2 Haziran 2026 Salı

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri - Notlar

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri - Notlar

The Anatomy of Human Destructiveness

Mütercim: Şükrü Alpagut, 2. Basım, Payel Yayınları, 1993


 

Önsöz

Bu inceleme ruhçözümsel kurama ilişkin kapsamlı bir çalışmanın birinci cildidir,

Kitabın yazılma nedeni hem teorik bir mesele hem de dünyadaki yıkıcılık dalgası sebebiyle pratik bir zorunluluk olmasından dolayıdır.

Araştırma; ruh çözümlemenin yanı sıra sinir fizyolojisi, hayvan ruhbilimi, fosilbilim ve insanbilim verileriyle desteklenmiştir.

 

Terimler

"Saldırganlık" sözcüğünün kullanımındaki kavram karmaşası

 

Konrad Lorenz'in biyolojik ve uyarlanabilir saldırganlık ile akıldışı insan zalimliğini aynı terim altında birleştirmesi yıkıcılık ve zalimlik doğuştandır" şeklinde hatalı bir çıkarıma yol açıyor.

 

Yumuşak (Savunmaya Dönük) Saldırganlık: Biyolojik olarak gerekli ve tepkici durumlar.

Kıyıcı Saldırganlık (Yıkıcılık ve Zalimlik): İnsana özgü olan, mutlak denetime ulaşma ve yıkıma uğratma amacı taşıyan durumlar.

 

Bu kitapta, 'yumuşak saldırganlık' adı altında topladığım savunmaya dönük, tepkici saldırganlık için 'saldırganlık' terimini kullandım; ama insanlara özgü bir eğilim olan yıkıma uğratma ve mutlak denetime ulaşma eğilimini... 'yıkıcılık' ve 'zalimlik' olarak adlandırıyorum.

 

Sözcüklerin çok önemli olduklarına inanıyorum ama şuna da inanıyorum ki, sözcükler putlaştırılmamalı.

 

N. Tinbergen: İnsan... kavga eden binlerce tür arasında, kavgasını yıkıcılığa ulaştıran tek türdür... İnsan, kitle katliamcısı olan tek türdür.

 

Giriş: İçgüdüler ve İnsan Tutkuları

Konrad Lorenz, Robert Ardrey ve Desmond Morris gibi yazarlar insan şiddetini doğuştan gelen, kalıtımsal ve boşalma arayan bir içgüdü olarak tanımlar.

İçgüdücü kuramın bu derece ilgi görmesinin sebebi; toplumsal, siyasal ve ekonomik düzeni sorgulamak yerine şiddeti "kaçınılmaz hayvansı doğamız" diyerek akılcılaştırma kolaylığı sağlamasıdır.

 

Davranışçı yaklaşım (özellikle Skinner), insanın içsel/öznel durumlarını, tutkularını ve coşkularını yok sayarak insanı yalnızca çevre koşullarına göre biçimlenen bir nesne veya mühendislik konusu olarak ele alır.

Bu yaklaşım, insanların zihinsel olarak yönlendirildiği, az hissettiği ve mekanikleştiği çağdaş sanayi toplumunun bir yansımasıdır.

 

Savunmaya Dönük (Yumuşak) Saldırganlık: Hayvanlarda ve insanlarda ortak olan, yaşamı korumaya dayalı, biyolojik olarak uyarlanabilir saldırganlık biçimidir.

 

Kıyıcı (Biyolojik Olarak Uyarlanamayan) Saldırganlık: İnsana özgü olan, sadizm, işkence etme ve yok etme arzusudur. Fosilbilim ve insanbilim verileri, insanın uygarlık geliştikçe daha yıkıcı hale geldiğini göstermektedir.

 

İçgüdüler (organik itkiler) bedensel yaşamı sürdürür; kişilik-kökenli tutkular (sevgi, özgürlük arayışı, sadizm, ölüseverlik) ise insanın varoluşsal gereksinmelerine bir yanıttır.

 

Freud, insan tutkularını bilimsel inceleme alanına getiren ilk kişidir. İkinci döneminde geliştirdiği "yaşam içgüdüsü" (Eros) ve "ölüm içgüdüsü" (Thanatos) kavramlarıyla insan yıkıcılığını temel bir tutku olarak kabul etmiştir.

 

Bu inceleme, sevme, özgür olma uğraşları olarak ve yıkma, işkence etme, denetim altına alma ve boyuneğme dürtüsü olarak bu tutkuları içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden boşamaktadır.

 

Mekanikleşme

Çağdaş toplumda insan, makinelerin bir eki haline geldikçe ölü, çürüyen ve mekanik olana duyulan hayranlık (ölüseverlik) artmaktadır.

 

Şiddeti ve yıkıcılığı azaltmanın tek yolu, insanı mekanik bir nesne olmaktan çıkarıp gerçek özgürlüğe ve yaşam sevgisine (biophilia) yöneltecek kömlü toplumsal/siyasal düzenlemeler yapmaktır.

 

Birinci Bölüm: İçgüdücülük, Davranışçılık Ruhçözümleme

İçgüdücüler, Eski İçgüdücüler Yeni Içgüdücüler

Çağdaş içgüdü araştırmaları Charles Darwin’in evrim kuramıyla başlamıştır.

Eski ve yeni tüm içgüdücülerin (McDougall, Freud, Lorenz) ortak paydası, içgüdüsel enerjiyi "hidrolik" veya "mekanik" terimlerle kavramalarıdır.

 

Freud ilk dönemlerinde cinsellik (libido) ve kendini koruma içgüdülerini merkeze alırken, 1920'lerden sonra (Eros / Yaşam İçgüdüsü ve Ölüm İçgüdüsü) ikilemini ortaya atmıştır.

 

Ölüm İçgüdüsü: Organizmanın kendisine yöneldiğinde kendini yıkıcı bir dürtüdür; dışa yöneldiğinde ise başkalarını yıkıma uğratma (saldırganlık/yıkıcılık) şeklinde belirir. Cinsellikle birleştiğinde sadizm veya mazoşizme dönüşür.

Freud, birbirinden tamamen farklı saldırganlık türlerini tek bir "yıkıcı içgüdü" şemsiyesi altında toplayarak gerçekte ilişkisiz eğilimleri bir araya getirmiştir.

 

Konrad Lorenz’in Saldırganlık Üzerine (On Aggression) kitabı, toplumsal ve siyasal sorunların sorumluluğunu biyolojik etkenlere yüklediği için geniş kitlelerce kolayca benimsenmiştir.

Lorenz, insandaki aşırı saldırganlığın Taş Devri'nden bu yana süregelen kabile savaşlarıyla (tür-içi ayıklanma) evrimleştiğini iddia eder.

 

Taş Devri'ndeki avcı-toplayıcı topluluklar arasında sürekli savaşlar olduğuna dair hiçbir arkeolojik/antropolojik kanıt yoktur; bu sadece Hobbes'çu bir klişedir.

 

Lorenz, sevgi ve kişisel bağların yalnızca yüksek tür-içi saldırganlığa sahip hayvanlarda görüldüğünü ve "saldırganlık olmaksızın sevginin olamayacağını" iddia eder.

Sevginin nefrete dönüşmesi durumunda asıl zedelenen şey sevgi değil, yaralanmış özseverliktir (narsisizm).

 

Çevreciler ve Davranışçılar Aydınlanma Çağı Çevreciliği

B.F. Skinner’ın Yeni-Davranışçılığı

Davranışçılar insan ruhbiliminden "duygu, niyet, arzu, bilinç" gibi öznel kavramları tamamen çıkarır. İnsanı yalnızca dışsal uyaranlara ve pekiştirmelere (ödül/ceza) yanıt veren bir sistem olarak görür.

 

Laboratuvar ortamında bir davranışı pekiştirmek mümkündür; fakat toplumda "İnsanı neye koşullandıracağız ve bu hedefleri kim belirleyecek?" sorusu yanıtsız bırakılmaktadır.

 

Skinner, yaratıcılık ve özgünlük arayışını dışsal pekiştirmelerin bir sonucu olarak görür.

 

Davranışçılık için garsonun zoraki gülümsemesi, düşmanın sahte gülümsemesi ile bir dostun sevecen gülümsemesi arasında fark yoktur. Oysa davranışı anlamlı kılan, onun altındaki bilinçli ve bilinçaltı karakter yapısıdır.

 

Skinner'ın modeli, liberal ilerleme iyimserliği ile sibernetik çağın insanı nesneleştiren yapısını birleştirdiği için tutulmuştur. İnsanlara, maruz kaldıkları yabancılaşma ve yönlendirilme süreçlerinin aslında "bilimsel temelli daha iyi bir toplum kurma" yolunda ilerleme olduğu illüzyonunu ve tesellisini sunar.

 

Milgram / itaat deneyi

 

Zimbardo Stanford hapishane deneyi

 

İnsan davranışı sadece dışsal durumların ve bulunulan ortamın bir sonucu (durumculuk) değildir. Davranışın arkasındaki karakter yapısı, vicdan ve bilinçdışı süreçler hesaba katılmadan yapılan "durum her şeyi belirler" genellemeleri eksik ve yanıltıcıdır.

 

Engelleme-Saldırganlık Kuramı

Engelleme (frustration) hem "devam eden bir eylemin kesilmesi" hem de "bir arzunun reddedilmesi / yoksunluk" anlamında kullanılmıştır.

İnsanın gelişimi engellemelerle karşılaşmayı ve onları aşmayı gerektirir. Bir reddedilmenin saldırganlık yaratıp yaratmayacağı, o olayın kişi için taşıdığı anlama (haksızlık, aşağılanma hissi) ve kişinin karakter yapısına (açgözlü, narsisist vb.) bağlıdır.

 

Evrim mekanizmayı açıklayabilir, ama spesifik bir insanın şu an neden korktuğunu (psikodinamik süreçleri) açıklayamaz.

 

Her iki yaklaşım da (İçgüdücülük ve Davranışçılık) insanı iplerle (içgüdü veya koşullanma) yönetilen bir kuklaya dönüştürür; insanın kendi yaşamındaki sorumluluğunu, karakter yapısını ve vicdanını yok sayar.

 

Organik vs. Organik-Olmayan Dürtüler

Organik Dürtüler (İçgüdüler): Bireyin ve türün hayatta kalmasını sağlayan fizyolojik ihtiyaçlardır (açlık, cinsellik, kaçma, kavga). Bunlar evrimseldir ve nörofizyolojik kökenlidir.

 

Organik-Olmayan Dürtüler (Karakter-Kökenli Tutkular): Sadece insana (insanlık durumuna) özgü olan, kalıtsal olarak programlanmamış tutkulardır (sevgi, özgürlük, sadizm, mazoşizm, narsisizm, yıkıcılık).

 

İnsanlar sıklıkla organik-olmayan tutkularını organikmiş gibi yaşarlar.

 

Saldırganlık Anlayışına Ruhçözümsel Yaklaşım

Freud, cinsel içgüdüyü tek bir ana kaynak olarak genişleterek, çevrenin çocukluktaki kişiler aracılığıyla insan karakterini nasıl biçimlendirdiğini göstermiştir. Bu sayede geleneksel katı içgüdücülüğü aşmıştır.

Freud'un asıl devrimci katkısı cinsellik kuramı değil; bilinçdışı süreçleri, bastırma mekanizmasını ve davranışların arkasındaki dinamik karakter sistemini keşfetmesidir.

Tüketim toplumu cinsel tabuları kaldırdığı için Freud'un cinsel kuramları artık rahatsız edici değildir. Ancak insanın kendi narsisizmini, sadizmini, yabancılaşmasını ve otoriteye boyun eğişini yüzüne vurmak toplumsal bir dinamittir.

 

İkinci Bölüm: İçgüdücü Teze Karşı Kanıtlar

Nörofizyoloji

Nörofizyoloji ve Psikoloji / İki bilim dalının da kendine has yöntemleri ve inceleme alanları vardır. Günümüzde nörofizyoloji, psikologların özseverlik, sadizm veya mazoşizm gibi karmaşık insani tutkulara ilişkin sorularına tam olarak yanıt verememektedir.

Gelecekte gerçek bir "insan bilimi" oluşturabilmek için yalnız psikoloji ve sinirbilimin değil; fosilbilim (paleontoloji), insanbilim (antropoloji), evrimsel biyoloji ve tarihin bütünleştirilmesi gerekir.

 

Beyin, saldırganlığı hem tetikleyen (amigdala, yan hipotalamus vb.) hem de engelleyen (septum, kuyruksu çekirdek vb.) bir ikili denge sistemine sahiptir.

 

Hayvanlarda ve insanlarda kalıtımsal olarak programlanmış temel saldırganlık, organizmanın yaşamsal çıkarlarına (beslenme, üreme, yaşam alanı) yönelik bir tehdit karşısında ortaya çıkar. Bu yönüyle biyolojik olarak yaşama hizmet eden, savunucu (defansif) bir tepkidir.

 

Beyindeki savunma mekanizmaları incelendiğinde (W. R. Hess'in çalışmaları), tehdit karşısında kaçış (fear/flight) ile dövüş (rage/fight) tepkilerinin aynı derecede temel ve nörolojik olarak tanımlı olduğu görülür.

Biyolojik olarak kaçış, canlıyı korumada kavgadan daha etkilidir. İnsanın tarihteki kavgacılığı nörolojik zorunluluktan çok kültürel, siyasal ve toplumsal baskıların bir sonucudur.

 

Hayvan Davranışı

Saldırganlık;

(1) Yağmacı/yırtıcı, (2) Tür-içi ve (3) Türlerarası olmak üzere üçe ayrılır.

 

Doğada kendi türünü kitleler halinde katleden, sadistçe acı çektiren tek memeli insandır. Bu durum insana özgü olup, hayvanlardan kalıtım yoluyla devralınmış biyolojik bir miras değildir.

 

Kısıtlı alan, özgürlük kaybı ve aşırı kalabalığın hayvanlarda ağır yaralanmalara, hiyerarşi bozulmalarına, acımasız zorbalıklara ve ölümlere yol açtığını göstermiştir.

 

Yalnızca mekânın daralması değil; toplumsal yapının yıkılması, yabancı unsurların girmesi ve canlılığın/uyaranların kaybolmasıyla oluşan sıkıntı saldırganlığı artırır.

 

Modern sanayi toplumunun bireyi yalnızlaştırması, geleneksel bağları ve topluluk (Gemeinschaft) hissini koparması insanı bir "atom" haline getirir. Şiddeti doğuran şey mekan darlığından ziyade bu toplumsal çözülme, anlam kaybı ve yabancılaşmadır.

 

Hayvanlar bölgelerini korumak için kıran kırana savaşmazlar. Ayrıca doğada bölgesel sınırlar sıklıkla çakışır ve esnektir.

 

Fosilbilim

Hayvanlar kendi türdaşlarını koku, renk ve biyolojik reflekslerle anında tanır. İnsan ise zayıf içgüdüsel donanımı nedeniyle türdaşını biyolojik olarak değil; dil, giyim, gelenek ve kültür üzerinden tanır.

Dolayısıyla insandaki tür-içi şiddet, aslında Lorenz’in bahsettiği biyolojik tür-içi saldırganlık değil; zihinsel olarak türlerarası (yırtıcı) saldırganlığa dönüştürülmüş yapay bir durumdur.

 

İnsanbilim

İnsanı tanımlarken alet yapımına veya alet kullanımına verilen aşırı vurgu, modern teknik zihniyetin bir yanlılığıdır.

 

İşkenceden, savaştan ve öldürmekten zevk alma durumları doğuştan gelen biyolojik bir miras değil; güçsüzleşmiş, bastırılmış, hüsrana uğramış bireylerin ve sadist kültürlerin (örneğin Roma alt sınıfı veya Nazi Almanya'sındaki alt-orta sınıf) ürettiği toplumsal/psikolojik bir sapmadır.

 

Taş devri mağara resimlerinde insanlar arasındaki savaşları veya kavgaları gösteren çizimler bulunmamaktadır.

 

İlkel Avcılar

Modern insanın varsaydığı "kârı en çoğa çıkarma", "ucuz alıp pahalı satma" veya "bireysel birikim yapma" gibi dürtüler doğuştan değildir. İlkel halklar tam tersine aşırı cömertlik gösterir, cimriliği cezalandırır.

 

İhtiyaçların sonsuz kışkırtıldığı pazar ekonomisinde insan hep "yetersizlik ve yoksulluk" hisseder.

 

Şiddet ve baskı organları olmaksızın toplumsal düzen gelenekler, kamuoyu, alaya alma, dışlama gibi yaptırımlarla sağlanır.

Bireysel çatışmalar yıkıcı savaşlara dönüştürülmez; güreş, mızrak sakınma düellosu veya sözcüklerin silah olarak kullanıldığı şarkı düelloları ile çözülür. Kamuoyu hangi tarafın haklı olduğuna kanaat getirince anlaşmazlık son bulur.

 

Quincy Wright’ın 653 ilkel halk üzerindeki istatistiksel çalışması şunu gösterir: En az savaşsever olanlar "aşağı avcılar ve toplayıcılar" iken; işbölümü, hiyerarşi ve sınıf farkı arttıkça (yüksek tarımcılar ve çobanlar) savaşseverlik en üst düzeye çıkar.

 

Cilalı Taş (Neolitik) Devrimi

Tarımın ve hayvancılığın keşfiyle insan, ilk kez doğanın verdikleriyle yetinmeyip üretim yapmaya başlamıştır. Tohum ekme ve evcilleştirme, insanın istendik sonuçlar yaratma istencini doğurmuş ve tüm bilimsel/teknolojik gelişmelerin temeli olmuştur.

James Mellaart’ın Çatal Höyük ve Hacılar kazılarına dayandırılan analizde; bakır-kurşun eritme, madencilik, gelişmiş taş işçiliği, dokumacılık ve lüks tüketim maddeleri (doğal cam aynalar vb.) mevcuttur.

800 yıllık Çatal Höyük katmanlarında hiçbir katliam, yağma veya şiddete bağlı ölüm izine rastlanmamıştır.

 

Toplumsal Dönüşüm ve Zihniyet Değişimi

Özel mülkiyetin ve biriktirilebilir sermayenin olmadığı bu dönemde; açgözlülük, hırs ve mülkiyet kıskançlığı bir toplumsal karakter öğesi olarak gelişemezdi.

 

Karasaban, tekerlek, sulama kanalları ve madencilikle birlikte artı-değer üretildi. Bu fazlalık sadece yiyecek yedeği değil, doğayı dönüştürme ve genişletilmiş üretim için sermaye haline geldi.

İnsanın kendi emeğinden fazlasını üretebildiği anlaşıldığında, insan bir ekonomik araç, köle ve sömürü nesnesi haline geldi.

 

Su kanallarını kapatarak insanları aç bırakma yetkisi gibi fiziksel/ekonomik zorlama araçları, kralların ve rahiplerin gücünü doğurdu. Kurumsal savaş, insanın içsel saldırganlığından değil; devletin, bürokrasinin ve sınıfsal seçkinlerin genişleme ve güç ihtiyacından (nesnel koşullardan) bir icat olarak ortaya çıktı.

 

Doğanın verimliliğine dayalı dişil/anaerki düzen; zihne, tekniğe, yasaya ve devlete dayalı eril düzen tarafından yıkıldı. Babil efsanesindeki Marduk'un "söz ile yaratma/yıkma" sınavı, erkeğin doğurma yeteneksizliğini soyut düşünce/yasa ile aşarak Ana Tanrıça Tiamat’ı alt etmesinin simgesidir.

 

Saldırganlık, sadizm ve ölüseverlik (necrophilia); insan doğasının değiştirilemez biyolojik kaderi değil, Kentsel Devrim'le birlikte gelişen ataerkil, hiyerarşik, sınıflı ve sömürücü toplumsal yapıların ürettiği bir "toplumsal karakter" bozulmasıdır.

 

Üçüncü Bolüm: Saldırganlık İle Yıkıcılığın Çeşitleri ve Kendilerine Ait Koşulları

Yumuşak Saldırganlık

Russell ve Russell gibi düşünürler, insanın aşırı saldırganlığını kalabalıklaşma ve doğal olmayan koşullara bağlar

İnsan, kalabalıklaşma veya belirgin bir tehdit bulunmayan durumlarda dahi kasten acı vermekten, yok etmekten haz duyabilen tek canlıdır. Kedinin fareyle oynaması ya da güvercinin tüyleri yolması birer kısıtlanmışlık/alan tepkisidir (antropomorfik yanılgı); sadizm içermez.

 

Yalandan Saldırganlık

Zarar verme amacı ve nefreti taşımayan, ancak dışarıdan bakıldığında saldırgan gibi görünen eylemlerdir.

Aggression kelimesi Latince aggredi ("ileriye doğru gitmek, adım atmak") kökünden gelir. Başlangıçta düşmanca bir anlam taşımaz; bir amaca doğru kararlılıkla, korkusuzca ilerlemek demektir.

 

Savunucu Saldırganlık

Amaç yıkım ya da vahşet değil, tehdidi ortadan kaldırmaktır. Tehlike geçtiğinde saldırganlık ve bunun yarattığı heyecan sona erer.

 

Hayvanlar yalnızca o an var olan "açık ve seçik" tehditlere tepki verirken; insan, gelecekte ortaya çıkabileceğini kurguladığı/düşlediği tehditlere karşı da şimdiden savunma saldırganlığı geliştirebilir.

 

İnsanlar, önderleri veya yönetici gruplar tarafından gerçekte var olmayan tehditlere inandırılabilir.

Kişinin dünyayı anlama ve kimlik kurma biçimine yönelik fikirsel tehditler, yaşamsal bir saldırı gibi algılanır.

İnançlar, bayrak, ilke, atalar, ülke veya gelenekler tehdit edildiğinde insan tıpkı canına kastedilmiş gibi tepki verir.

 

İnsanın zihinsel ve bedensel bütünlüğünü koruyabilmesi için özerklik/özgürlük şarttır.

 

Bireysel Özseverlik: Kişinin benlik imgesine, üstünlük sanrısına veya özsaygısına yönelik eleştiri, yenilgi veya hafife alma durumlarında yoğun bir öfke ve nefret açığa çıkar.

 

Küme (Grup) Özseverliği: Bireyin dahil olduğu gruba (millet, din, sınıf) duyduğu aşırı hayranlıktır. Özellikle kişisel tatmini düşük, yoksul veya baskı altındaki bireylerde "En harika grubun parçasıyım" duygusu yetersizlikleri telafi eder. Gruba ait simgelere (bayrak, önder vb.) yapılan saldırılar şiddetli kitlesel saldırganlığı tetikler.

 

Psikanalizde olduğu gibi, bir insanın bastırdığı bilinçdışı güdülere (fırsatçılık, gizli güç arzusu vb.) dokunulduğunda kişi yoğun öfke ve saldırganlıkla tepki verir. Nezaket kuralları aslında bu saldırganlığı tetiklememek için geliştirilmiş toplumsal bir tampon işlevi görür.

 

Gerçeği söyleyen kişilerin (filozoflar, muhalifler) iktidarlar tarafından zindana atılması veya öldürülmesi sadece bir iktidar savunması değildir. Gerçek, egemenlerin bilinçli yönelim sistemlerini ve kendilerini kandırdıkları "ussallaştırmaları" (gerekçelendirmeleri) yıktığı için derin bir nefret uyandırır.

 

Uyumcu Saldırganlık

Yıkma arzusundan değil, emirleri yerine getirme ve otoriteye uyma (söz dinleme) zorunluluğundan doğar. Toplumlarda otoriteye itaat bir "erdem", dikbaşlılık ise "suç" kabul edilir.

 

Araçsal Saldırganlık

Saldırganlık nihai bir amaç (yıkım) değil; arzulanan veya gerekli olan bir hedefe ulaşmak için kullanılan bir araçtır.

Biyolojik ihtiyaçları (açlık vb.) gidermek için yapılan saldırganlık araçsaldır.

Açgözlülük içsel boşluğun, depreshonun ve gelişememişliğin hastalıklı bir dışavurumudur. Kapitalist sistemde açgözlülük, "biyolojik bir özçıkar" gibi gösterilerek meşrulaştırılmıştır (ussallaştırılmıştır).

 

Savaşın Nedenleri

Savaşı insanın doğuştan gelen "yıkıcılık içgüdüsüne" bağlamak tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz ve sorumluları gizlediği için zararlıdır.

Uygarlık geliştikçe savaşların sıklığı ve kan dökücülüğü artmıştır. İlkel avcı-toplayıcı toplumlar en az savaşan topluluklardır.

Savaş, kitlelerin saldırganlık birikiminden değil; askeri, siyasi ve sınai elitlerin araçsal çıkarlarından (toprak, pazar, hammadde) kaynaklanmıştır.

 

Kıyıcı (Zalimce) Saldırganlık: Temel Önermeler

Uyarlanabilir (Biyolojik) Saldırganlık: Hayvanlarla ortak paylaştığımız, yaşama hizmet eden, tehdit anında savunma odaklı ve biyolojik olarak anlaşılabilir bir dürtüdür.

 

Kıyıcı (Uyarlanamayan) Saldırganlık: Yalnızca insana özgüdür. Biyolojik veya ekonomik bir çıkar olmaksızın öldürmek, işkence etmek ve bundan haz duymak şeklinde ortaya çıkar. İçgüdüsel değildir; insanın varoluşsal gereksinmelerinden ve zihinsel yapısından kaynaklanır.

 

İnsan, karmakarışık dünya içinde yolunu bulabilmek için zihinsel bir "haritaya" ihtiyaç duyar. Bu harita (büyü, din, bilim veya siyasal ideolojiler olabilir) dünyayı anlamlı kılar.

 

Harekete geçirici uyaranlar (şiir, sanat, fikirler, sevgi dolu bir insan) bireyi içeriden etkin kılar ve doyuma ulaşmaz; aksine sürekli yeni üretken tepkiler yaratır. Buna karşılık basit uyaranlar (televizyon, tüketim nesneleri, heyecan uyandırıcı haberler, cinsellik) pasifleştiricidir. Uyaran ne kadar edilgenleştiriciyse, o kadar hızlı tüketilir ve etkisi çabuk geçer; dolayısıyla sürekli doz/içerik değişikliği (yenilik) gerektirir.

 

Çocuklar 5 yaşına kadar kendi uyaranlarını (oyun dünyalarını) kendileri yaratırken; zamanla toplumsallaşma ve tüketim kültürüyle edilgenleşerek dışarıdan hazır ve tüketilebilir uyaranlar (karmaşık oyuncaklar, nesneler) talep eden ve bunlardan hızla sıkılan bireylere dönüşürler.

 

Yıkıcılık, öfke ve zalimlik, can sıkıntısını gidermenin ve bireyin "yaşadığını hissetmesinin" en zahmetsiz yoludur.

 

Sevmek, üretmek ve derin ilişkiler kurmak çaba, sabır ve disiplin gerektirir.

 

Oysa nefret etmek, yıkmak veya şiddete yönelmek hiçbir zihinsel ve duygusal hazırlık gerektirmez; anında yüksek bir heyecan ve "etkide bulunma" duygusu üretir.

 

İnsan kalıtsal değişikliklerle değil, toplumsal karakter geliştirerek çevresine uyum sağlar. Toplumun aksamadan işlemesi için üyelerinin "yapmaları gereken şeyi yapmayı istemeleri" gerekir.

 

Modern toplum insanlara hazır anlam kalıpları (başarı, tüketim, iyi bir aile kurma) sunar. Ancak bu yüzeysel telkinler insanın içindeki derin varoluşsal boşluğu dolduramaz. Aşılanan kalıplar aşındıkça; uyuşturucu bağımlılığı, üretici ilgisizlik, sanatsal/zihinsel gerileme, şiddet ve yıkıcılık artış gösterir.

… 

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, 2. cilt - Notlar

Erich Fromm - İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, 2. cilt - Notlar

Mütercim: Şükrü Alpagut, 2. Basım, Payel Yayınları, 1995

 


Kırıcı Saldırganlık: Zalimlik ve Yıkıcılık

Görünür Yıkıcılık

Kan 'yaşam özsuyu' olduğu için, kan içme eylemi, birçok durumda, kişinin kendi yaşam enerjisini artırması olarak algılanmıştır.

 

Kendiliğinden Biçimler

Uyuşuk durumdaki yıkıcı tepilerin olağandışı koşullarda patlak vermesi…

Tarihsel kayıtlar, savaşlar ve toplu kırımlar bu tür patlamaların en dehşet verici örnekleridir.

 

Kinci Yıkıcılık

Haksız yere uğranılan yoğun bir acıya verilen kendiliğinden bir tepkidir.

Kan davası ve ceza hukuku bunun örnekleridir.

 

Esrik Yıkıcılık

İnsanın kendi güçsüzlüğünden ve yalıtılmışlığından kurtulmak için bir esrime (vecde gelme) durumuna ulaşma çabasıdır.

 

Yıkıcılığa Tapınma

Bir kişinin tüm yaşamını sürekli olarak nefrete ve yıkıcılığa adamasıdır.

 

Yıkıcı Karakter: Sadistlik

Sadistlik, cinsel bir sapkınlık olmanın ötesinde, başka bir canlı üzerinde mutlak denetime sahip olma tutkusudur.

 

Stalin'in hoşuna giden özel bir yöntem, insanları güvencede olduklarına inandırmak, ama bir iki gün sonra tutuklatmaktı.

 

Sadistliğin özü, "bir canlı varlık üzerinde mutlak ve kısıtlanmamış denetime sahip olma tutkusu"dur.

Sadist karakter genellikle "dışkıl-biriktirici" (anal-hoarding) özellikler gösterir ve her şeyi denetlenebilir bir nesneye dönüştürmek ister.

Güçsüzlüğün mutlak güçlülük deneyimine dönüşmesidir; ruhsal sakatların dinidir.

 

Sadistliğin gelişimi bireysel ve toplumsal etmenlere bağlıdır. Sömürücü denetime dayalı toplumlar ve bireyin kendisini güçsüz duyumsamasına neden olan korku yaratıcı koşullar (yıldırıcı ceza vb.) bu tutkuyu besler.

 

Heinrich Himmler: Klinik Bir Dışkıl-Biriktirici Sadistlik Olgusu

Dışkıl-biriktirici bürokratik, yetkeci karakterin aşırı biçimleri ile sadistlik arasındaki bağlantı konusunda söylenen şeyleri açıkça doğrulayan aşağılık, sadist karakterin eksiksiz bir örneği Heinrich Himmler'dir.

 

Kıyıcı Saldırganlık: Ölüseverlik

Geleneksel psikoloji ve adli tıp literatüründe ölüseverlik (necrophilia), genel olarak bir erkeğin kadın cesediyle cinsel ilişki kurma isteği (cinsel ölüseverlik) veya cesetleri izleme, dokunma ve organlarını kesip ayırma isteği (cinsel olmayan ölüseverlik) olarak iki temel sınıfta ele alınmıştır.

 

Yunanca nekros sözcüğü, 'ceset', ölüler ya da yeraltı dünyasında yaşayanlar anlamına gelir. Latince'de nex, necis, vahşi ölüm, cinayet anlamına gelir...

 

(Vaka Örneği)

Veremden ölen sevgilisinin cenazesinde onunla gömülmek isteyen ve morgda çalıştığı süreçte onlarca kadın cesediyle cinsel ilişkide bulunan bir gencin vakası aktarılır. Bu kişinin sapkınlığı ilerleyerek cesedin kanını içme ve etini ısırma (ölüyiyicilik/kanibalizm) boyutuna varmıştır.

 

Ölüseverliğin ikinci temel biçimi, cinsellik içermeyen katıksız bir "yok etme" ve canlı yapıları parçalama arzusudur.

Bu eğilimdeki kişilerin (ölüsever katiller) asıl amacı kurbanı öldürmekten ziyade organlarını kesip parçalamaktır.

 

"Ölüsever" terimini tıbbi bir sapkınlık olmanın ötesinde bir "karakter özelliği" olarak ilk kullanan kişi, 1936'da Salamanca Üniversitesi Rektörü İspanyol düşünür Miguel de Unamuno olmuştur. İspanya İç Savaşı sırasında General Millan Astray'ın "Viva la Muerte!" (Yaşasın Ölüm!) sloganına tepki gösteren Unamuno, bunu hastalıklı bir zihniyet olarak nitelendirmiştir.

 

Karakterbilimsel anlamda ölüseverlik, ölü, çürümüş, kokuşmuş, hastalıklı her şeye duyulan yeğin ilgi olarak tanımlanabilir; ölüseverlik, canlı şeyleri cansız şeylere dönüştürme, sırf yıkım olsun diye yıkma tutkusudur; katıksız biçimde mekanik her şeye duyulan olağandışı ilgidir.

 

Kandaşıyla Cinsel İlişki ve Oedipus Karmaşası Üzerine Varsayım

Ölüseverliğin kökenlerinden biri…

 

Freud'un Belirlendiği Yaşam ve Ölüm İçgüdüleri ile Canlıseverlik ve Ölüseverlik Arasındaki İlişki

Çocuk anneyle sağlıklı bir bireyleşme ve sevgi bağı kuramadığında (içeyönelik/otistik eğilimler veya annenin soğukluğu nedeniyle), anne nesnesi yaşam veren bir figür olmaktan çıkıp toprağın, kargaşanın, karanlığın ve ölümün simgesi haline gelir.

Bu bağ, sıcak bir sevgi değil; kişiyi kendine çeken manyetik bir çekim veya boğulma arzusu gibidir.

 

Ölüsever Tipler: Nüfusun küçük bir azınlığını oluştururlar ancak terör, işkence ve yıkım düzenlerinin (örneğin diktatörlüklerin) cellatları ve liderleri bu gruptan çıkar.

 

Toplumsal Tehlike: Toplumdaki canlısever eğilimlerin baskılanması, ölüsever eğilimlerin güçlenmesine yol açar. Yalnızca bireysel tutumları değil, toplumun bilinçdışı karakter yapısını ve insan enerjisinin yönünü anlamak, toplumsal ve siyasal yıkımları önlemek açısından hayati önem taşır.

 

Kıyıcı Saldırganlık: Adolf Hitler Klinik Bir Ölüseverlik Olgusu

Hitler'in Anne-Babası ve İlk Yılları

Klara Hitler: Hitler'in annesi sevecen, sorumlu ve çocuklarına düşkün bir kadın

Klara'nın oğluna aşırı düşkünlük gösterdiği, onda eşsiz olduğu duygusunun doğmasını özendirdiği yolundaki suçlama... belki de doğrudur…

 

Alois Hitler: Baba Alois, otoriter ama yıkıcı olmayan, yaşamı seven ve arıcılık gibi yapıcı ilgileri olan bir memurdur.

 

Çocukluğunda Hitler annesinin gözbebeğidir, el üstünde tutulur

Babasının emekli olması ve okul disipliniyle tanışmasıyla Hitler'in "cenneti" sona erer.

Bu dönemde Hitler, özgürlüğü sorumsuzluk ve gerçeklikten kaçış olarak algılamaya başlar; savaş oyunları ve çete yönetme tutkusu bu yıllarda gelişir.

 

Hitler lisede (Realschule) ağır bir başarısızlığa uğrar. Kendi anlatımında bunu babasına başkaldırı olarak sunsa da asıl neden Hitler'in disiplinli çalışma yetisinden yoksun olması ve yaralanan özseverliğidir.

 

Sanat Akademisi'ne kabul edilmemesi (1907, Viyana) Hitler için büyük bir yenilgi ve aşağılanma olur. Bir süre serseri hayatı yaşar.

Yenilgiye uğramış aşırı özsever kişiler... yüksek düşlemlerinin gerçek olduğunu kanıtlayacak biçimde gerçekliği değiştirmeye çalışabilirler.

 

Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi Hitler için bir kurtuluş olur; başarısız sanatçı kimliğinden sıyrılıp "kahraman" rolüne bürünür.

Ancak Almanya'nın yenilgisi ve devrim, onun yıkıcılığına kesin ve önlenemez biçimini verir; artık tek amacı kendisine bu aşağılanmayı yaşatanlardan öç almaktır.

 

Yöntem Üzerine Bir Yorum

Ölüsever bir kişi miydi?

Hitler, sahip olduğu ölüsever tutkuya ilişkin bilinci olağandışı bir ölçüde ve birçok değişik biçimde bastırmıştır.

 

Hitler'in Yıkıcılığı

Hitler'in yıkım nesneleri sadece insanlar değil, şehirler ve kültürdür.

Paris'i yıkma arzusu ve savaş sonunda ilan ettiği "yakılıp kavrulmuş toprak" kararnamesi, onun Alman halkını bile yok etmeye hazır olduğunu gösterir.

İnsanlıktan iğrenen, yaşamın kendisinden iğrenen bir kişiydi.

 

Yıkıcılığın Bastırılması

Hitler, yıkıcılığını rasyonalizasyon (ulusun bekası) ve tepki geliştirme (vejetaryenlik, ceset görmekten kaçınma) yoluyla bastırmıştır.

 

Hitler'in Kişiliğinin Başka Yönleri

Hitler aşırı özseverdir; sadece kendi fikirleriyle ilgilenir ve başka insanları sadece araç olarak görür.

Hiç arkadaşı yoktur ve sevecenlikten tamamen yoksundur.

 

Kadınlarla İlişkiler: Kadınlara karşı ya mesafeli ve utangaç ya da (Eva Braun ve Geli Raubal örneğindeki gibi) sadist ve düşüncesizdir.

 

En büyük yeteneği demagoji ve insanları etkileme gücüdür.

Şaşırtıcı bir belleğe sahiptir ancak bilgisi derinlikten yoksun, "yarı-eğitilmiş" bir adamın parçalı bilgileridir.

 

Hitler dışarıya karşı nazik ve düşünceli bir "beyefendi" rolünü ustalıkla oynamıştır.

 

Hitler'in istenci rasyonel bir güç değil, irrasyonel tutkuların esiri olan bir sürükleniştir.

Gerçeklik algısı kusurludur; stratejik kararlarında bile nesnel verileri değil, kendi önyargılarını esas almıştır.

 

Sonsöz: Umudun Belirsiz Anlamı Üzerine

Saldırganlık, insanın genlerinde biyolojik olarak varolduğu sürece, kendiliğinden bir tepki değil, insanın dirimsel çıkarlarına, bir başka deyişle, gelişmesine, kendisinin ve türünün varlığına yönelik tehditlere karşı bir savunmadır.

 

İnsandaki savunucu saldırganlık doğuştandır ve tehditlere karşı koymayı amaçlar; sadizm ve ölüseverlik gibi kıyıcı saldırganlık biçimleri ise doğuştan değil, insanı ruhsal kötürümlüğe iten toplumsal ve ekonomik sömürü koşullarının bir ürünüdür. Dolayısıyla uygun insani koşullar sağlandığında yıkıcılığın yeniden en alt düzeye indirilmesi mümkündür.

 

İyimserler: Teknik ilerlemeyi ve tüketim özgürlüğünü insani gelişmeyle karıştırırlar. "Sürekli ileriye gidiş" dogmasına inandıkları için eylemsizleşirler.

 

Kötümserler: "İnsan doğası kötüdür" diyerek insanlığın geleceğini umursamazlar. Bu tutum, bir şeyler yapma sorumluluğundan kaçmak için koruyucu bir kılıftır.

 

Ussal İnanç Sahipleri: Yanılsamalara kapılmadan, durumun risklerini ve gerçek olasılıklarını açıkça görerek eyleme geçen kişilerdir.

 

Pasif veya sabırlı bir bekleme değil; bilginin, sorumluluğun, eylemin ve en önemlisi yaşam sevgisinin (canlıseverliğin) birleştiği insancıl bir köktencilik, insanlığın son ve kesin yıkımdan kaçınmasının tek yoludur.

 

Ek: Freud'un Saldırganlık ve Yıkıcılık Kuramı

Freud'un saldırganlığa bakışı üç ana evreden geçmiştir:

 

1920 Öncesi (Erken Dönem): Freud, 1920'ye kadar insan yıkıcılığına ve saldırganlığına bağımsız bir dürtü olarak neredeyse hiç yer vermemiştir.

Saldırganlık ilk başta cinsel içgüdünün (örneğin sadizmin) tali bir bileşeni olarak görülmüş, bağımsız bir "saldırganlık içgüdüsü" fikri reddedilmiştir.

 

1915 Dönemi (Geçiş): İçgüdüler ve Gösterdikleri Değişiklikler yapıtında Freud iki çelişik görüşü bir arada yürütmüştür:

Saldırganlığın cinsel gelişimin (ağızcıl/dışkıl sadist aşamalar) bir parçası olduğu.

Nefret ve saldırganlığın, dış dünyadan gelen rahatsız edici uyarılara karşı koyan benlik / özkorunma içgüdülerinden köken aldığı.

 

1920 ve Sonrası (İkinci Dönem - Dönüm Noktası): I. Dünya Savaşı'nın yarattığı büyük yıkım ve "yineleme zorlanımı" gözlemleri sonucunda Freud kuramını tepeden tırnağa değiştirtmiştir (Haz İlkesinin Ötesinde, 1920).

Eski Benlik İçgüdüleri vs. Cinsel İçgüdüler ikiliği yerini Eros (Yaşam İçgüdüsü) ve Ölüm İçgüdüsü (Yıkıcılık/Thanatos) ikiliğine bırakmıştır.

 

Organizma kendisini yok etmemek için ölüm içgüdüsünü kas sistemi ve libido yardımıyla dış dünyadaki nesnelere yöneltir. Engellenen saldırganlık içeriye dönerek öz-yıkıma (mazoşizm) yol açar.

 

Freud'un düşünce yapısı her zaman ikici (dualist) olmuştur (çatışan iki zıt güç). Özseverlik (narsisizm) kavramı geliştikçe, benlik dürtüleri de "libido" (cinsel enerji) şemsiyesi altına girmiş ve kuram tekçi (monist) bir yapıya kayma tehlikesi geçirmiştir. Freud, eski öğrencisi ve rakibi Carl Jung'un "tek tip ruhsal enerji" fikriyle aynı çizgiye düşmemek için libidoya karşıt yeni bir güce, yani "Ölüm İçgüdüsüne" ihtiyaç duymuştur.

 

Freud’un ikici (dualist) modeli koruma çabası, sevgi kapsamına girmeyen tüm davranışları (zalimlik, sadizm, yıkıcılık, üstünlük kurma, güç istenci) tek bir "Ölüm İçgüdüsü" başlığı altında toplamasına yol açmıştır.

 

Freud’a göre zihinsel aygıt uyarılma miktarını en alt düzeyde ya da değişmez tutmaya çalışır.

 

Gerilimin yükselmesi → Hoşnutsuzluk

 

Gerilimin düşürülmesi/dengelenmesi → Haz

 

Gerilimin tamamen ortadan kaldırılması (inorganik duruma dönme) → Nirvana / Ölüm İçgüdüsü

 

Freud, hem Hazzın hem de Ölüm İçgüdüsünün aynı ilkeye (uyarılmayı sıfırlama/düşürme) dayanmasının yarattığı mantıksal çıkmazı fark etmiş (Mazomizmde Ekonomik Sorun, 1924), ancak bunu tatmin edici bir kuramsal temele oturtamayıp "Nirvana ilkesinin canlıda haz ilkesine dönüştüğü" şeklinde bir kararla geçiştirmiştir.

… 

19 Mayıs 2026 Salı

Ulrich Raulff - Atların Son Yüzyılı - Özet ve Notlar

Ulrich Raulff - Atların Son Yüzyılı - Notlar

Bir Ayrılık Hikayesi

Das letzte Jahrhundert der Pferde, Geschichte einer Trennung, Verlag C.H.Beck, Münih, 2015

 


Uzun Veda

20. yüzyılın ortalarında kırsal kesimde doğan herkes eski bir dünyada büyüdü. Yüz yıl önce orada olandan pek farklı değildi.

Tarımsal yapılar doğaları gereği yavaştır ve ülke yavaş ritimlerle dönüyordu, teknolojik moderniteye sıçramaktan neredeyse bir asır boyunca kaçınmıştı.

 

Atlar, ağır Belçika yük atları, güçlü Trakehners ve tıknaz Haflingerler, dar, dolambaçlı yolların yanı sıra tarlaların yamaçlarında ve orman vadilerinde hâlâ en yaygın kullanılan ve kullanılan taşıma ve çekme ekipmanıydı.

 

…çiftçilerin ahırlarında, at kulübeleri daha küçük ama daha asil kısmı işgal ediyordu. İnekler, sığırlar, buzağılar, domuzlar ve tavuklar daha da genişlediler, daha şiddetli koktular ve daha fazla söz sahibi oldular, tek kelimeyle ahırdaki pleblerdi; Atlar nadir, değerli ve hoş kokuluydu, daha kibar besleniyorlardı

Sandıklarında yaşayan heykeller gibi duruyorlardı, güzel başlarını sallıyorlardı ve kulaklarıyla güvensizlik ya da şüphe sinyali veriyorlardı.

 

Ancak insan ile atın, mekanik güç ile hayvan gücü arasındaki ayrım sanıldığı kadar basit ve pürüzsüz değildi.

Ayrışma, çeşitli mühendislerin buhar gücüyle çalışan araçlar ve pervaneler üzerinde deneyler yaptığı 19. yüzyılın başlarından, içten yanmalı motorlu otomobilin de atı geride bıraktığı 20. yüzyılın ortalarına kadar, bir buçuk yüzyıla yayılan çeşitli aşamalarda meydana geldi.

At tüketimi ancak dönemin sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı'ndan yıllar sonra azaldı

…at çağının son yüzyılı, yalnızca atın insanlık tarihinden çıkışını değil, aynı zamanda onun tanrılaştırılmasını da yaşadı

 

İleri sanayileşme ülkelerindeki geleneksel yaşam ve çalışma koşullarının radikal bir şekilde altüst olduğu bu perspektife, insanların analog dünyadan ayrılışında bir aşama olarak atlara vedayı da dahil etmek gerekir. 19. yüzyılda çağdaşlarının yaşadığı en rahatsız edici deneyimlerden biri - Nietzsche Tanrı'nın ölümüyle ilgili ifadeyi kullanmıştı - güvenli olduğuna inandıkları aşkın bir alanın kaybıydı: İnsanlar öbür dünyanın kendilerinden kayıp gittiğini hissettiler. 21. yüzyılın vatandaşları da benzer bir rahatsızlık yaşıyor: Bu dünyayı kaybetmek üzereler.

 

Atların vedası, kırsal dünyanın kaybının tarihi bir sembolü haline geliyor.

20. yüzyılın en önemli olayının proletaryanın yükselişi değil, köylülüğün yok oluşu olduğu anlaşılacaktır (Jean Clair).

 

Filozof ve antropolog Gehlen üç dünya çağı arasında ayrım yaptı: Çok uzun bir tarihöncesi dönemini, gerçek tarım tarihi aşaması izledi ve bu aşamanın yerini sanayileşme ve tarih sonrasına giriş aldı.

Atın başrol oynadığı çeşitli türden sayısız hikaye anlatılabilir

Tarih yazımına yönelik son zamanlardaki yaklaşımlar bile ses geçmişi, geçmiş dünyaların akustik rahatlamasının öyküsü, atı ayrıcalıklı bir konu olarak görecektir.

 

Hız, Kaçmayı başardığı yol, avcıların ve etoburların tehdidinden kaçmasını sağlayan şeydir. Ancak bu tam olarak başka bir memelinin, yani insanların ilgisini çektiği noktadır. At, ilk olarak protein tedarikçisi, hatta yük ve taşıma hayvanı olarak değil, kısa sürede insanlık tarihinin sıcak merkezine girmiştir.

 

Neredeyse altı bin yıl boyunca güçlü hızlanma ve yüksek hız deneyimiyle ilişkilendirildi.

At sayesinde geniş topraklar fethedilebiliyor, geniş imparatorluklar kurulabiliyordu

 

Bir hız makinesi olarak at, birinci dereceden bir savaş makinesi haline geldi; mesafe yok edici olarak katlanarak genişleyen iletişim alanları olasılığını yarattı.

 

At, son yükselişine ve düşüşüne paralel olarak 19. yüzyılda muazzam bir edebi ve ikonografik kariyere sahip oldu.

 

19. yüzyıl insanı, zihinsel olarak ne yapacağını bilemediğinde ya da duygusal olarak sıkışıp kaldığında, attan yardım ister: Fikirlerden kaçan hayvan ve acının taşıyıcısıdır.

 

Süblimasyon. Atların, arabaların ve süvarilerin eski, katı dünyası, makineleşen uygarlığın baskısı altında erimeye başladıkça, atlar hayali ve hayali bir varlık kazanırlar: modernliğin hayaletleri haline gelirler ve varlıklarını yitirdikçe daha sıradan hale gelirler. Onlardan yüz çevirmiş bir insanlığın zihnini rahatsız ediyor.

 

Eski zaman yeniyi mahvolmaktan kurtarır: Atlar sıkıntı içindeki bir arabayı yukarı çeker.

 

At Truva'da doğmamıştır ama İskenderiye'de doğmuştur, kütüphanenin bir hayaletidir…

 

İki ya da üç yüz yıllık at tarihi hakkında yazan herkes, atın farklı, son derece farklılaşmış kültürel bağlamlardaki rolüne ilişkin yoğun literatür katmanlarıyla karşı karşıya kalır.

 

Ve araştırma ve uzman edebiyatının söylemleri ne kadar geveze olursa, gerçek kahramanın sessizliği de o kadar belirgin hale gelir: At sessiz kalır.

 

Centaurian Paktı - Enerji

Artık atlıların, insandan öte varlıkların zamanıdır. Kentaur mükemmel bir enerjik adamdır, efsanevi hayvanat bahçesindeki canavardır, eğlenmeyi ve dövüşmeyi seven kaba bir adamdır

 

Centaur saldırganlığı olarak kendini gösteren şey, saf patlama enerjisidir.

İnsan alçaklığının ve zayıflığının çok iyi farkındadır. Bu yüzden hareketli varlığının hayvani kısmı olan atları evcilleştiriyor, yetiştiriyor, besliyor ve eğitiyor. İki ortak arasındaki bağlantı ne kadar yakın ve güçlü olursa, bağlantıları o kadar "sentorik" olur

 

At çağının yaklaşan alacakaranlığında yeni bir Kentaur kültürünün bir kez daha ortaya çıkması kaçınılmazdı: Moğollar, Kazaklar ve Memlüklerden sonra Kızılderililer ve kovboylar Batı Amerika için yaptıkları süvari savaşlarında eski birleşme fantezisini gerçeğe dönüştürdüler.

 

1815'te, Bali'nin doğusundaki bir yanardağ olan Tambora'nın patlaması, önce güney yarımkürede ve ertesi yıl kuzey yarımkürede de gökyüzünü o kadar kararttı ki, sıcaklığın düşmesine ve bir dizi mahsulün bozulmasına yol açtı. Bunun sonuçları kıtlık ve artan yulaf fiyatları oldu: Atlar kıt olan tahıl ve saman için yarıştı ve kesilip yenildiler ya da yem eksikliği nedeniyle öldüler (H.-E. Lessing, Karl Drais. Zwei Räder statt vier Hufe).

1817'de Karl Drais, kendisinin "atsız araba sürme makinesi" olarak tanımladığı ve başlangıçtan itibaren eski Centaur anlaşmasını tek taraflı olarak feshetmeyi amaçlayan "koşu makinesinin" ilk modelini sundu.

 

Centaur Paktı'nın dağılmasına atların tamamen ortadan kaybolması eşlik etmiyor. Tam tersine, 1970 yılındaki tarihi düşük seviye olan 250.000 attan bu yana, Almanya'daki sayı yeniden arttı ve şu anda bir milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Almanya'da bir milyondan fazla erkek ve kadın da düzenli olarak binicilik sporlarıyla ilgileniyor; bu durumda kadınlar ve kız çocukları lehine önemli bir asimetri var. Almanya'da at endüstrisinde 300.000 kişi çalışıyor. Paralarını at yetiştirerek, besleyerek, iyileştirerek, eğiterek ve onlara bakarak kazanıyorlar.

 

At Cehennemi

Biyozon, birden fazla türün tek bir bölgede, tek bir biyotopta birlikte yaşaması durumudur.

Çoğu zaman insanların ve hayvanların yaşamları yalnızca ince bir duvarla bölünmüştür; birbirinizin yemek yediğini ve konuştuğunu duyuyorsunuz, birbirinizin kokusunu alıyorsunuz ve aynı sinekleri kovalıyorsunuz. Biyoçeşitliliğin azalmasıyla şehir, insanlara ve atlara daha fazla mesafe kat etme olanağı sağlıyor gibi görünüyor. Aslında onları birbirine yakınlaştırıyor ve onlara ortak bir dünya dayatıyor.

 

Manhattan gibi bir şehirde 130.000 atın aynı anda çalışmasının yaşam için ne anlama geldiğini bir düşünün. Bir gün New York'taki Broadway'in ölü atlarla ve birbirine sıkışmış araçlarla tıkanmış olduğunu gören yoldan geçen biri ne hissedebilirdi? 1900'lerdeki New York gibi, atların 1.100 ton gübre beslediği bir şehrin kokusu nasıldı? Her gün? ve 270.000 litre idrar açığa çıktı ve her gün yirmi at karkası buradan taşınıyordu

 

(19. yüzyıl) At enerji makinesi, özellikle genişleyen şehirlerde modern ulaşım ve trafik sisteminin ihtiyaç duyduğu çekiş enerjisini sağlar.

 

Hızlı kentleşme ve at trafiği, kazalarda büyük artışa neden oldu; 1867'de New York'ta atlı trafik her hafta ortalama dört ölüm ve kırk yaya yaralanmasıyla sonuçlandı.

Fransa'da 1903 yılında kaydedilen kazaların yüzde 53'ü atlı araçlardan, üçte biri şehirlerde ve üçte ikisi de köy yollarında meydana geldi. Yüzyılın başında Amerika Birleşik Devletleri için yapılan hesaplamalar, ciddi ve hasarlı kazaların sayısının yıllık 750.000 olduğunu gösteriyor.

 

Atları, diğer bağlamlarda silah seslerine ve topların uğultusuna alıştırdığınız gibi, trafiğe ve şehre de alıştırmanız gerekti.

At trafiğinin hızını düzenleme çabaları Rönesans'a kadar uzanıyor: 1539'daki bir kararnamede, ilk kez Francis I, çok hızlı sürmenin, sollamanın ve şehirlerin sokaklarında ve yollarında ani dönüşler yapmanın yarattığı tehlikelerden bahsetti.

Güvenliği artırma çabaları arasında kaldırımlar (Latour'un nesneleri) ve hız düzenlemeleri yer aldı. Şehirler, binlerce atı barındırmak için iki hatta dört katlı ahırlar inşa etmek zorunda kaldı.

1867'de Boston için ortalama 7,8 at içeren 367 ahır sayıldı.

Londra'nın en büyük otobüs deposu olan Farm Lane'de 700 at, devasa bir kare avlunun etrafındaki iki katta duruyordu.

 

1820'lerin ortalarından beri Paris'te, 1830'lardan beri de Londra'da dolaşan atlı omnibüsler aynı zamanda Amerika'ya da girdi.

 

At tüketimindeki büyük artış ancak 1940'ların sonlarına doğru başladı; Yüzyılın başından bu yana, otomobil ve elektrikli tramvay gibi mekanik rakiplerin sayısı ve gücüyle birlikte çözülme işaretleri yeniden artıyor. Altın Çağ ancak yarım yüzyıl sürdü. 1903 yılında Paris'te otomobil üreten 70'ten fazla fabrika mevcuttu.

 

1688 / Paris'teki bilim adamları atın gücünü araştırdılar ve onu insan gücüyle karşılaştırdılar. Bilim adamlarının özel bir aparat yardımıyla buldukları bir at, 75 kg'lık ağırlığı bir saniyede bir metre yüksekliğe kaldırabiliyor; bu da yedi kişinin kaldırmasına eşdeğer bir başarı. Bir at yedi kişiye eşittir.

Centaur'un bir yarısı, servetini diğerinin gücüyle yansıtır.

 

Atlar hassas hayvanlardır, şehir içi trafiğin yoğunluğuna ancak birkaç yıl dayanabilirler ve yıpranmış ya da arızalı parçaları değiştirilemez.

 

Ülkede Bir Kaza

1950'de Almanya'da otlayan atların sayısı 1,5 milyondan fazla iken, 1970'te bu sayı yalnızca 250.000 idi.

Atların ortadan kalkması, yulaf ekiminin de yok olmasına neden oldu. Fransa'da atlar var olduğu sürece serçeler ister kırda ister şehirde Tanrı gibi yaşadılar.

At dışkısında bulunan yulaflarla beslenen serçe popülasyonu da bu durumdan olumsuz etkilendi.

19. yüzyılda karayolu taşımacılığı zordu; Werner Sombart'ın ekonomik tarihi, "Vagonların sıkışıp kaldığı, hatta bazen bataklıkta boğulan postacılara dair raporlar" içeriyordu. Karl von Clausewitz'in askeri alandaki "sürtüşme" (friction) kavramı, kötü yollar, hava koşulları ve çamur gibi doğal engellerle mücadele eden yolculuk deneyimini tanımlar.

Köy doktoru tamamen atlı, centaury'li bir varoluştur. Süvari dışında hiç kimse atına onun kadar bağımlı değildir.

 

Lastiği 1980'lerde ikinci kez ve bu kez başarılı bir şekilde icat eden kişi, yıllardır İrlanda'da görev yapan İngiliz bir taşra doktoru, daha doğrusu bir taşra veterineriydi. John Boyd Dunlop

Ancak Dunlop'un icadı sayesinde taşra doktoru da hastalarına eskisinden daha hızlı ve daha güvenli ulaşabiliyor.

 

Koşan atların yol açtığı kaza, devrilmiş ve kırılmış fayton, Rönesans'taki başlangıcından bu yana seyahat edebiyatının en çok konuşulan konularından biri olmuştur.

Korkunç kazalar ve mucizevi kurtarmalarla ilgili haberler, 18. yüzyılın anekdot koleksiyonlarında ve takvimlerinde özellikle popülerdi.

 

Kiliselerin çanları ve vantilatörleri ile arabaların, teknelerin ve değirmenlerin ahşap enstrümanlarına ek olarak, kırsal dünyanın ses mekanının üçüncü bir bölümü vardır. Demirciler, ülkenin davulcuları ve kırsal büyük orkestranın ritim bölümü burada çalışıyor.

 

Batıya Doğru İlerleyin

İç Savaş'ı (1861-1865) takip eden Hint Savaşları, neredeyse tamamı at sırtında yapıldı. İç Savaş'ta, 600.000 insan ölümüne karşın bir buçuk milyon at ve katır yaşamını yitirmişti.

 

İç Savaş'ın sona ermesinin ardından 1860'larda Hint Savaşları son aşamalarına girdiğinde, kabilelerin çoğu zaten yok edilmiş ve atlarından mahrum bırakılmıştı.  Atların yok edilmesi, Büyük Ovalar'daki Hint atlı kabilelerine karşı verilen savaşın bir parçası haline gelmişti; At katliamları, Kızılderilileri varlık temelinden, dolayısıyla direnişlerinden mahrum etme amacına hizmet ediyordu. Ordu, İç Savaş'tan, en etkili savaş biçiminin, düşmanın tüm toplumuna saldıran ve ekonomisini yok etmeye çalışan topyekün savaş olduğunu öğrenmişti.

 

27 Kasım 1868 gecesi, yani Şükran Günü gecesi, George Armstrong Custer, dört yıl önce Colorado'daki Sand Creek Katliamı'ndan sağ kurtulan ve şu anda Oklahoma'daki Washita Nehri kıyısına yerleşmiş olan küçük Cheyenne topluluğuna sürpriz bir saldırı yaptı. Kabilenin neredeyse tamamen yok olmasını, midillilerinin neslinin tükenmesi izledi. Yakalanan iki Cheyenne kadınının yardımıyla kabilenin yaklaşık 900 hayvandan oluşan sürüsü toplandı. İlk başta atları kementlemek ve boğazlarını kesmek için girişimde bulunuldu, ancak yakalanan hayvanların şiddetli direnişiyle karşılaşan Custer'ın askerleri pes etti ve geri kalan hayvanları vurdu.

 

15. yüzyılın sonunda İspanyol istilacılar atları evcil hayvan olarak geri getirdiğinde, Amerika atların olmadığı bir kıtaydı; bu, modern tarihin hem zoolojik hem de antropolojik açıdan en şaşırtıcı dinamiklerinden bazılarını harekete geçirdi.

 

18. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Komançiler, "Ovalar'ın en yetenekli ve korkulan süvari savaşçıları olarak efsanevi statülerinin temellerini çoktan atmışlardı...

 

Kızılderili, at ve silah mükemmel bir birlik oluşturuyordu.

 

Webb ve Colt'un 1847'den beri üretimde olan revize edilmiş tabancası, hareket halindeyken art arda birçok kez ateş etmek için mükemmel bir ateşli silahtı.

…insanların yalnızca silah ve hız ile yaşadığı bir ortamda bu teknolojik sıçrama çok önemliydi.

 

İyi bilindiği gibi, Arap veya Mağribi kültürünün İber Yarımadası'nın Hıristiyan sakinlerine aktarılması büyük ölçüde bilgili ve yetenekli Yahudilerin işiydi. ​​Daha az bilinen şey, Yahudilerin aynı zamanda İspanyol at bilgisinin yerli halkın teknolojik kültürüne aktarılmasına da yardımcı olduğudur.

Onlar sadece Yeni Dünya'daki ilk sığır yetiştiricileri değil, aynı zamanda Amerika'daki ilk kovboylardı.

 

1519'da Cortés'in yanında, başlarında Hernando Alonso olmak üzere Meksika'ya gelen Yahudi istilacılar, okyanusun diğer tarafında Engizisyondan kaçan göçmenlerdi.

 

Roosevelt, sağ elinde süvari tabancasıyla. Roosevelt daha sonra bu imajın kendisine (1901'de kazandığı) başkanlığı getirdiğini itiraf etti.

Remington'ın resimleri ve Roosevelt'in "sert binicileri" arasında zafer pozu verdiği çok sayıda fotoğraf, binici ve savaşçının imajını mühürledi ve geleceğin kovboy başkanının imajını şekillendirdi.

 

Western, görünüşte göründüğünün aksine kostüm ya da macera filmi gibi önemsiz bir tür değildir. Özellikle şüpheyle kuşatıldığı zamanlarda, ülkenin siyasi kaderini güvenilir bir şekilde yansıtan nihai Amerikan destanıdır.

 

Bilge bir adam, dünyanın eyer ve yelkenle fethedildiğini söyledi. Kovboy başkanı Roosevelt'in yönetimi altında, Amerika'nın kara gücü eyerden indi ve yeniden yelken açtı.

 

Şok

At büyük, savunmasız bir hayvandır, saklanamaz, bombalar düştüğünde hareketsiz durur ve ölümü bekler.

 

İkinci Dünya Savaşı / bu savaşın ilk günleri de atların hakimiyetindeydi.

…bir efsaneye göre, eski atlı ulus Polonya, süvari savaşlarında yok olmuştur.

Tarihsel hayal gücü umutsuz savaşları sever.

Efsaneye göre, Almanya'nın Polonya'yı işgalinin ilk günü olan 1 Eylül 1939 akşamı, Polonyalı bir süvari müfrezesi çaresizliğin cesaretiyle ve öngörülebilir ölümcül sonuçlarla bir Alman tank birimine saldırdı.

Efsane, gösterişli bir şekilde dörtnala giden, kılıçları uzatılmış süvarileri, kakmalı mızraklı mızraklı askerlere dönüştürmeyi sever, çünkü bu ayrıntı, atavizm veya tarihsel eşzamanlılık olmadığı izlenimini artırır: sanki tarih öncesi zamanlar ile geç kültür, mitingin ilk akşamında beklenmedik bir buluşma gerçekleştirmiş gibi.

Polonyalı binicinin Alman tankıyla umutsuz bir düellosu, at çağının sonunun ne güzel bir resmi.

 

…piyadelerin ateş gücünün artmasıyla süvarilerin savaşın sonucunu belirleme yeteneği azaldı. Birinci Dünya Savaşı, atlar için kitlesel bir yıkımdı; tahmini 16 milyon at kullanıldı ve yaklaşık 8 milyonu öldü.

Ağustos 1918'de Batı Cephesi'ndeki bir topçu atının ortalama ömrü tam on gündü. Birinci Dünya Savaşı'nda makineli tüfeklerin yanı sıra, süvarilerin aleyhine çalışan hain bir unsur da vardı: basit, uzun bir demir parçası olan tel örgü, yani ekolojik modernite.

 

İkinci Dünya Savaşı'nda, özellikle Doğu Cephesi'nde, yolların ve lojistik sorunların kötü olması nedeniyle atlara olan ihtiyaç arttı: Birinci Dünya Savaşı'nda Alman tarafında 1,8 milyon at kullanılmışken, İkinci Dünya Savaşı'nda neredeyse bir milyon, yani 2,7 milyon daha fazla at kullanılmıştı.

 

Dünyadaki son büyük süvari birimleri, Kızıl Ordu'nunkiler, II. Dünya Savaşı'nın sonunda tam on yıl boyunca hayatta kaldı; Alaylar ancak 1950'lerin ortalarında dağıtıldı.

 

Yahudi Binici

Rembrandt'ın Polonyalı Süvarisi ve R. B. Kitaj'ın 1984 tarihli Yahudi binici tablosu

Kitaj’ın soluk, hayaletvari atı, Rembrandt’ın atının "deri ve kemiklerden" oluşan bir iskeleti anımsatan yapısıyla, Holokost’un kurbanlarını ziyaret eden bir gezginin yolculuğuna uygundur.

 

ahudilerin ne kadar erkeksi veya "şövalye" (Nietzsche) olduğu veya geçmişte olduğu hakkındaki tartışma, her zaman ne kadar iyi veya kötü ata binebilecekleri sorusuna dayanıyordu. Tarihçi John Hoberman bu tartışmaların izini sürdü ve Yahudilerin ata binme deneyiminden dışlanmasını, doğa deneyiminden dışlanmalarıyla eşitledi.

 

Gogol ile Dostoyevski arasında Yahudi'nin tanınabileceği ve anlatılabileceği bir tip geliştirildi. Bu tür ayıklanmış tavuk: solgun, zayıf, kıpır kıpır, tüy bırakmayan saçları ve sakalıyla işte böyle görünüyor, Yahudi anti-kahramanı. 19. yüzyılın vitalizmi, eski "Yahudi domuzu"nun yerine, gücün ve cesaretsizliğin simgesi olan solgun, uçucu küçük bir kuşu yerleştirir.

 

Ingold, 19. yüzyılın sonuna kadar Rusya'daki asimile olmayan Yahudilerin "maymunlar ve köpekler arasında orta bir konumda" olduğunu yazıyor

Turgenev nihayet hayvan karşılaştırmasını mantıksal sonucuna şu şekilde getiriyor: Bir Avcının Notları Malek-Adel adında safkan, asil ve zeki bir at - "sıradan bir at değil, bir mucize" - sıska, sefil ve histerik Yahudi'nin sefilliğiyle…

 

Babel, Ağustos 1920'de, Rusların kaderi değişmeden kısa bir süre önce, Kazak ve süvari için atın ne anlama geldiğini anladım diye yazmıştı. Atlarını kaybetmiş ve artık kavurucu, tozlu yollarda piyade olarak dolaşan binicileri, "kollarında eyerleri, başkalarının arabalarında ölü gibi uyuyanları, her yerde çürüyen atları, sadece atlardan bahsedenleri" görmüştür... Atlar şehittir, atlar acı çeker. (...) At her şeydir. İsimler: Stepan, Misa, küçük erkek kardeş, yaşlı kadın. At kurtarıcıdır, onu insanlık dışı bir şekilde dövseniz bile bunu her an hissedersiniz.”

 

Kütüphanenin Hayaleti - Bilgi

19. yüzyıl, hayvancılık ve yetiştirme, binicilik ve terbiyeye ilişkin pratik bilgi gelenekleri üzerine kuruludur

 

Edgar Degas'nın Yaralı jokey (1896-1898) tablosu, bir yarış kazasının sessiz, neredeyse soyut anını yakalar.

 

İngiliz at yarışlarının tarihi, Stuart'larla başlar ve Arap aygırlarının (Byerley Turk, Darley Arabian, Godolphin Arabian) ithal edilmesiyle Safkan (Thoroughbred) ırkının yükselişine yol açar.

At yarışı, hızın arandığı bir spor haline geldi.

18. yüzyıl boyunca İngiltere'de, bahis işi de dahil olmak üzere, bu sporun ekonomisi gelişti.

Atların soy ağacını kaydeden ve üç kurucu Arap aygırına kadar izlenebilmesini şart koşan General Stud Book'un (1791) oluşturulması, at aristokrasisinin bir kaydıydı.

James Weatherby'nin ilk kez 1791'de sunduğu (başlangıçta bir Genel Soy Kitabına Giriş) defalarca İngiliz safkanlarının aristokratik takvimi olarak anılmıştır

 

Anatomi Dersi

George Stubbs, Atın Anatomisi (1766)

 

Uzman ve aldatıcı

İngiliz kültürü, at yarışları ve tilki avı üzerine kurulu organik bir sanat eseridir. Bu yapının merkezindeki "tilki", İngiliz soylularının kurnazlık ve sağduyu öğretmenidir.

İngiltere Fox [Tilki] tarafından büyütüldü ve akıllı Britanyalılar bildikleri ve yapabildikleri hemen hemen her şeyi bu kurnaz doktordan öğrendiler.

 

Paul Mellon İngiliz resim sanatını ve at edebiyatını içeren devasa bir koleksiyon kurmuş.

Uzmanlığın kökü tutkudur.

 

18. yüzyılın sonlarında, atlar hakkındaki pratik bilgilerin "bilim" kimliği kazanmaya başlaması ele alınır. Sanayileşme ve savaşlar öncesinde at, stratejik ve bilimsel bir araştırma nesnesine dönüşmüştür.

"Stallmaster" (ahır ustası) döneminden veteriner okullarının açılışına kadar olan süreçte, at bilgisi anekdotlardan akademik bir disipline evrilmiştir. Bu bilimin özü, mükemmel atı seçebilme yetisidir.

'Atların güzelliği ve kusurları' doktrini hipolojik bilginin en derindeki çekirdeğini oluşturur.

 

Claude Bourgelat modern veterinerlik eğitiminin temelini Lyon ve Alfort'ta atmıştır. Ancak bu okullar uzun süre bilimsel tıptan ziyade, ordu ve damızlık çiftlikleri için "becerikli uygulayıcılar" (nalbant kökenliler) yetiştirmeye odaklanmıştır.

 

Uzmanlık, atın dış görünüşünden (simetri ve oranlar) içsel gücünü okuma sanatıdır. Satın alma anı, bilginin teste tabi tutulduğu bir "kriz" anıdır çünkü satıcılar kusurları gizlemek için her türlü hileye (biber kullanımı, boyama vb.) başvurur.

Uzmanın eğitimli gözü bile zekasıyla alt edilebilir. Bir atın güzel ve hoş ya da hantal ve donuk görünmesini sağlayan şey sadece vücudunun oranları, kürkünün parlaklığı ve pürüzsüzlüğü değildir. Performansın gerilimi ve hareketin tonu daha az önemli değildir. Uyuşuk bir atın uyanık ve canlı görünmesini sağlamak için, hem havuç hem de sopa olmak üzere hemen hemen her türlü araca izin verilir. Ancak her şeyden önce bir şey tavsiye edilir: Biber: “Çünkü biber, at ticaretinin gerçek ruhu, gerçek yaşamıdır; Yaşlıları gence, halsizleri ateşli atlara, aptalları utangaç atlara, beceriksizleri de hafif atlara dönüştürür..."

 

Biberin etkilerini bilmeyen, atlar hakkındaki tüm bilgisine rağmen at ticaretinde tecrübesiz kalır ve birçok ifadeyi doğal özellikler olarak görür, bunlar sadece biberin yarattığı yeteneklerdir.

 

Nikolai Przewalski emperyalist amaçlarla çıktığı keşif gezilerinde, bozkırın antik kalıntısı olan toz renkli vahşi atı keşfetmiştir (Takhi). Bu keşif, atın evrimsel tarihine ışık tutan zoolojik bir dönüm noktasıdır.

 

At, tarih boyunca edebiyatta ve dilde binlerce farklı isim ve deyimle yer bulmuştur. Almancada at için 60'tan fazla isim bulunması, bu hayvanın toplumsal hayattaki devasa dinamizminin bir göstergesidir (Max Jähns).

 

E.J. Marey ve E. Muybridge / Atın yürüyüşleri, saniyede 25 görüntüye bölünerek kas ve tendonların çalışma prensipleri incelenmiştir. Bu, estetik bir zarafet arayışından ziyade, savaş malzemesi olarak görülen atın en verimli kullanımını amaçlayan fizyolojik bir nükleer fisyondur.

 

Antik dünya neden pratik bir at duyusu geliştirmedi?

Çünkü kölelerin gücüne sahipti

Lefebvre, antik çağda atların boyunlarına baskı yapan "talihsiz bağ" nedeniyle tam kapasiteyle çalışamadığını, modern koşum takımlarının ancak Orta Çağ'da geliştiğini savundu.

Hayvan daha sert çekmek zorunda kaldığı anda 'talihsiz bağ' atardamarını sıkıştırdı, nefesini kesti ve performansını düşürdü.

 

Bilge Hans Fenomeni

Ağustos 1904, Berlin

Adını bir Grimm masalından alan Bilge Hans.

Hayvan mükemmel okuyor, mükemmel hesap yapıyor, basit kesir hesaplamalarında ustalaşıyor ve sayıları üçüncü kuvvete yükseltiyor, geniş bir renk yelpazesini ayırt edebiliyor ve Alman madeni paralarının değerini, oyun kartlarının değerini biliyor, insanları fotoğraflardan, çok küçük ve hatta çok benzer olmasa bile tanıyor, Alman dilini anlıyor ve genel olarak bizim anlayışımıza hiçbir şekilde uymayan bir takım kavram ve fikirleri edinmiş durumda.

 

Doğu Elbe asilzadesi Wilhelm von Osten / 1900 yılında hayvanı satın aldı ve hemen okula başladı

Yıllarca süren günlük etkileşime rağmen, öğrencisinin duygusal ifadelerini şefkatli bir şekilde anlayamıyordu; Hans'ın hissettiği açık can sıkıntısı işaretlerini fark edemiyordu. Saatlerce süren derslerde dersler çoğunlukla monoton geçiyordu.

Ostens'in Haziran 1909'daki ölümünden sonra, Karl Krall, Smart Hans'ı miras aldı ve onu memleketi Elberfeld'e götürdü.

Hans’ın yetenekleri, psikolog Oskar Pfungst tarafından incelenmiş ve hayvanın aslında bağımsız düşünmediği, sahibinin veya soru soran kişinin farkında olmadan verdiği mikro vücut hareketlerini (baş hareketleri gibi) okuduğu ortaya çıkmıştır.

 

Üzengi, Lynn White'ın feodalizm tarihini yeniden inşa ettiği Arşimet noktası haline gelmişti.

Üzengi, insan gücünün hayvan gücüyle değiştirilmesini mümkün kıldı. Bu, Orta Çağ'ın tipik Avrupa dövüş stili olan atlı şok saldırısının teknolojik temeliydi.

 

Yaşayan Metafor - Pathos

At, altı bin yıl boyunca insanlar için önemli bir çiftlik hayvanıydı. Bu sıfatla yalnız değildi

At aynı zamanda insanın yarattığı sembolik dillerde, mitlerinde ve masallarında, felsefi sembollerinde de birinci sınıf bir aktördü.

 

Yazar, atın bir şeyi sadece fiziksel olarak taşıyan bir "foros" değil, anlam ve statü taşıyan bir "semioforos" olduğunu vurguluyor.

Kral, atı olmadan kral değildir. At, kraliyet ailesinin görünür, yaşayan bir parçasıdır, ama aynı zamanda onun dinamik gücünün gerçek, pratik somutlaşmış halidir.

 

Michael Kohlhaas

ikayenin başında, at tüccarının dünyası hâlâ düzenliyken, teminat olarak geride bırakmak zorunda kalacağı iki siyah at hâlâ pürüzsüz ve parlak görünüyor; Onlara ve Kohlhaas'ın diğer hayvanlarına hayran olan şövalyeler, "atların geyiklere benzediğini ve ülkede daha iyi yetiştirilenlerin bulunmadığını" düşünüyorlar.

Kohlhaas'ın yaşadığı aşağılanmanın en dip noktası, siyah atlarını, daha doğrusu onların gölgelerini Dresden şehrinde yeniden gördüğünde ulaşıyor. Nihayet haklarının çiğnendiği yerde, atlarını da yine utanmadan yanlarında su satan bir satıcının arabasına bağlanmış halde bulur.

 

Dünyadaki tüm adaletsizliği hırpalanmış bedenleriyle görünür kılan iki siyah attır... Atlar adalet durumunu kişiselleştirmez; sadece ona gösteriyorlar.

 

Napolyon, David'in onu resmetmek istediği çekilmiş kılıç özelliğini kesin bir içgüdüyle reddetti: “Hayır, sevgili David, savaşlar kılıçla kazanılmaz. Ateşli bir ata boyanmak isterdim."

Yeni tip hükümdarın belirleyici özelliği, generalinin asası ya da silahı değil, savaşın serbest bırakılan enerjisinin ortasındaki egemen sakinliğiydi.

David, Napolyon'u rüzgar ve hız tanrısı olarak resmetti. Bir metafor olarak at sürmek, eski kural formülü, bu simgeyle özellikle modern yüzünü almıştı. Zaman. Gelecekte hükmetmek isteyen herkesin her şeyden önce tek bir şeye ihtiyacı vardı: hızlı.

 

Buna karşın Robespierre'in ata binememesi, onun siyasi düşüşünde sembolik bir eksiklik olarak yorumlanır.

Robespierre reddediyor, kendisi bir avukat ve avukat olarak kalmak istiyor, bu saatte bile argümanın gücüne güveniyor: kılıca değil, söze! 'Ata binmeyi bilmiyorum' diyor.

 

Antik çağlardan beri hükümdar imgesinin basit bir şemaya dayanır, üstte bir adam, altta bir at. Bu piktogram, hukuki meşruiyetten önce "korku ve saygı" telkin eder.

 

Arap atının hızı ve azim, özellikle de çevikliği... içinde bir estetiğin saklı olduğu iradeli adamı büyülemişti. Napolyon... iradesini başkalarına empoze etmeye alışmış aceleci bir çılgın gibi ata biniyordu.

 

20. yüzyıla gelindiğinde, at artık iktidarın simgesi olmaktan çıkar.

Kahramanların ve onunla birlikte savaş atlarının devri bitti. Geriye yelesiyle dosyaların tozunu silen efsanevi at isminde bir avukat, sessiz, uslu bir ofis aygırı kalıyor.

 

Dördüncü Atlı

Kaparisonlu at amerikan devlet cenazesinde yas tutan atın adıdır.

…kapari (Fransızca'dan kabuk) atın sarıldığı paltoya verilen isimdir.

Arkaya bakan botlar daha da dikkat çekicidir. Basit bir küçültme yoluyla, eyer örtüsünü ve tüm dekoratif unsurları çıkararak ve bir detay, yani çizmeler ekleyerek, askeri tören, kısalık ve güç açısından neredeyse aşılamayan bir pathos formülü yarattı. Barok seleflerinin aksine, dünyevi şeylerin geçiciliği, insan varlığının beyhudeliği ve şöhretin ölümsüzlüğü hakkında uzun uzun konuşmaz

John F. Kennedy'nin cenazesindeki "Black Jack" isimli at, bu geleneğin en güçlü örneklerinden biridir.

 

Atlar ölümün yaklaşmasından çekinir ve homurdanır.

 

Süvari

At bu sahnenin baş aktörüdür çünkü evrim süreci boyunca korku ifadesini mükemmelleştirmiştir.

Bir atın çok korktuğunda yaptığı hareketler son derece etkileyicidir.

…eyerden kalp atışını hissedebiliyordum. Kırmızı, geniş burun delikleri ile şiddetle homurdandı ve kendi etrafında döndü.

 

Hiç kimse, gücün teatral misyonunu ve onun attaki somutlaşmasını Peter Paul Rubens'ten daha iyi anlamamış ve onu Rubens'ten daha muhteşem bir şekilde tasvir etmemiştir.

 

Rubens'in çizdiği ve boyadığı tüm binicilik savaşları ve av sahnelerinde (Resim 25), atın gözü (ya da bu ikonik görevin üstlendiği atlardan biri) sonuç olarak tüm resmin düzenleme merkezi haline geldi. Oyuncuların diğer tüm bakışları: insanlar, hayvanlar veya canavarlar görüntünün döngüsüne takılıp kalır ve izleyiciyi aramaz. Tek bir bakış ona doğrudan çarpıyor; bir atın bakışı. Korkuyu açıkça ifade eden bu bakış, izleyicinin her an hedef alındığını hissettiriyor. Tamamen açık göz, görüntünün merkezi ve gücün aynası haline gelir. Aynı anda hem pasif hem de aktif olan bir aynadır: At gücü bünyesinde barındırır çünkü dehşetini hissetme, ifade etme ve iletme yeteneğine sahiptir. Bu yuvarlanan prizmada, bu kubbeli göz küresinde, güç ışını yeniden dışarıya, gözlemciye, tanığa, düşmana doğru yönlendirilmek üzere toplanır.

 

Tüm hayalet öykülerinde tekrar değirmeni döner; yanmış kahramanları hayaletlerdir.

 

Yuhanna'nın Kıyameti / ilki, beyaz bir at üzerinde, bir yay kullanıyor, bir çelenk veya taç takıyor ve "galip" olarak adlandırılıyor; geleneksel olarak bir hükümdar olarak yorumlandığından, geri dönen muzaffer Mesih ile özdeşleştirilirdi. İkincisi, kırmızı bir at üzerinde, büyük bir kılıç taşıyor ve savaşı ve şiddeti simgeliyor; üçüncüsü, siyah bir ata binip teraziyi sallayarak kıtlığın habercisidir. Dördüncüsü, soluk renkli bir ata binerek veba, savaş ve vahşi hayvanlar yoluyla ölüm getirir.

 

İskandinav ve kıta Germen mitolojisi de Odin ve sekiz bacaklı kahraman atı Sleipnir'den başlayarak devasa süvarilerle karakterize edilir.

 

Kırbaç

Kızlar ve atlar

 

Bilimsel kemik analizi, Greko-Romen mitoloji yazarlarının ve tarihçilerin bir zamanlar Amazonlar'a yerleştiği bölgelerde kadınların ata bindiğini, avlandığını ve savaştığını gösteriyor.

 

2013 yılında Honda CBR 1000 RR süper motosikletine yönelik bir reklam, cinsiyetçi olduğu gerekçesiyle eleştirildiği için iptal edildi. Güzel bir kadın olan İspanyol model Angela Lobato'nun, bir erkek sürücünün sırayla keyifle kullandığı iyi yapılı bir motosiklete dönüşmesini gösterdi.

Her halükarda, bu reklam, binicilik eyleminden cinsel eyleme ve geriye doğru hafif metonimik değişimin, at çağına kadar tüm köprüleri yaktığı varsayılan kültürlerde bile hala yaygın olduğunu gösterdi.

 

Rönesans ve Barok sanatçıların defalarca kullandığı ortak bir motif, yaşlı bir adamın genç bir kadın tarafından sürülmesidir. Kadın genellikle “hanımefendi koltuğu” denilen yerde biner ve sağ elinde kırbacı, sol elinde ise yaşlı adamı yönlendirdiği dizginleri tutar.

 

(Hans Baldung Grien’in motifi) Büyük İskender'in öğretmeni olan yaşlı filozofun, sevgilisi Phyllis'e nasıl aşık olduğunun öyküsünü anlatıyor. Alexander onu bundan vazgeçirir ve şimdi Phyllis, herhangi bir erotik iyilik gösterisi yapmadan önce yaşlı adamı sırtına binmesine izin vermeye zorlayarak intikam alır: Alexander, öğretmenini çok aşağılanmış bir biçimde görür.

 

Nietzsche’nin Lou Salomé ile olan ünlü fotoğrafı, iktidar ve aşağılanma bağlamında sunuluyor.

 

Bir kişinin at sırtında oturması ve hayvanla birlikte hareket etmesi, onun içsel anlamı, fiziksel duygusu, becerisi ve bir aşık veya sevgili olarak niteliği hakkında her şeyi anlatır.

 

Torino, Bir Kış Masalı

Savaş atına duyulan acıma, edebiyatta yaygın bir motiftir

 

19. yüzyıl toplumlarının uzun vadede ahlaki sistemlerini değiştiren deneyimleri deneyimlediği rakamlar arasında özellikle dördü öne çıkıyor. Dövülmüş at, şehit mahlûk da bunlardan biridir. Diğerleri çalışan çocuk, yaralı asker ve yetimdir. Birlikte, zorlu bir yüzyılın kabuslarında, aşağılanmış ve istismar edilmiş, dünyevi talihsizliklerin dörtlüsü içinde dolaşırlar.

 

(Britanya) Haziran 1822

Martin Yasası, hayvanlara zulmü yasaklayan yasa Parlamentonun her iki kanadı tarafından da kabul edildi.

 

Jeremy Bentham, hayvanların akıl veya konuşma yeteneğine sahip olup olmadığı konusundaki yaygın tartışmaları ve onların yetenekleri sorusu aracılığıyla kesintiye uğrattı: «Soru şu değil, akıl yürütebiliyorlar mı? Ya da konuşabiliyorlar mı? Ama acı çekebilirler mi?»

 

1889 yılının Ocak ayı başlarında bir kış gününde Torino'da klasik bir sokak sahnesine tanık olduğunda deliliğe doğru gidişi açıkça ortaya çıkıyor: topal bir fayton atını döven acımasız bir arabacı.

 

At zulmünün acımasız üçgeni (kaba arabacılar, yoldan geçen duygusuz insanlar ve sessizce acı çeken yaratık) hâlâ varlığını sürdürüyor.

Sadece medya değişti ve pozisyonlar farklı şekilde dolduruldu; Arabacının yerini at tüccarı almış, yoldan geçen, dikkatsizce geçen ya da merakla bakan kişi artık sokakta değil, internette, örneğin YouTube'da. Orada, "at cehennemi" gibi arama terimlerini kullandığınızda hala aynı eski, acımasız sahnelerle karşılaşıyorsunuz: yarı ölü atlar, susuzluktan yarı delirmiş, küfrederek kötü muameleye maruz bırakılmış, görünüşe göre sarhoş dövücüler, Polonya (Skaryszew) ve Avusturya'da sürücüler ve hizmetçiler. (Maishofen) at pazarlarında kamyonlardan sürükleniyor, itiliyor, başka kamyonlara bindiriliyor, dövülüyor ve taşınıyor. Eğer yolculuktan sağ çıkarlarsa çoğu için olmasa da birçoğu için yolculuğun varış noktası mezbaha ve sosis fabrikası olacak.

At zulmünün bir başka sahnesi de, bir zamanlar at kültürünün yeşerdiği ve daha sonra dünyanın yarısına yayıldığı aynı kültürel bölgede, Arap Yarımadası'nın kenarında yatıyor. Özel olarak Dubai Emirliği ve genel olarak Birleşik Emirlikler, çöl bölgelerinde ve yüksek sıcaklıklarda dayanıklılık yarışları yaparak sayısız atın hayatını riske atması veya ölümüne neden olmasıyla ünlüdür.

 

Unutulmuş Aktör - Tarih

İnsan atla ittifak kurarak ne kazandı? At diğer canlıların yapamadığı neyi yapabilirdi? Fizik ilk cevabı sağladı. Atın enerjiyi dönüştürerek enerji yaratabileceği söyleniyordu. Neredeyse tüm diğer hayvanların yenemediği sert bozkır otlarında saklı olan göze çarpmayan potansiyel enerjiden, hızlı ve dayanıklı bir koşucunun muhteşem enerjisini üretebilir.

 

İkinci cevap, atın aynı zamanda bilgi üretebildiği ve bilgiyi taşıyabildiğiydi.

At, çeşitli bilgi alanlarından (tıbbi, tarımsal, askeri, sanatsal) ve bilgi türlerinden (ampirik, uzmanlık, bilimsel) oluşan karmaşık bir ekonominin yanı sıra antik çağda kurulmuş uzun bir edebiyat geleneğinin parçasıydı.

 

Üçüncü bilgi ise atla ilgili büyük duygular, gurur ve hayranlık gibi duygular, güç arzusu ve özgürlük arzusu, korku, şehvet ve acıma ile ilgiliydi. Bir sembol ve gösteren olarak Semiofor görevindedir. At her zaman insani duyguların, ruh hallerinin ve tutkuların önemli bir taşıyıcısı ve aktarıcısı olmuştur.

 

Diş ve Zaman

Bir Reinhart Koselleck okuyucusu, yazarın en önemli tarihsel-teorik kavramlarını taşıyacak çağ eşiğini adlandırırken belki de aklında bu imgenin olup olmadığını kendine sorabilir / Eyer zamanı

 

Alfred Weber - Trajedi ve tarih

Trajik duygusunun sadece Yunanlıların değil, dünyaya nasıl geldiği sorulduğunda Weber, M.Ö. 2000'den bu yana meydana gelen iki fetih dalgasına işaret ederek yanıt verdi. M.Ö. Avrupa ve Asya "ön-kültürlerini" geçti: ilki savaş arabası teknolojisine dayalıydı ve daha sonra M.Ö. 1200'den itibaren. M.Ö. süvari ordularının gerçekleştirdiği bir fetihtir. Özellikle bu ikincisi, en büyük kültürel dinamizm sürecini tetikledi: “Bu binici dalgası muazzam bir dalga gibi, zamansal bağlamda Avrasya'yı kaplayan en büyük dalga gibi. (...) Onları taşıyan halklar, sosyal ve siyasal yapılarıyla, manevi özlerini, savaşçılıklarının ustalık niteliğini ve atmosferini her yere beraberlerinde taşıdıkları için yeni bir dünya dönemi, manevi bir devrim dönemi başladı. (...) Her yerde erkeksi, özgürce hareket eden erkeklerin görüşleri ve erkeklerin yerdeki anneyle olan tutumları arasında bir çatışma vardı.

Hiçbir silah, hatta ateşli silahlar bile, savaş arabası kadar dünyayı dönüştüren bir şey olmadı. MÖ 2. binyıldaki dünya tarihinin anahtarıdır.

 

Tüm arkeolojik toprak kazanımlarına rağmen, evcilleştirmenin gerçek kültürel ve ahlaki başarısı belirsizliğini koruyor: Hiçbir metin, hiçbir görüntü ve hiçbir maddi iz, ilk kez vahşi bir ata binen ve binicisine hoşgörü göstermesini sağlayan adamın cesaretine tanıklık etmiyor.

 

Bir insanın ata binmesi küçük ama cesur bir adımdı. Kesinlikle aya inişle kıyaslama çok abartılı değil (Ann Hyland).

 

At aynı zamanda nispeten tutumlu ve sağlam bir ortaktı ve neredeyse insanlar kadar uyum sağlayabiliyordu. Bu esas olarak hayvanın beslenmesi ve sindirimi ile ilgilidir. Atlar, inek derisinin altına girmeyen, yani selüloz yapısı nedeniyle çok sert olan ve düşük protein içeriği nedeniyle inekler ve çoğu çift parmaklı hayvan için yeterince besleyici olmayan ot türleri ile beslenir. Ayrıca ineklerin geviş getirme işini yaptıkları dinlenme sürelerine ihtiyaçları vardır; atlar ise basit mideleri sayesinde koşarken sindirim yapabilirler. Atın sağlamlığının ve tutumluluğunun ilk şartı dişleridir: Özellikle yüksek ve sert taçlı dişleri sayesinde atlar ve diğer tek tırnaklılar, içeriğindeki yüksek silikon oranıyla çayırların, bozkırların ve savanların sert otlarını otlayabilir ve parçalayabilirler.

 

Elias Canetti şöyle yazıyor: "Ok, Moğolların ana silahıdır. Uzaktan öldürüyorlar; ama hareket halindeyken de atlarının sırtından öldürüyorlar.»

Amerikalının aklında elbette yalnızca Kızılderililer var; Tarihsel perspektifi veya kültürel tek yönlü caddesinin istediği de budur.

 

Toprak kapma, Carl Schmitt'in jeopolitik teorisinin merkezine yerleştirdiği bir terim ("Al, paylaş, otlat") birbirini takip eden bölgesel el koyma eylemlerini tanımlayan bir hukukçu kavramıdır. Eğer bunu tarihsel gerçeklik testine tabi tutarsak, böyle bir sahiplenmenin pratikte asla atlar olmadan gerçekleşemeyeceği hemen ortaya çıkıyor (atların yerini develerin ve tek hörgüçlü develerin aldığı Doğu hariç). Fatih, almaktan bölmeye ve sonunda otlatmaya geçmeden önce, genellikle ilk önce ele geçirilen bölgeyi geçmek zorundaydı; içinden geçtik ve güvence altına alındı.

 

A. W. Crosby Jr. İspanyol fatihinin domuz olmadan hayal edilebileceğini yazıyor, ancak atı olmadan nasıl düşünülebilir? Başlangıçta askeri fetihlerin temel aracıydı (almak), at daha sonra toprağa hakim olmak ve onun kullanımını güvence altına almak için vazgeçilmez hale geldi (paylaşın, otlatın): "Eğer atı onun bilgiyi, emirleri ve askerleri bir noktadan diğerine hızlı bir şekilde taşımasını sağlamasaydı, fatih geniş Hint nüfusunu asla kontrol edemezdi.

 

Bir atı acı içinde görmeye kim dayanabilir? Atın, o trajik hayvanın ölmesini görmek dayanılmaz. Uzun bacaklarının bükülmesi, dizlerine kadar çökmesi. Koca bedenin yavaş yavaş düşüşünü, gözünün kırılmasını hiçbir insanoğlu izleyemez.

Atın ölümü, "insanlığın tüm sevinçlerini ve acılarını taşıyan bir canlı metaforun" sonu...