2 Haziran 2026 Salı

Aykut Çelebi - Şiddetin Eleştirisi Üzerine - Notlar

Aykut Çelebi  - Şiddetin Eleştirisi Üzerine - Notlar

Metis Yayınları, 2010

 


Sunuş: "Bir Parıltı ... Sonra Gece"

Aykut Çelebi

 

Pallavi Govindnathan, eserlerinde kadınlara yönelik asit (sülfirik asit/kezzap) saldırıları ele alır.

Yargının ve toplumun (erkek egemen yapının) bu duruma sessiz kalması şiddeti sürekli kılar.

 

(Walter Benjamin) Yasa koyan ve yasa koruyan şiddet, iktidarı meşrulaştıran bir araçtır. Hukuk adaletle değil, iktidarın sürdürülmesiyle ilgilenir.

 

Kitapta Yer Verilen Yazarların Şiddet Kavrayışları

Jacques Derrida: Benjamin’in "hukuk ötesi/adalet" arayışını ve mesiyanik anarşizmini tehlikeli ve belirsiz bulur. Derrida’ya göre şiddet dilde ve söylemde kökenseldir; şiddetin tamamen dışı yoktur. Yasa adalet olmasa da belirsizlikten iyi olan, katlanılabilir bir "ehven-i şer"dir.

 

Zeynep Direk: Derrida ve postyapısalcılık üzerinden "kurucu iktidar" kavramını ve yeni bir anayasa/düzen kurma eyleminin içerdiği kurucu şiddeti tartışır.

 

Werner Hamacher: "Afformatif Grev" metninde şiddetin "saf araç" oluşunu dil felsefesi ve konuşma edimleri üzerinden inceler. Saf şiddet, bir amaca hizmet etmeyen, dile getirilmeyen fakat "dil olan" bir edimdir.

 

Giorgio Agamben: Şiddeti, iktidarın "yalın hayatı" (çıplak yaşamı) kuşatması ve sınır kavram haline getirmesi olarak ele alır. Saf aracı, hukukun işlevsel söyleminde ifade edilemeyenlerin dile getirilmesi olarak okur.

 

Robert Cover: Hukukun esnek bir yorumlama alanı olmadığını, doğrudan şiddet içeren ve cezalandırma gölgesinde çalışan hiyerarşik bir düzen olduğunu savunur.

 

Aykut Çelebi: Şiddeti normalleştiren araçsal mantığa karşı, şiddete karşı "siyaset hakkını" ve yeni bir siyasal kavramın icat edilebilirliğini tartışır.

 

Walter Benjamin: Şiddetin Eleştirisi Üzerine

Şiddet bir "araç" olduğuna göre, öncelikle araçların ahlaki ve hukuksal durumunu sorgulamak gerekir.

 

Doğal Hukuk (Doğal Hak Anlayışı)

Amacın haklılığı/adilliği, aracı da meşrulaştırır.

Adil bir amaca hizmet ettiği sürece şiddeti kullanmakta sorun görmez.

 

Pozitif Hukuk (Mevzuat Hukuku)

Araçların meşruluğu/hukuka uygunluğu, amacın adilliğini güvenceye alır.

Amacın zorunluluğuna ve adilliğine karşı kördür.

 

Pozitif hukuk, bireylerin kendi başlarına şiddet kullanmalarına (doğal amaçlarına şiddetle ulaşmalarına) izin vermez.

 

Hukuk, bireysel şiddeti sadece "suç işlendiği" için değil, kendi varlığını ve tekelini tehdit ettiği için engeller.

 

Halkın büyük suçlulara duyduğu gizli hayranlık, suçlunun eyleminden değil; hukuka meydan okuyabilen bağımsız bir şiddet gücünü temsil etmesinden (yani yeni bir hukuk yaratma potansiyelinden) kaynaklanır.

 

Hukuk Kuran Şiddet: Yeni bir düzen, yeni yasalar ve yeni hukuksal ilişkiler tesis eden şiddettir.

 

Hukuku Koruyan Şiddet: Kurulmuş olan mevcut hukuk düzenini ve yasaları ayakta tutmak, vatandaşları yasalara uymaya zorlamak için kullanılan şiddettir.

 

Grev, pasif bir "eylemsizlik" gibi görünse de devlete karşı bir şantaj/şiddet aracı niteliği taşır.

 

Polis şiddeti son derece tehlikeli ve yozlaşmış bir biçimdir; çünkü poliste "hukuk kuran" ve "hukuku koruyan" şiddet arasındaki sınır silinmiştir. Polis, sadece var olan yasayı uygulamaz, idari kararlar ve düzenlemelerle kendi "hukukunu" da yaratır. Demokrasilerde bu durum şiddetin en büyük yozlaşmasına dönüşür.

 

Parlamentolar, temsil ettikleri devrimci/yasa kurucu şiddeti unuttukları için çürümektedir. Çatışmaları "şiddetsiz uzlaşma" ile çözeceklerini iddia ederler; oysa her uzlaşmanın temelinde zorlayıcı bir güç ve şiddet mantığı yatar.

 

Çatışmaların şiddet dışı çözümü mümkün müdür?

İnsanlar arasındaki ilişkilerde şiddet içermeyen, dolaylı ve barışçıl uzlaşma yolları mevcuttur.

 

Hukuk, ilk dönemlerinde sahtekarlık ve yalanı cezalandırmazdı

 

Siyasal Grev: Hukuk kurucudur ve şiddet içerir. Sadece efendilerin değişmesine yol açar; devleti ve ayrıcalıkları ortadan kaldırmaz.

Devrimci Grev: Devlet şiddetini ve iktidar mekanizmasını tamamen yok etmek, ortadan kaldırmaktır.

 

Mitik Şiddet: Hukuk kurar, sınır çizer, tehditkardır, kanlıdır ve insanı sonsuz bir suç/kefaret döngüsüne mahkûm eder.

Niyeti adalet değil, iktidar tesis etmektir.

 

İlahi Şiddet: Hukuku ve sınırları yok eder; kan dökmeden öldürücüdür; kurban istemez, kurbanları kabul eder; kefaret yüklemez, kefareti ve suçu ortadan kaldırarak özgürleştirir.

Niyeti iktidar değil, adalettir.

 

Mitik şiddet insanı çıplak hayata indirger ve onun üzerinde egemenlik kurar.

İnsanı değerli kılan sadece canlı bulunması değil; onun adaletle, özgürlükle ve etik varoluşla olan bağıdır. Eski mitik anlayışta kutsal ilan edilen şey (kurban/çıplak hayat), aslında suçun ve talihsizliğin taşıyıcısıdır.

 

Hukuku koruyan şiddet, zamanla hukuku kuran şiddeti zayıflatır. Bu durum, yeni bir şiddet dalgası gelip mevcut hukuku devirene kadar bir döngü halinde sürer (kısır döngü).

Bu mitik döngüyü kıracak olan şey, hukuk kurmayan, aksine hukuku ve devlet iktidarını askıya alan saf devrimci/ilahi şiddettir.

Hukuk kuran ve koruyan tüm yönetici şiddet biçimleri soysuzdur (yozlaşmıştır).

 

Jacques Derrida: Yasanın Gücü, Otoritenin Mistik Temeli

Bir çoğunluğun dilinde konuşmak hem bir uyum zorunluluğu (güç/yasa) hem de adil ve konuksever bir eylemdir.

 

"to enforce the law" (yasayı yürürlüğe sokmak / güç kullanarak uygulamak)

Uygulanabilirlik hukuka sonradan eklenen dışsal bir imkan değildir; aksine hukuk kavramının kendi özsel yapısında vardır. Güç kullanarak uygulanma imkanı (enforceability) taşımayan bir hukuk var olamaz.

 

Almancadaki Gewalt sözcüğü hem "şiddet" hem de "meşru iktidar/otorite" anlamına gelir.

 

Derrida’ya göre dekonstrüksiyon adalet arayışının ta kendisidir.

 

Güçsüz adalet iktidarsızdır, adaletsiz güç ise tirancadır.

 

Yasalar adil oldukları için değil, yasa oldukları için otoritelerini korurlar.

Hukukun kökeninde, kendi kendini meşrulaştıran ve kendinden önce gelen hiçbir yasaya dayanmayan ilksel bir şiddet/kurucu an vardır.

 

Yasanın ve hukukun ilk kuruluş (tesis) anı, mevcut bir hukuka veya yasaya dayanamaz. Dolayısıyla hukuku kuran edim, doğası gereği hem performatif hem de yorumlayıcı bir güç darbesi (şiddet) içerir.

 

Hukuk hesaplanabilir kurallar, kodlar, normlar ve emsaller sistemidir. İnsan yapısı/inşası olduğu için tarihseldir, dönüştürülebilir ve yapısı sökülebilir.

Adalet hesap edilemez, kurallara sığmaz, sonsuzdur.

Adalet, yapısökümün ulaştığı nihai ufuk ve motivasyon kaynağıdır. Dekonstrükte edilemez.

 

Dekonstrüksiyon, hukukun dekonstrükte edilebilirliği ile adaletin dekonstrükte edilemezliği arasındaki aralıkta (boşlukta) meydana gelir.

 

Eğer bir yargıç kuralı ezbere uygulayıp geçerse bu sadece hukuka uygun (yasal) olur, ama adil olup olmadığı tartışmalıdır.

 

Gerçek adalet edimi, her tekil durumda kuralın yeniden icat edilmesini ve kural ile tekillik arasındaki açmaz (aporia) deneyimini gerektirir.

Adalet imkansızın bir deneyimidir.

 

Yasa, belli bir dilde/deyimde telaffuz edilir. Bir özneyi anlamadığı veya hakim olmadığı bir dilde yargılamak doğrudan bir dilsel şiddettir.

 

Batı hukuk ve adalet düşüncesi insanı (özellikle yetişkin, erkek, beyaz insanı) merkeze alır. Hayvanlar, bitkiler veya cansız varlıklar hukuk öznesi sayılmaz.

 

Bir kararın adil sayılması için hem bir kurala/yasaya dayanması hem de o kuralı basit bir hesap makinesi gibi otomatize bir şekilde uygulamaması gerekir.

 

Karar verildikten sonra dahi, karar verilemezliğin "hayaleti" o karara musallat olmaya devam eder. Çünkü hiçbir an, hiçbir şimdide "Ben tam anlamıyla adil bir karar verdim" denemez. Karar kesin bir güvenceye kavuştuğu an adalet olmaktan çıkıp mekanik bir hesaba dönüşür.

 

Adalet ertelemeyi ve sınırsız bir bilgi toplamayı beklemez; karar her zaman "şimdi ve burada", sonlu bir aciliyet içinde verilmek zorundadır.

 

Hesaplamanın ötesinde kalan adalet fikri, bizi hukuksal-siyasal alanda durmaksızın hesap yapmaya ve kuralları dönüştürmeye zorlar.

 

Hukuk, şiddeti tekeline almak zorundadır. Suçludan ya da bireysel şiddetten ziyade, yeni bir hukuk kurma yetisine sahip olan şiddetten korkar.

 

Bir hukuk veya düzen kurulduğu an (Setzung), mantıksal olarak gelecekte korunmayı, tekrarlanmayı ve sürdürülmeyi vaat eder. Dolayısıyla her kurucu eylem, kendi içinde çoktan bir "koruma" çağrısı barındırır.

 

Ölüm cezası, hukukun sıradan bir cezalandırma aracı değildir; hukukun özündeki egemen şiddetin (yaşam ve ölüm üzerindeki mutlak yetkinin) en saf biçimde görünür olduğu yerdir.

 

Hukuk, hem kuruluşunda (kurucu şiddet) hem de varlığını sürdürmesinde (koruyucu şiddet) şiddetten bağımsız değildir.

 

(Derrida’nın Benjamin okuması)

 

Werner Hamacher: Afformatif, Grev

Pozitif yasa ve hukuk düzeni zorunlu olarak şiddete dayanır.

 

Hukuk koruyucu şiddet, korumaya çalıştığı düzeni ayakta tutabilmek için aslında kendisini var eden yasa koyucu (devrimci) şiddeti bastırmak ve zayıflatmak zorundadır. Bu durum bir "çürümeye" ve diyalektik bir döngüye yol açar: Bir yasa kurulur, zamanla çürür, bastırdığı karşı-şiddet (yeni bir devrimci güç) tarafından yıkılır ve yerini yeni bir yasal koyutlamaya (Setzung) bırakır. Bu döngüsel tarih adaleti getiremez.

 

Kurumlar varlıklarını borçlu oldukları devrimci kurucu gücü unuttuklarında ve dışladıklarında "zavallı bir oyuna" dönüşür ve çökerler.

 

Askıya Alma

Hakiki bir adalet ve "yeni bir tarihsel çağ", bir şiddetin yerini başka bir şiddetin almasıyla (ikame/devrimci yasa koyutlama) gerçekleşmez. Asıl mesele, mitik hukuk biçimlerinin ve devlet iktidarının tamamen "askıya alınması" (lağvedilmesi, hükümsüz kılınması)dır.

 

Saf/Devrimci Şiddet

Belli bir amaca ulaşmak için bir "araç" olmayan, yasa koymayan ve yasa korumayan şiddettir. Bu şiddet koyutlayıcı değildir; hukukun ve devletin egemenliğini felç eden, durduran bir şiddettir.

 

Performatif Edim = Yasa Koyutlama

 

Afformatif Olay = Askıya Alma

 

Adalet; belli çıkar, norm veya koyutlamalarla kirlenmemiş "saf araçlar" alanına aittir. Bir araç, kendi dışındaki bir amaca (devletin korunması, bir düzenin dayatılması vb.) hizmet etmediği sürece "saftır".

 

Saf araçlar doğrudan insanlar arası çatışmayı şiddetle çözmez; çatışmayı "şeyler/mallar" üzerinden ve "teknik" aracılığıyla dolaylı kılar.

 

Pozitif yasa, evrensel geçerlilik iddiasındadır; her bireysel durumu tekilliğinden soyutlayarak genel bir yasa kategorisine sokar.

Adalet ise evrenselleştirilebilir bir kural değildir; durumların tekilliğine yanıt verir.

 

Adalet, genel yasalar altında toplanamayacak tekil araçlar ve amaçlarla ilgilidir. Adaletin yapısı, tam da bu yönüyle dilin iletişimsel yapısıyla eşleşir.

 

Kant’ın kategorik buyruğu / "İnsanı asla sadece bir araç olarak kullanma, daima bir amaç olarak da gör"

Benjamin için etik alanında araç ve amaç ayrımı yapmak, hiyerarşi ve adaletsizlik üretir. İnsanlar veya şeyler amaçlarla ilişkilendirilemez; yalnızca mutlak dolaylılık (bir amaca araç kılınmama hâli) içinde özgürleşebilirler.

 

 

Egemenlerin "olağanüstü hali" ezilenler için bir istisna değil, kuraldır

Devrimci görev, düzeni yeniden kuracak bir şiddet değil, tarihsel sürekliliği infilak ettirecek "gerçek bir olağanüstü hal" yaratmaktır.

 

Saf şiddetin veya afformatif eylemin ne zaman gerçekleştiği önceden kestirilemez, programlanamaz veya teorize edilemez. Bir eylemin ilahi mi yoksa mitik mi (yasa koyucu mu) olduğunu bilmek epistemolojik olarak imkânsızdır; karar yargıdan kaçar.

 

Dil, bir şeyi iletmenin "aracı" haline geldiğinde cennetten düşüş gerçekleşir (gevezelik/araçsallaşma). Oysa saf dil, yalnızca kendisini ileten ungesetzen (koyutlanmamış) dolaylılıktır.

 

Saf şiddet ve afformatif grev, pratik siyasetin içinde sürekli olarak stratejik/siyasal grevle veya performatif yasa koyumlarıyla yüzleşmek, hatta onunla "piç edilmek" (hibritleşmek) zorundadır. Bu yüzden her devrim zorunlu olarak ironiktir.

 

Giorgio Agamben: Olağanüstü Hal

Carl Schmitt, egemeni "olağanüstü hale karar veren kişi" olarak tanımlar. Olağanüstü hal, hukukun kendi uygulamasını askıya alarak yaşamı kendi içine dahil ettiği paradoksal bir yapıdır.

Schmitt’e göre olağanüstü hal tam bir anarşi değildir; askıya alınan yasal düzenin sınırları içinde kalır. Egemen düzenin hem dışında hem de içindedir.

 

20. yüzyıldan itibaren olağanüstü hal, geçici bir önlem olmaktan çıkıp kalıcı bir yönetim modeline dönüşmüştür.

Modern rejimlerde yasanın özü (biçimsel varlığı) ile uygulanabilirliği/gücü birbirinden ayrılır. Yasanın içeriği askıya alınırken, yasasız bir "yasa gücü" (keyfi yürütme kararları) işler hâle gelir.

 

Walter Benjamin (Şiddetin Eleştirisi Üzerine), yasa koyan ve yasa koruyan şiddet diyalektiğini kıran, hukukun tamamen dışında yer alan "saf / ilahi / devrimci şiddet" imkânını savunur.

Schmitt'in olağanüstü hal kuramı, Benjamin'in bu "saf şiddet" tezini yok etmek için geliştirilmiştir. Schmitt, hukukun dışındaki her türlü şiddeti olağanüstü hal mekanizmasıyla yeniden hukuki/devletsel nomos'un içine dahil etmeye çalışır.

 

İstisna kural haline geldiğinde, Schmitt'in kuramı çöker. Benjamin’in amacı, hukuka bağlı kurgusal bağları koparıp "gerçek bir olağanüstü hal" yaratarak saf şiddeti özgürleştirmektir.

 

Hukuk düzeni, kendi işleyişini sürdürebilmek için mutlaka içsel/yapısal bir "yasal boşluğa" (kuralsızlığa) ihtiyaç duyar.

Olağanüstü hal kalıcı/kural haline geldiğinde, nomos ile kuralsızlık arasındaki diyalektik biter ve siyasal sistem işlevsiz, "ölü bir aygıta" dönüşür.

 

Egemenlik, hukuku askıya alarak insanları yasal statülerinden arındırır ve "çıplak yaşam" seviyesine indirger. Batı siyasetini bu tıkanmadan kurtarmanın yolu, hukukun kuralsızlıkla kurduğu bu araçsal bağı anlamak ve sorgulamaktır.

 

Robert Cover: Şiddet ve Söz

Yargıcın bir metni yorumlaması (hüküm vermesi); bir insanın özgürlüğünü, malını, çocuklarını ve hatta hayatını kaybetmesiyle sonuçlanır.

Yasal yorumlama hem bir şiddet edimine vesile olur hem de halihazırda uygulanmış/uygulanacak şiddet için toplumsal mazeretler üretir.

 

Elaine Scarry

 

Fiziksel acı, kişinin kendini ifade etme, dünya kurma ve ortak bir kişilerarası gerçeklik inşa etme yeteneğini (dili) yok eder.

İşkence, bilgi toplamaktan ziyade kurbanın bağlı olduğu normatif dünyayı (değerleri, dostlukları, aidiyetleri) paramparça etmek için uygulanır. İtiraf, kurbanın kendi dünyasını ele vermesi ve yok oluşunun tescilidir.

 

Şehitlik, zalimin dünyasına ve şiddetine karşı kendi normatif dünyasında (Torah/Nomos) ısrar etme biçimidir. Beden işkence görse de şehit, kendi hukukunu zalimin maddi şiddetine galip kılar.

 

Ceza ideolojisi ve hukuk kavramları, şiddetin kurbanı olan mahkûmdan ziyade; bu şiddet piramidinin tepesinde oturan yargıçlara ve mevcut düzenden yarar sağlayan egemen sınıflara yaptıkları işi meşrulaştırma (mazur gösterme) işlevi görür.

 

İnsanların çoğunda başkalarına acı çektirmeye karşı psikolojik, kültürel ve ahlaki engeller/tiksintiler vardır. Hukuk sisteminin işleyebilmesi için bu engellerin aşılması gerekir.

Bireyler saldırganlık veya şiddet uygulama dürtülerini devlete, polise veya yargısal makamlara havale ederek kendilerini aklarlar.

 

Ölüm cezası, hukuki şiddetin en yalın ve geri döndürülemez halidir. Yargıç hiçbir zaman sanığı kendi eliyle öldürmez; ancak kelimeleriyle bu cinayeti yetkilendirir.

 

Yasal yorum; diğer yargıçların, temyiz mercilerinin ve infaz memurlarının katılımını/uzlaşısını gerektiren kolektif bir süreçtir.

Yasal yorumlama ne kadar kusursuz bir mantel gerekçelendirme sunarsa sunsun, "ortak bir anlam" yaratamaz. Şiddeti uygulayan/emreden taraf (yargıç/devlet) için süreç gerekçeler ve metinlerden ibaretken; kurban için tek gerçeklik korku, acı ve ölümdür. Hukukun şiddeti, taraflar arasında ortak anlam kurulmasının önüne trajik bir sınır çeker.

 

Zeynep Direk: Yasa, Adalet ve Siyaset

Derrida’ya göre devleti veya hukuku kuran edim (örneğin bir bağımsızlık bildirgesi veya cumhuriyetin ilanı), J.L. Austin’in "performatif" (bildirirken kuran/yapan) dil yapısına sahiptir. Ancak kurucu edim, kendisinden önce var olan bir hukuk sistemi tarafından yetkilendirilemeyeceği için ne meşru ne de gayrimeşrudur; bir "şiddet darbesidir".

 

Agamben: "Olağanüstü hal" ve "istisna hali" üzerinden yaşamın yasaya nasıl tabi kılındığını ve vatandaşların "çıplak yaşama" nasıl indirgendiğini sorgular.

 

Hamacher: Hukuku kuran tarihsel diyalektiğin dışında kalan "saf şiddet" ve "afformatif" (biçimlendirmeyen/devlet kurmayan) imkanları ele alır.

 

Derrida: Hukuk-adalet ayrımı, kurucu imzanın mirası ve Benjamin'in "ilahi şiddet" ile "şiddet/güç" (Gewalt/Walten) kavramlarını sorunsallaştırır.

 

Yasa koyucu şiddetin başarısı, kendisini meşrulaştırmasına ve kuruluşundaki şiddetin/mistikliğin üzerini örtebilmesine bağlıdır.

 

Yasa kurucu edim, homojen olmayan bir topluma türdeş bir vatandaşlık kimliği dayatır.

Devlet, bireysel çıkar için işlenen kişisel suçlardan (hırsızlık, gasp) korkmaz

Hukuk, şiddeti bireylere yasaklayarak tekelinde toplar. Bunu kamu düzenini veya bireyi korumak için değil, sadece kendi varlığını (hukuk dışı bir güç seçeneğini engellemek için) korumak amacıyla yapar.

 

Carl Schmitt'e göre siyasal olanın özü, insanları "dost" ve "düşman" olarak gruplandırma yoğunluğudur. Egemenlik ise olağanüstü hale ve dost-düşmanın kim olduğuna karar verme yetkisidir.

 

Batılı parlamenter demokrasiler "Soğuk Savaş" sonrası ana düşmanlarını (Komünizm) kaybedince bocalama sürecine girmiştir.

Schmitt düşmansızlığı bir yozlaşma olarak görür.

 

Ulus-devlet mantığı türdeşlik üzerine kuruludur; bu mantık asimile edemediği farkları yok saymak veya yok etmek üzerine işler. Çokkültürlü bir ulus-devlet, ulus-devletin kendi mantığı açısından bir çelişkidir.

 

Heidegger adaleti (dike) mevcudiyet anlamındaki varlık zemininde bir toparlama, uygun bir biçimde bir araya getirme (Versammlung) veya eklemlenme (jointure) olarak; adaletsizliği (adikia) ise ayrılma/eklemlenmeme (disjunction) olarak okur.

Derrida'ya göre adalet, eklemlenmenin reddi, sonsuz bir eklemlenmeden çıkış (une disjonction infinie) ve kesintidir. Başkasının mutlak ve sonsuz başkalığıyla (out of joint) kurulan zorlu tecrübe yoksa gerçek bir adaletten söz edilemez.

 

Benjamin'in hukuk dışı "saf/ilahi şiddet" fikrine yanıt olarak Schmitt, egemenlik ve istisna hali (acil durum) kuramını geliştirir.

Agamben'e göre istisna hali ve anomik alan geçici/olgusal bir durum değil; modern hukuk devletinin özsel ve kurucu unsurudur.

 

Yasa ve adalet doğrudan yüz yüze gelinebilecek mevcudiyetler değildir. Bu nedenle yasanın ve adaletin incelenmesi klasiki fenomenolojiyi aşarak ancak çapraz/dolaylı bir sunum (post-fenomenoloji) ile mümkündür.

 

Her yasa koyucu şiddet zamanla kendisini korumak isterken araç-amaç ilişkisinde bozulur ve kendi altını oyar. Tarihteki bu şiddet döngüsü diyalektiktir.

 

Aykut Çelebi: Şiddete Karşı Siyaset Hakkı

Günümüzde geleneksel devletler arası savaşların yerini; iç savaşlar, asimetrik savaşlar, insani müdahaleler ve gerilla/milis/özel ordu faaliyetleri almıştır.

 

Şiddet yalnızca savaşla sınırlı değildir. Geç kapitalizmde aile içi şiddet, vandallık, pogromlar, linç ve doğaya yönelik tahribat gibi fiziksel biçimlerin yanında; işyerlerindeki mobbing veya sınıfsal/hiyerarşik aşağılamalar gibi simgesel/fiziksel olmayan şiddet biçimleri de gündelik yaşamı kuşatmıştır.

 

Almancadaki Gewalt sözcüğü; hem şiddet/zor hem de hukuk, iktidar ve egemenlik anlamlarını içerir.

Sofsky gibi radikal düşünürler insanları bir arada tutan harcın bir çalışma veya ortaklık duygusu değil, ortak bir "şiddet tecrübesi" olduğunu savunur.

 

Walter Benjamin’in 1921 tarihli "Zur Kritik der Gewalt" (Şiddetin Eleştirisi Üzerine) makalesi, Birinci Dünya Savaşı, Weimar Dönemi ve devrimci kalkışmaların (Münih İşçi-Asker Konseyleri) bastırılması bağlamında şekillenmiştir.

Siyasal Genel Grev / İktidar pozisyonlarını yeniden üretip tarafları uzlaşmaya davet eden, mevcut düzen içindeki bir araçtır.

 

Her iki gelenek de (doğal hukuk ve pozitif hukuk) şiddet ile hukuk arasındaki çürütücü bağı gizler. Devrimci bir şiddet eleştirisi, hem doğal hukukun hem de pozitif hukukun dayanak noktalarının dışına çıkmak zorundadır.

 

Polis teşkilatının veya KHK/yönetmeliklerin yetki alanını aşarak hem yasayı koruyup hem de adeta "yasa koyucu" gibi hareket etmesi, hukuki kurumların çürümeye başladığının göstergesidir.

 

Devlet tek tek işyerlerindeki greve hak tanır (sistem içi araç). Ancak tüm işyerlerini kapsayan bir Genel Grev, devleti ve hukuk düzenini işlevsizleştirip yeni bir irade ortaya koyduğu için devlet tarafından anında "yıkıcı bir şiddet eylemi" olarak ilan edilir.

 

Bütün hukuki sözleşmelerin ve parlamentarizmin temelinde bir garantör olarak şiddet yatar.

 

Şiddet içermeyen uzlaşma; insanların "şeylere ad verme yeteneği" taşıdığı dilde, konuşmada, nezaket ve diplomaside mümkündür.

 

Şiddet genelde bir amaca ulaşmak için araçsallaştırılır. Oysa önceden planlanmamış, anlık bir "öfke" patlaması bir amaca hizmet etmez; doğrudan bir dışavurum, bir manifestodur.

 

Yasa koyan (kurucu) ve yasayı koruyan (muhafaza eden) hukuki şiddettir. Kurban talep eder, kan döker, insanı "çıplak hayat" seviyesine indirgeyerek onun üzerinde iktidar kurar.

 

Schmitt'e göre yasayı belirleyen norm değil, otoritedir.

Hukuk ile hukuk-dışını ayıran egemen devlet otoritesidir.

Kurucu şiddet hızla egemen bir otoriteye ve "toplumsal homojenliği" koruyan bir düzene dönüştürülmüş; bu homojenlik zamanla açıkça milliyetçi bir tona kaymıştır.

 

Niklas Luhmann’a göre hukuk, kendi kodlarıyla (yasal/yasadışı) çalışan, dışarıdan yönetilmeyen otopoietik (autopoietic) bir alt sistemdir.

Sistemlerin temel amacı normatif ideallere ulaşmak değil, karmaşıklığı azaltarak işlevselliği sağlamaktır.

 

Derrida'ya göre hukuk yapıbozuma uğratılabilir; fakat adaletin kendisi yapıbozuma uğratılamaz. Hukuksal ideolojinin doğası ancak dekonstrüksiyon sayesinde eleştirilebilir.

 

Derrida versus Benjamin

Benjamin dili şiddetten ayrı görürken; Derrida dil ile toplumsal zorun aynı performatif edimde hayat bulduğunu savunur.

Benjamin şiddet dışı çözümlerin ve "saf araçların" (sivil uyuşma, diyalog) imkânına "evet" derken; Derrida "saflık" düşüncesini ve şiddetsiz bir alanın varlığını ontolojik olarak reddederek "hayır" der.

 

Antonio Negri'ye göre pasifizm ve terörizm zıt gibi görünse de aynı madalyonun iki yüzüdür. Her ikisi de medyanın gösteri ve temsil yasasına bağımlıdır.

 

Agamben'e göre yasanın gücü, kendisini yasadan soyutlamasından gelir.

 

Schmitt'in Siyasal Teoloji eseri, Benjamin'in Şiddetin Eleştirisi Üzerine metnine siyasal bir cevaptır. Schmitt şiddeti hukukun içinde tutmaya çalışırken, Benjamin şiddeti hukukun ve yasasızlığın alanında kurgular.

 

Şiddete karşı siyaset talebi... yasayı ve şiddeti dışarıda bırakan ideal bir durumu hayal etmektir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder