3 Şubat 2026 Salı

Toshihiko Izutsu - Taoculuktaki Anahtar Kavramlar - Notlar

Toshihiko Izutsu - Taoculuktaki Anahtar Kavramlar - Notlar

Mütercim: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yayınları, 2001

 


Önsöz

Prof. Toşihiko İzutsu'nun A Comparative Study of The Key Philosophical Concepts in Sufsm and Taoism/Ibn 'Arabî and Lao-Tzû, Chuang Tzû başlıklı iki cildlik âbidevî eserinin 1. kısmının çevirisinin ilk baskısı Haziran 1998'de ve ikinci baskısı da Aralık 1999'da, gene Kaknüs Yayınları'nda, İbn Arabî'nin Fusûs'undaki Anahtar-Kavramlar adı altında yayınlanmıştı. Rahmetli üstâdın bu eserinin Tao- culuk'daki Anahtar-Kavramlar hakkındaki incelemesini ihtivâ eden 2. kısmı ile İbn Arabî ile Lao-Tzû ve Çuang-Tzû'nun Varlık Anlayışlarının Mukayesesi hakkında- ki incelemesini ihtivâ eden 3. kısmından oluşan bu ikinci ve son cildinin çevirisini de şimdi okuyuculara takdîm edebilmekten büyük mutluluk duymaktayım.

 

İzutsu'nun bu eseri, doğu düşüncesinin iki dev sütununu, İbn Arabî (İslam irfanı) ve Lao-Tzu/Chuang-Tzu (Taoizm) ekseninde buluşturur.

 

Tao-culuk'daki Anahtar-Kavramlar

1. Bölüm

Lao-Tzû ve Çuang-Tzû

Izutsu, rasyonel Konfüçyüsçülüğün aksine Taoizm’in kökenlerini Çin’in güneyindeki "yabani" ve "mistik" Ç'u eyaletine bağlar.

 

Herkesin bir hedefi, bir "rotası" (Konfüçyüsçü ahlak yolu) varken, Taoist bilge "yeri yurdu olmayan", "bebek gibi sessiz" ve "aptal gibi ağır" görünür.

 

Izutsu’nun temel tezi, Tao Te Çing’in İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem’de sistemleştirdiği Vahdet-i Vücud düşüncesinin "fevkalade ilgi çekici bir Çin kopyası" (veya paraleli) olduğudur.

 

Konfüçyüs’ün toplumsal kategorilerine (adlarına) karşı Tao’nun "isimlendirilemez" oluşu, İbn Arabî’deki "Tenzihi" ve "Zat" boyutunu anımsatır.

 

Lao-Tzu / Mutlak olanın (Tao) nasıl Bir’e, oradan da "on bin nesneye" (fiziksel dünyaya) dönüştüğünü anlatır. Bu, yukarıdan aşağıya bir ontoloji inşasıdır.

 

Çuang-Tzu ise kesret (çokluk) âleminde yaşayan insanın, zihnini arındırarak ( tso wang / nisyân) Bir’e nasıl yükseleceğiyle ilgilenir. Bu aşağıdan yukarıya bir süreçtir.

 

2. Bölüm

Efsâne Üretiminden Metafiziğe

Tao-cu "Kutsal İnsan" (şeng-jen) doğaüstü sesleri duyabilen ve ilahi olanla aracısız temas kuran şaman

Hun Tun'un (Kaos) hikâyesi

Kozmogoni / Şekilsizlikten "On Bin Nesne"ye

 

3. Bölüm

Rüyâ ve Gerçek

Çuang-Tzû’nun o meşhur kelebek rüyası

Zhuangzi, bu hikayeyi şöyle anlatır: “Bir zamanlar, ben Zhuangzi, rüyamda bir kelebek olduğumu gördüm; kanatlarını çırparak uçan, kendini çok özgür ve mutlu hisseden bir kelebek... Zhuangzi olduğumu hiç bilmiyordum. Aniden uyandım ve şimdi yine Zhuangzi olduğumu fark ettim. Şimdi bilmiyorum: Zhuangzi rüyasında kelebek olduğunu mu gördü, yoksa kelebek şimdi rüyasında Zhuangzi olduğunu mu görüyor?”

 

Rasyonel akıl dünyayı kategorilere ayırır. Her şeyi isimlendirerek, parselleyerek ve hiyerarşiye sokarak (silsile-i merâtib) "gerçek" kıldığını sanır. Böylece varlığın bütüncül ve kaotik (farksızlaşmış) özünden uzaklaşır.

 

4. Bölüm

Şunun ve Bunun Ötesinde

Sâbit biçimde tâyin edilmiş bir 'öz'e sâhip hiçbir nesne yoktur

 

Mekana sadece "fonksiyon" (Konfüçyüsçü özcülük gibi) üzerinden bakarsanız, o mekanı dondurursunuz. Ancak Çuang-Tzû’nun önerdiği gibi "bulanık" bakarsanız, mekanın ruhu (genius loci) ile kendi ruhunuz arasındaki o "Semâvî Tesviye" (t'ien ni) gerçekleşir.

 

Konfüçyüs ekolü her şeyi isimlendiren, yerli yerine oturtan ve katı kurallarla belirleyen bir sistemdir.

 

Dil çoğu zaman hakikati örter.

 

Hua (Transmütasyon) / Nesnelerin birbirine dönüşümü

 

5. Bölüm

Yeni Bir Nefsin Doğumu

(Tso wang) / vücudun kurumuş bir ağaç, zihnin ölü bir toprak gibi olması / saf deneyim

Varlığa, ürettiğimiz kategorilerden sıyrılarak bakabilirsek o şeyin hakikatini görebiliriz. / fenomenoloji

 

"İnsân-ı Kâmil" olma yolundaki ilk adım zihnin alışılagelmiş yargılarından (iyi/kötü, doğru/yanlış) sıyrılmasıdır.

 

Ç’i (kozmik nefes/enerji)

 

6. Bölüm

"Özcülük" Karşıtları

Zihnin mutlak vecd (ekstasis) hâlinden normal bilinç düzeyine dönüş süreci

Birinci Mertebe (Mutlak Vahdet/Adem): Bilginin en uç sınırıdır ve "ezelden beri hiçbir şeyin asla mevcut olmamış olduğu" görüşüyle temsil edilir. Bu aşamada insan Tao (Realite/Hakk) ile öylesine özdeşleşmiştir ki, ne kendisinin ne de evrenin varlığının bilincindedir; tam bir "boşluk" ve "nisyân" (unutuş) hâli hâkimdir.

 

İkinci Mertebe (Sınırsız Nesneler/Kaos): Nesnelerin mevcut olduğunun bilincine varılır ancak bu nesneler arasında henüz hiçbir "sınır" yoktur. Nesneler, henüz asli farklılıklarına kavuşmamış, parçalara ayrılmamış bir bütünlük (Karmaşa/Kaos) halindedirler.

 

Üçüncü Mertebe (Özler ve Sınırlar): Nesneler arasındaki sınırların belirlendiği, her nesnenin kendisini diğerinden ayıran "özünü" (mâhiyetini) ifşa ettiği aşamadır.

 

Dördüncü Mertebe (Beşerî Heyecanlar ve Tao'nun Hasarı): "Doğru" ve "yanlış" ayrımının açıkça ortaya çıktığı en alt bilgi kademesidir. Bu ayrımın doğmasıyla birlikte aşk, nefret, hoşlanma gibi beşerî duygular faaliyete geçer.

 

Bir nesneye isim verildiğinde, o isim ona "özsel" bir katılık bahşeder ve onu diğerlerinden ayırır.

 

Bir müzik parçasının mükemmel şekilde çalınması (kuvveden fiile çıkması), diğer sonsuz sayıdaki parçanın çalınmaması, yani karanlıkta kalması demektir. Bu, bir "seçim" ve dolayısıyla sınırlamadır.

Çalmadığı sürece, çalabileceği tüm parçalar "imkân" halinde mevcuttur.

Varlık da böyledir. Mutlak Vahdet her şeyi içerir; ancak belirli bir nesne ("öz") olarak tezahür ettiğinde, diğer imkânları dışlar.

 

Bedeni yöneten nefis gibi, tüm evrendeki "On Bin Nesne"yi ve olayları yöneten, görünmeyen ama fiilleriyle hissedilen bir Fâil-i Mutlak (Gerçek Yönetici) vardır.

Mutlak (Tao), bir "nesne" değildir. O bir fiildir. O'nun bir şekli veya sureti yoktur, bu yüzden zihnimiz (ki "özcü" bir yapıdadır) O'nu kavramakta zorlanır.

 

7. Bölüm

Tao (Yol)

Lao-Tzû / en yüksek kemâl mertebesinden konuşur. Tao’nun ne olduğunu ve İnsân-ı Kâmil’in nasıl davranacağını söyler ama o noktaya nasıl varılacağının epistemolojik (bilgi felsefesi) haritasını vermez.

 

Çuang-Tzû / bir "iz sürücü"dür. Zihnin adım adım nasıl Tao’ya yükseleceğini (Miraç/Urûc) ve o vecd halinden günlük hayata nasıl geri döneceğini (Nüzûl) tahlil eder.

 

"Her şey birdir" dediğimiz anda, "her şey" ve "bir" kavramlarını kullanarak ikiliği (düalizm) başlatmış oluruz.

 

Konfüçyüs’te Tao; sosyal nizam, ailevi saygı ve ahlaki erdemdir (insanlık, dürüstlük).

Lao-Tzû / Gerçek Tao "adsız"dır ve "yontulmamış tahtaya" (P'u) benzer. İsimler (erdemler, kurallar) ortaya çıktığında, aslında Mutlak olandan bir kopuş ve bozulma başlamış demektir.

 

Doğruluk, saygı gibi kavramlar ancak "büyük Tao"dan (mutlak doğallıktan) sapıldığında birer "fazilet" olarak vurgulanmaya başlar.

Bir toplumda "dürüstlük" üzerine çok konuşuluyorsa, orada dürüstlük bitmiş demektir.

 

Adsız (Wu) / Zât / Mutlak Sır / "Dipsiz Karanlık" (Amâ).

Adlanmış (Yu) / Varlık / İsimler / "Varlık" ismini üstlendiği mertebe.

 

Tao, "Eşyayı mevcud kılma fiili"nin kendisidir.

Tao akılla "nesneleştirildiği" an kaybedilir.

 

Tao her şeyin imkan / potansiyel olarak bulunduğu "karanlık bir parlaklık" halidir.

 

8. Bölüm

Sayısız Mûcizelerin Kapısı

Sır (Hsüan / Sırrü’l-Esrâr): Mutlak’ın en aşkın, tanımlanamaz ve "Adem'in ademi" (Yokluğun yokluğu) olduğu mertebedir. Bu mertebe, yaratılan âlemle hiçbir illiyet bağı kurmaz; kendi zâtında mutlak bir kapalılıktır.

Adem (Wu): "Adsız" mertebesidir. Henüz somut varlıklar yoktur ama "Semâ ve Arz" (Gök ve Yer) olma istidadı mevcuttur. Tao burada "yaratıcı" vasfını izhar etmeye başlar.

Varlık (Yu): "Adlanmış" olanın mertebesidir. On Bin Nesne’nin anasıdır. Tao artık çokluk âlemine yönelmiş, belirmiş ve somutlaşmıştır.

 

"Bir", Tao’nun yokluktan varlığa geçişindeki ilk "taayyün" (belirlenme) noktasıdır.

Bir, Tao’nun kendisi değildir ama ona en yakın olan şeydir.

 

Tao / 1: Mutlak olanın ilk belirişi.

1 / 2: Yin ve Yang’ın (Celâl ve Cemâl) ikiliği; Gök ve Yer.

2 / 3: Bu iki zıt ilkenin arasındaki "Uyumun Diri Kuvveti" (Ch'i).

3 / On Bin Nesne: Evrendeki tüm varlık çeşitliliği.

 

Wu-Wei: Zorlamasız, maksatsız, doğal akışında eylem demektir.

Tao, nesneleri bir "ana" şefkatiyle büyütür ama üzerlerinde otorite kurmaz, onlardan bir karşılık beklemez.

 

9. Bölüm

Kader ve Hürriyet (Cüz'î İrâde)

"Kader" (Ming)

"İlâhî Emir" (T'ien Ming)

 

Tao sadece soyut, aşkın bir ilke değildir.

Tsao Wu Çe: "Nesnelerin Yapımcısı" (Hâlik).

T’ien Ti: "Gök’teki İmparator" (Semâvî Rabb).

Çuang-Tzu’nun dünyasında her şey bir "Kevnî Âhenk" içindedir.

Zaruret: Varlık âlemindeki her olay, Hakk’ın nâmütenâhi tecellilerinin bir sonucudur ve bu yüzden kaçınılmazdır.

Trajedi: İnsanın mutsuzluğu, bu ezelî akışa (T'ien li) başkaldırmasından, kendi cüz'î iradesini küllî akışın üstüne koymaya çalışmasından kaynaklanır.

 

Taoizmde hürriyet, kaderle özdeşleşmektir.

Akıntıya karşı yüzmek yerine akıntının kendisi olduğunuzda, "zorunluluk" hissi ortadan kalkar ve mutlak hürriyet başlar.

 

Küçük bir şeyi büyük bir yere saklarsanız çalınabilir.

Ancak her şeyi olduğu gibi, doğal akışında (Tao'da) bırakırsanız (yani bütün âlemi âlemin içine saklarsanız), artık kaybedilecek bir şey kalmaz.

 

10. Bölüm

Değerlerin Ters-Yüz Edilmesi

Tao ile birleşmiş olan insan "anormal"dir.

Semâ (Rabb) ile tam uyum içinde olduğu için toplumla uyumsuzlaşır.

 

Büyük Sukabağı ve Ağaç / faydasızın faydası

Sözlerin büyük ama yararsız, tıpkı dalları eğri büğrü bir ağaç veya içine su konulamayan dev bir sukabağı gibi.

Bir şeyin "işe yaramaması", onun bir baltayla kesilmesini veya bir kapana kısılmasını engeller.

 

Ayna, önüne geleni olduğu gibi yansıtır; gelene "hoş geldin" demez, gideni durdurmaya çalışmaz.

Hiçbir şeyi biriktirmez, toz tutmaz.

Kendi bireysel iradesini (nefsini) devreden çıkardığı için, yaptığı her şey aslında "Doğa"nın veya "Tao"nun eylemidir.

 

11. Bölüm

İnsân-ı Kâmil

İnsân-ı Kâmil, "otururken unutmak" (tso wang) yöntemiyle serkeş nefsi (p’o) kontrol altına alan ve ezelî Vahdet ile birleşerek "Vâhid’i kucaklayan" kişidir.

Avâm (Sıradan İnsan) / arzu ve tutkuları derin olduğu için nefesi sığdır.

Kâmil İnsan / tutkularından arındığı için nefesi sükûnet dolu ve derindir.

 

Bebek / hayati enerjisi zirvededir ama "zayıf ve yumuşak" görünür. O, çatışmaya girmediği için yenilmezdir. "Âhengi mükemmeldir."

 

Bilmenin nihaî kaynağı bilmemektir.

 

İnsân-ı Kâmil, kendi küçük nefsini arkaya bıraktığı (sıfırladığı) için, Kozmik Nefs (Nefs-i Küllî) onda yerleşik hale gelir.

 

Su, "zayıf ve yumuşak" görünmesine rağmen, dünyadaki en sert nesneleri (kayaları) aşındıran güçtür.

Su, herkesin nefret ettiği "alçak yerlere" (vadi diplerine, çukurlara) akar. İnsân-ı Kâmil de tıpkı su gibi, toplumun itibar peşinde koştuğu yüksek mevkiler yerine, tevazu içindeki alçak mevkileri seçer.

Su hiçbir şeyle yarışmaz, sadece akar.

Sükûnet halindeki su, eğriliği ve doğruyu ölçmek için bir standarttır. Kâmil İnsan da zihnindeki çalkantıyı durdurduğu için, varlığın hakikatini hiçbir çarpıtma yapmadan yansıtan bir ayna haline gelir.

 

12. Bölüm

Homo Politicus

Hiçbir şey yapmamak (Wu Wei), hiçbir şeyi yapılmamış bırakmamaktır.

 

Lao-Tzû’nun hiyerarşisinde en iyi yönetici, varlığı hissedilmeyendir.

 

Bir yerde "dürüstlükten" bahsediliyorsa, orada Tao (doğal uyum) bozulmuş demektir. Erdemin isimlendirilmesi, erdemin kaybının kanıtıdır.

 

 

 

 

Varlık

Ibn Arabî ile Lao-Tzû ve Çuang-Tzû'nun Varlık Anlayışlarının Mukayesesi

1. Bölüm

Metodoloji Açısından Bir Mülâhaza

Varlık (Vücûd) vs. Tao

Tao-culuk ve Tasavvuf da "varlık," vücut olarak düşünülmeli; varlık ontolojik bir kategori değil, ontolojik kategorilerin ötesindedir.

Varlık kavramsal tanımlardan (özlerden) önce gelir.

 

2. Bölüm

İnsanın Derûnî Dönüşümü

İbn Arabi’de fena / “nefsini yok etmek”

Çuang-Tzû’da tso wang /  “otururken unutmak”

Bu iki kavram modern fenomenolojideki "paranteze alma" (epoche) işlemine benzer. Kişi, dış dünyayı ve kendi benliğini paranteze aldığında, geriye kalan "saf bilinç" ya da "ilahî nur"dur.

Arınan zihin, lekesiz bir aynaya dönüşür. Bu ayna artık nesneleri "kendi mülkü" gibi değil, "Mutlak’ın yansımaları" olarak görür.

 

3. Bölüm

Realitenin (Şe'niyet'in) Çok-Katmanlı Yapısı

Hem İbn Arabi hem de Çuang-Tzû, içinde yaşadığımız dünyayı bir rüyâ olarak niteler.

Fiziksel âlem, kendi başına kaim bir gerçeklik değil, (Mutlak'ın) bir sembolü ve tecellisidir.

 

İnsan uykudadır. Gerçek "ölmeden önce ölmek" (nefsin fenası) ile bu rüyadan uyanmak ve nesnelerin arkasındaki ilahi nuru (Ming) görmektir.

 

4. Bölüm

Zât ve Varlık

Sırların Sırrı (Ahadiyyet): En üst katman mutlak bir bilinmezliktir. Burada ne isim ne de sıfat vardır.

İbn Arabi’de Zât saf varlıktır. Tao-culukta ise bu durum "Varlık-olmamanın-reddinin-reddi" gibi sofistike bir olumsuzlama zinciriyle tarif edilir. Her iki sistem de Mutlak’ı bir "şey" (cevher) olarak değil, bir "akış/fiil" olarak görür.

 

İbn Arabi'de nesnelerin özleri (sabit ayanlar), henüz dış dünyada var olmasalar da "İlahi Bilgi"de mevcuttur. Onlar "varlık kokusu almamış" ama rüzgârın (ilahi nefesin) içlerinden geçmesini bekleyen kaplardır.

Çuang-Tzû’nun rüzgârı (Varlık), farklı kovuklara (nesnelere/özlere) çarptığında farklı sesler çıkarır. Kovuklar rüzgâr olmadan sessizdir (yok hükmündedir).

 

Varlık Bir "Fiil"dir

 

5. Bölüm

Varlığın Kendiliğinden Zuhuru

Varlığın ilk mertebesi, her iki sistemde de "bilinemezlik" üzerine kuruludur.

İbn Arabi’de / Amâ’

Dipsiz bir karanlık, belirlenmemişlerin en belirlenmemişi.

 

Tao-culukta / Hsüan

Kırmızıya çalan siyah. Bu "siyahlık" yokluk değil, aksine her şeyi içinde barındıran sonsuz bir potansiyeldir (Yontulmamış Odun - P’u).

 

Hakikat, en saf haliyle "isimsiz" ve "tanımsız"dır. Tanımladığımız her şey, aslında o saf hakikatten bir kopuş veya bir sınırlamadır.

 

Mutlak Varlık (Gizli Hazine), bilinmeyi arzular. Bu arzu, içeride bir basınç oluşturur. İbn Arabi bunu nefesini tutan birinin göğsündeki sıkışmaya benzetir.

Bu basınç dışarı salındığında (tecellî), İsimler ve Sıfatlar (Esmâ’ü-l Hüsnâ) fışkırır. Tao-culukta bu, Büyük Arz’ın püskürttüğü "Evrensel Rüzgâr"dır.

 

Rahmet / Varlık verme eylemidir.

İyi ve kötü, güzel ve çirkin, insan zihninin sonradan eklediği sübjektif etiketlerdir. Hakikat düzleminde her şey "kendiliğinden öyle"dir

 

Ek: I

Tevhîd Mertebeleri

Gündelik akıl, dış görünüşlere odaklanır. İrfan ise görünenin ardındaki hakikati araştırır.

 

Fenâ: Kişinin kendi fiillerini, sıfatlarını ve en son zâtını (benliğini) Hakk’ta yok etmesi. Bu bir "aradan çekilme" sürecidir.

Bekâ: Hakk ile var olduktan sonra tekrar halkın (insanların) arasına, beşeriyet durağına geri dönüştür. Ancak bu dönüşte sâlik artık bir "İnsan-ı Kâmil"dir; eşyaya Hakk’ın gözüyle bakar.

 

Ek: II

Prof. İzutsu'nun Eserine Dâir Bâzı Görüşler

Izutsu, Tao-culuktaki "kovuklar" metaforunu zorlayarak A'yân-ı Sâbite'ye (sabit özler) benzetmiştir. Oysa bu sadece bir "istidat" (yetenek) göstergesidir.

Tao-cu bilge "Adem-i İcraat" (eylemsizlik) ilkesiyle toplumun dışına çekilme eğilimindeyken, Muhammedî İnsan-ı Kâmil, en yüksek manevi mertebedeyken bile toplumun içinde, hukukla (Şeriat) ve sorumlulukla yaşar.

 

Ek: III

Terimlerim Mukâyesesi

 

Sözlük

Akl-ı Meâd: görünenin ardında (bâtınındaki) hakîkatları vâsıtasız bir şekilde fehm ve idrâk eden akıl.

 

Akl-ı Meâş: nesneleri ve bunların zihnimizdeki tasarımlarını teşhis etmeyi, kategorileştirmeyi ve bunların aralarındaki bağıntıları vaz ve keşf etmeyi mümkün kılan akıl.

 

Ef'al: fiil'in çoğulu.

 

Efrâdını câmi', ağyârına mâni': gerekli bütün unsurları ihtivâ eden, gerekmeyenleri ise dışerıda bırakan, tam, mükemmel (târif).

 

Fenâ: yok olma.

 

Kazâ: Kader'de yazılı olanın zaman içinde gerçekleşmesi.

 

Kesbî: insan tarafından kendi cehd ü gayretiyle kazanılan

 

Mebde': başlangıç.

 

Mehaz: bir şeyin alındığı yer, kaynak.

 

Nizâ: anlaşmazlık, ihilâf, kavga, ekişme, ağız kavgası

 

Taayyün: belirli kılınma.

 

Takbîh: ayıplama, kınama, çirkin görme.

 

Visâl: sevdiğine kavuşma, vuslat.

 

Toshihiko Izutsu - İbn Arabînin Füsûsundaki Anahtar Kavramlar - Notlar

Toshihiko Izutsu - İbn Arabînin Füsûsundaki Anahtar Kavramlar - Notlar

Mütercim: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yayınları, 1998

 


Izutsu, iki sistem (İbn Arabi ve Taoizm) arasında her birini önce kendi içinde, diğerinden bağımsız birer yapı olarak kuruyor. Bir uçta Mutlak (Hakk), diğer uçta ise o Mutlak'ın dünyadaki tam tecellisi olan İnsân-ı Kâmil.

 

1. Bölüm - Rüyâ ve Gerçek

İbn Arabî'ye göre hislerimizle algıladığımız ve "gerçek" dediğimiz dünya, aslında bir hayalden ibarettir. İnsanlar zihinlerinde bir dünya inşa ederler ve bunun mutlak doğru olduğuna inanırlar; ancak bu, varlığın aslı değil, bir rüyadır.

 

Bil ki senin kendin de bir hayâlsin; idrâk ettiğin her bir şey ve 'bu ben değilim' dediğin her bir nesne de bir hayâldir.

 

Hissî âlem boş bir kuruntu değildir; Mutlak Gerçek'in (Hakk) hayal düzeyindeki yansımasıdır.

 

Varlığın hiyerarşik yapısı

Zât Mertebesi: Mutlak Sır / Gayb-ı Mutlak

Sıfatlar ve Esmâ Mertebesi: Ulûhiyyet makamı / Allah olarak tecelli eden Hakk.

Ef'al Mertebesi: Rubûbiyyet makamı / Rabb olarak tecelli eden Hakk.

Emsâl ve Hayâl Mertebesi: Âlem-i Misâl (Geçiş bölgesi).

Hisler ve Müşâhede Mertebesi: Âlem-i Şuhûd (İçinde bulunduğumuz âlem).

 

Alt mertebedeki her şey, üst mertebenin bir sembolüdür.

 

Maddî dünya ile ruhî dünya arasındaki Misâl âlemi, fikirlerin şekil kazandığı, yarı maddî yarı manevî bir alandır. Sâdık rüyalar bu âleme aittir.

 

İnsan, aklın ve nefsin sınırlarından kurtularak "basiret gözü" kazanmalıdır. İlyas ve İdris peygamberlerin halleri, bu dönüşümün aşamalarını temsil eder.

İlyas'ın ulaştığı bilgi sadece Allah'ı her şeyden münezzeh (tenzih) görmektir. Tam marifet için ise hem tenzih hem de teşbih (Allah'ın tecellilerde görülmesi) birleştirilmelidir.

 

Hayvanlar, akıl melekesine sahip olmadıkları için doğuştan bir keşif yeteneğine sahiptirler. Bu makama erişen kişide iki durum gözlenir: Olağanüstü şeyleri (kabir azabı gibi) görmeye başlar ve gördüklerini anlatamaz hale gelir, yani dilsizleşir.

Bedene bağlı akıl terk edildikten sonra kazanılan yeni akıl (Akl-ı Mücerred) eşyayı olduğu gibi, yani ontolojik kökenleriyle görmeyi sağlar.

Saf akıl düzeyine çıkan kişi, eşyayı ilahi isimlerin (Esma) tecellisi ve "A'yân-ı Sâbite" (sabit özler) olarak görmeye başlar. Bu aşamadaki kişiye "Arif" denir.

 

2. Bölüm - Dipsiz Karanlık

Zât, Ahadiyyet ve Mutlak Varlık

Mutlak Hakikat'in (Hakk) ilk ve en derin mertebesi, her türlü nitelikten, isimden ve bağdan münezzeh olduğu haldir.

Gayb-ı Mutlak: İnsan aklının asla kavrayamayacağı, hiçbir sıfatla nitelenemeyen mutlak gizlilik.

 

Amâ (Dipsiz Karanlık): Hakk'ın henüz hiçbir tecellide bulunmadığı, "belirlenmemişlerin en belirlenmemişi" (enkerü-l nekîrât) olduğu makamdır.

 

Ahadiyyet (Teklik): Bu mertebede ne çokluk (kesret) ne de çokluğun gölgesi vardır. Hakk, karşıtlık kavramının bile anlamsız olduğu bir "kayıtsız şartsız saflık" içindedir.

 

Mutlak Varlık: Kendi özüyle kaim olan, yokluk kabul etmeyen asıl cevher.

A'yân-ı Sâbite: Varlığın ve yokluğun ötesindeki "idealar" veya sabit özler âlemi.

Somut Mevcudât: Hislerle algılanan, sınırlı ve değişken varlıklar dünyası.

 

En yüksek mistik hâlde (fenâ) bile bir "gören" ve "görülen" ayrımı kalır. Eğer "O'nu gördüm" diyorsanız, orada bir "ben" (fail) ve bir "O" (mef'ul) vardır.

 

Gizli bir hazine olan Hakk, "bilinmeyi arzuladığı" an, isim ve sıfatlar mertebesine nüzul eder.

Ganiyy (Kendi Kendine Yeten) olan Hakk, Müftekir (İhtiyaç Sâhibi) olur.

 

Hz. Musa'nın Firavun’a verdiği cevaplar

"Eğer yakîn sahibiyseniz" şartı, keşif yoluyla Hakk’ı doğrudan müşahede edenlere hitap eder.

"Eğer aklınızı kullanıyorsanız" şartı, hakikati ancak mantıksal deliller ve "tahdid" (sınırlandırma) yoluyla kavrayabilenlere hitap eder.

 

Kâfir, Hakk’ı kendi sınırlı nefis perdeleri veya ferdî suretler (örneğin Mesih sureti) arkasında gizleyen kimsedir.

İnsan Hakk’ın tecellisine baktığında gördüğü şey, aslında Hakk'ın aynasında yansıyan kendi "istidat" ve "sureti"dir.

 

İnsan, Hakk'ı ancak O'nun kendini açtığı (tecelli ettiği) vüs'atte ve kendi kabiliyetinin elverdiği surette bilebilir.

 

3. Bölüm - "Nefsini Bilen Rabb'ini Bilir"

Hakk’ı bilmenin iki yolu

Tenzih Yolu (Aklî İstidlâl)

Teşbih ve Tahkik Yolu (Mistik Tecrübe)

 

Ulûhiyetin sırrı / kul olmadan İlâh bilinmez

İlâh (Rab) / İsim ve sıfatlarıyla tecelli eden Hakk’tır. Bir ismin (örneğin Rezzak) fiiliyata çıkması için rızık alacak bir varlığın olması gerekir.

 

Celâl Keşfi (Bekâ)

İnsanın Hakk’ın birliği içinde çokluğu (mahlûkatı) tanımasıdır. Bu makamdaki kâmil insan, Hakk’ı bir ayna olarak görür; bu aynada hem Hakk’ı hem de tüm varlıkların birbirine nasıl bağlı olduğunu müşahede eder.

 

Cemâl Keşfi (Fenâ)

İnsanın çokluğu (eşyayı) unutup sadece Hakk'ın birliğini (Vahdet) görmesidir. Burada "Celâl" (Hakk'ın büyüklüğü ve farkı) perdelenir.

 

İnsanın bilgisi hiçbir zaman Hakk'ın Zât'ına ulaşamaz. Daima Rabb (yani kendisiyle ilişkili olan veçhe) düzeyinde kalır.

 

O, kendini senin "sen"liğinde seyretmektedir. Sen kendini keşfettiğinde, O'nun sende hangi ismiyle tecelli ettiğini (Rabbini) keşfetmiş olursun.

 

4. Bölüm - Bâtın Olan Allah ve Zâhir Olan Allah

Tenzih ve Teşbih / Hakk’ın hakikati, bu iki kavramın dengeli bir birleşiminde yatar.

 

Hz. Nuh ve Akıl Yoluyla Tenzih

Nuh, kavminin aşırı putperestliğine karşı saf tenzihi savundu. Ancak bu "akli tenzih", halkın somut bir ilah ihtiyacını karşılamadığı için reddedildi.

 

Hz. İdris ve Zevk Yoluyla Tenzih

İdris peygamber, bedensel bağlardan kurtulup saf ruha dönüşerek (tecerri) en uç noktadaki tenzihi, yani Kuddûs isminin tecellisini temsil eder. Bu, aklın mantıksal çıkarımı değil, mistik bir sezgi (zevk) yoludur.

 

"Leyse ke-misli-hi şey’un" (O’nun benzeri gibi bir şey yoktur).

 

Cem Makamı / Her şeyde sadece Hakk’ı görmek

Fark Makamı / Hakk’ın isimlerinin çokluğu içinde yaratılmışları birbirinden ayırarak görmek.

Kâmil Arif hem tenzihi hem teşbihi; hem cem'i hem farkı birleştiren kişidir.

 

Furkan ve Kur’an

Furkan (Ayırma): Hakk’ı halktan, Tek’i çoktan (kesret) keskin bir biçimde ayıran mutlak tenzih tutumudur. İbn Arabî'ye göre Hz. Nuh'un dâveti "Furkan" idi.

Kur’an (Birleştirme/Terkib): Tenzih ile teşbihi, aşkınlık ile benzerliği kendinde cem eden (birleştiren) tutumdur. Bu, Hz. Muhammed’in temsil ettiği "en kâmil" yoldur.

 

Akıl, doğası gereği soyutlar ve tenzihe yönelir.

Vehim, somut hayallerle çalışır ve teşbihe yönelir.

Keşif, akıl ve vehmi birleştiren "marifet"tir.

 

5. Bölüm - Metafizik Hayret

İnsan, varlığın hem "Tek" (Vahdet) hem de "Çok" (Kesret) olduğu gerçeği karşısında hayret eder.

Nefsine zulmetmek / klasik tefsirde bu "günahkâr" demektir. Arabî’ye göre ise en yüksek mertebedeki âriftir.

Hayret makamındaki kişi bir daire çizer. Dairenin her noktası merkeze (Hakk'a) aynı uzaklıktadır.

Allah'ı uzaklarda bir hedef sanıp ona "doğru bir çizgide" yürümeye çalışanlar, yürüdükçe yorulur ve aslında hiç gitmedikleri bir yere varmaya çalışırlar.

 

Hakk, zâhir olduğunda bâtınını perdeler; bâtın olduğunda zâhirini perdeler.

İbn Arabî'ye göre bu hakikati herkes aslında kendi nefsinden bilir; çünkü insan ruhu (bâtın) ve bedeni (zâhir) ile bu zıtlığın en küçük örneğidir (mikrokozmos).

 

"1", sayıların kaynağıdır ama kendisi bir sayı dizisinin parçası (çokluk) değildir.

Diğer tüm sayılar (2, 3, 100...), aslında "1"in kendi kendisini tekrarlamasından ibarettir.

Bu benzetmede "1" Hakk’a, sayılar ise İlahi İsimler ve bu isimlerin aynası olan A’yân-ı Sâbite’ye (eşyanın hakikatlerine) tekabül eder.

 

Tabiat, Allah’ın "Mûcid" (Var eden) isminin dış dünyadaki görünümüdür.

 

Bir insan taşa, ateşe veya kendi zihnindeki bir tanrı imgesine tapsa bile, aslında o surette tecelli eden Hakk’a tapmaktadır.

İnsanlar Allah’ı kendi inançlarıyla (zihni kalıplarıyla) sınırladıkları için, kendi inançlarındaki tanrıyı kabul eder, başkasınınkini reddederler.

 

6. Bölüm - Hakk'ın Gölgesi

İbn Arabî’ye göre âlem, kendi başına bir varlığa sahip değildir. O, Hakk’ın Zâhir isminin A’yân-ı Sâbite (eşyanın ilahi ilimdeki sabit hakikatleri) üzerine düşen gölgesidir.

Gölge bir "hayal"dir, ancak bu onun tamamen yok olduğu anlamına gelmez.

Âlem, Hakk’tan bağımsız bir mevcudiyet iddia edemez; O’na muhtaçtır.

 

Eşyanın kendi özü "yokluk" (adem) olduğu için karanlıktır. Hakk’ın nuru bu yokluk üzerine yansıdığında, nûr ile karanlığın karışımından bildiğimiz bu "gölgeler dünyası" (fiziksel alem) doğar.

 

7. Bölüm - İlâhî İsimler

Her isim (Rezzâk, Alîm, Kahhâr), nihayetinde tek bir Zât'a (Allah) işaret ettiği için O'nun aynısıdır.

Her ismin kendine has bir manası ve gerektirdiği bir işlevi vardır. Bu yönüyle isimler birbirinden ve Zât'tan farklıdır.

Bütün isimler Zât'a dayanmakla birlikte, kapsam ve yetki bakımından aralarında bir hiyerarşi vardır.

Bazı isimler diğerlerini kapsar. Örneğin İlim, her şeyi kuşattığı için İrâde'den; İrâde ise eyleme dönüştüğü için Kudret'ten daha şümullüdür.

İsm-i A’zam (Allah ve Rahmân) / Bütün isimleri içinde barındıran, en kapsamlı isimdir.

Âlem, var olabilmek için İlâhî İsimlere muhtaçtır.

Âlem, kuvveden fiile çıkmış İlâhî İsimlerin toplamıdır.

 

8. Bölüm - Allah ve Rabb

"Allah" ismi, Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarını içinde barındırır.

O her an bir şe’ndedir

 

"Rabb" Hakk’ın, varlığın özel istidadına (kapasitesine) göre büründüğü "hususi vechesidir."

Her varlığın kendi istidadına göre bir "Rabb"i vardır. Hasta için Rabb, "Şâfî" ismidir; günahkâr için "Gafûr"dur.

Kendi fıtratına uygun bir Rabb ile ilişki kuran varlık, ontolojik bir uyum içindedir.

 

9. Bölüm - İlâhî Rahmet

Rahmet "vücud verme" (eşyayı mevcud kılma) fiilidir.

Bir şeyin var olması, onun ilahi rahmete mazhar olması dolayısıyladır.

Gazap Rahmet’in yokluğudur.

Rahmet Zâtîdir / Allah'ın özünden gelir.

Gazab Ârızîdir / Eşyanın kendi kabiliyetsizliği (istidat eksikliği) nedeniyle ilahi nuru tam yansıtamamasından kaynaklanır.

 

İlâhî Rahmet’in zuhuru, mutlak gaybtan şehadet alemine doğru üç aşamada gerçekleşir:

Zâtî Rahmet: Allah'ın kendi Zât'ına olan ilk tecellisi (Feyzü-l Akdes). Hakk'ın kendi bilincine ermesi ve "şey-lik" kazanması.

İsimler Rahmeti: İlahi isimlerin ve a’yân-ı sâbitenin (eşyanın hakikatlerinin) ilahi ilimde belirginleşmesi.

Kutsal Feyz (Feyzü-l Mukaddes): Eşyanın bu dünyada somut varlıklar olarak zuhur etmesi. Bu safhada rahmet, her zerreye yayılır.

 

Bir şey mevcut olduğu sürece Allah’ın tecellisidir ve "doğru yol" (sırât-ı müstakîm) üzerindedir.

Kötülük (şer), eşyanın özünde değil, bizim bakış açımızda, alışkanlıklarımızda veya şeriatın koyduğu sınırlardadır.

 

Her şey Rahmet (Varlık) ile başlar ve Rahmet'e (Saadet) döner.

Âlemde durağanlık (sükûn) yokluktur. Varoluş ise bir harekettir.

 

10. Bölüm - Tüm Âlemi İstilâ Eden İlâhî Hayat

Normalde maddî varlıklar (kesîf) birbirinin içinden geçemez ve yer kaplarlar. Ancak Allah'ın Lâtîf sıfatı, O'nun rûhânî bir cevher gibi her şeyin (gök, yer, kaya, ağaç) en derin "ayn"ına (özüne) nüfûz etmesini sağlar.

 

Dışarıdan baktığımızda farklı isimlerle (taş, kuş, insan) andığımız her şey, aslında ilâhî cevherin farklı sûretlere bürünmüş halidir.

 

Kudsî hadiste buyurulan "Onun işiten kulağı, gören gözü olurum" ifadesi, bu letâfet ilkesinin bir sonucudur. Allah, mahlûkatın duyu organları aracılığıyla "deneyimsel" bir bilgiye sahip olur.

 

Hakk, mahlûkatın gıdâsıdır

Mahlûkat da Hakk'ın gıdâsıdır

 

11. Bölüm - İlahi Tecelli

Allah’ın kendi ilmindeki planı değişmez.

Şehâdet âleminde ilâhî akış, her an yeni bir sûretle tezahür eder.

 

Varlığın hiyerarşisi

Lâ-taayyün: Hiçbir sınırın ve belirlenimin olmadığı Mutlak Zât düzeyi.

İlk Belirginleşme: İlâhî isimlerin bilkuvve (potansiyel) olarak hazırlandığı evre.

Ahadiyyet-i İlâhiyye: Aktif tecellîlerin birliği.

İlâhî İsimler: Birliğin çokluğa (isimlere) ayrışmaya başladığı nokta.

Kevnî Birlik: Mahlûkatın henüz kuvve halindeki bütünlüğü.

Âlem: Cinslerin, türlerin ve ferdlerin fiilen (somut olarak) varlık kazandığı düzey.

 

Allah, somut dünyada tecellî eder

O varlığa ancak istîdâdı kadar tecellî eder.

 

12. Bölüm - A'yân-ı Sâbite

A'yân-ı sâbite, Hakk (Mutlak Varlık) ile Şehâdet âlemi (somut dünya) arasında bir köprüdür.

Dünyadaki nesnelerin nasıl var olacağını belirleyen "genetik kod" veya "kalıp" hükmündedir.

A'yân-ı sâbite "yokluk" (adem) halindedir.

 

Vâcib (Zorunlu) / Hakk'ın bizzat kendisi.

Mümkün / Kendi başına var olmayan, ancak Hakk’ın varlık vermesiyle var olabilen a'yân-ı sâbiteler.

 

Allah, bir varlığın a'yân-ı sâbitesinde (ezelî kodunda) ne varsa onu bilir ve ona göre tecelli eder.

İlâhî İrâde, A'yân-ı sâbitelerin gerektirdiği her şeyin (şer dahil) varlık sahasına çıkmasını diler.

 

Kazâ: Allah'ın eşya hakkındaki genel hükmüdür (Bilgisine uygun olarak).

Kader: Bu hükmün, eşyanın kendi özündeki zamanlamaya göre tek tek ve somut olarak gerçekleşmesidir.

Sır: Kaderin sırrı, aslında her şeyin "kendi özünün gereğini" yaşamasıdır. Allah, varlığa kendisinde olmayanı dışarıdan dayatmaz.

 

Kader karşısında insanlar

Cahiller: Dua ederek ezelî planı değiştirebileceklerini sanırlar.

Teslim Olanlar: Her şeyin belirlendiğini bilip susanlar ve rıza gösterenler.

Kader Sırrına Vâkıf Olanlar (En Üst Mertebe): Allah'ın kendisi hakkındaki bilgisinin kaynağını (kendi a'yân-ı sâbitesini) keşfedenler.

 

13. Bölüm - Yaratılış (Hilkat)

Yaratılışın üçlü yapısı

Yaratıcı (Hakk) Cihetinden Üçlülük:

Zât: Kendini izhar eden mutlak varlık.

İrâde: Bir şeyi var etmeye yönelmek (Mürîd).

Kavl (Söz): "Kün" (Ol!) emriyle süreci başlatmak (Âmir).

 

Yaratılan (Halk) Cihetinden Üçlülük:

Şey'iyyet: O nesnenin Hakk'ın ilmindeki ezelî hakikati (Ayn-ı sâbite).

Semâ (İşitme): İlâhî "Ol!" emrini algılama kabiliyeti.

İmtisâl (İtaat/Boyun Eğme): Emri kabul edip varlık sahnesine çıkma meyli.

 

Varlık, bir kez yaratılıp bırakılmış bir saat gibi değildir. İbn Arabî'ye göre her şey her an yok olur ve yeniden yaratılır (Teceddüd-i emsâl).

 

Yaratılışın yatay boyutu: Farklı formlardaki (insan, taş, bitki) tüm çokluğun, aslında tek bir "Heyulâ" veya "Cevher"in (Hakk’ın varlığının) farklı görünümlerinden ibaret olmasıdır.

 

Yaratılışın dikey boyutu: Bir nesnenin "aynı" kalıyor gibi görünmesine rağmen, her bir zaman diliminde (ân-be-ân) yok olup yeniden yaratılmasıdır.

 

Hazreti Süleymân’ın veziri Âsaf bin Berahyâ’nın Belkıs’ın tahtını "göz açıp kapayıncaya kadar" getirmesi

 

14. Bölüm - Âlem-i Sagîr (Mikrokozmos) Olan İnsan

Âlem (Makrokozmos), Tanrı’nın isimlerinin dağınık ve ayrı ayrı yansıdığı devasa ama "bilinçsiz" bir aynadır. İnsan ise bu aynayı parlatan ve tüm dağınık yansımaları tek bir noktada (odak noktasında) toplayan "cilâ"dır.

Âlem-i Kebîr (Makrokozmos): İlâhî isimlerin "tafsîlâtlı" (ayrıntılı) ama dağınık dökümüdür.

Âlem-i Sagîr (Mikrokozmos/İnsan): Bu isimlerin "icmâli" (özeti) ve vahdet (birlik) içinde toplandığı merkezdir.

 

İnsanı meleklerden ve diğer varlıklardan üstün kılan şey, onun Cem’iyet (her şeyi kendinde toplama) yeteneğidir.

 

Allah’ın âlemi "âlem aracılığıyla" yönetmesi gibi, insan ruhu da kendi "küçük âlemini" beden vasıtasıyla yönetir.

 

Melekler rûhânîdirler.

İnsân, hem rûhânî hem bedenîdir. Allah’ın "iki eli" (Hakk’ın sûreti ve Âlem’in sûreti) onda birleşmiştir. İnsan hem maddeyi hem manayı, hem kutsalı hem dünyeviyi kendinde topladığı için meleklerden üstündür.

İnsân-ı Kâmil dünyada olduğu sürece âlem korunur. Eğer bu mühür kalkarsa (İnsân-ı Kâmil yeryüzünden çekilirse), hazine boşalır ve nizam bozulur (Kıyamet).

 

Hakîkat-ı Muhammediyye / Hazret-i Muhammed, sadece tarihsel bir kişilik değil, kevnî bir ilkedir (Logos)

Nûr-i Muhammedî Allah’ın ilk yarattığı şeydir. Tüm peygamberler bu nurun farklı zamanlardaki tecellileridir.

 

15. Bölüm - Ferd Olarak İnsan-ı Kâmil

İbn Arabî'ye göre her insan, doğuştan tüm ilahi isimleri kendinde toplama (cem') yeteneğine sahiptir.

İnsân-ı Kâmil "cilalanmış bir ayna" gibi Hakk’ı olduğu gibi yansıtan kişidir.

 

Akıl mantıksal çıkarımlara güvenir. Hakikati zihinsel kalıplara sığdırmaya çalışır. Keşf hali yaşasa bile, akıl süzgecinden geçiremediği için hayrete düşüp reddeder.

Arif hakikati akıl ile değil, keşf ve zevk yoluyla bilir.

Ârif, Hakk’ı Hakk ile, Hakk’ta ve Hakk’ın gözüyle görendir.

Câhil, Hakk’ı sadece kendi inanç (akide) kalıbı içinde kabul eden, bunun dışındaki tecellileri reddedendir.

 

Gayret ve Gayr

Allah "kıskançtır" (Gayûr)

Bu kıskançlık, hakikati "Gayr" perdesiyle örtmesi demektir.

 

Sadece dil zikrediyorsa, Hakk sadece o uzuvla beraberdir, diğer uzuvlar gaflettedir.

 

16. Bölüm - Resûl= Nebî ve Velî

Velâyet, Nübüvvet ve Risâlet

Velâyet (En Geniş): Kapsayıcı temeldir. Her Nebî ve her Resûl aynı zamanda bir Velîdir.

Allah’ın "el-Velî" ismiyle doğrudan ilintili olduğu için ezelî ve ebedîdir.

Nübüvvet, velâyet üzerine eklenmiş "gayb bilgisi" vasfıdır.

Risâlet, nübüvvet üzerine eklenmiş "tebliğ ve şeriat getirme" görevidir.

 

Elçilik halka, velâyet ise Hakk’a dönüktür.

 

Velâyetin "olmazsa olmaz" şartı olan Fenâ (yok oluş)

Tahallûk (Sıfatların Fenâsı): Beşerî sıfatları terk edip İlâhî sıfatlarla ahlaklanmak.

Tahakkuk (Zâtın Fenâsı): Kendi varlığının bağımsız bir varlık olmadığını, Hakk’ın Zâtı ile bir olduğunu idrak etmek.

Ta'allûk (Fiillerin Fenâsı/Bekâ): Kendi fiillerini Hakk’ın fiillerinde yok etmek. Bu aşama "Bekâ" makamıdır; kişi dünyada iş yapmaya devam eder ama yapanın kendisi değil Hakk olduğunun bilincindedir.

 

17. Bölüm - İnsan-ı Kâmilin Teshir Kudreti

Sıradan insan bir şeyi zihninde yaratır (vehim/hayal), ancak bu yaratım dış dünyada bir karşılık bulmaz.

Ârif (İnsân-ı Kâmil) ruhani enerjisini (himmetini) bir noktaya teksif ederek, zihnindeki bir sureti dış dünyada (Hisler Hazreti'nde) varlığa büründürebilir.

Bu "yaratma" (halk), Allah’ın yaratmasından farklı olarak Ârif’in o konuya odaklı kalmasına bağlıdır. Ârif gaflete daldığı anda, himmetiyle var ettiği nesne de yok olur.

 

Mârifet arttıkça, himmetle tasarruf azalır.

Ârif, kendisindeki kuvvetin geçici ve Allah'a ait olduğunu bilir. Hakiki kuvvet sahibine duyduğu saygıdan ötürü, kendi iradesini devreden çıkarır ve mutlak bir acziyet içinde "kulluk" makamına rücu eder.

 

Ârif bilir ki; her şey ezelde Allah'ın ilminde nasıl sabitlenmişse (A’yân-ı Sâbite) öyle vuku bulacaktır. Birine hidayet vermek veya bir olayı değiştirmek için himmet etmek, ezelî takdire karşı gelmek veya boşuna çabalamak gibi göründüğünden, Ârif olayların akışına teslim olur.


2 Şubat 2026 Pazartesi

Nihat Keklik - el Futûhât el Mekkiyye Cilt II A - Notlar

Nihat Keklik - el Futûhât el Mekkiyye Cilt II A - Notlar

İbn'ül-Arabi'nin Eserleri ve Kaynakları İçin Misdak Olarak

el-Futûhât el-Mekkiyye, Bölüm A, Edebiyat Fakültesi Matbaası, 1974


 

Önsöz

Çalışma, İbnü'l-Arabî'ye atfedilen eserlerin hangilerinin gerçekten ona ait olduğunu belirleyebilmek için bilimsel ölçütler (misdaklar) geliştirme amacıyla kaleme alınmıştır.

 

Misdâk (criterium) olarak kullanacağımız örneklerden birbirine benzeyenlerin, bâzı kümeler teşkil ettiğini gördük.

İşte, motif dediğimiz şey de, ayni cinsten örnekleri bir arada gösteren bu kümelerden ibârettir.

Motif adını verdiğimiz bu sivri uçlar sayesinde, İbn'ül-arabî'nin nasıl bir müellif ve mütefekkir olduğunu görmek kolaylaştığı için, ona izafe edilen eserlerin gerçek olup olmadığına dair emin bir hükme ulaşabiliyoruz.

 

Giriş

Batı dünyasında İbnü’l-Arabî üzerine yapılan bilimsel çalışmalar

Bu sahadaki öncülük İspanyol bilgin Miguel Asin Palacios’a aittir.

 

1900-1920 Arası: İlk metin neşirleri ve psikolojik yaklaşımlar ön plandadır.

1920-1950 Arası: "Vahdet-i Vücud" felsefesine dair derinleşen analizler

1950 Sonrası: Osman Yahya’nın kapsamlı bibliyografya çalışması (1964) ve Henry Corbin’in fenomenolojik yaklaşımları dönüm noktasıdır.

 

Birçok çalışma yanlış metotlar içermekte veya yüzeysel kalmaktadır.

 

İbnü’l-Arabî’nin vefatından kısa süre sonra başlayan Moğol istilaları (1243 Sivas ve 1258 Bağdat baskınları), İslam dünyasında büyük bir kültürel tahribata yol açmıştır.

 

İbnü’l-Arabî’nin devasa ünü, vefatından sonraki yedi asır boyunca ona ait olmayan pek çok eserin (500'den fazla) onun adıyla anılmasına neden olmuştur.

 

Motiflerin Sınıflandırılması

I-IV. Motifler: Akılcılık ve dogmatizm arasındaki uzlaştırıcı tavır.

V-VIII. Motifler: Mistik bilgi metotları (keşif, rüya, Hızır ile görüşme vb.).

IX-XIV. Motifler: Şeyh'in kendine izafe ettiği "üstün yetenekler" ve toplumsal hakimiyet arzusu.

XV-XVII. Motifler: Metafizik determinizme karşı tutumu.

XVIII-XXVI. Motifler: Yazarlık özellikleri ve mistik kaynakları.

XXVII-XXX: Kendi biyografisi, andığı eserleri, ona ait şiirler ve ilimler tasnifi.

 

(Yazara göre) Bir eserin İbnü’l-Arabî’ye ait olup olmadığını anlamak için, o eserin bu 30 motifle uyumuna bakılır. Eğer bir kitap bu motiflere "ters düşüyorsa", üzerinde adı yazsa bile sahtedir.

 

BİRİNCİ MOTİF

Felsefeyi Savunması ve Toleransı

İbnü’l-Arabî, özellikle İmam Gazzâlî’den sonra İslam dünyasında yaygınlaşan "filozofları tekfir etme" (kâfir ilan etme) modasına karşı durur. O, felsefeyi "bid'at" olarak gören dogmatik ulemanın saldırılarını önlemeye çalışır.

Akıl, en yüce hakikatlere ulaşmak için temel bir araçtır.

Fikir (= tefekkür), insana mahsus kuvvetlerden biridir. (Bunlar) insandan başka (bir varlık)ta bulunmaz...

Burhân’a (isbat’a) dayanan bir kimse, kılıca güvenenden daha doğru müslümandır.

Her akıl sahibi aslında hikmeti sever.

Hakimler (feylesoflar) insan için aranan gayenin Allaha benzemek olduğuna işaret ederken, sûfîler de, (Allahın) isimleriyle ahlak kazanmağa inanırlar: Tabirler ihtilaf etmiştir fakat mana birdir.

 

İbnü’l-Arabî mucizeleri ve Allah’ın aktif yaratıcılığını (fiillerini) reddeden filozofları sertçe eleştirir.

Müslüman olan hiç kimse düşüncesinden dolayı kafir ilan edilmemeli.

Bilgi hiyerarşisinde ilim ve kanıtlanmış inanç, taklidin üstündedir.

 

İKİNCİ MOTİF

Fıkıh, Kelam ve Tasavvufa Karşı Tenkidleri

İbnü’l-Arabî, fıkıh ilmine ve hukukçulara saygı duyar fakat dar görüşlü fakihleri çok ağır bir dille eleştirir.

Bu fakihler üzerinde güneş tutulması hiç zail olmaz (gerçeği göremezler).

 

Halkın (avâmın) saf inancının Kelam tartışmalarıyla bozulmaması gerektiğini savunur. İnancı sağlam olan halkın tefekkür (nazar) ve Kelam okumasına karşı çıkar.

 

Gazzâlî’nin Allah’ın zâtı hakkındaki bazı çıkarımlarında "cehaletin son noktasına ulaştığını" söyler.

 

İbadet kastıyla yapılan müzikli, defli ve danslı (sema) törenleri İslam'ın ruhuna aykırı bularak yerer. Dinin oyun ve eğlenceye alet edilmesine şiddetle karşı çıkar.

Din def, mizmar (flüt/ney) ve oyunla olmaz; Din ancak Kur’an ve edeb ile olur.

 

ÜÇÜNCÜ MOTİF

Orta Yol’u Takib Etmesi; Zâhir-Bâtın ve İfrat - Tefrît’den kaçınması

Bir düşüncenin veya eylemin aşırılığı (ifrat) ya da gereğinden azlığı (tefrit) her zaman yerilmiştir.

Bâtınîlik (Tefrit) şeriatın dış kurallarını ve dini hükümleri yok sayarak her şeyi "gizli manalara" indirger.

Zâhirîlik (İfrat) metinlerin sadece dış manasına takılıp kalır. Bu durum, Allah'ı bir cisim gibi düşünmeye (tecsim) ve yaratılmışlara benzetmeye (teşbih) yol açar.

Gerçek saadet, bu iki kanadı birleştirenlerdedir.

 

DÖRDÜNCÜ MOTİF

İlhâm’a Dayanması; Taklid’ten Kaçınması; Tasavvufsun Gerçek Hikmet Olduğunu Söylemesi ve Aklı Hududlandırıp, Allah’ın Zatı’nı Düşünmeği Yasaklaması, Kur’an Sevgisi

İbnü’l-Arabî rasyonel bilimleri (pozitif ilimler, kıyas ve ispata dayalı bilgiler) tamamen reddetmez. Ancak ona göre akıl, "son hakikatlere" ulaşmada yetersizdir. Akıl bir "yaratık" (muhdes) olduğu için "Yaratıcı" hakkında mutlak hüküm veremez.

 

İbnü’l-Arabî’ye göre bilgiye ulaşmanın üç yolu vardır:

Rivayet ve Nakil: Aktarılan, pozitivist ve tarihsel bilgiler.

İlham: Şiir, edebiyat ve sanatın kaynağı olan sezgisel duyuş.

İlahî Bilgi (Keşf): Allah’ın doğrudan kulun kalbine bıraktığı (ilkâ) emîn ve kat’î hakikat.

 

İbnü’l-Arabî, iki tür taklitten söz eder: Bir insanın kendi aklını ve fikirlerini (beşerî çıkarımlarını) taklid etmesi (kötü taklit).

Allah’ın kalbe attığı bilgiyi (Rabbini) taklid etmek (iyi/üstün taklit).

 

Tasavvuf bütünüyle hikmet ve ahlaktır. Tasavvufun özü, Hz. Peygamber’in Kur'an ahlakı ile ahlaklanmaktır.

 

Aklın yanılma sebepleri

(Hayal) Sadece duyuların getirdiği verileri zapt edebilir.

(Düşünce) Sadece akli ilkeler ve duyular arasındaki "münasebetleri" kurabilir.

 

Allahtan sana bir ilim geldiği zaman, onu sakın fikir terazisine (mizanü'l-fikr) sokma; derhal helak olursun.

 

İbnü’l-Arabî’ye göre insan aklının en büyük yanılgısı, kendi kapasitesini aşan "Allah’ın Zâtı" (Mâhiyetü’llâh) üzerine hüküm vermeye çalışmasıdır.

Allah’ın zâtı (özü), akıl terazisine girmez.

Filozoflar Allah'ın zâtı hakkında konuştukça birbirine zıt görüşler üretmişlerdir

Peygamberler Allah'ın sıfatları konusunda tek bir dil (lisan-ı vahid) üzerine birleşmişlerdir.

Akıl sahipleri, ancak kendi zihinlerinde tasavvur ettikleri (yarattıkları) bir tanrıya ibadet ederler. Oysa gerçek Allah, şuhûd ehlinin (kalp gözü açık olanların) müşahede ettiğidir.

 

İlim süt ise Kur'an baldır.

Kur'an'ın manaları sonsuzdur; ne kadar derine dalınırsa dalınsın sonuna ulaşılamaz.

 

Kur'an'ı tefsir ederken yabancı kültürlerden gelen hikâyelerin (İsrailiyat) kullanılmasını Hz. Peygamber’in emrine aykırı bulur ve şiddetle reddeder.

 

Kur'an okuyan kişi sırasıyla; hocasının, sahabenin, Hz. Peygamber’in, Cebrail’in ve nihayet Allah’ın huzurunda olduğunu hissetmelidir.

 

BEŞİNCİ MOTİF

Müşahede, Mükaşefe ve Tecelliye Dayanması

Müşâhede, sâlikin (yolcu) akıl ve duyularla ulaşamadığı hakikatleri doğrudan "görmesi" halidir.

Müşâhede hali kişiye özeldir.

Müşâhedenin üç türü vardır:

1. Yaratılmışları Hak'ta görmek.

2. Hakk'ı yaratılmışlarda görmek.

3. Yaratılmışlar olmaksızın Hakk'ı (yakînen) görmek.

 

Mükâşefe "mânalar" (idealar) ile ilgilidir.

Bir şeyi sadece görmek yetmez, onun ne anlama geldiğini, "hareket ettirenin" kim olduğunu anlamak keşf ile olur.

 

Tecellî Allah’ın "Zâhir" (Açık/Görünür) ismiyle kendisini açığa vurmasıyla gerçekleşir.

 

ALTINCI MOTİF

Gâibten Besler İşitmesi ve Muhayyile Dünyâsı Vâkıa’lar ve Rüyâ’lar

"Vâkıa", uyku ile uyanıklık arasında, bilincin hem bu dünyada hem de mana âleminde olduğu özel bir andır.

İbnü’l-Arabî’ye göre hayal, sadece boş bir kuruntu değil, ruhun hakikatleri sembollerle gördüğü bir Berzah (Ara Durak) âlemidir.

 

İbnü’l-Arabî Kâbe ile arasında geçen konuşmaları Tâcü’r-Resâil (Mektupların Tacı) adlı eserinde topladığını belirtir.

 

YEDİNCİ MOTİF

Seçkin Ruhlar İle Bağlantı Kurması

Ruhların bir beden kalıbına bürünerek görünür hale gelmesi, Tecessüdü’l-Ervâh

 

İbnü’l-Arabî Ahmed (veya Muhammed) el-Sebtî, Zünnûn-ı Mısrî, Ebû Said el-Harrâz ve Ebû Abdurrahman es-Sülemî gibi büyük mutasavvıfların ruhlarıyla da görüştüğünü ve onlardan manevi hakikatler öğrendiğini belirtir.

 

İbnü’l-Arabî, ruhların tecessüd etmesini (bedenlenmesini) savunurken, Reenkarnasyon/Tenasüh (ruhların başka bir bedende yeniden doğması) fikrini kesinlikle reddeder.

İbnü’l-Arabî Tanrı'nın bir insana girmesi (hulûl) veya kulun Tanrı ile birleşmesi (ittihad) fikirlerini "ayağı kaydıran hatalar" olarak niteler.

 

SEKİZİNCİ MOTİF

Hızır’la Görüştüğünü Söylemesi Mehdi ve Deccal Meselesi

İbnü’l-Arabî, henüz genç bir sâlikken hocası Şeyh Ureynî ile bir meselede anlaşmazlığa düşer ve öfkeyle huzurundan ayrılır. Hanne Çarşısı'nda yürürken bir adam yanına gelir ve henüz kimseyle paylaşmadığı bu tartışmaya atıfta bulunarak: "Şeyhinin dediğini kabul et" der. Arabî geri döndüğünde, hocası Ureynî daha o ağzını açmadan: "Hızır’ın seni uyarmasına gerek var mıydı?" diyerek kerameti mühürler.

 

Dolunaylı bir gecede, geminin bordasından denize bakan Arabî, bir adamın suyun üzerinde batmadan, ayakları bile ıslanmadan kendisine doğru yürüdüğünü görür.

 

Bir mescidde, kerametleri inkar eden bir arkadaşına ders vermek için Hızır'ın bir hasırı (seccadeyi) havaya serip yerden 4-5 metre yükseklikte namaz kıldığına şahit olur.

 

Tasavvufun klasik sembolü olan "hırka" giyme geleneği

Hırka, fiziksel bir kumaş parçası değil; "güzel ahlak ve edep" elbisesidir

 

Deccal, yaşlı, tek gözü patlak bir üzüm gibi, alnında "K-F-R" (Kafir) yazan bir figür.

 

 

DOKUZUNCU MOTİF

Hazret-i Peygamberi Rüyâda Görüp Bilgi ve Talimat Alması

İbnü’l-Arabî için rüyalar bilginin doğrudan kaynağından (Peygamber'den) alındığı, hataların düzeltildiği ve ilahi talimatların iletildiği bir "manevi derslik" hükmündedir.

Bir rüyasında Hz. Peygamber, Arabî'ye sözlü emirlerini iletmesi için Hz. Osman’ı elçi olarak gönderir.

 

İbnü’l-Arabî, çok sevdiği hocası Ebû Medyen'e düşmanlık besleyen bir zata karşı kalbinde nefret taşımaya başlar. Hz. Peygamber rüyasında onu sertçe uyarır:

"Ebû Medyen'e kızıyor diye, Allah'ı ve beni seven birine neden buğz ediyorsun? Onu Allah ve Resul sevgisi için sevemez misin?"

 

ONUNCU MOTİF

Allah’ı Rüyada Görüp, İzin ve Talimat Alması

Arabî, rüyalarında bizzat Cenâb-ı Hakk ile muhatap olduğunu, O'nun kendisine ayetler okuduğunu ve sırlar açtığını söyler.

 

ONBİRİNCİ MOTİF

Kendisine Ayet Gelmesi

Yirmi altı yaşlarında, Endülüs’ün İşbiliyye (=Sevilla) şehrinde bulunurken, adı geçen şehrin kabristanında kendisine böyle bir hal olmuş, âyet adını verdiği bir söz işitmiştir.

 

ONİKİNCİ MOTİF

Kendi Miracından Bahsetmesi

Cismânî ve Ruhânî Miraç

Velilerin miracı ruhsaldır.

 

İbnü’l-Arabî, manevi miracı sırasında yedi kat göğü geçer ve her katta bir peygamberle derin felsefi/tasavvufi konuşmalar yapar.

1. Gök: Hz. Adem / İnsanlığın aslı ve daha önce bilinmeyen sırlar.

2. Gök: Hz. İsa ve Yahya  / Ruhun diriliği ve hayatın hakikati.

3. Gök: Hz. Yusuf / Suretlerin ve hayallerin güzelliği.

4. Gök: Hz. İdris / İctihad meselesi: İdris, temel meselelerde bile ictihadın caiz olduğunu, çünkü Allah'ın herkesin zannında/görüşünde olduğunu söyler. Ayrıca 40.000 yıl önceki bir "Adem"den bahsedilir.

5. Gök: Hz. Harun  / Varlıkta yokluk (fena) halini yaşayan ariflerin durumu.

6. Gök: Hz. Musa / Allah'ı görme (Rüyetullah) arzusu ve bu dünyanın kuralları.

7. Gök: Hz. İbrahim / Beyt-i Mamur'un aslında arifin "kalbi" olduğunun keşfi.

 

Yedi kat göğü geçtikten sonra Arabî, Sidre-i Müntehâ'ya ulaşır

Burada gördüğü Nil, Fırat, Süt ve Bal nehirlerini, dört temel ilahî bilgi (vehbî ilimler) olarak yorumlar.

"Nihayet bütün bir nur oldum" diyerek, tüm ilahi isimlerin tek bir cevherde (Allah'ta) toplandığını görür.

 

ONÜÇÜNCÜ MOTİF

Peygamber Olmadığını Açıklaması

Hz. Muhammed’den sonra şeriat peygamberliği iddia eden kimse, mutlaka yalan söylemiş ve kâfir olmuştur.

Allah’ın isimleri arasında "Veli" ismi vardır (bu yüzden velayet sürer), ancak "Nebi" veya "Resul" diye bir isim yoktur.

 

ONDÖRDÜNCÜ MOTİF

İnsanlara Nasihat ve Tebliğ Vazifesini Yüklenmesi

Fütûhât'ta belirttiğine göre, rüyasında iki kez bizzat Cenâb-ı Hakk'ı görmüş ve kendisine şu kesin talimat verilmiştir:

"Kullarıma nasihat et..."

Arabî'nin nasihatlerinin içeriği korkutucu bir dilden ziyade, Allah'ın sonsuz rahmetini müjdeleyen bir mahiyettedir.

Fütûhât-ı Mekkiyye'nin son bölümü (560. Bab) pratik öğütler, ahlaki düsturlar ve dervişlerin yolunu aydınlatacak vasiyetlerle doludur.

 

ONBEŞİNCİ MOTİF

Nadir Tabiat Olayları ve Kerametlerden Bahsetmesi

Anadolu'dayken Fırat Nehri'nin tamamen buz tuttuğunu ve üzerinden kervanların geçtiğini görmüş

Mekke'deyken gökyüzünü kaplayan yoğun kuyruklu yıldız yağmuruna ve eş zamanlı olarak Yemen'de gündüz vakti fenerle gezmeyi gerektirecek kadar şiddetli kum fırtınalarına şahit olmuştur.

 

ONALTINCI MOTİF

Tabiattaki Acaib Yaratıklardan Bahsetmesi

İbnü’l-Arabî, Sevilla (İşbiliyye) civarında bulunan, ne büyük ne de küçük olan garip bir hayvandan bahseder. Bu hayvanın en çarpıcı özelliği, yenilen parçasına göre insana anında (kitap okumadan) bir ilim dalını kazandırmasıdır:

Baş kısmı: Astronomi (İlm-i Nücum) bilgisini verir.

Gövde kısmı: Botanik (İlm-i Nebat) ve bitkilerin özelliklerini öğretir.

Kuyruk kısmı: Hidroloji (yeraltı sularını keşfetme) yeteneği kazandırır.

 

Irak ile Mekke arasındaki ıssız bir mağarada yaşayan, Arapça konuşan ve kadın suretinde olan bir hayvandan bahseder.

Bu hayvanın etini yiyen veya suyunu içen kişi, dünyadaki külli ve cüz’i olaylardan (gelecekten) haberdar olur.

 

Deniz kenarında Hz. Yunus kavminden kaldığına inandığı, 3-4 karış uzunluğunda devasa ayak izlerine şahit olduğunu anlatır.

 

ONYEDİNCİ MOTİF

Hikmetli Fıkralar ve Zahidlik Hikâyeleri Anlatması

Bir araya getirilmiş çubukların kırılamaması…

 

ONSEKİZİNCİ MOTİF

Benzetmeler (Teşbih ve Temsil) Yapması

Yaratılış "İlk Akıl" ile başlar, "İnsan" ile biter. Dairenin başı ve sonu birleşince varlık tamamlanır.

İnsan, kâinatı ayakta tutan ana direktir.

Allah’ın "Ol" demesi, birinin aynaya bakması gibidir. Aynada beliren suret (kâinat), ne bakanın aynısıdır ne de ondan tamamen başkadır.

 

Güneş ışığı (Varlık nûru), kırmızı bir camdan geçince kırmızı, yeşil camdan geçince yeşil görünür. Işık renksizdir (Allah değişmez); renklenmiş görünen şey, ışığın geçtiği mahalin (dünyevi varlıkların) özelliğidir. Dünyadaki değişimler Allah'ın zatında bir değişiklik yapmaz.

 

ONDOKUZUNCU MOTİF

Nükteli İfadeler ve Mizaha Baş Vurması

İbnü’l-Arabî, yoğun felsefi ve metafizik tartışmaların arasında okuyucuyu dinlendirmek, bazen de bir hakikati daha sarsıcı bir şekilde sunmak için nükte (esprit) ve mizah unsurlarını kullanır.

 

Bir dilenciye sadaka verecekken kesesinde uzun süre küçük para arayan adama hitaben / Allah katındaki değerini arıyor.

 

YİRMİNCİ MOTİF

Atasözü, Vecize ve Özdeyişlere Rağbeti

Arabî, düşüncelerini dondurmak ve akılda kalıcı kılmak için kendi buluşu olan veya gelenekten gelen özdeyişleri (aphorisms) bolca kullanır.

Üfleyerek kandili söndürür ve üfleyerek ateşi alevlendirir. Nefes aynı fakat istidadı farklı varlıklarda tecellisi farklı…

Kederliler için gece çok uzundur, nimet sahipleri için ise çok kısa.

 

YİRMİBİRİNCİ MOTİF

Arapça Olmayan Kelimeler Kullanması ve Ethnik Düşünceleri

Arabî, sadece Arapça ile sınırlı kalmamış; hayatının farklı safhalarında temas ettiği dillerden kelimeleri eserlerine (özellikle Fütûhât’ın son bölümlerine) dahil etmiştir.

 

YİRMİİKİNCİ MOTİF

Harflere Metafizik ve Sembolik Manâlar Vermesi Ayet ve Hadislerdeki Mülâhazalari; Ebced Hesabı

Harfler, varlığın yapı taşlarıdır ve her birinin ilahi bir mertebesi vardır.

Elif, birliği (Tevhid), yüce varlık sahasını ve kutbu temsil eder. Diğer harfler ona dahil olur ama o hiçbirine katılmaz.

Lâm varlık sahası ve ilahi sıfatların mahallidir.

Mim maddi (süfli) alem ve mülk sahibi Allah (Melik) ile ilişkilidir.

Kün emri / K (Kaf) harfi fiziksel dünyaya, N (Nûn) harfi ise ruhani (batıni) aleme bakar.

 

Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı

Yani Allah insanı "insan suretinde" (mükemmel bir biçimde) yaratmıştır.

 

YİRMİÜÇÜNCÜ MOTİF

Tekrarlamalar ve Çeşitli Unsurlar

Arabî, Futûhât'ı "bir enmûzec (hulâsa)" olarak görür.

 

Kâinatı bir tek kişi içinde toplamak Allah'a hiç de zor değildir

 

Bilin ki Allah'tan başka her şey batıldır

 

Her insanın değeri, yaptığı güzel işlerdir

 

YİRMİDÖRDÜNCÜ MOTİF

Tipik Rivayetler ve Süflilere Dair Menkıbeler

Ebû Bekir’in “İdrakin kavranmasındaki acizlik dahi bir idraktir" sözü, Tanrı'nın zatının tam olarak bilinemeyeceğinin itiraf edilmesinin en yüksek bilgi düzeyi olduğunu vurgular.

 

Bir şeye verilen isim o şeye bakış açısını ve fıkhi statüsünü belirler.

 

Bistâmî'nin "İrade etmemeyi irade ediyorum" sözü, kişinin kendi cüzi iradesini tamamen Allah'ın külli iradesinde yok etmesi (fena) durumunu anlatır.

 

Ebû Yezîd el-Bistâmî

Eserde Bistâmî, şeriat kurallarına son derece sadık, ancak manevi cezbe anlarında "şathiyye" denilen garip ve sarsıcı sözler söyleyen bir figür olarak betimlenir.

Ona göre asıl keramet, şeriat edeplerini muhafaza etmektir.

 

Hakîm et-Tirmizî

"Hakîm" unvanıyla anılan Tirmizî, tasavvuf düşüncesine felsefi derinlik katan ilk isimlerden biri kabul edilir.

 

Cüneyd-i Bağdâdî

Tasavvufun Kur'an ve Sünnet ile kayıtlı olduğunu savunan dengeli ekolün temsilcisidir.

Suyun rengi kabının rengidir

"Bin tane sıddık senin zındık olduğuna şahitlik etmedikçe hakikate ulaşamazsın" diyerek, zahir ehli ile hakikat ehli arasındaki derin uçuruma dikkat çeker.

 

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî

"Azık nedir?" sorusuna "Allah'tır" cevabını vererek, gerçek yaşam kaynağının maddi gıdalar değil, ilahi varlık olduğunu vurgular.

 

Ebû Saîd el-Harrâz

Fenâ (benliğin yok olması) ve bekâ (Allah ile var olma) nazariyesinin kurucusu olarak anılır.

Harrâz, "Allah'ı ne ile bildin?" sorusuna, "O'nu iki zıt arasında bir araya getirerek (cem ederek) bildim" cevabını verir.

 

Hallâc-ı Mansûr

Şiblî, "İkimiz de aynı kaseden içtik ama ben ayık kaldım (sahv), o ise sarhoş oldu (sekr)" der.

 

Zünnûn el-Mısrî

Belâyı bir nimet olarak görmeyenin hikmet sahibi olamayacağını savunur.

"Kiminle oturup kalkalım?"

Görünüşü Allah'ı hatırlatan, sözü ameli artıran, hareketi dünyadan soğutan kişi.

 

Abdülkâdir Geylânî

Onu "güvenilir" ve "kendi zamanının kutbu" olarak tanımlar.

 

Ebu’s-Su’ûd ibn el-Şiblî

"Biz hissemizi Hakk’a bıraktık" diyerek en yüksek edep makamını sergiler. Bu, Allah’ın vekil kılındığı bir makamdır.

 

Muhammed ibn Kâid el-Evânî

Geylânî’nin arkadaşı olan İbn Kâid, tasarruf yetkisini aktif olarak kullanan bir sufidir.

 

YİBMİBEŞİNCİ MOTİF

Ömrün Kısalığından Şikâyet Etmesi

Gazâlî gibi seleflerinin aksine, o "vaktin müsaadesi" yerine "vaktin genişliği" (vus'ati) tabirini kullanır. Bu, hakikatlerin anlatılması için gereken "manevi zamanın" darlığına bir vurgudur.

 

YİRİMİALTINCI MOTİF

Kısa Zamanda ve Süratli Şekilde Yazması

O, kalbine doğan ilhamı doğrudan kağıda döker.


Nihat Keklik - el Futuhat el Mekkiyye Cilt II B - Özet / Notlar

Nihat Keklik - el Futuhat el Mekkiyye Cilt II B - Notlar

İbn'ül-Arabi'nin Eserleri ve Kaynakları İçin Misdak Olarak

el-Futûhât el-Mekkiyye, Bölüm B, Edebiyat Fakültesi Matbaası, 1980

 


Önsöz

Nihat Keklik’in İbnü’l-Arabî’ye nispet edilen yüzlerce eserin hangisinin gerçek (otantik), hangisinin uydurma olduğunu tespit etmek için geliştirdiği yöntem Fütûhât-ı Mekkiyye'deki üslup, terim ve düşünce kalıplarını (motifleri) tespit etmektir.

 

İbnü’l-Arabî, kelimelerin dış kabuğuna (lafız) değil, özündeki anlama (mana) odaklanır. Bir tercüman gibi, sadece sözcükleri değil, o sözcüklerin işaret ettiği hakikati aktarmayı hedefler.

 

YİRMİYEDİNCİ MOTİF

Kendi Biyografisinden ve Ayrıca Hocaları İle Arkadaşlarından Bahsetmesi

İbnü’l-Arabî’nin 599 (1203) yılından sonra bir daha Endülüs ve Mağrip’e gitmediği sabittir.

Arabi’ye ait olduğu rivayet edilen eserlerde bu tarihten sonra Endülüs’te olduğu belirtilmişse o eser uydurmadır.

 

Babası Ali ibn Muhammed, hem Sultan İbn Merdenîş’in dostu hem de ünlü filozof İbn Rüşd’ün yakın arkadaşıdır.

Annesinin kökeni "Ensar"a (Medineli müslümanlara) dayanır. Dayısı Yahya ibn Yagan ise bir sultan iken tahtı bırakıp tasavvufa girmiş bir derviştir.

Meryem, ilk eşidir ve İbnü’l-Arabî onun yüksek manevi makamından övgüyle bahseder.

Zeyneb, kundaktayken düzgün bir Arapça ile konuşabilen, derin sorulara cevap veren bir çocuk olarak tasvir edilir.

 

İbnü’l-Arabî orta boylu, beyaz tenli, sarı saçlı ve iri gözlü olarak tasvir ediliyor.

 

560/1165: Mürsiye’de (Endülüs) doğdu

580/1184: İşbiliyye’de tasavvuf yolunda

586/1190: Hızır’la karşılaşıyor, manevi keşif dönemi

589/1193: Doğuya seyahat

598/1201: Mekke’ye gidiyor.

 

591 yılında Arabî, Fas’tayken Muvahhidî ordusunun Hristiyanlara (frenklere) karşı kazandığı zaferlere şahitlik eder. Fetih suresinin ilk ayeti olan "İnnâ fetha'nâ leke fethan mubînâ" ibaresindeki harflerin sayısal değerinin, fethin gerçekleştiği 591 yılına denk gelmesini bir ilahi müjde olarak kaydeder.

 

598 yılında İbnü’l-Arabî 37 yaşındayken Batı İslam dünyasından temelli ayrılır.

 

609 yılında Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’un Antakya’dan yazdığı mektuba, İbnü’l-Arabî Malatya’dan nasihatlerle dolu bir cevap gönderir.

 

İbnü’l-Arabî 71-73 yaşlarındayken hala Şam’da Fütûhât’ın yüzlerce sayfasını yazmaya devam etmektedir.

 

Ebu’l-Bedr el-Temâşekî, İbnü'l-Arabî'nin Bağdatlı güvenilir bir dostu ve râvisidir.

 

Zâhir ibn Rüstem el-İsfahânî, İbnü'l-Arabî'nin Mekke'de hadis dinlediği ve "İmamü'l-Makâm" (Makâm-ı İbrahim imamı) olarak anılan hocasıdır.

 

İbnü'l-Arabî'ye nispet edilen bir kitabın uydurma olup olmadığını anlamak için, o kitapta adı geçen kişilerin Fütûhât'taki biyografik verilerle çelişmemesi gerekir.

 

YİRMİSEKİZİNCİ MOTİF

Kendi Eserlerini Zikretmesi

Fütûhâtü'l-Mekkiyye içerisinde bizzat ismini zikrettiği eserleri

 

Risâletü’l-Ahlâk

Fahreddin Râzî’ye hitaben, İbnü'l-Arabî henüz 32 yaşındayken (H. 591) yazılmıştır.

 

Ankâ-u Mugrib

İlâhî isimlerin evrenin yaratılışındaki rolü, Hz. İsa’nın velâyeti ve Mehdî meselesini anlatır.

 

el-Cem’u ve’t-Tafsîl

Alışılmış tefsirlerden farklı olarak "harflerin sırları" üzerinden bir Kur'an açıklaması sunar.

Ona göre tefsir, keşif ve harflerin metafizik mertebeleri (ulvi, orta, süfli âlemler) üzerinden yapılmalıdır.

 

Dîvân

 

El-Dürret'ül-Fahire

Karşılaştığı sufileri, hocalarını ve onlardan aldığı dersleri anlatır.

 

El-Ezel

Ezel (= ezelî) lafzının anlatılmasına dâirdir.

 

El-Fena fil-Müşâhede

 

Hılyet'ül-Ebdal

Ebdâl hânesinin dayandığı direkler dört tânedir ki onlar da: seher, açlık, sessizlik ve yalnızlık’dır.

 

Heyâkil el-envâr

Menzil, Allahın sana indiği ve senin de Allaha indiğin (ulaştığın) bir makâmdan ibârettir

 

El-Hüve

Zamir isimlerinden söz eder.

 

İnşâ’ud-Devâir vel-Cedâvil

Varlığın mertebelerini, akıl ve madde arasındaki ilişkiyi "daireler ve tablolar" (devâir ve cedâvil) şeklinde görselleştirerek anlatır.

 

El-İrşad fi hark’il-edeb'il-mutad

 

El-İsfar an Netaic il-esfar

Manevi yükselişi (miraç) ve peygamberlerin (Hz. Muhammed, Hz. Musa) hicret ve seferlerinin batıni anlamlarını inceler.

 

El- İsra ve Tertib'ür-Rahile

Sûfîlerin mîrâcından söz eder.

 

El-İttihad

 

El-Mebadi vel-Gayat

Harf İlmi (İlmü’l-Hurûf) üzerine yoğunlaşır.

Örneğin; "Ayn", "Gayn", "Sin" ve "Şin" harflerinin cinler alemiyle, "Nun" ve "Sad"ın insanî mertebelerle ilişkisini açıklar.

 

Mefatih'ül-guyub

Ana menziller/mertebelerden söz eder.

 

El-Ma'lum min akdid ehl ir-rusum

Secili bir dille yazılmış bir akide kitabıdır.

 

Manahic el-İrtika

300 makam ve 3000 menzil içeren devasa bir manevi yol haritasıdır.

 

Meratib ulum el-vehb

Sidre-i müntehâ’daki dört (tane) nehirden söz eder.

 

El-Ma'rife

Sufilerin akidesini ele alır

 

Ma'rifet'ül-medhal ila el-esma vel-kinayat

İlahi isimler (Esmâ-i Hüsnâ) üzerinedir.

 

Marifet'ül-Kutb vel-İmameyn

Kutub ve onun iki vekili (İmamlar) hakkındadır.

 

El-Merkez

Elementlerin (toprak, su, ateş, hava) mutlak bir "merkez" arayışında olduğu fikrine karşı çıkar.

 

Meşahid'ül-Kudsiyye

Kulun Rabbine, Rabbin de kuluna olan "yardımı" ve "dostluğu" arasındaki ince farkı anlatır.

 

Mevaki'un-Nucum

Vücut azalarının (el, dil, kalp vb.) manevi temizliğini ve kerametlerini anlatır.

Abdest ve namazın zahiri temizlikten öte, göklerin kapısını açan birer anahtar olduğu vurgular.

 

El-Mev'izet'ül-Hasene

Tıp ilmi ile bedensel itidal (denge) arasındaki ilişki / İtidâl isteyerek noksan olanı fazlalaştırmak yahut fazla olanın (bir kısmını) noksanlaştırmaktan söz eder.

 

Mubâyaat'ül-Kutb fi hazreti'l-Kutb

"Kutub" ve onun yardımcıları "İmamlar" arasındaki manevi biat sürecini anlatır.

 

Nasaih

Nasihatler

Din ve ahlak konusunda nasihat verecek kişinin sahip olması gereken derin bilgi ve mutedil mizaç üzerine bir eserdir.

 

El-Rahmet'ül-İlahiyye

Ariflerin kalplerindeki gizli sırların şerhidir.

 

El-Şe'n

Zamanın ve mekanın hakikatini inceler.

Zamanı bir "gün" olarak ele alır ve gece ile gündüzü anne-baba metaforuyla açıklar. Birinin diğerini örtmesiyle meydana gelen "doğumlar", o zaman diliminde yaratılan olaylardır.

 

Şerh'ül-Esma il-husna

 

Şerh Tercüman'il-Eşvak / Zehâir ve’l-A’lâk

Zahiren aşk şiiri gibi görünen Divanı hakkında yazdığı şerhtir. Şeyh bu şerhte, şiirlerindeki her bir imgenin (sevgili, kaş, göz, diyar) aslında ilahi tecellilere ve manevi makamlara işaret ettiğini göstermiştir.

 

Tac'ür-Resail ve Minhac'ul-vesail

Kâbe ile olan "haberleşme", "serzeniş" ve "konuşmalarını" topladığı risaleleridir.

 

El-Tedbirat'ül-İlahiyye

Bir devlet başkanının (akıl) kendi memleketinde (beden) nasıl adaletle hükmetmesi gerektiğini, ilahî yönetim ilkeleriyle paralellik kurarak açıklar.

Mikro-kozmos (insan) ile makro-kozmos (evren) arasındaki siyasi ve idari benzerliği işler.

 

Tefsir'ul-Kur'an / el-Cem’u ve’t-Tafsîl

el-Cem’u ve’t-Tafsîl fî ma’âni’t-Tenzîl ismiyle Tefsîr’ül-Kur’ân ismi aynı kitaba delalet eder.

Arabî için tefsir, sadece kelime manası değil, ilahi kelamın varlık mertebelerindeki karşılıklarını bulma işlemidir.

 

El-Tenezzülat'ül-Mevsıliyye

İbadetlerin ve varlığın "semavi" boyutlarını eşsiz bir sistemle ele alır.

Namaz vakitlerinin, gök tabakalarındaki (felekler) hareketlerle ve peygamberlerin ruhaniyetleriyle olan derin bağını açıklar.

 

Uklet'ül-Müstevfiz

Kâinatın yaratılış hiyerarşisini ve varlık katmanlarını anlatan en temel kozmolojik eserlerinden biridir.

"Tabiat" ve "Hebâ" (ilk madde/cevher) kavramlarını birer anne-baba gibi tasvir eder.

 

Kitâb’ül-Yakîn

İmanın mertebelerini ve kesin bilgiye ulaşmanın yollarını anlatır.

 

El-Zaman ve Marifet'üd-Dehr

Zamanın (zaman ve dehr) ne olduğunu ve insan algısındaki yerini tartışır.

 

El-Zehair vel-A'lak

Şiirlerini topladığı Tercümânü’l-Eşvâk'ın bizzat kendi kaleminden çıkan savunmasıdır.

 

İsmi Açıklanmamış Eserleri

Fi acaib el-Arz

Yeryüzünün fevkaladelikleri üzerine

 

Fi'l-Enhar’il-erbaa

Cennetteki su, süt, şarap ve bal nehirlerinin dünyadaki tasavvufi zevklerle (ilimlerle) olan ilişkisini anlatan bir kitap vaadidir.

 

Fil-Evveliyat

Yaratılış silsilesinin en başındaki "ilk varlıkları" (Akl-ı Evvel vb.) konu alır.

 

Fi ilm’il-Aded

Sayıların keşf yoluyla gelen "acaip sırları" olduğunu ve ömrü yeterse bu konuda müstakil bir eser yazmak istediğini söyler.

 

Fi ilm’il-mufazala

Ahiretteki ceza-mükafat dengesi, peygamberlerin sıfatları ve ruhların kurtuluşu gibi eskatolojik (ahiret bilimi) konuları içeren bir çalışmadır.

 

Fi mesail iş-Şer'

Dini meseleleri Kur'an'daki zahir karşılıklarıyla ele alacak bir fıkıh-metafizik sentezi yazmaya niyeti olduğunu belirtir.

 

Fi'n-Nikah is-Sari beyn'el-Ümmehat ve’l-Aba

Gökleri "babalar", yer unsurlarını ise "analar" olarak görür. Bu ikisi arasındaki etkileşimi (nikâh) var oluşun temeli sayar.

 

Fi Tabakat’il-Menazil

Tasavvufi makamların derecelerini ele alır.

 

Fütûhât'ta ismi geçen bu 48 eser (40 isimli, 8 isimsiz), İbnü'l-Arabî bibliyografyasının sadece "bir kısmı"dır.

 

YİRMÎDOKUZUNCU MOTİF

Şairlik Yönü ve Kendi Şiirleri

Fütûhât içinde yaklaşık 6700 beyit bulunmaktadır.

1041 beyit Arabî’nin "dedim ki" veya "bize aittir" dediği şiirlerdir.

Her bölümün (bâb) başında yer alan beyitlerin 2272’sinde isim zikredilmez.

Arabî bölüm başlarında yer alan şiirlerin o bölümün anahtarı/özeti olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla isimsiz şiirler de ona aittir.

 

Arabî şiiri şifreleme amacıyla kullanır.

Ona göre şiir; bilmeceler, semboller ve tevriyeler (bir sözü iki anlama gelecek şekilde kullanma) mahallidir.

 

Şiirlerinde geçen kadın isimleri, nehirler, mekanlar veya gençlik tasvirleri aslında birer perdedir.

 

Şiirleri

İnzâl’ül-Guyûb

Gençlik döneminde hocası Şeyh Mârtulî'nin teşvikiyle yazdığı, günümüze tam ulaşmayan ilk eseridir.

 

Tercümânü’l-Eşvâk

600-900 beyitlik, ilahi aşkın sembolik zirvesi olan ünlü divanıdır.

 

Büyük Divan

10.450 beyitlik şiir koleksiyonudur.

 

Şiirlerini sadece birer edebi ürün olarak değil, ulaştığı manevi mertebelerin (menzil, makam) birer "meyvesi" veya "tadı" (zevk) olarak sunar.

Şiir, düz yazının (nesir) bittiği veya yetersiz kaldığı yerde, o manevi tecrübenin "hal dili" olarak devreye girer.

 

Arabî, kendisine ait 3313 beyiti belirlerken şu kalıpları birer "mülkiyet işareti" olarak kullanır:

"Bu bâbı tazammun eden (içine alan) sözümüz..."

"Nutk ettim (söyledim)", "İnşâd ettim (okudum)", "Nazm ettim (şiire döktüm)."

"Bu mânâda bize âid...", "Bizim sözümüz..."

 

Bir yerde Emevi şairi el-Ahtal'a ait olduğunu söylediği bir beyti, başka bir yerde "Bu İbnü'l-Arabî'nin sözüdür" diyerek zikreder.

 

OTUZUNCU MOTİF

Tasavvufi-Felsefî Fragmentler

Arabî, bilgiyi elde ediliş yöntemine göre keskin çizgilerle ayırır:

Aklî İlim: Delil ve mantıksal yürütme (nazar) ile kazanılan, zorunlu veya çıkarımsal bilgidir.

Ahvâl (Hâl) İlmi: Sadece tecrübe (zevk/tatma) ile anlaşılabilir. Balın tatlılığını anlatamazsınız, ancak tattırabilirsiniz.

Sırlar İlmi: Aklın ötesindedir; ilham ve keşf yoluyla doğrudan kalbe üflenir.

 

Arabî'ye göre "Duyular asla yanılmaz." Göz, hızla çevrilen ateş parçasını bir "daire" olarak görüyorsa, o anki fiziksel şartlar altında görevini tam yapıyordur. Hata, duyuda değil; o duyuyu yorumlayan ve "orada gerçekten bir daire var" hükmünü veren akıldadır.

İlim varlıktır (vücud), cahillik ise yokluktur (adem).

 

Dilin yapı taşları, varlığın temel kategorilerinin birer yansımasıdır:

İsim = Zat: Varlığın kendisi, cevher.

Fiil = Hudûs: Oluş, meydana geliş, arazların hareketi.

Harf (Edat) = Rabıta: Şeyler arasındaki ilişki, bağ (copula).

 

Cevher, bölünemez olan "tek" hakikattir.

Arazlar (Nisbetler) bir an baki kalmayan, sürekli değişen tezahürlerdir.

Zaman ve mekan gerçek varlıklar (mevcud-ı aynî) değil, vehmî nisbetlerdir.

 

Mümkün / Âlemdir; varlık ve yokluk arasındadır. Kendi başına "yok" hükmündedir, ancak Allah'ın nuruyla "var" görünür.

 

Varlık, sadece dış dünyada (ayn) değil, dört farklı düzlemde gerçekleşir:

Aynî Vücud: Dış dünyadaki somut varlık.

Zihnî Vücud: Bilinenin insan zihnindeki tecellisi (hakikate uygunsa geçerlidir).

Lafzî Vücud: Kelimeler ve sesler aracılığıyla var olan gerçeklik.

Rakkamî (Kitâbi) Vücud: Yazı ve semboller (sayılar/harfler) aracılığıyla sabitlenen varlık.

 

Dehr: Sonu olmayan, ezel ve ebedi kapsayan, akılla kavranan mutlak hakikattir.

Zaman: Fiziksel dünyada feleklerin hareketiyle oluşan "vehmî" (göreli) bir süredir.

 

İlahi İsimler

Önder İsimler (Eimme-i Esma): Hayy (Diri), Âlim (Bilen), Mürîd (İrade eden), Kâdir (Güç yetiren), Kâil (Söyleyen), Cevâd (Cömert) ve Muksit (Adil).

Müdebbir ve Mufassıl: Âlemi yaratmak ve ayrıntılandırmak için "ilk ayağa kalkan" isimlerdir.

 

Her isim, diğer tüm isimlerin hakikatini içinde barındırır

 

Hz. Adem: İsimleri taşıyandır (hâmil).

Hz. Muhammed: Bu isimlerin mânâlarını ve özlerini (cevâmi’ul-kelim) taşıyandır.

 

İsimler ve sıfatlar, Zat üzerine eklenmiş somut nesneler (aynlar) değildir; sadece "ilişkilerdir" (nisbet).

"Vucûd" (Varlık) tektir; çokluk ise bu tek varlığın farklı aynalardaki (nisbetlerdeki) yansımasıdır.

 

Kozmik yapı

Amâ (Kozmik Bulut)

Yaratılış henüz başlamadan önceki "yer"dir. İbnü'l-Arabî buna Amâ der.

Amâ, tüm formları, ruhları ve tabiatları kabul etmeye hazır olan "evrensel cevher"dir. Allah'ın isimlerinin ilk tecelli ettiği, mekânın (eyniyet) başladığı ilk rütbedir.

 

Allah, mahlukatı yaratmayı irâde edince ilk olarak Akl-ı Evvel'i (İlk Akıl) yaratır.

Kalem (Akıl): Tasarlayıcı ve yazıcı güçtür.

Levh (Nefs): Üzerine yazılacak olan, her şeyin kaydedildiği korunan levhadır.

 

Kalem (akıl) ve Levh (nefs)’ten sonra evrenin inşası başlar: Tabiat → Hebâ (İlk Madde) → Cisim

Arş: Cisimler âlemini kuşatan en dış çemberdir. Varlığın sınırıdır.

Kürsî: Arş'ın içinde yer alır; emir ve nehyin (yasaların) başladığı yerdir.

Felekler (Gökler): İç içe geçmiş küreler gibi tasarlanmıştır. Her feleğin bir ruhu (meleği) ve bir görevi vardır.

Unsurlar (Dört Element): Ateş, Hava, Su, Toprak. Bunlar "süfli analar"dır; yeryüzündeki oluşumların maddesel temelidir.

 

Hebâ (Toz/Kozmik Toz), modern fizikteki "sicim" veya "ilk madde" kavramlarına benzer. Bu tozun içindeki ışığı en mükemmel şekilde kabul eden ise Hakikat-i Muhammediyye'dir (İlk Işık/Akıl).

 

İlk cisim yaratıldığında, ona "şekillerin en faziletlisi" olan dâirevî şekil verilmiştir.

 

Küresel formdan sonra gelen ilk şekil üçgendir.

Arabî'ye göre tüm karmaşık cismânî varlıklar, eşit kenar ve açılı üçgenlerden (fraktal bir yapı gibi) neşet eder.

 

Atlas Feleği

Yıldızsız ve şeffaf bir küredir. Zamanın (günler, aylar) ana ölçüsü bu feleğin hareketidir.

12 burç, aslında "Kuşatıcı Felek"te (Arş) görevli 12 büyük meleğin makamlarıdır.

 

Cevher-i ferd

Madde mimarisinin en küçük yapı taşıdır. Her atomun eşsiz olduğu ve benzerinin bulunmadığı belirtilir

 

İnsan zihni beş rûhâni kuvvetten oluşan bir bilgi işleme merkezidir.

Hiss (Duyular): Dış dünyadan veri toplar.

Hayâl: Duyuların verilerini "berzah" (ara bölge) olan hayal hazinesine taşır.

Hıfz (Hafıza): Verileri depolar.

Mütehayyile/Musavvire: Bu verilerden, daha önce görülmemiş yeni imgeler/sûretler terkib eder (Yaratıcı hayal gücü).

Akıl: Bu verileri analiz eder ve tümel sonuçlara ulaşır.

 

İnsan, yaratılış hiyerarşisinin (Melek, Can, Maden, Bitki, Hayvan) hem son halkası hem de özetidir.

İnsan "zıtların toplamıdır." Hem topraktan gelen yoğunluğa (kesif) hem de ilahi ruhtan gelen inceliğe (latif) sahiptir.

İnsan, "Büyük Mushaf" olan evrenin bir "küçük nüshasıdır." Evrende ne varsa (felekler, elementler, ruhaniyetler) insanda bir karşılığı vardır.

Arş: İnsan bedeni.

Kürsî: İnsanın nefsi.

Beyt-i Ma’mûr: Kalp.

Gezegenler: Beynin farklı bölümlerine ve zihinsel yetilere karşılık gelir.

"İnsan-ı Kâmil", varlığın varoluş sebebidir (illet-i gaye).

 

Allah, kendi isim ve sıfatlarını görebilmek için kainatı yaratmış, ancak insan-ı Kâmil ilahi tecellinin tam olarak göründüğü yerdir.

Kainat bir beden ise, İnsan-ı Kâmil onun ruhudur.

 

Tasavvufi Hiyerarşi

Kutub (Gavs): Zamanın tek yöneticisi, Hz. Muhammed’in ruhunun o asırdaki mazharıdır.

İmâmeyn (İki İmam): Kutbun sağ ve sol vezirleri (Mülk ve Melekût alemlerine bakarlar).

Evtâd (Dört Direk): Dünyanın dört yönünü (Kuzey, Güney, Doğu, Batı) koruyan manevi sütunlar.

Ebdâl (Yediler): Yedi iklimi (coğrafi bölgeleri) muhafaza eden veliler.

 

Ahlak hükümleri ülkelerin ve niyetlerin değişmesiyle değişir/dönüşür.

Herhangi bir eylem, niyetine ve sonucuna göre "iyi" veya "kötü" olabilir.

 

Aşk

Mecnûn o kadar yoğun bir içsel aşk yaşamıştır ki, zihnindeki (batıni) Leylâ sureti, dışarıdaki (zahiri) gerçek Leylâ’dan daha hakiki hale gelmiştir.

Bazı sufilere göre Mecnûn aslında Allah’a âşıktır; Leylâ ise bu aşkın yeryüzündeki perdesidir (hicab).

 

Arabî insanın dünyadaki amellerinin (eylemlerinin) mezarda bir "suret" (kişilik) olarak karşısına çıkacağını söyler. Yani eylemlerimiz, ahiretteki bedenimizi inşa eden tuğlalardır.

Dirilişin sadece nefs (ruh) ile değil, bir form/beden ile olacağını savunur.

 

TATBİKAT VE SONUÇ

Fütûhât'ta tespit edilen 30 motiften 19 tanesi Dîvân'da açıkça bulunur.

 

Dîvân'da kendisini eleştiren fakihlere karşı takındığı tavır, Fütûhât'taki sert üslubuyla tam bir paralellik içindedir. / Düşünce özgürlüğü

 

Her iki kitapta da (Fütûhât ve Dîvân) "ben aklımla yazmıyorum, Hakk bana imla ediyor (yazdırıyor)" iddiasını yineler.

 

Rüyasında Tanrı'yı görmesi, rüyada şiirler ilham edilmesi iki eserde de ortaktır.

 

Fütûhât'ta bahsettiği dayısı (Havlânî) ve amcasından (Tâî) Dîvân'da da aynı şekilde bahseder.

 

Kur'an'daki gizemli harflere (Elif-Lâm-Mîm vb.) duyduğu ilgi Dîvân'da ve pek çok eserinde dikkat çeker.

 

Dîvân üzerinde İbnü’l-Arabî’nin ismi bulunmasaydı bile, bu motifler sayesinde eserin ona ait olduğunu ispat edebilirdik.

23.3.26