3 Nisan 2026 Cuma

Doğan Avcıoğlu - Türkiye'nin Düzeni, İkinci Cilt - Notlar

Doğan Avcıoğlu - Türkiye'nin Düzeni, İkinci Cilt - Notlar

Dün-Bugün-Yarın

Tekin Yayınları, 1996

 


Dördüncü Bölüm: İşbirlikçi Kapitalizmin Gelişmesi

Tarımda Kapitalist Gelişmeler

Toprak Yoğunlaşması

Devletçilik yıllarında sanayileşmeyi savunan Celâl Bayar, 1950’de "Öncelik tarımındır" diyerek mevcut imkânların ziraate ayrılması gerektiğini savunmuştur.

Traktör ve biçerdöver sayısında patlama yaşandı (Traktör sayısı 1948'de 1.750 iken 1955'te 40 bini aştı).

Traktörleşme sayesinde ekili arazi alanı 1950'de 14,5 milyon hektardan 1960'ta 23,2 milyon hektara ulaştı.

Buğday, pancar ve pamuk gibi ürünlerin taban fiyatları yükseltildi; karayolları ve TMO depolama kapasitesi geliştirildi.

 

Makinleşme yüzünden ovada tutunamayan ve işsiz kalan yoksul köylüler ise geçimlerini sağlamak için orman alanlarını tahrip edip tarlaya dönüştürdü.

 

Dünya Bankası uzmanına göre makinleşmeden doğrudan yararlanan sadece 25.000–27.500 civarında zengin çiftçi ailesi (%1'lik kesim) oldu. Bu kesim resmi kredilerin %25'inden fazlasını topladı. Karasapan kullanan 2,5 milyon küçük çiftçi ise bu süreçten faydalanamadı.

Köy İşleri Bakanlığı ve DPT verilerine göre Türkiye genelinde çiftçilerin %30-31’i topraksızdır (Güneydoğu Anadolu'da bu oran %45 civarındadır).

 

Çukurova'da Kapitalizm

Mübeccel Kıray’ın Çukurova’da yürüttüğü saha araştırmaları…

Tarımda verimliliğin ve üretimin en yüksek olduğu kapitalist köylerde (Yunusoğlu ve Sakız), kişi başına düşen gelir ilkel üretim yapan Oruçlu köyünden yüksek değildir. Gelirin %90'dan fazlasının şehirdeki ağalara akması ve geniş mevsimlik işsizlik, kitlesel yoksulluğu derinleştirmiştir.

 

Muhtar Kimi Temsil Eder?

Muhtarlık, planlı kalkınma denemelerinde hükümetlerin "sadık, tarafsız ve nüfuzlu" kabul ettiği bir aracı kurumdur. Temel işlevi, köy ile dış dünya (merkezi hükümet, banka temsilcileri, tarım memurları) arasında bağlantı kurmak ve ilişkileri kontrol etmektir. Ancak gerçekte muhtar, kudret sahipleri arasındaki gerçek kuvvet dengesini temsil etmektedir.

 

Sonuç olarak şu söylenebilir ki, muhtar, köydeki kuvvet dengesini yansıtmaktadır ve bu kuvvet dengesi, sosyo-ekonomik gelişme aşamasına göre, köyden köye değişmektedir. Fakat kapitalist gelişmeler hızlandıkça, muhtar, 'ırgatlaşan' köylü kitlesinin temsilciliğine doğru yönelmektedir.

 

Antalya Köylerinde Kapitalizm

Bahattin Akşit’in Manavgat bölgesindeki incelemesi…

 

Orta Anadolu'da Kapitalizm

Ankara Köyleri (Karaoğlan ve Kuşçuali): Muhtar, ihtiyarlarla ve seçim dolayısıyla diğer köylülerle arasının iyi olmasına dikkat etmektedir.

 

Yozgat / Şefaatli K. Köyü: 22 yıllık muhtar köyün en geniş arazisine sahiptir.

 

Eşit Olmayan Kapitalist Gelişme

Pamuk gibi sanayi bitkilerinin yetiştirildiği ve büyük ağa mülkiyetinin olduğu yerlerde ortakçılar hızla proleterleşmektedir (ırgatlaşmaktadır). Küçük mülkiyetin egemen olduğu yerlerde ise toprağın belli ellerde toplanması daha yavaş ilerlemektedir.

 

Aile emeğinin yoğun kullanımına dayanan sebze ve bahçe tarımında büyük sermaye doğrudan üretime girmek yerine taşıma ve pazarlamayı denetlemeyi tercih eder. Bu durum küçük toprak mülkiyetinin uzun süre yaşamasını sağlamaktadır.

 

Kârlı pazar olanakları çıktıkça Ege ve Çukurova'nın eski toprak ağaları kısa sürede modern teknoloji kullanarak kapitalist çiftçilere dönüşmüştür. Orta Anadolu'daki ağalar da daha yavaş bir tempoyla bu yoldadır.

Doğu Anadolu; pazarlara uzaklık, yol yetersizliği, iklim ve arazi koşulları gibi olumsuz şartlar nedeniyle Batı'daki hızlı tarımsal gelişmeye ayak uyduramamıştır.

 

Ağa, bey ve şeyhler; yerel memurları, parti örgütlerini ve idari mekanizmayı kontrol altında tutarak devlet ile köylü arasına bir "demirperde" çekmiştir.

 

Pamuk ve pancar gibi ürün alanlarında kapitalistleşme ve köylünün ırgatlaşması hızlıdır. Tütün ve fındıkta küçük işletme yapısı ve dış talep yetersizliği süreci yavaşlatır. İşlenen arazinin %89'unun ayrıldığı hububatta ise modern kapitalist çiftçilik henüz başlangıç aşamasındadır.

 

Cumhuriyet'ten bu yana devlet politikaları esas olarak büyük çiftçilerin yararına işlemiştir. Makine, sulama, gübre, kredi ve fiyat desteklerinden küçük çiftçiler çok az yararlanabilmiştir.

Devletin milyarlarca liralık yatırımından büyük pay alan kapitalist çiftçiler, artan kazançlarının çoğunu Avrupa gezileri, çift otomobiller, köşkler, yalılar, vb.'da tüketmektedirler.

 

Tarım Çıkmazı

Türkiye’de köy nüfusu çok sayıda ufak ve dağınık yerleşim birimine bölünmüştür. Yolsuzluk ve izolasyon gelişmeyi frenlemektedir.

Tarım işletmelerinin büyük çoğunluğu 50 dönümün altındadır ve arazi çok sayıda küçük parçaya bölünmüştür. Bu durum sermaye birikimini engellemekte, artan nüfus baskısıyla birleşerek mera ve ormanların tahribine, dolayısıyla şiddetli erozyona yol açmaktadır.

Devletin kalkınma hamleleri yüzeysel kalmaktadır. El sanatları projeleri pazar ve sermaye yetersizliğinden fanteziye dönüşmekte; arazi toplulaştırması kadastro eksikliği yüzünden yapılamamakta; kooperatifler büyük çiftçi ve tüccar denetimine girmekte; eğitim ise pratik bir karşılığı olmadığı için unutulup gitmektedir.

 

Küçük işletmeler sermaye birikimi sağlayamadıkları ve resmi kredilere ulaşamadıkları için yüksek faizli tefecilere ve aracılara mahkûm kalmakta, bu da verimliliği artıracak modern girdilerin (gübre, ilaç, makine) kullanımını engellemektedir.

 

İhracatçı tüccarlar ve aracılar üreticinin emeği üzerinden devasa kârlar sağlarken, üretici maliyetine yakın fiyatlara satış yapmaktadır. Sebze-meyvede tüketici fiyatı üretici fiyatının 5 katına çıkmakta; Pamuk ve Fındık üreticisi ise borç yüzünden gelirinin büyük kısmını tefecilere kaptırmaktadır.

 

Devletin bürokratik ve hantal yapısı köylünün anlık ihtiyaçlarını (sağlık, hukuk, borç, kefalet) çözemediği için köylü kendisini sömüren ağa, şeyh veya kasaba tüccarına bağımlı kalmaktadır.

 

Bir adam iki efendiye birden hizmet edemez. Ya devlet, ya şeyh ve beyler! Devlet, şeyh ve beylerin bu halka yaptığı hizmetleri aynı süratle, aynı kolaylıkla yerine getiremezse, elbette şeyhine ve beyine bağlı kalır.

 

27 Mayıs (1960) / Doğu’daki ağalık, şeyhlik gibi yapıları yıkmak amacıyla 55 ağa sürgüne gönderilmiş (105 sayılı Kanun), ancak bu hareket sınırlı kalmıştır.

 

1945'ten itibaren hazırlanan 9 ayrı kanun tasarısına rağmen, büyük toprak sahipleri, tefeci-aracı sınıfı ve sanayi/ticaret burjuvazisinin kurduğu güçlü baskı grubu nedeniyle gerçek anlamda bir toprak reformu gerçekleştirilememiştir.

 

Tarım Dışında Kapitalist Gelişmeler

Devlet Fabrikalarının Satışı

1950'de iktidara gelen DP, devletin ekonomideki rolünü kamu hizmetleriyle sınırlamayı ve devlet fabrikalarını özel sektöre devretmeyi temel prensip ilan etmiştir.

İş adamları fabrikaları satın almak yerine, çok düşük fiyatlar ve yüksek krediler talep ederek adeta parasız devir istemişlerdir.

Fabrikaların siyasi nüfuz sağlama, partizanları işe yerleştirme, oy toplama ve seçmen gruplarına menfaat sağlama aracı olarak kullanılması, siyasetçilerin bu tesisleri elde tutmayı tercih etmesine yol açmıştır.

 

Dış Ticarette Özgürlük

OEEC (Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü) ve ABD’nin tavsiyelerine uyularak dış ticarette liberasyona gidilmiştir. CHP'nin aksine DP bu şartı kabul etmiştir.

Serbestlik; aşırı ithalata, lüks tüketim çılgınlığına ve döviz krizine yol açmıştır. Dış ticaret açığı hızla büyümüş (1950'de 62 milyon TL iken 1952'de 540 milyon TL'ye çıkmış).

Makine ve teçhizat ithalatı sayesinde özel sektör yatırımları (özellikle inşaat alanı) artsa da, bu kalkınma tamamen dış borca ve ithalata (çimento, demir vb.) bağımlı kalmıştır. Dış kredilerin ve yardımların azalmasıyla (1956-1957) ekonomide yokluk, karaborsa ve şiddetli enflasyonla sonuçlanan ağır bir kriz yaşanmıştır.

 

Yabancı Sermaye

Tarım ve ticaret alanları da yabancı sermayeye açılmış, kâr ve sermaye transferindeki sınırlamalar kaldırılmış, yabancı teşebbüslere yerli sermaye ile eşit hak ve kolaylıklar tanınmıştır.

Turizmi Teşvik Kanunu ile yabancıların köylerde arazi/taşınmaz edinebilmesinin önü açılmıştır.

 

Petrol Kanunu

Petrol kaynakları özel teşebbüse ve yabancı tröstlere (Mobil, Shell vb.) açılmıştır.

MTA ve milli şirket (TPAO) kısıtlanırken yabancı şirketlere geniş arama ruhsatları ve ayrıcalıklar tanınmıştır.

1957 değişikliğiyle yabancı şirketler (ATAŞ vb.) rafineri kurma hakkı elde etmiş, yerli petrolü işlemek yerine dışarıdan kendi ham petrollerini dünya piyasası fiyatlarının %30-35 üzerinde (monopol fiyatı) Türkiye'ye satma imtiyazı kazanmışlardır.

 

1950-1960 döneminde izlenen politikalar, dış borçlanma, yabancı sermaye imtiyazları ve dış ticarette serbestleşme kanallarıyla Türkiye ekonomisini dışa bağımlı hâle getirmiş ve yerli kapitalist sınıfın yabancı ortaklıklar/montaj sanayii üzerinden şekillenmesini sağlamıştır.

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki "milli kapitalist" yetiştirme amacının yerini; bu dönemde dış kaynaklara, yabancı ortaklıklara ve Amerikan yardım/kredilerine (Marshall, ICA, DLF) bağımlı bir özel sektör sınıfı yaratma çabası almıştır.

 

Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. veya Çimento Sanayii T.A.Ş. gibi kamu kuruluşları; öz kaynaklarının çok üzerinde borçlanarak ve büyük krediler sağlayarak özel kişilerin ortak olduğu yerel fabrikalar/iştirakler kurmuş, riski devlet üstlenirken kâr ve imtiyaz özel sektöre bırakılmıştır.

 

İki Büyük Özel Teşebbüs

Çukurova Elektrik

Seyhan Barajı ve santrali kamu fonlarıyla yapılmış, ancak Dünya Bankası kredisinin şartı olarak işletmesi özel bir şirkete verilmiştir.

 

Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları

Amerikan Kalkınma İkraz Fonu (DLF) kredisiyle kurulmuştur.

Proje incelemesinden ekipman tedarikine, montajdan sevk-idareye kadar her aşamada ABD’li Koppers Grubu yetkili kılınmış; bu durum maliyetleri dünya ortalamasının (veya Almanya örneğinin) katbekat üzerine çıkarmıştır.

 

Sağlanan yoğun dış kaynak, kredi ve imtiyazlara rağmen özel sektör yatırımlarının önemli bir kısmı sanayi üretimi yerine konut/gayrimenkul sektörüne kaymıştır.

 

Müteşebbis İmalinin Bilançosu

1958 verilerine göre 6 büyük şehirde (İstanbul, İzmir, Bursa, Adana, Ankara, Eskişehir) 50’den fazla işçi çalıştıran toplam 367 özel sanayi işletmesi bulunmaktadır.

Özel sanayi işletmelerinin %59,7’si 1946-1960 döneminde kurulmuştur.

Müteşebbislerin %63,7’sinin babası tüccar, sanayici veya çiftçidir.

Müteşebbislerin %29,2’si yükseköğrenimli, %48,6’sı ortaöğrenimlidir. %15,9’u bugün ülke sınırları dışında kalan yerlerde doğmuştur. Grubun %8,8’i Yahudi, %7’si Rum kökenlidir.

 

NATO inşaatları ve devletin altyapı yatırımları dev bir müteahhit zümresi yaratmıştır.

 

Korkut Boratav, müteahhitliğin dinamik-rekabetçi sanayici tipinden farklı olarak risk almayan, öz sermayeye ihtiyaç duymayan (banka teminat mektubu ve devlet avanslarıyla çalışan) ve parazit unsurları besleyen "kapkaççı" bir kapitalizm yarattığını ve sağlıklı sanayileşmeyi kösteklediğini savunur.

 

Banka ve Sigorta Oyunları

Mevduat toplayıp yüksek faizle kredi verme işi son derece cazip görüldüğünden 1950’de 34 olan banka sayısı 1959’da 58’e, şube sayısı ise 535’ten 1710’a fırlamıştır.

Toplanan mevduatlar paravan şirketler üzerinden batık veya şüpheli işlere aktarılmış, 1960 sonrasında Sanayi Bankası, Doğubank, Raybank, Tutum Bankası, Türkiye Kredi Bankası gibi birçok kurum tasfiyeye gitmiştir.

 

Resmi kur ile gerçek değer arasındaki devasa fark, dış ticareti yüksek kârlı bir alana çevirmiştir. Krom ihracında tenörü düşük göstermek, ithalatta fatura oyunları yapmak (liberasyon ve kotalarda alt/üst faturalandırma) yaygınlaşmıştır. İdris Küçükömer bu yolla 1 milyar dolara yakın; Cahit Kayro ise 1969 yılında 300 milyon dolar civarında döviz kaçakçılığı yapıldığını hesaplamıştır.

 

Örnek Olay: SEKA

İşletmeler Bakanı'nın eniştesi Vedat Ağaoğlu’na kapalı zarf usulüne uyulmadan ve geçici teminat yatırılmadan ithalat ihalesi verilmiş; komisyon peşin ödenmiştir.

Leningrat’tan odun taşıma ihalesini alan Cerrahoğlu firmasının henüz sahip olmadığı gemileri satın alabilmesi için SEKA’dan Hukuk Müşavirliği’nin karşı çıkmasına rağmen 1 milyon lira avans verilmiştir.

SEKA ihalelerini tekelleştiren Transtürk firması ile kurulan samimi ilişkiler…

Transtürk yükümlülüklerini yerine getirmediği halde hakkında yasal işlem yapılmamış, tesis maliyetleri iki katına çıkarılarak Metex’e devredilmiş ve SEKA ekstra 750 bin dolar zarara sokulmuştur.

SEKA Umum Müdürü, gazete kâğıdı alımlarını tek başına yapma yetkisi alarak 1,5 milyon dolarlık mübayaayı usulsüzce Sigalla Kardeşler'in mümessili olduğu firmalara yönlendirmiştir.

 

Devletten ihale, kredi ve imtiyaz alan iş adamları partiye "teberru" (bağış) yapmaya zorlanmıştır.

 

27 Mayıs hareketi görünüşte siyasi bir çıkmazın sonucu olsa da, temelde ekonomideki bu başarısızlık ve kaynak israfı yatmaktadır.

 

Planlı Dönemde Kapitalizm

1946–1960 Arası Düşünce Hayatı ve Fikir Kısırlığı

Döneme damgasını vuran fikir kısırlığı ve Anti-Komünist/McCarthy'ci baskı, kapitalizmin ve emperyalizmin eleştirilmesini engellemiştir.

 

27 Mayıs hareketinin net bir doktrini, kadrosu veya ideolojik programı yoktu; temel hedef "dört başı mamur bir Anayasa" yapmaktı.

 

CIA, darbeden aylar önce Menderes Hükümeti'nin düşeceğini ve bir askeri müdahalenin kaçınılmaz olduğunu Washington'a rapor etmiştir.

 

Kalkınma Planı

27 Mayıs sonrası Alparslan Türkeş ve Şinasi Orel'in çabalarıyla Tinbergen'in danışmanlığında DPT kurulmuş ve Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-1967) hazırlanmıştır.

1963-1967 dönemi için öngörülen 1 milyar 98 milyon dolarlık dış finansman ihtiyacı, planın en kırılgan noktasını oluşturmuştur.

Batılı kartellerin müdahaleleri nedeniyle boraks rafinerisi, petrol boru hattı, Karadeniz bakır tesisleri, wolfram madenleri, petro-kimya ve kağıt fabrikası gibi kritik kamu yatırımları gerçekleşememiş veya yıllarca sürüncemede kalmıştır.

 

Özel Sektörün Altın Dönemi

Planda özel sektöre öncelik verilmiş, devlet teşebbüslerine ise özel sektörü "tamamlayıcı" bir rol biçilmiştir.

Yatırım indirimleri, gümrük vergisi muafiyetleri ve vergi iadeleriyle özel sektör desteklenmiştir.

 

Süleyman Demirel’in iktidara gelişiyle birlikte kamu fonlarının özel sektöre aktarılması hızlandı

 

İSO kayıtlarına göre 1958-1961 arasında toplam sermaye %40 artarken, yabancı sermaye oranı %2,4'ten %3,7'ye tırmanarak ölçülü bir seyir izlemiştir. Ancak 1962-1965 döneminde toplam yerli sermaye %32 azalırken, yabancı sermaye miktarı %276 gibi radikal bir artış göstererek toplam sermayedeki payını %19,5'e çıkarmıştır.

 

Yabancı firmalar büyük nakit sermaye getirmek yerine; patent, know-how, marka, lisans, yedek parça, ara malı ve mühendislik hizmeti satarak ortak olurlar.

Devletin koyduğu yüksek gümrük vergileri ve ithalat kısıtlamaları iç pazarda aşırı kârlı monopol/oligopol ortamı oluşturur.

Eski ithalatçı ve yabancı firma temsilcisi olan tüccarlar (bayiler), temsil ettikleri yabancı şirketlerle ortak montaj fabrikaları kurarak "sanayici" konumuna yükselmiştir.

 

Yabancı tekeller ve özel sektör, büyük yatırımlarda devletin olanaklarından ve pazar gücünden yararlanmak için KİT'lerle ortaklıklara gitmiştir.

 

Örnek Olay: Koç Holding

1917'de bakkallık ve hırdavatçılıkla başlayan, ardından inşaat malzemeleri ticareti, 1928'de Ankara Ford acenteliği, 1944'te Bernard Nahum'un katılımı ve 1959'da Otosan'ın kurulmasıyla imalata uzanan süreç…

 

General Electric, Ford, Mobil, Uniroyal, Siemens, Burroughs gibi çok sayıda küresel devle distribütörlük, lisans anlaşması veya ortaklık kurulmuştur.

 

Kuruluşların büyük çoğunluğu (montaj, otomotiv, lastik, ilaç vb.) yüksek kâr marjlarıyla çalışmakla birlikte montaja ve dışarıdan hammadde/teçhizat ithaline bağımlıdır.

 

Özel sektörü teşvik etmek amacıyla uygulanan düşük memur maaşı politikası; akademisyenleri, doçentleri ve profesörleri maddi açıdan özel sektöre ve varlıklı kesimlere bağımlı hale getirmiştir.

 

Özel Sanayiciliğin Bilançosu

Özel sektördeki firmaların %98'den fazlası 10 kişiden az personel çalıştıran, küçük ve teknik altyapısı yetersiz işletmelerden oluşmaktadır.

 

Özel sanayi; makine, motor ve ağır sanayi gibi stratejik alanlardan kaçınmış; bunun yerine risk oranı düşük olan dayanıklı tüketim maddelerine ve montaj sanayiine (otomobil, traktör, beyaz eşya, radyo vb.) yönelmiştir.

 

Hammadde ambalajlama veya basit montaj süreçlerine dayanan bu yapı, gerçek bir sanayileşme sağlamamış; rekabetçi olmayan, ihracat şansı düşük ve dış pazara bağımlı bir tüketim sanayii yaratmıştır.

 

Üretilen mallar Türkiye'de "ithal ikamesi" olarak nitelendirilse de ilaç, plastik, boya ve dokuma gibi sektörler nihai ürüne çok yakın ithal ara mallarını monte etmekten öteye gidememektedir.

 

Yabancı ilaç firmalarının çoğu gerçek anlamda fabrika niteliği taşımayıp birer "ambalaj merkezi" olarak çalışmaktadır. İstanbul Eczacılar Odası ve meclis araştırmalarına göre, yabancı firmalar ana merkezlerinden aldıkları hammaddeleri piyasa fiyatının 12-13 katına (yüzde 1295 pahalıya) faturalandırarak yurt dışına usulsüz kar transferi yapmakta ve döviz kaybına sebep olmaktadır.

 

Teknolojik Bağımlılık

Türkiye'de yerli bir makine ve teknoloji üretimi sektörü gelişmemiştir. Sınai tesisler yurt dışından "anahtar teslimi" ithal edilmektedir.

 

Özel sektör teknoloji geliştirmek yerine yabancı markaların lisans ve patentlerini satın alma yoluna gitmektedir. Aynı teknik bilgi veya harcıalem tüketim maddeleri için farklı firmalar defalarca teknik bilgi/lisans ücreti ödeyerek milli kaynakları israf etmektedir.

 

Sanayinin yerli teknoloji geliştirme ihtiyacı duymaması, üniversitelerdeki çalışmaları ve TÜBİTAK (Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu) bünyesindeki çabaları boşlukta bırakmaktadır.

Sonuç olarak makineleri, hammaddesi ve teknik bilgisiyle kökü dışarıda bir sanayi yapısı ortaya çıkmaktadır.

 

Yabancı Sermaye Ne Getirdi?

(Baran Tuncer'in Çalışması)

Yabancı sermaye, ağır sanayi veya ileri teknoloji yerine tüketim mallarına (özellikle dayanıklı tüketim maddelerine, ilaca ve gıdaya) yönelmiştir.

1964 yılında imalat sanayiinde çalışan toplam 472.122 kişinin sadece %1,91'i (özel sektör içinde %3,21) yabancı sermayeli kuruluşlarda istihdam edilmiştir.

Bazı yabancı firmalar izin aldıkları malları üretmeyip yerli tesislere fason yaptırmakta ve üzerine kendi markasını basarak satmaktadır.

İlaç, elektrikli aletler ve gıda sektörlerinde yabancı firmaların kar oranları %60 ila %80 arasındadır.

Yabancı sermaye ihracata yönelmediği ve yapay iç talep yaratarak ithalat ihtiyacını artırdığı için negatif bir ithal ikamesi yaratmıştır.

 

Türkiye'de sermayenin kıt olduğu belirtilmesine rağmen, mevcut kıt kaynaklar son derece israflı kullanılmaktadır. Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) İlk Plan hazırlıklarındaki araştırmaya göre sınai kapasitenin %60'ı atıl kalmaktadır.

 

Türk sanayii yüksek gümrük koruması ve ithalat yasakları sayesinde iç pazarda yüksek kârlar elde etmekte, ancak dış pazarlara açılamamaktadır.

 

Hakiki rekabet olmadığı için sanayiciler verimlilik, modern teknoloji ve organizasyon sorunlarını göz ardı etmektedir.

 

Devlet özel sektöre korunmuş bir pazar, bol kredi, ucuz döviz, hazır altyapı ve sıfır risk sunmuştur.

 

Japon burjuvazisi yabancı sermayeyi reddedip milli sanayi kurarken, Türk burjuvazisi yabancı firmalara sığınmış, montajcı ve ithalata dayalı bir yapı oluşturmuştur.

 

Örnek Olay: İlaç Sanayii

1950 öncesinde ithalata dayalı olan sektör, Sınai Kalkınma Bankası'nın kredileri ve döviz sıkıntısı nedeniyle 1953-1957 arasında yerli üretim ihtiyacın %60'ını karşılar hale gelmiştir.

1960'a kadar 13 yabancı firmaya izin verilmiştir. Sektörde kârlılık oranları özvarlığın %250'lerini aşmıştır.

Yabancı ana firmalar hammaddeyi Türkiye'deki uzantılarına dikey olarak fahiş fiyatlarla satmıştır.

 

İtalya'da 57 dolar olan hammadde İsviçre üzerinden 572 dolara; Macaristan'da 2 dolar olan madde 457,5 dolara ithal edilmiştir.

 

Sektörde 128 firma (13'ü yabancı) toplanmış; plansız yatırımlar yüzünden antibiyotiklerde %50, flaster üretiminde ülke ihtiyacının 4-5 katı atıl kapasite oluşmuştur.

 

Oto Lastik Sanayii

Sektörde yabancı payı %50'nin üzerindedir. Çok az bir sermaye getirmelerine rağmen aşırı kâr elde etmişlerdir.

Sektör ara malı üretememekte; kauçuk, kord bezi ve karbon karası gibi hammaddeleri ithal etmektedir.

 

Otomobil Sanayii

Üretilen araçların fiyatları dünya piyasalarının 2-3 katıdır. Birim taşıt üretimi için yüksek oranda ithalat gerekmektedir.

 

Sanayileşmenin Neresindeyiz?

Sanayinin milli gelirdeki payı %17'nin altındadır.

 

Türkiye; tüketim malları sanayiinin ağır bastığı, ara mallar sanayiinin gelişmekte olduğu, fakat yatırım malları sanayiinin ise emekleme döneminde olduğu bir aşamadadır.

 

Küçük Sanayi ve El Sanatları

ABD (Thornburg raporları) ve Adalet Partisi iktidarı, muhafazakâr bir toplumsal taban oluşturmak amacıyla küçük sanayiyi ve esnaf kredilerini (Halk Bankası, Bağ-Kur) yoğun şekilde desteklemiştir.

 

Mübeccel Kıray, küçük imalatın aşırı desteklenmesini modernleşmeyi ve gerçek sanayileşmeyi geciktiren bir Unsur olarak görür.

 

Küçük Burjuvazinin Yükselen Kanadı

Türkiye'de sanayileşme temposunun zayıf kalması nedeniyle şehirlere akan iş gücü esnaflık ve küçük üreticiliğe yönelmiştir.

Alttan ortaya yükselen bu toplumsal grubun genellikle muhafazakâr eğilimli bulunduğu ve bugünkü düzenin savunuculuğunu yapan büyük burjuvazinin ve siyasi partilerin güçlü bir dayanağını teşkil ettiği tahmin olunabilir.

 

Geri ve İlkel Bir Kapitalizm

Türk Kapitalizminin Gerilik Nedenleri (K. Boratav'ın değerlendirmeleri)

Kapitalizm öncesi ilişkilerin (feodal kalıntıların) varlığını sürdürmesi.

Küçük üreticiliğin yaygınlığı.

Üretim aracı sahibi sanayiciden ziyade tüccar, aracı, bankacı ve tefeci gibi verimsiz unsurların artık-değere el koyması.

Dış krediler ve yabancı sermaye nedeniyle emperyalist ülkelere bağımlılık.

 

12 Mart'tan sonra teşvik politikası, 'Her şey büyük sermaye için' denilebilecek biçimde hızlandırılmıştır.

 

Holdingleşme, Hazinenin sırtından büyük miktarda sermaye birikimi olanağı getirmektedir.

Biriken fonlar ortaklara dağıtılmadıkça, gelir vergisi doğmayacağına göre, şirketin sahipleri, yine kendilerinin sahiplerinden oldukları holdingler kurarak, yedekleri kendi adlarına holdinglere sermaye olarak tescil etmektedirler.

 

1838 Ticaret Anlaşmasından Ortak Pazar'a

1963 Ankara Antlaşması, Osmanlı'yı dışa bağımlı hale getiren 1838 Ticaret Antlaşması'na benzer.

Lozan'ın kaldırdığı kapitülasyon benzeri imtiyazlar (ticaretin serbestleştirilmesi, dış ticaret vergilerinin kaldırılması vb.) bu antlaşmayla geri getirildi

 

İstanbul, İzmir ve Ankara Sanayi Odaları ile büyük holdingler yabancı ortaklıkları (Fiat/TOFAŞ, Pirelli vb.) ve turizm/gıda gibi yeni iş alanları nedeniyle Ortak Pazar'ı desteklemişlerdir. İktisadi Kalkınma Vakfı'nın (İKV) İngiliz bir araştırma firmasına hazırlattığı ve Türk sanayiinin (makine, taşıt, petro-kimya, gübre) AET şartlarında yaşayamayacağını belirten rapor ise kamuoyundan gizlenmiştir.

 

Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Üçüncü Beş Yıllık Plan'da Ortak Pazar'ı kalkınmanın önünde bir engel olarak tanımlamış ve esneklik/koruma hakları talep etmiştir. DPT'nin hazırladığı 19 Nisan 1972 Muhtırası ile Katma Protokol'ün revizyonu istenmiş; ancak AET yöneticisi Emil Noel ve AET kanadı bu talepleri kesin bir dille reddetmiştir. Dışişleri Bakanlığı'nın devreye girmesiyle DPT'nin direnci kırılmış ve Ortak Pazar'ın şartlarını kabul eden Tamamlayıcı Protokol (1973) imzalanmıştır.

 

Karbon siyahı üretimi için kurulan tesis (Pet-Kim), ithalatın serbest (liberasyon) listede kalması ve yabancı lastik şirketlerinin ithalata devam etmesi nedeniyle üretimini durdurmak zorunda kalmıştır.

 

Türkiye, AET'den karşılık almadan tek taraflı taviz verir duruma düşmüştür.

1974 yılı itibarıyla Türkiye'nin AET'ye ihracatı miktar olarak gerilerken ithalatı artış göstermiştir.

 

İkinci Sınıf Avrupalılık

Türkiye; AET Zirve Toplantılarına ve Siyasi Sekreterya'ya katılmak istemiş ancak gözlemci olarak dahi kabul edilmemiştir.

 

Dördüncü Bölümün Sonucu: Türkiye'nin Toplumsal Yapısı

Tutucu Güçler Koalisyonu

Tanzimat'tan itibaren Türkiye'nin açık pazar haline gelmesiyle yarı-sömürge bir toplumsal yapı doğmuştur. Cumhuriyet döneminde "milli kapitalist" yaratma çabaları, yükselen yerli burjuvazinin yabancı sermaye ve azınlık kompradorlarıyla işbirliğine gidip mümessilliklere yönelmesiyle sınırlı kalmıştır.

 

Tarımda Egemen Sınıflar

1950 sonrası Amerikan yardımları ve mekanizasyonla birlikte kapitalist çiftçi sınıfı gelişmiştir. Ancak bu sınıf henüz geleneksel "ağa" zihniyetinden kurtulamamış, artı-değeri üretime yatırmak yerine lüks tüketime yöneltmiştir.

 

İthalatçı - Sanayici İşbirliği

Kurulan yerli sanayi dışa (ithalata, patente, lisansa ve yabancı sermaye ortaklığına) bağımlı olduğu için sanayici aynı zamanda ithalatçı ve yabancı firma temsilcisidir.

 

Türkiye'de tarım, ticaret, finans ve sanayiyi kapsayan güçlü bir Tutucu Egemen Sınıflar Koalisyonu ortaya çıkmıştır.

 

Emperyalizmin Sınıf Temeli

Kapitalist ülkeler, bu tutucu koalisyonun en güçlü müttefikidir.

 

Haydar Tunçkanat Tarafından Açıklanan CIA Raporu: 27 Mayıs sonrasında güçlenen sol akımlara karşı hazırlanan ve CIA Şefi Albay Dickson'a sunulan raporda şu noktalar öne çıkmaktadır:

Ordu ve Bürokrasi Tasfiyesi: Subayların "reform psikozu" altında olduğu ve AP'ye düşmanlık beslediği, bunun da rejim için tehlike arz ettiği savunularak, Ordu ve devlet mekanizmasındaki reformcu/muhalif elemanların kademeli olarak tasfiye edilmesi istenmektedir.

 

Ordunun sadakatini kazanmak için subayların hayat seviyesinin yükseltilmesi (lojman, Orduevleri, avantatjlı araç sağlama vb.) hedeflenmiştir.

 

İlerici Güçler

Kapitalizmin gelişmesiyle sanayi işçisi sayısı artmış, Türk-İş'in temsil ettiği Amerikan tipi tutucu sendikacılığa karşı DİSK gibi devrimci yönelimli yapılar doğmuştur.

 

Sol Milliyetçilik

Namık Kemal'den itibaren süregelen "milli iktisat" denemelerinin ülkeyi kalkındıramadığı, aksine dışa bağımlı bir yapı yarattığı anlaşılmıştır.

 

Beşinci Bölüm: Kalkınmanın Yolları

Kalkınma Düzen Değişikliği Demektir

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde (1963–1967) %7'lik kalkınma hedefi konmuş ve %6,6'lık bir hıza ulaşılmıştır.

Nejat Ölçen'in hesaplamalarına göre, milli gelirde 1 birim artış için 3 birim yatırım gerekmektedir. %7 büyüme hedefi için gayrisafi hasılanın %21'inin yatırıma ayrılması lazımdır.

 

Türkiye'nin benimsediği Batılı/kapitalist milli gelir hesaplama yönteminde, ücret ödenen her türlü hizmet (gece kulüpleri, reklamcılık, ev hizmetleri vb.) verimli/verimsiz ayrımı yapılmaksızın milli geliri artırır.

 

Marksist iktisatta ve klasik iktisatçılarda (Quesnay vb.) sadece tarım ve sanayi gibi maddi üretim alanları verimli kabul edilir; diğer hizmetler "kısır/verimsiz" sayılır.

 

Yatırımların sanayi yerine konut ve verimsiz hizmet sektörlerine kayması, uzun vadeli sanayileşmeyi ve gelecekteki kalkınma potansiyelini baltalamaktadır.

 

Neden Kalkınamıyoruz?

Türkiye'nin yoksulluktan kurtulup sanayileşebilmesi için 20–25 yıllık bir süreçte en az %10'luk bir kalkınma hızını yakalaması gerekmektedir. %10 büyüme için milli gelirin en az %25–30'unun yatırıma dönüştürülmesi şarttır.

 

Kalkınmanın önündeki temel engel kaynak yetersizliği değil; mevcut ekonomik fazlanın verimli/sanayileştirici yatırımlara yönlendirilememesi ve kaynakların israf edilmesidir.

 

Yüksek gelir grubunun elinde toplanan kaynak lüks tüketim (Amerikan arabaları, mücevherler, yurt dışı seyahatleri, lüks konutlar) veya yurt dışına sermaye kaçırma şeklinde israf edilmektedir.

 

Kalkınmanın Gizli Kaynakları

Paul Baran'ın kavramlaştırdığı üç farklı "ekonomik fazla" türü

1 - Fiili Ekonomik Fazla: Mevcut üretim ile tüketim arasındaki fark (cari tasarruf).

2 - Potansiyel Ekonomik Fazla: Mevcut teknoloji ve kaynaklarla elde edilebilecek üretim ile gerekli tüketim arasındaki fark.

3 - Planlanmış Ekonomik Fazla: Planlı ekonomide optimum üretim ile optimum tüketim arasındaki fark.

 

Tefecilik, aracılık ve arazi spekülasyonu, uzun vadeli ve riskli sınai yatırımlara kıyasla çok daha kârlı ve güvenli olduğu için sermaye bu alanlara akmaktadır.

 

İktisadi Seferberlik

Lüks harcamalarla ayakta duran geniş bir "verimsiz hizmet sektörü" ve "merkantil (ticari) zümre" türemiştir.

 

Kaynakların kötü kullanımından beslenen tüccar, tefeci, toprak ağası ve dış çevrelerden oluşan "tutucular koalisyonu", her türlü rasyonel düzen değişikliğine şiddetle direnmektedir.

 

Üç Kalkınma Yolu

Komünist kalkınma yolu.

 

Amerikan tipi, yabancı sermayeye ve özel sektöre dayanan kalkınma yolu.

 

Prof. Oskar Lange’nin "Milli devrimci kalkınma yolu" dediği devletçi kalkınma yolu.

 

Komünist Kalkınma Yolu

Sovyet deneyiminin temel önemi

Tarihte ilk kez bir işçi sınıfı devletinin kurulması ve mülk sahibi sınıfların tasfiye edilmesi.

Dışarıdan yabancı sermaye almadan ve laissez-faire (bırakınız yapsınlar) yerine milli bir planlama altında geri kalmış bir tarım toplumunun ağır sanayi toplumuna dönüşmesi.

 

İç Savaş şartlarında uygulanan "Savaş Komünizmi" sonrası yaşanan kriz üzerine piyasa mekanizmalarını ve küçük üretimi geçici olarak serbest bırakan NEP dönemine geçildi

NEP ile birlikte kırda zengin çiftçi (kulak) sınıfının güçlendiği ve şehirlerin beslenmesi ile tahıl ihracatında krizlerin yaşandığı tespit edilir.

 

Stalin döneminde (1928 sonrası) başlayan İlk Beş Yıllık Plan ile tarım hızla kollektifleştirildi

Bu süreç köylülerin sert direnci, kanlı çatışmalar ve hayvan katliamları gibi ağır bedellere yol açtı.

Buna rağmen kollektifleştirme, tarımsal artık-değeri (ekonomik fazlayı) ve iş gücünü ağır sanayiye aktarma imkânı sağlayarak Sovyetler’in kısa sürede devasa bir sanayileşme hamlesini gerçekleştirmesini mümkün kıldı.

 

Toplam sınai yatırımların %86’sı sanayileşmenin "belkemiği" sayılan alanlara (makine, motor, enerji, çelik, kimya) akıtılmıştır. Verimli olmayan faaliyetler, lüks tüketim ve dışarıya kaynak transferi engellenmiştir.

 

Üretimde tip sayısının sınırlandırılması, sermaye ve kaynak verimliliğini devasa ölçüde artırmıştır.

Batı Avrupa’da 4 birim yatırım 1 birim hasıla getirirken; Sovyetler’de kaynakların etkin ve standart kullanımı sayesinde 4 birim yatırımdan 2 birim hasıla elde edilmiştir.

 

1926’da 30 bin olan mühendis/mimar sayısı, 1940’ta 932 bine çıkmıştır (ABD’deki diplomalı mühendis sayısı 156 bin iken SSCB’de 290 bine ulaşmıştır).

 

Köyden gelen ve tekniğe yabancı kitleler meslek okullarında eğitilmiştir.

1928-1940 arasındaki 10-12 yıllık bu yoğun seferberlik sayesinde ilkel bir tarım toplumu sanayi toplumuna dönüşmüş ve Nazi Almanya’sına karşı durabilecek sınai ve askeri güce ulaşmıştır.

 

Komünist Kalkınma Modelinin Altı Temel İlkesi

Proletarya İhtilali ve Proletarya Diktatörlüğü: Kapitalizmden sosyalizme geçişte eski egemen sınıfların direnişini ve sabotajlarını kırmak için iktidarın tam kontrolü.

 

İşçi Sınıfının Bütün Emekçi Halk ile İttifakı: Sanayileşmemiş ülkelerde işçi sınıfının köylüler, küçük burjuvazi ve küçük mülk sahipleriyle kurduğu stratejik ittifak.

 

Büyük Sanayi, Ulaştırma ve Bankaların Millileştirilmesi; Dış Ticarette Devlet Tekeli: Kamusal mülkiyetin hakim kılınması, burjuvazinin ekonomik gücünün tasfiye edilmesi.

 

Büyük Arazi Mülkiyetinin Tasfiyesi: Feodal veya kapitalist toprak ağalığına son verilerek toplumsal/kooperatif mülkiyete geçilmesi.

 

Ekonomik Biçimlerde Çeşitliliğin Kaldırılması: Ekonomideki sosyalist, küçük emtia ve özel kapitalist sektörler arasındaki çelişkilerin, piyasa araçları ve aşamalı kooperatifleşme (tarımda kolektifleştirme) yoluyla sosyalist sektör lehine çözülmesi.

 

Ekonominin Planlı Gelişmesi ve İdeolojik/Kültürel Devrim: Ağır sanayi öncelikli, merkezi ve bağlayıcı planlama; yeni bir sosyalist aydın (intelligentsia) ve kültür yaratılması.

 

Bulgaristan Örneği

1966 verilerine göre, nüfusu Türkiye’nin 4’te biri olan Bulgaristan; Türkiye’nin iki katından fazla elektrik üretmekte, kömür üretiminde ve sanayi ihracatında Türkiye’yi katlamaktadır.

Bulgar tarımı, kooperatifleşme (özel tarım kooperatifleri) yoluyla 30-40 bin dönümlük dev modern işletmelere dönüştürülmüştür. Bulgaristan domates ihracatında dünya birincisi, salça ihracatında Avrupa ikincisi olmuştur.

 

Özbekistan

%80'i çöl ve dağlardan oluşan coğrafya; sulama kanalları ve nehirlerin akış yönünün değiştirilmesiyle pamuk, meyve ve sebze ambarına dönüştürülmüştür.

 

Çin Deneyimi

Sanayiyi tarıma, şehri köye götürmek.

Köylerde kurulan komünler; sadece tarım değil, yerel sanayi (çimento, taş ocakları, makine atölyeleri), altyapı (baraj, kanal, yol, ağaçlandırma), eğitim ve sağlık hizmetlerini ortaklaşa yürüten idari/ekonomik birimlerdir.

 

Çin köylüsü yılın 200 gününü cari tarım işlerinde geçirirken, geriye kalan 120-130 gününü toplumsal yatırımlara (baraj, yol, kanalizasyon) ücretsiz/karşılıksız emek olarak vererek sermaye birikimi yaratmıştır.

 

Amerikan Ttpi Kalkınma Yolu

Yerli-yabancı özel sermaye işbirliğine dayanan bu kalkınma yolu, hiçbir geri kalmış ülkede ciddi bir gelişme ve sanayileşme sağlayamadığı gibi, gelir dağılışındaki uçurumu genişleterek toplumsal huzursuzluğu arttırmıştır.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD'nin içe kapanma politikası terk edilmiş, askeri üsler ve deniz filolarıyla dünya geneline yayılmıştır.

Askeri genişlemeyi dış yatırımların hızla artması takip etmiştir. Dış ülkelerdeki doğrudan yatırımlar 1929'da 7,5 milyar dolar iken, 1961'de 34,7 milyar dolara ulaşmıştır.

 

Dış yatırımların büyük bir kısmı sınırlı sayıda tekelci dev şirket tarafından gerçekleştirilmektedir.

 

Dış doğrudan yatırımların %57’si yalnızca 45 firma tarafından kontrol edilmektedir. Madencilikte yatırımların %95'i 20 firmaya, petrolde ise %93'ü 24 firmaya aittir.

 

Dış yatırımlar ve içerideki askeri silah siparişleri, dev şirketlerin ana kâr kaynağıdır ve olası ekonomik krizleri önleyici bir işlev görmektedir.

 

"Hür Dünya" kavramı, siyasi özgürlüklerden ziyade sermaye hareketlerinin özgürlüğü anlamında tanımlanmaktadır.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında komünizmin yayılması ve bağımsızlık hareketleri, dev şirketlerin pazar alanlarını daraltmıştır.

Prof. Walt Rostow'un değerlendirmesiyle, Vietnam savaşı doğrudan doğruya dar ekonomik çıkarlar için değil, milli kurtuluş hareketlerinin bir yöntem olarak başarılı olamayacağını tüm dünyaya kanıtlamak amacıyla yürütülmektedir.

 

Dış yardımların ve uluslararası finans kuruluşlarının (Dünya Bankası, IFC, Avrupa Yatırım Bankası, Konsorsiyum) temel şartı, yerli ve yabancı özel sermayeye elverişli ortam hazırlamaktır.

 

Rockefeller Oyunu

Nelson Rockefeller’ın Ocak 1956’da Başkan Eisenhower’a yazdığı mektup

Rockefeller, ABD iktisadi yardımının yapılacağı ülkeleri 3 ana gruba ayırmaktadır:

 

Birinci Grup (Türkiye Gibi Anti-Komünist Müttefikler):

Yardımlar öncelikle askeri nitelikte olmalıdır.

Doğrudan iktisadi yardım ve özel sermaye, yalnızca ABD'ye bağlı hükümetleri iktidarda tutacak, muhalefeti etkisizleştirecek ve ABD ile işbirliğine hazır yerli iş adamlarının ekonomideki kilit noktaları ele geçirmesini sağlayacak ölçüde verilmelidir.

 

İkinci Grup (Tarafsız Siyasete Eğilimli Ülkeler - Örn. Hindistan):

Devlet yardımları ve özel sermaye yatırımları, yerli ekonominin önemli noktalarını ele geçirmek ve bu ülkeleri zamanla ABD yanlısı askeri paktlara çekmek amacıyla kullanılmalıdır.

 

Üçüncü Grup (Sömürge Halindeki Ülkeler - Örn. Belçika Kongosu):

Yerli ortaklarla karma tesisler kurulmalı, bağımsızlık yanlısı radikal milliyetçiliğin kontrolden çıkmasını önlemek adına yerli iş adamları desteklenmelidir.

 

ABD kredisinin (örneğin Van-Kotur demiryolu) temel amacı Türkiye'yi kalkındırmak değil, ABD şirketlerinin ürettiği pahalı malzemeleri (%20-35 piyasa üstü fiyatla) Türkiye'ye satmaktır.

Ereğli Demir-Çelik, Petkim, alüminyum ve rafineri gibi temel sanayi yatırımlarının devlet eliyle kurulmasına yanaşmamış veya geciktirmiştir. Türkiye bu ağır sanayi tesislerini ancak Sovyetler Birliği'nin sağladığı mali ve teknik yardımlarla kurabilmiştir.

 

Kalkınmanın ilk adımı dışa bağımlılıktan kurtulmaktır. Bu sağlanmadıkça NATO, üsler ve nükleer silahlar üzerine yapılan tartışmalar sonuçsuz kalacaktır.

 

Milli Devrimci Kalkınma Yolu

Bu yol, küçük burjuva ve milliyetçi aydınların öncülük ettiği geniş bir kitle hareketini esas alır.

 

Milli Devrimci Kalkınma Yolunun Temel İlkeleri

Kamu Sektörünün Egemenliği: Kamu sektörü ekonomide sürekli yer almalı, büyüme hızı özel sektörden yüksek olmalı ve ekonomiye yön vermelidir.

 

Stratejik Kollarda Devlet Kontrolü: Stratejik üretim alanlarında kamu egemenliği hızla kurulmalıdır.

 

Tekelci Sermayenin Sınırlandırılması: Yerli ve yabancı tekelci sermayenin hareket alanı daraltılmalıdır.

 

Köklü Toprak Reformu: Ortaçağ kalıntısı sınıfları (ağa, tefeci vb.) tasfiye etmek ve tarımı canlandırmak için toprak reformu yapılmalıdır.

 

Planlı ve Devletçi Sanayileşme: Temel ağır sanayilere öncelik veren planlı bir sanayileşme izlenmelidir.

 

Kapsamlı ve Zorunlu Planlama: Hem mali hem fiziki kaynakları kapsayan bağlayıcı bir plan uygulanmalıdır.

 

Eğer kitleler pasif ve tutucu güçlerin etkisi altında kalırsa, milli devrimci aydınlar yarı yolda kalıp emperyalizmle uzlaşmak zorunda kalırlar.

 

Türkiye İçin Devrimci Kalkınma Stratejisi

Kooperatifçilikte Durum

Kooperatifler küçük üreticiyi korumak yerine; tefeci, aracı ve kasaba tüccarlarının devlet fonlarını kendi lehlerine aktarma mekanizmasına dönüşmüştür.

Yönetim kurullarında küçük/orta üretici değil, "nüfuzlu kişiler" ve tüccarlar yer almakta; kooperatifler aracıların sattığı mallar için garantili bir pazar ya da risk yüklenen kurumlar haline gelmektedir.

 

Devlet Teşebbüsleri ve Plan

Bu işletmelerin zarar etmesinin ana nedeni basiretsizlikten ziyade, ürettikleri mal ve hizmetleri (kömür, elektrik, bakır, iplik) özel sektöre maliyetinin çok altında satmaya zorlanmalarıdır.

 

Toprak Reformu

Toprak reformu sadece bir sosyal adalet meselesi değil; tefeci, ağa ve aracı hegemonyasını kırarak gericilik kaynaklarını kurutmanın yegâne yoludur.

Büyük Kapitalist İşletmeler (Pamuk, Pancar, Tahıl): Parçalanmamalı; tarım işçilerinin yönettiği dev devrimci üretim kooperatiflerine dönüştürülmelidir.

Küçük Aile İşletmeleri (Tütün, Üzüm, Fındık vb.): Bir anda birleştirilmeleri zor olduğundan, öncelikle pazarlama kanalları devlet/kooperatif tekeline alınmalıdır (Tariş, Fiskobirlik, Tekel vb. vasıtasıyla).

 

Toprak reformu, hızlı sanayileşme çabasından ayrı düşünülemez. Sanayi üç temel kesime ayrılmalı ve planlama buna göre yapılmalıdır:

1. Makine Yapan Makineler: Ağır sanayinin temelidir.

2. Üretim Araçları

3. Tüketim Malları

 

Toprak Reformunun Aşamaları

1. Aşama (Gizli İşsizliği Eritme ve Yoğun Emek): Öncelik tarımsal üretimi artırmak olmalıdır.

İlk aşamada makineleşme yalnızca arazinin verimini doğrudan artırıyorsa kullanılmalıdır. Sadece işgücü verimini artıran makineler işsizliği tetikleyeceğinden, bol işgücü makinenin yerini almalıdır.

 

2. Aşama (Makineleşme ve Sanayiye İşgücü Akımı): sanayinin gelişmesiyle tarıma bol makine akacak; tarım sanayinin işgücü deposu haline gelecektir. Büyük devrimci kooperatifler egemen kılınacak, tarımda modernleşme sağlanarak şehir hayatının olanakları kırsala taşınacaktır.

 

Millileştirmeler

Ekonominin kilit noktaları millileştirilmelidir.

Enerji, demir-çelik kömür, elektrik ve petrolde rasyonel bir ulusal enerji politikası için tam millileştirme şarttır.

 

Özel sektörün "kapkaççı" zihniyetle kaynakları (Soma örneğindeki gibi) tahrip etmesi önlenmeli, madenler kamuya devredilmelidir.

 

İlaç sanayii, tüketiciyi korumak, ucuz/kaliteli ilaç sağlamak, patent esaretini ve reklam israfını bitirmek için bütünüyle millileştirilmelidir.

 

Karaborsa, spekülasyon ve ithalat/ihracat oyunlarını bitirmek için devlet (ofisler ve kooperatifler eliyle) ticaret sektörüne aktif olarak girmelidir.

 

Bankacılık

Reklam, ikramiye ve gereksiz şubeleşme kaynak israfına yol açmaktadır.

 

Özel bankaların varlığına son verilmeli; tüm ticaret bankaları tek bir Devlet Kredi Bankası çatısı altında birleştirilmelidir.

 

Planlı ekonomide biri kısa vadeli krediler ve kasa hizmetleri için (Devlet Kredi Bankası), diğeri uzun vadeli yatırımlar için (Devlet Yatırım Bankası) olmak üzere iki temel banka yeterlidir.

 

Devlet Kredi Bankası

Hükümete bağımlı çalışacak, emisyon (para basma), kamu hesaplarının yönetimi ve nakit akışının kontrolünü üstlenecektir.

Plan disiplinini sağlamak için işletmelere sadece mali değil, yerinde teknik kontroller yaparak kredi verecektir.

 

Kamu kesiminin cari harcamaları Devlet Kredi Bankası üzerinden yürütülürken, sabit sermaye yatırımları Devlet Yatırım Bankası ve uzmanlaşmış bankalar (Ziraat, Emlak, İller, Halk vb.) aracılığıyla gerçekleştirilmelidir.

 

İktisadi Devlet Teşebbüsleri

İDT'ler teknik ve ekonomik niteliklerine göre gruplandırılmalı ve yetkileri genişletilmiş teknik bakanlıklara bağlanmalıdır.

 

Sigortacılığın Devletleştirilmesi

Sigorta şirketleri riski üstlenmek yerine portföylerini yurt dışındaki reasürörlere devrederek "komisyoncu" gibi çalışmakta ve döviz kaybına yol açmaktadır.

Tüm sigortacılık faaliyeti devletleştirilmeli, 1-2 devlet şirketi etrafında toplanarak özel ve yabancı sigorta şirketleri tasfiye edilmelidir.

 

Kalkınmanın Dış Engeli

Türkiye'nin kronik dış ticaret açıkları ve dış borç yükü kalkınmayı kırılgan hale getirmektedir. Dış yardımlara ve işçi dövizlerine güvenerek kalkınma sürdürülemez.

Petrol ve ham madde tedarikinde aracı çok uluslu karteller yerine doğrudan devletten devlete ticaret yapılmalıdır.

 

Turizm

Turizmin "en kısa kalkınma yolu" olduğu iddiası, gelişmiş Batılı ülkelerin kendi yurttaşlarına ucuz tatil imkânı yaratma stratejisidir.

 

Turizm yatırımları yılın sadece birkaç ayı kullanılır, kalan sürede milyarlık tesisler boş kalır.

 

Turizm lüks tüketimi ve inşaatı teşvik eder; gençliği ciddi üretimden uzaklaştırıp hizmetçilik, yozlaşma ve kayıt dışı kazançlara yöneltir.

 

Türkiye'deki ithal ikamesi politikası toplumun geniş kesimleri için değil, nüfusun yüksek gelir grubunun lüks tüketim taleplerini karşılamak için yürütülmüştür.

 

Dış Ticarette Devletçilik

Türkiye'nin ekonomik bağımsızlığına ve gerçek bir kalkınmaya ulaşabilmesi; turist dövizine veya Montaj/Lüks tüketime dayalı ithal ikamesine değil, ağır/ana sanayinin kurulmasına, gelir adaletsizliğinin giderilmesine ve dış ticarette tam bir devlet tekelinin uygulanmasına bağlıdır.

 

Dış ticarette temel amaç kâr etmek değil, plan hedeflerine ulaşmaktır. İthalat en ucuz ve kaliteli şekilde yapılmalı.

 

Ekonomik bağımsızlığın ve kalıcı büyümenin temeli "makine yapan makineleri" üreten ağır sanayi (ana sanayi) ve kimya sanayisidir. Makine ve teçhizatta dışa bağımlı olan bir ülke teknolojik olarak geride kalmaya mahkûmdur.

Hızla artan şehir nüfusuna ve gizli/açık işsizliğe iş imkânı yaratmanın tek yolu ağır sanayileşmedir. Hizmet veya tüketim sanayileri bu istihdam yükünü kaldıramaz.

 

Doğu'nun Düzeni

Doğu Bölgesi’ndeki kalkınmanın önündeki en büyük engel aşiret reisliği, ağalık ve şeyhlik düzenidir.

Ağa ve şeyhlerin egemenliğine son verilerek geniş topraklar ve hayvan varlığı köylülere dağıtılmalıdır. Köylünün eski düzenden kalan güvenlik ihtiyacını karşılamak için devlet çiftlikleri, kooperatifler ve kamu et/tarım kurumları doğrudan devreye girmelidir.

 

Milli Devrimci Kalkınma Modeli

Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde milli gelirin büyük kısmını elinde tutan tutucu egemen güçler; bu kaynağı lüks tüketime, lüks konut inşaatına ve tüketim sanayine harcamaktadır.

 

Günümüzde kapitalist yoldan çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış hiçbir azgelişmiş ülke yoktur.

Kalkınmanın ön koşulu; dışarıda yeni-sömürgeci ilişkilere son vermek, içeride ise sanayici, ağa, tefeci ve bankacılardan oluşan tutucu güçler koalisyonunun egemenliğini bitirmektir.

 

Tarımda bireysel küçük mülkiyet yerine büyük kooperatif çiftlikler kurulmalıdır. Dış ticaret, bankacılık, sigortacılık ve büyük sanayi alanlarında geniş çaplı millileştirmelere gidilmelidir.

 

Plan hedeflerine ulaşamayan veya devlet imkânlarını kötü yöneterek kayba yol açan yöneticiler için iktisadi ceza mekanizması kurulmalı, başarı ise ödüllendirilmelidir.

 

Kalkınma Stratejisi

Kalkınmada öncü sektör sanayidir. Kaynaklar öncelikle "makine yapan makineleri" üreten ağır sanayiye (metalürji, enerji, kimya, elektronik) aktarılmalıdır.

Fabrikalarda vardiya sayısı artırılarak mevcut sermaye ve tezgâh kapasitesi maksimum verimle kullanılmalıdır.

 

İktidar Yolları

Toprak reformunu reddeden ve tutucu güçleri sürekli iktidara getiren liberal rejimler yerine; reformcu, kalkınmacı ve otoriter tek-parti Kemalizm rejiminin özünde daha demokratiktir.

 

Toprağın besleyemediği kitlelerin şehirlere akmasıyla gecekondu sayısı ve işsizlik hızla arttı

 

Sandıktan Neden Tutucu İktidarlar Çıkar?

Statükonun korunmasından çıkar sağlayan orta gelir grubu toplumsal meselelere yabancılaşarak tutucu koalisyonun müttefiki haline geldi

 

Türkiye'de prekapitalist/feodal düzen çözülürken, ortaya çıkan yeni kapitalist tüccarlar ve kasaba esnafı eski "ağa"ların üstlendiği sosyal ve ekonomik rolleri devralmıştır. Bu durum, köylünün kasaba güçlerine bağımlı hale gelmesine ve siyasi olarak tutucu çizginin etkisinde kalmasına yol açmaktadır.

 

Köylü, güvenlik ve dayanışma ihtiyacını karşılayacak modern müesseseler gelişmediği için kasaba tüccarına ve tefecisine yönelmektedir.

 

Tutucu güçler, dinsel söylemler ve propaganda araçlarıyla köylü üzerindeki ideolojik denetimini sürdürür. Köylüye gerçek sorunları yerine ikincil talepler öğretilmektedir.

 

Kitle oyu bağımsız değildir; ekonomik ve ideolojik olarak tutucu güçlerin etkisi altındadır. Genel oya dayalı parlamenter sistem, bu bağımlılık nedeniyle tutucu bir rejime dönüşmektedir.

 

Kitle oyunu bağımsızlaştırmak için radikal bir toprak reformu, millileştirmeler ve sosyal güvenlik kurumları şarttır.

 

Bürokrasinin özü tutuculuktur, kırtasiyeciliktir ve değişime dirençtir.

 

Sonuç

Bağımsızlık kazanılmadan gerçekleştirilmeye çalışılan kapitalist gelişmeler kalkınmaya değil, ülkenin sömürülmesine yol açmıştır.

 

Kurtuluş Savaşı sonrası milli kapitalizm aracılığıyla ekonomik bağımsızlık hedeflenmiş; ancak yerli burjuvazi fabrika kurmak yerine Batı firmalarının komisyonculuğuna yönelmiştir.

 

Amerikan Tipi Kalkınma Modeli: Devletin otuz yıldır özel sektöre akıttığı milyarlarca liraya ve yabancı sermaye desteğine rağmen sanayileşme gerçekleşememiştir.

Kurulan sanayi, İnönü'nün deyimiyle, "suni tekel istidadı gösteren köksüz bir 'paketleme' ve 'montaj' gösterisinden ibaret kalmış" ve yüksek gelir gruplarının lüks tüketim ihtiyacını karşılamaya yönelmiştir.

 

Kapitalistler, ağalar, şeyhler ve tefecilerden oluşan "tutucu güçler koalisyonu", toplumsal sorunların çözümü için gerekli olan reformları engellemekte; kalkınma ve demokrasi yollarını tıkamaktadır.

 

Atatürk'ün laik, akla ve bilime dayalı devrimler yapmasına rağmen; köklü bir toprak reformu gerçekleştirilemediği için ortaçağ kalıntısı güçler tasfiye edilememiştir.

 

İdare-i maslahatçılar esaslı inkılâp yapamaz. Bugünkü sefalet ve rezalet içinde, esasen kimseyi memnun etmeğe imkân yoktur. Memleket mamur, millet zengin olduğu zaman herkes memnun olur.

  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder