3 Haziran 2026 Çarşamba

Siniša Malešević - Organize Vahşetin Yükselişi - Notlar

Siniša Malešević - Organize Vahşetin Yükselişi - Notlar

Şiddetin Tarihsel Sosyolojisi

The Rise Of Organised Brutality, A Historical Sociology of Violence, Cambridge University Press, 2017

 


Malešević, şiddetin biyolojik eğilimlerden ziyade örgütsel kapasite, ideolojik nüfuz ve mikro dayanışma tarafından belirlendiğini gösteriyor.

Savaşlara, devrimlere, soykırımlara ve terörizme odaklanan bu kitap, modern toplumsal örgütlerin kitlesel şiddete yönelik halk desteğini harekete geçirmek için ideolojiden ve mikro dayanışmadan nasıl yararlandığını gösteriyor.

 

Giriş: Şiddetin Yüzleri

İnsanlık tarihi; Çin'deki Lingchi (bin kesik yöntemi), Ashoka'nın Cehennemi, Azteklerin insan kurban etmesi ve özellikle Orta Çağ Avrupa'sının (Iron Maiden/Demir Bakire, kafa kırıcı, çark cezası vb.) aralıksız bir işkence ve barbarlık çağı olduğu fikriyle anılır.

Çağdaş ortaçağ uzmanları (Klemettila, Kleinschmidt, Carrel, Baraz) bu algıyı reddeder.

Orta Çağ adalet sistemi kamusal işkenceye değil; utandırma ve topluluk önünde rezil etme gibi hafif cezalara dayanıyordu. İnfazlar sadece katillere ve ağır küfür/hainlik eylemlerine uygulanırdı.

Demir Bakire (Iron Maiden) Orta Çağ'da hiç kullanılmamış sonradan uydurulmuş bir alettir; Ashoka'nın Cehennemi edebi bir icattır.

 

Orta Çağ'ın "barbar" olarak kurgulanması, Rönesans ve Aydınlanma düşünürlerinin kendi ilerleme, akıl ve özgürlük projelerini öne çıkarmak için geçmişi kasıtlı olarak "Ötekileştirmesinden" kaynaklanmaktadır.

 

Şiddet istikrarlı ve tarih ötesi değildir; zamana ve mekana göre değişir.

Günümüz toplumu şiddeti sadece kasıtlı bedensel müdahale/fiziksel zarar olarak dar bir çerçevede tanımlar.

 

Modern öncesi dönemde toplumsal izolasyon, sürgün veya toplum önünde utandırılmak, fiziksel cezalardan çok daha ağır bir zorlama kabul edilirdi (örneğin 14. yüzyıl İngiltere'sinde kısa süreli hapis yerine kütüğe bağlanmak tercih edilirdi). Günümüzde ise iş yerindeki psikolojik baskılar veya sosyal izolasyon şiddet sayılmazken, bedensel bütünlüğe dokunmak en büyük ceza nedenidir.

 

Organize şiddetin dönüşümü

Devletlerin ve örgütlerin şiddeti sistematikleştirip bürokratik mekanizmalara oturtması.

Şiddeti kitlesel boyutta meşrulaştıran ideolojilerin yayılması.

İnsanların küçük grup bağlılıklarının (mikro dayanışma) örgütsel ve ideolojik amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılması.

 

(Son yüzyıl itibariyle) Örgütsel ve ideolojik yapılar şiddeti yok etmemiş; günlük yaşamı pasifleştirirken dönemsel kitlesel şiddet patlamalarının koşullarını hazırlamıştır.

Kitabın Düzeni

Bölüm 1 (Teorik Çerçeve): Şiddet tanımları (aşırı geniş ve aşırı dar yaklaşımlar) incelenir. Max Weber, Michel Foucault ve Norbert Elias'ın görüşleri eleştirilir.

 

Bölüm 2 (Analitik Çerçeve): Baskının bürokratikleşmesi, merkezkaç ideolojikleştirme ve mikro dayanışmanın kuşatılması süreçleri ayrıntılandırılır.

 

Bölüm 3 & 4 (Tarihsel Kanıtlar): Erken insanlık ve tarih öncesi dönem değerlendirilir. Şiddetin insanlık tarihinde sanıldığı kadar erken değil, örgütsel gücün genişlemesiyle paralel olarak geç dönemde geliştiği gösterilir.

 

Bölüm 5 (Savaş): Savaşın örgütsel ve ideolojik kapasitesi incelenir. Devletlerarası savaşların azalması, savaşın günlük yaşamın içine bürokratik olarak yerleştiği anlamına gelir.

 

Bölüm 6 (Devrimler): Devrim teorileri eleştirilerek ideolojik nüfuz ve örgütlenme merceğinden yeniden ele alınır.

 

Bölüm 7 (Soykırımlar): Soykırımlar hukuki/etik boyuttan çıkarılıp tarihsel sosyolojik yaklaşımla analiz edilir.

 

Bölüm 8 (Terörizm): Terörizmin kamusal algısı ile örgütsel/ideolojik dinamikleri incelenir; determinist yaklaşımlar eleştirilir.

 

Bölüm 9 (Mikro Dayanışma): İnsanların doğuştan şiddet yanlısı/sürü yaratıkları olmadığı, grup bağlılığının ve kitlesel eylemin arkasında örgütsel-ideolojik desteklerin yattığı savunulur.

 

1. Bölüm: Organize Şiddet Nedir?

Şiddet Nedir?

Şiddet, zaman ve mekana göre değişen dinamik bir toplumsal olgudur.

 

Organize şiddet; bireylerin veya grupların, resmi ya da gayri resmi toplumsal organizasyonlara üyelikleri, bağlılıkları ve bu yapıların varlığı aracılığıyla katıldıkları şiddet biçimidir.

 

Organize Şiddetin İki Temel Katmanı

Gruplar Arası Şiddet: Az veya çok resmileşmiş yapılara dayanabilir veya bazen tamamen örgütsel kanalların dışında da gelişebilir.

Bu şiddet türünde failler genellikle belirli bir sosyal katmana veya kimliğe (ırk, etnik köken, cinsiyet, sınıf) hitap eder ve iç meşruiyet kaynakları bu sınırla kısıtlıdır.

 

Şirketler/Yönetimler Arası Şiddet: Bürokratik ve örgütsel bir yapının varlığına bağımlıdır. Örgütsel mekanizmalar olmadan ortaya çıkması imkânsızdır.

Devletler, imparatorluklar veya şehir devletleri gibi yerleşik yönetimlerin birbiriyle yürüttüğü şiddettir.

Bu düzeydeki şiddet, vergilendirme, eğitim ve yasama gibi araçlarla desteklenen ve geniş ideolojik söylemlerle meşrulaştırılan en üst seviye organize şiddet biçimidir.

 

Organize Şiddetin Özellikleri

1.     Örgütsel Aracılık

Eylem, örgütsel üyelik ilkelerine göre yönetilir.

2.     Örgütsel Kapasite ve İdeolojik Meşruiyet

Organize şiddet, eylemi gerçekleştirebilmek için kurumsal kapasiteye ve bu şiddeti kitlelere onaylatacak ideolojik/toplumsal söylemlere ihtiyaç duyar.

3.     Tekelleşme

Özellikle modern devletler (yönetimler), kendi toprakları üzerinde meşru şiddet kullanma yetkisini tekellerine alarak organize şiddeti kurumsallaştırmışlardır.

 

Şiddeti Örgütlemek

Kişilerarası şiddet doğrudan fiziksel etkileşime dayanırken, organize şiddet soyut örgütsel yapılar (devlet, ordu, polis, milisler vb.) aracılığıyla dolayımlanan bir olgudur.

 

Şiddetin büyük kısmı gruplar arası etkileşimden ziyade devletler, şirketler ve paramiliter yapılar gibi örgütsel düzeylerde üretilir.

Organize şiddet, bireylerin kişisel dürtülerinden ziyade sosyal organizasyonların zorlayıcı ve ideolojik gücüne dayanır.

 

Disiplin ve Şiddet

Weber'e göre devlet, meşru fiziksel şiddet kullanma tekeliyle tanımlanır.

Disiplinin savaşta doğduğunu savunan Weber, "Askeri disiplin her türlü disiplini doğurur" diyerek bürokratik rasyonalizasyonun kökenindeki şiddete işaret eder.

Siyaset nihai olarak zorlayıcı güce ve şiddet tekelinde bulunmaya dayanır.

 

Şiddet ve Medeniyet

Elias, "uygarlaşma süreci" ile şiddetin azaldığını, öz-denetimin içselleştirildiğini savunur.

Feodal savaşçıların yerini saray mensuplarının alması ve devletin vergi/şiddet tekelini kurmasıyla şiddet bastırılmış, nezaket ve kendini sınırlama topluma yayılmıştır.

Elias / Şiddeti doğalcı bir içgüdüye indirger ve modern dönemde organize şiddetin boyutlarındaki dönüşümü tam olarak kavrayamaz.

Unutmamak gerekir: uygarlık organize şiddetin beşiğidir.

 

Şiddet ve Hapishane Gücü

Foucault, modernitenin şiddeti ortadan kaldırmadığını, onu görünür infazlardan "disiplinci güce" ve gözetim sistemlerine (Panoptikon) dönüştürdüğünü ileri sürer.

 

Foucault’ya göre şiddetin hakim olduğu yerde iktidar durur.

Siyasi iktidar şiddetten vazgeçebildiği ölçüde modern düzenlere hükmedebilir.

 

Şiddetin görünürden çekilmesi baskının azaldığı anlamına gelmez (Panoptikon tasarımlar). Amaç "daha az cezalandırmak değil, daha iyi cezalandırmak"tır; iktidar artık bedenin ötesine geçerek bireyin zihnine ve ruhuna nüfuz eder.

 

Panoptikon, hapishaneler, ordular ve fabrikalar en nihayetinde arka plandaki şiddet/cezalandırma tehdidine dayanır. Weber’in belirttiği gibi, yaptırım gücü (şiddet kapasitesi) olmadan kalıcı bir siyasi iktidar mümkün değildir.

Disiplinci güç ile egemen güç karşıt değil, birbirini besleyen unsurlardır.

 

Foucault, tıpkı Elias gibi modernitenin daha az şiddetli olduğunu varsayar.

Halbuki son 250 yılda savaş ve soykırımlarda en az 300 milyon insan ölmüştür.

 

2. Bölüm: Uzun Vadede Şiddet

Şiddeti İnceleme Yöntemi: "Longue Durée" (Uzun Vade)

Anlık/psikolojik faktörler kişilerarası şiddeti açıklayabilir ancak savaşlar, devrimler ve soykırımlar gibi organize şiddetin tarihsel dönüşümünü açıklayamaz.

Şiddeti anlamak için Annales Okulu'nun (Fernand Braudel vb.) geliştirdiği longue durée (uzun vade) yaklaşımı gereklidir. Olay odaklı tarih ve elit biyografileri yerine, yüzyıllar boyunca yavaş gelişen büyük ölçekli yapısal süreçlere, toplumsal makroskoba ve prosopografiye (grupların/yapıların ortak özelliklerinin incelenmesi) odaklanılmalıdır.

 

Organize Şiddetin Dinamikleri

1.     Baskının Kümülatif Bürokratikleşmesi

Örgütsel ve zorlayıcı kapasitenin tarih boyunca sürekli artması.

2.     Merkezkaç İdeolojikleştirme

İdeolojik nüfuzun genişlemesi ve yayılması.

3.     Mikro Dayanışmanın Kuşatılması

Örgütsel/ideolojik gücün büyümesiyle grup dayanışmasının dönüşmesi.

 

Sosyal Organizasyon ve Şiddet

Çatışmaların ana failleri şekilsiz gruplar (Sünniler, Ruslar, işçi sınıfı vb.) veya bireyler değil; bu gruplar adına hareket eden somut sosyal organizasyonlardır.

Bireyler farklı duygulara ve algılara sahip olduğundan, iyi işleyen bir sosyal örgütlenme olmadan geniş ölçekli kolektif eylemler (isyanlar, devrimler, savaşlar) gerçekleşemez.

 

Avcı-toplayıcı dönemdeki esnek, küçük ve hiyerarşisiz gruplarda kurumsallaşmış şiddet ve disiplin yoktu.

Savaş ve organize şiddet hiyerarşik sosyal organizasyonların ortaya çıkmasıyla kurumsallaşmıştır.

 

Bürokratik örgütlerin temeli disiplindir; disiplin ise dışsal toplumsal baskı ve zorlama tehdidiyle (mali cezalar, hapis, ölüm vb.) sürdürülür.

Patrimonyal veya sultanik yönetimler bireysel hükümdarlara bağlı olduğundan örgütsel olarak zayıftır. Buna karşılık bürokratik sistemler topluma daha derinlemesine nüfuz eder ve lider değişikliklerinden etkilenmez.

Şiddet eylemlerini körükleyen ve kitleselleştiren şey, karmaşık sosyal organizasyonların gelişmesidir.

 

Bürokratik örgütler büyüdükçe, geliştikçe ve topluma nüfuz ettikçe daha fazla zorlayıcı kapasite kazanırlar; bu da daha büyük ölçekli şiddet, yıkım ve insan kaybına yol açar. Örgütler olmasaydı şiddetli çatışmaları finanse edecek vergiler toplanamaz, savaşçılar askere alınamaz ve kitlesel destek sağlanamazdı.

 

İdeoloji ve Şiddet

Modern bürokratik yapılar; araçsal rasyonellik, meritokrasi, işbölümü ve yazılı kurallarla hareket eden "demir kafes" veya "sosyal kafes" niteliğindedir. Bürokrasi, duygusal, akrabalık veya klan bağlarını çözerek toplumsal ilişkileri rasyonelleştirir ve tekdüzeliği teşvik eder.

 

Modernitenin eğitim/okur-yazarlığın yaygınlaşması gibi getiriler ideolojilerin elitlerin tekelinden çıkıp kitlelere yayılmasına (merkezkaç ideolojileştirme) yol açtı. İdeolojiler örgütlerin tepe noktasından halka doğru yayılır ve rakipleriyle sürekli yarışır; bu rekabet de örgütsel ve ideolojik kutuplaşmayı besler.

 

Modern öncesi dönemde: İnsanlar eşit ahlaki değerde görülmediği için (örneğin köylülerin insan sayılmaması veya öteki dinlerin mensupları), şiddet mevcut hiyerarşik toplumsal düzeni korumak/yeniden onaylamak için kullanılıyordu.

 

Moderniteyle birlikte: Aydınlanma ile birlikte "insanların eşitliği" ilkesi benimsendiğinden, şiddet artık toplumsal değişimi ilerletmek ve ideal/ütopik bir geleceği inşa etmek için meşrulaştırılır.

 

Dayanışma ve Şiddet

İnsan beyninin bilişsel kapasitesi yaklaşık 150 istikrarlı ilişkiyi sürdürmeye elverir (günümüz sosyal medya kullanım verileri de bunu doğrulamaktadır). Modern insan hâlâ "organik" değil, küçük gruplardaki yüz yüze, duygusal "mekanik" dayanışmaya muhtaçtır.

 

Askeri müfrezeler, terör hücreleri veya devrimci gruplar gibi hayati tehlike içeren durumlarda mikro dayanışma zirve yapar.

 

3. Bölüm: İnsan Vahşeti Kaç Yaşındadır?

İnsanlar Diğer Hayvanlardan Daha Şiddetli Midir?

İnsanlar pençe veya keskin diş gibi biyolojik silahlardan yoksun olmalarına rağmen, organizasyon becerileri sayesinde gezegende benzersiz bir yıkıma yol açmışlardır.

 

İnsan Şiddeti Kaç Yaşındadır?

Arkeolojik kayıtlar, göçebe avcı-toplayıcı topluluklarda organize şiddetin nadir olduğunu, şiddetin yerleşik yaşama geçişle (Neolitik) birlikte arttığını gösterir.

 

Bazı İnsan Grupları Diğerlerinden Daha Şiddetli mi?

Şiddetli "savaşçı" yapıları doğuştan gelen bir özellik değil; Avrupa sömürgeciliği, salgın hastalıklar, at, ateşli silahlar ve alkolün getirdiği dışsal yapısal dönüşümlerin bir ürünüdür.

 

İnsanlar doğuştan katil veya barışçıl (Hobbesçu ya da Rousseaucu) değildir. İnsan doğası sabit değildir; insanlar esnek, süreçsel yaratıklardır. Şiddet biyolojik bir nitelik değil, iki ya da daha fazla taraf arasındaki tarihsel ve toplumsal bir ilişkidir.

 

Şiddetin Örgütsel Temelleri

Avcı-toplayıcı dünyada (Neolitik öncesi) toplu şiddet eylemleri aralıklı ve nadirdir. Neolitik Devrim ile birlikte tarıma, yerleşik yaşama ve mülkiyete geçiş, dayanıklı toplumsal örgütlerin doğmasını sağlamıştır.

Şiddetin Neolitik sonrası artmasının temel nedeni gıda fazlası veya saf ekonomik çıkar değil; ortak girişimler etrafında gelişen örgütsel kapasite ve zorlama mekanizmalarıdır.

Örgütsel güç, ateşin bulunması gibi tesadüfi ve olumsal bir insani icattır. Ancak ateşten farklı olarak, özgürlüklerini kısıtladığı için toplayıcı topluluklar tarih boyunca devlet ve imparatorluk gibi örgütsel kabuklara direnmişlerdir.

 

Sosyal Örgütlerin Zorlayıcı Temelleri

Örgütler bir kez kurulduktan sonra bireylerin tek başına sahip olamayacağı özerk bir güce ve yaşama kavuşurlar.

 

Michael Mann’in "sosyal kafes" (social cage) kavramına atıfla; basit avcı-toplayıcı gruplarda yüksek bireysel özgürlük fakat düşük güvenlik/organizasyon varken, şeflikler ve modern örgütlerde (devletler, şirketler) özgürlükten feragat edilerek güvenlik, kaynak ve koruma elde edilir.

 

Büyük ölçekli, kalıcı ve organize şiddet, ancak dayanıklı toplumsal örgütlerin varlığıyla mümkündür.

 

4. Bölüm: Organize Şiddetin Durdurulamaz Yükselişi

De Saint-Pierre, Kant, Leibniz, Mill ve Spencer gibi klasik ve liberal düşünürler; aklın, ilerlemenin ve modernleşmenin şiddeti ortadan kaldıracağını ileri sürmüşlerdir.

Tam tersine, organize şiddetin örgütsel ve ideolojik yapılarla derinden bağlantılı olduğu ve bu yapıların büyümeye devam ettikçe geniş ölçekli şiddet potansiyelinin de artacağı iddiası ileri sürülüyor.

 

Tarih Boyunca Organize Şiddet Nasıl Ölçülecek?

Şiddeti dar (kasıtlı fiziksel zarar ve savaş ölümleri) tanımlayanlar şiddetin azaldığını öne sürerken şiddeti yapısal/sembolik koşullarla (eşitsizlik, yaşam süresi farkları, yetersiz beslenme) tanımlayanlar ise şiddetin dünyada arttığını göstermektedir.

 

Şiddet verilerinin çoğu ulus-devletler veya imparatorluklar gibi büyük örgütler tarafından toplanmıştır. Ancak bu yapılar yalnızca kendi çıkarlarına uygun verileri kaydetmiş; sömürgelerdeki katliamları, kıtlıkları veya doğrudan savaş tanımına uymayan iç çatışmaları göz ardı etmiştir. Veri setlerindeki bu metodolojik milliyetçilik, geçmişi bugünün kategorileriyle yanlış okumamıza yol açar.

 

Erken Tarih

Göçebe avcı-toplayıcı toplumlarda şiddet büyük ölçüde dışsal kaynaklı (yaban hayatı, doğal afetler, açlık) iken; yerleşik yaşama geçişle birlikte insan kaynaklı içsel şiddet (savaşlar, katliamlar) ortaya çıkmıştır.

 

Göçebe gruplara kıyasla daha karmaşık hiyerarşilere ve akrabalık ağlarına sahip "şeflikler" (örneğin Cengiz Han’ın Moğol konfederasyonu) şiddet kapasitelerini artırmıştır. Tarihin temel ilkelerinden biri şudur: Toplumsal örgütler geliştikçe, zorlayıcı güçleri ve ürettikleri şiddetin ölçeği de büyümektedir

 

Modern Öncesi Dünya

Yerleşik kentsel yaşam, işbölümü ve güç merkezileşmesi toplumsal yapıların zorlayıcı kapasitesini ve ideolojik meşruiyetini artırmıştır.

 

Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Avrupa (Karanlık Çağlar), sanılanın aksine niceliksel olarak daha az doğrudan savaş ölümüne tanık olmuştur.

 

Orta Çağ Avrupa'sında yaygınlaşan işkence ve korkunç infazlar (çarkta ezme, diri diri yakma), Pinker veya Elias'ın öne sürdüğü gibi "hayvani dürtüler" veya "sadizm" ile ilgili değildir. Bu durum, elinde yüzbinlerce köylüyü denetleyecek altyapısal ve örgütsel güç bulunmayan otoritenin örgütsel zayıflığına bir lojistik yanıttır. İşkence, toplumsal düzeni korumak için bir iletişim ve korku aracı olarak kullanılmıştır. İspanyol Engizisyonu gibi kurumların korkutucu imajına rağmen doğrudan neden olduğu ölüm sayıları (Torquemada döneminde yaklaşık 2 bin kişi) abartıldığı kadar yüksek değildir.

 

Avrupa nispeten küçük ölçekli çatışmalar yaşarken; İslam'ın Altın Çağı'ndaki halifelikler, Orta Asya, Orta Doğu ve Doğu Asya'da örgütsel genişlemeye bağlı olarak şiddet şiddetlenmiştir.

 

Organize Şiddet ve Modernite

Erken Modern Dönem

Avrupa'nın çok kutuplu ve rekabetçi yapısı, Avrupalı yöneticileri savaşları finanse etmek için vergi sistemleri, disiplinli bürokrasi ve idari aygıtlar geliştirmeye zorlamıştır. Savaş hazırlıkları; ulaşımı, iletişimi, sanayiyi ve okuryazarlığı teşvik ederek modern devlet kapasitesini inşa etmiştir.

Aynı dönemde Çin ve Osmanlı gibi devasa imparatorluklar "yüksek düzey denge tuzağına" düşerek örgütsel yenilikleri reddetmiştir.

 

Zorlayıcı-örgütsel kapasitenin artması, 17. yüzyılın başından 20. yüzyılın ortasına kadar insanlık tarihinin en kanlı dönemini yaratmıştır. Otuz Yıl Savaşları (yaklaşık 8 milyon kayıp), geleneksel ritüel savaş anlayışından topyekun savaşa geçişin ilk kırılmasını oluşturmuştur.

Steven Pinker'ın Aydınlanma fikirlerinin ve empati duygusunun şiddeti azalttığı yönündeki tezinin aksine; Aydınlanma ilkeleri jeopolitik, askeri ve ekonomik dönüşümlerin bir sonucu/yan ürünüdür.

Ayrıca devrimci fikirler toplumu sakinleştirmemiş, aksine insanlık tarihinin en yıkıcı çatışmalarını tetiklemiştir.

 

Devrimci Fransa, ideolojik saflık (özgürlüğü ihraç etme söylemi) ve kitlesel zorunlu askerlik (Levée en masse) ile topyekün savaş dönemini başlatmıştır.

 

Yeni Amerikan cumhuriyeti; sömürgeci genişleme, zorla yerinden etme ve soykırım politikalarıyla Yerli Amerikalı nüfusu neredeyse yok etmiştir (1490'lardan 19. yüzyıl sonuna kadar nüfus %96 oranında azalmıştır). Aynı dönemde köle ticareti ve Atlantik ötesi köle nakli milyonlarca Afrikalının ölümüne neden olmuştur.

 

Amerikan İç Savaşı

Modern teknolojinin (makineli tüfekler, hızlı ateş eden silahlar, gelişmiş ulaşım) geleneksel piyade taktikleriyle karşı karşıya geldiği ilk endüstriyel savaş kabul edilir. İki gelişmiş yönetimsel aygıtın ideolojik ve örgütsel seferberliği 750.000'e yakın insanın ölümüne yol açmıştır.

 

Avrupalı güçlerin küresel sömürgeleştirme hamleleri devasa boyutta katliam, soykırım ve yapay kıtlıklara yol açmıştır. Malthusçu ekonomi politikaları Çin, Hindistan ve Brezilya'da 32-61 milyon insanı açlıktan öldürmüştür. Kral Leopold'un Özgür Kongo Devleti'nde (8-10 milyon ölü - ülke nüfusunun yarısı) ve Alman Güney Batı Afrika'sındaki Herero-Nama soykırımında (100.000 ölü) olduğu gibi Afrika sömürgeci şiddetin ana kurbanı olmuştur.

 

Çin'deki Taiping İsyanı (1850-1864), din-milliyetçilik-militarizm karışımı örgütsel disipliniyle tarihin en kanlı ayaklanması olmuş ve 20 ila 30 milyon insanın hayatına mal olmuştur.

 

Yirminci Yüzyıl ve Ötesi

Yirminci yüzyıl, Rummel, Brzezinski ve Hobsbawm gibi akademisyenlerin hesaplamalarına göre 100 ila 270 milyon arasında insanın organize şiddet (savaş, soykırım, devlet baskısı, demosid/hükümet katliamları ve yapay kıtlıklar) sonucu öldüğü en kanlı yüzyıldır.

 

Dünyanın Şimdiye Kadarki En Karanlık Dönemi

Somme Muharebesi'nin ilk gününde 58.000 İngiliz askeri zayi oldu.

 

İdeolojik kutuplaşma ve Bolşevik ile Beyaz orduların örgütsel baskı mekanizmaları 9 milyon insanın ölümüyle sonuçlandı.

 

İkinci Dünya Savaşı

66 milyon kayıpla (46 milyonu sivil) tarihin en yıkıcı insan kaynaklı olayıdır. Devletlerin sanayi işgücünün yarısından fazlasını ve ulusal gelirlerinin 3/4'ünü savaşa aktarmasıyla gerçekleşmiştir.

Sovyetler Birliği'nde Stalin döneminde (~20 milyon) ve Mao yönetimindeki Çin'de (~40 milyon) devletin bürokratik gücü, kasıtlı kıtlıklar ve sistematik temizlikler aracılığıyla savaş alanları dışında devasa sivil ölümlerine yol açmıştır.

 

Son Elli Yıl

Tarihte uzun barış dönemlerini her zaman son derece yıkıcı savaşlar takip eder.

Şiddet yalnızca doğrudan vurulma/öldürülmeyle ölçülemez. Günümüzde iç savaşlar ve müdahaleler sonrasında altyapıların çökmesi (su, elektrik, sağlık), bulaşıcı hastalıklar ve toplumsal yıkımlar çatışmanın kendisinden daha çok ölüme neden olmaktadır.

 

Modern devletler ve örgütler şiddeti yok etmemiş; hapsedilme oranlarını artırarak, polis yetkilerini genişleterek, gözetim mekanizmalarını yaygınlaştırarak ve gündelik hayatın kılcal damarlarına (aile, cinsellik, sosyal ilişkiler) idari denetim kurarak zorlayıcı kapasitelerini daha da büyütmüşlerdir.

 

Harp

Savaş insan doğasından ziyade karmaşık toplumsal ilişkilere ve örgütlere dayanır.

Savaş doğal bir olgu değildir; toplumsal gelişimin bir ürünüdür.

Savaş, yıkım getirmesinin yanı sıra, toplumsal ilişkileri harekete geçiren, modernleşmeyi ve teknolojik buluşları teşvik eden bir katalizördür.

 

Savaş ve Sosyal Değişim

Savaş toplumsal örgütler arasında önemli toplumsal değişime yol açan uzun süreli ve yaygın bir silahlı çatışmadır.

 

Savaş-Devlet-Toplum Bağlantısı ve Sosyal Örgütler

Özellikle son iki yüzyılda modern devletler şiddet kullanımını meşru bir şekilde tekeline aldı.

Savaşlar genişleyip daha yıkıcı ve maliyetli hale geldikçe, devletlerin örgütsel gücü ve nüfuslarını kontrol etme yetenekleri katlanarak arttı.

 

Savaş-Devlet-Toplum Bağlantısı ve İdeoloji

Modern çağda halk egemenliği fikrinin yükselişiyle, savaş kararları artık kitlelerin rızasını gerektiren ideolojik doktrinlere dayanmaktadır.

Bu durumun paradoksal bir sonucu olarak, insanların ahlaki açıdan eşit görüldüğü modernitede, rakibi yok etmek için onu insanlıktan çıkarmak (dehumanization) gerekli hale gelmiştir: Paradoksal olarak kişinin ideolojik düşmanının daha fazla insanlıktan çıkarılmasının koşullarını yaratan şey kapsayıcılık, evrensellik ve ahlaki eşitliktir.

 

Mikro Dayanışma ve Savaş Deneyimi

Araştırmalar, kişinin müfrezesi, alayı ve hatta daha küçük askeri birliğiyle olan duygusal bağlarının, bireysel ve toplumsal eyleme yönelik diğer güdülerden daha ağır bastığını göstermektedir.

Bireyleri savaşmaya iten güç sadece ideoloji veya kişisel çıkar değil, aynı zamanda küçük gruplar içindeki duygusal bağlardır.

 

Savaş biyolojik bir olgu değildir; toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür. Bu nedenle savaşlar tarihte oldukça geç ortaya çıkar, ancak tarih sahnesine çıktıklarında genişleme ve çoğalma eğilimindedirler.

Savaşın varlığını sürdürmesi, karmaşık sosyal organizasyonların ve ideolojilerin varlığına bağlıdır.

 

Devrimler

Devrimlerin genellikle Bastille'in basılması gibi mitolojik ve kahramansı görüntülerle hatırlanır.

 

Devrimleri Tanımlamak

Devrim, harekete geçirici ideolojik söylemlerle donatılmış toplumsal örgütlerin, yeni bir toplumsal ve siyasal düzen kurmak amacıyla bir rejimin zorla devrilmesini hayata geçirdiği ölçekli bir tarihsel toplumsal süreçtir.

 

Devrim Teorileri

1.     Fail Merkezli (Agency-Centered) Yaklaşımlar

Robespierre veya Lenin gibi liderlerin iradesine, toplumsal grupların (orta sınıf, proletarya vb.) beklentilerine ve Ted Gurr’un ifade ettiği "göreli yoksunluk" (hayal kırıklığı-saldırganlık) tezine dayanır.

Bireysel psikolojiyi karmaşık toplumsal örgütlenmelere doğrudan uygulayamaz. Ayrıca, göreli yoksunluk ve hoşnutsuzluğun çok yaygın olduğu birçok tarihsel durumda devrim gerçekleşmemiştir.

 

2.     Yapısalcı (Structuralist) Yaklaşımlar

Skocpol, Goldstone, Tilly ve Goodwin gibi isimler devrimleri bireysel iradenin değil; devlet krizleri, mali tükenmişlik, elit bölünmeleri, demografik baskılar ve jeopolitik yenilgiler gibi yapısal değişimlerin yan ürünü olarak görür. Devrim ancak gelişmiş modern devlet aygıtlarının varlığıyla mümkündür.

1979 İran Devrimi, 1989 Post-Komünist devrimler ve 2010-2011 Arap Baharı gibi süreçler, devletlerin nispeten güçlü/istikrarlı olduğu durumlarda da ideolojik/kültürel etkenlerle devrim gerçekleşebileceğini göstererek bu modeli sarsmıştır.

 

3.     Kültürelci (Culturalist) Yaklaşımlar

Selbin ve Foran gibi isimler devrimlerin inandırıcı anlatılara, hikâyelere ("Görkemli Devrim", "Ulusal Kurtuluş" vb.), sembollere, meşrulaştırıcı söylemlere ve sosyokültürel iletişim mecralarına (ör. Arap Baharı'nda sosyal medya) dayandığını savunur.

Fikirsel boyuta aşırı vurgu yapıp (epistemolojik idealizm) örgütlenme ve yapısal güçleri göz ardı ederler.

 

Alternatif Vizyon: Longue Durée (Uzun Dönem) Görünümü

Devrimler; baskının kümülatif bürokratikleşmesi (örgütsel/yapısal boyut), merkezkaç ideolojikleştirme (kültürel/anlatısal boyut) ve mikro dayanışmanın kuşatılması (bireysel/grup dinamikleri boyutu) süreçlerinin uzun vadeli kesişimiyle anlaşılabilir.

Devrimler modern fenomendir ancak kökleri binlerce yıllık örgütsel birikime dayanır. Tarihsel olarak yalnızca modern ulus-devletlerde değil; imparatorluklarda, şehir devletlerinde, liglerde, dükalıklarda ve beyliklerde de gerçekleşmiştir.

 

Devrimler kendiliğinden halk patlamaları değildir. Başarı, devlet aygıtının yanı sıra devlet dışı toplumsal örgütlerin (hareketler, dini yapılar, siyasi odak grupları) planlı, kaynak ve Seferberlik odaklı zorlayıcı kapasiteyi ele geçirme gücüne bağlıdır.

 

Devrimler ve İdeolojik Nüfuz

Modern devrimler tüm vatandaşların eşit olduğu fikri gibi modernist ideolojik şablonlara dayanır.

Bu ideolojik yapı, düşmanın "insanlık adına" temizlenmesi gereken bir canavar olarak görülmesine de yol açmıştır.

 

Devrimci Eylemi Ne Motive Ediyor?

Devrimci hareketlerin gizli ve komplocu doğası üyeler arasında yoğun duygusal bağlar (mikro dayanışma) yaratır.

Mikro dayanışma bireysel motivasyonun ve toplumsal eylemin temel taşıdır.

 

Şiddet, örgütsel gücün bir ürünüdür ve bu güçler büyüdükçe şiddet potansiyeli de artar.

 

Soykırımlar

Soykırım Nedir?

Kavram, 1943'te Raphael Lemkin tarafından icat edilmiştir.

 

Soykırımın Sosyal Kökenleri

Modernistler, soykırımın modern devlet, ileri teknoloji ve ideolojik planlar gerektiren modern bir olgu olduğunu savunur.

Bauman'a göre soykırım, "mükemmel bir bahçe yaratmak için yabani otların temizlendiği gibi" rasyonel bir toplum mühendisliği projesidir.

 

Geleneksel Modernizmin Ötesinde: Longue Durée'de Soykırım

Organizasyonel Kapasite

Soykırımın örgütsel kökleri sömürgecilik deneyimine ve zorlamanın kümülatif bürokratikleşmesine dayanır.

Soykırım kurumu insanlık tarihinde çok geç ortaya çıkmış olsa da, onun yaratılışının örgütsel bileşenleri büyük ölçüde şiddet içeren sömürgecilik yüzyılları boyunca şekillenmiştir.

 

İdeolojik Nüfuz

Modern ideolojiler (milliyetçilik, sosyalizm vb.) kitlelerin desteğini alarak soykırım projelerine zemin hazırlar.

 

Soykırım ve Mikro Dayanışma

Soykırım faillerinin çoğu sadist canavarlar değil, "sıradan erkeklerdir" ve onları bu eylemlere iten şey kendi mikro gruplarına (aile, arkadaşlar) karşı hissettikleri sorumluluk ve bağlılıktır.

 

Çözüm

Soykırım biyolojik bir potansiyel değil, örgütlenme, ideoloji ve mikro dayanışma mekanizmalarının mümkün kıldığı bir sosyal olgudur.

 

Terörizm

Terörizmin Anlamı

Terörizm, organize şiddetin özel bir biçimi olarak, "çoğunlukla kasıtlı veya kasıtsız olarak korku ve gerginliğe neden olan öngörülemeyen muhteşem olaylara" dayanır.

Belirli bir siyasi mesajın şiddet yoluyla iletilmesi aracıdır.

 

Terör Sosyolojisi: Kültür ve Şiddet

Neo-Durkhemci Analizler

Terörizm ve şiddet maddi bir olaydan ziyade kültürel/sembolik bir eser ve bir tür "politik performans" olarak görülür. Terör eylemleri; kutsal-dünyevi, dost-düşman, arınma-kirlenme gibi kültürel ikilikler ve kutuplaşmış ideolojik doktrinler (aşırı inanç sistemleri) üzerinden kolektif anlam kazanır.

 

Etkileşimci Analizler

Makro normlar yerine mikro düzeydeki durumlar ve yüz yüze etkileşimler öne çıkar. Şiddet insan doğasına aykırıdır; gerilim ve korku yaratır. Terör eylemlerinin başarısı, "yüzleşmeye dayalı korku/gerilimin" duygusal ritüellerle yönetilerek duygusal enerjiye dönüştürülmesine bağlıdır.

 

Temelcilik Karşıtı / Yapısökümcü Perspektifler

Terörizm olgusunu açıklamak yerine hakim söylemlerin yapısökümüne odaklanırlar. Terör, objektif bir gerçeklikten ziyade söylemsel olarak inşa edilen, zamana ve mekana göre değişen istikrarsız bir kavramdır.

 

Kültür merkezli yaklaşımlar fikirleri, sembolleri ve söylemleri toplumsal eylemin yegane yaratıcısı olarak görürler. Oysa terörizm; jeopolitik, tarihsel, ekonomik ve yapısal (maddi) gerçeklikler olmadan sadece söyleme veya metne indirgenemez.

 

Kültürcü Açıklamaların Ötesinde: Uzun Vadede Terörizm

Terörizm dâhil tüm organize şiddet biçimleri üç uzun vadeli tarihsel sürecin kesişimiyle açıklanabilir:

Zorlamanın kümülatif bürokratikleşmesi (örgütsel/yapısal gelişim),

Merkezkaç ideolojileştirme (kültürel/fikri çerçeve),

Mikro dayanışmanın geliştirilmesi (durumsal/bireysel grup bağları).

 

Bürokrasi ve Terör

Modern terör örgütleri (IŞİD, El Kaide) hiyerarşik, profesyonelleşmiş ve uzmanlaşmış bürokratik yapılar sergiler.

Terör örgütleri pek çok açıdan diğer bürokrasilere benzemekle birlikte bazı farklılıklar da göstermektedir.

 

İdeoloji ve Terörizm

İdeoloji, eylemlerin sempatizanlar nezdinde meşrulaştırılması için hayatidir. Medya, terörün etkisini yaymada kritik bir rol oynar.

Terör örgütleri, eylemlerinin etkisini duyurmak ve "eylem propagandası" yapmak için kitlesel medya araçlarına son derece bağımlıdır. Medyanın geniş yer ayırması, korku atmosferini büyütürken örgütün görünürlüğünü ve ideolojik meşruiyet arayışını artırır.

 

Mikro Dayanışma ve Terörizm

Radikalleşme, bireysel bir süreçten ziyade akran grupları ve aile ağları üzerinden gerçekleşir.

Bireyleri şiddete ve fedakarlığa motive eden kişilerarası duygusal ve etik bağlardır.

 

İnsanlar Neden Savaşır?

Şiddet bağlamında grup bağlılığı ve toplumsal uyum üzerine yapılan mevcut sosyolojik tartışmalar tarihsel açıdan dar ve kuramsal açıdan zayıftır.

Grup bağlarını anlamak için longue durée (uzun dönemli) tarihsel sosyolojiyi devreye sokmak gerekir.

 

Toplumsal Uyum ve Askeri Teşkilat

Geleneksel askeri düşünce, insanın doğal halinin savaş olduğunu savunan Hobbesçu ontolojiye dayanır.

Buna karşılık askeri liderler ve bilim insanları, bireylerin zorlanmadıkça ya da güçlü teşvikler sağlanmadıkça savaşmaya istekli olmadıklarının son derece farkındadır.

 

Charles Ardant du Picq

Cephedeki başarının teknikten ziyade askerlerin "ahlaki gücüne" ve sosyal uyumuna bağlı olduğunu vurguladı. İnsanların "savaşmak için değil, zafer kazanmak ve hayatta kalmak için" savaşa girdiğini gösterdi.

 

Shils & Janowitz (1948): Wehrmacht (Alman) askerlerinin son ana kadar savaşmasının sebebinin Nazi ideolojisi değil, küçük askeri birliklerindeki yoldaşlarına duydukları kişisel sadakat olduğunu savundular.

 

S. L. A. Marshall (1947): İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalı ön cephe askerlerinin %75'inden fazlasının düşmana ateş etmediğini, savaşan azınlığın ise ideolojiyle değil takımdaki arkadaşlarına olan sorumlulukla motive olduğunu öne sürdü.

 

Sosyolojinin asıl odağı "insanların ne zaman ve hangi koşullar altında başkalarını öldürmeye veya kendilerini feda etmeye istekli olduğu" olmalıdır.

 

Şiddet ve Mikro Dayanışma

Savan şartlarında yaşayan ilk insanlar son derece esnek, akışkan ve değişken küçük gruplar halindeydi. İnsanların sabit grup birliği kurma konusunda genetik bir programı yoktur.

 

Mikro dayanışma; duyguların, bilişin ve ortak sosyal eylemin koordinasyonuyla sonradan inşa edilen bir süreçtir.

 

Tehdit anında ortaya çıkan tünel görüşü, zamanın yavaşlaması, kortizol artışı gibi hayatta kalma mekanizmaları duygusal tepkileri zirveye çıkarır ve mikro bağları hızla pekiştirir.

 

Askeri yapılar ve terör örgütleri; bürokratik soğukluğu aşmak için küçük birlikleri bilinçli olarak birbirine kenetlenmiş gruplara dönüştürmeye çalışırlar.

 

Modern Öncesi Dünyada Şiddet ve Sosyal Uyum

Samuraylar, Memlükler ve Spartalılar gibi seçkin savaşçı grupların uyumu, "doğal" bağlar değil, katı eğitim ve ideolojik doktrinler içeren yukarıdan aşağıya örgütsel yaratımlardır.

Modern öncesi imparatorluklar, toplumsal hayatın en derinine nüfuz edecek altyapısal ve örgütsel güçten yoksundu.

 

Modern Çağda Şiddet ve Sosyal Uyum

Modern ordular, mikro dayanışmayı yapay olarak oluşturmak için "arkadaş sistemi" (buddy system) gibi politikalar ve grupla çalıştırılan silahlar kullanır.

Dünyamız karmaşık ve zorlayıcı toplumsal örgütlerle daha da doygun hale geldikçe, resmi bürokratik kurumlardan tamamen kopmuş mikro dayanışmaların oluşmasına yönelik alan giderek azalıyor.

 

Modern organizasyonlar soğuk, bürokratik, anonim ve araçsal akılcılığa dayanır. İnsanlar ise doğası gereği sıcak, duygusal ve kişisel bağlar ararlar.

 

Küçük grupları birbirine bağlayan o ölümcül ve yoğun sadakat bağları, dışarıdan uygulanan makro-örgütsel politikaların ve ideolojik meşrulaştırmaların doğrudan bir ürünüdür.

 

Sonuç: Organize Şiddetin Geleceği

Geç modernitede tıp, farmakoloji ve askeri teknolojideki ilerlemeler sayesinde savaşlardaki insan kayıpları azalmıştır. Ancak ölüm oranlarının düşmesi, çatışma veya şiddetin azaldığı anlamına gelmez. Çatışmalar kalıcılaşmakta, şiddet daha stratejik ve seçici hale gelmektedir.

 

İnsan ölmediği ve robotik kayıplar ucuz olduğu zaman şiddet meşrulaştırmasına daha az ihtiyaç duyulacak; bu durum savaş ve çatışma kararlarının daha kolay alınmasına (daha sık çatışmaya) yol açabilecektir.

 

Geleceğin Şiddet Biçimleri

Şiddet insan bedenini tamamen yok etmek yerine, toplumların zihinsel, duygusal ve genetik yapısını hedef alacaktır.

 

Şiddetin kalıcılığı, onu üreten iki ana ayağa bağlıdır: Zorlayıcı Örgütler ve Meşrulaştırıcı İdeolojiler. Bu iki yapı büyümeye devam ettiği sürece şiddetin ortadan kalkması mümkün değildir.

 

Geç modernitede şiddet yok olmamakta, daha az kanlı, daha az görünür fakat çok daha etkili ve mikro düzeyde bir kontrol aygıtı haline gelmektedir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder