5 Haziran 2026 Cuma

René Girard - Şiddet ve Kutsal

René Girard - Şiddet ve Kutsal - Özet, Notlar

La Violence et le Sacre

Mütercim: Necmiye Alpay, Kanat Yayınları, 2003

 


1. Kurban

Hubert ve Mauss'un belirttiği gibi; kurban adayı kutsal olduğu için öldürülmesi suçtur, ancak öldürülmezse kutsallık kazanamaz.

Kurban ile cinayet/şiddet arasında doğrudan reel bir ilişki vardır.

 

Şiddet arzusu uyandığında yatıştırılması zordur. Şiddet "akıldışı" bir nesne seçimi yapar; asıl hedefine ulaşamadığında, öfkesini yöneltebileceği zayıf ve el altındaki bir yedek kurban bulur.

Kurban ayini, toplum içindeki şiddetin feda edilebilir bir nesneye (hayvana) yönlendirilmesidir.

Yukarı Nil havzasındaki Nuerler ve Dinkalar gibi topluluklarda, insan toplumunun âdeta bir ikizi olan büyükbaş hayvan toplumu kurulmuştur (Joseph de Maistre’nin saha çalışmaları).

 

Mitoloji ve Kutsal Metinlerde Kurban

Kabil'in kardeşini öldürmesi

 

Yakup'un babası İshak'ı kandırması / Hayvan, babanın şiddeti/laneti ile oğul arasına girerek felaketi önler.

 

Odysseus'un dev Kyklop'tan kaçmak için koyunun altına saklanması ile İshak'ın oğlak postuna dokunması aynı kurbansal mantığa dayanır.

 

Kurbanın temel işlevi teolojik değil, toplumsal iç şiddeti yatıştırmaktır.

Kurban, toplumdaki kıskançlık, rekabet, gerilim ve kin duygularını tek bir nesneye aktararak topluluğun kendi öz şiddeti yüzünden parçalanmasını önler.

 

İlkel toplumlarda şiddetin en büyük tehlikesi, misillemelerle sonsuz bir zincire dönüşen kan davası ve intikamdır.

 

Kurban seçilecek varlığın (köleler, savaş tutsakları, çocuklar, pharmakos veya toplumsal hiyerarşinin en üstündeki kral) topluluğa tam ait olmaması ya da topluluğun kıyısında/dışında yer alması gerekir.

Modern toplumlar kurban ayinlerine ihtiyaç duymazlar çünkü şiddeti denetleyen ve intikamı kendi tekelinde bitiren bağımsız bir yargı sistemine sahiptirler.

Her iki sistem de etkili olabilmek için "aşkın" bir niteliğe (dinsel kutsallık veya devletin meşru yetkesi) ihtiyaç duyar.

 

Şiddeti dizginleyen dinsel veya hukuksal mekanizmaların meşruiyeti sorgulanmaya başlandığında ("kutsal" veya "meşru" şiddet ile "yasadışı" şiddet arasındaki fark silindiğinde), sistem krizine girilir. Maskesi düşen meşru şiddet, yerini yeniden dizginlenemez ve sınır tanımayan bir karşılıklı misilleme ortamına bırakır.

 

Kadınlardaki aylık kanama ve cinsellik tabuları, sanıldığı gibi sırf cinselliğin kendisinden değil; cinselliğin kavgaya, kıskançlığa, kanlı doğumlara ve çatışmalara yol açan "şiddetle olan yakın bağı" nedeniyle kirli sayılır.

Kan hem kirliliğin, hastalığın ve intikamın (kötü şiddet) simgesidir hem de ayinde kurban kesilerek döküldüğünde topluluğu arındıran, barışı getiren (iyi şiddet) bir ilaç/panzehirdir. Şiddetin ilacı yine şiddettir.

 

2. Kurban Bunalımı

Kurban ediminde kurban ile topluluk arasındaki farkın aşırı silinmesi ya da tamamen kopması durumunda ayin işlevsizleşir.

Toplumu koruyan dinsel ikame düzeni çöker; buna Kurban Bunalımı denir.

 

Dinsel düzende şiddetin "arıtıcı/iyicil" biçimi (kurban) ile "kirli/yıkıcı" biçimi (cinayet, intikam, iç savaş) arasında net bir sınır vardır.

Kurban, şiddeti kendi üzerine çekemez hale geldiğinde, kurban sunumu arındırıcı bir şiddet olmaktan çıkıp kirli şiddetin bir parçası, hatta tetikleyicisi durumuna gelir.

 

Şiddet tırmandıkça taraflar arasındaki tüm insani, hiyerarşik ve ahlaki farklılıklar silinir. Karşıtlar birbirinin tam ayna görüntüsü (simetriği) haline gelir.

Çatışmayı doğuran şey farklılıklar değil, farklılıkların yitirilmesi ve herkesin aynılaşmasıdır.

 

Tragedyada Kurban

Euripides, Herakles'in Deliliği

Herakles, kenti zorba Lykos'tan temizledikten sonra arınmak amacıyla kurban kesmeye hazırlanırken deliliğe kapılır, kirli şiddet kurban ateşini sarar: düşman sanarak kendi eşini ve çocuklarını kurban eder.

 

Sophokles, Trakhis Kadınları

Herakles, arındırıcı bir kurban ayini için yaktığı ateşle zehirli Nessos gömleğini etkinleştirerek acılar içinde can verir.

 

Sophokles, Kral Oidipus

Oidipus, Kreon ve Teiresias arasındaki çatışmada herkes tarafsız hakem olduğunu sanırken şiddetin içine çekilir. Baba (Laios) ve oğul (Oidipus) birbirinin simetrik kopyası olarak aynı şiddet hamlelerini yaparlar.

 

Euripides, Fenikeli Kadınlar

Eteokles ile Polyneikes kardeşlerin iktidar kavgası ve sözel/fiziksel atışmaları (stikomiti) kusursuz bir simetri sergiler. İkisi de aynı hareketleri yapar, aynı hakaretleri eder ve aynı anda ölür. Şiddet bir denge yaratır ancak bu adalet değil, çözümsüzlük dengesidir.

 

Empedokles'in belirttiği gibi, arınma kanı ile cinayet kanı birbirine karıştığında babalar oğullarını, çocuklar ebeveynlerini "boğazlayıp yemekte", karşılıklı kitlesel bir kıyım doğmaktadır.

 

(Shakespeare'in Troilos ile Kressida oyunundaki Odysseus'un ünlü söylevi) Derece; hiyerarşiyi, konumu, yaşı, unvanı, kurumları ve kuralları ayakta tutan farklılaşma sistemidir.

Bunalım veya kargaşa, farklılaşmanın aşırılaşmasından değil, tam tersine farklılıkların silinmesinden (farksızlaşmadan) kaynaklanır.

 

İkizler

İkizler, aynı anda iki benzer bireyin ortaya çıkmasıyla "farklılığın yok oluşunu" simgeler.

Birçok ilkel toplumda ikizler doğrudan öldürülmez; "teşhir edilerek" doğaya terk edilir. Amaç, kan dökerek şiddet döngüsüne ve kirliliğin topluluğa bulaşmasına yol açmamaktır.

Nyakyusalar gibi toplumlarda ikiz anne-babaları da bu "kötücül şiddet/kirlilik" hastalığına yakalanmış sayılır ve arındırma ritüellerinden geçirilir (Monica Wilson, 1957).

 

Habil-Kabil, Yakup-Esav, Eteokles-Polyneikes, Romus-Romulus gibi örneklerde görüldüğü üzere kardeşlik ilişkisi sanıldığı gibi bir sevgi bağı değil, mitolojik ve edebi metinlerde bir çatışma alanıdır.

 

3. Oidipus ve İkame Kurban

Sophokles'in Kral Oidipus tragedyasında Oidipus, Kreon ve Teiresias, başlangıçta kendilerini çatışmanın üstünde birer tarafsız hakem saysalar da mimetik şiddet hepsini aynı öfkeye ve karşılıklı konumlanma oyununa sıkıştırır.

 

Baba katli aile düzeni için ne anlama geliyorsa, kralın öldürülmesi de kent düzeni için aynı anlama gelir.

Oidipus, en temel hiyerarşik farkları (baba-oğul, anne-eş ilişkisini) çiğneyerek "düpedüz farklılık katili" olmuştur. Ensest ve baba katli, farklılıkların yitirilmesini ve kurban bunalımının yarattığı canavarlığı simgeler.

 

Günah Keçisi (İkame Kurban)

Kentin üstüne çöken veba salgını, kurban bunalımının ve her yere yayılmış kolektif şiddetin simgesidir.

Mitos, her yere yayılmış olan bu şiddetin sorumluluğunu tek bir bireye (Oidipus'a) yükleyerek kenti temize çıkarır: Oidipus, modern anlamda suçlu değildir ama, kentin başına gelen her şeyden o sorumludur. Oynadığı rol tam anlamıyla bir günah keçisi rolüdür.

 

Kaos ve iç çatışma doruk noktasına ulaştığında topluluk yok olma tehlikesiyle karşılaşır. Şiddetin kendi kendini yok eden kısır döngüsünden çıkışın tek yolu, tüm suçu tek bir bireye yükleyip onu dışlamaktır (ya da öldürmektir).

Oidipus’un oyun sonunda "Benim belalarım banadır, başka hiçbir ölümlü taşıyamaz onları" diyerek sürgüne gitmesi, Thebai topluluğuna arzuladığı barışı ve düzeni geri getirir.

 

Kral Oidipus’ta kentin tüm kirini taşıyan, felaketin tek sorumlusu olan iğrenç bir kurban vardır.

Oidipus Kolonos'ta tragedyasında ise aynı Oidipus, öldüğünde kente bereket ve barış getirecek kutsal bir yatıra/kurtarıcıya dönüşür.

Böylece kurban aynı anda hem en kötücül (günahkâr/kirli) hem de en iyicil (kurtarıcı/kutsal) niteliği şahsında toplar.

 

4. Mitosların ve Ayinlerin Doğuşu

Hubert ve Mauss / tanrısallık kurban ayinlerinin yinelenmesinden doğmuştur.

Hubert ve Mauss, kurbanı toplumsal işlevi olmayan hayali bir "teknik" gibi görerek yanılmışlardır. Kurbanın kökeninde "kurucu bir kolektif öldürme" (linç) yatmaktadır.

 

Ayinlerdeki öldürme eylemlerinin yüksek sayısı ve dünyadaki kurban geleneklerinin şaşırtıcı benzerliği, tüm kültürlerin temelinde gerçek ve kolektif bir öldürme olayının yattığını gösterir.

 

Pharmakos (günah keçisi)

Antik Atina'da felaket, salgın veya iç huzursuzluk anlarında kentin tüm kirliliğini üstüne alıp topluluktan kovulan ya da öldürülen pharmakos (günah keçisi) kişileri belirlenirdi.

Yunancada pharmakon hem "zehir" hem "panzehir" (ilaç) anlamına gelir.

 

Godfrey Lienhardt’ın Dinka kabilesi üzerindeki gözlemlerine atıfla; hayvan kurban etme törenlerinde katılımcıların önce birbirleriyle savaşıyor gibi yapması, ardından hayvana küfür edip saldırması, ilksel kurban bunalımındaki karşılıklı şiddetin oybirliğine dayalı tek yönlü şiddete dönüşmesini simgesel olarak yeniden yaşatmaktır.

 

Sophokles'in Kral Oidipus eserinde kral (tyrannos) ile günah keçisi (pharmakos) aynı kişide birleşir. Kral lekesiz kaldığında ülke gelişir; kriz/veba (loimos) geldiğinde ise krizin tek sorumlusu ve suçlusu ilan edilerek kurban edilir/sürülür.

 

Mitosların ve ayinlerin temelinde yatan baskılanmış duygu cinsel arzu değil, kolektif yok oluşa yol açabilecek mutlak şiddet korkusudur.

 

5. Dionysos

Festivaller

Festivaller, ailevi, toplumsal ve hiyerarşik farklılıkların askıya alındığı kurban bunalımını anma törenleridir.

Festivaller, geçmişte toplumu yok etme noktasına getiren o ilk "kurtarıcı/kutsal şiddeti" ve kurban bunalımını temsil eder.

 

Festival ve "Karşı-Festival"

Festival bunalımı ve kurucu şiddeti bir bütün olarak görür; kaosu taklit ederek kurbana ve çözüme ulaşır.

Karşı-Festival şiddet döngüsüne ve kirlenmeye yeniden düşme korkusuyla, festival öncesinde aşırı bir çilecilik, perhiz, sessizlik ve yasaklar rejimi uygular.

 

Şeytan Çıkarma

Şeytan çıkarma ayinleri de topluluğun kötü ruhlara karşı birleşmesini sağlayarak karşılıklı şiddetin yerine oybirliğine dayalı şiddeti koyma amacı güder.

 

Ayin öncesindeki tartışmalar veya ayinsel kavgalar kurban bunalımını (herkesin birbirine saldırmasını) temsil eder, topluluk, birbirini kırmamak için darbeleri ortak ve hayali bir hedefe indirir.

 

Euripides, Bakkhalar

Tragedya boyunca Tanrı ile insan (Dionysos ile Kral Pentheus), kadın ile erkek, insan ile hayvan arasındaki tüm sınırlar ve farklılıklar silinir. Pentheus düzeni korumak isterken kural ihlal eden bir Dionysos takipçisine dönüşür; Dionysos ise hem düzenin koruyucusu hem de yıkıcı bir kışkırtıcıdır.

 

Dionysos coşkusu bir arınmadan ziyade, kontrol edilemeyen ve herkesi içine çeken bir kurban bunalımı salgınıdır. Oyunun başında ve içinde tanrı ile insan arasındaki simetri (eşitlenme) ortaya çıksa da oyunun sonunda tanrısal güç trajik bir biçimde yeniden doğrulanır.

 

Pentheus'un silahsız, oybirliğiyle ve çıplak ellerle parçalanması (sparagmos), ayinsel bir kurbandan ziyade, kontrolsüz bir kalabalığın histeri sonucunda gerçekleştirdiği ilk kolektif linç sahnesinin ayinleşmiş bir taklididir.

 

Tragedya, ayin geleneği ile onun temelindeki kendiliğinden, kanlı linç olayı arasında durur. Ayinin "maskesini indirerek" toplumsal şiddetin kökenini açığa çıkarır.

 

Dinsel inanç, insanı kendi yıkıcı şiddetinden korumak için o şiddeti insandan alıp tanrısallaştırır (aşkınlaştırır).

 

6. Taklit Arzudan Canavar Kopyaya

Mimetik (Taklitçi) Arzu

İnsan neyi arzulayacağını kendiliğinden bilmez. Arzunun temel hedefi nesnenin kendisi değil, nesneye sahip olduğuna inanılan modelin/rakibin "varlığına" (olmaya) ulaşmaktır.

Özne, modeli taklit ederek onun arzuladığı nesneye yönelir. Ancak aynı nesneye yönelen iki arzu zorunlu olarak çatışır.

Özne, arzusal arayışında başarısızlığa uğradıkça, modelin/rakibin elinde tuttuğu şiddeti "en hakiki varlık göstergesi" olarak algılamaya başlar. Böylece arzu ile şiddet birbirine mühürlenir.

 

Kral Oidipus’ta kavga hâlâ taht veya anne/eş gibi somut nesneler üzerinden dönüyor görünse de şiddetin kökeninde Laios ile Oidipus’un kavşaktaki çatışması yatar. Bakkhalar’da ise Pentheus ile Dionysos arasında somut hiçbir nesne yoktur; rekabet doğrudan şiddetin ve tanrılığın kendisine dönüşmüştür.

 

Tragedyada ezen/ezilen, zalim/mağdur rolleri sabit birer karakter özelliği değil, sürekli yer değiştiren birer uğraktır. Bir taraf öfkeliyken diğeri sakindir, ardından roller değişir. Karakterlerin bunu "Baht" (Tykhe) veya "Yazgı" ile açıklaması mitik bir kendini kandırmadır.

 

İnsanı şiddete iten şey Freud’un önerdiği gibi biyolojik/mitik bir "ölüm içgüdüsü" değil, mimetik arzudur. Şiddeti kendi dışındaki bir içgüdüye veya tanrıya bağlamak, insanın kendi sorumluluğundan kaçma mekanizmasıdır.

 

Karşılıklı şiddet (herkesin herkesle çatışması) durdurulmazsa topluluk yok olur. Çatışmayı sonlandıran şey, şiddetin tüm insanlardan uzaklaştırılarak oybirliğine dayalı bir ikame kurbana ve ardından ayinsel/kurucu bir şiddete dönüştürülmesidir.

 

Canavar Kopya

Çatışmanın tarafı olanlar sadece "farklılıkları" görür. Zamansal uğraklar o kadar hızlı değişir ki, taraflar aynılıklarını fark edemez. Kendilerini haklı, karşı tarafı tamamen suçlu zannederler.

 

Topluluğun tüm üyeleri mimetik şiddet yüzünden birbirinin ikizine ve canavarına dönüştüğünde kriz doruğa ulaşır.

 

Mimetik rekabet derinleştikçe ve tüm farklılıklar silindikçe, hasımlar birbirinin simetrik birer kopyasına (ikizine) dönüşürler. Bu kriz anında ortaya çıkan tektipleşmiş, korkunç farksızlık durumuna "canavar kopya" denir.

 

Euripides’in Bakkhalar oyununda Pentheus’un katledilmeden hemen önce Dionysos’u iki güneş, iki şehir ve iki boynuzlu bir boğa olarak görmesi basit bir sanrı değildir.

Empedokles’in "Nefret" evresinde organların tek tek dolaşması ve "öküzbaşlı insanlar", "insan yüzlü öküzler" gibi canavarların doğması, kozmik/doğal bir olaydan ziyade, insan topluluğunun kurban bunalımına girdiğinde farklılıkların silinip her şeyin canavarımsı bir karmaşaya dönüşmesini simgeler.

 

7. Freud ve Oidipus Karmaşası

Oidipus Kompleksi

Freud'un "babayla özdeşleşme" kavramı mimetik arzuya yaklaşsa da Freud bunu "annenin libidinal seçimi"nden ayırarak bağımsız birer yapı gibi ele almıştır.

Baba katli ve ensest arzusu çocukta önceden var olan bağımsız eğilimler değil, babayı (modeli) arzu düzeyinde taklit etmesinden doğan çifte açmazın ve mimetik rekabetin kaçınılmaz birer sonucudur.

 

8. 'Totem ve Tabu" ve Ensest Yasakları

Totem ve Tabu

Freud, Totem ve Tabu adlı eserinde tüm dinsel kurumların ve tabuların kökeninde "kolektif bir öldürme" (babanın öldürülmesi) olduğunu görerek kurucu şiddet gerçeğine yaklaşmıştır.

Ancak, bu edimi "tekil ve tarihöncesi bir olay" olarak sınırlandırması ve her şeyin arkasında "baba katli" suçluluğunu araması, onun evrensel ikame kurban mekanizmasını ve bu şiddetin günah keçisi işleviyle nasıl arındırıcı bir güce dönüştüğünü kavramasını engellemiştir.

 

9. Levi-Strauss, Yapısalcılık ve Evlilik Kuralları

Radcliffe-Brown akrabalık sistemini "ilksel aile" (anne-baba ve çocuklar) hücresinden başlatır.

Lévi-Strauss ilksel aileyi bir başlangıç noktası değil, iki ayrı grup arasındaki evlilik/değiş tokuş sürecinin bir sonucu (varış noktası) olarak görür.

 

İnsanın kültür aracılığı olmadan doğayı dolaysız okuması bir mitik yanılsamadır. Doğa durumundaki gelişigüzel cinsellik biyolojik yasaların bilgisini vermez.

İlkel toplumlar belirli evlilik kuralları/döngüleri üzerinden sınırlı ve sabit bir "akrabalık dili" konuşurlar. Modern toplum ise bu yasakları asgari düzeye (ilksel aile düzeyine) indirgeyerek pozitif evlilik kurallarını ve dolayısıyla "evlilik dilini" yok etmiştir.

 

Bütün kültürel kurumların, dinsel ayinlerin, mitlerin ve akrabalık/evlilik kurallarının temelinde topluluğu yok olmaktan kurtaran kökensel şiddet ve ikame kurban mekanizması (oybirliğiyle gerçekleştirilen linç/dışlama) yatar.

 

10. Tanrılar, Ölüler, Kutsallık ve Kurban ikamesi

Kutsallık (sacer, mana, wakan), insan biçimli tanrılardan bağımsız, kişi-dışı bir "akışkan" ve kontrol edilemeyen bir şiddet potansiyelidir.

 

Kutsalın hem yıkıcı (korkunç) hem de yapıcı (tatlı, düzenleyici) olması, şiddetin doğasından kaynaklanır. Şiddet, topluluğu felakete sürüklediğinde "kötü/lanetli"; ikame kurban üzerinde odaklanıp toplulukta oybirliği ve barışı sağladığında ise "iyi/kutsal" olarak algılanır.

 

Dionysos hem kurban sunan hem de parçalanan (diasparagmos) kurbandır.

Mitik varlıkların, tanrıların ve kralın "canavarsı" özellikleri, kurban bunalımı sırasında silinen ve karmaşıklaşan farklılıkların (kaosun) tek bir bünyede toplanmasından ileri gelir.

 

Ölen her birey, topluluk karşısında ikame kurbana benzer bir konum kazanır. Tek bir kişinin ölümüyle hayatta kalanlar arasındaki dayanışma güçlenir; ölüm, yaşamın ve düzenin kaynağı gibi algılanmaya başlar.

 

Demirci, metallere ve silahlara hükmettiği için "üstün bir şiddetin efendisi" sayılır. Metal hem düzeni ve üretimi kolaylaştırır hem de topluluk içi yıkımı ve şiddeti tırmandırma riski taşır.

Topluluğun başına felaket geldiğinde metalle ilgisi olmasa bile demirci hedef gösterilir; zira demirci hem yapıcı/düzenleyici hem de yıkıcı olan "kutsal şiddeti" şahsında barındırır.

 

Topluluk ile kutsal arasındaki ilişki ateşe benzer. Çok yakınlaşırsanız: Kutsalın şiddeti topluluğu yutar, düzen bozulur.

Çok uzaklaşırsanız: Kutsalın düzenleyici ve koruyucu gücünden yoksun kalırsınız.

 

Kurban ayinleri savsaklandığında toplumsal şiddet içkinleşir ve topluluk birbirini kırmaya başlar.

 

11. Tüm Ayinlerin Birliği

Brezilya'nın doğu kıyılarında yaşayan Tupinamba yerlileri savaş sırasında öldürdükleri düşmanı törensiz bir şekilde yerken, köye canlı getirilen düşman tutsaklara tam anlamıyla ayinsel bir yamyamlık uygularlar.

Kurban edilecek tutsak hemen öldürülmez; aylar ya da yıllar boyunca toplulukla yaşar, aşamalı olarak "içeriden biri" haline getirilir.

Kurban edilmeden hemen önce yasaları ihlal etmeye ve hırsızlık yapmaya teşvik edilerek "günah keçisi" rolüne sokulur.

 

Geçiş Törenleri

Statü değişimi sırasında birey mevcut yerini kaybettiği için topluluk dinsel bir korku (kurban bunalımı) yaşar. Farklılıkların silinmesi şiddeti ve bulaşıcılığı tetikler.

Toplumsal statüsünü yitiren birey (örneğin ergenlikten yetişkinliğe geçen aday), geçici olarak düzensizliğe, yani "kurban bunalımına" sürüklenir.

 

Tıp tarihi (lavmanlar, kan almalar) ve modern aşı mantığı ile ayin mantığı tamamen aynı kökenden gelir. Beden veya toplum, düşmanı (şiddeti/hastalığı) dışarı atmak için bünyesine "bir miktar hastalık / bir miktar şiddet" zerk eder.

Aşının veya pharmakon’un (hem zehir hem ilaç) dozunun fazla kaçması salgına yol açabilirse; kontrolden çıkmış bir ayin veya kurban sunumu da toplumsal bulaşıcı şiddeti tetikleyebilir.

 

Toplumsal bunalım dönemlerinde bireyler arasındaki farklar silinir (farksızlaşma) ve herkes birbiriyle çatışan "düşman ikizlere" dönüşür. Şiddet kentin/topluluğun merkezine yerleşir. Bunu dindirmenin tek yolu kurban mekanizmasının devreye girmesidir.

 

Şiddet iki taraflıdır. Platon, şairi kentten dışarı atarak (pharmakos gibi bertaraf ederek) aslında kendisi şiddete dayalı kurbansal bir edim gerçekleştirmektedir.

 

Kral ile kurban arasındaki ilişki yapısaldır. Kurban edilen kişi geçici bir saygınlık/krallık kazanırken, kral da özünde gelecekteki potansiyel kurbandır. Zamanla şiddetin izleri silindikçe bu dinsel ikileşme yerini görünüşte salt siyasal iktidara bırakır.

Kurumlar ayinsel kökenlerinden koptukça (kurban sunumu ve cin çıkarma gibi ögeler yok oldukça) modern, seküler biçimlerine bürünür.

 

Şiddet kurumsal araçlarla bastırılsa da, kökeniyle bağı tümüyle kesilmediği için her an yıkıcı bir dönüşle topluma geri gelebilir.

 

12.Sonuç

Dinsel ayinlerin ve mitlerin temelinde soyut bir simge veya dil oyunu değil; gerçek ve somut bir şiddet olayı (kurucu linç) yatar.

Kurucu şiddet, toplumda düzen kurucu rolünü oynayabilmek için görünmez kalmak ve yanlış anlaşılmak zorundadır.

 

Kurucu şiddetin en duyarlı ve gizlenmeye muhtaç yönü, kurbanın aslında "keyfi" olarak seçilmiş olmasıdır. Rastlantı öğesi, kurbanın seçilmesindeki dinsel meşruiyeti sağlar.

 

Huizinga, kutsalı oyunun çevresine yerleştirir. Bu hatadır; oyun kutsalın çevresindedir, onu kuşatır. Oyunlar, ölümün getirdiği yıkıcı şiddeti ve kavgaları önlemek için "rastlantıyı" (kutsallığın kararını) hızla devreye sokma araçlarıdır.

 

Yunus Peygamber’in Hikayesi

Fırtına, topluluğun sürüklendiği toplumsal ve dinsel bunalımı (kurban bunalımını) simgeler.

Çatışmalı ortamda krizin sorumlusunu (günah keçisini) bulmak için tanrısal bir güç sayılan rastlantıya (kuraya) başvurulur: yükler denize atılır, kura çekilir.

Yunus Peygamber (günah keçisi) denize atıldıktan sonra fırtına diner, topluluk kurtulur.

 

Kökleri bir ikame kurbanın öldürülmesine ve o oybirliğinin anımsanmasına/süreğen kılınmasına dayanan tüm fenomenler "dinsel"dir.

 

Frazer, günah keçisi uygulamasını ilkel insanların "zihinsel bir yanılgısı", "maddi olmayan acıyı somut nesneye aktarma fantezisi" sayarak alaya alır.

Modern akılcı düşünce, insan topluluklarındaki kendi yıkıcı şiddetinin sorumluluğunu üstlenmek yerine, bunu ilkel toplumlara ve "din" olgusuna yükleyerek dinin kendisini bir günah keçisine bütünüyle dönüştürmüştür.

 

Hiçbir toplum "kutsalın" (yani saf şiddetin) içinde sürekli yaşayamaz; kurumlar şiddetten uzaklaşarak kurulur.

Uzaklaşmak, unutmak olmamalıdır.


4 Haziran 2026 Perşembe

Etienne Balibar - Şiddet ve Medenilik - Notlar

Etienne Balibar - Şiddet ve Medenilik - Notlar

Wellek Library Konferansları ve Diğer Siyaset Felsefesi Denemeleri

Violence et civilite, The Welleck Library Lectures et autres essais de philosophie politique, Mütercim: Sevgi Tamgüç, İletişim Yayınları, 2014

 


Önsöz

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm 1996 yılında Kaliforniya Üniversitesi, Irvine'da sunulan "Wellek Library Lectures" konferanslarıdır. O dönemde "On Politics and History: The Issue of Extreme Violence and the Problem of Civility" (Siyaset ve Tarih: Aşırı Şiddet ve Medenilik Sorunu Hakkında) başlığıyla sunulan bu konuşmalar, kitapta alt başlık olarak korunmuştur.

Kitabın ikinci bölümü "11 Eylül" etrafında dönen güncel olaylara, dilbilimsel tartışmalara ve siyasetin iç savaş modeliyle ilişkisine yönelen dört denemeden oluşuyor.

 

Şiddet ve Siyaset: Bazı Sorular

Şiddetsizlik, bir anlamda şiddetlerin en kötüsüdür.

 

Klasik siyaset teorisinde siyaset, şiddeti tamamen ortadan kaldırma ya da en azından sınırlandırıp (kanunsuzluk, kabile intikamı/vendetta zincirini keserek) yönetilebilir kılma iddiasındadır. Siyaset, şiddetin "yerini alan" bir aygıt olarak kurgulanır.

Hukuk devleti şiddeti yasa dışı ilan eder ama bu hedefe ulaşmak için "meşru şiddet tekelini" (Max Weber ve Hobbes vurgusu) elinde toplar. Yani şiddeti engellemek için kurumsal/merkezi bir karşı-şiddet uygular.

Eğer siyaset şiddetin yerini alamıyorsa ve araçları zorunlu olarak şiddetin devamı şeklinde işliyorsa, siyaset idealine ve kurumlara olan güven sarsılır.

 

Şiddet, "benliğin sınır taşlarına" tecavüz edilmesi anlamına geldiği için kamusal ve özel alan sınırlarını sürekli ihlal eder. Ayrıca, şiddeti uygulayanlar ile ona maruz kalanları kesin çizgilerle ayırmak imkansızdır; şiddet uygulayanlar da eninde sonunda şiddete maruz kalmaktadır.

 

Şiddet, tarihsel dönüşümün ve devrimin kaçınılmaz bir aracıdır.

Eşit iki hak arasında kararı şiddet/güç (Gewalt) verir

Siyaset, ezilenlerin direnişi olmaksızın var olamaz; bu durum bireysel özgürlük koşullarını kolektif olarak yaratma girişimiyle "siyaset ile evrensel hukuk" etiğini birbirine bağlar.

Özgürlük olmadan eşitlik, eşitlik olmadan özgürlük olmaz. Birey ancak kendisi özgürleşebilir, ancak başkaları olmadan bu imkânsızdır.

 

Kapitalizmin "ilkel birikim" sürecinden itibaren fabrika despotluğu (yabancılaşmış emek) ve yedek sanayi ordusu (kitlesel işsizlik) gibi mekanizmalar, şiddet ile hukukun ayrılmaz bir biçimde bir arada işlediğini gösterir. Hukuk, çıplak şiddeti meşrulaştırıp yasallaştırırken; fiziksel şiddetin aşırılığı da hukukun varlık koşulunu oluşturur.

Marx'ın bu çözümlemesi sonraki Marksistlerde bir felce yol açmıştır. Zira devrimci siyaset, "hukuka karşı hukuk" veya "şiddete karşı şiddet" biçiminde bir kısırdöngüye (Makyavelci/Leninist hat) sürüklenebilir.

 

Siyasetin en çaresiz kaldığı noktalar, küresel kapitalist ekonomi-politik zorlamalar ile etnik-dinsel-kültürel kimlik zorlamalarının tam olarak üst üste bindiği anlardır.

Yugoslavya’daki trajedi ne tek başına köklü etnik/dinsel nefretlerle (ideoloji) ne de tek başına küresel pazarın ve uluslararası tahakkümün baskısıyla (ekonomi) açıklanabilir. Bu iki alanın iç içe geçmesi, siyasal çözümü imkânsız kılacak radikal bir şiddet patlaması yaratmıştır.

 

Aşırı-Nesnel Şiddet

Şiddetin adeta "doğal" ve "evrensel" süreçlerin arkasına saklanarak toplumsal bir özneden kopartılmasıdır.

Salgın hastalıklar, kıtlık, çölleşme, önüne geçilemeyen sömürü düzeni… Bütün bunların sosyo-ekonomik açıklaması mümkündür ancak hiçbirinin toplumsal öznesi yoktur (herkes ve hiç kimse).

 

Aşırı-Öznel Şiddet

Günümüzde şiddet kurumların işleyişinin genel bir koşulu ("evrensel doğallığı") haline gelmiştir. Bu durumda bireylerin özgürlük arayışları, umutları da şiddet sarmalıyla kuşatılmış olur ve insanlar çaresiz kalır.

 

Aşırı Şiddetten Medenilik Sorununa

(Wellek Library Lectures, 1996)

Siyaset ve şiddet

Kurumların işleyişinin basit bir parçası olmayan, "istisna hali" olarak adlandırılan ve toplulukların inşasını, iktidarın elde edilmesini, toplumsal ilişkilerin dönüşümünü engelleyen "aşırı" bir şiddetin varlığı, siyaset algımızı kökten sarsmaktadır.

 

Şiddetle çevrili ortamda hangi koşullarda siyasetten söz edilebilir / hangi koşullarda siyasi açılım mümkündür?

 

"Anti-şiddet" ve "Medenilik Siyaseti"

Anti-Şiddet: "Şiddetsizlik" (saptırma/korunma) veya "karşı-şiddet" (şiddete şiddetle yanıt verme) kavramlarından farklıdır. "Anti" takısı; ölçüsüz ve sınırsız olanla doğrudan boy ölçüşme, ona karşı durma hareketini ifade eder.

 

Fransızcadaki "medenilik" (civilite) kavramı; "uygarlık" (civilisation) ve "nezaket" (politesse) terimlerinden farklı olarak, tarihsel süreçte yurttaşın erdemlerinden ortak yararın korunmasına, hatta çatışma ile barış arasındaki ara bölgeyi yönetme niteliğine (Machiavelli'nin vivere civile kullanımı) kadar esnek anlamlar kazanmıştır.

Foucault'nun "yönetimsellik" kavramı da bu anlamda medenilik biçimlerinin araştırılmasıdır.

 

Birinci Konferans: Hegel, Hobbes ve "Şiddetin Dönüşmesi"

Günümüz dünyası, "herkesin herkesle savaşı" durumuna geri dönmüş gibidir.

 

Hobbes'ta egemen güç (Leviathan) "meşru şiddet tekeli" olarak kurulur ve toplumsal barışı ancak tebaasıyla "düşüncede savaş halinde kalarak" koruyabilir.

Hobbes'ta doğa durumu ölüm karşısında bir eşitlik sunar.

Günümüz dünyası şiddetle ağırlaşan yapısal ve radikal eşitsizliklerle tanımlanır.

 

Günümüz siyasal gerçekliğinde şiddet, tüm kamusal ve özel süreçlerin sabit bir ufku haline gelmiştir.

Hegel'i Hobbes ve Marx arasında köprü kılan unsur, şiddeti diyalektiğin ("olumsuzun gücü") ana motoru kılarak tarihselleştirmesidir.

 

Hobbesçu modelde siyaset kurumu, doğa durumundaki şiddeti hukuk devleti ve egemen güç aracılığıyla bastırarak siyasal alanın dışına atmayı hedefler. Ancak bu bastırma tam anlamıyla başarılı olamaz; bastırılan şiddet dini tutkular, kitle hareketleri ve ideolojik çatışmalar şeklinde siyaset sahnesine geri döner.

Bu durum, meşru şiddet tekelini elinde tutan devletin kendisini korumak için cebir kullanmasını kaçınılmaz kılar.

 

Hegelci modelde devlet, şiddeti diyalektik bir biçimde dikey olarak dönüştürmeyi (Aufhebung) ve onu kurumların içsel enerjisine dönüştürerek tarih içindeki etik ereğine (Sittlichkeit) ulaşmayı hedefler.

Hegel'e göre siyaset, şiddetin tarih içindeki kademeli dönüşüm sürecinden ibarettir.

Hegel'in Tarihte Akıl derslerinde "dünya-tini"nin bir tarihsel aşamadan diğerine geçerken "büyük adamları" (örneğin Sezar'ı) bir araç olarak kullandığını anlatır.

 

Dünya tarihinin gidişatında eski kurumlar ve yapılar şiddetle yıkılır. Bu süreçte traditional/biçimsel hakları savunan "ahlaklı" bireyler ile yıkımı gerçekleştiren ve "suç işleyen" tarihsel aktörler karşı karşıya gelir. Hegel'e göre dünya tarihi bireysel ahlak yasalarının ötesindedir; büyük adamların yıkıcı eylemleri dünya tarihsel mantık açısından doğrulanır ve bireysel erdemler bu tarihsel zorunluluğun önüne geçemez.

 

Sosyalist gelenekte, özellikle Engels'te bu şema tersine çevrilmiştir: Şiddeti dönüştüren ve tarihi ilerleten özne "büyük adam" değil, sömürülen sınıfların (kitlelerin) kolektif hareketidir.

Marx'ta da "mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi" süreci benzer bir tarihsel dönüşüm mantığı taşır.

 

Walter Benjamin, tarihteki mağlupların maruz kaldığı şiddetin hiçbir bilançoya dahil edilemeyeceğini savunarak bu dönüşüm/ilerleme şemasını reddeder; kurtuluş ancak "Mesihçi" bir kesintiyle mümkündür.

Georges Bataille ise yararsız ve verimsiz olan "heterojen" şiddetin (kutsalın ve yıkımın) hiçbir zaman rasyonel bir sisteme dönüştürülemeyeceğini ileri sürer.

Bataille, şiddeti "heterojenlik" ve saf olumsuzluk (faydasız harcama/tüketim) olarak ele alır. Uygarlık ve kutsal, diyalektik bir sentezle değil, telafisi imkansız yıkımlar pahasına var olur.

 

Hegel’e göre tarih, tinin (tarihsel aklın) kendini gerçekleştirme sürecidir. Bu süreçte şiddet, ilkel/barbar doğayı uygarlığa dönüştüren bir araç (kurban etme mantığı) olarak meşrulaştırılır. Şiddet; tiyatro (tarih sahnesi) ve mahkeme (Weltgeschichte ist Weltgericht) eğretilemeleriyle evrensel hukuka ve devlete evrilir. Devlet teşekkül ettiğinde ise artık "kahramanlara" ihtiyaç kalmaz; şiddet kurumsallaşır ve evcilleştirilir.

 

Fakat / Modern dünyadaki aşırı şiddet biçimleri artık siyaset veya tarih tarafından "dönüştürülemez" ve araçsallaştırılamaz bir nitelik kazanmıştır.

 

Aşırı Nesnel Şiddet

Küreselleşmiş piyasa mantığı, bazı nüfus kitlelerini ("poblacion chatarra" / ıskarta nüfus) doğrudan öldürmez, onları "kendi kaderine terk ederek" (salgınlar, dışlamalar yoluyla) dolaylı olarak imha eder.

Sistemin temsil edemediği ve gözden çıkardığı bireyler/gruplar üzerinden işler.

 

Aşırı Öznel Şiddet

Fethi Benslama'nın Yugoslavya iç savaşındaki "etnik arındırma" uygulamaları üzerinden analiz ettiği durumdur. Burada hedef alınan "Öteki", dışarıdan gelen bir yabancı değil; "Kendi" benliğinin ayrılmaz bir parçası gibi iç içe geçmiş olandır. Kimlik bunalımının yarattığı öfke, bu içsel yabancıyı bedenden söküp atmak için kurbanı sakatlama ve yok etme şeklinde kendini yok edici (mimetik) bir kudurganlığa dönüşür.

 

İki yüzyıl boyunca sermaye sisteminin getirdiği öldürücü/yıkıcı karşıtlıklar; ulusal-sosyal devletin reformları (işçi hareketlerinin kurumsallaştırılması) veya komünist devrimler gibi siyasal mücadeleler aracılığıyla yumuşatılmış ve gizlenmiştir.

 

Modern piyasa mantığı; Latin Amerika'daki adlandırılmasıyla "poblacion chatarra" (çöp/ıskarta/artık nüfus), Hegel'in Pöbel (ayak takımı/temsil edilemeyen yoksul kitle) dediği veya Foucault’cu biyopolitikanın küresel kapitalizmde ürettiği "elden çıkarılabilir / harcanabilir insan" kitlelerini yaratır.

Bu kitlelerin kendilerini özgürleştirecek siyasi özneler olarak ortaya koyma imkânı ellerinden alınmıştır.

 

Öznel şiddette ulusal, dinsel veya ırksal kimlik fetişleştirilir ve nesneleştirilir. Kendi öz-kimliğini "her şey" sanan özne; en küçük ötekilik izini, melezleşmeyi ve kendi içindeki çoğulluğu yok etmek ister. Ötekini sadece öldürmez; insani türün temel antropolojik farklarından (cinsiyet, dil, soy ağacı, aile) ve simgesel bağlarından söküp atmayı hedefler.

 

"Dönüştürülemez" Bir Şiddet mi? Bir Başlık Denemesi

Modern siyaset ve tarih anlayışı (Aydınlanma ve 18. yüzyıl sonu burjuva devrimlerinden bu yana), şiddeti yok saymak yerine onu tarihsel ilerlemenin bir motoru veya "dönüştürülebilir" bir unsuru olarak görmüştür.

Wallerstein'ın analizine göre; modern dünyayı şekillendiren üç temel ideoloji (muhafazakarlık, liberalizm ve sosyalizm), Fransız ve Sanayi devrimlerinin yarattığı geri dönülmez tarihsel değişimin ürünleridir.

Muhafazakârlık bu değişimi yavaşlatmak/sınırlamak ister;

Sosyalizm iradeyle hızlandırmak ve eşitlik hedeflerine taşımak ister;

Liberalizm ise sürekli reformla ilerlemeyi normlaştırır.

 

Her üç modern ideoloji de en nihayetinde tarihi ve siyaseti "ilerleme" fikri üzerinden eklemleyen liberalizmin ortak zemininde (sorunsalında) buluşur.

 

Hobbes, ilerlemeci büyük anlatının çöküşünü anlamakta güncel bir araç sunar.

Tutkuların ve şiddetin geri dönüşü, devletin "önleyici karşı-şiddet" (meşru şiddet tekeli) olarak ortaya çıkmasını zorunlu kılar.

 

Hegelci modelde tarihsel ilerleme, şiddetin kurumsal iktidara/devlete dönüştürülmesi (yükseltilmesi - Aufhebung) yoluyla mümkündür.

 

Hegel dönüştürülemez gibi görünen şiddeti devletin gücünü tesis eden tarihsel bir araca çevirmek ister.

 

Geleneksel siyaset kuramları/ideolojiler küreselleşme çağındaki yeni şiddet biçimlerini kavramakta yetersiz kalmaktadır.

Aşırı-nesnel ve aşırı-öznel şiddet biçimleri pratik yaşamda ve ırkçılık gibi olgularda iç içe geçer. Özne ve nesne arasındaki ayrım bu sınır deneyiminde duraksar.

İnsanların "faydasız nesneler/atıklar" olarak temsil edilmesi ile onları kurbanlaştıran nefret söylemleri birlikte işler.

Medya şiddet kurbanlarını insan olmaktan çıkarıp yalnızca acı çeken, pasif "nesnelere" dönüştürür.

 

Foucault, iktidarı yalnızca devletin merkezi, olumsuz ve baskıcı bir egemenliği olarak gören klasik Marksist ve Lacancı/Freudcu şemaları ("baskıcı varsayım") eleştirir.

İktidar sadece bastırmaz; disipline eder, üretken kılar ve özneler inşa eder.

 

Siyaset felsefesi geleneğinde "egemenlik", yasa ile şiddetin ikili tekelini elinde tutar.

Yasanın mutlaklığını ve kutsallığını teyit etmek için iktidarın her zaman bir "iç düşmana" ihtiyacı vardır. Egemen iktidarın adaleti, şiddet ve kurban ritüelleri (idam cezası, işkence) aracılığıyla kendini görünür kılmak zorundadır.

İktidar, meşru şiddet tekelinden önleyici karşı-şiddete ve buradan kurumsal kıyıcılığa (cruauté / Grausamkeit) doğru genişleme eğilimindedir.

 

Marx’tan önce de egemenlerin tabi olanlara şiddet uyguladığını belirten mülkiyet kuramları vardı; ancak şiddeti kendi iç çelişkileri ve içkin çatışmalarıyla sürekli yeniden üretilen bir yapının ögesi olarak tanımlayan ilk kuramcı Marx olmuştur.

Kapitalist döngü, insan emeğini (işgücünü) bir "metaya" (şeye) dönüştürerek özne ile nesne arasındaki antropolojik ilişkiyi altüst eder; bu süreçte sermaye "otomat ve otokrat olan yeni Leviathan" haline gelir.

 

Kapital'in son bölümlerinin üç farklı yorumu

Sosyal Demokratik (Reformist) Yorum: Sınıf savaşımının kapitalist sistem içinde yasal düzenlemeler ve reformlar yoluyla "sivilleştirilmesini" savunur.

 

Devrimci (Teleolojik) Yorum: Kapitalizmin iç çelişkilerinin zorunlu olarak "mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine" (devrimci karşı-şiddet) varacağını öngörür.

 

Sömürgeci (Rosa Luxemburgçu) Yorum: "İlkel birikimin" sadece başlangıçta yaşanmadığını, kapitalizmin varlığını sürdürmek için sürekli olarak dışarıdaki ve içerideki kapitalizm-öncesi toplulukları "çamur ve kan içinde" yıkarak sömürgeleştirmek zorunda olduğunu savunur.

Şiddet, sermayenin kendisini çamur ve kan içinde sürekli yeniden üretmesinin asli unsurudur.

 

Medenilik Stratejileri

Hegemonyacı Strateji (Hegemonic Strategy)

Hegel'in Sittlichkeit (törellik/etik yaşam) doktrinine ve bunun Antonio Gramsci tarafından "hegemonya" ve "entelektüel-ahlaki reform" olarak yeniden yorumlanmasına dayanır.

Bu stratejide devlet, bireyi ilkel/etnik aidiyetlerinden (aile, klan) kopararak onu evrensel hukukun öznesi (yurttaş) haline getiren pedagojik bir "eğitici" işlevi üstlenir.

Bu stratejinin önkoşulu "normalitedir"; yani bireylerin, cinsel rollerin ve toplumsal işbölümünün kamusal-özel ayrımı çerçevesinde normalleştirilmesidir.

 

Çoğunlukçu Strateji (Majority Strategy)

Ezilen kitlelerin (çoğunluğun) kendi kendilerini yönetme, "gönüllü kölelikten" kurtulma ve egemenlerin tahakküm aygıtlarını dönüştürme mücadelesidir (Kant'ın Aydınlanma tanımı, Marx'ın sınıf mücadelesi ve Gramsci'nin tabi sınıfların birliği analizi).

Çoğunlukçu medenilik, çeşitli kurtuluş hareketlerinin (işçiler, kadınlar, sömürge halkları) kendi iç çelişkilerini aşarak ortak bir "halk" iradesi etrafında demokratik bir ittifak kurmasını gerektirir.

 

İktidara aynı araçlarla karşılık verme arzusu, çatışmayı Clausewitz’ci anlamda "en uç noktaya" tırmandırır. Bu simetrik şiddet sarmalında radikal bir kaçış yolu kalmaz; özgürleşme arzusu, mücadele edilen tahakküm mekanizmalarına bağımlı hale gelir.

Makro-politika; devleti ele geçirmeyi, hegemonyacı bir proje yürütmeyi ve toplumu kesin sınırlarla bölünmüş (sınıflar, kamplar) bir bütün olarak temsil etmeyi hedefler. Bu yaklaşım, ne kadar eşitlikçi veya demokratik görünürse görünsün, şiddeti ve kini idealleştirme riskinden tamamen muaf olamaz.

 

Azınlıkçı Strateji (Minority Strategy)

Gilles Deleuze ve Félix Guattari'nin geliştirdiği "azınlık-oluş" (becoming-minority) ve "mikro-politika" kavramlarına dayanır.

Siyasal mücadele, çoğunluk (iktidar) konumunu ele geçirmeyi değil, başat kimlik kodlarından sapan kaçış çizgileri yaratmayı hedeflemelidir. Çünkü faşizm sadece devlet düzeyinde değil; ailede, okulda, mahallede işleyen "mikro-faşizmlerden" (küçük kara deliklerden) beslenir.

Azınlık-oluş, kimlikleri sabitlemek yerine onları sürekli akışkanlaştırarak tahakküm makinelerini işlevsiz kılmayı amaçlar.

 

Foucault'nun "Kendilik Estetiği" (Aesthetics of Existence)

Foucault'nun son dönem çalışmalarında geliştirdiği "kendilik kaygısı" (souci de soi) ve yaşam sanatı, iktidar ilişkilerinin kılcallarında bireyin kendi üzerindeki iktidarını kurarak meşru sınırları aşmasını ve özgürleşmesini sağlayan bir diğer anti-şiddet/medenilik pratiğidir.

 

Kişinin kendi yaşamına bir üslup vermesi, kendini yönetmesi üzerinden başkalarını yönetme/iktidara direnme olanağı doğar.

 

Her iki medenilik stratejisi de (hem azınlıkçı hem çoğunlukçu yaklaşımlar) birbirinin eksik ve tehlikeli noktalarını eleştirerek kendini haklı çıkarmaya çalışır.

Çoğunlukçu yaklaşım aşırı öznel şiddete gebedir. Çünkü mücadele ettiği yapıyı taklit etmesi neredeyse kaçınılmazdır.

Azınlıkçı yaklaşım aşırı nesnel şiddete gebedir. Çünkü kimliksizleşmenin araçsallaşması bu sonu kaçınılmaz kılar.

 

Ekler

Lacan

Lacan, özne ile nesne arasındaki ilişkiyi ve kaygının sınırlarını açıklamak için "Moebius Şeridi" topolojisini kullanır.

Bu şerit tek yüzeylidir; üzerinde gezinen özne, kenardan geçmeden bir yüzeyden diğerine geçer. Bu topoloji, aşırı öznel şiddet ile aşırı nesnel şiddetin yapısal olarak nasıl birbirinin "öteki yüzü" olduğunu ve ayrılmaz bir biçimde iç içe geçtiğini kavramamızı kolaylaştırır.

 

Faye

Jean-Pierre Faye, Weimar Cumhuriyeti'ndeki totaliter dillerin topografyasını çıkarmak için "At Nalı" şemasını önerir.

Bu şemaya göre, aşırı uçlar (sağ ve sol) birbirine yaklaştıkça söylemler dalgalanır ve anlam düzeyinde birbirinin içine geçer; bu durum nasyonal sosyalizmin "muhafazakar devrim" söylemiyle hegemonya kurmasını sağlamıştır.

 

 

Habermas

Jürgen Habermas, geç kapitalizmde sistem rasyonelliğinin (para ve bürokratik iktidar) geleneksel yaşam değerlerini ve günlük iletişim alanlarını tahrip etmesini "iç sömürgeleştirme" (internal colonization) olarak tanımlar.

Bu süreç, bireyleri kendi yaşam dünyalarından kopararak parçalanmış bir bilince ve kültürel yoksullaşmaya sürükler.

 

İstisnalar, Savaşlar ve Devrimler

Savaş ve Siyaset: Clausewitzci Çeşitlemeler

Günümüzde, çatışmaların asimetrik ve ulus-ötesi karakter kazanması nedeniyle "post-Clausewitzci" bir çağa girildiği kabul edilmektedir.

Özellikle Soğuk Savaş sonrasında "düşük yoğunluklu çatışmalar" (low intensity conflicts) ve ulus-devlet dışı aktörlerin yürüttüğü "yeni savaşlar", Clausewitz’in Vom Kriege (1832) adlı yapıtındaki modeli sarsmıştır.

 

Clausewitz’in kuramının analizi

Savaşın Siyasetin Devamı Olduğu Tezi

Bu tez, savaşın siyasal hedefleri izlemenin ve şiddet araçlarını devreye sokmanın bir biçimi olduğunu savunur. Bu ilişki diyalektik bir gerilim barındırır.

Dolayısıyla savaş, siyasal ilişkileri kesmez, onları başka araçların eklenmesiyle sürdürür. Ancak siyaset, şiddet araçlarını devreye soktuğunda kendi doğasını kökten değiştirme riskini de göze alır.

 

Savunmanın Saldırı Karşısında Stratejik Üstünlüğü Tezi

Clausewitz’e göre savunma konumu, taktik veya siyasi düzeyde değil, stratejik düzeyde saldırıdan üstündür. Bu üstünlük, ahlaki ya da teolojik bir meşruiyete (jus ad bellum / haklı savaş) dayanmaz, tamamen askeri amaçlarla ilgilidir.

Bu tezin en uç sınırını partizan (gerilla) savaşları oluşturur; Mao Zedong bu düşünceyi en üst düzeye çıkaran isimlerden biri olmuştur.

 

"Mutlak Savaş" ile "Sınırlı Savaş" Arasındaki Fark

Tarihteki gerçek savaşlar genellikle sınırlı olsa da, "mutlak savaş" ampirik savaşların sınırlarını aşan bir potansiyeli ve eğilimi ifade eder. Fransız Devrimi'nden sonra ortaya çıkan "halk savaşları" (Volkskriege), ulusların bizzat varoluş mücadelesi verdiği ve şiddetin en uç noktalara tırmandığı mutlak savaşların tarihsel gerçeğidir.

 

"Manevi" Etmenlerin Önceliği

Savaşın sonucunu belirlemede cesaret, askeri deha, devlet aklı ve halkın yurtseverliği gibi manevi güçler en üstün rolü oynar. Ancak bu etmenler, "düşmana duyulan nefret" (Feindschaft) gibi kontrol edilemez halk tutkularına dönüştüğünde siyasal aklı ve devleti tehdit eder.

 

Engels, Clausewitz'e büyük hayranlık duymuş ve askeri sorunlarla yakından ilgilenmiştir.

Komünist Manifesto (1848), sınıf mücadelesini örtük ya da açık bir "iç savaş" (Bürgerkrieg) olarak niteler. Sınıf mücadelesinde proletaryanın bir "sınıf ordusu" ya da "parti" olarak örgütlenmesi hedeflenir.

 

Lenin, Birinci Dünya Savaşı döneminde Clausewitz'i derinlemesine inceleyerek "emperyalist savaşın devrimci iç savaşa dönüştürülmesi" taktiğini geliştirmiştir.

 

Mao Zedong ise Clausewitz’in en tutarlı takipçisi olarak "uzatılmış partizan savaşı" kuramını oluşturmuş; savunma stratejisini zayıf olanın güçlü olanı yok edeceği bir diyalektik tersine çevirme aracına dönüştürmüştür.

 

“Gewalt” Marksist Kuram Tarihinde Şiddet ve İktidar

Marksizmin şiddetle ilişkisindeki temel çelişki; sömürü, tahakküm ve sömürgecilik gibi yapısal şiddet biçimlerini derinlemesine açıklamasına rağmen, siyaset ile şiddeti trajik bir "zıtlıklar birliği" içinde bütünleştiren bağ üzerine düşünmekten kaçınmış olmasıdır.

Bu kaçınma; sömürünün tek sömürü biçimi olarak mutlaklaştırılması, ilerleme anlayışındaki antropolojik iyimserlik ve "yadsımanın yadsınması" sürecine dayanan tarih metafiziğinden kaynaklanır.

 

Engels, Tarihte Zorun Rolü (1895)

Almancadaki "Gewalt" sözcüğü, başka dillerde tam karşılığı olmayan bir derinliğe sahiptir; hem yıkıcı "şiddet" hem de kurumsal "güç/iktidar" anlamlarını bir arada barındırır.

Engels, Bismarck'ın "tepeden inme devrim" (Revolution von oben) olarak gerçekleştirdiği Alman birliğini analiz eder.

Bismarck'ın realpolitik hamlelerini, burjuvazinin "içine işlemiş hukuki ve ahlaki yanılsamaları yıkan bir gerçeklik siyaseti" olarak görür.

Siyasette yalnızca iki belirleyici güç vardır: Devletin örgütlü gücü, yani ordu ve örgütsüz temel güç, yani halk yığınları…

 

Engels, Dühring'in mülkiyet ve sömürüyü "şiddete" (Gewalttaten) dayandıran öznelci tezini çürüterek, şiddetin her zaman iktisadi üretim araçlarına bağlı olduğunu ve ekonomik gelişmeye hizmet ettiği ölçüde etkin olabileceğini savunur.

 

Marx: Aşırı Şiddetin Tarihsel Yapıları ve Anları

Marx'ın düşüncesinde, aşırı şiddetin yapısını ve sonuçlarını değerlendirmede güçlü bir gerilim vardır. Bir yandan şiddet, sınıf mücadelesinin rasyonel ve tarihsel bir motor gücü olarak konumlandırılırken, diğer yandan insanı nesneleştiren, hesaplanamaz ve yıkıcı "aşırı şiddet" yapıları çözümlenir.

 

Şiddet, "yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir."

 

Komünist Manifesto'da sınıf mücadelesinin nihilist boyutu vurgulanır: Sömürü mantığı, burjuvaziyi işçilerin yaşam ve yeniden üretim koşullarını yok etmeye iter. 1848 devrimlerinin yenilgisinin ardından Marx, burjuva ve proletarya diktatörlüklerinin nihai çatışmasını "kesintisiz devrim" ve devlet mekanizmasının (Staatsmaschinerie) yıkılması temelinde, dramatik bir devrimci katastrofizmle ele almıştır.

 

Kapital sadece bir ekonomi-politik eleştirisi değil, aynı zamanda kapitalizmin kurduğu yapısal şiddetin incelemesidir.

 

İşgününün sınırsızca uzatılması, çocuk emeği ve sömürüsü, sermayenin işçiler üzerindeki tahakkümü genel bir "Gewalt durumu" (şiddet/iktidar durumu) yaratır. Sınıf mücadelesinde haklar çatıştığında son sözü şiddet söyler.

"Eşit haklar arasında son kararı veren Gewalt'tir." Yasallık ile şiddet iç içedir.

 

Sermaye birikiminin kökenindeki "ilkel birikim" (ursprüngliche Akkumulation), "halk kitlesinin zorla mülksüzleştirilmesi" (gewaltsamer Expropriationsprozess der Volksmasse) sürecine dayanır.

Rosa Luxemburg, bu şiddetin kapitalizmin tarih öncesine ait geçici bir aşama olmadığını, onun sürekli olarak çevre ülkelere ihraç ettiği modern sömürgeci bir aşırılık olduğunu kanıtlamıştır.

 

Sermayenin işgücünü "reel kapsamına" (Subsumption) alması, bireylerin zorla normalleştirilmesine ve denetlenmesine yol açar. Proletaryanın hem maruz kaldığı hem de kullanmaya çalıştığı şiddet, onun siyasal bir özne olma iddiasını sarsan, dönüştüren ve zaman zaman yıkan bir güçtür.

 

Gewalt ile Medenilik Arasında Marksizm ve Post-Marksizm

20. yüzyıl tarihi, Marksizmin öngördüğü krizlerden ziyade faşizm, Nazizm, reel sosyalizmin kıyıcı türevleri ve antiemperyalist mücadelelerin diktatörlüklere dönüşmesi gibi "gerçek felaketleri" ortaya çıkarmıştır.

 

Georges Sorel: Burjuva erki ile kendiliğinden proleter şiddet arasında keskin bir ayrım yaparak "genel grev" taktiğini etik ve mitolojik bir başkaldırı olarak kuramsallaştırmıştır.

 

Eduard Bernstein: "Proletarya diktatörlüğü" aracılığıyla kapitalizmin aniden yıkılacağı (Zusammenbruch) fikrini arkaik bir ütopya olarak eleştirmiş ve "Demokrasi hem araç hem amaçtır" demiştir.

 

Lenin: Şiddet ile siyasetin zamansallığı arasındaki ilişkiyi kurmuş, devlet aygıtının devrimci biçimde yıkılmasını (Devlet ve Devrim) ve proletarya diktatörlüğünün çelişkili yapısını kuramsallaştırmıştır.

 

Antonio Gramsci: "Mevzi savaşı" olarak devrim anlayışını geliştirmiş, hegemonya kuramıyla kültürel süreçlerin de güç ilişkilerinin ve şiddetin bir parçası olduğunu göstermiştir.

Hükümranların egemenliklerini sürdürmek için ürettikleri "edilgen devrim" stratejilerine karşı, kitleleri "ast" konumdan "hegemonik" bir konuma taşıyacak bir "entelektüel ve manevi reform" gerekliliğini vurgulamıştır.

 

1968 Sonrası Tartışmalar

İtalyan operaismo (işçicilik) akımı içinde Mario Tronti, Carl Schmitt’in etkileriyle "siyasetin özerkliği" kavramını savunurken; Antonio Negri, "planlamacı devletin" krizinden yola çıkarak "işçi özerkliği" altında kolektif işçinin sürekli isyanını kuramsallaştırmıştır. Bu dönemde Marx’ın Kapital’deki analizleri, Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’nda ele aldığı "disipliner mekanizmalar" ve devletteki yasa dışılıkların "stratejik" kullanımı çerçevesiyle kesiştirilmiştir.

 

Theodor W. Adorno: Aydınlanmanın Diyalektiği'nde Nasyonal Sosyalizmin Almanya’da biçimsel olarak sona erse de psişik ve toplumsal yapılarda yaşamaya devam ettiğini belirtir. Toplumun şeyleşmesi (Marx/Lukács) ve otoriteye bağımlı kişiliklerin kaba güçle özdeşleşmesi (Freud) üzerinden totalitarizmin kaynağını açıklar. Adorno, antiemperyalist hareketlerin içinde barındırdığı tepkisel milliyetçilik ile faşist arzu arasındaki tehlikeli yakınlaşmaya dikkat çeker.

Hakim ekonomik düzen ve ona denk düşen ekonomik örgütlenme, çoğunluğu, üzerinde hiçbir etki yaratamayacağı koşullara bağımlı kılar ve onu ergin olmamaya iter / totalitarizmi doğuran budur.

 

Frantz Fanon: Sömürgecinin aşırı şiddetine karşı yürütülen kurtuluş mücadelesinde şiddetin kurbanlar için "zehirlerden arındırıcı" ve özgürleştirici bir praxis olduğunu savunur: Şiddetin aydınlattığı halk bilinci her türlü uzlaşıya isyan eder.

 

Mao Zedong, Che Guevara ve Régis Debray gibi isimler halk savaşı ve gerilla stratejileriyle şiddeti nesnel/askeri süreçlerin düzenlenmesi olarak ele almışlardır.

 

Georges Bataille: Devleti, toplumun homojen kısmını heterojen (kutsal, aşağılık, asimile edilemeyen) şiddet öğelerinden ayırma aracı olarak tanımlamış; faşizmin bu heterojen öğeleri kurbanlar yaratarak kullandığını göstermiştir.

 

Walter Benjamin: Kurumsal şiddetin tekelini eleştirerek karşısına hukuku yıkan ve başka bir tarihin kapısını aralayan devrimci bir "kutsal şiddet" (kurtarıcı şiddet) koyar.

 

Mahatma Gandhi: Şiddetsizlik (Satyagraha/Ahimsa) ahlaki bir ilkeden öte, "araçları ve amaçları dönüştürerek" sömürgeci güç ilişkilerini yıkmayı hedefleyen devrimci bir kitle siyaseti pratiğidir.

 

Lenin ve Gandhi: Gerçekleşmemiş Bir Karşılaşma mı?

Lenin ve Gandhi, 20. yüzyılın ilk yarısında toplumu değiştirmeyi hedefleyen en büyük iki devrimci figürdür. Her iki liderin de kitle hareketleri örgütlemede ve yerleşik devlet yasallığını aşarak "itaatsizlik/başkaldırı" pratikleri geliştirmede ortaklaştığı görülür.

İzledikleri yöntemler tamamen zıttır. Lenin, egemen burjuva diktatörlüğünün ve devlet aygıtının şiddet yoluyla yıkılmasını ve kitlelerin bilincine "şiddetli devrim düşüncesinin" sistemli bir şekilde yerleştirilmesini savunur. Savaş ortamının yarattığı aşırı şiddeti devrimci bir iç savaşa dönüştürür.

 

Gandhi ise "şiddet içermeyen sivil itaatsizlik" (satyagraha) ve "düşmanın nefretine karşılık vermeme" (ahimsa) ilkelerine dayanır.

Bu yöntem, kitle eyleminin sınırlandırılmasını ve kast sistemindeki paryaların/dokunulmazların ve kadınların ilkesel eşitliğinin kabul edilmesini (kurucu şiddetsizlik) öngörür. Gandhi modelinin içsel çelişkisi, kitleleri birleştiren "karizmatik ve azizlik" bağında yatar; bu bağ tıkandığında Gandhi şiddeti durdurabilmek için "ölüm orucuna" başvurmak zorunda kalmıştır.

 

Her iki model de kamusal alana otonom biçimde müdahale eden, kurumların denetiminden kaçabilen çoğunlukçu kitle hareketlerine dayanır. Demokrasinin yalnızca "temsil"den ibaret olmadığını gösterirler.

Her iki model de mevcut hukuki/devletsel yasallığı ihlal eder veya aşar (Lenin'de "proletarya diktatörlüğü", Gandhi'de "sivil itaatsizlik").

İki model de dünya genelindeki ezilenler, ulusal bağımsızlık mücadeleleri, ırk eşitliği ve yurttaşlık hakları hareketleri için evrensel birer örgütlenme ilhamı haline gelmiştir.

 

Schmitt'in Hobbes'u, Hobbes'un Schmitt'i

Carl Schmitt'in yapıtlarına yönelik entelektüel ilgi, parlamentarizme ve liberalizm ilkelerine yönelik neo-romantik bir muhalefeti canlandırabilir.

Ancak Schmitt'in Nazizme verdiği açık destek ve Führer'in olağanüstü hal kararlarını meşrulaştırması, onun metinlerini yadsımayı değil, "bunu bilerek" yeniden çözümlemeyi gerektirir.

 

Schmitt'in düşünsel evreni Nazizmi aşar. Temel kavramları (karar, egemenlik, olağanüstü hal) "siyasal teoloji" paradigmasında birleşir.

Schmitt, sekülerleşmiş modern hukuki kavramların aslında ilahi aşkınlığın ve egemen kararın (auctoritas, non veritas facit legem) dünyevi yansımaları olduğunu savunur.

 

Schmitt'in Leviathan (1938) üzerine kitabı, devletin bütünleştirici işlevinin sınandığı yerdir.

Hobbes, egemen devlet iktidarını mutlaklaştıran "kararcılığın" kurucusudur. Ancak Hobbes'un sisteminde, bireyin iç vicdan özgürlüğünü ("inanç" ile "itiraf" ayrımı) koruması, liberal çoğulculuğa ve sivil toplumun özgürleşmesine (özellikle "Yahudi" düşünürler eliyle) yol açan ölümcül bir çatlak barındırır.

 

Hobbes, devlet iktidarını kurmak için Eyüb Kitabı'ndaki "Leviathan" canavarı simgesini seçmiştir. Bu simge; büyük hayvan, büyük insan, canlı organizma ve yapay makine/robot figürlerinin çelişkili bir birleşimi olan, uyruklar üzerinde saygı dolu korku (awe) ve terör (terror) yaratan mitsel bir totalitedir.

 

İnsanlar arasındaki "herkesin herkesle savaşı" durumunun anarşik şiddetini durdurmak için devletin "terör" (önleyici karşı şiddet) tekelini elinde bulundurması gerekir. Tebaa, kendisini barış adına terörize etmesi için devlete rıza göstererek korkunun yönünü değiştirir. Leviathan, insanların doğasındaki kibri kırarak eşitliği kuran ölümlü bir tanrıdır.

 

Schmitt, liberalizmin savunduğu "kuvvetler ayrılığı" ve parlamenter "çoğulculuğu", devletin siyasal birliğini kemiren dolaylı güçler (potestas indirecta) olarak niteler.

Schmitt’e göre, bir birliğin var olabilmesi için çoğulcu yapıların ya devrimle ya da karşı devrimle tasfiye edilmesi gerekir. Siyasal olanın özü, düşmanı tanımlama gücünde yatar: Bu dost ve düşman ayrımının anlamı, bütünleşmenin ve ayrışmanın, bir araya gelmenin ve çözülmenin en üst düzeydeki ifadesidir.

 

Hobbes, toplumdaki tüm kolektif yapıları (dernekler, kiliseler, siyasi partiler) "tabi örgütler" (sistemler) olarak tanımlar.

Devlet, bu örgütlerin meşru olup olmadığına karar veren tek sınırsız güçtür. Yurttaşlar, egemen otoriteye "tam yabancılaşma" (total submission) yoluyla bağlanır, böylece çokluk tek bir halk haline gelir.

 

Schmitt, Weimar Cumhuriyeti'nin çoğulcu krizine karşı Hobbes'un kararcılığını savunmuş olsa da Hobbes'un sistemindeki "yasa önceliği" (hukuki pozitivizm) ve bireyin iç vicdan özgürlüğü, Schmitt’in hayal ettiği "somut düzen" ve "ırksal homojenlik" ideallerine direnen, aşılamaz bir sınır (bir direnme noktası) olarak kalmıştır.

 

Siyasal Antropolojinin Sınırları Üzerine

Aşırı şiddet, insanı her türlü direnme olanağından yoksun bırakarak "kadavraya" ya da "şeye" dönüştürür.

Simone Weil'in belirttiği gibi, güç, kendisine tabi olan herhangi bir kişiyi, şey haline getirir.

Sömürgecilik ve sömürge-sonrası dönemde bu aşırı şiddet, "ölümün çoğalması" ve bireylerin yaşamla ölüm arasında asılı kaldığı bir "yaşayan ölüler" durumunu yaratır.

Toplama kamplarında uygulanan aşırı şiddet, rasyonel bir faydadan bağımsız olarak, kurbanların ruhunu yok etmeyi ve onları cellatların suç ortağı haline getiren "gri bir bölgeye" çekmeyi hedefler.

 

Spinoza, despotik iktidarların insanı nesneleştirme çabasına rağmen, her bireyin kendini koruma (conatus) ve düşünme konusunda "yok edilemeyecek bir asgari"ye sahip olduğunu savunur.

Kant ise radikal kötülük kavramıyla, kötülüğün bizzat aklın ve yasanın bir aracı haline gelebileceğini (kötülüğün sıradanlığı) gösterir.

Siyasetin ve insanlığın yıkımı; insanı nesneleştiren "aşırı nesnel şiddet" ile egemen güç coşkusuna kapılan "aşırı öznel şiddetin" birleştiği sınırda gerçekleşir.

 

Demokratik "yurttaşlık", hakların karşılıklılığını ve "eşit-özgürlük" (égaliberté) ilkesini savunurken; "medenilik" ise her türlü kimlik baskısına ve şiddete karşı bir mesafe koyma, şiddeti sınırlama pratiğidir.

Hannah Arendt'in belirttiği gibi, "haklara sahip olma hakkı" (right to have rights) ancak kurucu ve siyasal bir topluluk içinde var olabilir.

Albert Camus da devrimci nihilizme karşı, şiddeti sınırlayacak bir "ölçü duyusu" ve "sınır düşüncesi" olarak medenilik ahlakını öne sürmüştür.

Siyasetin özünde trajik bir boyut vardır; bu boyut, gücün içerdiği ölçüsüzlük ve en haklı başkaldırının bile kendi karşıtına (teröre) dönüşme riskidir.

 

İsyan etmenin yolundan sapma riski, isyan etmemek için asla yeterli bir neden değildir.

 

Roger Stahl - Savaş Oyunları A.Ş. - Notlar

Roger Stahl - Savaş Oyunları A.Ş.  - Notlar

Militainment, inc. War, Media and Popular Culture

Mütercim: Yavuz Alogan, Ayrıntı Yayınları, 2010

 


Yakınlaşın!

Giriş

21. yüzyılın şafağında savaş, konvansiyonel sınırlarını aşarak gündelik hayatın kılcal damarlarına sızan bir tüketim nesnesine dönüşmüştür.

 

Kamboçya gibi geçmişte ağır yıkımlar, toplu katliamlar ve kara mayınları felaketi yaşamış ülkelerde turistler, bir yanda görkemli Angkor Vat’ı gezerken, diğer yanda trajediden bir "cazibe" ve tüketim metası üretimine katkı yaparlar.

 

ABD'deki eğlence merkezlerinde tank sürme, helikopter simülatörleriyle savaşı deneyimleme olanakları sunulmaktadır.

 

Savaş sadece sahada verilmez; yurttaşı savaşa onay vermeye ve askeri şiddeti "oynamaya" davet eden sembolik bir dönüşümle inşa edilir.

İktidar mekanizmaları iletişim araçlarıyla toplumu "emperyalist özne" olarak konumlandırır ve şiddeti meşrulaştırır.

 

11 Eylül saldırılarından sonra kısa bir süre gerçekçi şiddet sahneleri içeren savaş filmleri askıya alındı fakat çok kısa bir süre. Black Hawk Down, Behind Enemy Lines gibi filmleri derhal vizyona sokarak büyük gişe hasılatı elde ettiler.

Savaş haberleri ve filmleri, kamuoyunun savaşa yönelik tutumunu ölçen ve yönlendiren siyasal bir araç/eğlence metası hâline getirildi.

 

Eğlence, her zaman propaganda için bir araç (damar) olarak kullanıldı.

 

Tarihsel olarak yurttaşın bizzat askerlik yapması (demokratik katılım ve sorumluluk), yürütme organının savaş çıkarma gücünü denetleyen bir unsurdu.

Vietnam protestolarından sonra zorunlu askerliğin kaldırılıp tamamen profesyonel/gönüllü orduya geçilmesi, yurttaşı savaşın ahlaki ve siyasi sorumluluğundan kopardı.

Yurttaş artık savaş kararlarında söz sahibi bir "fail" değil, savaşı uzaktan izleyen ve tüketen bir "yurttaş-seyirci" hâline geldi.

Savaş, halkı ikna etmek için "satılması gereken olumsuz bir durum" olmaktan çıkıp; patlamış mısır eşliğinde zevkle tüketilen, pazarlanabilir ticari bir medyatik ürüne dönüştü.

 

1990'ların sonundan itibaren Pentagon, ordunun kamusal imajını şekillendirmek için realiti TV türlerini bir uygulama alanı olarak benimsedi.

2003 Irak İşgali'nde uygulanan bu sistem, sıradan bir sivil gazeteci üzerinden izleyiciye savaşa güvenli bir şekilde dâhil olma fantezisi sundu.

Muhabir, bir savaş haberinin ötesinde "askercilik oynayan yurttaşın hazlarına aracılık eden" bir vekile dönüştü; yayınlar sıra dışı spor gösterilerinin yarattığı adrenalin ve görsellikle eşleşti.

 

1. Her Şeyi Tüketen Savaş - Seyircilikten İnteraktif Katılıma

Vietnam Savaşı sonrası Amerikan toplumunda baş gösteren "Vietnam Sendromu" (yani halkın devlet şiddetine duyduğu derin güvensizlik) 1991 Körfez Savaşı ile birlikte stratejik bir halkla ilişkiler zaferine dönüştürülerek defedildi.

 

Yurttaş-Seyirci

1991, savaşın "oturma odası savaşı" olarak kurgulandığı milattır. Pentagon-medya ittifakı, savaşı ticari bir TV programı gibi paketleyerek yurttaşı steril bir "seyirci" konumuna sabitlemiştir.

Slavoj Zizek’in "kafeinsiz kahve" veya "yağsız krema" metaforuyla açıkladığı gibi, bu dönemde halka sunulan şey "savaşsız bir savaştır." Şiddeti olmayan, sadece pırıltılı görsellerden oluşan bir simülasyon.

 

Temiz Savaş

Savaşın vahşeti, "ceset" yerine "etkisiz hale getirme," "sivil ölümü" yerine "çok yönlü hasar" (collateral damage) gibi steril kavramlarla örtülmüştür.

Akıllı silahlara duyulan hayranlık, izleyiciyi "bombanın gözünden" bakmaya (nişangah kamerası) davet eder. Bu perspektif, izleyiciyi teknik bir "fail" konumuna sokarken, aslında onu demokratik sorumluluğundan tamamen koparan bir illüzyondur.

 

Birlikleri Destekleme

"Birlikleri destekleme" (Support the Troops) retoriği, demokratik katılımı felç eden (paralysis of democratic agency) en güçlü araçlardan biridir. Bu söylem, savaşı başlatan siyasi iradenin sorgulanmasını engeller ve her türlü muhalefeti "asker düşmanı" olarak kodlayarak sivil tartışma alanını sömürgeleştirir.

Bu retorik yurttaşa "siyaseti tartışacak konumda olmadığını" hissettirerek onu bir "destekleyici" figürüne indirger.

 

Seyirlik Savaş

Seyirlik savaşta amaç ikna etmek (klasik propaganda) değil, halkı uyuşturup tartışmayı tamamen ortadan kaldırmaktır.

 

1991 Körfez Savaşı; prime time'da başlatılan, kurgusal televizyon filmleriyle (The Heroes of Desert Storm) desteklenen, spor müsabakası havasında ve hediyelik eşya/model oyuncak satışlarıyla tüketilebilir bir "eğlenceli şiddet" şöleni olarak kurgulanmıştır.

 

İnteraktif Savaş ve Sanal Yurttaş-Asker

Psikolojik operasyonlar, medya yönetimi ve sivil alanın denetimi ("netsavaşı"), topyekun savaştan daha kapsamlı hale gelmiştir.

 

9/11 sonrası ABD ordusu, dış tehdit odaklı yapıdan; hafif, yüksek teknolojili, dünyada her an her yeri vurabilen ve sivil hayatı da kapsayan bir "küresel polis gücüne" (RMA - Askeri İşlerde Devrim) dönüştürülmüştür.

 

Yeni Savaş, Yeni Ordu

Seyirlik savaş yurttaşı afyonlayıp pasif bir izleyici kıldysa; interaktif savaş, yurttaşın enerjisini "interaktif amfetamin" ile doğrudan eyleme yönlendirir.

Yurttaş, tarihsel "yurttaş-asker" idealindeki gibi savaş kararlarında söz sahibi bir siyasi özne değil; aksine, ordu-şirket-medya kompleksi tarafından mikro-düzeyde yönetilen, kimliği içeriden sömürgeleştirilmiş bir askeri ilgi nesnesidir.

 

9/11 Kopuşu ve Ötesi

9/11, felaket filmlerinin (Die Hard, Independence Day, Armageddon) yıllardır işlediği kent yıkımı sahnelerinin gerçeğe dönüşmesiydi. Olay, hem sinematografik görselliğiyle "seyir" kültürünün zirvesini temsil etti hem de ekran ile savaş arasındaki geleneksel ilişkiyi patlatarak yeni bir dönemi başlattı.

 

Devlet ve askeri-medya tesisi, orduyu demokratikleştirip sivilleştirmek yerine; tam aksine sivil alanı yukarıdan aşağıya doğru askerileştirdi.

 

2003 Irak İşgali / Savaş haberlerinin realiti TV ve video oyunu estetiğiyle birleşmesi, izleyiciyi "adrenalin artışı olarak savaş" fantezisine ve katılımcı bir ruh haline soktu.

 

İnteraktif Savaş İçin İyileştirme

Er Ryan'ı Kurtarmak ve Kara Şahin Düştü gibi yapımlar, izleyiciyi kan ve çamur saçılan çatışma sahnelerinin tam ortasına yerleştirir. Kamera nesnel konumunu kaybedip izleyiciyi askerin bedenine sokar.

 

Sivil yayın organlarında otosansür uygulanarak kendi askerlerinin ölümü gizlenir ve "temiz savaş" algısı korunur.

 

Top Gun (1986) mantığı, 2008’de Pentagon desteğiyle çekilen Iron Man filminde zirveye ulaşır. Gerçek silah üreticisi Raytheon’un geliştirdiği askeri dış-iskelet (exoskeleton) teknolojisi ile filmin zırhı arasında kurulan bağ, bedeni askeri bir makineye dönüştürme ve "silahta birinci tekil şahıs olarak ustalaşma" fantezisini besler.

 

İnteraktif savaş, yurttaşı sanal bir savaşçı kılarak silahlandırıyor gibi görünse de gerçekte yurttaşı siyasal karar alma süreçlerinden tamamen yalıtır ve silahsızlandırır. Yurttaş askeri aygıtın bir öznesi değil, nesnesidir.

 

Asker alma söylemi, sadece fiilen orduya yazılma çağrısı olmaktan çıkıp sivil yaşamın geneline yayılan bir kültürel duruma dönüşmüştür.

 

2. Spor ve Askerileştirilmiş Siyasi Yapı Büyük Oyun

1991 / Çöl Fırtınası Harekatı’nın hemen ardından gerçekleştirilen organizasyonda; stadyumun üzerinden uçan F-14 jetleri, ellerinde bayraklarla sahnede yer alan askerler, Whitney Houston’ın marşı ve ABC kanalının yayını "Körfez Savaşı: Şampiyonluk Müsabakası" olarak adlandırması, spor ile askeri retoriğin ilk büyük bütünleşmesini simgeler.

 

Spor ve savaş arasındaki tarihsel ortaklık, yeni yüzyılın "İmparatorluk" mantığıyla güncellenmiştir. Stadyumlar artık sadece müsabaka alanları değil, Humvee'lerin, Apache helikopterlerinin ve jet uçuşlarının sergilendiği birer "yurtseverlik ayini" mekanıdır.

 

2003 / Yayınların askeri gemi USS Preble üzerinden yapılması, skorbordlarda cephedeki askerlerin mesajlarına yer verilmesi, stadyum çevresinin uçuşa kapalı bölge ilan edilerek askeri güvenlik önlemleriyle donatılması, spor alanını doğrudan askeri bir gösteri mekanına çevirmiştir.

 

Antik Yunan’da aethlos (atlet yarışması / savaşçı mücadelesi) kavramından, Eisenhower’ın "Sporun amacı gençleri savaşa hazırlamaktır" fikrine ve Reagan’ın "Spor, savaşa en yakın öldürücü olmayan etkinliktir" sözüne kadar spor-savaş ilişkisi tarihsel bir altyapıya sahiptir.

 

Sıra Dışı İmparatorluk

Michael Hardt ve Antonio Negri'nin İmparatorluk kuramına göre, küresel siyasal yapı artık merkez/çevre veya Birinci Dünya/Üçüncü Dünya karşıtlıklarıyla işlemez. Ulus-devletler, ulusötesi şirketler, NATO/BM gibi yapılar ve STK'lardan oluşan esnek bir matris mevcuttur.

 

Savaş, devletler arası bir çatışmadan ziyade İmparatorluk'un iç istikrarını sağlayan süregiden bir "polis eylemi" ve kendini dönüştürme halini almıştır.

 

Geleneksel Sporlar

Çizgiseldir, hedef ve skora yöneliktir, alan/toprak kazanma ve kolonizasyon metaforlarına dayanır.

 

Sıra Dışı Sporlar

Süreç yönelimlidir, benliği keşif alanı olarak görür, göçebedir. Bedeni makine, mekan ve kültürün organik bir birleşimi (siborg) haline getirir. Spor ile sanat arasındaki sınırları muğlaklaştırır.

 

Georges Bataille'ın çerçevesinden bu durum, şiddetin ve felaket hissinin gündelik bedene dağıtıldığı yeni bir kurban ritüelidir.

 

Bir Oyun Sahası Olarak Savaş Alanı

Survivor, Fear Factor ve özellikle MTV'nin Jackass programları, sınırlarını zorlayan, acı çeken veya kendine işkence eden bedeni popüler bir metaya dönüştürdü.

 

Vin Diesel'in canlandırdığı Xander Cage karakteri, sıra dışı sporlar kültürünün Soğuk Savaş sonrası terörizm motifiyle birleşimidir.

 

Beden artık bir mücadele alanı, bir "Tek Kişilik Ordu"dur.

 

Uçuruma Bakmak

Sıra dışı sporların görsel dili, seyirciyi dışarıdan bir izleyici olmaktan çıkarıp küçük, hafif ve ucuz kameralar (kask kamerası, el kamerası) aracılığıyla tehlike içindeki bedenin yerine ("sanal bir özne") koyar.

 

Aşırı Markalaşma ve Bin Yıllık Ordu?

ABD Deniz Kuvvetleri, Düşman Hattı / Behind Enemy Lines filmine devasa askeri teçhizat ve personel desteği vererek senaryo üzerinde söz sahibi olmuş ve filmi bir askere alma afişi gibi kurgulamıştır.

Donanma, "Hayatınızı Hızlandırın" sloganıyla sinemalarda gösterilen reklamlarda kariyer veya yurtseverlik yerine "vurulma ihtimalinin ve tehlikenin getirdiği heyecanı" öne çıkarmıştır.

 

Ordu, sadece bir meslek değil; logosu spor kıyafetlerine ve Sears koleksiyonlarına basılan, NASCAR ve rodeo takımlarına sponsor olan dolaylı bir tüketim markasına/kimliğine dönüştürülmüştür.

 

3. Naklen Savaş Herkes İçin Acemi Birliği

MTV'deki Real World/Road Rules, TBS'deki War Games, Fox'taki Boot Camp, CBS'teki American Fighter Pilot ve VH1'deki Military Diaries gibi şovlar, ordunun lojistik ve ekipman desteğiyle çekilmiştir.

 

Kişiselleştirmek, Savaşı Depolitize Etmek

1970'li ve 80'li yılların filmleri (Avcı, Kıyamet, Müfreze) savaşı siyasal bir eleştiriden ziyade bireysel bir "iç kriz" veya "varoluşsal dehşet" olarak ele almıştır. Rambo gibi filmler ise savaşı tutsak askerleri kurtarma fantezisine indirgemiştir.

 

Er Ryan'ı Kurtarmak, Kara Şahin Düştü gibi filmlerle birlikte savaşın "neden çıkarıldığı" (politik/stratejik gerekçeleri) tamamen arka plana itilmiştir. Savaşın tek amacı "kendi askerlerimizi ve silah arkadaşlarımızı kurtarmak" haline getirilmiştir.

 

"Askeri kurtarma" anlatısı sayesinde savaş ne kadar kanlı ve vahşi olursa olsun, arkadaşını kurtarmaya çalışan askerin meşruiyeti üzerinden haklı çıkarılmış ve kamusal/siyasal tartışma alanının dışına taşınmıştır.

 

2003 Irak İşgali'nde esir düşen er Jessica Lynch'in kurtarılma hikayesi, Pentagon tarafından miğfer kameralarıyla çekilmiş ve bir Hollywood drama kalıbı (Er Ryan anlatısı) kullanılarak basına sunulmuştur.

 

Reality TV Olarak İliştirme

Aksiyon filmlerinin dev yapımcısı Jerry Bruckheimer (Top Gun, Kara Şahin Düştü) ve Reality TV türünün öncülerinden Bertram van Munster (COPS, The Amazing Race), askeri operasyonları birer kurgusal eğlence şovuna ve propaganda malzemesine dönüştürmüştür.

 

Anlık canlı yayın baskısı (24 saatlik haber çevrimi), derinlemesine analizi, tarihsel bağlamı ve "Neden?" sorusunu ortadan kaldırmıştır.

Gazetecilik çözümsellikten uzaklaşarak tamamen duyusal bir deneyime (çölü geçmek, barut koklamak, gece görüşüyle izlemek) indirgenmiştir. Savaşın stratejik ve insani boyutları silinmiş, mekanizmanın iç işleyişine odaklanılmıştır.

Gazeteciler haberin tarafsız gözlemcisi olmaktan çıkıp hikayenin "kendi yaralarını gösteren", çöldeki zorlu yaşam mücadelesini anlatan birer "sanal asker" haline gelmiştir.

 

Maryland'de ölen muhabirler için düzenlenen askeri tören; savaşı Pentagon'a iliştirilmeden, bağımsız ("tek yanlı") olarak takip ederken ölen onlarca gazeteciyi görmezden gelmiştir.

Tören, gazetecileri iktidarı denetleyen dördüncü güç olarak değil, orduya ve devlet stratejisine hizmet eden askeri personeller gibi konumlandırmıştır.

 

4. Savaş Oyunları

PlayStation 2 konsollarının füze sistemlerinde kullanılabilecek güçte görülüp ihracat kısıtlamasına tabi tutulması, ordunun dron yönlendirmede Xbox ve PlayStation kumandalarından yararlanması veya Raytheon'un oyuncuları işe alması; askeri teknoloji ile tüketici elektroniği arasındaki sınırın kalktığını gösterir.

 

1991'de General Schwarzkopf o dönem Amerikalılara savaşın "bir video oyunu olmadığını" hatırlatmak zorunda hissetmişti. Ancak aradan geçen on iki yılda bu metafor tamamen doğallaşmış ve sivil alanda kabul görmüştür.

21. yüzyıl savaş oyunları sivil zihniyeti militarize eden interaktif birer askeri heyecan gezisine dönüşmüştür.

 

Üç ana unsur olan eğitim, savaş ve askere alma, ekran mantığı içinde birleşmektedir.

 

Eğitim

Geleneksel olarak askeri teknolojilerin zamanla sivil hayata aktarılması beklenirken, burada süreç tam tersine işlemiştir. Ordu, yüksek maliyetli askeri simülatörler yerine piyasadaki ucuz ve gelişmiş ticari oyunları modifiye ederek erlerin ve piyadelerin eğitiminde kullanmıştır. Deniz Piyadeleri, popüler nişancı oyunu Doom'u modifiye ederek "Marine Doom" haline getirmiş ve tekrarlamalı karar almayı öğretmek için kullanmıştır.

Simülatörler artık en alt düzeydeki piyade erlerine kadar yayılmıştır.

 

Savaş

Bu oyunlarda etik, moral veya ideolojik kaygılardan kaçınılır ve kaba güç kullanımına dayalı bir terörle savaş retoriği sunulur. Örneğin, Conflict: Desert Storm oyununun reklamlarındaki alt başlığı şudur: "Diplomatlar Yok. Müzakere Yok. Teslim Olmak Yok."

 

"Oyun zamanı" sürekli bir eylemi öne çıkaran ve etik düşünceyi baskılayan zamansal bir estetiktir.

 

Call of Duty 4 / Oyunun AC-130 Spectre helikopterinden kızılötesi kamerayla ateş açılan "Yukarıdan Ölüm" bölümü, Pentagon'un medyaya dağıttığı gerçek kızılötesi görüntülerle birebir uyuşmaktadır.

 

Asker Alma

Ordu, 2003 yılında E3 fuarında Stryker tugayı askerleri, zırhlı araçlar ve helikopterden sarkan Ulusal Muhafızların katıldığı 500.000 dolarlık devasa bir şovla, geliştirdiği ücretsiz America's Army oyununu tanıtmıştır.

Üretimi üç yıl süren ve 7.5 milyon dolara (normal oyunların üç katı) mal olan bu oyun, ordunun 700 milyon dolarlık reklam bütçesinin bir parçasıdır.

Pentagon'un bir askeri kaydetmek için harcadığı ortalama 15.000 dolarlık maliyet göz önüne alındığında, oyunun yılda 300 asker kazandırması maliyetleri amorti etmesini sağlamaktadır. 2005 yılında orduya yazılanların %40'ı daha önce bu oyunu oynamıştır.

 

Oyundaki gerçeklik / silah sesleri, nefes alışverişleri, hedef menzilleri ve Ft. Benning askeri kampı büyük bir titizlikle ("Triple-A" kalitesinde) canlandırılmıştır. Ancak bu gerçekçilik, savaştaki insan acılarını kapsamaz. Oyuncular vurulduğunda sessizce yere yığılır, cesetler adeta cennete yükseliyormuş gibi kaybolur; çünkü vahşetin açıkça gösterilmesi orduya katılımı zayıflatacaktır.

 

Savaş Oynama

Savaş gösterisi / vurguyu akılcı bir soru olan 'Neden savaşıyoruz?' dan, 'İşte savaşıyoruz!'un baş döndürücü biçimde sergilenmesine kaydırmak için oluşur ve oyun zamanı, yurttaşı, sanal da olsa, 'Nasıl savaşırız?'ın mekanik hazlarıyla bütünleştirir.

 

5. Eğlence Olarak Savaşla Oynamak

Savaşı Satın Almak

11 Eylül sonrası Amerikan dayanışması tüketim çılgınlığına dönüştürülmüştür. Başkan Bush, halka terörizmle başa çıkmanın en iyi yolunun Florida'daki Disney World'e gidip eğlenmek ve dilediğince tüketmek olduğunu tavsiye etmiştir.

 

Vladimir Putin, Jacques Chirac, Saddam Hüseyin ve Usame bin Laden gibi figürlerin konuşan bebekleri ve Crazy Debbie's'in büstleri patlatıldığında kan kırmızı kıvılcımlar saçan "Terörist Kafasını Havaya Uçuran" havai fişekleri yoğun talep görmüştür.

 

2005 yılında Iraklı isyancılar, Amerikan askerini rehin aldıklarını iddia ettikleri bir fotoğraf yayımlamışlardır. Ancak fotoğraftaki askerin aslında Dragon Models şirketine ait ultra-gerçekçi "Cody" aksiyon figürü olduğu ortaya çıkmıştır. Bu olay, gerçek dünya ile savaş oyuncakları arasındaki sınırların tamamen çöktüğünü gösteren çarpıcı bir örnektir.

 

Çember Tamamlanıyor: İstikrarsızlık ve Direniş Noktaları

Ernst Friedrich, 1924 tarihli "Krieg dem Krieg!" (Savaşa Karşı Savaş) adlı ünlü kitabında, çocukların savaş oyuncaklarıyla nasıl eğitildiğini gösterdikten sonra parçalanmış insan bedenleri ve yüzlerin fotoğraflarını yan yana getirerek tam bir "şok terapisi" uygulamıştır. Bu karşı-kültürel girişim daha sonra Naziler tarafından hapse atılarak ve müzesi tahrip edilerek bastırılmıştır.

 

Sanatçılar ve aktivistler, interaktif savaş kültürüne karşı üç ana yöntem geliştirmiştir: Çökertme, Hızlandırma ve Tersine Çevirme.

 

Çökertme

Anne-Marie Schleiner liderliğindeki eylemciler, popüler nişancı oyunu Counter-Strike oyununun kodlarına müdahale ederek sanal duvarlara ve zeminlere barış sloganları yazmış ve kalp resimleri spreylemişlerdir.

 

Joseph De Lappe ordu destekli America’s Army oyununa girerek siber tüfeğini bırakmış ve sohbet satırına Irak'ta ölen gerçek ABD askerlerinin isimlerini, yaşlarını ve ölüm tarihlerini yazmaya başlamıştır.

 

Hızlandırma

Mad dergisi, Bush yönetiminin Irak işgal planları sırasında Star Wars: Attack of the Clones filminden esinlenerek "Gulf Wars II: Clone of the Attack" posterini yayımlayarak halkın savaşla olan sinematik ilişkisini absürtleştirmiştir.

 

Iraklı sanatçı Wafaa Bilal, kendini küçük bir odaya kapatmış ve bilgisayara bağlı sarı boya atan bir paintball silahını internet kullanıcılarının kontrolüne açmıştır

. Web sayfası birinci tekil şahıs nişancı oyun ekranına benzeyen bu projede, Bilal'e karşı internet üzerinden 65.000'den fazla atış yapılmıştır. Bilal, insansız hava aracı saldırısıyla ölen erkek kardeşi ve babasının acısını bu "gerilim" üzerinden dünyaya yansıtmıştır.

 

Tersine Çevirme

Eva ve Franco Mattes, Hollywood tarzı Amerikan propaganda ikonografisini Avrupa Birliği'ne uyarlayarak Kuzey Kore nükleer programı bahanesiyle ABD'nin Çin'i işgal ettiği hayali bir filmin afişini yaymış ve kültürel çifte standartları ortaya koymuştur.

 

Jesse Petrilla’nın popüler Quest for Saddam oyunu, İslami gruplar tarafından hacklenip The Night of Bush Capturing (Bush Avı) oyununa dönüştürülmüştü. Wafaa Bilal bu oyunu değiştirerek kendi yüzünü canlı bomba yeleği giymiş bir karakter olarak oyuna eklemiş ve "Sanal Mücahit" adıyla sergilemiştir.

FBI soruşturmasına ve okul yönetimi tarafından sansüre uğrayan proje, ABD liderini öldürmeyi hedefleyen oyunlar "terörist" sayılırken, diğer ülke liderlerini öldürmeyi hedefleyen batılı oyunların neden normal kabul edildiği sorusunu ortaya koymuştur.

 

Gerçekçilik Gerçekliğe Karşı

Yapay olarak kurgulanan tüketilebilir "gerçekçilik" çabası büyüdükçe, sistem gerçekliğin müdahalesine karşı daha hassas hale gelir.

Aktivistlerin müdahaleleri, bu capillary (kılcal) çatlakları kışkırtarak bütün deneyimi sorgulatan sistemik krizler yaratır.

 

6. Sorgulama

Özel Gösterimlerden Gösterim Sonrasına

Pentagon'un sinemalarda gösterilen 4 dakikalık Enduring Freedom: The Opening Chapter filmi; belgesel, realiti şov ve askeri reklam karışımı yeni nesil tekno-savaş propagandasını temsil eder.

Seyirciden özveri istemez, sadece "gösteri başlıyor" mesajını verir ve insanları sanal olarak güverteye sıçratmayı hedefler.

 

Uzayan işgal, artan ABD askeri kayıpları ve yüz binlerle ifade edilen Iraklı sivil ölümleri (yüksek sivil zayiat raporları), savaşın "hızlı ve heyecanlı bir zafer dansı" olduğu mitini yıkmış; Irak Sendromu kamusal bilince yerleşmiştir.

 

Savaş haberlerinin basındaki oranı %24'ten %4'e gerilemiştir.

İlgisizlik ve azalmaya rağmen askeri-medya kanalları inceltilmiş olarak varlığını sürdürür.

 

Nihayetinde orduyu bir fantezi oyununun ötesine taşıyarak gerçek askeri piyonlara dönüştürmeyen bir bilince ihtiyaç vardır.

Hedef, devlet şiddetini yetkilendiren gücü elinde tutan: sorumluluğun taşıdığı ağırlığın bilincinde olan bir yurttaş... sivil kültür geliştirmek olmalıdır.

…