Aykut
Çelebi - Şiddetin
Eleştirisi Üzerine - Notlar
Metis Yayınları, 2010
Sunuş: "Bir Parıltı ... Sonra Gece"
Aykut Çelebi
Pallavi Govindnathan, eserlerinde kadınlara yönelik asit
(sülfirik asit/kezzap) saldırıları ele alır.
Yargının ve toplumun (erkek egemen yapının) bu duruma sessiz
kalması şiddeti sürekli kılar.
(Walter Benjamin) Yasa koyan ve yasa koruyan şiddet,
iktidarı meşrulaştıran bir araçtır. Hukuk adaletle değil, iktidarın
sürdürülmesiyle ilgilenir.
Kitapta Yer Verilen Yazarların Şiddet Kavrayışları
Jacques Derrida: Benjamin’in "hukuk ötesi/adalet"
arayışını ve mesiyanik anarşizmini tehlikeli ve belirsiz bulur. Derrida’ya göre
şiddet dilde ve söylemde kökenseldir; şiddetin tamamen dışı yoktur. Yasa adalet
olmasa da belirsizlikten iyi olan, katlanılabilir bir "ehven-i
şer"dir.
Zeynep Direk: Derrida ve postyapısalcılık üzerinden
"kurucu iktidar" kavramını ve yeni bir anayasa/düzen kurma eyleminin
içerdiği kurucu şiddeti tartışır.
Werner Hamacher: "Afformatif Grev" metninde
şiddetin "saf araç" oluşunu dil felsefesi ve konuşma edimleri
üzerinden inceler. Saf şiddet, bir amaca hizmet etmeyen, dile getirilmeyen
fakat "dil olan" bir edimdir.
Giorgio Agamben: Şiddeti, iktidarın "yalın hayatı"
(çıplak yaşamı) kuşatması ve sınır kavram haline getirmesi olarak ele alır. Saf
aracı, hukukun işlevsel söyleminde ifade edilemeyenlerin dile getirilmesi
olarak okur.
Robert Cover: Hukukun esnek bir yorumlama alanı olmadığını,
doğrudan şiddet içeren ve cezalandırma gölgesinde çalışan hiyerarşik bir düzen
olduğunu savunur.
Aykut Çelebi: Şiddeti normalleştiren araçsal mantığa karşı,
şiddete karşı "siyaset hakkını" ve yeni bir siyasal kavramın icat
edilebilirliğini tartışır.
…
Walter Benjamin: Şiddetin Eleştirisi Üzerine
Şiddet bir "araç" olduğuna göre, öncelikle
araçların ahlaki ve hukuksal durumunu sorgulamak gerekir.
Doğal Hukuk (Doğal Hak Anlayışı)
Amacın haklılığı/adilliği, aracı da meşrulaştırır.
Adil bir amaca hizmet ettiği sürece şiddeti kullanmakta
sorun görmez.
Pozitif Hukuk (Mevzuat Hukuku)
Araçların meşruluğu/hukuka uygunluğu, amacın adilliğini
güvenceye alır.
Amacın zorunluluğuna ve adilliğine karşı kördür.
Pozitif hukuk, bireylerin kendi başlarına şiddet
kullanmalarına (doğal amaçlarına şiddetle ulaşmalarına) izin vermez.
Hukuk, bireysel şiddeti sadece "suç işlendiği"
için değil, kendi varlığını ve tekelini tehdit ettiği için engeller.
Halkın büyük suçlulara duyduğu gizli hayranlık, suçlunun
eyleminden değil; hukuka meydan okuyabilen bağımsız bir şiddet gücünü temsil
etmesinden (yani yeni bir hukuk yaratma potansiyelinden) kaynaklanır.
Hukuk Kuran Şiddet: Yeni bir düzen, yeni yasalar ve
yeni hukuksal ilişkiler tesis eden şiddettir.
Hukuku Koruyan Şiddet: Kurulmuş olan mevcut hukuk
düzenini ve yasaları ayakta tutmak, vatandaşları yasalara uymaya zorlamak için
kullanılan şiddettir.
Grev, pasif bir "eylemsizlik" gibi görünse de
devlete karşı bir şantaj/şiddet aracı niteliği taşır.
Polis şiddeti son derece tehlikeli ve yozlaşmış bir
biçimdir; çünkü poliste "hukuk kuran" ve "hukuku koruyan"
şiddet arasındaki sınır silinmiştir. Polis, sadece var olan yasayı uygulamaz,
idari kararlar ve düzenlemelerle kendi "hukukunu" da yaratır.
Demokrasilerde bu durum şiddetin en büyük yozlaşmasına dönüşür.
Parlamentolar, temsil ettikleri devrimci/yasa kurucu şiddeti
unuttukları için çürümektedir. Çatışmaları "şiddetsiz uzlaşma" ile
çözeceklerini iddia ederler; oysa her uzlaşmanın temelinde zorlayıcı bir güç ve
şiddet mantığı yatar.
Çatışmaların şiddet dışı çözümü mümkün müdür?
İnsanlar arasındaki ilişkilerde şiddet içermeyen, dolaylı ve
barışçıl uzlaşma yolları mevcuttur.
Hukuk, ilk dönemlerinde sahtekarlık ve yalanı
cezalandırmazdı
Siyasal Grev: Hukuk kurucudur ve şiddet içerir. Sadece
efendilerin değişmesine yol açar; devleti ve ayrıcalıkları ortadan kaldırmaz.
Devrimci Grev: Devlet şiddetini ve iktidar mekanizmasını
tamamen yok etmek, ortadan kaldırmaktır.
Mitik Şiddet: Hukuk kurar, sınır çizer, tehditkardır,
kanlıdır ve insanı sonsuz bir suç/kefaret döngüsüne mahkûm eder.
Niyeti adalet değil, iktidar tesis etmektir.
İlahi Şiddet: Hukuku ve sınırları yok eder; kan dökmeden
öldürücüdür; kurban istemez, kurbanları kabul eder; kefaret yüklemez, kefareti
ve suçu ortadan kaldırarak özgürleştirir.
Niyeti iktidar değil, adalettir.
Mitik şiddet insanı çıplak hayata indirger ve onun üzerinde
egemenlik kurar.
İnsanı değerli kılan sadece canlı bulunması değil; onun
adaletle, özgürlükle ve etik varoluşla olan bağıdır. Eski mitik anlayışta
kutsal ilan edilen şey (kurban/çıplak hayat), aslında suçun ve talihsizliğin
taşıyıcısıdır.
Hukuku koruyan şiddet, zamanla hukuku kuran şiddeti
zayıflatır. Bu durum, yeni bir şiddet dalgası gelip mevcut hukuku devirene
kadar bir döngü halinde sürer (kısır döngü).
Bu mitik döngüyü kıracak olan şey, hukuk kurmayan, aksine
hukuku ve devlet iktidarını askıya alan saf devrimci/ilahi şiddettir.
Hukuk kuran ve koruyan tüm yönetici şiddet biçimleri
soysuzdur (yozlaşmıştır).
Jacques Derrida: Yasanın Gücü, Otoritenin Mistik Temeli
Bir çoğunluğun dilinde konuşmak hem bir uyum zorunluluğu
(güç/yasa) hem de adil ve konuksever bir eylemdir.
"to enforce the law" (yasayı yürürlüğe sokmak /
güç kullanarak uygulamak)
Uygulanabilirlik hukuka
sonradan eklenen dışsal bir imkan değildir; aksine hukuk kavramının kendi özsel
yapısında vardır. Güç kullanarak uygulanma imkanı (enforceability) taşımayan
bir hukuk var olamaz.
Almancadaki Gewalt sözcüğü
hem "şiddet" hem de "meşru iktidar/otorite" anlamına gelir.
Derrida’ya göre dekonstrüksiyon adalet arayışının ta
kendisidir.
Güçsüz adalet iktidarsızdır, adaletsiz güç ise tirancadır.
Yasalar adil oldukları için değil, yasa oldukları için
otoritelerini korurlar.
Hukukun kökeninde, kendi kendini meşrulaştıran ve kendinden
önce gelen hiçbir yasaya dayanmayan ilksel bir şiddet/kurucu an vardır.
Yasanın ve hukukun ilk kuruluş (tesis) anı, mevcut bir
hukuka veya yasaya dayanamaz. Dolayısıyla hukuku kuran edim, doğası gereği hem
performatif hem de yorumlayıcı bir güç darbesi (şiddet) içerir.
Hukuk hesaplanabilir kurallar, kodlar, normlar ve emsaller
sistemidir. İnsan yapısı/inşası olduğu için tarihseldir, dönüştürülebilir ve
yapısı sökülebilir.
Adalet hesap edilemez, kurallara sığmaz, sonsuzdur.
Adalet, yapısökümün ulaştığı nihai ufuk ve motivasyon
kaynağıdır. Dekonstrükte edilemez.
Dekonstrüksiyon, hukukun dekonstrükte edilebilirliği ile
adaletin dekonstrükte edilemezliği arasındaki aralıkta (boşlukta) meydana
gelir.
Eğer bir yargıç kuralı ezbere uygulayıp geçerse bu sadece
hukuka uygun (yasal) olur, ama adil olup olmadığı tartışmalıdır.
Gerçek adalet edimi, her tekil
durumda kuralın yeniden icat edilmesini ve kural ile tekillik arasındaki açmaz
(aporia) deneyimini gerektirir.
Adalet imkansızın bir
deneyimidir.
Yasa, belli bir dilde/deyimde telaffuz edilir. Bir özneyi
anlamadığı veya hakim olmadığı bir dilde yargılamak doğrudan bir dilsel
şiddettir.
Batı hukuk ve adalet düşüncesi insanı (özellikle yetişkin,
erkek, beyaz insanı) merkeze alır. Hayvanlar, bitkiler veya cansız varlıklar
hukuk öznesi sayılmaz.
Bir kararın adil sayılması için hem bir kurala/yasaya
dayanması hem de o kuralı basit bir hesap makinesi gibi otomatize bir şekilde
uygulamaması gerekir.
Karar verildikten sonra dahi, karar verilemezliğin
"hayaleti" o karara musallat olmaya devam eder. Çünkü hiçbir an,
hiçbir şimdide "Ben tam anlamıyla adil bir karar verdim" denemez.
Karar kesin bir güvenceye kavuştuğu an adalet olmaktan çıkıp mekanik bir hesaba
dönüşür.
Adalet ertelemeyi ve sınırsız bir bilgi toplamayı beklemez;
karar her zaman "şimdi ve burada", sonlu bir aciliyet içinde verilmek
zorundadır.
Hesaplamanın ötesinde kalan adalet fikri, bizi
hukuksal-siyasal alanda durmaksızın hesap yapmaya ve kuralları dönüştürmeye
zorlar.
Hukuk, şiddeti tekeline almak zorundadır. Suçludan ya da
bireysel şiddetten ziyade, yeni bir hukuk kurma yetisine sahip olan şiddetten
korkar.
Bir hukuk veya düzen kurulduğu an (Setzung), mantıksal
olarak gelecekte korunmayı, tekrarlanmayı ve sürdürülmeyi vaat eder.
Dolayısıyla her kurucu eylem, kendi içinde çoktan bir "koruma"
çağrısı barındırır.
Ölüm cezası, hukukun sıradan bir cezalandırma aracı
değildir; hukukun özündeki egemen şiddetin (yaşam ve ölüm üzerindeki mutlak
yetkinin) en saf biçimde görünür olduğu yerdir.
Hukuk, hem kuruluşunda (kurucu şiddet) hem de varlığını
sürdürmesinde (koruyucu şiddet) şiddetten bağımsız değildir.
(Derrida’nın Benjamin okuması)
…
Werner Hamacher: Afformatif, Grev
Pozitif yasa ve hukuk düzeni zorunlu olarak şiddete dayanır.
Hukuk koruyucu şiddet, korumaya çalıştığı düzeni ayakta
tutabilmek için aslında kendisini var eden yasa koyucu (devrimci) şiddeti
bastırmak ve zayıflatmak zorundadır. Bu durum bir "çürümeye" ve
diyalektik bir döngüye yol açar: Bir yasa kurulur, zamanla çürür, bastırdığı
karşı-şiddet (yeni bir devrimci güç) tarafından yıkılır ve yerini yeni bir
yasal koyutlamaya (Setzung) bırakır. Bu döngüsel tarih adaleti getiremez.
Kurumlar varlıklarını borçlu oldukları devrimci kurucu gücü
unuttuklarında ve dışladıklarında "zavallı bir oyuna" dönüşür ve
çökerler.
Askıya Alma
Hakiki bir adalet ve "yeni bir tarihsel çağ", bir
şiddetin yerini başka bir şiddetin almasıyla (ikame/devrimci yasa koyutlama)
gerçekleşmez. Asıl mesele, mitik hukuk biçimlerinin ve devlet iktidarının
tamamen "askıya alınması" (lağvedilmesi, hükümsüz kılınması)dır.
Saf/Devrimci Şiddet
Belli bir amaca ulaşmak için bir "araç" olmayan,
yasa koymayan ve yasa korumayan şiddettir. Bu şiddet koyutlayıcı değildir;
hukukun ve devletin egemenliğini felç eden, durduran bir şiddettir.
Performatif Edim = Yasa Koyutlama
Afformatif Olay = Askıya Alma
Adalet; belli çıkar, norm veya koyutlamalarla kirlenmemiş
"saf araçlar" alanına aittir. Bir araç, kendi dışındaki bir amaca
(devletin korunması, bir düzenin dayatılması vb.) hizmet etmediği sürece
"saftır".
Saf araçlar doğrudan insanlar arası çatışmayı şiddetle
çözmez; çatışmayı "şeyler/mallar" üzerinden ve "teknik"
aracılığıyla dolaylı kılar.
Pozitif yasa, evrensel geçerlilik iddiasındadır; her
bireysel durumu tekilliğinden soyutlayarak genel bir yasa kategorisine sokar.
Adalet ise evrenselleştirilebilir bir kural değildir;
durumların tekilliğine yanıt verir.
Adalet, genel yasalar altında toplanamayacak tekil araçlar
ve amaçlarla ilgilidir. Adaletin yapısı, tam da bu yönüyle dilin iletişimsel
yapısıyla eşleşir.
Kant’ın kategorik buyruğu / "İnsanı asla sadece bir
araç olarak kullanma, daima bir amaç olarak da gör"
Benjamin için etik alanında araç ve amaç ayrımı yapmak,
hiyerarşi ve adaletsizlik üretir. İnsanlar veya şeyler amaçlarla
ilişkilendirilemez; yalnızca mutlak dolaylılık (bir amaca araç kılınmama hâli)
içinde özgürleşebilirler.
Egemenlerin "olağanüstü hali" ezilenler için bir
istisna değil, kuraldır
Devrimci görev, düzeni yeniden kuracak bir şiddet değil,
tarihsel sürekliliği infilak ettirecek "gerçek bir olağanüstü hal"
yaratmaktır.
Saf şiddetin veya afformatif eylemin ne zaman gerçekleştiği
önceden kestirilemez, programlanamaz veya teorize edilemez. Bir eylemin ilahi
mi yoksa mitik mi (yasa koyucu mu) olduğunu bilmek epistemolojik olarak
imkânsızdır; karar yargıdan kaçar.
Dil, bir şeyi iletmenin "aracı" haline geldiğinde
cennetten düşüş gerçekleşir (gevezelik/araçsallaşma). Oysa saf dil, yalnızca
kendisini ileten ungesetzen (koyutlanmamış) dolaylılıktır.
Saf şiddet ve afformatif grev, pratik siyasetin içinde
sürekli olarak stratejik/siyasal grevle veya performatif yasa koyumlarıyla
yüzleşmek, hatta onunla "piç edilmek" (hibritleşmek) zorundadır. Bu
yüzden her devrim zorunlu olarak ironiktir.
…
Giorgio Agamben: Olağanüstü Hal
Carl Schmitt, egemeni "olağanüstü hale karar veren
kişi" olarak tanımlar. Olağanüstü hal, hukukun kendi uygulamasını askıya
alarak yaşamı kendi içine dahil ettiği paradoksal bir yapıdır.
Schmitt’e göre olağanüstü hal tam bir anarşi değildir;
askıya alınan yasal düzenin sınırları içinde kalır. Egemen düzenin hem dışında
hem de içindedir.
20. yüzyıldan itibaren olağanüstü hal, geçici bir önlem
olmaktan çıkıp kalıcı bir yönetim modeline dönüşmüştür.
Modern rejimlerde yasanın özü (biçimsel varlığı) ile
uygulanabilirliği/gücü birbirinden ayrılır. Yasanın içeriği askıya alınırken,
yasasız bir "yasa gücü" (keyfi yürütme kararları) işler hâle gelir.
Walter Benjamin (Şiddetin Eleştirisi Üzerine), yasa koyan ve
yasa koruyan şiddet diyalektiğini kıran, hukukun tamamen dışında yer alan
"saf / ilahi / devrimci şiddet" imkânını savunur.
Schmitt'in olağanüstü hal kuramı, Benjamin'in bu "saf
şiddet" tezini yok etmek için geliştirilmiştir. Schmitt, hukukun dışındaki
her türlü şiddeti olağanüstü hal mekanizmasıyla yeniden hukuki/devletsel
nomos'un içine dahil etmeye çalışır.
İstisna kural haline geldiğinde, Schmitt'in kuramı çöker.
Benjamin’in amacı, hukuka bağlı kurgusal bağları koparıp "gerçek bir
olağanüstü hal" yaratarak saf şiddeti özgürleştirmektir.
Hukuk düzeni, kendi işleyişini sürdürebilmek için mutlaka
içsel/yapısal bir "yasal boşluğa" (kuralsızlığa) ihtiyaç duyar.
Olağanüstü hal kalıcı/kural haline geldiğinde, nomos ile
kuralsızlık arasındaki diyalektik biter ve siyasal sistem işlevsiz, "ölü
bir aygıta" dönüşür.
Egemenlik, hukuku askıya alarak insanları yasal
statülerinden arındırır ve "çıplak yaşam" seviyesine indirger. Batı
siyasetini bu tıkanmadan kurtarmanın yolu, hukukun kuralsızlıkla kurduğu bu
araçsal bağı anlamak ve sorgulamaktır.
Robert Cover: Şiddet ve Söz
Yargıcın bir metni yorumlaması (hüküm vermesi); bir insanın
özgürlüğünü, malını, çocuklarını ve hatta hayatını kaybetmesiyle sonuçlanır.
Yasal yorumlama hem bir şiddet edimine vesile olur hem de
halihazırda uygulanmış/uygulanacak şiddet için toplumsal mazeretler üretir.
Elaine Scarry
Fiziksel acı, kişinin kendini ifade etme, dünya kurma ve
ortak bir kişilerarası gerçeklik inşa etme yeteneğini (dili) yok eder.
İşkence, bilgi toplamaktan ziyade kurbanın bağlı olduğu
normatif dünyayı (değerleri, dostlukları, aidiyetleri) paramparça etmek için
uygulanır. İtiraf, kurbanın kendi dünyasını ele vermesi ve yok oluşunun
tescilidir.
Şehitlik, zalimin dünyasına ve şiddetine karşı kendi
normatif dünyasında (Torah/Nomos) ısrar etme biçimidir. Beden işkence görse de
şehit, kendi hukukunu zalimin maddi şiddetine galip kılar.
Ceza ideolojisi ve hukuk kavramları, şiddetin kurbanı olan
mahkûmdan ziyade; bu şiddet piramidinin tepesinde oturan yargıçlara ve mevcut
düzenden yarar sağlayan egemen sınıflara yaptıkları işi meşrulaştırma (mazur
gösterme) işlevi görür.
İnsanların çoğunda başkalarına acı çektirmeye karşı
psikolojik, kültürel ve ahlaki engeller/tiksintiler vardır. Hukuk sisteminin
işleyebilmesi için bu engellerin aşılması gerekir.
Bireyler saldırganlık veya şiddet uygulama dürtülerini
devlete, polise veya yargısal makamlara havale ederek kendilerini aklarlar.
Ölüm cezası, hukuki şiddetin en yalın ve geri döndürülemez
halidir. Yargıç hiçbir zaman sanığı kendi eliyle öldürmez; ancak kelimeleriyle
bu cinayeti yetkilendirir.
Yasal yorum; diğer yargıçların, temyiz mercilerinin ve infaz
memurlarının katılımını/uzlaşısını gerektiren kolektif bir süreçtir.
Yasal yorumlama ne kadar kusursuz bir mantel gerekçelendirme
sunarsa sunsun, "ortak bir anlam" yaratamaz. Şiddeti
uygulayan/emreden taraf (yargıç/devlet) için süreç gerekçeler ve metinlerden
ibaretken; kurban için tek gerçeklik korku, acı ve ölümdür. Hukukun şiddeti,
taraflar arasında ortak anlam kurulmasının önüne trajik bir sınır çeker.
…
Zeynep Direk: Yasa, Adalet ve Siyaset
Derrida’ya göre devleti veya hukuku kuran edim (örneğin bir
bağımsızlık bildirgesi veya cumhuriyetin ilanı), J.L. Austin’in
"performatif" (bildirirken kuran/yapan) dil yapısına sahiptir. Ancak
kurucu edim, kendisinden önce var olan bir hukuk sistemi tarafından
yetkilendirilemeyeceği için ne meşru ne de gayrimeşrudur; bir "şiddet
darbesidir".
Agamben: "Olağanüstü hal" ve "istisna
hali" üzerinden yaşamın yasaya nasıl tabi kılındığını ve vatandaşların
"çıplak yaşama" nasıl indirgendiğini sorgular.
Hamacher: Hukuku kuran tarihsel diyalektiğin dışında kalan
"saf şiddet" ve "afformatif" (biçimlendirmeyen/devlet
kurmayan) imkanları ele alır.
Derrida: Hukuk-adalet ayrımı, kurucu imzanın mirası ve
Benjamin'in "ilahi şiddet" ile "şiddet/güç" (Gewalt/Walten)
kavramlarını sorunsallaştırır.
Yasa koyucu şiddetin başarısı, kendisini meşrulaştırmasına
ve kuruluşundaki şiddetin/mistikliğin üzerini örtebilmesine bağlıdır.
Yasa kurucu edim, homojen olmayan bir topluma türdeş bir
vatandaşlık kimliği dayatır.
Devlet, bireysel çıkar için işlenen kişisel suçlardan
(hırsızlık, gasp) korkmaz
Hukuk, şiddeti bireylere yasaklayarak tekelinde toplar. Bunu
kamu düzenini veya bireyi korumak için değil, sadece kendi varlığını (hukuk
dışı bir güç seçeneğini engellemek için) korumak amacıyla yapar.
Carl Schmitt'e göre siyasal olanın özü, insanları
"dost" ve "düşman" olarak gruplandırma yoğunluğudur.
Egemenlik ise olağanüstü hale ve dost-düşmanın kim olduğuna karar verme
yetkisidir.
Batılı parlamenter demokrasiler "Soğuk Savaş"
sonrası ana düşmanlarını (Komünizm) kaybedince bocalama sürecine girmiştir.
Schmitt düşmansızlığı bir yozlaşma olarak görür.
Ulus-devlet mantığı türdeşlik üzerine kuruludur; bu mantık
asimile edemediği farkları yok saymak veya yok etmek üzerine işler. Çokkültürlü
bir ulus-devlet, ulus-devletin kendi mantığı açısından bir çelişkidir.
Heidegger adaleti (dike) mevcudiyet anlamındaki varlık
zemininde bir toparlama, uygun bir biçimde bir araya getirme (Versammlung) veya
eklemlenme (jointure) olarak; adaletsizliği (adikia) ise ayrılma/eklemlenmeme
(disjunction) olarak okur.
Derrida'ya göre adalet, eklemlenmenin reddi, sonsuz bir
eklemlenmeden çıkış (une disjonction infinie) ve kesintidir. Başkasının mutlak
ve sonsuz başkalığıyla (out of joint) kurulan zorlu tecrübe yoksa gerçek bir
adaletten söz edilemez.
Benjamin'in hukuk dışı "saf/ilahi şiddet" fikrine
yanıt olarak Schmitt, egemenlik ve istisna hali (acil durum) kuramını
geliştirir.
Agamben'e göre istisna hali ve anomik alan geçici/olgusal
bir durum değil; modern hukuk devletinin özsel ve kurucu unsurudur.
Yasa ve adalet doğrudan yüz yüze gelinebilecek mevcudiyetler
değildir. Bu nedenle yasanın ve adaletin incelenmesi klasiki fenomenolojiyi
aşarak ancak çapraz/dolaylı bir sunum (post-fenomenoloji) ile mümkündür.
Her yasa koyucu şiddet zamanla kendisini korumak isterken
araç-amaç ilişkisinde bozulur ve kendi altını oyar. Tarihteki bu şiddet döngüsü
diyalektiktir.
…
Aykut Çelebi: Şiddete Karşı Siyaset Hakkı
Günümüzde geleneksel devletler arası savaşların yerini; iç
savaşlar, asimetrik savaşlar, insani müdahaleler ve gerilla/milis/özel ordu
faaliyetleri almıştır.
Şiddet yalnızca savaşla sınırlı değildir. Geç kapitalizmde
aile içi şiddet, vandallık, pogromlar, linç ve doğaya yönelik tahribat gibi
fiziksel biçimlerin yanında; işyerlerindeki mobbing veya sınıfsal/hiyerarşik
aşağılamalar gibi simgesel/fiziksel olmayan şiddet biçimleri de gündelik yaşamı
kuşatmıştır.
Almancadaki Gewalt sözcüğü; hem şiddet/zor hem de hukuk,
iktidar ve egemenlik anlamlarını içerir.
Sofsky gibi radikal düşünürler insanları bir arada tutan
harcın bir çalışma veya ortaklık duygusu değil, ortak bir "şiddet
tecrübesi" olduğunu savunur.
Walter Benjamin’in 1921 tarihli "Zur Kritik der
Gewalt" (Şiddetin Eleştirisi Üzerine) makalesi, Birinci Dünya Savaşı,
Weimar Dönemi ve devrimci kalkışmaların (Münih İşçi-Asker Konseyleri)
bastırılması bağlamında şekillenmiştir.
Siyasal Genel Grev / İktidar pozisyonlarını yeniden
üretip tarafları uzlaşmaya davet eden, mevcut düzen içindeki bir araçtır.
Her iki gelenek de (doğal hukuk ve pozitif hukuk) şiddet ile
hukuk arasındaki çürütücü bağı gizler. Devrimci bir şiddet eleştirisi, hem
doğal hukukun hem de pozitif hukukun dayanak noktalarının dışına çıkmak
zorundadır.
Polis teşkilatının veya KHK/yönetmeliklerin yetki alanını
aşarak hem yasayı koruyup hem de adeta "yasa koyucu" gibi hareket
etmesi, hukuki kurumların çürümeye başladığının göstergesidir.
Devlet tek tek işyerlerindeki greve hak tanır (sistem içi
araç). Ancak tüm işyerlerini kapsayan bir Genel Grev, devleti ve hukuk düzenini
işlevsizleştirip yeni bir irade ortaya koyduğu için devlet tarafından anında
"yıkıcı bir şiddet eylemi" olarak ilan edilir.
Bütün hukuki sözleşmelerin ve parlamentarizmin temelinde bir
garantör olarak şiddet yatar.
Şiddet içermeyen uzlaşma; insanların "şeylere ad verme
yeteneği" taşıdığı dilde, konuşmada, nezaket ve diplomaside mümkündür.
Şiddet genelde bir amaca ulaşmak için araçsallaştırılır.
Oysa önceden planlanmamış, anlık bir "öfke" patlaması bir amaca
hizmet etmez; doğrudan bir dışavurum, bir manifestodur.
Yasa koyan (kurucu) ve yasayı koruyan (muhafaza eden) hukuki
şiddettir. Kurban talep eder, kan döker, insanı "çıplak hayat"
seviyesine indirgeyerek onun üzerinde iktidar kurar.
Schmitt'e göre yasayı belirleyen norm değil, otoritedir.
Hukuk ile hukuk-dışını ayıran egemen devlet otoritesidir.
Kurucu şiddet hızla egemen bir otoriteye ve "toplumsal
homojenliği" koruyan bir düzene dönüştürülmüş; bu homojenlik zamanla
açıkça milliyetçi bir tona kaymıştır.
Niklas Luhmann’a göre hukuk, kendi kodlarıyla
(yasal/yasadışı) çalışan, dışarıdan yönetilmeyen otopoietik (autopoietic) bir
alt sistemdir.
Sistemlerin temel amacı normatif ideallere ulaşmak değil,
karmaşıklığı azaltarak işlevselliği sağlamaktır.
Derrida'ya göre hukuk yapıbozuma uğratılabilir; fakat
adaletin kendisi yapıbozuma uğratılamaz. Hukuksal ideolojinin doğası ancak
dekonstrüksiyon sayesinde eleştirilebilir.
Derrida versus Benjamin
Benjamin dili şiddetten ayrı görürken; Derrida dil ile
toplumsal zorun aynı performatif edimde hayat bulduğunu savunur.
Benjamin şiddet dışı çözümlerin ve "saf araçların"
(sivil uyuşma, diyalog) imkânına "evet" derken; Derrida
"saflık" düşüncesini ve şiddetsiz bir alanın varlığını ontolojik
olarak reddederek "hayır" der.
Antonio Negri'ye göre pasifizm ve terörizm zıt gibi görünse
de aynı madalyonun iki yüzüdür. Her ikisi de medyanın gösteri ve temsil
yasasına bağımlıdır.
Agamben'e göre yasanın gücü, kendisini yasadan
soyutlamasından gelir.
Schmitt'in Siyasal Teoloji eseri, Benjamin'in Şiddetin
Eleştirisi Üzerine metnine siyasal bir cevaptır. Schmitt şiddeti hukukun içinde
tutmaya çalışırken, Benjamin şiddeti hukukun ve yasasızlığın alanında kurgular.
Şiddete karşı siyaset talebi... yasayı ve şiddeti dışarıda
bırakan ideal bir durumu hayal etmektir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder