Siniša
Malešević - Organize Vahşetin Yükselişi -
Notlar
Şiddetin Tarihsel Sosyolojisi
The Rise Of Organised Brutality, A Historical Sociology of
Violence, Cambridge University Press, 2017
Malešević, şiddetin biyolojik eğilimlerden ziyade örgütsel
kapasite, ideolojik nüfuz ve mikro dayanışma tarafından belirlendiğini
gösteriyor.
Savaşlara, devrimlere, soykırımlara ve terörizme odaklanan
bu kitap, modern toplumsal örgütlerin kitlesel şiddete yönelik halk desteğini
harekete geçirmek için ideolojiden ve mikro dayanışmadan nasıl yararlandığını
gösteriyor.
Giriş: Şiddetin Yüzleri
İnsanlık tarihi; Çin'deki Lingchi (bin kesik yöntemi),
Ashoka'nın Cehennemi, Azteklerin insan kurban etmesi ve özellikle Orta Çağ
Avrupa'sının (Iron Maiden/Demir Bakire, kafa kırıcı, çark cezası vb.) aralıksız
bir işkence ve barbarlık çağı olduğu fikriyle anılır.
Çağdaş ortaçağ uzmanları (Klemettila, Kleinschmidt, Carrel,
Baraz) bu algıyı reddeder.
Orta Çağ adalet sistemi kamusal işkenceye değil; utandırma
ve topluluk önünde rezil etme gibi hafif cezalara dayanıyordu. İnfazlar sadece
katillere ve ağır küfür/hainlik eylemlerine uygulanırdı.
Demir Bakire (Iron Maiden) Orta Çağ'da hiç kullanılmamış
sonradan uydurulmuş bir alettir; Ashoka'nın Cehennemi edebi bir icattır.
Orta Çağ'ın "barbar" olarak kurgulanması, Rönesans
ve Aydınlanma düşünürlerinin kendi ilerleme, akıl ve özgürlük projelerini öne
çıkarmak için geçmişi kasıtlı olarak "Ötekileştirmesinden"
kaynaklanmaktadır.
Şiddet istikrarlı ve tarih ötesi değildir; zamana ve mekana
göre değişir.
Günümüz toplumu şiddeti sadece kasıtlı bedensel
müdahale/fiziksel zarar olarak dar bir çerçevede tanımlar.
Modern öncesi dönemde toplumsal izolasyon, sürgün veya
toplum önünde utandırılmak, fiziksel cezalardan çok daha ağır bir zorlama kabul
edilirdi (örneğin 14. yüzyıl İngiltere'sinde kısa süreli hapis yerine kütüğe
bağlanmak tercih edilirdi). Günümüzde ise iş yerindeki psikolojik baskılar veya
sosyal izolasyon şiddet sayılmazken, bedensel bütünlüğe dokunmak en büyük ceza
nedenidir.
Organize şiddetin dönüşümü
Devletlerin ve örgütlerin şiddeti sistematikleştirip
bürokratik mekanizmalara oturtması.
Şiddeti kitlesel boyutta meşrulaştıran ideolojilerin
yayılması.
İnsanların küçük grup bağlılıklarının (mikro dayanışma)
örgütsel ve ideolojik amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılması.
(Son yüzyıl itibariyle) Örgütsel ve ideolojik yapılar
şiddeti yok etmemiş; günlük yaşamı pasifleştirirken dönemsel kitlesel şiddet
patlamalarının koşullarını hazırlamıştır.
Kitabın Düzeni
Bölüm 1 (Teorik Çerçeve): Şiddet tanımları (aşırı geniş ve
aşırı dar yaklaşımlar) incelenir. Max Weber, Michel Foucault ve Norbert
Elias'ın görüşleri eleştirilir.
Bölüm 2 (Analitik Çerçeve): Baskının bürokratikleşmesi,
merkezkaç ideolojikleştirme ve mikro dayanışmanın kuşatılması süreçleri
ayrıntılandırılır.
Bölüm 3 & 4 (Tarihsel Kanıtlar): Erken insanlık ve tarih
öncesi dönem değerlendirilir. Şiddetin insanlık tarihinde sanıldığı kadar erken
değil, örgütsel gücün genişlemesiyle paralel olarak geç dönemde geliştiği
gösterilir.
Bölüm 5 (Savaş): Savaşın örgütsel ve ideolojik kapasitesi
incelenir. Devletlerarası savaşların azalması, savaşın günlük yaşamın içine
bürokratik olarak yerleştiği anlamına gelir.
Bölüm 6 (Devrimler): Devrim teorileri eleştirilerek
ideolojik nüfuz ve örgütlenme merceğinden yeniden ele alınır.
Bölüm 7 (Soykırımlar): Soykırımlar hukuki/etik boyuttan
çıkarılıp tarihsel sosyolojik yaklaşımla analiz edilir.
Bölüm 8 (Terörizm): Terörizmin kamusal algısı ile
örgütsel/ideolojik dinamikleri incelenir; determinist yaklaşımlar eleştirilir.
Bölüm 9 (Mikro Dayanışma): İnsanların doğuştan şiddet
yanlısı/sürü yaratıkları olmadığı, grup bağlılığının ve kitlesel eylemin
arkasında örgütsel-ideolojik desteklerin yattığı savunulur.
1. Bölüm: Organize Şiddet Nedir?
Şiddet Nedir?
Şiddet, zaman ve mekana göre değişen dinamik bir toplumsal
olgudur.
Organize şiddet; bireylerin veya grupların, resmi ya da
gayri resmi toplumsal organizasyonlara üyelikleri, bağlılıkları ve bu yapıların
varlığı aracılığıyla katıldıkları şiddet biçimidir.
Organize Şiddetin İki Temel Katmanı
Gruplar Arası Şiddet: Az veya çok resmileşmiş yapılara
dayanabilir veya bazen tamamen örgütsel kanalların dışında da gelişebilir.
Bu şiddet türünde failler genellikle belirli bir sosyal
katmana veya kimliğe (ırk, etnik köken, cinsiyet, sınıf) hitap eder ve iç
meşruiyet kaynakları bu sınırla kısıtlıdır.
Şirketler/Yönetimler Arası Şiddet: Bürokratik ve örgütsel
bir yapının varlığına bağımlıdır. Örgütsel mekanizmalar olmadan ortaya çıkması
imkânsızdır.
Devletler, imparatorluklar veya şehir devletleri gibi
yerleşik yönetimlerin birbiriyle yürüttüğü şiddettir.
Bu düzeydeki şiddet, vergilendirme, eğitim ve yasama gibi
araçlarla desteklenen ve geniş ideolojik söylemlerle meşrulaştırılan en üst
seviye organize şiddet biçimidir.
Organize Şiddetin Özellikleri
1.
Örgütsel Aracılık
Eylem, örgütsel üyelik ilkelerine göre yönetilir.
2.
Örgütsel Kapasite ve İdeolojik Meşruiyet
Organize şiddet, eylemi gerçekleştirebilmek için kurumsal
kapasiteye ve bu şiddeti kitlelere onaylatacak ideolojik/toplumsal söylemlere ihtiyaç
duyar.
3.
Tekelleşme
Özellikle modern devletler (yönetimler), kendi toprakları
üzerinde meşru şiddet kullanma yetkisini tekellerine alarak organize şiddeti
kurumsallaştırmışlardır.
Şiddeti Örgütlemek
Kişilerarası şiddet doğrudan fiziksel etkileşime dayanırken,
organize şiddet soyut örgütsel yapılar (devlet, ordu, polis, milisler vb.)
aracılığıyla dolayımlanan bir olgudur.
Şiddetin büyük kısmı gruplar arası etkileşimden ziyade
devletler, şirketler ve paramiliter yapılar gibi örgütsel düzeylerde üretilir.
Organize şiddet, bireylerin kişisel dürtülerinden ziyade sosyal
organizasyonların zorlayıcı ve ideolojik gücüne dayanır.
Disiplin ve Şiddet
Weber'e göre devlet, meşru fiziksel şiddet kullanma
tekeliyle tanımlanır.
Disiplinin savaşta doğduğunu savunan Weber, "Askeri
disiplin her türlü disiplini doğurur" diyerek bürokratik rasyonalizasyonun
kökenindeki şiddete işaret eder.
Siyaset nihai olarak zorlayıcı güce ve şiddet tekelinde
bulunmaya dayanır.
Şiddet ve Medeniyet
Elias, "uygarlaşma süreci" ile şiddetin
azaldığını, öz-denetimin içselleştirildiğini savunur.
Feodal savaşçıların yerini saray mensuplarının alması ve
devletin vergi/şiddet tekelini kurmasıyla şiddet bastırılmış, nezaket ve
kendini sınırlama topluma yayılmıştır.
Elias / Şiddeti doğalcı bir içgüdüye indirger ve modern
dönemde organize şiddetin boyutlarındaki dönüşümü tam olarak kavrayamaz.
Unutmamak gerekir: uygarlık organize şiddetin beşiğidir.
Şiddet ve Hapishane Gücü
Foucault, modernitenin şiddeti ortadan kaldırmadığını, onu
görünür infazlardan "disiplinci güce" ve gözetim sistemlerine
(Panoptikon) dönüştürdüğünü ileri sürer.
Foucault’ya göre şiddetin hakim olduğu yerde iktidar durur.
Siyasi iktidar şiddetten vazgeçebildiği ölçüde modern
düzenlere hükmedebilir.
Şiddetin görünürden çekilmesi baskının azaldığı anlamına
gelmez (Panoptikon tasarımlar). Amaç "daha az cezalandırmak değil, daha
iyi cezalandırmak"tır; iktidar artık bedenin ötesine geçerek bireyin
zihnine ve ruhuna nüfuz eder.
Panoptikon, hapishaneler, ordular ve fabrikalar en
nihayetinde arka plandaki şiddet/cezalandırma tehdidine dayanır. Weber’in
belirttiği gibi, yaptırım gücü (şiddet kapasitesi) olmadan kalıcı bir siyasi
iktidar mümkün değildir.
Disiplinci güç ile egemen güç karşıt değil, birbirini
besleyen unsurlardır.
Foucault, tıpkı Elias gibi modernitenin daha az şiddetli
olduğunu varsayar.
Halbuki son 250 yılda savaş ve soykırımlarda en az 300
milyon insan ölmüştür.
2. Bölüm: Uzun Vadede Şiddet
Şiddeti İnceleme Yöntemi: "Longue Durée" (Uzun
Vade)
Anlık/psikolojik faktörler kişilerarası şiddeti
açıklayabilir ancak savaşlar, devrimler ve soykırımlar gibi organize şiddetin
tarihsel dönüşümünü açıklayamaz.
Şiddeti anlamak için Annales Okulu'nun (Fernand Braudel vb.)
geliştirdiği longue durée (uzun vade) yaklaşımı gereklidir. Olay odaklı tarih
ve elit biyografileri yerine, yüzyıllar boyunca yavaş gelişen büyük ölçekli
yapısal süreçlere, toplumsal makroskoba ve prosopografiye (grupların/yapıların
ortak özelliklerinin incelenmesi) odaklanılmalıdır.
Organize Şiddetin Dinamikleri
1.
Baskının Kümülatif Bürokratikleşmesi
Örgütsel ve zorlayıcı kapasitenin tarih boyunca sürekli
artması.
2.
Merkezkaç İdeolojikleştirme
İdeolojik nüfuzun genişlemesi ve yayılması.
3.
Mikro Dayanışmanın Kuşatılması
Örgütsel/ideolojik gücün büyümesiyle grup dayanışmasının
dönüşmesi.
Sosyal Organizasyon ve Şiddet
Çatışmaların ana failleri şekilsiz gruplar (Sünniler,
Ruslar, işçi sınıfı vb.) veya bireyler değil; bu gruplar adına hareket eden
somut sosyal organizasyonlardır.
Bireyler farklı duygulara ve algılara sahip olduğundan, iyi
işleyen bir sosyal örgütlenme olmadan geniş ölçekli kolektif eylemler
(isyanlar, devrimler, savaşlar) gerçekleşemez.
Avcı-toplayıcı dönemdeki esnek, küçük ve hiyerarşisiz
gruplarda kurumsallaşmış şiddet ve disiplin yoktu.
Savaş ve organize şiddet hiyerarşik sosyal organizasyonların
ortaya çıkmasıyla kurumsallaşmıştır.
Bürokratik örgütlerin temeli disiplindir; disiplin ise
dışsal toplumsal baskı ve zorlama tehdidiyle (mali cezalar, hapis, ölüm vb.)
sürdürülür.
Patrimonyal veya sultanik yönetimler bireysel hükümdarlara
bağlı olduğundan örgütsel olarak zayıftır. Buna karşılık bürokratik sistemler topluma
daha derinlemesine nüfuz eder ve lider değişikliklerinden etkilenmez.
Şiddet eylemlerini körükleyen ve kitleselleştiren şey,
karmaşık sosyal organizasyonların gelişmesidir.
Bürokratik örgütler büyüdükçe, geliştikçe ve topluma nüfuz
ettikçe daha fazla zorlayıcı kapasite kazanırlar; bu da daha büyük ölçekli
şiddet, yıkım ve insan kaybına yol açar. Örgütler olmasaydı şiddetli
çatışmaları finanse edecek vergiler toplanamaz, savaşçılar askere alınamaz ve
kitlesel destek sağlanamazdı.
İdeoloji ve Şiddet
Modern bürokratik yapılar; araçsal rasyonellik, meritokrasi,
işbölümü ve yazılı kurallarla hareket eden "demir kafes" veya
"sosyal kafes" niteliğindedir. Bürokrasi, duygusal, akrabalık veya
klan bağlarını çözerek toplumsal ilişkileri rasyonelleştirir ve tekdüzeliği
teşvik eder.
Modernitenin eğitim/okur-yazarlığın yaygınlaşması gibi
getiriler ideolojilerin elitlerin tekelinden çıkıp kitlelere yayılmasına
(merkezkaç ideolojileştirme) yol açtı. İdeolojiler örgütlerin tepe noktasından
halka doğru yayılır ve rakipleriyle sürekli yarışır; bu rekabet de örgütsel ve
ideolojik kutuplaşmayı besler.
Modern öncesi dönemde: İnsanlar eşit ahlaki değerde
görülmediği için (örneğin köylülerin insan sayılmaması veya öteki dinlerin
mensupları), şiddet mevcut hiyerarşik toplumsal düzeni korumak/yeniden
onaylamak için kullanılıyordu.
Moderniteyle birlikte: Aydınlanma ile birlikte
"insanların eşitliği" ilkesi benimsendiğinden, şiddet artık toplumsal
değişimi ilerletmek ve ideal/ütopik bir geleceği inşa etmek için
meşrulaştırılır.
Dayanışma ve Şiddet
İnsan beyninin bilişsel kapasitesi yaklaşık 150 istikrarlı
ilişkiyi sürdürmeye elverir (günümüz sosyal medya kullanım verileri de bunu
doğrulamaktadır). Modern insan hâlâ "organik" değil, küçük
gruplardaki yüz yüze, duygusal "mekanik" dayanışmaya muhtaçtır.
Askeri müfrezeler, terör hücreleri veya devrimci gruplar
gibi hayati tehlike içeren durumlarda mikro dayanışma zirve yapar.
3. Bölüm: İnsan Vahşeti Kaç Yaşındadır?
İnsanlar Diğer Hayvanlardan Daha Şiddetli Midir?
İnsanlar pençe veya keskin diş gibi biyolojik silahlardan
yoksun olmalarına rağmen, organizasyon becerileri sayesinde gezegende benzersiz
bir yıkıma yol açmışlardır.
İnsan Şiddeti Kaç Yaşındadır?
Arkeolojik kayıtlar, göçebe avcı-toplayıcı topluluklarda
organize şiddetin nadir olduğunu, şiddetin yerleşik yaşama geçişle (Neolitik)
birlikte arttığını gösterir.
Bazı İnsan Grupları Diğerlerinden Daha Şiddetli mi?
Şiddetli "savaşçı" yapıları doğuştan gelen bir
özellik değil; Avrupa sömürgeciliği, salgın hastalıklar, at, ateşli silahlar ve
alkolün getirdiği dışsal yapısal dönüşümlerin bir ürünüdür.
İnsanlar doğuştan katil veya barışçıl (Hobbesçu ya da
Rousseaucu) değildir. İnsan doğası sabit değildir; insanlar esnek, süreçsel
yaratıklardır. Şiddet biyolojik bir nitelik değil, iki ya da daha fazla taraf
arasındaki tarihsel ve toplumsal bir ilişkidir.
Şiddetin Örgütsel Temelleri
Avcı-toplayıcı dünyada (Neolitik öncesi) toplu şiddet
eylemleri aralıklı ve nadirdir. Neolitik Devrim ile birlikte tarıma, yerleşik
yaşama ve mülkiyete geçiş, dayanıklı toplumsal örgütlerin doğmasını
sağlamıştır.
Şiddetin Neolitik sonrası artmasının temel nedeni gıda
fazlası veya saf ekonomik çıkar değil; ortak girişimler etrafında gelişen
örgütsel kapasite ve zorlama mekanizmalarıdır.
Örgütsel güç, ateşin bulunması gibi tesadüfi ve olumsal bir
insani icattır. Ancak ateşten farklı olarak, özgürlüklerini kısıtladığı için
toplayıcı topluluklar tarih boyunca devlet ve imparatorluk gibi örgütsel
kabuklara direnmişlerdir.
Sosyal Örgütlerin Zorlayıcı Temelleri
Örgütler bir kez kurulduktan sonra bireylerin tek başına
sahip olamayacağı özerk bir güce ve yaşama kavuşurlar.
Michael Mann’in "sosyal kafes" (social cage)
kavramına atıfla; basit avcı-toplayıcı gruplarda yüksek bireysel özgürlük fakat
düşük güvenlik/organizasyon varken, şeflikler ve modern örgütlerde (devletler,
şirketler) özgürlükten feragat edilerek güvenlik, kaynak ve koruma elde edilir.
Büyük ölçekli, kalıcı ve organize şiddet, ancak dayanıklı
toplumsal örgütlerin varlığıyla mümkündür.
4.
Bölüm: Organize Şiddetin Durdurulamaz Yükselişi
De Saint-Pierre, Kant, Leibniz, Mill ve Spencer gibi klasik
ve liberal düşünürler; aklın, ilerlemenin ve modernleşmenin şiddeti ortadan
kaldıracağını ileri sürmüşlerdir.
Tam tersine, organize şiddetin örgütsel ve ideolojik
yapılarla derinden bağlantılı olduğu ve bu yapıların büyümeye devam ettikçe
geniş ölçekli şiddet potansiyelinin de artacağı iddiası ileri sürülüyor.
Tarih Boyunca Organize Şiddet Nasıl Ölçülecek?
Şiddeti dar (kasıtlı fiziksel zarar ve savaş ölümleri)
tanımlayanlar şiddetin azaldığını öne sürerken şiddeti yapısal/sembolik
koşullarla (eşitsizlik, yaşam süresi farkları, yetersiz beslenme) tanımlayanlar
ise şiddetin dünyada arttığını göstermektedir.
Şiddet verilerinin çoğu ulus-devletler veya imparatorluklar
gibi büyük örgütler tarafından toplanmıştır. Ancak bu yapılar yalnızca kendi
çıkarlarına uygun verileri kaydetmiş; sömürgelerdeki katliamları, kıtlıkları
veya doğrudan savaş tanımına uymayan iç çatışmaları göz ardı etmiştir. Veri
setlerindeki bu metodolojik milliyetçilik, geçmişi bugünün kategorileriyle
yanlış okumamıza yol açar.
Erken Tarih
Göçebe avcı-toplayıcı toplumlarda şiddet büyük ölçüde dışsal
kaynaklı (yaban hayatı, doğal afetler, açlık) iken; yerleşik yaşama geçişle
birlikte insan kaynaklı içsel şiddet (savaşlar, katliamlar) ortaya çıkmıştır.
Göçebe gruplara kıyasla daha karmaşık hiyerarşilere ve
akrabalık ağlarına sahip "şeflikler" (örneğin Cengiz Han’ın Moğol
konfederasyonu) şiddet kapasitelerini artırmıştır. Tarihin temel ilkelerinden
biri şudur: Toplumsal örgütler geliştikçe, zorlayıcı güçleri ve ürettikleri
şiddetin ölçeği de büyümektedir
Modern Öncesi Dünya
Yerleşik kentsel yaşam, işbölümü ve güç merkezileşmesi
toplumsal yapıların zorlayıcı kapasitesini ve ideolojik meşruiyetini
artırmıştır.
Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Avrupa (Karanlık
Çağlar), sanılanın aksine niceliksel olarak daha az doğrudan savaş ölümüne
tanık olmuştur.
Orta Çağ Avrupa'sında yaygınlaşan işkence ve korkunç
infazlar (çarkta ezme, diri diri yakma), Pinker veya Elias'ın öne sürdüğü gibi
"hayvani dürtüler" veya "sadizm" ile ilgili değildir. Bu
durum, elinde yüzbinlerce köylüyü denetleyecek altyapısal ve örgütsel güç
bulunmayan otoritenin örgütsel zayıflığına bir lojistik yanıttır. İşkence,
toplumsal düzeni korumak için bir iletişim ve korku aracı olarak
kullanılmıştır. İspanyol Engizisyonu gibi kurumların korkutucu imajına rağmen
doğrudan neden olduğu ölüm sayıları (Torquemada döneminde yaklaşık 2 bin kişi)
abartıldığı kadar yüksek değildir.
Avrupa nispeten küçük ölçekli çatışmalar yaşarken; İslam'ın
Altın Çağı'ndaki halifelikler, Orta Asya, Orta Doğu ve Doğu Asya'da örgütsel
genişlemeye bağlı olarak şiddet şiddetlenmiştir.
Organize Şiddet ve Modernite
Erken Modern Dönem
Avrupa'nın çok kutuplu ve rekabetçi yapısı, Avrupalı
yöneticileri savaşları finanse etmek için vergi sistemleri, disiplinli
bürokrasi ve idari aygıtlar geliştirmeye zorlamıştır. Savaş hazırlıkları;
ulaşımı, iletişimi, sanayiyi ve okuryazarlığı teşvik ederek modern devlet
kapasitesini inşa etmiştir.
Aynı dönemde Çin ve Osmanlı gibi devasa imparatorluklar
"yüksek düzey denge tuzağına" düşerek örgütsel yenilikleri
reddetmiştir.
Zorlayıcı-örgütsel kapasitenin artması, 17. yüzyılın
başından 20. yüzyılın ortasına kadar insanlık tarihinin en kanlı dönemini
yaratmıştır. Otuz Yıl Savaşları (yaklaşık 8 milyon kayıp), geleneksel ritüel
savaş anlayışından topyekun savaşa geçişin ilk kırılmasını oluşturmuştur.
Steven Pinker'ın Aydınlanma fikirlerinin ve empati
duygusunun şiddeti azalttığı yönündeki tezinin aksine; Aydınlanma ilkeleri jeopolitik,
askeri ve ekonomik dönüşümlerin bir sonucu/yan ürünüdür.
Ayrıca devrimci fikirler toplumu sakinleştirmemiş, aksine
insanlık tarihinin en yıkıcı çatışmalarını tetiklemiştir.
Devrimci Fransa, ideolojik saflık (özgürlüğü ihraç etme
söylemi) ve kitlesel zorunlu askerlik (Levée en masse) ile topyekün savaş
dönemini başlatmıştır.
Yeni Amerikan cumhuriyeti; sömürgeci genişleme, zorla
yerinden etme ve soykırım politikalarıyla Yerli Amerikalı nüfusu neredeyse yok
etmiştir (1490'lardan 19. yüzyıl sonuna kadar nüfus %96 oranında azalmıştır).
Aynı dönemde köle ticareti ve Atlantik ötesi köle nakli milyonlarca Afrikalının
ölümüne neden olmuştur.
Amerikan İç Savaşı
Modern teknolojinin (makineli tüfekler, hızlı ateş eden
silahlar, gelişmiş ulaşım) geleneksel piyade taktikleriyle karşı karşıya
geldiği ilk endüstriyel savaş kabul edilir. İki gelişmiş yönetimsel aygıtın
ideolojik ve örgütsel seferberliği 750.000'e yakın insanın ölümüne yol
açmıştır.
Avrupalı güçlerin küresel sömürgeleştirme hamleleri devasa
boyutta katliam, soykırım ve yapay kıtlıklara yol açmıştır. Malthusçu ekonomi
politikaları Çin, Hindistan ve Brezilya'da 32-61 milyon insanı açlıktan
öldürmüştür. Kral Leopold'un Özgür Kongo Devleti'nde (8-10 milyon ölü - ülke
nüfusunun yarısı) ve Alman Güney Batı Afrika'sındaki Herero-Nama soykırımında
(100.000 ölü) olduğu gibi Afrika sömürgeci şiddetin ana kurbanı olmuştur.
Çin'deki Taiping İsyanı (1850-1864),
din-milliyetçilik-militarizm karışımı örgütsel disipliniyle tarihin en kanlı
ayaklanması olmuş ve 20 ila 30 milyon insanın hayatına mal olmuştur.
Yirminci Yüzyıl ve Ötesi
Yirminci yüzyıl, Rummel, Brzezinski ve Hobsbawm gibi
akademisyenlerin hesaplamalarına göre 100 ila 270 milyon arasında insanın
organize şiddet (savaş, soykırım, devlet baskısı, demosid/hükümet katliamları
ve yapay kıtlıklar) sonucu öldüğü en kanlı yüzyıldır.
Dünyanın Şimdiye Kadarki En Karanlık Dönemi
Somme Muharebesi'nin ilk gününde 58.000 İngiliz askeri zayi
oldu.
İdeolojik kutuplaşma ve Bolşevik ile Beyaz orduların
örgütsel baskı mekanizmaları 9 milyon insanın ölümüyle sonuçlandı.
İkinci Dünya Savaşı
66 milyon kayıpla (46 milyonu sivil) tarihin en yıkıcı insan
kaynaklı olayıdır. Devletlerin sanayi işgücünün yarısından fazlasını ve ulusal
gelirlerinin 3/4'ünü savaşa aktarmasıyla gerçekleşmiştir.
Sovyetler Birliği'nde Stalin döneminde (~20 milyon) ve Mao
yönetimindeki Çin'de (~40 milyon) devletin bürokratik gücü, kasıtlı kıtlıklar
ve sistematik temizlikler aracılığıyla savaş alanları dışında devasa sivil
ölümlerine yol açmıştır.
Son Elli Yıl
Tarihte uzun barış dönemlerini her zaman son derece yıkıcı
savaşlar takip eder.
Şiddet yalnızca doğrudan vurulma/öldürülmeyle ölçülemez.
Günümüzde iç savaşlar ve müdahaleler sonrasında altyapıların çökmesi (su,
elektrik, sağlık), bulaşıcı hastalıklar ve toplumsal yıkımlar çatışmanın
kendisinden daha çok ölüme neden olmaktadır.
Modern devletler ve örgütler şiddeti yok etmemiş; hapsedilme
oranlarını artırarak, polis yetkilerini genişleterek, gözetim mekanizmalarını
yaygınlaştırarak ve gündelik hayatın kılcal damarlarına (aile, cinsellik,
sosyal ilişkiler) idari denetim kurarak zorlayıcı kapasitelerini daha da
büyütmüşlerdir.
Harp
Savaş insan doğasından ziyade karmaşık toplumsal ilişkilere
ve örgütlere dayanır.
Savaş doğal bir olgu değildir; toplumsal gelişimin bir
ürünüdür.
Savaş, yıkım getirmesinin yanı sıra, toplumsal ilişkileri
harekete geçiren, modernleşmeyi ve teknolojik buluşları teşvik eden bir
katalizördür.
Savaş ve Sosyal Değişim
Savaş toplumsal örgütler arasında önemli toplumsal değişime
yol açan uzun süreli ve yaygın bir silahlı çatışmadır.
Savaş-Devlet-Toplum Bağlantısı ve Sosyal Örgütler
Özellikle son iki yüzyılda modern devletler şiddet
kullanımını meşru bir şekilde tekeline aldı.
Savaşlar genişleyip daha yıkıcı ve maliyetli hale geldikçe,
devletlerin örgütsel gücü ve nüfuslarını kontrol etme yetenekleri katlanarak
arttı.
Savaş-Devlet-Toplum Bağlantısı ve İdeoloji
Modern çağda halk egemenliği fikrinin yükselişiyle, savaş
kararları artık kitlelerin rızasını gerektiren ideolojik doktrinlere
dayanmaktadır.
Bu durumun paradoksal bir sonucu olarak, insanların ahlaki
açıdan eşit görüldüğü modernitede, rakibi yok etmek için onu insanlıktan
çıkarmak (dehumanization) gerekli hale gelmiştir: Paradoksal olarak kişinin
ideolojik düşmanının daha fazla insanlıktan çıkarılmasının koşullarını yaratan
şey kapsayıcılık, evrensellik ve ahlaki eşitliktir.
Mikro Dayanışma ve Savaş Deneyimi
Araştırmalar, kişinin müfrezesi, alayı ve hatta daha küçük
askeri birliğiyle olan duygusal bağlarının, bireysel ve toplumsal eyleme
yönelik diğer güdülerden daha ağır bastığını göstermektedir.
Bireyleri savaşmaya iten güç sadece ideoloji veya kişisel
çıkar değil, aynı zamanda küçük gruplar içindeki duygusal bağlardır.
Savaş biyolojik bir olgu değildir; toplumsal ilişkilerin bir
ürünüdür. Bu nedenle savaşlar tarihte oldukça geç ortaya çıkar, ancak tarih
sahnesine çıktıklarında genişleme ve çoğalma eğilimindedirler.
Savaşın varlığını sürdürmesi, karmaşık sosyal
organizasyonların ve ideolojilerin varlığına bağlıdır.
Devrimler
Devrimlerin genellikle Bastille'in basılması gibi mitolojik
ve kahramansı görüntülerle hatırlanır.
Devrimleri Tanımlamak
Devrim, harekete geçirici ideolojik söylemlerle donatılmış
toplumsal örgütlerin, yeni bir toplumsal ve siyasal düzen kurmak amacıyla bir
rejimin zorla devrilmesini hayata geçirdiği ölçekli bir tarihsel toplumsal
süreçtir.
Devrim Teorileri
1.
Fail Merkezli (Agency-Centered) Yaklaşımlar
Robespierre veya Lenin gibi liderlerin iradesine, toplumsal
grupların (orta sınıf, proletarya vb.) beklentilerine ve Ted Gurr’un ifade
ettiği "göreli yoksunluk" (hayal kırıklığı-saldırganlık) tezine
dayanır.
Bireysel psikolojiyi karmaşık toplumsal örgütlenmelere
doğrudan uygulayamaz. Ayrıca, göreli yoksunluk ve hoşnutsuzluğun çok yaygın
olduğu birçok tarihsel durumda devrim gerçekleşmemiştir.
2.
Yapısalcı (Structuralist) Yaklaşımlar
Skocpol, Goldstone, Tilly ve Goodwin gibi isimler devrimleri
bireysel iradenin değil; devlet krizleri, mali tükenmişlik, elit bölünmeleri,
demografik baskılar ve jeopolitik yenilgiler gibi yapısal değişimlerin yan
ürünü olarak görür. Devrim ancak gelişmiş modern devlet aygıtlarının varlığıyla
mümkündür.
1979 İran Devrimi, 1989 Post-Komünist devrimler ve 2010-2011
Arap Baharı gibi süreçler, devletlerin nispeten güçlü/istikrarlı olduğu
durumlarda da ideolojik/kültürel etkenlerle devrim gerçekleşebileceğini
göstererek bu modeli sarsmıştır.
3.
Kültürelci (Culturalist) Yaklaşımlar
Selbin ve Foran gibi isimler devrimlerin inandırıcı
anlatılara, hikâyelere ("Görkemli Devrim", "Ulusal
Kurtuluş" vb.), sembollere, meşrulaştırıcı söylemlere ve sosyokültürel
iletişim mecralarına (ör. Arap Baharı'nda sosyal medya) dayandığını savunur.
Fikirsel boyuta aşırı vurgu yapıp (epistemolojik idealizm)
örgütlenme ve yapısal güçleri göz ardı ederler.
Alternatif Vizyon: Longue Durée (Uzun Dönem) Görünümü
Devrimler; baskının kümülatif bürokratikleşmesi
(örgütsel/yapısal boyut), merkezkaç ideolojikleştirme (kültürel/anlatısal
boyut) ve mikro dayanışmanın kuşatılması (bireysel/grup dinamikleri boyutu)
süreçlerinin uzun vadeli kesişimiyle anlaşılabilir.
Devrimler modern fenomendir ancak kökleri binlerce yıllık
örgütsel birikime dayanır. Tarihsel olarak yalnızca modern ulus-devletlerde
değil; imparatorluklarda, şehir devletlerinde, liglerde, dükalıklarda ve
beyliklerde de gerçekleşmiştir.
Devrimler kendiliğinden halk patlamaları değildir. Başarı,
devlet aygıtının yanı sıra devlet dışı toplumsal örgütlerin (hareketler, dini
yapılar, siyasi odak grupları) planlı, kaynak ve Seferberlik odaklı zorlayıcı
kapasiteyi ele geçirme gücüne bağlıdır.
Devrimler ve İdeolojik Nüfuz
Modern devrimler tüm vatandaşların eşit olduğu fikri gibi
modernist ideolojik şablonlara dayanır.
Bu ideolojik yapı, düşmanın "insanlık adına"
temizlenmesi gereken bir canavar olarak görülmesine de yol açmıştır.
Devrimci Eylemi Ne Motive Ediyor?
Devrimci hareketlerin gizli ve komplocu doğası üyeler
arasında yoğun duygusal bağlar (mikro dayanışma) yaratır.
Mikro dayanışma bireysel motivasyonun ve toplumsal eylemin
temel taşıdır.
Şiddet, örgütsel gücün bir ürünüdür ve bu güçler büyüdükçe
şiddet potansiyeli de artar.
Soykırımlar
Soykırım Nedir?
Kavram, 1943'te Raphael Lemkin tarafından icat edilmiştir.
Soykırımın Sosyal Kökenleri
Modernistler, soykırımın modern devlet, ileri teknoloji ve
ideolojik planlar gerektiren modern bir olgu olduğunu savunur.
Bauman'a göre soykırım, "mükemmel bir bahçe yaratmak
için yabani otların temizlendiği gibi" rasyonel bir toplum mühendisliği
projesidir.
Geleneksel Modernizmin Ötesinde: Longue Durée'de Soykırım
Organizasyonel Kapasite
Soykırımın örgütsel kökleri sömürgecilik deneyimine ve
zorlamanın kümülatif bürokratikleşmesine dayanır.
Soykırım kurumu insanlık tarihinde çok geç ortaya çıkmış
olsa da, onun yaratılışının örgütsel bileşenleri büyük ölçüde şiddet içeren
sömürgecilik yüzyılları boyunca şekillenmiştir.
İdeolojik Nüfuz
Modern ideolojiler (milliyetçilik, sosyalizm vb.) kitlelerin
desteğini alarak soykırım projelerine zemin hazırlar.
Soykırım ve Mikro Dayanışma
Soykırım faillerinin çoğu sadist canavarlar değil,
"sıradan erkeklerdir" ve onları bu eylemlere iten şey kendi mikro
gruplarına (aile, arkadaşlar) karşı hissettikleri sorumluluk ve bağlılıktır.
Çözüm
Soykırım biyolojik bir potansiyel değil, örgütlenme,
ideoloji ve mikro dayanışma mekanizmalarının mümkün kıldığı bir sosyal olgudur.
Terörizm
Terörizmin Anlamı
Terörizm, organize şiddetin özel bir biçimi olarak,
"çoğunlukla kasıtlı veya kasıtsız olarak korku ve gerginliğe neden olan
öngörülemeyen muhteşem olaylara" dayanır.
Belirli bir siyasi mesajın şiddet yoluyla iletilmesi
aracıdır.
Terör Sosyolojisi: Kültür ve Şiddet
Neo-Durkhemci Analizler
Terörizm ve şiddet maddi bir olaydan ziyade
kültürel/sembolik bir eser ve bir tür "politik performans" olarak
görülür. Terör eylemleri; kutsal-dünyevi, dost-düşman, arınma-kirlenme gibi
kültürel ikilikler ve kutuplaşmış ideolojik doktrinler (aşırı inanç sistemleri)
üzerinden kolektif anlam kazanır.
Etkileşimci Analizler
Makro normlar yerine mikro düzeydeki durumlar ve yüz yüze
etkileşimler öne çıkar. Şiddet insan doğasına aykırıdır; gerilim ve korku
yaratır. Terör eylemlerinin başarısı, "yüzleşmeye dayalı
korku/gerilimin" duygusal ritüellerle yönetilerek duygusal enerjiye
dönüştürülmesine bağlıdır.
Temelcilik Karşıtı / Yapısökümcü Perspektifler
Terörizm olgusunu açıklamak yerine hakim söylemlerin
yapısökümüne odaklanırlar. Terör, objektif bir gerçeklikten ziyade söylemsel
olarak inşa edilen, zamana ve mekana göre değişen istikrarsız bir kavramdır.
Kültür merkezli yaklaşımlar fikirleri, sembolleri ve
söylemleri toplumsal eylemin yegane yaratıcısı olarak görürler. Oysa terörizm;
jeopolitik, tarihsel, ekonomik ve yapısal (maddi) gerçeklikler olmadan sadece
söyleme veya metne indirgenemez.
Kültürcü Açıklamaların Ötesinde: Uzun Vadede Terörizm
Terörizm dâhil tüm organize şiddet biçimleri üç uzun vadeli
tarihsel sürecin kesişimiyle açıklanabilir:
Zorlamanın kümülatif bürokratikleşmesi (örgütsel/yapısal
gelişim),
Merkezkaç ideolojileştirme (kültürel/fikri çerçeve),
Mikro dayanışmanın geliştirilmesi (durumsal/bireysel grup
bağları).
Bürokrasi ve Terör
Modern terör örgütleri (IŞİD, El Kaide) hiyerarşik,
profesyonelleşmiş ve uzmanlaşmış bürokratik yapılar sergiler.
Terör örgütleri pek çok açıdan diğer bürokrasilere
benzemekle birlikte bazı farklılıklar da göstermektedir.
İdeoloji ve Terörizm
İdeoloji, eylemlerin sempatizanlar nezdinde
meşrulaştırılması için hayatidir. Medya, terörün etkisini yaymada kritik bir
rol oynar.
Terör örgütleri, eylemlerinin etkisini duyurmak ve
"eylem propagandası" yapmak için kitlesel medya araçlarına son derece
bağımlıdır. Medyanın geniş yer ayırması, korku atmosferini büyütürken örgütün
görünürlüğünü ve ideolojik meşruiyet arayışını artırır.
Mikro Dayanışma ve Terörizm
Radikalleşme, bireysel bir süreçten ziyade akran grupları ve
aile ağları üzerinden gerçekleşir.
Bireyleri şiddete ve fedakarlığa motive eden kişilerarası
duygusal ve etik bağlardır.
İnsanlar Neden Savaşır?
Şiddet bağlamında grup bağlılığı ve toplumsal uyum üzerine
yapılan mevcut sosyolojik tartışmalar tarihsel açıdan dar ve kuramsal açıdan
zayıftır.
Grup bağlarını anlamak için longue durée (uzun dönemli)
tarihsel sosyolojiyi devreye sokmak gerekir.
Toplumsal Uyum ve Askeri Teşkilat
Geleneksel askeri düşünce, insanın doğal halinin savaş
olduğunu savunan Hobbesçu ontolojiye dayanır.
Buna karşılık askeri liderler ve bilim insanları, bireylerin
zorlanmadıkça ya da güçlü teşvikler sağlanmadıkça savaşmaya istekli
olmadıklarının son derece farkındadır.
Charles Ardant du Picq
Cephedeki başarının teknikten ziyade askerlerin "ahlaki
gücüne" ve sosyal uyumuna bağlı olduğunu vurguladı. İnsanların
"savaşmak için değil, zafer kazanmak ve hayatta kalmak için" savaşa
girdiğini gösterdi.
Shils & Janowitz (1948): Wehrmacht (Alman) askerlerinin
son ana kadar savaşmasının sebebinin Nazi ideolojisi değil, küçük askeri
birliklerindeki yoldaşlarına duydukları kişisel sadakat olduğunu savundular.
S. L. A. Marshall (1947): İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalı
ön cephe askerlerinin %75'inden fazlasının düşmana ateş etmediğini, savaşan
azınlığın ise ideolojiyle değil takımdaki arkadaşlarına olan sorumlulukla
motive olduğunu öne sürdü.
Sosyolojinin asıl odağı "insanların ne zaman ve hangi
koşullar altında başkalarını öldürmeye veya kendilerini feda etmeye istekli
olduğu" olmalıdır.
Şiddet ve Mikro Dayanışma
Savan şartlarında yaşayan ilk insanlar son derece esnek,
akışkan ve değişken küçük gruplar halindeydi. İnsanların sabit grup birliği
kurma konusunda genetik bir programı yoktur.
Mikro dayanışma; duyguların, bilişin ve ortak sosyal eylemin
koordinasyonuyla sonradan inşa edilen bir süreçtir.
Tehdit anında ortaya çıkan tünel görüşü, zamanın
yavaşlaması, kortizol artışı gibi hayatta kalma mekanizmaları duygusal
tepkileri zirveye çıkarır ve mikro bağları hızla pekiştirir.
Askeri yapılar ve terör örgütleri; bürokratik soğukluğu
aşmak için küçük birlikleri bilinçli olarak birbirine kenetlenmiş gruplara
dönüştürmeye çalışırlar.
Modern Öncesi Dünyada Şiddet ve Sosyal Uyum
Samuraylar, Memlükler ve Spartalılar gibi seçkin savaşçı
grupların uyumu, "doğal" bağlar değil, katı eğitim ve ideolojik
doktrinler içeren yukarıdan aşağıya örgütsel yaratımlardır.
Modern öncesi imparatorluklar, toplumsal hayatın en derinine
nüfuz edecek altyapısal ve örgütsel güçten yoksundu.
Modern Çağda Şiddet ve Sosyal Uyum
Modern ordular, mikro dayanışmayı yapay olarak oluşturmak
için "arkadaş sistemi" (buddy system) gibi politikalar ve grupla
çalıştırılan silahlar kullanır.
Dünyamız karmaşık ve zorlayıcı toplumsal örgütlerle daha da
doygun hale geldikçe, resmi bürokratik kurumlardan tamamen kopmuş mikro
dayanışmaların oluşmasına yönelik alan giderek azalıyor.
Modern organizasyonlar soğuk, bürokratik, anonim ve araçsal
akılcılığa dayanır. İnsanlar ise doğası gereği sıcak, duygusal ve kişisel
bağlar ararlar.
Küçük grupları birbirine bağlayan o ölümcül ve yoğun sadakat
bağları, dışarıdan uygulanan makro-örgütsel politikaların ve ideolojik
meşrulaştırmaların doğrudan bir ürünüdür.
Sonuç: Organize Şiddetin Geleceği
Geç modernitede tıp, farmakoloji ve askeri teknolojideki
ilerlemeler sayesinde savaşlardaki insan kayıpları azalmıştır. Ancak ölüm
oranlarının düşmesi, çatışma veya şiddetin azaldığı anlamına gelmez. Çatışmalar
kalıcılaşmakta, şiddet daha stratejik ve seçici hale gelmektedir.
İnsan ölmediği ve robotik kayıplar ucuz olduğu zaman şiddet
meşrulaştırmasına daha az ihtiyaç duyulacak; bu durum savaş ve çatışma
kararlarının daha kolay alınmasına (daha sık çatışmaya) yol açabilecektir.
Geleceğin Şiddet Biçimleri
Şiddet insan bedenini tamamen yok etmek yerine, toplumların
zihinsel, duygusal ve genetik yapısını hedef alacaktır.
Şiddetin kalıcılığı, onu üreten iki ana ayağa bağlıdır:
Zorlayıcı Örgütler ve Meşrulaştırıcı İdeolojiler. Bu iki yapı büyümeye devam
ettiği sürece şiddetin ortadan kalkması mümkün değildir.
Geç modernitede şiddet yok olmamakta, daha az kanlı, daha az
görünür fakat çok daha etkili ve mikro düzeyde bir kontrol aygıtı haline
gelmektedir.
…