5 Haziran 2026 Cuma

René Girard - Şiddet ve Kutsal

René Girard - Şiddet ve Kutsal - Özet, Notlar

La Violence et le Sacre

Mütercim: Necmiye Alpay, Kanat Yayınları, 2003

 


1. Kurban

Hubert ve Mauss'un belirttiği gibi; kurban adayı kutsal olduğu için öldürülmesi suçtur, ancak öldürülmezse kutsallık kazanamaz.

Kurban ile cinayet/şiddet arasında doğrudan reel bir ilişki vardır.

 

Şiddet arzusu uyandığında yatıştırılması zordur. Şiddet "akıldışı" bir nesne seçimi yapar; asıl hedefine ulaşamadığında, öfkesini yöneltebileceği zayıf ve el altındaki bir yedek kurban bulur.

Kurban ayini, toplum içindeki şiddetin feda edilebilir bir nesneye (hayvana) yönlendirilmesidir.

Yukarı Nil havzasındaki Nuerler ve Dinkalar gibi topluluklarda, insan toplumunun âdeta bir ikizi olan büyükbaş hayvan toplumu kurulmuştur (Joseph de Maistre’nin saha çalışmaları).

 

Mitoloji ve Kutsal Metinlerde Kurban

Kabil'in kardeşini öldürmesi

 

Yakup'un babası İshak'ı kandırması / Hayvan, babanın şiddeti/laneti ile oğul arasına girerek felaketi önler.

 

Odysseus'un dev Kyklop'tan kaçmak için koyunun altına saklanması ile İshak'ın oğlak postuna dokunması aynı kurbansal mantığa dayanır.

 

Kurbanın temel işlevi teolojik değil, toplumsal iç şiddeti yatıştırmaktır.

Kurban, toplumdaki kıskançlık, rekabet, gerilim ve kin duygularını tek bir nesneye aktararak topluluğun kendi öz şiddeti yüzünden parçalanmasını önler.

 

İlkel toplumlarda şiddetin en büyük tehlikesi, misillemelerle sonsuz bir zincire dönüşen kan davası ve intikamdır.

 

Kurban seçilecek varlığın (köleler, savaş tutsakları, çocuklar, pharmakos veya toplumsal hiyerarşinin en üstündeki kral) topluluğa tam ait olmaması ya da topluluğun kıyısında/dışında yer alması gerekir.

Modern toplumlar kurban ayinlerine ihtiyaç duymazlar çünkü şiddeti denetleyen ve intikamı kendi tekelinde bitiren bağımsız bir yargı sistemine sahiptirler.

Her iki sistem de etkili olabilmek için "aşkın" bir niteliğe (dinsel kutsallık veya devletin meşru yetkesi) ihtiyaç duyar.

 

Şiddeti dizginleyen dinsel veya hukuksal mekanizmaların meşruiyeti sorgulanmaya başlandığında ("kutsal" veya "meşru" şiddet ile "yasadışı" şiddet arasındaki fark silindiğinde), sistem krizine girilir. Maskesi düşen meşru şiddet, yerini yeniden dizginlenemez ve sınır tanımayan bir karşılıklı misilleme ortamına bırakır.

 

Kadınlardaki aylık kanama ve cinsellik tabuları, sanıldığı gibi sırf cinselliğin kendisinden değil; cinselliğin kavgaya, kıskançlığa, kanlı doğumlara ve çatışmalara yol açan "şiddetle olan yakın bağı" nedeniyle kirli sayılır.

Kan hem kirliliğin, hastalığın ve intikamın (kötü şiddet) simgesidir hem de ayinde kurban kesilerek döküldüğünde topluluğu arındıran, barışı getiren (iyi şiddet) bir ilaç/panzehirdir. Şiddetin ilacı yine şiddettir.

 

2. Kurban Bunalımı

Kurban ediminde kurban ile topluluk arasındaki farkın aşırı silinmesi ya da tamamen kopması durumunda ayin işlevsizleşir.

Toplumu koruyan dinsel ikame düzeni çöker; buna Kurban Bunalımı denir.

 

Dinsel düzende şiddetin "arıtıcı/iyicil" biçimi (kurban) ile "kirli/yıkıcı" biçimi (cinayet, intikam, iç savaş) arasında net bir sınır vardır.

Kurban, şiddeti kendi üzerine çekemez hale geldiğinde, kurban sunumu arındırıcı bir şiddet olmaktan çıkıp kirli şiddetin bir parçası, hatta tetikleyicisi durumuna gelir.

 

Şiddet tırmandıkça taraflar arasındaki tüm insani, hiyerarşik ve ahlaki farklılıklar silinir. Karşıtlar birbirinin tam ayna görüntüsü (simetriği) haline gelir.

Çatışmayı doğuran şey farklılıklar değil, farklılıkların yitirilmesi ve herkesin aynılaşmasıdır.

 

Tragedyada Kurban

Euripides, Herakles'in Deliliği

Herakles, kenti zorba Lykos'tan temizledikten sonra arınmak amacıyla kurban kesmeye hazırlanırken deliliğe kapılır, kirli şiddet kurban ateşini sarar: düşman sanarak kendi eşini ve çocuklarını kurban eder.

 

Sophokles, Trakhis Kadınları

Herakles, arındırıcı bir kurban ayini için yaktığı ateşle zehirli Nessos gömleğini etkinleştirerek acılar içinde can verir.

 

Sophokles, Kral Oidipus

Oidipus, Kreon ve Teiresias arasındaki çatışmada herkes tarafsız hakem olduğunu sanırken şiddetin içine çekilir. Baba (Laios) ve oğul (Oidipus) birbirinin simetrik kopyası olarak aynı şiddet hamlelerini yaparlar.

 

Euripides, Fenikeli Kadınlar

Eteokles ile Polyneikes kardeşlerin iktidar kavgası ve sözel/fiziksel atışmaları (stikomiti) kusursuz bir simetri sergiler. İkisi de aynı hareketleri yapar, aynı hakaretleri eder ve aynı anda ölür. Şiddet bir denge yaratır ancak bu adalet değil, çözümsüzlük dengesidir.

 

Empedokles'in belirttiği gibi, arınma kanı ile cinayet kanı birbirine karıştığında babalar oğullarını, çocuklar ebeveynlerini "boğazlayıp yemekte", karşılıklı kitlesel bir kıyım doğmaktadır.

 

(Shakespeare'in Troilos ile Kressida oyunundaki Odysseus'un ünlü söylevi) Derece; hiyerarşiyi, konumu, yaşı, unvanı, kurumları ve kuralları ayakta tutan farklılaşma sistemidir.

Bunalım veya kargaşa, farklılaşmanın aşırılaşmasından değil, tam tersine farklılıkların silinmesinden (farksızlaşmadan) kaynaklanır.

 

İkizler

İkizler, aynı anda iki benzer bireyin ortaya çıkmasıyla "farklılığın yok oluşunu" simgeler.

Birçok ilkel toplumda ikizler doğrudan öldürülmez; "teşhir edilerek" doğaya terk edilir. Amaç, kan dökerek şiddet döngüsüne ve kirliliğin topluluğa bulaşmasına yol açmamaktır.

Nyakyusalar gibi toplumlarda ikiz anne-babaları da bu "kötücül şiddet/kirlilik" hastalığına yakalanmış sayılır ve arındırma ritüellerinden geçirilir (Monica Wilson, 1957).

 

Habil-Kabil, Yakup-Esav, Eteokles-Polyneikes, Romus-Romulus gibi örneklerde görüldüğü üzere kardeşlik ilişkisi sanıldığı gibi bir sevgi bağı değil, mitolojik ve edebi metinlerde bir çatışma alanıdır.

 

3. Oidipus ve İkame Kurban

Sophokles'in Kral Oidipus tragedyasında Oidipus, Kreon ve Teiresias, başlangıçta kendilerini çatışmanın üstünde birer tarafsız hakem saysalar da mimetik şiddet hepsini aynı öfkeye ve karşılıklı konumlanma oyununa sıkıştırır.

 

Baba katli aile düzeni için ne anlama geliyorsa, kralın öldürülmesi de kent düzeni için aynı anlama gelir.

Oidipus, en temel hiyerarşik farkları (baba-oğul, anne-eş ilişkisini) çiğneyerek "düpedüz farklılık katili" olmuştur. Ensest ve baba katli, farklılıkların yitirilmesini ve kurban bunalımının yarattığı canavarlığı simgeler.

 

Günah Keçisi (İkame Kurban)

Kentin üstüne çöken veba salgını, kurban bunalımının ve her yere yayılmış kolektif şiddetin simgesidir.

Mitos, her yere yayılmış olan bu şiddetin sorumluluğunu tek bir bireye (Oidipus'a) yükleyerek kenti temize çıkarır: Oidipus, modern anlamda suçlu değildir ama, kentin başına gelen her şeyden o sorumludur. Oynadığı rol tam anlamıyla bir günah keçisi rolüdür.

 

Kaos ve iç çatışma doruk noktasına ulaştığında topluluk yok olma tehlikesiyle karşılaşır. Şiddetin kendi kendini yok eden kısır döngüsünden çıkışın tek yolu, tüm suçu tek bir bireye yükleyip onu dışlamaktır (ya da öldürmektir).

Oidipus’un oyun sonunda "Benim belalarım banadır, başka hiçbir ölümlü taşıyamaz onları" diyerek sürgüne gitmesi, Thebai topluluğuna arzuladığı barışı ve düzeni geri getirir.

 

Kral Oidipus’ta kentin tüm kirini taşıyan, felaketin tek sorumlusu olan iğrenç bir kurban vardır.

Oidipus Kolonos'ta tragedyasında ise aynı Oidipus, öldüğünde kente bereket ve barış getirecek kutsal bir yatıra/kurtarıcıya dönüşür.

Böylece kurban aynı anda hem en kötücül (günahkâr/kirli) hem de en iyicil (kurtarıcı/kutsal) niteliği şahsında toplar.

 

4. Mitosların ve Ayinlerin Doğuşu

Hubert ve Mauss / tanrısallık kurban ayinlerinin yinelenmesinden doğmuştur.

Hubert ve Mauss, kurbanı toplumsal işlevi olmayan hayali bir "teknik" gibi görerek yanılmışlardır. Kurbanın kökeninde "kurucu bir kolektif öldürme" (linç) yatmaktadır.

 

Ayinlerdeki öldürme eylemlerinin yüksek sayısı ve dünyadaki kurban geleneklerinin şaşırtıcı benzerliği, tüm kültürlerin temelinde gerçek ve kolektif bir öldürme olayının yattığını gösterir.

 

Pharmakos (günah keçisi)

Antik Atina'da felaket, salgın veya iç huzursuzluk anlarında kentin tüm kirliliğini üstüne alıp topluluktan kovulan ya da öldürülen pharmakos (günah keçisi) kişileri belirlenirdi.

Yunancada pharmakon hem "zehir" hem "panzehir" (ilaç) anlamına gelir.

 

Godfrey Lienhardt’ın Dinka kabilesi üzerindeki gözlemlerine atıfla; hayvan kurban etme törenlerinde katılımcıların önce birbirleriyle savaşıyor gibi yapması, ardından hayvana küfür edip saldırması, ilksel kurban bunalımındaki karşılıklı şiddetin oybirliğine dayalı tek yönlü şiddete dönüşmesini simgesel olarak yeniden yaşatmaktır.

 

Sophokles'in Kral Oidipus eserinde kral (tyrannos) ile günah keçisi (pharmakos) aynı kişide birleşir. Kral lekesiz kaldığında ülke gelişir; kriz/veba (loimos) geldiğinde ise krizin tek sorumlusu ve suçlusu ilan edilerek kurban edilir/sürülür.

 

Mitosların ve ayinlerin temelinde yatan baskılanmış duygu cinsel arzu değil, kolektif yok oluşa yol açabilecek mutlak şiddet korkusudur.

 

5. Dionysos

Festivaller

Festivaller, ailevi, toplumsal ve hiyerarşik farklılıkların askıya alındığı kurban bunalımını anma törenleridir.

Festivaller, geçmişte toplumu yok etme noktasına getiren o ilk "kurtarıcı/kutsal şiddeti" ve kurban bunalımını temsil eder.

 

Festival ve "Karşı-Festival"

Festival bunalımı ve kurucu şiddeti bir bütün olarak görür; kaosu taklit ederek kurbana ve çözüme ulaşır.

Karşı-Festival şiddet döngüsüne ve kirlenmeye yeniden düşme korkusuyla, festival öncesinde aşırı bir çilecilik, perhiz, sessizlik ve yasaklar rejimi uygular.

 

Şeytan Çıkarma

Şeytan çıkarma ayinleri de topluluğun kötü ruhlara karşı birleşmesini sağlayarak karşılıklı şiddetin yerine oybirliğine dayalı şiddeti koyma amacı güder.

 

Ayin öncesindeki tartışmalar veya ayinsel kavgalar kurban bunalımını (herkesin birbirine saldırmasını) temsil eder, topluluk, birbirini kırmamak için darbeleri ortak ve hayali bir hedefe indirir.

 

Euripides, Bakkhalar

Tragedya boyunca Tanrı ile insan (Dionysos ile Kral Pentheus), kadın ile erkek, insan ile hayvan arasındaki tüm sınırlar ve farklılıklar silinir. Pentheus düzeni korumak isterken kural ihlal eden bir Dionysos takipçisine dönüşür; Dionysos ise hem düzenin koruyucusu hem de yıkıcı bir kışkırtıcıdır.

 

Dionysos coşkusu bir arınmadan ziyade, kontrol edilemeyen ve herkesi içine çeken bir kurban bunalımı salgınıdır. Oyunun başında ve içinde tanrı ile insan arasındaki simetri (eşitlenme) ortaya çıksa da oyunun sonunda tanrısal güç trajik bir biçimde yeniden doğrulanır.

 

Pentheus'un silahsız, oybirliğiyle ve çıplak ellerle parçalanması (sparagmos), ayinsel bir kurbandan ziyade, kontrolsüz bir kalabalığın histeri sonucunda gerçekleştirdiği ilk kolektif linç sahnesinin ayinleşmiş bir taklididir.

 

Tragedya, ayin geleneği ile onun temelindeki kendiliğinden, kanlı linç olayı arasında durur. Ayinin "maskesini indirerek" toplumsal şiddetin kökenini açığa çıkarır.

 

Dinsel inanç, insanı kendi yıkıcı şiddetinden korumak için o şiddeti insandan alıp tanrısallaştırır (aşkınlaştırır).

 

6. Taklit Arzudan Canavar Kopyaya

Mimetik (Taklitçi) Arzu

İnsan neyi arzulayacağını kendiliğinden bilmez. Arzunun temel hedefi nesnenin kendisi değil, nesneye sahip olduğuna inanılan modelin/rakibin "varlığına" (olmaya) ulaşmaktır.

Özne, modeli taklit ederek onun arzuladığı nesneye yönelir. Ancak aynı nesneye yönelen iki arzu zorunlu olarak çatışır.

Özne, arzusal arayışında başarısızlığa uğradıkça, modelin/rakibin elinde tuttuğu şiddeti "en hakiki varlık göstergesi" olarak algılamaya başlar. Böylece arzu ile şiddet birbirine mühürlenir.

 

Kral Oidipus’ta kavga hâlâ taht veya anne/eş gibi somut nesneler üzerinden dönüyor görünse de şiddetin kökeninde Laios ile Oidipus’un kavşaktaki çatışması yatar. Bakkhalar’da ise Pentheus ile Dionysos arasında somut hiçbir nesne yoktur; rekabet doğrudan şiddetin ve tanrılığın kendisine dönüşmüştür.

 

Tragedyada ezen/ezilen, zalim/mağdur rolleri sabit birer karakter özelliği değil, sürekli yer değiştiren birer uğraktır. Bir taraf öfkeliyken diğeri sakindir, ardından roller değişir. Karakterlerin bunu "Baht" (Tykhe) veya "Yazgı" ile açıklaması mitik bir kendini kandırmadır.

 

İnsanı şiddete iten şey Freud’un önerdiği gibi biyolojik/mitik bir "ölüm içgüdüsü" değil, mimetik arzudur. Şiddeti kendi dışındaki bir içgüdüye veya tanrıya bağlamak, insanın kendi sorumluluğundan kaçma mekanizmasıdır.

 

Karşılıklı şiddet (herkesin herkesle çatışması) durdurulmazsa topluluk yok olur. Çatışmayı sonlandıran şey, şiddetin tüm insanlardan uzaklaştırılarak oybirliğine dayalı bir ikame kurbana ve ardından ayinsel/kurucu bir şiddete dönüştürülmesidir.

 

Canavar Kopya

Çatışmanın tarafı olanlar sadece "farklılıkları" görür. Zamansal uğraklar o kadar hızlı değişir ki, taraflar aynılıklarını fark edemez. Kendilerini haklı, karşı tarafı tamamen suçlu zannederler.

 

Topluluğun tüm üyeleri mimetik şiddet yüzünden birbirinin ikizine ve canavarına dönüştüğünde kriz doruğa ulaşır.

 

Mimetik rekabet derinleştikçe ve tüm farklılıklar silindikçe, hasımlar birbirinin simetrik birer kopyasına (ikizine) dönüşürler. Bu kriz anında ortaya çıkan tektipleşmiş, korkunç farksızlık durumuna "canavar kopya" denir.

 

Euripides’in Bakkhalar oyununda Pentheus’un katledilmeden hemen önce Dionysos’u iki güneş, iki şehir ve iki boynuzlu bir boğa olarak görmesi basit bir sanrı değildir.

Empedokles’in "Nefret" evresinde organların tek tek dolaşması ve "öküzbaşlı insanlar", "insan yüzlü öküzler" gibi canavarların doğması, kozmik/doğal bir olaydan ziyade, insan topluluğunun kurban bunalımına girdiğinde farklılıkların silinip her şeyin canavarımsı bir karmaşaya dönüşmesini simgeler.

 

7. Freud ve Oidipus Karmaşası

Oidipus Kompleksi

Freud'un "babayla özdeşleşme" kavramı mimetik arzuya yaklaşsa da Freud bunu "annenin libidinal seçimi"nden ayırarak bağımsız birer yapı gibi ele almıştır.

Baba katli ve ensest arzusu çocukta önceden var olan bağımsız eğilimler değil, babayı (modeli) arzu düzeyinde taklit etmesinden doğan çifte açmazın ve mimetik rekabetin kaçınılmaz birer sonucudur.

 

8. 'Totem ve Tabu" ve Ensest Yasakları

Totem ve Tabu

Freud, Totem ve Tabu adlı eserinde tüm dinsel kurumların ve tabuların kökeninde "kolektif bir öldürme" (babanın öldürülmesi) olduğunu görerek kurucu şiddet gerçeğine yaklaşmıştır.

Ancak, bu edimi "tekil ve tarihöncesi bir olay" olarak sınırlandırması ve her şeyin arkasında "baba katli" suçluluğunu araması, onun evrensel ikame kurban mekanizmasını ve bu şiddetin günah keçisi işleviyle nasıl arındırıcı bir güce dönüştüğünü kavramasını engellemiştir.

 

9. Levi-Strauss, Yapısalcılık ve Evlilik Kuralları

Radcliffe-Brown akrabalık sistemini "ilksel aile" (anne-baba ve çocuklar) hücresinden başlatır.

Lévi-Strauss ilksel aileyi bir başlangıç noktası değil, iki ayrı grup arasındaki evlilik/değiş tokuş sürecinin bir sonucu (varış noktası) olarak görür.

 

İnsanın kültür aracılığı olmadan doğayı dolaysız okuması bir mitik yanılsamadır. Doğa durumundaki gelişigüzel cinsellik biyolojik yasaların bilgisini vermez.

İlkel toplumlar belirli evlilik kuralları/döngüleri üzerinden sınırlı ve sabit bir "akrabalık dili" konuşurlar. Modern toplum ise bu yasakları asgari düzeye (ilksel aile düzeyine) indirgeyerek pozitif evlilik kurallarını ve dolayısıyla "evlilik dilini" yok etmiştir.

 

Bütün kültürel kurumların, dinsel ayinlerin, mitlerin ve akrabalık/evlilik kurallarının temelinde topluluğu yok olmaktan kurtaran kökensel şiddet ve ikame kurban mekanizması (oybirliğiyle gerçekleştirilen linç/dışlama) yatar.

 

10. Tanrılar, Ölüler, Kutsallık ve Kurban ikamesi

Kutsallık (sacer, mana, wakan), insan biçimli tanrılardan bağımsız, kişi-dışı bir "akışkan" ve kontrol edilemeyen bir şiddet potansiyelidir.

 

Kutsalın hem yıkıcı (korkunç) hem de yapıcı (tatlı, düzenleyici) olması, şiddetin doğasından kaynaklanır. Şiddet, topluluğu felakete sürüklediğinde "kötü/lanetli"; ikame kurban üzerinde odaklanıp toplulukta oybirliği ve barışı sağladığında ise "iyi/kutsal" olarak algılanır.

 

Dionysos hem kurban sunan hem de parçalanan (diasparagmos) kurbandır.

Mitik varlıkların, tanrıların ve kralın "canavarsı" özellikleri, kurban bunalımı sırasında silinen ve karmaşıklaşan farklılıkların (kaosun) tek bir bünyede toplanmasından ileri gelir.

 

Ölen her birey, topluluk karşısında ikame kurbana benzer bir konum kazanır. Tek bir kişinin ölümüyle hayatta kalanlar arasındaki dayanışma güçlenir; ölüm, yaşamın ve düzenin kaynağı gibi algılanmaya başlar.

 

Demirci, metallere ve silahlara hükmettiği için "üstün bir şiddetin efendisi" sayılır. Metal hem düzeni ve üretimi kolaylaştırır hem de topluluk içi yıkımı ve şiddeti tırmandırma riski taşır.

Topluluğun başına felaket geldiğinde metalle ilgisi olmasa bile demirci hedef gösterilir; zira demirci hem yapıcı/düzenleyici hem de yıkıcı olan "kutsal şiddeti" şahsında barındırır.

 

Topluluk ile kutsal arasındaki ilişki ateşe benzer. Çok yakınlaşırsanız: Kutsalın şiddeti topluluğu yutar, düzen bozulur.

Çok uzaklaşırsanız: Kutsalın düzenleyici ve koruyucu gücünden yoksun kalırsınız.

 

Kurban ayinleri savsaklandığında toplumsal şiddet içkinleşir ve topluluk birbirini kırmaya başlar.

 

11. Tüm Ayinlerin Birliği

Brezilya'nın doğu kıyılarında yaşayan Tupinamba yerlileri savaş sırasında öldürdükleri düşmanı törensiz bir şekilde yerken, köye canlı getirilen düşman tutsaklara tam anlamıyla ayinsel bir yamyamlık uygularlar.

Kurban edilecek tutsak hemen öldürülmez; aylar ya da yıllar boyunca toplulukla yaşar, aşamalı olarak "içeriden biri" haline getirilir.

Kurban edilmeden hemen önce yasaları ihlal etmeye ve hırsızlık yapmaya teşvik edilerek "günah keçisi" rolüne sokulur.

 

Geçiş Törenleri

Statü değişimi sırasında birey mevcut yerini kaybettiği için topluluk dinsel bir korku (kurban bunalımı) yaşar. Farklılıkların silinmesi şiddeti ve bulaşıcılığı tetikler.

Toplumsal statüsünü yitiren birey (örneğin ergenlikten yetişkinliğe geçen aday), geçici olarak düzensizliğe, yani "kurban bunalımına" sürüklenir.

 

Tıp tarihi (lavmanlar, kan almalar) ve modern aşı mantığı ile ayin mantığı tamamen aynı kökenden gelir. Beden veya toplum, düşmanı (şiddeti/hastalığı) dışarı atmak için bünyesine "bir miktar hastalık / bir miktar şiddet" zerk eder.

Aşının veya pharmakon’un (hem zehir hem ilaç) dozunun fazla kaçması salgına yol açabilirse; kontrolden çıkmış bir ayin veya kurban sunumu da toplumsal bulaşıcı şiddeti tetikleyebilir.

 

Toplumsal bunalım dönemlerinde bireyler arasındaki farklar silinir (farksızlaşma) ve herkes birbiriyle çatışan "düşman ikizlere" dönüşür. Şiddet kentin/topluluğun merkezine yerleşir. Bunu dindirmenin tek yolu kurban mekanizmasının devreye girmesidir.

 

Şiddet iki taraflıdır. Platon, şairi kentten dışarı atarak (pharmakos gibi bertaraf ederek) aslında kendisi şiddete dayalı kurbansal bir edim gerçekleştirmektedir.

 

Kral ile kurban arasındaki ilişki yapısaldır. Kurban edilen kişi geçici bir saygınlık/krallık kazanırken, kral da özünde gelecekteki potansiyel kurbandır. Zamanla şiddetin izleri silindikçe bu dinsel ikileşme yerini görünüşte salt siyasal iktidara bırakır.

Kurumlar ayinsel kökenlerinden koptukça (kurban sunumu ve cin çıkarma gibi ögeler yok oldukça) modern, seküler biçimlerine bürünür.

 

Şiddet kurumsal araçlarla bastırılsa da, kökeniyle bağı tümüyle kesilmediği için her an yıkıcı bir dönüşle topluma geri gelebilir.

 

12.Sonuç

Dinsel ayinlerin ve mitlerin temelinde soyut bir simge veya dil oyunu değil; gerçek ve somut bir şiddet olayı (kurucu linç) yatar.

Kurucu şiddet, toplumda düzen kurucu rolünü oynayabilmek için görünmez kalmak ve yanlış anlaşılmak zorundadır.

 

Kurucu şiddetin en duyarlı ve gizlenmeye muhtaç yönü, kurbanın aslında "keyfi" olarak seçilmiş olmasıdır. Rastlantı öğesi, kurbanın seçilmesindeki dinsel meşruiyeti sağlar.

 

Huizinga, kutsalı oyunun çevresine yerleştirir. Bu hatadır; oyun kutsalın çevresindedir, onu kuşatır. Oyunlar, ölümün getirdiği yıkıcı şiddeti ve kavgaları önlemek için "rastlantıyı" (kutsallığın kararını) hızla devreye sokma araçlarıdır.

 

Yunus Peygamber’in Hikayesi

Fırtına, topluluğun sürüklendiği toplumsal ve dinsel bunalımı (kurban bunalımını) simgeler.

Çatışmalı ortamda krizin sorumlusunu (günah keçisini) bulmak için tanrısal bir güç sayılan rastlantıya (kuraya) başvurulur: yükler denize atılır, kura çekilir.

Yunus Peygamber (günah keçisi) denize atıldıktan sonra fırtına diner, topluluk kurtulur.

 

Kökleri bir ikame kurbanın öldürülmesine ve o oybirliğinin anımsanmasına/süreğen kılınmasına dayanan tüm fenomenler "dinsel"dir.

 

Frazer, günah keçisi uygulamasını ilkel insanların "zihinsel bir yanılgısı", "maddi olmayan acıyı somut nesneye aktarma fantezisi" sayarak alaya alır.

Modern akılcı düşünce, insan topluluklarındaki kendi yıkıcı şiddetinin sorumluluğunu üstlenmek yerine, bunu ilkel toplumlara ve "din" olgusuna yükleyerek dinin kendisini bir günah keçisine bütünüyle dönüştürmüştür.

 

Hiçbir toplum "kutsalın" (yani saf şiddetin) içinde sürekli yaşayamaz; kurumlar şiddetten uzaklaşarak kurulur.

Uzaklaşmak, unutmak olmamalıdır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder