkırın yalın
savaşçısıyım" mesajı veren bilinçli bir karizmatik liderlik stratejisidir.
Attila'nın Galya Sefer (451)
Catalaunum (Troyes) Savaşı, Roma-Vizigot ittifakına karşı
yapılmıştır. Tarihin en kanlı savaşlarından biridir.
Attila, bir Germen kızıyla evlendiği gerdek gecesinde
geçirdiği iç kanama sonucu ölür.
Hunlar yüzlerini kılıçla keserek "gözyaşıyla değil,
kanla" yas tutmuşlardır.
Attila ölünce Germen boyları ayaklandı. En büyük oğul İlek
bu savaşta öldü ve Hun birliği parçalandı.
Akıllıca davranıp savaştan kaçınan İrnek (Attila’nın küçük
oğlu), Bizans topraklarına sığınarak "federe" statüsünde sınır
muhafızı oldu.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder