3 Haziran 2026 Çarşamba

Siniša Malešević - Organize Vahşetin Yükselişi - Notlar

Siniša Malešević - Organize Vahşetin Yükselişi - Notlar

Şiddetin Tarihsel Sosyolojisi

The Rise Of Organised Brutality, A Historical Sociology of Violence, Cambridge University Press, 2017

 


Malešević, şiddetin biyolojik eğilimlerden ziyade örgütsel kapasite, ideolojik nüfuz ve mikro dayanışma tarafından belirlendiğini gösteriyor.

Savaşlara, devrimlere, soykırımlara ve terörizme odaklanan bu kitap, modern toplumsal örgütlerin kitlesel şiddete yönelik halk desteğini harekete geçirmek için ideolojiden ve mikro dayanışmadan nasıl yararlandığını gösteriyor.

 

Giriş: Şiddetin Yüzleri

İnsanlık tarihi; Çin'deki Lingchi (bin kesik yöntemi), Ashoka'nın Cehennemi, Azteklerin insan kurban etmesi ve özellikle Orta Çağ Avrupa'sının (Iron Maiden/Demir Bakire, kafa kırıcı, çark cezası vb.) aralıksız bir işkence ve barbarlık çağı olduğu fikriyle anılır.

Çağdaş ortaçağ uzmanları (Klemettila, Kleinschmidt, Carrel, Baraz) bu algıyı reddeder.

Orta Çağ adalet sistemi kamusal işkenceye değil; utandırma ve topluluk önünde rezil etme gibi hafif cezalara dayanıyordu. İnfazlar sadece katillere ve ağır küfür/hainlik eylemlerine uygulanırdı.

Demir Bakire (Iron Maiden) Orta Çağ'da hiç kullanılmamış sonradan uydurulmuş bir alettir; Ashoka'nın Cehennemi edebi bir icattır.

 

Orta Çağ'ın "barbar" olarak kurgulanması, Rönesans ve Aydınlanma düşünürlerinin kendi ilerleme, akıl ve özgürlük projelerini öne çıkarmak için geçmişi kasıtlı olarak "Ötekileştirmesinden" kaynaklanmaktadır.

 

Şiddet istikrarlı ve tarih ötesi değildir; zamana ve mekana göre değişir.

Günümüz toplumu şiddeti sadece kasıtlı bedensel müdahale/fiziksel zarar olarak dar bir çerçevede tanımlar.

 

Modern öncesi dönemde toplumsal izolasyon, sürgün veya toplum önünde utandırılmak, fiziksel cezalardan çok daha ağır bir zorlama kabul edilirdi (örneğin 14. yüzyıl İngiltere'sinde kısa süreli hapis yerine kütüğe bağlanmak tercih edilirdi). Günümüzde ise iş yerindeki psikolojik baskılar veya sosyal izolasyon şiddet sayılmazken, bedensel bütünlüğe dokunmak en büyük ceza nedenidir.

 

Organize şiddetin dönüşümü

Devletlerin ve örgütlerin şiddeti sistematikleştirip bürokratik mekanizmalara oturtması.

Şiddeti kitlesel boyutta meşrulaştıran ideolojilerin yayılması.

İnsanların küçük grup bağlılıklarının (mikro dayanışma) örgütsel ve ideolojik amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılması.

 

(Son yüzyıl itibariyle) Örgütsel ve ideolojik yapılar şiddeti yok etmemiş; günlük yaşamı pasifleştirirken dönemsel kitlesel şiddet patlamalarının koşullarını hazırlamıştır.

Kitabın Düzeni

Bölüm 1 (Teorik Çerçeve): Şiddet tanımları (aşırı geniş ve aşırı dar yaklaşımlar) incelenir. Max Weber, Michel Foucault ve Norbert Elias'ın görüşleri eleştirilir.

 

Bölüm 2 (Analitik Çerçeve): Baskının bürokratikleşmesi, merkezkaç ideolojikleştirme ve mikro dayanışmanın kuşatılması süreçleri ayrıntılandırılır.

 

Bölüm 3 & 4 (Tarihsel Kanıtlar): Erken insanlık ve tarih öncesi dönem değerlendirilir. Şiddetin insanlık tarihinde sanıldığı kadar erken değil, örgütsel gücün genişlemesiyle paralel olarak geç dönemde geliştiği gösterilir.

 

Bölüm 5 (Savaş): Savaşın örgütsel ve ideolojik kapasitesi incelenir. Devletlerarası savaşların azalması, savaşın günlük yaşamın içine bürokratik olarak yerleştiği anlamına gelir.

 

Bölüm 6 (Devrimler): Devrim teorileri eleştirilerek ideolojik nüfuz ve örgütlenme merceğinden yeniden ele alınır.

 

Bölüm 7 (Soykırımlar): Soykırımlar hukuki/etik boyuttan çıkarılıp tarihsel sosyolojik yaklaşımla analiz edilir.

 

Bölüm 8 (Terörizm): Terörizmin kamusal algısı ile örgütsel/ideolojik dinamikleri incelenir; determinist yaklaşımlar eleştirilir.

 

Bölüm 9 (Mikro Dayanışma): İnsanların doğuştan şiddet yanlısı/sürü yaratıkları olmadığı, grup bağlılığının ve kitlesel eylemin arkasında örgütsel-ideolojik desteklerin yattığı savunulur.

 

1. Bölüm: Organize Şiddet Nedir?

Şiddet Nedir?

Şiddet, zaman ve mekana göre değişen dinamik bir toplumsal olgudur.

 

Organize şiddet; bireylerin veya grupların, resmi ya da gayri resmi toplumsal organizasyonlara üyelikleri, bağlılıkları ve bu yapıların varlığı aracılığıyla katıldıkları şiddet biçimidir.

 

Organize Şiddetin İki Temel Katmanı

Gruplar Arası Şiddet: Az veya çok resmileşmiş yapılara dayanabilir veya bazen tamamen örgütsel kanalların dışında da gelişebilir.

Bu şiddet türünde failler genellikle belirli bir sosyal katmana veya kimliğe (ırk, etnik köken, cinsiyet, sınıf) hitap eder ve iç meşruiyet kaynakları bu sınırla kısıtlıdır.

 

Şirketler/Yönetimler Arası Şiddet: Bürokratik ve örgütsel bir yapının varlığına bağımlıdır. Örgütsel mekanizmalar olmadan ortaya çıkması imkânsızdır.

Devletler, imparatorluklar veya şehir devletleri gibi yerleşik yönetimlerin birbiriyle yürüttüğü şiddettir.

Bu düzeydeki şiddet, vergilendirme, eğitim ve yasama gibi araçlarla desteklenen ve geniş ideolojik söylemlerle meşrulaştırılan en üst seviye organize şiddet biçimidir.

 

Organize Şiddetin Özellikleri

1.     Örgütsel Aracılık

Eylem, örgütsel üyelik ilkelerine göre yönetilir.

2.     Örgütsel Kapasite ve İdeolojik Meşruiyet

Organize şiddet, eylemi gerçekleştirebilmek için kurumsal kapasiteye ve bu şiddeti kitlelere onaylatacak ideolojik/toplumsal söylemlere ihtiyaç duyar.

3.     Tekelleşme

Özellikle modern devletler (yönetimler), kendi toprakları üzerinde meşru şiddet kullanma yetkisini tekellerine alarak organize şiddeti kurumsallaştırmışlardır.

 

Şiddeti Örgütlemek

Kişilerarası şiddet doğrudan fiziksel etkileşime dayanırken, organize şiddet soyut örgütsel yapılar (devlet, ordu, polis, milisler vb.) aracılığıyla dolayımlanan bir olgudur.

 

Şiddetin büyük kısmı gruplar arası etkileşimden ziyade devletler, şirketler ve paramiliter yapılar gibi örgütsel düzeylerde üretilir.

Organize şiddet, bireylerin kişisel dürtülerinden ziyade sosyal organizasyonların zorlayıcı ve ideolojik gücüne dayanır.

 

Disiplin ve Şiddet

Weber'e göre devlet, meşru fiziksel şiddet kullanma tekeliyle tanımlanır.

Disiplinin savaşta doğduğunu savunan Weber, "Askeri disiplin her türlü disiplini doğurur" diyerek bürokratik rasyonalizasyonun kökenindeki şiddete işaret eder.

Siyaset nihai olarak zorlayıcı güce ve şiddet tekelinde bulunmaya dayanır.

 

Şiddet ve Medeniyet

Elias, "uygarlaşma süreci" ile şiddetin azaldığını, öz-denetimin içselleştirildiğini savunur.

Feodal savaşçıların yerini saray mensuplarının alması ve devletin vergi/şiddet tekelini kurmasıyla şiddet bastırılmış, nezaket ve kendini sınırlama topluma yayılmıştır.

Elias / Şiddeti doğalcı bir içgüdüye indirger ve modern dönemde organize şiddetin boyutlarındaki dönüşümü tam olarak kavrayamaz.

Unutmamak gerekir: uygarlık organize şiddetin beşiğidir.

 

Şiddet ve Hapishane Gücü

Foucault, modernitenin şiddeti ortadan kaldırmadığını, onu görünür infazlardan "disiplinci güce" ve gözetim sistemlerine (Panoptikon) dönüştürdüğünü ileri sürer.

 

Foucault’ya göre şiddetin hakim olduğu yerde iktidar durur.

Siyasi iktidar şiddetten vazgeçebildiği ölçüde modern düzenlere hükmedebilir.

 

Şiddetin görünürden çekilmesi baskının azaldığı anlamına gelmez (Panoptikon tasarımlar). Amaç "daha az cezalandırmak değil, daha iyi cezalandırmak"tır; iktidar artık bedenin ötesine geçerek bireyin zihnine ve ruhuna nüfuz eder.

 

Panoptikon, hapishaneler, ordular ve fabrikalar en nihayetinde arka plandaki şiddet/cezalandırma tehdidine dayanır. Weber’in belirttiği gibi, yaptırım gücü (şiddet kapasitesi) olmadan kalıcı bir siyasi iktidar mümkün değildir.

Disiplinci güç ile egemen güç karşıt değil, birbirini besleyen unsurlardır.

 

Foucault, tıpkı Elias gibi modernitenin daha az şiddetli olduğunu varsayar.

Halbuki son 250 yılda savaş ve soykırımlarda en az 300 milyon insan ölmüştür.

 

2. Bölüm: Uzun Vadede Şiddet

Şiddeti İnceleme Yöntemi: "Longue Durée" (Uzun Vade)

Anlık/psikolojik faktörler kişilerarası şiddeti açıklayabilir ancak savaşlar, devrimler ve soykırımlar gibi organize şiddetin tarihsel dönüşümünü açıklayamaz.

Şiddeti anlamak için Annales Okulu'nun (Fernand Braudel vb.) geliştirdiği longue durée (uzun vade) yaklaşımı gereklidir. Olay odaklı tarih ve elit biyografileri yerine, yüzyıllar boyunca yavaş gelişen büyük ölçekli yapısal süreçlere, toplumsal makroskoba ve prosopografiye (grupların/yapıların ortak özelliklerinin incelenmesi) odaklanılmalıdır.

 

Organize Şiddetin Dinamikleri

1.     Baskının Kümülatif Bürokratikleşmesi

Örgütsel ve zorlayıcı kapasitenin tarih boyunca sürekli artması.

2.     Merkezkaç İdeolojikleştirme

İdeolojik nüfuzun genişlemesi ve yayılması.

3.     Mikro Dayanışmanın Kuşatılması

Örgütsel/ideolojik gücün büyümesiyle grup dayanışmasının dönüşmesi.

 

Sosyal Organizasyon ve Şiddet

Çatışmaların ana failleri şekilsiz gruplar (Sünniler, Ruslar, işçi sınıfı vb.) veya bireyler değil; bu gruplar adına hareket eden somut sosyal organizasyonlardır.

Bireyler farklı duygulara ve algılara sahip olduğundan, iyi işleyen bir sosyal örgütlenme olmadan geniş ölçekli kolektif eylemler (isyanlar, devrimler, savaşlar) gerçekleşemez.

 

Avcı-toplayıcı dönemdeki esnek, küçük ve hiyerarşisiz gruplarda kurumsallaşmış şiddet ve disiplin yoktu.

Savaş ve organize şiddet hiyerarşik sosyal organizasyonların ortaya çıkmasıyla kurumsallaşmıştır.

 

Bürokratik örgütlerin temeli disiplindir; disiplin ise dışsal toplumsal baskı ve zorlama tehdidiyle (mali cezalar, hapis, ölüm vb.) sürdürülür.

Patrimonyal veya sultanik yönetimler bireysel hükümdarlara bağlı olduğundan örgütsel olarak zayıftır. Buna karşılık bürokratik sistemler topluma daha derinlemesine nüfuz eder ve lider değişikliklerinden etkilenmez.

Şiddet eylemlerini körükleyen ve kitleselleştiren şey, karmaşık sosyal organizasyonların gelişmesidir.

 

Bürokratik örgütler büyüdükçe, geliştikçe ve topluma nüfuz ettikçe daha fazla zorlayıcı kapasite kazanırlar; bu da daha büyük ölçekli şiddet, yıkım ve insan kaybına yol açar. Örgütler olmasaydı şiddetli çatışmaları finanse edecek vergiler toplanamaz, savaşçılar askere alınamaz ve kitlesel destek sağlanamazdı.

 

İdeoloji ve Şiddet

Modern bürokratik yapılar; araçsal rasyonellik, meritokrasi, işbölümü ve yazılı kurallarla hareket eden "demir kafes" veya "sosyal kafes" niteliğindedir. Bürokrasi, duygusal, akrabalık veya klan bağlarını çözerek toplumsal ilişkileri rasyonelleştirir ve tekdüzeliği teşvik eder.

 

Modernitenin eğitim/okur-yazarlığın yaygınlaşması gibi getiriler ideolojilerin elitlerin tekelinden çıkıp kitlelere yayılmasına (merkezkaç ideolojileştirme) yol açtı. İdeolojiler örgütlerin tepe noktasından halka doğru yayılır ve rakipleriyle sürekli yarışır; bu rekabet de örgütsel ve ideolojik kutuplaşmayı besler.

 

Modern öncesi dönemde: İnsanlar eşit ahlaki değerde görülmediği için (örneğin köylülerin insan sayılmaması veya öteki dinlerin mensupları), şiddet mevcut hiyerarşik toplumsal düzeni korumak/yeniden onaylamak için kullanılıyordu.

 

Moderniteyle birlikte: Aydınlanma ile birlikte "insanların eşitliği" ilkesi benimsendiğinden, şiddet artık toplumsal değişimi ilerletmek ve ideal/ütopik bir geleceği inşa etmek için meşrulaştırılır.

 

Dayanışma ve Şiddet

İnsan beyninin bilişsel kapasitesi yaklaşık 150 istikrarlı ilişkiyi sürdürmeye elverir (günümüz sosyal medya kullanım verileri de bunu doğrulamaktadır). Modern insan hâlâ "organik" değil, küçük gruplardaki yüz yüze, duygusal "mekanik" dayanışmaya muhtaçtır.

 

Askeri müfrezeler, terör hücreleri veya devrimci gruplar gibi hayati tehlike içeren durumlarda mikro dayanışma zirve yapar.

 

3. Bölüm: İnsan Vahşeti Kaç Yaşındadır?

İnsanlar Diğer Hayvanlardan Daha Şiddetli Midir?

İnsanlar pençe veya keskin diş gibi biyolojik silahlardan yoksun olmalarına rağmen, organizasyon becerileri sayesinde gezegende benzersiz bir yıkıma yol açmışlardır.

 

İnsan Şiddeti Kaç Yaşındadır?

Arkeolojik kayıtlar, göçebe avcı-toplayıcı topluluklarda organize şiddetin nadir olduğunu, şiddetin yerleşik yaşama geçişle (Neolitik) birlikte arttığını gösterir.

 

Bazı İnsan Grupları Diğerlerinden Daha Şiddetli mi?

Şiddetli "savaşçı" yapıları doğuştan gelen bir özellik değil; Avrupa sömürgeciliği, salgın hastalıklar, at, ateşli silahlar ve alkolün getirdiği dışsal yapısal dönüşümlerin bir ürünüdür.

 

İnsanlar doğuştan katil veya barışçıl (Hobbesçu ya da Rousseaucu) değildir. İnsan doğası sabit değildir; insanlar esnek, süreçsel yaratıklardır. Şiddet biyolojik bir nitelik değil, iki ya da daha fazla taraf arasındaki tarihsel ve toplumsal bir ilişkidir.

 

Şiddetin Örgütsel Temelleri

Avcı-toplayıcı dünyada (Neolitik öncesi) toplu şiddet eylemleri aralıklı ve nadirdir. Neolitik Devrim ile birlikte tarıma, yerleşik yaşama ve mülkiyete geçiş, dayanıklı toplumsal örgütlerin doğmasını sağlamıştır.

Şiddetin Neolitik sonrası artmasının temel nedeni gıda fazlası veya saf ekonomik çıkar değil; ortak girişimler etrafında gelişen örgütsel kapasite ve zorlama mekanizmalarıdır.

Örgütsel güç, ateşin bulunması gibi tesadüfi ve olumsal bir insani icattır. Ancak ateşten farklı olarak, özgürlüklerini kısıtladığı için toplayıcı topluluklar tarih boyunca devlet ve imparatorluk gibi örgütsel kabuklara direnmişlerdir.

 

Sosyal Örgütlerin Zorlayıcı Temelleri

Örgütler bir kez kurulduktan sonra bireylerin tek başına sahip olamayacağı özerk bir güce ve yaşama kavuşurlar.

 

Michael Mann’in "sosyal kafes" (social cage) kavramına atıfla; basit avcı-toplayıcı gruplarda yüksek bireysel özgürlük fakat düşük güvenlik/organizasyon varken, şeflikler ve modern örgütlerde (devletler, şirketler) özgürlükten feragat edilerek güvenlik, kaynak ve koruma elde edilir.

 

Büyük ölçekli, kalıcı ve organize şiddet, ancak dayanıklı toplumsal örgütlerin varlığıyla mümkündür.

 

4. Bölüm: Organize Şiddetin Durdurulamaz Yükselişi

De Saint-Pierre, Kant, Leibniz, Mill ve Spencer gibi klasik ve liberal düşünürler; aklın, ilerlemenin ve modernleşmenin şiddeti ortadan kaldıracağını ileri sürmüşlerdir.

Tam tersine, organize şiddetin örgütsel ve ideolojik yapılarla derinden bağlantılı olduğu ve bu yapıların büyümeye devam ettikçe geniş ölçekli şiddet potansiyelinin de artacağı iddiası ileri sürülüyor.

 

Tarih Boyunca Organize Şiddet Nasıl Ölçülecek?

Şiddeti dar (kasıtlı fiziksel zarar ve savaş ölümleri) tanımlayanlar şiddetin azaldığını öne sürerken şiddeti yapısal/sembolik koşullarla (eşitsizlik, yaşam süresi farkları, yetersiz beslenme) tanımlayanlar ise şiddetin dünyada arttığını göstermektedir.

 

Şiddet verilerinin çoğu ulus-devletler veya imparatorluklar gibi büyük örgütler tarafından toplanmıştır. Ancak bu yapılar yalnızca kendi çıkarlarına uygun verileri kaydetmiş; sömürgelerdeki katliamları, kıtlıkları veya doğrudan savaş tanımına uymayan iç çatışmaları göz ardı etmiştir. Veri setlerindeki bu metodolojik milliyetçilik, geçmişi bugünün kategorileriyle yanlış okumamıza yol açar.

 

Erken Tarih

Göçebe avcı-toplayıcı toplumlarda şiddet büyük ölçüde dışsal kaynaklı (yaban hayatı, doğal afetler, açlık) iken; yerleşik yaşama geçişle birlikte insan kaynaklı içsel şiddet (savaşlar, katliamlar) ortaya çıkmıştır.

 

Göçebe gruplara kıyasla daha karmaşık hiyerarşilere ve akrabalık ağlarına sahip "şeflikler" (örneğin Cengiz Han’ın Moğol konfederasyonu) şiddet kapasitelerini artırmıştır. Tarihin temel ilkelerinden biri şudur: Toplumsal örgütler geliştikçe, zorlayıcı güçleri ve ürettikleri şiddetin ölçeği de büyümektedir

 

Modern Öncesi Dünya

Yerleşik kentsel yaşam, işbölümü ve güç merkezileşmesi toplumsal yapıların zorlayıcı kapasitesini ve ideolojik meşruiyetini artırmıştır.

 

Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Avrupa (Karanlık Çağlar), sanılanın aksine niceliksel olarak daha az doğrudan savaş ölümüne tanık olmuştur.

 

Orta Çağ Avrupa'sında yaygınlaşan işkence ve korkunç infazlar (çarkta ezme, diri diri yakma), Pinker veya Elias'ın öne sürdüğü gibi "hayvani dürtüler" veya "sadizm" ile ilgili değildir. Bu durum, elinde yüzbinlerce köylüyü denetleyecek altyapısal ve örgütsel güç bulunmayan otoritenin örgütsel zayıflığına bir lojistik yanıttır. İşkence, toplumsal düzeni korumak için bir iletişim ve korku aracı olarak kullanılmıştır. İspanyol Engizisyonu gibi kurumların korkutucu imajına rağmen doğrudan neden olduğu ölüm sayıları (Torquemada döneminde yaklaşık 2 bin kişi) abartıldığı kadar yüksek değildir.

 

Avrupa nispeten küçük ölçekli çatışmalar yaşarken; İslam'ın Altın Çağı'ndaki halifelikler, Orta Asya, Orta Doğu ve Doğu Asya'da örgütsel genişlemeye bağlı olarak şiddet şiddetlenmiştir.

 

Organize Şiddet ve Modernite

Erken Modern Dönem

Avrupa'nın çok kutuplu ve rekabetçi yapısı, Avrupalı yöneticileri savaşları finanse etmek için vergi sistemleri, disiplinli bürokrasi ve idari aygıtlar geliştirmeye zorlamıştır. Savaş hazırlıkları; ulaşımı, iletişimi, sanayiyi ve okuryazarlığı teşvik ederek modern devlet kapasitesini inşa etmiştir.

Aynı dönemde Çin ve Osmanlı gibi devasa imparatorluklar "yüksek düzey denge tuzağına" düşerek örgütsel yenilikleri reddetmiştir.

 

Zorlayıcı-örgütsel kapasitenin artması, 17. yüzyılın başından 20. yüzyılın ortasına kadar insanlık tarihinin en kanlı dönemini yaratmıştır. Otuz Yıl Savaşları (yaklaşık 8 milyon kayıp), geleneksel ritüel savaş anlayışından topyekun savaşa geçişin ilk kırılmasını oluşturmuştur.

Steven Pinker'ın Aydınlanma fikirlerinin ve empati duygusunun şiddeti azalttığı yönündeki tezinin aksine; Aydınlanma ilkeleri jeopolitik, askeri ve ekonomik dönüşümlerin bir sonucu/yan ürünüdür.

Ayrıca devrimci fikirler toplumu sakinleştirmemiş, aksine insanlık tarihinin en yıkıcı çatışmalarını tetiklemiştir.

 

Devrimci Fransa, ideolojik saflık (özgürlüğü ihraç etme söylemi) ve kitlesel zorunlu askerlik (Levée en masse) ile topyekün savaş dönemini başlatmıştır.

 

Yeni Amerikan cumhuriyeti; sömürgeci genişleme, zorla yerinden etme ve soykırım politikalarıyla Yerli Amerikalı nüfusu neredeyse yok etmiştir (1490'lardan 19. yüzyıl sonuna kadar nüfus %96 oranında azalmıştır). Aynı dönemde köle ticareti ve Atlantik ötesi köle nakli milyonlarca Afrikalının ölümüne neden olmuştur.

 

Amerikan İç Savaşı

Modern teknolojinin (makineli tüfekler, hızlı ateş eden silahlar, gelişmiş ulaşım) geleneksel piyade taktikleriyle karşı karşıya geldiği ilk endüstriyel savaş kabul edilir. İki gelişmiş yönetimsel aygıtın ideolojik ve örgütsel seferberliği 750.000'e yakın insanın ölümüne yol açmıştır.

 

Avrupalı güçlerin küresel sömürgeleştirme hamleleri devasa boyutta katliam, soykırım ve yapay kıtlıklara yol açmıştır. Malthusçu ekonomi politikaları Çin, Hindistan ve Brezilya'da 32-61 milyon insanı açlıktan öldürmüştür. Kral Leopold'un Özgür Kongo Devleti'nde (8-10 milyon ölü - ülke nüfusunun yarısı) ve Alman Güney Batı Afrika'sındaki Herero-Nama soykırımında (100.000 ölü) olduğu gibi Afrika sömürgeci şiddetin ana kurbanı olmuştur.

 

Çin'deki Taiping İsyanı (1850-1864), din-milliyetçilik-militarizm karışımı örgütsel disipliniyle tarihin en kanlı ayaklanması olmuş ve 20 ila 30 milyon insanın hayatına mal olmuştur.

 

Yirminci Yüzyıl ve Ötesi

Yirminci yüzyıl, Rummel, Brzezinski ve Hobsbawm gibi akademisyenlerin hesaplamalarına göre 100 ila 270 milyon arasında insanın organize şiddet (savaş, soykırım, devlet baskısı, demosid/hükümet katliamları ve yapay kıtlıklar) sonucu öldüğü en kanlı yüzyıldır.

 

Dünyanın Şimdiye Kadarki En Karanlık Dönemi

Somme Muharebesi'nin ilk gününde 58.000 İngiliz askeri zayi oldu.

 

İdeolojik kutuplaşma ve Bolşevik ile Beyaz orduların örgütsel baskı mekanizmaları 9 milyon insanın ölümüyle sonuçlandı.

 

İkinci Dünya Savaşı

66 milyon kayıpla (46 milyonu sivil) tarihin en yıkıcı insan kaynaklı olayıdır. Devletlerin sanayi işgücünün yarısından fazlasını ve ulusal gelirlerinin 3/4'ünü savaşa aktarmasıyla gerçekleşmiştir.

Sovyetler Birliği'nde Stalin döneminde (~20 milyon) ve Mao yönetimindeki Çin'de (~40 milyon) devletin bürokratik gücü, kasıtlı kıtlıklar ve sistematik temizlikler aracılığıyla savaş alanları dışında devasa sivil ölümlerine yol açmıştır.

 

Son Elli Yıl

Tarihte uzun barış dönemlerini her zaman son derece yıkıcı savaşlar takip eder.

Şiddet yalnızca doğrudan vurulma/öldürülmeyle ölçülemez. Günümüzde iç savaşlar ve müdahaleler sonrasında altyapıların çökmesi (su, elektrik, sağlık), bulaşıcı hastalıklar ve toplumsal yıkımlar çatışmanın kendisinden daha çok ölüme neden olmaktadır.

 

Modern devletler ve örgütler şiddeti yok etmemiş; hapsedilme oranlarını artırarak, polis yetkilerini genişleterek, gözetim mekanizmalarını yaygınlaştırarak ve gündelik hayatın kılcal damarlarına (aile, cinsellik, sosyal ilişkiler) idari denetim kurarak zorlayıcı kapasitelerini daha da büyütmüşlerdir.

 

Harp

Savaş insan doğasından ziyade karmaşık toplumsal ilişkilere ve örgütlere dayanır.

Savaş doğal bir olgu değildir; toplumsal gelişimin bir ürünüdür.

Savaş, yıkım getirmesinin yanı sıra, toplumsal ilişkileri harekete geçiren, modernleşmeyi ve teknolojik buluşları teşvik eden bir katalizördür.

 

Savaş ve Sosyal Değişim

Savaş toplumsal örgütler arasında önemli toplumsal değişime yol açan uzun süreli ve yaygın bir silahlı çatışmadır.

 

Savaş-Devlet-Toplum Bağlantısı ve Sosyal Örgütler

Özellikle son iki yüzyılda modern devletler şiddet kullanımını meşru bir şekilde tekeline aldı.

Savaşlar genişleyip daha yıkıcı ve maliyetli hale geldikçe, devletlerin örgütsel gücü ve nüfuslarını kontrol etme yetenekleri katlanarak arttı.

 

Savaş-Devlet-Toplum Bağlantısı ve İdeoloji

Modern çağda halk egemenliği fikrinin yükselişiyle, savaş kararları artık kitlelerin rızasını gerektiren ideolojik doktrinlere dayanmaktadır.

Bu durumun paradoksal bir sonucu olarak, insanların ahlaki açıdan eşit görüldüğü modernitede, rakibi yok etmek için onu insanlıktan çıkarmak (dehumanization) gerekli hale gelmiştir: Paradoksal olarak kişinin ideolojik düşmanının daha fazla insanlıktan çıkarılmasının koşullarını yaratan şey kapsayıcılık, evrensellik ve ahlaki eşitliktir.

 

Mikro Dayanışma ve Savaş Deneyimi

Araştırmalar, kişinin müfrezesi, alayı ve hatta daha küçük askeri birliğiyle olan duygusal bağlarının, bireysel ve toplumsal eyleme yönelik diğer güdülerden daha ağır bastığını göstermektedir.

Bireyleri savaşmaya iten güç sadece ideoloji veya kişisel çıkar değil, aynı zamanda küçük gruplar içindeki duygusal bağlardır.

 

Savaş biyolojik bir olgu değildir; toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür. Bu nedenle savaşlar tarihte oldukça geç ortaya çıkar, ancak tarih sahnesine çıktıklarında genişleme ve çoğalma eğilimindedirler.

Savaşın varlığını sürdürmesi, karmaşık sosyal organizasyonların ve ideolojilerin varlığına bağlıdır.

 

Devrimler

Devrimlerin genellikle Bastille'in basılması gibi mitolojik ve kahramansı görüntülerle hatırlanır.

 

Devrimleri Tanımlamak

Devrim, harekete geçirici ideolojik söylemlerle donatılmış toplumsal örgütlerin, yeni bir toplumsal ve siyasal düzen kurmak amacıyla bir rejimin zorla devrilmesini hayata geçirdiği ölçekli bir tarihsel toplumsal süreçtir.

 

Devrim Teorileri

1.     Fail Merkezli (Agency-Centered) Yaklaşımlar

Robespierre veya Lenin gibi liderlerin iradesine, toplumsal grupların (orta sınıf, proletarya vb.) beklentilerine ve Ted Gurr’un ifade ettiği "göreli yoksunluk" (hayal kırıklığı-saldırganlık) tezine dayanır.

Bireysel psikolojiyi karmaşık toplumsal örgütlenmelere doğrudan uygulayamaz. Ayrıca, göreli yoksunluk ve hoşnutsuzluğun çok yaygın olduğu birçok tarihsel durumda devrim gerçekleşmemiştir.

 

2.     Yapısalcı (Structuralist) Yaklaşımlar

Skocpol, Goldstone, Tilly ve Goodwin gibi isimler devrimleri bireysel iradenin değil; devlet krizleri, mali tükenmişlik, elit bölünmeleri, demografik baskılar ve jeopolitik yenilgiler gibi yapısal değişimlerin yan ürünü olarak görür. Devrim ancak gelişmiş modern devlet aygıtlarının varlığıyla mümkündür.

1979 İran Devrimi, 1989 Post-Komünist devrimler ve 2010-2011 Arap Baharı gibi süreçler, devletlerin nispeten güçlü/istikrarlı olduğu durumlarda da ideolojik/kültürel etkenlerle devrim gerçekleşebileceğini göstererek bu modeli sarsmıştır.

 

3.     Kültürelci (Culturalist) Yaklaşımlar

Selbin ve Foran gibi isimler devrimlerin inandırıcı anlatılara, hikâyelere ("Görkemli Devrim", "Ulusal Kurtuluş" vb.), sembollere, meşrulaştırıcı söylemlere ve sosyokültürel iletişim mecralarına (ör. Arap Baharı'nda sosyal medya) dayandığını savunur.

Fikirsel boyuta aşırı vurgu yapıp (epistemolojik idealizm) örgütlenme ve yapısal güçleri göz ardı ederler.

 

Alternatif Vizyon: Longue Durée (Uzun Dönem) Görünümü

Devrimler; baskının kümülatif bürokratikleşmesi (örgütsel/yapısal boyut), merkezkaç ideolojikleştirme (kültürel/anlatısal boyut) ve mikro dayanışmanın kuşatılması (bireysel/grup dinamikleri boyutu) süreçlerinin uzun vadeli kesişimiyle anlaşılabilir.

Devrimler modern fenomendir ancak kökleri binlerce yıllık örgütsel birikime dayanır. Tarihsel olarak yalnızca modern ulus-devletlerde değil; imparatorluklarda, şehir devletlerinde, liglerde, dükalıklarda ve beyliklerde de gerçekleşmiştir.

 

Devrimler kendiliğinden halk patlamaları değildir. Başarı, devlet aygıtının yanı sıra devlet dışı toplumsal örgütlerin (hareketler, dini yapılar, siyasi odak grupları) planlı, kaynak ve Seferberlik odaklı zorlayıcı kapasiteyi ele geçirme gücüne bağlıdır.

 

Devrimler ve İdeolojik Nüfuz

Modern devrimler tüm vatandaşların eşit olduğu fikri gibi modernist ideolojik şablonlara dayanır.

Bu ideolojik yapı, düşmanın "insanlık adına" temizlenmesi gereken bir canavar olarak görülmesine de yol açmıştır.

 

Devrimci Eylemi Ne Motive Ediyor?

Devrimci hareketlerin gizli ve komplocu doğası üyeler arasında yoğun duygusal bağlar (mikro dayanışma) yaratır.

Mikro dayanışma bireysel motivasyonun ve toplumsal eylemin temel taşıdır.

 

Şiddet, örgütsel gücün bir ürünüdür ve bu güçler büyüdükçe şiddet potansiyeli de artar.

 

Soykırımlar

Soykırım Nedir?

Kavram, 1943'te Raphael Lemkin tarafından icat edilmiştir.

 

Soykırımın Sosyal Kökenleri

Modernistler, soykırımın modern devlet, ileri teknoloji ve ideolojik planlar gerektiren modern bir olgu olduğunu savunur.

Bauman'a göre soykırım, "mükemmel bir bahçe yaratmak için yabani otların temizlendiği gibi" rasyonel bir toplum mühendisliği projesidir.

 

Geleneksel Modernizmin Ötesinde: Longue Durée'de Soykırım

Organizasyonel Kapasite

Soykırımın örgütsel kökleri sömürgecilik deneyimine ve zorlamanın kümülatif bürokratikleşmesine dayanır.

Soykırım kurumu insanlık tarihinde çok geç ortaya çıkmış olsa da, onun yaratılışının örgütsel bileşenleri büyük ölçüde şiddet içeren sömürgecilik yüzyılları boyunca şekillenmiştir.

 

İdeolojik Nüfuz

Modern ideolojiler (milliyetçilik, sosyalizm vb.) kitlelerin desteğini alarak soykırım projelerine zemin hazırlar.

 

Soykırım ve Mikro Dayanışma

Soykırım faillerinin çoğu sadist canavarlar değil, "sıradan erkeklerdir" ve onları bu eylemlere iten şey kendi mikro gruplarına (aile, arkadaşlar) karşı hissettikleri sorumluluk ve bağlılıktır.

 

Çözüm

Soykırım biyolojik bir potansiyel değil, örgütlenme, ideoloji ve mikro dayanışma mekanizmalarının mümkün kıldığı bir sosyal olgudur.

 

Terörizm

Terörizmin Anlamı

Terörizm, organize şiddetin özel bir biçimi olarak, "çoğunlukla kasıtlı veya kasıtsız olarak korku ve gerginliğe neden olan öngörülemeyen muhteşem olaylara" dayanır.

Belirli bir siyasi mesajın şiddet yoluyla iletilmesi aracıdır.

 

Terör Sosyolojisi: Kültür ve Şiddet

Neo-Durkhemci Analizler

Terörizm ve şiddet maddi bir olaydan ziyade kültürel/sembolik bir eser ve bir tür "politik performans" olarak görülür. Terör eylemleri; kutsal-dünyevi, dost-düşman, arınma-kirlenme gibi kültürel ikilikler ve kutuplaşmış ideolojik doktrinler (aşırı inanç sistemleri) üzerinden kolektif anlam kazanır.

 

Etkileşimci Analizler

Makro normlar yerine mikro düzeydeki durumlar ve yüz yüze etkileşimler öne çıkar. Şiddet insan doğasına aykırıdır; gerilim ve korku yaratır. Terör eylemlerinin başarısı, "yüzleşmeye dayalı korku/gerilimin" duygusal ritüellerle yönetilerek duygusal enerjiye dönüştürülmesine bağlıdır.

 

Temelcilik Karşıtı / Yapısökümcü Perspektifler

Terörizm olgusunu açıklamak yerine hakim söylemlerin yapısökümüne odaklanırlar. Terör, objektif bir gerçeklikten ziyade söylemsel olarak inşa edilen, zamana ve mekana göre değişen istikrarsız bir kavramdır.

 

Kültür merkezli yaklaşımlar fikirleri, sembolleri ve söylemleri toplumsal eylemin yegane yaratıcısı olarak görürler. Oysa terörizm; jeopolitik, tarihsel, ekonomik ve yapısal (maddi) gerçeklikler olmadan sadece söyleme veya metne indirgenemez.

 

Kültürcü Açıklamaların Ötesinde: Uzun Vadede Terörizm

Terörizm dâhil tüm organize şiddet biçimleri üç uzun vadeli tarihsel sürecin kesişimiyle açıklanabilir:

Zorlamanın kümülatif bürokratikleşmesi (örgütsel/yapısal gelişim),

Merkezkaç ideolojileştirme (kültürel/fikri çerçeve),

Mikro dayanışmanın geliştirilmesi (durumsal/bireysel grup bağları).

 

Bürokrasi ve Terör

Modern terör örgütleri (IŞİD, El Kaide) hiyerarşik, profesyonelleşmiş ve uzmanlaşmış bürokratik yapılar sergiler.

Terör örgütleri pek çok açıdan diğer bürokrasilere benzemekle birlikte bazı farklılıklar da göstermektedir.

 

İdeoloji ve Terörizm

İdeoloji, eylemlerin sempatizanlar nezdinde meşrulaştırılması için hayatidir. Medya, terörün etkisini yaymada kritik bir rol oynar.

Terör örgütleri, eylemlerinin etkisini duyurmak ve "eylem propagandası" yapmak için kitlesel medya araçlarına son derece bağımlıdır. Medyanın geniş yer ayırması, korku atmosferini büyütürken örgütün görünürlüğünü ve ideolojik meşruiyet arayışını artırır.

 

Mikro Dayanışma ve Terörizm

Radikalleşme, bireysel bir süreçten ziyade akran grupları ve aile ağları üzerinden gerçekleşir.

Bireyleri şiddete ve fedakarlığa motive eden kişilerarası duygusal ve etik bağlardır.

 

İnsanlar Neden Savaşır?

Şiddet bağlamında grup bağlılığı ve toplumsal uyum üzerine yapılan mevcut sosyolojik tartışmalar tarihsel açıdan dar ve kuramsal açıdan zayıftır.

Grup bağlarını anlamak için longue durée (uzun dönemli) tarihsel sosyolojiyi devreye sokmak gerekir.

 

Toplumsal Uyum ve Askeri Teşkilat

Geleneksel askeri düşünce, insanın doğal halinin savaş olduğunu savunan Hobbesçu ontolojiye dayanır.

Buna karşılık askeri liderler ve bilim insanları, bireylerin zorlanmadıkça ya da güçlü teşvikler sağlanmadıkça savaşmaya istekli olmadıklarının son derece farkındadır.

 

Charles Ardant du Picq

Cephedeki başarının teknikten ziyade askerlerin "ahlaki gücüne" ve sosyal uyumuna bağlı olduğunu vurguladı. İnsanların "savaşmak için değil, zafer kazanmak ve hayatta kalmak için" savaşa girdiğini gösterdi.

 

Shils & Janowitz (1948): Wehrmacht (Alman) askerlerinin son ana kadar savaşmasının sebebinin Nazi ideolojisi değil, küçük askeri birliklerindeki yoldaşlarına duydukları kişisel sadakat olduğunu savundular.

 

S. L. A. Marshall (1947): İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalı ön cephe askerlerinin %75'inden fazlasının düşmana ateş etmediğini, savaşan azınlığın ise ideolojiyle değil takımdaki arkadaşlarına olan sorumlulukla motive olduğunu öne sürdü.

 

Sosyolojinin asıl odağı "insanların ne zaman ve hangi koşullar altında başkalarını öldürmeye veya kendilerini feda etmeye istekli olduğu" olmalıdır.

 

Şiddet ve Mikro Dayanışma

Savan şartlarında yaşayan ilk insanlar son derece esnek, akışkan ve değişken küçük gruplar halindeydi. İnsanların sabit grup birliği kurma konusunda genetik bir programı yoktur.

 

Mikro dayanışma; duyguların, bilişin ve ortak sosyal eylemin koordinasyonuyla sonradan inşa edilen bir süreçtir.

 

Tehdit anında ortaya çıkan tünel görüşü, zamanın yavaşlaması, kortizol artışı gibi hayatta kalma mekanizmaları duygusal tepkileri zirveye çıkarır ve mikro bağları hızla pekiştirir.

 

Askeri yapılar ve terör örgütleri; bürokratik soğukluğu aşmak için küçük birlikleri bilinçli olarak birbirine kenetlenmiş gruplara dönüştürmeye çalışırlar.

 

Modern Öncesi Dünyada Şiddet ve Sosyal Uyum

Samuraylar, Memlükler ve Spartalılar gibi seçkin savaşçı grupların uyumu, "doğal" bağlar değil, katı eğitim ve ideolojik doktrinler içeren yukarıdan aşağıya örgütsel yaratımlardır.

Modern öncesi imparatorluklar, toplumsal hayatın en derinine nüfuz edecek altyapısal ve örgütsel güçten yoksundu.

 

Modern Çağda Şiddet ve Sosyal Uyum

Modern ordular, mikro dayanışmayı yapay olarak oluşturmak için "arkadaş sistemi" (buddy system) gibi politikalar ve grupla çalıştırılan silahlar kullanır.

Dünyamız karmaşık ve zorlayıcı toplumsal örgütlerle daha da doygun hale geldikçe, resmi bürokratik kurumlardan tamamen kopmuş mikro dayanışmaların oluşmasına yönelik alan giderek azalıyor.

 

Modern organizasyonlar soğuk, bürokratik, anonim ve araçsal akılcılığa dayanır. İnsanlar ise doğası gereği sıcak, duygusal ve kişisel bağlar ararlar.

 

Küçük grupları birbirine bağlayan o ölümcül ve yoğun sadakat bağları, dışarıdan uygulanan makro-örgütsel politikaların ve ideolojik meşrulaştırmaların doğrudan bir ürünüdür.

 

Sonuç: Organize Şiddetin Geleceği

Geç modernitede tıp, farmakoloji ve askeri teknolojideki ilerlemeler sayesinde savaşlardaki insan kayıpları azalmıştır. Ancak ölüm oranlarının düşmesi, çatışma veya şiddetin azaldığı anlamına gelmez. Çatışmalar kalıcılaşmakta, şiddet daha stratejik ve seçici hale gelmektedir.

 

İnsan ölmediği ve robotik kayıplar ucuz olduğu zaman şiddet meşrulaştırmasına daha az ihtiyaç duyulacak; bu durum savaş ve çatışma kararlarının daha kolay alınmasına (daha sık çatışmaya) yol açabilecektir.

 

Geleceğin Şiddet Biçimleri

Şiddet insan bedenini tamamen yok etmek yerine, toplumların zihinsel, duygusal ve genetik yapısını hedef alacaktır.

 

Şiddetin kalıcılığı, onu üreten iki ana ayağa bağlıdır: Zorlayıcı Örgütler ve Meşrulaştırıcı İdeolojiler. Bu iki yapı büyümeye devam ettiği sürece şiddetin ortadan kalkması mümkün değildir.

 

Geç modernitede şiddet yok olmamakta, daha az kanlı, daha az görünür fakat çok daha etkili ve mikro düzeyde bir kontrol aygıtı haline gelmektedir.

 

Pierre Clastres - Şiddetin Arkeolojisi - Notlar

Pierre Clastres - Şiddetin Arkeolojisi - Notlar

Archeology of Violence, (Translated by Jeanine Herman), Scmiotext(e), New York, 2010

 


Giriş

Eduardo Viveiros de Castro

Pierre Clastres’in 1980 yılında Fransızca olarak yayımlanan Şiddetin Arkeolojisi (Recherches d'anthropologie politique) başlıklı derlemesi, yazarın 1977’deki erken ölümünden (43 yaşında) önceki dönemde yaşadığı yoğun entelektüel üretkenliği belgelemektedir. Bu metinler, 1974 tarihli Devlete Karşı Toplum ile bir bütünlük oluşturur ve "devlete karşı toplum" kavramını yeniden ele alarak şiddet ile devlet arasındaki ilişkiyi inceler.

 

1950'lerden 1960'lara geçişte Fransız antropolojisinde yetişen bu kuşak; Pierre Clastres, Lucien Sebag ve Claude Lévi-Strauss

Sebag, Lévi-Strauss’un izinden giderek mitlere, rüyalara ve psikanalize yönelirken; Clastres toplumsal kurumsallaşmanın araçları olan ritüellere, güce ve iktidara odaklanmıştır.

 

Clastres hem Marksizm’e hem de Yapısalcılığa karşı mesafeli bir duruş sergilemiştir. Marksizm toplumu üretimde, Yapısalcılık ise değişimde/mübadelede temellendirerek ilkel toplumsallığın özgün yapısını gözden kaçırmıştır.

 

İlkel kültürler "üretim karşıtı birer makine" gibi işler. Birikim, zorunlu yeniden dağıtım veya ritüel yıkım yoluyla engellenir.

Clastres’in ilkel toplumları, Lévi-Strauss’un "soğuk toplumlar" kavramının siyasi ifadesidir.

İlkel toplum, "başka bir dünyanın mümkün olduğunun" ve kapitalizm/devlet dışında da bir yaşam kurulabileceğinin tarihsel ve kavramsal somutlaşmasıdır.

 

Devlet ve toplumsal sınıflar tarihsel bir zorunluluk değil, kaçınılabilecek bir "talihsizlik"tir.

 

İlkel toplumlar eksiklik, ihtiyaç veya mantıksızlık üzerinden tanımlanmaz; kendi içinde tutarlı, özerk yapılardır.

"Vahşi düşünce", ilkel insanlara özgü değil; evcilleştirilmemiş her özgür düşüncenin potansiyelidir.

 

İlkel toplumlar devletsizdir çünkü Devleti bilmedikleri için değil, Devletleşmeyi engellemek (devlete karşı durmak) için kurumsallaşmışlardır.

 

Birey, Devletin bir ürünüdür ("Devlet-Ben"). Birey ve Devlet birbirini doğurur. İlkel toplumlar ise "bireylerden" değil, "tekilliklerden" oluşan, öznesiz bir çokluk biçimidir.

 

Clastres Eserinin İki Farklı Felsefi Okuması

Fenomenolojik / İnsancı Okuma

Bu yaklaşıma göre siyaset bir temsil biçimidir; toplum kendi imgesini aksettireceği bir "ayna" arar.

"Güçsüz Şef", toplumun bölünmesini engellemek için icat edilmiş aşkın/simgesel bir yanılsamadır.

 

Materyalist / Göçebe / Akış Odaklı Okuma

Clastres'ın ilkel toplumu, "bölgesel bir kayıt makinesi"dir. Savaş ise güç kazanmak için değil, kod çözücü/aşırı kodlayıcı Despot'un (Devletin) ortaya çıkmasını engelleyen merkezkaç bir "Savaş Makinesi"dir.

 

Clastres, ilkel toplumun Devlete karşı olduğu kadar değiş-tokuşa da karşı olduğunu savunur. Savaş, bu bağımsızlığı koruyan bir dışsallık aygıtıdır.

 

Amazon yerli toplumlarında (Ovalar) yapılan ritüeller, ölüleri yaşayanlardan azami derecede ayırmaya dayanır. Devlete karşı toplum, hafızaya karşı toplumdur; ölenlerin hatırlanarak aşkın bir "atalar hiyerarşisine" (And Dağları/İnka modelindeki gibi bir Devlet yapısına) dönüşmesi engellenir.

 

Son Sınır

İspanyol fatihlerden günümüz siyasetçilerine ve girişimcilerine kadar süregelen "Eldorado" (zenginlikler ülkesi) arayışı, Amazon'un bakir bölgelerini tehdit etmektedir. Ancak Yanomamiler, coğrafyanın çetin koşulları (aşılmaz nehirler, bataklıklar, sıtma) sayesinde henüz "devlet" ve sömürgecilik aygıtıyla tanışmamış, dünyadaki son özgür ilkel topluluklardan biri olarak kalabilmiştir.

 

Yanomamilerde hiçbir şey karşılıksız verilmez. Bir takas teklifini reddetmek düşmanlık, hatta savaş sebebi sayılabilir.

 

Erkek çocukların öfke, şiddet ve saldırganlık göstermeleri teşvik edilir; çocuklarına vurulduğunda anneler "Sen de ona daha sert vur!" diyerek yanıt verir. Bu pedagojik tutum, toplumun bekasını sağlayan savaşçı tipolojisini üretir.

 

Şamanlar, ruhları (hekurani) çağırmak ve diğer kabilelerden gelen hastalıkları defetmek için burna üflenen yeşil tozu (epena/yopo) yüksek dozda kullanırlar.

 

Savaşta ölen bir savaşçının cesedi yakılır.

 

Yanomamiler arasındaki savaşların sıklığı, misilleme (öç) kültürü ve kadın kaçırma/mülk edinme gibi dinamikler net bir şekilde görülüyor.

 

Yanomamilerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için günde ortalama yalnızca 3 saat çalışmaları yeterlidir; zamanlarının büyük çoğunluğunu sosyal etkileşime, uyuşturucu/şamanik ritüellere, eğlenceye ve dinlenmeye ayırırlar.

 

Yüksek bebek ölüm oranına rağmen hayatta kalan bireyler oldukça dirençli, güçlü ve sağlıklı bir fiziksel yapıya sahiptir.

 

Fırtına veya kasırga gibi doğa olayları doğrudan düşman şamanların gönderdiği kötü ruhlar olarak yorumlanır. Şamanlar ve kabile üyeleri toplu ritüellerle bu ruhları defetmeye çalışır.

 

Yanomami kültürünün en kutsal ritüellerinden biri ölülerin kemik tozlarının muz püresine karıştırılarak akrabalar ve dost kabileler tarafından ritüel olarak tüketilmesidir (endoyamyamlık).

 

Yabancılara ve kendi aralarındaki kişilere yönelik kaba şakalar, cinsellik odaklı takılmalar ve doğruyu söylememe (bilerek yanlış bilgi verme/yalan söyleme) kültürün mizahi ve koruyucu bir unsuru olarak öne çıkar.

 

Vahşi Etnografi (Yanoama)

Klasik etnolojide antropolog dışarıdan bakar

Elena Valero Neolitik çağda yaşayan bir Kızılderili toplumunun mahremiyetini ve zenginliğini “içeriden" aktarmıştır.

Valero kaçırıldığında 11 yaşındadır.

 

Şamanların çağırdığı Hekouras (ruhlar/doğa güçleri), şamanın sadece kullandığı dışsal bir araç değil; onun varlığının kökü, özü ve onu ayakta tutan hayati gücüdür.

 

Yanoama toplumu devletsiz ve ilkel bir toplum olarak, iktidar ile zorlamayı/baskıyı birbirinden ayırır. Şef (Fusiwe), kabile üzerinde emir verme yetkisine veya gerçek bir güce sahip değildir; yetkisi prestij, hitabet, cömertlik ve saygıya dayanır.

 

Fusiwe, kabilesini kendi kişisel arzusu doğrultusunda bir savaşa sürüklemeye çalıştığında, kabile onun otoritesini reddetmiş ve onu yalnız bırakmıştır.

 

Ölen yakınların kemik küllerinin muz püresine karıştırılarak tüketilmesi ritüeli, yaşayanlar ile ölüler arasındaki uzlaşma ve bağlılık mekanizmasıdır. Küller asla tek başına değil, her zaman bitkisel bir gıdayla karıştırılarak ve toplulukça tüketilir.

 

Yolculuğun En Güzel Anı

Turistler yerli halkı birer insan olarak değil; satın alınacak, fotoğraflanacak ve tüketilecek egzotik nesneler ("vazgeçilmez bir turist deneyimi") olarak görürler.

Yerliler, gelen turistlerin mantığını çözmüş ve pazarlık/fotoğraf çekimi süreçlerini ticarete dökmüştür.

 

Turistler, romantize edilmiş "soylu ve edilgen vahşi" imajıyla karşılaşmayı beklerken; paranın değerini bilen, kuralları koyan ve kendilerine aldırış etmeyen pragmatik insanlarla karşılaşırlar.

 

Arzularına tam anlamıyla ulaşamayan ve pazarlık gücünü yitiren turistler, dönüş yolunda yerlileri "tembel, nankör ve paraya tapmış hırsızlar" olarak nitelendirerek kendi başarısızlıklarını ve üstünlük illüzyonlarını öfkeyle maskelemeye çalışırlar.

 

Etnosit

Soykırım (Genocide): İnsanları fiziksel bedenlerinde öldürmektir (ırkçı zihniyet, Öteki'yi mutlak kötü görerek tamamen yok etmek ister).

Etnosit (Ethnocide): İnsanları zihinlerinde/ruhlarında öldürmektir. Fiziksel bir katliamdan ziyade, bir topluluğun kültürünün, yaşam ve düşünce biçiminin sistematik olarak yok edilmesidir.

 

Etnositçi zihniyet öteki'nin farklılığını "yanlış/aşağı" bulur ancak dönüştürülebilir olduğunu savunur ("O da insandır, onu Hristiyanlaştırarak veya medenileştirerek kurtarabiliriz"). Bu tutum, Öteki'ni "Kendisine/Aynı'ya" dönüştürerek özgün kimliğini yok eder.

 

İlkel toplumlar devletsiz oldukları için etnosit uygulamazlar. Etnosit yapabilmek için Devlet aygıtına ihtiyaç vardır.

Devlet, doğası gereği merkezcil bir güçtür; çokluğu Tek'e dönüştürmeyi, farklılıkları törpüleyip homojenleştirmeyi hedefler.

 

Barbar/Eski devletlerde (İnkalar vb.) etnosit, siyasi ve dini itaatin sağlanmasıyla sınırlıyken; Batı uygarlığında sınırsızdır.

 

Bunun temel nedeni kapitalist üretim sistemidir. Kapitalizm doğayı, insanı, kaynakları ve mekânı sadece "üretkenlik" süzgecinden geçirir.

 

Doğayla uyumlu yaşayan ilkel topluluklar Batı gözünde "israf" olarak görülür. Bu sistem ilkel halklara tek bir dayatmada bulunur: "Ya üretime boyun eğip etnosite uğrayacaksın ya da yok olup soykırıma maruz kalacaksın."

 

Güney Amerika Yerlilerinin Mitleri ve Ritüelleri

Güney Amerika, Avrupalıların gelişinden yaklaşık 30.000 yıl öncesine dayanan köklü bir yerleşim geçmişine ve sanılanın aksine yüksek bir nüfus yoğunluğuna sahipti.

 

Kıta genelinde yüzlerce farklı dil, lehçe ve izole dil konuşulmaktaydı.

Dillerdeki bu heterojenliğe rağmen, sosyoekonomik yaşam, mitolojik yapı ve ritüeller açısından kıta genelinde belirgin bir homojenlik vardır.

 

Tupi-Guarani kabileleri ortak dili konuşmalarına rağmen kendi aralarında sürekli savaş halinde yaşamışlardır.

 

Avrupalıların ve İnkaların "Uygarlar" (And medeniyetleri) ve "Vahşiler" (Orman/Savana halkları) şeklindeki etnosantrik (ırk/kültür merkezci) ayrımı yerine; antropolojik açıdan asıl karşıtlık Devletli toplumlar (And dünyası) ile Devletsiz / İlkel toplumlar (Orman kabileleri) arasındadır.

 

Orman toplumlarında dini alan ile günlük yaşam ayrışmamıştır. Doğa olayları, kazalar veya hastalıklar rastlantı değil, doğaüstü güçlerin müdahalesi olarak yorumlanır.

Batılı anlamda tek tanrılı veya tapınılan merkezi tanrı figürleri yoktur. Mitlerde geçen Güneş, Ay veya İkizler gibi kültürel kahramanlar toplumsal kuralları (Hukuk) koyan, ancak insan hayatına müdahale etmeyen ve tapınma nesnesi olmayan soyut simgelerdir.

 

Mitolojik Atalar toplumun kurucu ilkelerini simgeleyen olumlu figürlerken; yeni ölülerin ruhları yaşayanlara zarar verebilecek tehlikeli güçler olarak görülür.

 

Ölen kişinin adının tabu olması, eşyalarının imha edilmesi, köyün terk edilmesi: Amaç ölüleri anmak değil, onları hafızadan silmek ve yaşayanların alanından uzaklaştırmaktır.

 

Yanomami (küllerin muz püresiyle içilmesi) ve Guayaki (cesedin pişirilip yenmesi) gibi gruplarda görülen akraba yamyamlığı, ölüyü tamamen yok ederek onun mezar biçiminde mekânsal bir dayanak bulmasını engellemek ve yaşayanlar ile ölüler arasındaki bağı kesin olarak kesmek amacını taşır.

 

Şaman

Hastalık bedensel bir arızadan ziyade, doğaüstü saldırılar veya tabu ihlalleri sonucu ruhun bedenden ayrılması durumudur.

Şaman "toplum tarafından bakılan bir deli" değil; sıkı bir çilecilik (oruç, uykusuzluk, tecrit, halüsinojen madde kullanımı) ve inisiyasyon sürecinden geçmiş bir hekim, aracı ve savaşçıdır.

Şaman, iyileşmeyen hastalıklar veya salgın durumlarında kabilenin günah keçisi olup öldürülme riskiyle yaşar.

 

Şaman bir "doktordan" ziyade bir "yolcudur". Transa geçerek (yoğun tütün veya uyuşturucu kullanımıyla) kayıp ruhu aramak üzere görünmez dünyaya seyahat eder.

 

Ruh, bireyin öz ismiyle birleşmiştir. Ağır hastalıklar "yanlış isim verilmesi" olarak teşhis edilir; şaman tanrılardan doğru ismi öğrenip hastaya getirerek onu iyileştirir.

 

Şaman, trans sırasında jaguar veya kuş gibi hayvanlara dönüşebilir. Hastaya üfleme, tütün dumanı salma, masaj ve hastalıklı bölgeyi emme yöntemlerini kullanır.

 

Şaman sadece hekim değil; rüya yorumlayan, kehanette bulunan, savaşa karar veren ve düşmana hastalık gönderen siyasi/toplumsal bir figürdür.

 

Yeni bir çocuğun doğumu kozmik dengeyi bozar ve ölüm güçlerini uyandırır. Tupi-Guarani kabilelerindeki couvade uygulamasında, çocuk doğarken baba hamakta uzanıp oruç tutar; aksi takdirde bebek ve anne riske girer. Guayaki'lerde baba ormana gidip vahşi bir hayvan öldürmek zorundadır.

 

Çocukluktan yetişkinliğe geçiş bir "ölüm ve yeniden doğuş" olarak yaşanır. Çocukluk dünyasından kopuş acı verici fiziksel sınavlarla (kırbaçlanma, arı/karınca sokması, yara izi bırakma) mühürlenir.

 

And halkları

Orman kabileleri avcı/toplayıcı dinamiklere bağlı "bölge insanı" iken, And halkları binlerce yıldır toprağa bağlı, yoğun tarım yapan "dünya insanlarıdır" (köylülerdir).

 

Din tamamen mevsim döngülerini, ürün bolluğunu ve lama sürülerinin verimini güvenceye almaya yöneliktir.

 

Güneş, Ay, Yıldızlar ve Pachamama (Toprak Ana) ilahi güçlerdir. Mısır koçanı simgelerine (Sara-Mama) adaklar sunulur; mısır tarlalarına lama kanı serpilir.

 

And halkları ölüleri mumyalayıp (Mallki) mezar odalarına veya mağaralara koyarlar.

Akrabalar mumyalanmış ataları ziyaret eder, onlara danışır, özel törenlerde onları giydirip süsler. Ölüler toplumsal hayatın bir parçası olmaya devam eder.

 

Huaca (Kutsal Güç/Mekân): Doğaüstü güç taşıdığına inanılan her şeydir; kutsal dağlar, pınarlar, taşlar, ataların mumyaları, hatta yol kenarlarındaki taş yığınları (Apacheta). Bütün bir coğrafya huaca sistemiyle kutsal bir koda kavuşur.

 

Conopa (Ev Kültü): Aileleri ve evleri koruyan, verimlilik sağlayan küçük muskalar, garip şekilli taşlar veya hayvan biçimli heykelciklerdir. Tarlalara gömülür veya belirli günlerde kurban sunularak saklandığı yerden çıkarılır.

 

İnkalar

İnkalar, 13. yüzyılda Cuzco çevresinde küçük bir çiftçi kabile iken kısa sürede devasa bir imparatorluk (12-15 milyon nüfuslu) ve bürokratik bir devlet mekanizması kurmuşlardır.

 

İnka toplumu aşırı hiyerarşiktir. En tepede "Güneş'in Temsilcisi" olan İmparator yer alır. İnkalar, fethettikleri halkların yerel inançlarını yok etmek yerine; mevcut dini yapının üzerine kendi güneş merkezli devlet dinlerini bir "üst kodlama" (super-encoding) olarak eklemişlerdir.

 

Güneş Tanrısı (Inti): İmparatorluğun resmi devlet dinidir. İnkalar fethettikleri her bölgede toprakları üçe bölmüş (Aile, Devlet ve Güneş toprağı) ve Inti adına tapınaklar inşa ettirmişlerdir.

 

Aclla (Güneş'in Bakireleri): Güzelliklerine göre imparatorluk genelinden seçilen kadınlardır. Manastırlarda (aclla-huasi) kurbanlık kumaşlar ve chicha (mısır birası) üretirler. Ciddi kriz anlarında (salgın, felaket, imparatorun ölümü) çocuk veya kadın kurbanı (Capacocha) olarak sunulabilirler.

 

Vilca-Oma: Hiyerarşinin en tepesindeki Güneş Başrahibidir (genellikle imparatorun akrabasıdır).

 

Inti Raymi (Kış Gündönümü - 21 Haziran): Güneş'in ve onun yeryüzündeki oğlu İnka'nın kutlandığı en büyük bayramdır.

 

Capac Raymi (Yaz Gündönümü - 21 Aralık): Genç soyluların erkekliğe ve aristokrasiye adım attığı geçiş (huarachicoy) festivalidir.

 

Citua (Eylül Ayı - Arınma Bayramı): Şehirdeki tüm kötülüklerin, hastalıkların ve felaketlerin kovulduğu, askeri birliklerin dört bir yöne koştuğu toplu arınma ritüelidir.

 

İşlenen günahların sosyo-kozmik düzeni bozduğuna inanılır. Falcılar koka yaprakları, tükürük ve kurban edilen lama akciğerlerini inceleyerek suçu tespit eder; toplu itiraf oturumları düzenlenir.

 

Tupi-Guarani halkları

Tupi-Guarani halkları (Güney Amerika orman kuşağı) tipik şamanistik geleneklere sahip olmakla birlikte, onları diğer orman toplumlarından ayıran radikal bir "peygamberlik" (karizmatik kehanet) olgusu geliştirmişlerdir.

 

Peygamberler (Karaí) şaman veya rahip değildir; şifa dağıtmazlar. Babalarının bir tanrı olduğunu söyleyerek akrabalık bağlarını ve toplumsal düzeni reddederler. Babanın reddi, ilkel toplumun temel yapı taşı olan soy bağının reddidir.

 

Peygamberlerin ana mesajı şudur: "Dünya kötü, yeryüzü çirkin ve bozuldu! Onu terk edelim!"

 

Peygamberler, insanları ensest yasağı dahil tüm geleneksel kuralları yıkmaya ve ölüm sınavından geçmeden, fiziken ulaşılabilecek olan "Kötülüğün Olmadığı Diyar"a (Ywy Marãey) yöneltmiştir.

 

Binlerce yerli, köylerini ve tarlalarını bırakarak aylarca süren oruçlar ve danslar eşliğinde doğuya (güneşin doğduğu yöne/okyanusa) veya batıya doğru yürümüştür. 16. yüzyılda 10.000 kişilik bir grubun başlattığı göçten 10 yıl sonra Peru'ya sadece 300 kişi canlı ulaşabilmiştir. Bu hareket, pratik olarak kitlesel bir intihara/yıkıma dönüşmüştür.

 

1947'deki son kitlesel göçün (Santos/Brezilya) ardından kalan Guarani toplulukları, coğrafi göçü bırakıp içsel-metafiziksel spekülasyona yönelmişler; kutsal ilahiler ve mitolojik tefekkür yoluyla mevcut dünyanın sonunu beklemeye devam etmektedirler.

 

İlkel Toplumlarda Güç

Antik Yunan’dan (Platon, Aristoteles, Herakleitos) bu yana Batı siyasi düşüncesi, toplumu ve siyaseti "emredenler ve itaat edenler" (yöneten/yönetilen) ayrımından ibaret görmüştür. Bu bakışa göre kralsız, emirsiz ve kanunsuz bir insan topluluğu "gerçek bir toplum" sayılamaz.

Avrupalıların "vahşi" olarak nitelediği kabilelerde liderler/reisler mevcuttur; ancak bu reislerin topluluğa emir verme, yaptırım uygulama veya ceza kesme gibi siyasi güçleri ve yetkileri yoktur.

 

Reis, toplumun "ücretsiz bir memuru" gibidir. Görevi iç hiyerarşi kurmak değil, topluluğun bütünlüğünü ve özerkliğini dış dünyaya karşı temsil etmektir.

Reisin sahip olduğu şey güç (iktidar) değil, prestijdir. Sözü dinlenir ama emre dönüşmez.

 

İlkel toplumlar devletsizdir, çünkü devletin ortaya çıkmasını ve toplumun "yöneten/yönetilen" şeklinde bölünmesini aktif olarak engeller ve reddederler.

 

Devlet, insanlık tarihinin kaçınılmaz bir kaderi değil; belirli koşullarda doğmuş tarihsel bir kurumdur.

 

Özgürlük, Talihsizlik, Adlandırılamayan

La Boétie’nin Temel Sorusu: İnsanlar (çoğunluk) nasıl olur da tek bir kişiye sadece itaat etmekle kalmaz, ona kendi istekleriyle hizmet etmek ve köle olmak isterler?

 

La Boétie'ye göre insan doğası gereği özgürdür. Ancak belirsiz, mantık dışı bir "talihsizlik" (kötü bir tesadüf/kaza) sonucu toplum bölünmüş; özgürlük arzusu yerini kölelik arzusuna bırakmıştır.

 

Özgürlüğünü kaybeden insan, insanlığını da kaybeder; ne melek ne de hayvan olan "adlandırılamayan" (innommable) yabancılaşmış bir varlığa dönüşür.

 

İlkel toplumlar "devletsiz" toplumlar değildir; "Devlete karşı" toplumlardır.

 

İlkel Ekonomi

Klasik ve biçimci (formalist) iktisadi antropoloji, ilkel toplumların ekonomisini bir "yoksulluk ve hayatta kalma (geçimlik) ekonomisi" olarak görür. Bu yaklaşıma göre ilkel insan, kıtlık ve doğa koşulları altında sürekli ezilen, donmaktan veya açlıktan ölmemek için durmaksızın çalışan zavallı bir varlıktır.

 

İlkel toplumlar yoksulluk içinde kıvranmaz; aksine, kendi tanımladıkları ihtiyaçları tam anlamıyla karşıladıkları için "orijinal refah toplumları"dır.

 

İlkel üretim sistemi, kâr etmek veya piyasaya mal sunmak için (değişim üretimi) değil; hanenin ve topluluğun doğrudan ihtiyacını karşılamak için (tüketim üretimi) çalışır.

İlkel insan daha fazla üretebilecek, stok yapabilecek ve teknolojik kapasitesini artırabilecek durumdadır; ancak daha fazlasını istemez. Doğada zaten var olan bolluk varken gereksiz yere çalışmayı ve yük taşımayı reddeder.

 

Bir reisten beklenen ana özellikler cömertlik ve hitabet yeteneğidir. Reis, prestij kazanmak için topluluğa sürekli mal dağıtmak zorundadır. Bunu yaparken de kimseyi sömüremez; aksine, çok eşlilik veya akraba desteği yoluyla kendisini ve yakın çevresini sömürerek fazlalık üretir. Yani toplum reisi sömürür, reis toplumu değil.

 

Lider, lider kaldığı sürece topluma sürekli cömertlik borçludur. Bu ebedi borç, iktidarın toplumdan ayrışıp dikey bir güç organına (Devlete) dönüşmesini engeller.

 

Borcun yönü tersine döndüğünde (Toplum -> Reis/Kral) ve halk yöneticilere "haraç/vergi" ödemeye başladığında, bölünmemiş ilkel toplum sona erer; devletli, sınıflı ve hiyerarşik toplum doğar.

 

İlkel toplumlar üretim karşıtı makinelerdir.

 

Aydınlanmaya Dönüş

Batı aklı, tahakkümün kökenini sorgulamamış, onu toplumun "doğal hali" sanmıştır.

Avrupalılar devletsiz, hiyerarşisiz ve emretmeyen şefleri olan kabileleri görünce şaşırmış; bölünme içermeyen bir yapıyı "toplum" olarak kabul edemedikleri için vahşileri "medenileştirilmesi/denetlenmesi gereken varlıklar" olarak görmüşlerdir.

 

İlkel toplumda Hukuk/Yasa insan kararından değil, ilahi/mitolojik zamandan (atalardan, tanrılardan) kaynaklanır.

 

Siyasi alan bir "arzu" alanıdır. İktidar arzusu, ona simetrik olarak eşlik eden "boyun eğme arzusu" (gönüllü kölelik) olmadan gerçekleşemez. İlkel toplum, işte bu "kötü arzuyu" (bölünme ve egemenlik arzusunu) sürekli olarak bastıran, engelleyen bir kurumdur.

 

Marksistler ve Antropolojileri

Yapısalcı ve Marksist antropolojiler ilkel toplumlar bakımından "radikal bir hiçlik" üretmekten öteye gidemediler.

 

Ekonomi siyasetten doğar. Toplumsal bölünmenin, sınıfların ve eşitsizliğin kökeninde üretim ilişkileri değil; iktidar ilişkileri, siyaset ve Devlet yatar.

 

Şiddetin Arkeolojisi: İlkel Toplumlarda Savaş

Etnolojik söylem, ilkel toplumların şiddeti kontrol altına alma ve ritüelleştirme çabalarına odaklanırken, savaş gerçeğini göz ardı etme eğilimindedir. Bu durum, ilkel sosyal varlığın silahlı çatışmanın dışında geliştiği yönünde yanıltıcı bir izlenim yaratır.

 

Avrupalıların "Vahşiler" ile karşılaşması, Batı düşüncesinin hiyerarşi ve devlet merkezli toplum anlayışını sarsmıştır. Tarihsel tanıklıklar ve gözlemler, ilkel halkların savaşçı niteliğini ve şiddetin bu toplumların merkezinde yer aldığını ortaya koyar.

 

Hobbes'a göre devletin yokluğu, herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir düzen yaratır.

Hobbes, Amerikan yerlilerinin yoğun savaşçı ruhunun farkındaydı; bu yüzden onların gerçek savaşlarında kesinliğinin çarpıcı bir teyidini gördü: Devletin yokluğu, savaşın genelleşmesine izin verir ve toplum kurumunu imkansız kılar.

 

Geleneksel ve modern teoriler ilkel savaşı açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Leroi-Gourhan, şiddeti insan biyolojisinin ve avcılık tekniklerinin bir uzantısı olarak görerek savaşı "insan avı" şeklinde kavramsallaştırır.

Savaşın amacının her zaman beslenme olduğunu ve bu tür saldırganlığın hedefinin yenmeye mahkum bir av olarak insan olduğunu varsaymadığımız sürece, Leroi-Gourhan'ın savaşı avcılığa indirgemesinin hiçbir temeli yoktur.

 

Marksist Söylem: savaşı ilkel ekonominin yoksulluğuna, kaynak kıtlığına veya protein eksikliğine bağlar.

Güncel araştırmalar, ilkel ekonominin aksine kıtlık değil, bolluk ekonomisi olduğunu göstermektedir: dolayısıyla şiddet yoksullukla bağlantılı değildir.

 

Yapısalcı Söylem: Lévi-Strauss, savaş ve ticareti aynı sürecin iki zıt yüzü olarak tanımlar ve savaşı "başarısız olmuş ticari işlemler" olarak görerek ikincil bir konuma iter.

Ticari alışverişler, barışçıl bir şekilde çözülebilecek potansiyel savaşları temsil eder ve savaşlar, talihsiz işlemlerin sonucudur.

 

İlkel ekonomide baskın olan Ev İçi Üretim Biçimi, her topluluğun kendi üyelerinin ihtiyaç duyduğu her şeyi (yiyecek ve aletler) üretmesini hedefler.

Bu ekonomik kendi kendine yeterlilik (otarşi) ideali, aslında siyasi bağımsızlık idealini gizler. Kendi üretimiyle yaşamını sürdürebilen ilkel topluluk, komşu gruplarla ekonomik ilişki kurma ihtiyacı duymaz.

 

İlkel toplum, varoluşu gereği ticarete girerek özerkliğini ve özgürlüğünü kaybetme riskini reddeder. Dolayısıyla ilkel savaşları anlamak için, gerçekte var olmayan bir "ekonomik/ticari ihtiyacı" varsaymaktan kaçınmak gerekir.

 

Hobbes ilkel toplumu sadece "savaş" üzerinden düşünüp değişimi dışlamıştır; Lévi-Strauss ise ilkel toplumu sadece "değişim" üzerinden düşünüp savaşı dışlamıştır.

 

Savaş ve değişim aynı düzlemde ve birinden diğerine kademeli geçilen bir süreklilik içinde ele alınamaz. Savaş konusunda yanılmak, toplumun özü konusunda yanılmaktır.

 

İlkel toplum zengin-fakir, sömüren-sömürülen veya emreden-itaat eden şeklinde bölünüp hiyerarşileşmeyi engeller.

 

Her topluluk belirli bir bölge üzerinde münhasır hak iddia eder. Bu dışlama eylemi doğrudan siyasal bir boyuttur: Öteki'ne karşı var olmak.

 

Her topluluk kendini bir "Biz" olarak konumlandırır ve diğer topluluklardan mutlak farklılığını ortaya koyar.

 

Eğer tüm topluluklar birbiriyle tam bir özdeşleşme ve dostluk kurarsa, kendilerini özerk kılan "farklılıklarını" ve "Biz" olma niteliklerini kaybederler.

 

İlkel toplum ne özgürlüğünü yok eden evrensel bir barışa razı olur, ne de eşitliğini yok eden genel bir savaşa teslim olur.

 

Topluluklar tek başlarına savaşmanın risklerini azaltmak için müttefik ararlar. İttifak bir amaç değil, savaşı en az riskle yürütmek için bir araçtır.

İki grup kadın değişimi yaparken asıl hedefleri romantik veya ekonomik bir bağ değil, siyasi-askeri bir dayanışma ve ittifak kurmaktır.

 

Lévi-Strauss, ilkel toplumu "bir değişim/takas toplumu" (akrabalık, mal ve kadın değişimi) olarak görür.

İlkel toplum değişimi arzulamaz; aksine bağımsızlığını korumak için değişim ihtiyacını en aza indirmeye çalışır ("otarkik ideal").

 

Savaş, grupların birbirine kaynamasını ve tek bir merkez altında birleşmesini engeller. Grupların arasındaki mesafeyi koruyarak siyasi bağımsızlığı ve özerkliği garantiler. Savaş biterse ilkel toplumun kalbi de durur.

 

İlkel toplum devlete karşı bir toplumdur.

 

Vahşi Savaşçının Acıları

Klasik ilkel toplumda tüm erkekler "potansiyel" ve zaman zaman savaşa giden savaşçılardır. Ancak Kuzey ve Güney Amerika örneklerinde (Iroquois, Sioux, Abipone, Guaicuru, Chulupi/Nivaklé) görüldüğü üzere, bazı toplumlar savaşı kurumsallaştırarak "savaşçı toplumlara" dönüşmüştür.

 

Savaşçılık soy veya mülkiyetle devredilen bir ayrıcalık değildir; tamamen kişisel cesaret, risk ve liyakatle elde edilen toplumsal bir prestijdir (asalet). Toplum, savaşçıya kahramanlığını yansıtan bir ayna işlevi görür.

 

16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Chaco kabilelerinin nüfusu üçte ikiden fazla azalmıştır.

Nüfus azalmasının asıl nedeni düşük doğum oranıdır. Genç kadınlar savaşçıların eşi olmayı kabul etmiş, ancak çocuklarının annesi olmayı reddetmişlerdir.

Kendi çocuklarını doğurmak istemeyen toplum, hayatta kalabilmek için savaşın amaçlarından birini başkalarının (örneğin İspanyolların veya düşman kabilelerin) çocuklarını esir almaya dönüştürmüştür. Bir yanda ölüm verme isteği (savaşçılar), diğer yanda doğurmama isteği (kadınlar) birleşerek kabilenin kendi sonunu hazırlayan bir "kolektif ölüm arzusu" yaratmıştır.

 

Savaş başlarda yalnızca prestij amaçlıyken; zamanla tütün, pamuk, sığır ve silah gibi tüketim maddelerini İspanyol kolonilerinden yağmalamaya dönüşmüştür. Toplum dışarıya (İspanyollara), kabile ise içeriye (yiyeceği getiren savaşçılara) bağımlı hale gelmiştir. Guaicuru dilinde savaşçı/avcı için kullanılan Niadagaguadi kelimesinin kelime anlamı "yemek yediğimiz kişiler"dir.

 

İlk zafer bir son değil, başlangıçtır. Savaşçı kazandığı şanla yetinemez; toplum ve arkadaşları ondan hep daha fazlasını bekler. Savaşçı "ilerlemeye mahkûmdur".

 

Tutsak alınan bir savaşçı işkence görse dahi kaçmaya çalışmaz. Kaçmak "affedilemez bir suçtur". Tutsak düştüğü an kendi toplumu gözünde zaten ölmüştür.

 

Savaşçı hiçbir zaman hedefine ulaşıp huzura eremez. Görevini tamamladığı, en büyük bireysel kahramanlığı sergilediği tek an, mutlak zaferle birlikte ölümünü de kazandığı andır. Savaşçı, özünde "ölüm için var olan" bir figürdür.

 

İlkel toplum, savaşçıya sınırsız şan ve prestij sunarak onu sürekli ölüme doğru sürükler. Savaşçıyı bu aralıksız risk sarmalında eriterek, onun toplumsal bir egemen veya ayrı bir iktidar sınıfı haline gelmesini engeller.

 

Bir kuşun alayına maruz kalıp kör olan Kaanokle'lerin birbirine düşmesini, bencilce davranmasını ve komik durumlara düşmesini anlatır.

Mit, gerçekte saygı duyulan korkusuz savaşçıyı grotesque ve muhtaç bir sakat olarak göstererek onunla alay eder.

"Körler ülkesinde tek gözlü adam kral olur" mantığını kırar; rehberlik eden yarı-kör adam bile güç elde edemez. Mit, toplumsal eşitlik ve bölünmeme ilkesini olumlar; toplumsal düzeni tehdit edebilecek savaşçı figürünü alay yoluyla etkisizleştirir.

 

Tobias Hauffe - Eylemin Merkezindeki Boşluk - Notlar

Tobias Hauffe - Eylemin Merkezindeki Boşluk - Notlar

Dolaysız Şiddetin Sosyolojisi

Die Leere im Zentrum der Tat, Eine Soziologie unvermittelter Gewalt, Hamburger Edition, Hamburg, 2024

 


Konu Nedir?

Kitabın ana sorusu: daha önce hiç şiddet suçu işlememiş ya da çok az işlemiş "önceden sabıkası olmayan/sıradan" kişilerin, gündelik ve basit kamusal kavgalarda (taksi sırası, sarhoş arkadaşı yatıştırma, anlık hakaret vb.) neden ve nasıl aniden yerde yatan birinin kafasına/vücuduna tekme atacak kadar ağır, aşırı ve tırmanmayan ama aniden patlayan bir şiddete (vahşete) başvurabildiğidir.

 

Bu çalışma şiddetin gerçekleştiği o anın kendisine", durumsal bağlamına, bedenleşmiş haline (fiziksel/duyusal boyut) ve eylem biçimine odaklanmaktadır.

 

Şiddet anında mağdur durumsal olarak gölgede kalır. Failin, karşısındaki nesne/insan ile bağının tamamen kopar.

Şiddet eylemi burada bir çatışmadan çok bir tür "vandalizme / yıkıcılığa" dönüşmektedir.

 

 

Yaklaşımlar: Şiddet Anını Kavramak

Temellendirilmiş Teori Yöntemi (Grounded Theory)

Araştırma, ampirik verilerden yola çıkarak teori üretmeyi amaçlayan "Grounded Theory" (Temellendirilmiş Teori) yöntemine dayanmaktadır.

Bu yöntem, katı tarifler yerine "sosyal gerçeklik hakkında düşünmenin ve keşfetmenin belirli bir yolu veya tarzı" olarak tanımlanır.

 

Anı koruma çabası: Andrew Abbott’un "Lirik Sosyoloji"si

Lirik sosyoloji, "sosyal anları duygusal olarak yakalamayı" hedefler.

 

Lirik tutum, "duruma yukarıdan bakmak yerine kendini onun içine kaptırmak" demektir.

Bu yaklaşım sayesinde şiddet anına "farklı merceklerden" bakmak mümkün olmaktadır.

 

Çalışmayı somut olarak yapın: Dava nedir ve dava nasıl bu hale geldi?

Şiddet içeren durumlar karmaşıktır: her şiddet durumunun kendine has bir durumu vardır.

 

Şiddet insanların duyusal algısını ve kendini ifade etme yeteneğini yok eden trajik bir eylemdir.

 

Berlin Metrosu Tekmeleme Olayı

Kamusal alanda bir adam merdivenlerden inen bir kadının sırtına hiçbir görünür neden (tartışma, ırkçılık, soygun vb.) olmaksızın, son derece sakin ve kayıtsız bir biçimde tekme atar ve sigarasını içerek uzaklaşır.

Eylemin vahşetinden ziyade, failin gösterdiği aşırı umursamazlık, kayıtsızlık ve anlamsızlık analizi çıkmaza sürükler.

Medyada faile karşı linç ve şiddet içeren ("taşakları kesilmeli", "halkın önüne çıkarılmalı") tepkiler doğar.

 

Berlin olayına benzeyen (aniden beliren, sebepsiz) olayların medyanın yarattığı algının aksine istatistiksel olarak yeni bir "salgın" veya yaygın bir trend olmadığı, ancak polisin elinde benzer özellikler taşıyan somut ağır cinayete teşebbüs dosyalarının bulunduğu anlaşılır.

 

Mesele failin psikolojisi veya "Neden" yaptığı değil, şiddete geçiş anının durumsal olarak "Nasıl" gerçekleştiği olmalıdır.

 

…bir feneri söndürür gibi bir insanı merdivenden aşağı tekmelemek

 

Veri Materyali Üzerine: Olasılıklar, Sorunlar ve Yeni Yollar

Polis ve savcılık belgeleri…

 

Sosyal bilimler araştırmalarında suç, şiddet içeren bir durumdan farklıdır.

Soruşturmalar bireysel faile odaklanırken, sosyolojik analiz durumsal dinamikleri yakalamaya çalışır.

 

Hafıza ve Algı Sorunları

Şiddet eylemi sırasında kişilerin "mikroskobik ayrıntıları hatırlayıp bunların nereye ait olduğunu hatırlayamadıkları" durumlar gözlemlenmiştir.

Şiddetten etkilenenler mikroskobik bir ayrıntıyı hatırlar ama bunun nereye ait olduğunu hatırlayamaz.

 

Edebiyat ve Sosyoloji

Sosyoloji dili, şiddeti anlatmakta yetersiz kaldığında edebiyattan (özellikle Albert Camus’nün Yabancı romanından) yardım alır.

Bu sayede duyguların, tutkuların ve bedenin pratik zekasının sosyolojik dile nasıl taşınabileceği tespit edilebilir.

 

Dört Ani Şiddet Vakası

Bu vakaların ortak özelliği, faillerin daha önce ciddi şiddet suçuna karışmamış olmaları ve şiddetin "aniden" patlak vermesidir.

 

Vaka 1: İki arkadaşın eğlenceli geçen bir gecesinin ardından, birinin aniden diğerine sokak ortasında vahşice saldırması.

Soruşturma raporuna göre sanığın, mağdurun zararına saldırıyı açıklayabilecek bir saik tespit edilememiştir.

 

Vaka 2: Tren istasyonunda evsiz ve sarhoş bir grubun içinde çıkan tartışmada, failin mağdurun kafasına "futbol topuna vurur gibi" tekmeler atması.

 

Vaka 3: Bir taksi durağında çıkan sıra tartışmasının, bir kişinin araçtan zorla indirilip yerde sürüklenmesi ve tekmelenmesiyle sonuçlanması.

 

Vaka 4: İki grup arasındaki sözlü atışmanın, failin aniden tişörtünü çıkarıp mağdura hücum etmesi ve onu "asfaltın üzerine bir çuval gibi" düşürene kadar dövmesiyle sona ermesi.

 

Şiddet İçeren Anti-sosyal Davranış Biçiminin Yönleri

Yön 1

Şiddet anında failin dış dünya ile bağı kopar ve şiddetli bir öfke durumu içine hapsolur.

Mağdurun yere düştüğü an kritik bir dönüm noktasıdır; bu an şiddeti durdurmak yerine şiddetin patlak vermesini hızlandırır.

 

Yön 2

Failler, eylemden kısa süre sonra "sanki hiçbir şey olmamış gibi" mesafeli ve kayıtsız davranabilirler.

 

Şiddet uygulayanların şiddetli öfke durumunu terk ettiği görülüyor. Dahası, sanki bunların hiçbiri gerçekten onu ilgilendirmiyormuş gibi görünüyor.

Bu noktada şiddet uygulayanların da sözde bilinç kaybı yaşadıklarını da eklemek gerekiyor.

 

Yön 3

Faillerin şiddet uygulama konusundaki deneyimsizliğine rağmen, eylemleri popüler kültürdeki (filmler, videolar) kalıplara benzemektedir.

 

Ek ders: Albert Camus'nün Yabancı'sı

Camus’nün Yabancı’da kullandığı dil, anlatı teknikleri ve duyusal yoğunluk; şiddet eyleminin failin gündelik hayatı, alışkanlıkları ve anlık duyusal algılarıyla (güneş, sıcaklık, ter, bıçağın parıltısı) nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir.

 

Bu edebi-sosyolojik okuma, şiddetin sosyolojik analizinde eksik kalan öznel gerçeklik anını, durumun ne kadar hızlı yorumlandığını ve spontane eylem dürtülerinin bedensel/duyusal algılar tarafından nasıl tetiklendiğini anlamaya yardımcı olur.

 

"Annem bugün öldü. Belki dün de olabilir. Bilmiyorum." cümlesiyle başlayan olaylar silsilesinde Meursault, toplumsal beklentilerin (yas tutma, ağlama, üzüntü gösterme) aksine tamamen mesafeli ve kayıtsızdır.

 

Marie’nin kendisini sevip sevmediği sorusuna "bunun bir anlamı olmadığını" söyler.

Cenazenin ertesi günü "aslında hiçbir şeyin değişmediğini" düşünür. Yaşamındaki hiçbir şey onun için bir "anlam" veya "gerekçe" kaynağı değildir.

 

Meursault’nun dünyasında ahlaki, psikolojik veya sosyolojik güdülerden ziyade doğal ve bedensel faktörler (özellikle güneş, ısı, ter, gözlerin körleşmesi, baş ağrısı) eylemleri yönlendirir.

 

Cinayet anı, kriminolojik bir nedensellik veya kişisel bir husumet üzerinden değil, durumsal ve bedensel bir refleks olarak gerçekleşir.

 

Meursault'nun şiddet eyleminde psikolojik veya sosyal motifler rol oynamaz.

Bir olay diğerini nedensizce tetikler; tüm sürece şans, tesadüf ve fiziki ortam şartları hakimdir.

 

Tıpkı Berlin metrosundaki adamın kadını merdivenlerden aşağıya tepelemesinde olduğu gibi, Meursault'nun cinayeti de bir gerekçeye/nedene dayanmayan, durumsal ve anlamsız bir refleks eylemidir.

 

Meursault, cinayeti ahlaki bir motifle işlemediği için mahkemenin aradığı "faile" dönüşemez.

Kahve içmek, denize girmek, mektup yazmak veya bir insanı vurmak Meursault için eşit derecede anlamsızdır.

 

Şiddet eyleminin kurbanı olan "Arap" isimsizdir (sömürgeci güç ilişkilerinin yansıması…)

 

Sonuç: Oyunun Ortasındaki Boşluk

Şiddet içeren a-sosyal eylem tarzı üç temel boyutta ele alınır:

1.     Kapsüllenmiş Öfke Durumu (Durumsal Anlık)

Fail, şiddet anında dış dünyaya kapalı, aşırı bir öfke durumuna hapsolur. Eylem radikal biçimde anlıktır.

2.     Vandalistik Boyut (Yıkım ve Şeyleştirme)

Şiddet bir insana değil, nesneleşmiş/şeyleşmiş bir "cesede" veya "boşluğa" yöneliktir. Eylem insanlık dışı bir vandalizme (maddi hasara) benzer.

3.     Resimsel/Performans Yönü (Gerçeklik Sıçraması)

Şiddet durumsal bir tırmanıştan ziyade bir "sıçrama"dır. Popüler kültür ve medyadaki soyut eylem kalıpları (film sahneleri) taklit edilir.

 

Kurbanın yere düşmesi çatışmayı bitirmez; aksine şiddeti körükler. Fail kurbanı özne olarak değil, bir nesne/parça gibi görür. Bu asimetri, failin karşıdakinin insanlığını ve paniğini tanımasını engeller.

 

Failler eylem anını ve biyografilerini anlatırken "Sonra durdu, şokunu yaşadı" veya "Bu kadar yaralandığını fark etmedim" gibi edilgen ifadeler kullanır. Failler kendilerini aktif bir aktörden ziyade, olayların sürüklediği pasif bir "bilardo topu" gibi konumlandırırlar.

 

Camus'nün Yabancı romanındaki Meursault karakteri gibi, şiddet eylemi hayatın diğer gündelik rutinleri (yemek pişirmek, yürümek) kadar sıradan, nedensiz ve "hiyerarşiden arındırılmış" bir eylem grameriyle gerçekleştirilir.

 

Şiddet her zaman "haz/coşku" arayışıyla (Reemtsma'nın ototelik şiddet kavrayışı) gerçekleşmez; aksine soğuk, kayıtsız ve failin kendi eylemine yabancılaştığı biçimlerde de ortaya çıkar.

 

Bu eylemler faillerin olağan "eylem repertuarında" veya geçmiş şiddet kariyerlerinde yer almamasına rağmen, anlık bir sıçrama (jump into action) şeklinde ortaya çıkmaktadır.

 

Günther Anders'in teknoloji ve medya felsefesi

Şiddet faili, eylemin gerçekleştiği fiziksel ortam ile dijital/medyatik kurgu arasındaki farkı tam olarak kavrayamaz (orada/burada, gerçek/görünüş çelişkisi).

Bireyler televizyon, internet ve sosyal medya aracılığıyla şiddete, acıya ve ölüme dair muazzam miktarda bilgi biriktirir. Ancak bu bilgi "cansızdır"; insanın incitme gücü ve başkasının incinmeye açıklığıyla gerçek bir empati bağı kuramaz.

Ekranda izlenen ölümcül bir kazanın yarattığı sarsıntı nasıl "küçük ve hayali" kalıyorsa, gerçek hayattaki şiddet anında da failin eyleminin sonuçlarına dair sarsıntısı "küçük ve hayali" kalmaktadır.

 

Lee Ann Fujii kitlesel veya kamusal şiddet gösterilerinde izleyicilerin dahi pasif kalmadığını, "aktif katılım" gösterdiğini savunur. Şiddet performansı; fiziksel mekânda kimin gruba ait olduğunu, kimin "öteki" olduğunu belirleyen ve toplumsal düzen üreten bir süreçtir.

 

Sosyal medyada gerçek şiddet videolarını çeken, editleyen, sohbet gruplarında paylaşan, altına emojiler/yorumlar ekleyen veya onlardan caps/meme üreten kişilerin de şiddet gösterisine dahil olur.

 

Ani şiddet sıçramalarında (örneğin Kongre Binası baskını, yasadışı araba yarışları, canlı yayınlanan vahşi suçlar); failin kendi incitme/zarar verme gücünün farkında olmaması ile kurbanın fiziksel olarak incinmeye açıklığı/kırılganlığı arasındaki gerçeklik bağı kopmaktadır.