Murat
Önderman - Türkiye’de Paranoid Ethos -
Notlar
Vakıfbank Kültür Yayınları, 2018
Önsöz
Disiplinlerarasılık; birkaç çalışmanın ya da metodolojinin
basitçe yan yana getirilmesi veya harmanlanması değildir.
Metinde, belirli bir sosyal bilimsel bakış açısının
rehberliğinde; başta psikiyatri ve psikoloji olmak üzere diğer alanlardan elde
edilen veriler (bazen olduğu gibi, bazen eleştirilerek) bir çıkış noktası
olarak çalışmaya dâhil edilmiştir.
Toplumsal olguların sadece bireysel/psikolojik ihtiyaçlara
ya da yalnızca soyut bir kültür ve toplumsal yapıya indirgenmesini sağlayan
yaklaşımlar yetersizdir. Ayrıca psikiyatri ve psikolojide "neden"
olarak görülen unsurlar, sosyal bilimsel yaklaşımda bir "sonuç"
olarak değerlendirilebilir.
Psikoloji, psikiyatri ve sosyal bilimler; üç alan da bireyci
temellere sahiptir.
Durkheim: sosyal olguları açıklamada psikolojiden
yararlanılamaz…
Türk akademisyenler genellikle "statü toplumunun"
etkisiyle risk almaktan kaçınmakta, güvenceli ve katı bir şekilde tanımlanmış
kendi mesleki sınırları içinde kalmayı tercih etmektedir.
Paranoid Ethos
Paranoya gibi bireysel boyutu çok güçlü bir fenomeni
sosyo-kültürel zeminde ele almak zor olsa da metin bu duyarlılığı korumayı
amaçlar.
Türkiye’deki paranoid ethosun ve yüksek düzeydeki
sosyal/siyasal güvensizliğin temel nedenleri ahlakidir.
Sosyal güvensizliği besleyen iki temel açmaz:
Kolektivizm (karşıt grupların birbirlerinden sürekli
ahlakdışı davranışlar beklemesine yol açar)
Tekilcilik (Yönetici kadroların faaliyetleriyle parçalanan
ve içi boşalan iktidar boşluğu).
Giriş
Türkiye'de topluma, ilişkilere
ve benliğe holistik (ilişkisel/bütüncül) bir bakış açısı egemendir. Bu
durum toplum anlayışında kolektivizm, siyasal zihniyette ise komüniteryanizm
(topluluk bağlarını bireysel özgürlük taleplerinin önünde tutma) olarak ortaya
çıkar.
Türkiye'de siyasal gündemi belirleyen ana çatışmaların her
iki tarafı da farklı biçimlerde kolektivisttir. Kolektivizm, heterojen
yapılarda dayanışma sağlamaktan ziyade kendi başına çatışma üreten bir eksene
dönüşmektedir.
Kolektivizm, ahlakın etki
alanını yalnızca bulunulan "iç grup" ile sınırlandırır. Bu
durum, grup dışındakilere ve yabancılara karşı çifte standartlı davranılmasına
ve ahlaki bir boşluğa yol açar.
Türkiye'deki amoral bireycilik (egoizm),
Batılılaşmanın veya ahlaki bir bireyciliğin sonucu değil; aksine baskın kolektivizmin beklenmeyen, anomik bir ürünüdür.
Toplumdaki yüksek sosyal ve siyasal güvensizliğin ana
nedeni, gruptan gruba değişen bu çifte standartlı davranış eğilimidir.
Türkiye'de otoriter zihniyet, hiyerarşideki konuma göre hak
ve ödevlerin değiştiği ("büyükleri saymak, küçükleri sevmek" gibi)
tekilci bir yapıyı besler.
Genel normlar içselleştirilmediği için sosyal ortama aşırı
duyarlı "amorf" bir benlik yapısı gelişir. Bu durum, bireylerde
sürekli bir kandırılma, fitne ve manipülasyon kaygısı doğurur.
Şeref kültüründe üstünlük bütünsel görüldüğü için en küçük
bir taviz bile "topyekün yenilgi" gibi algılanır; bu da
savunmacılığı, misillemeciliği ve ideolojik mutlakçılık arayışını besler.
Toplumun ancak tüm güçlü, merkezi bir otorite veya kurum
aracılığıyla bütünleşebileceğine inanılır ("kontrol felsefesi").
Türkiye'de çoğulculuk (demokrasi) "dağılma",
özgürlük "kaos/anarşi", hak vurgusu "yabancılaşma",
demokrasi ise "istikrarsızlık ve çekişme" korkusu uyandırır.
Türkiye'de sosyal alanda (özellikle yabancılara/grubun
dışındakilere karşı) güvensizlik ve iş birliği noksanlığı varken; diğer yanda
devlet destekli milliyetçilik, linç gibi dürtüsel kitlesel tepkiler, kolektif
gurur ve yakınlar için fedakarlık isteği aynı anda bulunur.
Bireyler idealleştirilen ortak sadakat nesnelerine (örneğin
devlete/millet sembollerine) içtenlikle bağlı olsalar da, kurum olarak bunlara
güvenmezler ve yabancılarla ilişkilerinde amoral (ahlak dışı) bir bireycilik
sergilerler.
Türkiye'deki Birey Tipi
Ahlaki davranışlarını karşıdaki kişinin sosyal konumuna ve
gruba göre değiştiren (tekilci), başkalarının haklarını hiçe sayacak kadar
egoist olan; ancak ulusal çıkar söz konusu olduğunda aşırı milliyetçi davranan.
Genel normlara uymayan ve kuralları kişiselleştirip
ayrıcalık (torpil/hatır) elde etmeye çalışan, bilgiyi/bilimi sadece bir araç,
otoriteyi ise bilginin üstünde gören.
Türklüğüyle gurur duyan ama başka Türklere güvenmeyen.
Türkiye'de normlardan çok zihniyete ve "yaşam
dünyasına" (rutinlere) bakılmalıdır. "Böyle gelmiş böyle gider"
anlayışının hakim olduğu bu yaşam dünyasında bireyler kurallara sadece
çevrelerindekilerin uyduğunu gördüklerinde uyma eğilimi gösterir.
Türkiye'de kişiler ne olduklarını/ne yaptıklarını bilirler
ancak bunun altındaki sosyo-kültürel nedenleri sorgulamazlar.
Davranışların arkasındaki sosyal/kültürel etkenleri yok
sayıp her şeyi yalın bir iradeye ve niyetlere indirgemek, hem amansız
düşmanlıkları hem de Türkiye'deki güçlü komplo teorisyenliğini ve paranoid
algıları besler.
"Normal" Paranoya ve Bireysel Paranoya
Psikoloji, psikiyatri ve psikanalizden oluşan
"psi" sektörü, paranoyayı bireysel bir ruhsal sapma, akıl yürütme
hatası veya yersiz zarar görme hezeyanı (delüzyon) olarak ele alır.
Paranoid algılar yalnızca bireysel psikolojik bozukluklardan
değil; güvensiz ortamlardan, baskıdan, sosyo-kültürel bağlamdan ve toplumsal
yapının getirdiği koşullanmalardan doğabilir.
Sosyal psikoloji (özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında) toplumsal
bağlamı sadece dışsal bir uyaran gibi gören ve odağına soyutlanmış bireyi koyan
dar bir çizgiye çekildi.
Oysa sosyal bağlam ve grup kimlikleri bireyin algısını
doğrudan inşa eder. Türkiye'deki paranoid
eğilimler, bireylerin kişilik bozukluklarından veya yaygın paranoid kişilik
yapısından değil; toplumsal ve kültürel bağlamın yapısından kaynaklanmaktadır.
Paranoid düşünce veya
komplo teorileri her zaman zorunlu olarak "yanlış" ya da "gerçek
dışı" değildir. Düşünce gerçekte doğru da olabilir; ancak onu paranoid yapan şey, doğruluğundan ziyade öznenin o
düşünceyle kurduğu ilişkinin niteliğidir.
Paranoid düşüncelere veya kişilere karşı toplumun ya da
araştırmacıların takındığı dışlayıcı tavır da ironik bir biçimde paranoid
nitelikler taşımaktadır.
Gruplar arasındaki güvensizlik ve zarar görme beklentilerine/endişelerine
değişime kapalı, katı inançlar ve baskın düşünceler yol açar.
Bu katı inançlar, bireysel bir kişilik bozukluğu değil,
kültürel bir eğilim olarak otoriterlik ile
doğrudan bağlantılıdır.
Toplumsal düzeydeki paranoya, bireyleri kişisel
ilişkilerinde dahi etkisi altına alan, kültürel ve yapısal toplumsal
unsurlardan beslenen kolektif bir fenomendir.
Paranoyada bireyler, idealleştirdikleri ortak sembollerle
(devlet, millet, bayrak vb.) özdeşleşirler. Bu idealleştirilmiş sadakat
nesnelerinin tehdit altında olduğu algısı, sosyo-kültürel paranoyanın en baskın
dışa vurumlarından biridir.
Siyasette tarafların kendilerini "her zaman haklı ve
yanılmaz" görme ihtiyacı, karşı tarafı dışlayan iktidar mücadelelerini ve
çatışmaları doğurur.
Paranoid zihniyet, karşı tarafı sadece "farklı düşünen
biri" olarak görmez; onları "ahlaken yetersiz, kötü, aşağı veya kötü
niyetli" ilan eder. Bu durum taraflar arasındaki iletişimi tamamen
koparır.
Paranoyaklar İktidar İlişkileriyle Neden Bu Kadar İlgilenirler?
Paranoid birey sadece olumsuz bir ilginin merkezinde
olduğunu düşünmekle kalmaz; kendisinin dış dünyaya duyduğu ilgi de aşırıdır. Birey, sunduğu ilgiye eşdeğer bir ilgi görmediğini
hissettiğinde sosyal ilişkilerden çekilir; bu da onun sanılanın aksine
insanlarla aşırı ilgilendiğini gösterir.
Paranoya her zaman bireysel düzeyde kalmaz; toplumların
idealleştirdiği sembollere göre şekillenir. Bağlama göre devlet, din, millet
veya ırk birer tehdit altında görülerek paranoid algının nesnesi haline
gelebilir.
Bireyci kültürlerde "evrenselcilik" ön plandayken,
kolektivist (toplulukçu) kültürlerde tekilcilik (particularism) hakimdir.
Tekilcilik, ahlaki kuralların ve empati sınırlarının yalnızca "kendi
grubu" ile sınırlandırılmasıdır.
Türk toplumundaki yüksek kolektivizm, güç mesafesi ve
belirsizlikten kaçınma eğilimleri, doğurduğu sonuçlar itibarıyla kolektif
paranoyayı besler.
Paranoid zihniyet, insan ilişkilerini ve siyaseti iktidar/tahakküm
(dominasyon) mücadelesi olarak görür.
Paranoid siyaset "ya onlar ya biz" mantığına
dayanır.
Paranoya bireysel seviyede mikro iktidar mücadeleleri
şeklinde görülürken, siyasal paranoyada ulusal ve hatta küresel bir boyut
kazanır.
Neden Paranoid Sendrom Değil De Ethos?
Ethos geçici bir ruh hali (atmosfer) değil, kalıcı bir
varlık tarzı ve yaşama biçimi / iklimidir.
Daniel Bar-Tal'ın yaklaşımıyla ethos; toplumu
karakterize eden, ona baskın niteliklerini veren merkezi sosyal inançlar
konfigürasyonudur.
Paranoid düşünce Türkiye'de kurucu bir işleve sahiptir.
Devletin iktidar meşruiyeti, toplumu iç ve dış "düşmanlara" karşı
koruma söylemi üzerinden şekillenir.
Bir kişi veya grup gruptan veya "biz" tanımından
dışlandığında, sadece farklı düşünen biri olarak görülmez; ahlaken kusurlu,
hain ve değersiz ilan edilir.
Paranoid Ethosun Toplumsal Tezahirleri
Hukuka Güvensizlik: Yabancılar arası ilişkilerin formel
hukuk ve kurumlarla düzenleneceğine dair inanç düşüktür.
Ailenin İçe Kapanması: Sosyal alandaki yüksek güvensizlik,
aileyi aşırı bir koruma sığınağına dönüştürür. Aile içi evlilik oranlarının
yüksekliği ve akraba kayırma (iltimas) gibi pratikler bu içe kapanmanın ve
tekilciliğin ürünleridir.
Polemikçi Etkileşim: Gruplar arası ilişkilerde ortak
toplumsal/evrensel değerler yerine tekilci çıkarlar öncelenir.
Çekişmeci Siyasal İklim: Karşıt siyasi gruplar arası
anlaşmazlıklar müzakere edilebilir farklar olarak görülmez, hızla varoluşsal
bir "çekişmeye" ve iktidar kavgasına dönüşür.
Paranoyaya “Psi" Sektöründeki Baskın Bakış Açısına Eleştirel Bir
Yaklaşım
…psikiyatride ruhsal hastalıkların kökeninin biyolojik
anormalliklerde aranmasına özel bir önem verildi.
Ruhsal Rahatsızlıklara
"Psi" Sektöründeki Baskın Bakış Açısının Özellikleri ve Eleştirisi
Psi sektörü (özellikle son 50 yılda) biyolojik bir çizgiye
kaymıştır.
Psikiyatri, rahatsızlığın nedenini bireysel görürken;
"normalliğin" ve "anormalliğin" kriterlerini sosyal ve
kültürel unsurlarda (işlevsellik kaybı, kültürle uyumsuzluk vb.) aramaktadır.
Bireysel düzeyde bir görüşün "hezeyan" olup
olmadığına mantıksal içeriği değil, kültürleşip kültürleşmediği karar
vermektedir.
"Psi" sektörü psikopatolojinin toplumsal uyum ve
işlevsellikle bağdaşmayacağını varsayar.
Eğer normallik ve anormallik tamamen toplumsal uyum
üzerinden tanımlanıyorsa, birçok ruhsal "rahatsızlık" aslında
biyolojik bir hastalıktan ziyade; egemen düzene uyum sağlamayan, toplumca
"sapkın görülen farklı bir dünya veya hayat görüşünden" başka bir şey
değildir.
Tümüyle "Kötü" Bir Yaşantı Olarak Ruhsal Hastalık: Ruhsal
Hastalıkların Olumlu Yönlerine Karşı Duyarsızlık
Medikal kurumlar ruhsal rahatsızlıkları yalnızca
"defedilmesi veya kontrol altında tutulması gereken" tamamen olumsuz
deneyimler olarak görür.
Paranoya ve depresyon, insan hayatının ahlaki ve ilişkisel
boyutunu en çıplak haliyle anlamamıza imkan tanıyabilir.
Psi sektörü / Hastalıkların sadece olumsuz yönleriyle
ilgilenilmesi, bu kurumların temel işlevinin şifa vermekten ziyade bir tür
sosyal kontrol (ruh polisliği, savcılığı, hakimliği) yapmak olduğunu gösterir.
Ruhsal hastalıkları tamamen "kötü" ve
"olumsuz" olarak ayırmak paranoid-şizoid bir tutumdur. Psikiyatri
kurumu bu şizoid temeller üzerine kuruludur.
Ruh Hastalarından Gerçekliğe İlişkin Olarak Öğrenilecek Bir Şey Bulunmadığı
Görüşü
Paranoyak, gerçekliğe "normal" bir insanın
dayanamayacağı kadar yakın olabilir. Sıradan insanlar kendilerini mutsuz edecek
gerçeklerden korunmak için yanılsamalara (illüzyonlara) sığınırken, paranoid
zihin bu korunma kalkanından yoksundur ve gerçekliğin sert/tehlikeli yüzüyle
doğrudan temas eder.
“Normal” insanlar düşünce ve davranışlarını çoğunlukla dar
sosyal çevrelerinin ve yerleşik kalıpların sınırları içinde şekillendirir.
Paranoid bireyler ise yaşadıkları sosyal izolasyon sayesinde
olaylara dışarıdan bakabilirler.
Normal insan, kendi yakınlarına ("anlamlı
ötekilere") kategorik olarak güvenirken, "yabancılara"
güvensizlik duyar.
Paranoid zihin, güven uyandırma bakımından yakını ile
yabancısı arasında bir fark gözetmez.
Normal Düşüncenin Bir Özelliği Olarak Nesnellik
Nesnellik, insanın duygularından ve öznelliğinden tamamen
bağımsız, adeta "hiç kimse tarafından düşünülmeyen bir düşünce"
olarak tanımlandığında imkansız bir metafizik kurguya dönüşür.
Tıp ve psikiyatri söyleminde nesnellik, gerçekte belirli bir
toplumun veya dönemin kültürel ölçütlerine uymaktan ibarettir.
Belirli bir grubun kendi sosyal yargılarını "mutlak
gerçeklik" ile örtüştürmesi ve hakikat tekelini elinde tuttuğunu iddia
etmesi, psikiyatrik terimlerle "manik" (kendini üstün ve kusursuz
görme) bir düşünce biçimidir.
Popüler psikolojideki "kendini ve başkalarını olduğu
gibi kabul etme" ilkesi yalnızca normallerin kendi aralarındaki ilişkide
geçerli kılınır. Normallerin anormalleri olduğu gibi kabul etmemesi ve sadece
"kendine benzeyeni" makbul görmesi narsisistik bir özelliktir.
"Normal" Yanılsamalar
Zihinsel sağlığı yerinde ("normal") görülen
insanlar aşırı olumlu benlik değerlendirmelerine, abartılı kontrol/üstünlük
algısına ve gerçekçi olmayan bir iyimserliğe sahiptir. Kendini kandırmaya en
yatkın kişiler, psikopatolojik belirtileri en az gösterenlerdir.
Bir zihinsel özellik sosyal olarak başarı/üretkenlik
getiriyorsa psikoloji tarafından "olumlu/sağlıklı" kabul edilir.
Ancak aynı kökene dayanan bir özellik sosyal uyumsuzluk yarattığında
"patolojik" ilan edilir.
İyimserlik de kötümserlik de eşit derecede önyargılı düşünce
biçimleridir. Ancak psikoloji kurumu, hiçbir bilimsel temeli olmamasına rağmen
iyimserlerin gerçeklik algısını "daha kaliteli" saymaktadır.
Ruhsal Rahatsızlıkların Medikal Bir Nitelik Taşıdığı Ve Ayrı Bir Hastalık
Türü Olduğu Görüşü
Apandisit veya sarılık gibi beden hastalıklarının tanı
kriterleri evrenseldir; kültürden kültüre değişmez. Ancak organikliğe
dayanmayan ruhsal rahatsızlıkların (özellikle DSM tanı kategorilerinin)
kriterleri tamamen toplumsal inanç, düşünce ve normlarla ilişkilidir.
Aynı düşünce bir toplumda "bizar hezeyan
(saçmalık)" sayılırken, başka bir toplumda "kültürel norm" kabul
edilebilmektedir. Bu durum, psikiyatrinin Pozitivist bir doğa bilimi
olmadığını, aksine sosyal ve normatif bir yapısı olduğunu kanıtlar.
Psikiyatri bir tıp kurumu olmaktan ziyade, toplumdaki
özel/aykırı sapkınlık türlerini kontrol altında tutan bir "sosyal
polis" işlevi görür.
Normallik ve anormallik doğada var olan tıbbi gerçekler
değil; egemen grupların kendi niteliklerini evrenselleştirerek oluşturdukları
manik/narsisistik kurgulardır.
"Psi" Sektöründe Paranoyaya Baskın Bakış Açısı: Bireysel Ve
Yersiz Bir Düşünce Türü Olarak Paranoid Düşünce
Psi sektörü sorunların kaynağını toplumsal ilişkilerde veya
kültürel yapıda değil, doğrudan bireyin biyolojisinde veya zihinsel
kusurlarında arar.
Bireyi tamamen toplumsal bağlamından soyutlamak gerçekçi
değildir; çünkü insan ontolojik olarak diğer insanlara muhtaçtır
("ilişkiseldir").
Psikanalizde paranoyanın temeli sayılan "yansıtma"
(projection) ve "yarılma" (splitting) süreçleri sadece bireysel
narsisizmden kaynaklanmaz. Kişi, benliğindeki bazı özellikleri sırf içinde
yaşadığı toplum/kültür tarafından "kötü/ayıp" görüldüğü için reddeder
ve başkalarına atfeder. Dolayısıyla yansıtmanın kökeninde bireysel bir bozukluk
değil, kültürel ve ahlaki değerler yatar.
Psi sektörünün "uyum" adı altında bireye dayattığı
şey, pasifleşme ve toplumsal çarpıklıklara göz kapatmadır.
Gerçekdışılık Paranoid Düşüncenin Özüne Ait Değildir: Bir Fazla Vurgulama
(Aşırılık) Fenomeni Olarak Paranoid Düşünce
Gerçekdışı Olmayan "Hezeyanlar" ve Yanılsamalar
Bir inancı hezeyan yapan şeyin onun içeriğinin yanlışlığı
değil, kişinin o inanca ulaşırken izlediği zihinsel süreçler, aşırı odaklanma
ve savunma mekanizmalarıdır.
Freud ilk başta (Schreber Vakası) paranoyanın
"gerçekliğin sıfırdan yeniden inşası" olduğunu savunmuştu. Ancak
1922'de bu görüşünü değiştirerek paranoyada gerçeklik algısının bozulmadığını,
sürecin bir "aşırı katheksis" (aşırı duygu/enerji yatırımı - bir
konuyu aşırı vurgulama) olduğunu kabul etmiştir.
Hezeyan, bireyin zihinsel bütünlüğü dağılırken tutunduğu son
can simididir. Birey, katlanılmaz bir kaygıdan kaçınmak için hezeyanlı
düşüncesine "kendini sevdiği kadar" (Freud) sarılır.
Kendine Yontucu "Normal" Eğilimlerin Bir Aşırılığı Olarak
Paranoid Düşünce
Paranoid bakış açısı, kişinin yanılabilirliğini kabul
etmemesi, alternatif bakış açılarını meşru görmemesi ve içe kapalılığı ile
tanımlanır. Bu yönüyle totaliter/otoriter ideolojilere ve kapalı metafizik
sistemlere benzer.
Ego, adeta totaliter bir
devletin propaganda ve sansür mekanizmaları gibi çalışır:
Benmerkezcilik (Egocentrism): Olaylardaki kendi rolünü
olduğundan büyük görmek; olayları yalnızca kendisiyle ilişkili olduğu ölçüde
önemsemek ("Bana dokunmayan yılan bin yaşasın").
Beneffectance: Yalnızca arzulanan/başarılı sonuçların
sorumluluğunu üstlenmek, başarısızlıkları dışsal etkenlere atmak.
Bilişsel Tutuculuk (Cognitive Conservatism): Değişime ve
yeni bilgiye direnç göstermek; kişisel bir "yanılmazlık" duygusu
taşımak.
Kolektivist toplumlarda birey kendisini sürekli bir
"sosyal nesne" (dışarıdan izlenen bir hedef) olarak algılar. Olumsuz
bir sosyal eleştiri veya başarısızlık, Fiili-İdeal benlik arasındaki gediği
açarak yıkıcı bir utanç yaratır.
Utancın bütün benliği kapsayan acısından kaçınmak için
kişiler, olumsuz olayların sorumluluğunu komplo veya düşmanlıklara bağlar.
Paranoid Hezeyan Ekonomik Bir Psişik Fenomen Midir? Aşırı Katheksisin Bir
Sonucu Olarak Paranoid Düşünce
Freud, 1922 tarihli "Kıskançlık, Paranoya ve
Eşcinsellikteki Bazı Nevrotik Mekanizmalar" makalesi
Genç adam karısının sadakatsizliğinden şüphelenmektedir.
Ancak genç adamın gözlemleri temelsiz değildir; karısının bilinçdışı flörtöz
eğilimlerini mükemmel bir şekilde teşhis etmektedir. Buradaki anormallik
düşüncenin içeriğinde değil, adamın karısının bilinçdışına ayırdığı aşırı
dikkat ve duygusal yatırımdadır (hiperkatheksis).
Paranoid hezeyan, yanlış bir iddia değil; nesneye yapılan
aşırı psişik yatırımın (ekonomik perspektif) bir sonucudur.
Paranoid: Başkalarının bilinçdışını mükemmel bilir, kendi
bilinçdışını bilmek istemez.
Depresif: Başkalarınınkiyle birlikte kendi bilinçdışının da
farkındadır (acı çeker).
Manik: Ne kendisinin ne de başkasının bilinçdışının
farkındadır (ilişkileri son derece yüzeyseldir).
Dışsal nesnelere yapılan aşırı katheksis, toplumsal
ilişkilerde kişilerin eylemlerine değil, eylemlerin arkasındaki gizli
motiflere/niyetlere odaklanmasıyla kendini gösterir.
Paranoyanın Kendi Başına Bir Ruhsal Hastalık Olarak Görülmesindeki
Zorluklar
Paranoid birey sanıldığı gibi kopuk veya hayal aleminde
yaşayan biri değildir; aksine onun temel kaygısı gerçekliğe aşırı derecede
odaklı ve onunla "fazla haşır neşir" olmakla ilgilidir.
Fried ve Agassi’nin Paranoya Paradoksları
Kılı Kırk Yaran Mantık: Paranoid kişi son derece rasyonel ve
aşırı mantıklıdır.
Kusursuz Algı: Algısı doğru, hatta çoğu "normal"
insandan çok daha kusursuz ve keskindir.
Alternatif Görüş Gücü: Temel iddiaları, toplumun kabul
ettiği egemen/ortalama görüşlerden daha az tutarlı değildir.
Bütünleşmiş Dünya Görüşü: İddiaları, ortalama bir insanın
karmaşık ve çelişkili bakış açısına kıyasla çok daha bütünlüklü ve sistematik
bir dünya görüşünü yansıtır.
Nesnel bir tehlike karşısında duyulan güvensizliğin "ne
kadarının makul, ne kadarının aşırı/paranoid" olduğuna karar verecek
evrensel ve rasyonel bir ölçüt yoktur.
Bireysellik Paranoid Düşüncenin Ayırt Edici Bir Özelliği Değildir
Zorunluluğu: Bir düşüncenin "yersiz" veya
"hezeyan" sayılması ancak bireyin içinde yaşadığı sosyal ve kültürel
bağlam, eğitim düzeyi ve toplumsal normlar dikkate alınarak anlaşılabilir.
Kuşkuculuk, güvensizlik, toplumu ve kişileri kontrol etme
ihtiyacı, eleştiriye kapalılık ve nihai/sabit bir referans noktası arayışı,
otoriter kültürlerde bireysel bir arıza değil; sistemik ve toplumsal bir
tutumdur.
Yanlışlık öznelliğe ait bir nitelik değil, düşüncenin
kendisine ait bir özelliktir. Sosyal/kolektif düşünceler de pekala yanlış ve
paranoid olabilir.
17. yüzyıldan itibaren Batı kültüründe kolektif bir
"sosyal ego" hakim olmuştur. Bu çağda bilgiye yaklaşım biçimi kontrol
etme ve tahakküm kurma odaklıdır ki bu tam olarak paranoid bir niteliktir.
Psikoz, öznenin "Ben" konumunu üstlenememesi, yani
kendisini "Öteki"nin (diğerlerinin) dolayımıyla tanımayı reddedip her
şeyi kendi egosuna indirgemesidir.
Paranoid: Kuşkucu Mu, Yoksa Emin Mi?
Kuşku duymak insani bir olgunluk, eleştirel bir zihin ve
bütünleşme belirtisidir. Oysa gelişmiş bir paranoyada kuşkuya yer yoktur; orada
sabit, tartışılmaz ve mutlak bir tehdit inancı vardır.
Zafer Cirhinlioğlu’nun 1997 tarihli araştırması / İstanbul
ve Sivas'ta çalışan 222 avukatın tamamı, meslektaşlarının müvekkillerini
aldattığı/kandırdığı düşüncesindedir.
Paranoid Yanılmazlık Düşüncesi
Paranoyayı bir akıl hastalığı kılan şey düşüncenin
içeriğindeki yersizlik/yanlışlık değil; düşüncenin öne sürülüş biçimindeki
kesinlikçilik (yanılmazlık inancı) ve esnemezliktir.
Winnicott’a göre paranoid bireyler, kendilerini tamamen
kuşatan kapalı bir düşünce sisteminin egemenliği altındadır. Bu sistem her şeyi
açıklamak zorundadır.
Eğer bu kapalı sistem her şeyi açıklayamazsa, paranoid için
tek alternatif tam bir zihinsel kargaşa, öngörülemezlik ve kaos duygusudur.
D. W. Winnicott, Playing and Reality / Winnicott,
toplumlarda otorite, güç ve sorumluluk konumlarına gelmeye hırslanan pek çok
yöneticinin paranoid nitelikler taşıdığını vurgular.
Türkiye’de siyasal aktörler için düşmanlarının olması adeta
bir psikolojik gereksinimdir. Saldırgan dürtü, söylem ve politikaları derhal
meşrulaştırma fırsatı verir.
Paranoid kişi, sırf öngörüsü doğru çıksın diye kötülük
görmeye/zarar uğramaya bile razıdır.
Paranoyaya Sosyal Bilimsel Bir Bakış Açısı Önerisi
Bu noktadan itibaren artık paranoyayı bireysel düzlemde ele
almayacağız.
Sosyal Yanılsamalar ve Sabit Fikirler
Psikiyatri, kişinin kendisi hakkındaki düşüncelerini
"öznel", başkalarının (veya toplumun) onun hakkındaki düşüncelerini
"nesnel" kabul eder.
Başkalarının veya grupların bizim hakkımızdaki görüşleri de
son derece özneldir.
Bireyler kendilerini başkalarını küçülterek
büyütebilecekleri gibi, gruplar da grup narsisizmini beslemek için kendilerini
mükemmel görürler. Grupların temel işlevi üyelerinin suçluluk hissetmesini
engellemektir.
Türk toplumunda kendi olumlu niteliklerini abartma eğilimi o
kadar yüksektir ki; belirli bir kolektif davranışın eleştirilmesi ile
"Türk milletinin aşağılanması" derhal birbirine karıştırılır.
İdeolojiler, egonun (benliğin) kendi idealiyle tamamen
birleşeceği vaadinde bulunan yanılsama sistemleridir. Machiavelli'nin
"Amaç aracı meşru kılar" ilkesi bu birleşmeyi sağlamak için üst-beni
(vicdanı/ahlakı) devre dışı bırakır.
Aşırı ideolojik gruplarda lider, bireyi olgunlaştıran ve
kuralları koyan bir "Baba" figürü değildir. Aksine, çocuğu babayla
özdeşleşmekten ve büyümekten alıkoyan, ona anne karnındaki/doğum öncesindeki
tüm-güçlü (omnipotent) cenneti ve birliği vaat eden "Kapsayıcı Anne"
rolünü oynar.
Türk toplumunun tutunumunu sağlayan ve yönetici elitlerce
beslenen ortak imgeler (vatan, devlet, millet bütünlüğü), baba ile
birleştirilen üretim/performans odaklı bir dünya değil; anne ile birleştirilen
ayrışma öncesi bir sembolik dünya niteliği taşır.
Paranoid stilde tehdit bireye
değil; ulusa, kültüre veya bir yaşam tarzına yöneliktir. Çatışma sıfır
toplamlıdır (mutlak iyi vs. mutlak kötü); bu yüzden uzlaşı imkânsızdır.
Paranoyayı doğuran şey sadece kuruntu değil, uluslararası
ilişkilerin ve partikülarist ahlakın bizzat gerçekten çatışmacı olan yapısıdır.
Milliyetçilik / kolektif manik durum: Ulusun sadece
"kendi ulusu olduğu için" mükemmel, kendine yeterli ve geleceğinin
her zaman diğerlerinden daha parlak olacağına dair hazır bir "olumlu
sosyal yanılsamadır.”
Her ulus-devlet kendi çıkarını
mutlaklaştırıp diğerlerine çifte standart uyguladığında, uluslararası alanda
ahlaki bir boşluk doğar.
Böylesi bir düzende hiçbir toplumun "biz diğerlerinden
daha fazla kötülüğe maruz kalıyoruz/kalacağız" diye düşünmek için ekstra
bir kanıta ihtiyacı yoktur; sistemin kendisi güvensizlik üretmektedir.
Hem “Aşırı” Ahlaki Hem De Ahlakdışı (Amoral) Bir Fenomen Olarak Kolektif
Paranoya
Ahlakın iki veçhesi; ahlaki ve gayriahlaki yön
Ahlakçı / Toplumsal yaşamı tümüyle ahlaki/kutsal bir aidiyet
ve sadakat fenomeni olarak görür. Topluluğa (grup, cemaat, parti, devlet)
sadakat en yüksek normdur.
Ahlakdışı / Ahlakın etki alanını sadece kendi iç-grubuyla
(in-group) sınırlı tutar. Grup dışındakilere
("öteki"/yabancı/dış-grup) karşı hiçbir ahlaki ve hukuki sorumluluk
hissedilmez.
Ahlak sadakatin bir işlevi
haline geldiğinde, farklı gruplar arasındaki ilişkileri düzenleyecek ortak bir
zemin kalmaz.
Türkiye'deki kolektivizm evrensel bir bütünü değil,
birbirine hasım olan alt-grupları (tekilci şebekeleri) besler. Kolektif ilgi,
kendi küçük grubunun sınırını aşmaz.
Siyasal mücadele ilkeler veya haklar üzerinden değil,
"kimin 'biz' sayılacağı" ve kaynağı kimin yağmalayacağı üzerine
kurulur.
Devlet, toplumun üzerinde ezici ve yüksek bir otoriteye
sahipken; toplumun içine sızıp evrensel kuralları işletecek içsel otoriteden
yoksundur. İktidar, birbirine eklemlenmeyen tekilci ilişki ağları
(hemşehricilik, tarikat, parti sadakati) arasında parçalanmıştır.
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.
Normaller Kurallara Ne Zaman Uyulması Gerektiğini de Bilirler:
"Normal" Sapkınlık ve Bir Sapkınlık Türü Olarak Paranoid
"Aşırı" Uyumluluk
Paranoid insan, normlara karşı geldiği için değil; toplumsal
norm ve değerleri "aşırı" ciddiye aldığı ve toplumun ikiyüzlü
esnekliğini kavrayamadığı için sapkındır.
"Normal", bir norma uyan demektir. Norm ise olanı
değil, olması gerekeni (ideal olanı) gösterir. Ruh sağlığı disiplinleri
normallik tanımlarını kültürden aldıklarında, örtük birer sosyal kontrol
mekanizmasına dönüşme riski taşırlar.
Toplumlar kendi vazettikleri normları (dürüstlük, adalet,
kurallara tam uyum) hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirmezler.
Normallerin iktidarı, "kurallara ne zaman uyulup ne
zaman uyulmayacağını" (bağlamsal/pratik bilgiyi) bilmekten geçer. Paranoid
ise kuralları esnetmeyi bilmediği, toplumsal ikiyüzlülüğe "esneklik"
demeyi reddettiği için toplumdışı kalır, yalıtılır ve dokuz köyden kovulur.
Türkiye'de trafik kurallarına harfiyen uymaya çalışan bir
sürücü trafiğe intibak edemez; yadırganır, kornalarla ve sıkıştırmalarla adeta
"cezalandırılır."
Paranoid bireyler hayatlarının ilk evrelerinde en ufak bir
hatalarında veya sapmalarında ebeveynleri/çevreleri tarafından çok ağır şekilde
cezalandırılmış, incitilmiş ve aşağılanmışlardır. Bu yüzden onlar için kural
esnetilemez bir hayatta kalma meselesidir. Normal insanların "idare
etme", "taviz verme" veya "görmezden gelme" dedikleri
tutumları anlamaları ve güvenmeleri imkânsızdır.
Türkiye'de Kurucu ve Kurumlaşmış Bir Yapısal Öge Olarak Paranoid Düşünce
Türkiye'de Paranoid Ethosun Ögeleri ve Sosyo-Kültürel Nedenleri
Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluşundan (ve özellikle 1980
sonrasından) bu yana bürokrasi ve siyaset, devleti "sürekli ve doğrudan
bir tehdit altında" kurgulamıştır.
Kamusal ve siyasal sorunlar askeri/polisiye bir çerçeveye
oturtulur. Yönetsel sistemin tek kaygısı toplumun refahı değil, devletin
toplumu biçimlendirme tekelini (statükoyu) korumaktır.
Toplumsal/tarihsel başarısızlıkların yarattığı kolektif
aşağılanma hissi, "dış güçler bizi kandırıyor/yok etmeye çalışıyor"
söylemiyle ikame edilir (manik savunma). Toplum, kendi yetersizliğiyle
yüzleşmek yerine dışsal bir düşman kurgular.
Heterojen (farklı etnik, dini, mezhebi, ideolojik grupların
yaşadığı) bir toplumda kolektivizm uygulandığında, her grup ahlakı sadece kendi
içine indirger (tekilcilik).
Türkiye'de Hasımların Birbirini Ahlaki Bir Özne Olarak ve Ahlaken Eşit
Görmelerindeki Güçlük: Yüksek Sosyal ve Siyasal Güvensizliğin Nedeni Olarak
Ahlakın Etki Alanının Grupla Sınırlılığı ve Rakiplerden Ahlaka Aykırı Davranış
Beklentisinin Yüksekliği
Tekilci (Partikülarist) ahlak / Ahlaki yükümlülükler ve
kurallar yalnızca "bizim gruptan" (cemaat, parti, hemşehri, ideolojik
çevre) olanlar için geçerlidir.
Paranoid Zihniyetin Tezahrürleri
Düşünceler bireylere değil, gruplara ait görülür. Bir insan
kendi grubunun dışına çıktığında "özgür bir birey" olarak görülmez;
derhal "satılmış" veya "hain" olarak damgalanır.
Farklı gruplar birbirine ahlaken güvenmediği için, hukukun
bile nötr bir adalet mekanizması değil, rakibi ezmek için kullanılan bir
"silah" olduğuna inanılır.
…
Hasımlardan Ahlaka Aykırı Davranış Beklentisinin Yüksekliğinin Başlıca
Siyasal Nedeni: Türk Toplumundaki İktidar Boşluğu
Türkiye’de devlet toplumun üzerinde bir dev (dominasyon)
gibi durur; ancak iktidarı tekilsel/hemşehri/cemaat ağlarını bütünleştiremediği
için toplumun içinde güçsüzdür ve parçalanmıştır. Devlete kâğıt üzerinde aşırı
güç atfedilirken, gündelik yaşamda "İktidar Boşluğu" yaşanır.
Niklas Luhmann'a göre modern toplumlar tanıdık olmayan
yabancılarla iş yapabilmek için soyut kurumların ve yasal sistemin işlediğine
güvenirler (sistem güveni). Türkiye'de ise kurumlar ve hukuk evrensel
işlemediği için sistem güveni oluşmaz; güvensizlik tavan yapar.
Devlet, toplumsal tutunumu sağlamak için evrensel hukuku
geliştirmek yerine, kendisine "şartsız sadakat" gösteren
kolektivist/tekilci grupları besler. Ancak şartsız sadakat doğası gereği
tekilcidir. Bu durum toplumdaki kutuplaşmayı ve diğer grupların
devlete/birbirine olan güvensizliğini daha da tırmandırır.
Türkiye'de hasımlardan ve ötekilerden her an ahlak dışı bir
kötülük beklemenin (paranoyanın) asıl nedeni, iktidarın toplumsal alanda ortak,
evrensel ve Bütünleştirici bir "Global Strateji"den yoksun olmasıdır.
Parçalanmış İktidarın Bir Ürünü Olan Amorf Benlik ve Paranoya
Türkiye'de iktidar toplumsal alanın içine kılcal, evrensel
ve bütünleştirici bir şekilde yayılamadığı için; bireyler kendilerini genel,
soyut, ilkesel normlara göre değil, içinde bulundukları dar, somut ve anlık
ilişki ağlarına (cemaat, parti, hemşehri şebekesi) göre tanımlarlar.
Amorf Benlik
Birey tek başına bir "eylem ve anlam merkezi"
değildir. Davranışlarını genel normlar değil, "diğerlerinin ne
yaptığı" veya "dışsal baskının varlığı" belirler. Ahlak ve
kural, muhataba ve ortama göre esner (ilişkisel/amorf ahlak).
Türk şoförlerinin yeşil ışık yanar yanmaz öndekine korna
çalması, bireylerin içselleştirilmiş bir kural/disiplin bilinciyle değil, ancak
dışarıdan bir "dürtme/baskı" uygulandığında harekete geçeceklerine
dair köklü kültürel önkabulün somut tezahürüdür.
Paranoya
Karşılıklı bağımlı benliğe sahip kişiler sürekli
"başkaları benim hakkımda ne düşünüyor, bana ne yapacaklar?"
Baskın Holistik Kültürün Genel Normların İçselleştirilmesini Desteklememesi
Holistik/kolektivist kültürlerde birey kendi başına bir
eylem ve anlam merkezi olarak görülmez. Bu nedenle sosyalleşme süreçleri,
bireyin kendi vicdanını/üst-benini kurmasını değil, ait olduğu topluluğun
otoritesine tabi olmasını hedefler.
Bireyi kontrol eden şey içsel ilkeleri değil,
dışarıdakilerin ne diyeceği (utanç) veya kolektif otoritenin yaptırımıdır.
Kural, dışsal bir güç/ceza korkusu olduğu sürece işler.
Türkiye'deki otoriterlik, Adorno'nun dediği gibi sadece bazı
bireylerin psikolojik bir bozukluğu/kişilik yapısı değildir. İnsanların
düşünceleri kişiliklerinden daha otoriterdir. Çünkü kültür, otorite işlevinin
bireylerce içselleştirilmesini desteklemez; otoriteyi hep dışarıdaki bir
"figür/devlet/lider" olarak konumlandırır.
Hukuki ve ahlaki kuralsızlık (anomi) arttıkça, toplumda
özerk (ortak ahlaki değerleri içselleştirmiş) bireyler yerine; kimseye ve
devlete güvenmediği için sadece kendine/ailesine bel bağlayan ama genel ahlaki
ilkelerden yoksun "ayrık" benlikler türer.
İktidarın Kendini Bireysel Öznelik Dolayımıyla Üretememesi: Yetersiz ve
Aşırı İktidarlar ve Paranoya
Türkiye'de iktidar kendini "Bireysel Öznellik"
(bireyin içselleştirdiği hukuk, öz-disiplin ve özerk vicdan) üzerinden
üretemez. Bunun yerine iki aşırı uç arasında gidip gelir: aşırı iktidar ve yetersiz
iktidar
Aşırı İktidar (Dominasyon): Devlet toplumun üzerinde
bir dev gibi durur. Otorite figürü bireyin erişim alanının o kadar dışına
(ulaşılmaz bir yere) konur ki, birey "Ben kimim ki onu örnek alayım / ona
ulaşayım" der.
Yetersiz İktidar (Etkinsizlik & Laçkalık): Devlet
toplumun içinde gündelik hukuku işletecek disipline sahip değildir. Otorite
zayıfladığı an laçkalık, kuralsızlık ve kaos başlar. Birey "O kim ki onu
örnek alayım" der.
Osmanlı-Türk tarihindeki bitmek bilmeyen isyanlar özgürleşme
arzusu değil, birer "karşı-bağımlılık" (anti-dependency) tezahürüdür.
Birey iktidarı içselleştiremediği için ya ona kul köle olur (kör itaat) ya da
onu tamamen yıkmak ister (isyan). İkisi de aynı paranoid bağımlılık ilişkisinin
iki farklı yüzüdür.
Türkiye'deki toplumsal ve siyasal paranoya, iktidarın
devleti yüceltip bireyi ezmesinden veya cemaatçi/tekilci ilişki ağlarına
dağılmasından beslenir.
Türkiye'de Uzlaşmaz Siyasal Düşünceler Sorunu
Bir toplumda farklı düşünen insanların bulunması meşru ve
doğaldır. Ancak otoriter zihniyet, "yanlış düşünce" ile "kötü
insan" arasında hiçbir mantıksal veya özsel bağı olmayan yapay bir
özdeşlik kurar.
Dindar/Teokratik kesim için laikler: "Din düşmanı ve
kötü insanlardır."
Laik/Kemalist kesim için dindarlar: "Örümcek kafalı,
alt düzey/gerici insanlardır."
Şiddet yanlısı ayrılıkçılar için ötekiler: "İmha
edilmesi gereken düşmanlardır."
Zarar Görme Beklentisinin Bir Diğer Nedeni: Misillemecilik veya Reflekste
Bulunma Eğilimi ve Sembolik Destekleri
Hem bireyler hem de devlet, şiddet içeren eylemlerini birer
"savunma refleksi" olarak meşrulaştırır. Oysa hukuk devletinde
refleks olmaz; ölçülü, orantılı ve normatif akıl olur. Devlete veya bireye
"refleks" atfetmek, sosyal Darwinist bir ayakta kalma savaşına teslim
olmaktır.
Türkiye'de devletin kurumsal basiretsizliklerini veya hukuk
dışı sert çıkışlarını "devlet refleksi" diyerek olumlamak, devleti
hukuk organı olmaktan çıkarıp biyolojik/ilkel bir organizmaya indirger. Oysa
meşru müdafaa dahi bilinçli, orantılı ve normatif olmak zorundadır.
Türkiye'de siyasal ve sosyal kavgaların başlangıç nedenleri
genellikle çok hafiftir; ancak bu konular çok hızlı bir şekilde "statü ve
haysiyet kavgasına" dönüşür. Çünkü taraflar kavgayı kaybettiğinde sadece
bir tartışmayı kaybetmiş sayılmazlar; ontolojik olarak değersizleşeceğine ve
ezileceğine inanırlar. Bu yüzden misillemecilik, paranoid ethosun en güçlü
yakıtı haline gelir.
Bir Grubu Bir Anlaşmazlık Konusunda Destekleyenlerin Onu Bütün
Anlaşmazlıklarda Destekleyeceği İnancı: Türdeşliğin Vurgulanmasıyla Kutuplaşma Eğiliminin
Yüksekliği Arasındaki İlişki
Kolektivist kültürde bir birey belirli bir konuda bir grubu
destekliyorsa, grubun tüm fikirlerini ve tüm çatışmalarını koşulsuz desteklemek
zorundadır. Farklılaşmaya ve iç eleştiriye tolerans yoktur.
Kendi grubunu mutlak iyi, karşı grubu mutlak kötü/aşağı
olarak kategorize eder.
Kendi iç dünyasında "Acaba ben mi hatalıyım?" veya
"Acaba bu eylemim ahlaki mi?" sorusunu soramayan birey, içsel
psiko-moral çatışmayı bilinçdışı olarak dış dünyaya aktarır. Dışarıda somut bir
"düşman" bulmak, kişiyi içsel suçluluk ve kaygılardan korur.
Türkiye’de düşman sahibi olmak insanlara psişik bir
rahatlama sağlar. Çünkü düşman var olduğu sürece birey kendi hatalarıyla,
ahlaki zaaflarıyla ve içsel çelişkileriyle yüzleşmek zorunda kalmaz.
"Söylentisi Gerçekleşmesinden Beter": Komplo Kuramları ve Ahlaki
Panikler
Güvensizliğin egemen olduğu paranoid bir vasatta, rakip
grubun kötü niyetli bir düzen ("tezgah") kurduğuna inanılması, olayın
kendisinin gerçekleşmesinden daha yıkıcı bir sonuç doğurur. Çünkü söylenti,
toplumsal güvensizliği ve düşmanlığı dondurup kalıcılaştırır.
Kamusal tepkinin boyutu, gerçek tehdidin katbekat üstüne
çıktığında hezeyan niteliğindeki ahlaki panik linç davranışına
evrilir. Kitle, fiziksel şiddet aracılığıyla kendi üstünlüğünü ve iktidarını
kanıtlama yoluna gider.
Karşıt Gruplar veya Üyeleri Arasında Dolayımlanmamış Çatışma Beklentisi ve
Tümgüçlü Bir Merkezi Otorite Arayışı
Türkiye’de toplum, karşıt gruplar arasındaki ilişkileri
ahlaki ve hukuki kurallarla ("dolayımlanmış") yürütemeyeceği, her an
kaba bir şiddete ve anarşiye ("dolayımlanmamış çatışma")
yuvarlanacağı korkusunu taşır. Bu Hobbesçu anarşi korkusu ve Sosyal Darwinist
"güçlü olan kazanır/meşrudur" zihniyeti, toplumu özgürleşmek yerine
tümgüçlü, otoriter bir devlete/merkeze sığınmaya ve çoğulculuğu reddetmeye
mahkûm eder.
Karşıt grupların birbirini "ahlaki bir özne"
olarak görmediği bir toplumda, çatışmayı sınırlayacak hiçbir ortak değer veya
hukuk kuralı kalmaz. Bireyler, ilk fırsatta karşı tarafın şiddete başvuracağına
inanır.
Otoriter zihniyet, eylemi ahlaktan bağımsızlaştırır. Eylemin
doğruluğunu/meşruiyetini belirleyen evrensel ilkeler değil, "başarısı ve
gücü"dür.
İçsel suçluluk ve yıkıcılığını (agresyonu) dışarıya
yansıtarak karşı tarafla yüzleşmekten kaçınan toplum; düzeni ve toplumsal
birliği korumak için her şeyi kontrol altında tutan tümgüçlü bir merkezi
otoriteye (devlete) razı olur.
Kötülüklerin Gruplar Arasında Eşit Dağılmadığı İnancı (Merkezilik) ve
Tehlikeli Kirlilikler
Türk Toplumunda "Kasıtlı" Davranış Beklentileri
Toplumda kolektivizmin getirdiği ahlaki tekilcilik,
grupların sadece kendi üyelerine ahlaklı davrandığı, ötekilerin ise sürekli
kendilerine yönelik "kasıtlı kötülük" peşinde olduğu inancını
doğurur.
Türkiye'de devletin kapsayıcı/kurucu merkeziliği yüzünden
siyaset "ya itaat ya isyan" eksenine sıkışır; bu da muhalefeti dahi
iktidar kadar otoriter ve paranoid kılar.
Türkiye'de devlet "kurucu merkezdir." Aktörler
kendilerini ancak bu merkezle ilişkileri üzerinden tanımlayabilirler.
Siyasal toplum (devlet), en ufak hak ve demokrasi talebini
dahi doğrudan kendisini yok etmeye çalışan bir "iç/dış düşman
hamlesi" olarak kategorize eder.
Hasımları Değersizleştirme veya Tehlikeli Kirlilikler
Türkiye’deki otoriter-paranoid kültürde düşünsel
farklılıklar ahlaki ve varoluşsal bir "iyilik/kötülük,
temizlik/kirlilik" meselesi olarak algılanır.
Paranoid düşüncenin en tipik mantık hatası şudur: Karşı
tarafın fikri "yanlış" ise, o kişi sadece yanılmış olmaz; aynı
zamanda "kötü niyetlidir", "tehlikelidir" ve
"değersizdir." Bu mantık zinciri, muhatabın özneselliğini yok eder.
Haklılığın Sürekliliği, Doğru Düşünmeye Atfedilen Vurgulanmış Önem veya
Savunmacılık
Türk toplumunda bireyselleşmiş ve bağımsız çalışan bir
vicdan/içsel üst-ben (superego) gelişmediği için, ahlaki çatışma ve suçluluk
duygusu içselleştirilemez. Birey ve gruplar kendilerini suçluluktan korumak
için "haklılığın sürekliliği" ve "mükemmellik/yanılmazlık"
fantezisine sığınırlar. İktidarın paylaşılmaz bütünlüğü ve şeref kültürünün
yarattığı itibar kaygısı, en küçük görüş ayrılığını dahi varoluşsal bir
"ya onlar ya biz" savaşına dönüştürür.
Toplumun parçalarının toplamından fazla olduğu ve bu kurucu
fazlalığı devletin temsil ettiği inancı, iktidarın paylaşılmasını imkânsız
kılar. Siyaset "ya onlar ya biz" zeminine oturur.
Karşıt Grupların Haksızlığının Sürekliliği veya Suçlayıcılık Eğiliminin Yüksekliği
Kendini sürekli haklı gören zihniyet, ötekini de zorunlu
olarak sürekli haksız, tehlikeli, ahlaksız ve topyekün alt/değersiz bir statüde
görmek zorundadır.
Türkiye gibi bir statü ve şeref toplumunda üstünlük de
haksızlık da "bütünsel" (holistik) algılanır. Bir faaliyet alanındaki
üstünlük (örneğin siyasi liderlik), tüm alanlarda üstünlük iddiasına
("Başöğretmen"lik vb.) dönüşürken; tek bir yanlış düşünceye sahip
olan muhalif ise sadece yanılmış değil, topyekün "meczup",
"şerefsiz" ve "kirli/yıkıcı" ilan edilir. Bu durum,
muhatabın öznelliğini yok eden polemikçi ve manik bir suçlayıcılığı üretir.
Türkiye bir "statü toplumudur"; bireyin benliği
mesleki veya teknik becerileriyle değil, bulunduğu hiyerarşik rolle tanımlanır.
"Sen benim kim olduğumu biliyorsun?"
Bölünme Korkusu Türdeşliğin Vurgulanmasının Sonucu Mudur?
Topluluğu ve mutlak sadakati bireyin önüne koyan, farklı
düşüncelere grup içinde yaşam hakkı tanımayan kolektivist-homojen kültürler,
parçalanmayı engellemez; aksine her ufak görüş ayrılığını gruptan koparak yeni
bir hizip kurmaya zorlar. Çoğulculuğa izin vermeyen bir yapıda tekil bağlar ve
iç grup/dış grup ayrımı "ya bizimlesin ya da düşmansın" mantığını
üretir. Dolayısıyla bölünme korkusu kuruntu değil, kolektivist-otoriter
zihniyetin bizzat kendi ürettiği sosyo-psikolojik bir gerçekliktir.
Kolektivist kültürlerde en küçük
eylem birimi birey değil topluluktur.
Elitizm ve Paranoya: Türk Elitleri Arasında Elitizm Neden Bu Kadar Güçlü veya
Her Elit Elitist Olmak Zorunda Mı?
Otoriteye (yaşça küçük bile olsa) "büyüklerimiz"
denmesi, el öpülmesi ve liderin hakikat arayışında nihai referans noktası
kılınması, otoriteye varoluşsal ve bütünsel bir üstünlük atfedildiğini
gösterir.
Atatürk imgesine atfedilen bu bütünsel üstünlük, onun
görüşlerini bir dogmaya dönüştürürken toplumdaki tüm-güçlü (omnipotent) bir
otorite ve kurtarıcı arayışının derinliğini gösterir.
Türk toplumunda kişilerin başarı veya başarısızlığı kendi
içsel eylemlerine değil, dışsal etkenlere (torpil, "dayı", çevre)
bağlama eğilimi yüksektir. Dışsallığın getirdiği çaresizlik hissi, bireylerin
kendi kaderlerini tayin edemeyecekleri inancından beslenen bir "kurtarıcı
bekleme eğilimi" doğurur.
Devletin gündelik yaşamı kurala bağlama ve bireylere içsel
sorumluluk kazandırma kapasitesi düşüktür. Toplumsal yaşamda kural tanımazlığın
ve ilişkisel/ahlaki tekilciliğin (kayırmacılık, duruma göre farklı kural
işletme) getirdiği kaos ve öngörülemezlik, resmi güçlerde kaygı yaratır. Bu
belirsizlik kaygısı ise meşruiyetini aşırı denetimden alan bir dominasyon
(tahakküm) arayışını körükler.
Yönetmek yerine kontrol etmeye odaklanan siyaset, bir
çatışma kültürü ve ardından paranoid bir atmosfer (ethos) üretir.
Çatışmaların Asli ve Sürekli Bir Tarafı Olarak Devlet ve Toplumu Kurucu
Fazlalık Düşüncesi
Toplumu Kurucu Fazlalık Düşüncesi ve Otoriterlik
Türkiye’de otoriterlik ile kolektivizm arasındaki
nedensellik kolektivizmden otoriterliğe doğrudur. Bireye ayrı bir kimlik ve
özerk alan tanımayan bütünsel/organik toplum tasarımı, otoriter yapıların ana
kültürel zeminidir.
Sivil veya resmi aydınların kendilerini "toplumu
korumak ve kurtarmakla" görevli görmeleri bu bütüncü anlayışın sonucudur.
Ancak bu korumacılık uzlaşmacı değil polemikçidir; yalnızca otoriter bir
yönetime zemin hazırlar.
Holistik anlayıştaki kurucu fazlalık, toplumun üzerindeki
büyük çemberdir. Bu büyük çember içindeki küçük çemberi (aktüel toplumsal
parçaları/bireyleri) kuşatır ama ona değmez. Bu kopukluk, devletin toplumun
üzerindeki iktidarını büyütürken, toplumun içindeki kurumsal ve hukuki
iktidarını zayıflatır.
Demokrasi "iktidar mahallinin boş bir yer olması"
ilkesine dayanır. İktidar hiç kimsenin mülkü değildir, doldurulamaz ve hiçbir
grup onunla özdeşleşemez (tözselleşemez).
Holistik zihniyet ve paranoid yapı için "iktidarın boş
olması" veya sistemde belirsizlik bulunması en büyük korkudur. Paranoide
göre her şeyi açıklayan kapsayıcı ve kuşatıcı bir sistem yoksa kaos
kaçınılmazdır. Bu kapsayıcı ideoloji arayışı paranoid siyasal zihniyetin
temelidir.
Toplumu Kurucu Fazlalığın İşlevlerini Gördüğü Varsayılan Devletin
Yalıtlanması ve Bunun Paranoid Ethosa Katkısı
Devlet kendisini aktüel toplumun üstünde ve dışında
konumlandırdığında, toplumdan ve gündelik yaşamın gerçekliklerinden yalıtılır
(izole olur). Yalıtılan bir devlet, hukuk kurallarını bireylerin
içselleştirmesini sağlayamaz; dolayısıyla toplumsal ilişkilerin içinde etkin
bir güce dönüşemez.
E. M. Lemert / Paranoyanın temel nedeni bireysel/ruhsal
bozukluklardan ziyade sosyal izolasyondur. Temasın kesildiği, iletişimin
sıfırlandığı yerde önyargılar ve "zarar görme beklentisi" (paranoya)
tırmanır. İzolasyon paranoyayı doğurur; paranoid kaygılar ise grupları daha da
içine kapanmaya ve karşı tarafı dışlamaya (izolasyonu derinleştirmeye) iter.
Devlet elitleri yalıtılmış konumlarından ötürü toplumla
sağlıklı diyalog kuramazlar. Bu yalıtılmışlık, elitlerde "işlevsizlik ve
statü kaybı kaygısı" yaratır.
Siyasal Sorumluluğun Toplumca Devlete Devri ve Paranoya
Türk toplumunda güvensizlik düzeyi son derece yüksektir.
Toplum, bu çatışmalı ve paranoid yapısıyla bizzat baş etmek yerine, sorunu
çözme yetkisini devlet elitlerine ve orduya "havale etmiş" veya
onları bu konuda "yetkilendirmiştir".
Aile içinde ebeveynlerin beklentilerini karşılayamayan
çocuğun suçluluk duyması veya özerklik girişimlerinin "isyankarlık"
sayılarak utanç/dışlama ile cezalandırılması gibi, birey-devlet ilişkisinde de
benzer bir bağımlılık işler.
Türkiye'de bireylere varlıklarını ve bulundukları konumu
devlete (veya Atatürk gibi kurtarıcı figürlere) borçlu oldukları sürekli
hatırlatılır. Nesne "kurtarıcı" olarak algılandığı için bu
"ödenemez bir borçtur."
Devletin toplumsal meşruiyeti, toplumda başarıyla ürettiği
bu "suçluluk potansiyeline" dayanır.
Bir Anti-Hümanizm Olarak Araçsalcılık ve Paranoid Düşünce
Kolektif/holistik kültürlerde birey, kendi başına varlığı ve
amacı olan bir özneden ziyade, ait olduğu grubun veya ilişkilerin bir
uzantısıdır. Bireyin değeri, ancak kolektif amaçlara sağladığı yarar ve
davranışlarının sonuçları ile ölçülür.
Kültürel kolektivizmden beslenen bu araçsalcı zihniyet,
siyasete mutlak bir üstünlük tanır ve toplumsal ilişkileri araçsallaştırır.
Paranoid zihniyette nötr (tarafsız/niyetsiz) bir davranış
veya durum yoktur. Her hareketin arkasında mutlaka şahsa yönelmiş bir niyet
aranır.
Kolektivizm de özerk ve tarafsız davranış alanını tanımaz.
Davranış ya kolektif çıkar lehinedir ya da aleyhinedir. İki zihniyet de gri
alanları ve duygusal çift-değerliliği (hem olumlu hem olumsuz unsurları aynı
anda barındırma halini) reddeder.
Paranoid Düşüncenin Otoriter Düşünceden Bir Farkı Var Mıdır? Türkiye'de Otoriterliğin
Genel Yapısı
Otoriter kişilik ile paranoid zihniyet; dogmatizm, kesinlik
arayışı, hoşgörüsüzlük ve yersiz zarar görme beklentisi açısından birebir
örtüşür. Paranoya işin klinik, otoriterlik ise sosyal bilimsel boyutudur.
Liberal demokrasilerde siyaset iktidarın kendi kendini
dizginlediği ve özgürlükle iç içe geçtiği bir alan iken; Türkiye’de siyaset
sert bir "biz-öteki" ayrımına dayanır. Bireyler değil, gruplar
düşünür.
Türkiye’de informal kontrol mekanizması olarak utançtan
ziyade "korku" vurgulanır.
Korku ahlakıyla yetişen bireylerin/toplumların katı
kanaatleri rasyonel tartışmayla değiştirilemez; çünkü bu kanaatlerin
esnetilmesi kişiye "korkmuş bir çocuk" hissi verir.
Türkiye'de Sağ ve Sol, Laikçi ve Teokratik Sabit Fikirlilikler
Otoriter Bir Yerli Malı Kavram Olarak "Aydın" ve Türkiye'de
"Aydın" Konumu
Türkiye’de resmi elitler tarafından kullanılan
"aydın" ve "aydınlık" metaforları, akılcı bir zihniyete
değil, araçsallaştırılmış ve otoriter bir söyleme dayanır.
"Aydınlık", yalnızca belirli düşüncelere (rejim/çağdaşlık tanımlarına)
sahip olanlara atfedilen manik ve dogmatik bir üstünlük etiketidir.
Türkiye'de rejim ve toplumsal yapı, nesnel araştırmacı
yerine bir davaya "angaje olmuş aydınlar" üretmiştir.
Sadakat ve davaya bağlılık, nesnellikten üstün tutulduğu
için bilgi epistemolojik (bilimsel/doğruluk) bir statüden çıkarılıp ahlaki bir
statüye ("iyi bilgi" - "kötü bilgi") indirgenmiştir. Bu
durum pozitivizmin temeli olan tarafsızlık ilkesini tamamen tahrip eder.
Ortak Sadakat Nesnelerine, Geçmişe ve Karşıt Gruplara Yönelik Çift-Değerlikli
Bakış Açılarının Desteklenmemesi
Holistik benlik, kendisini içinde yer aldığı rol ve grup
ilişkileri üzerinden tanımlar. İlişkinin bozulması bir varoluş krizine
dönüştüğü için çatışma toleransı son derece düşüktür. Bu durum "ya sev ya
terk et" mantığını doğurur.
Sağlıklı toplumlarda en kritik işlev, eleştiren ve
aksaklıkları dile getiren (Voice) bağımsız entelektüellere aittir.
Türkiye’de ise entelektüeller ya körü körüne sadıktır
(Loyalty) ya da tamamen dışlanıp angaje olmaya zorlanır. "Dile
getirme" işlevi sadakatsizlik sayıldığı için nesnel bilgi üretimi felç
olur.
Fundamentalist Düşüncenin Bir Örneği Olarak Devlet Kurucu İrade Doktrini
Türkiye’de devlet aklı temel bilgi kaynağı ve otoritedir. Bu
akıl, devletin niteliklerinin değiştirilemezliğini onu kuran tekil iradeye
(Atatürk/Kurucu Fazlalık) bağlar.
Resmi elitler cumhuriyeti çift-değerlilikten uzak,
"tümüyle iyi" bir kurum olarak görür. Oysa dünyada (İran, Libya vb.)
son derece baskıcı cumhuriyetler de vardır. Cumhuriyeti demokratik dengeleyici
mekanizmalar olmadan tek başına kutsamak dogmatik bir yaklaşımdır.
Bir monarşide kralın veya teokraside dogmanın
tartışılmazlığı neyse, laik bir cumhuriyette kurucu liderin ve görüşlerinin
eleştirilemezliği de odur.
Türkiye'de Otoriter Zihniyetin Resmi Retorikle Dini Muhalif Söylemin Ortak
Noktalarındaki Yansımaları ve Karşıt Grupların Geçmişteki Anti-Demokratik
Farklı Dönemlere Duydukları Özlem
Dini muhalefetin "milli irade" veya "milli
değerler" gibi kavramlara sığınması, resmi söylemin gücünden ziyade her
iki kanadın da aynı ortak kültürel kodlardan beslenmesinden kaynaklanır.
Hukuken kabul edilmese de zihinlerde "Türk"
kimliği etnik-dinsel (Müslüman) bir nitelik taşır. Resmi devletin şehitlik,
asker duası ve cami törenleri gibi dinsel pratikleri kamusal alana taşıması, bu
ortak dinsel-kültürel zemini pekiştirir.
Türkiye, Batılılaşırken devletin toplumu kontrol etme
iradesini güçlendirmiş; yani Doğulu yöntemlerle Batılılaşmaya çalışmıştır.
Türkiye Batı’ya yaklaştıkça, denetim kaygısıyla
Doğulu/otoriter reflekslerini artırmakta; bu durum içsel gerilimi ve paranoid
savunmaları tırmandırmaktadır.
Osmanlı'da dinin gördüğü toplumsal/siyasal işlevleri,
Cumhuriyet sonrasında Atatürk figürü üstlenmiştir. Atatürkçülerin tutumu
rasyonel/dünyevi değil, özünde dinseldir:
Atatürkçüler için Atatürk dönemi tüm sorunların çözüldüğü
"altın çağ"dır.
İslam teokrasisi yanlıları için ise Osmanlı'nın yedi cihana
hükmettiği dönem "altın çağ"dır.
Her iki grubun da geçmişteki anti-demokratik bir dönemi
"kusursuz/altın" kabul etmesi, bugün için otoriter modelleri reva
görmelerine ve demokratikleşmeyi engellemelerine yol açar.
Türkiye'de Otoriter Zihniyetin Ürünlerinden Biri Olarak Polemikçilik ve
Çekişmeci Siyasete Katkıları
Başkaldırı ancak iktidarın "tüm güçlü" görüldüğü
otoriter kültürlerde anlamlıdır. Sivil itaatsizlik özerklik ve hak arayışı
iken; başkaldırı ve baş eğme sadece tarafların yer değiştirmesini amaçlayan bir
güç mücadelesidir.
Şeref kültürlerinde güç ve üstünlük "bütünsel" bir
paket olarak görülür. Bir liderin tek bir fikrine dahi katılmamak, onun tüm
üstünlüğüne ve iktidarına bir "meydan okuma" gibi algılanır.
Çekişme ve çatışmalar somut konulardan ziyade itibar kaybı
kaygısıyla tırmandırılır. Otoriter rejimler "normal ama dizginlenmemiş
narsisizm" sergilerken; teslim olanı bile imha etmeye çalışan totaliter
yapılar "büyüklenmeci narsisizm"e dayanır.
Türkiye'de Paranoid "Aşırı Normatif" Davranış ve Eğilimler
Bir Paranoid "Aşırı Normatif" Kolektif Davranış Türü Olarak Linç
Paranoyaklar, sadece normları ihlal ederek değil, normları
ve toplumsal beklentileri abartılı, aşırı ve militanca yerine getirerek de
sapkınlaşırlar. Linç, toplumsal beklentileri abartarak koruma iddiasındaki
kolektif bir "paranoid taşkınlıktır."
Bir kişi toplulukça "sapkın" ilan edildiğinde
topluluk üyesi olma niteliğini kaybeder. Üyeliğini kaybeden birey, ahlaken ve
hukuken tamamen korumasız kalır. Ona karşı sergilenen dizginlenmemiş
saldırganlıkta artık ahlaki/hukuki bir sınır veya ölçü aranmaz.
Bir Paranoid "Aşırı Normatif" Eğilim Olarak Kırtasiyecilik ve
Legalizm
Türkiye’de devlet geniş kesimlerce koruyucu bir
"baba" gibi görülse de toplumsal düzeni sağlamaktan çok statükoyu
korumakla meşguldür.
Hukuk devleti evrensel değerler sistemine dayanırken;
kırtasiyecilik bireylere güvensizlikten beslenen bir denetim ve kontrol
aracıdır. Legalizm, paranoid zihniyetin her şeyi önceden bilinebilir,
öngörülebilir ve kontrol edilebilir kılma arayışının ürünüdür.
Bir Paranoid "Aşırı Normatif" Tutum Olarak "Dava"Cılık
Paranoid siyasette "dava" kavramı, uzlaşmayı
reddeden, ne pahasına olursa olsun kazanılması gereken ve zaferle sonuçlanmak
zorunda olan mutlak bir mücadeleyi ifade eder.
Ulusal topluluklarda siyaset, davasız ve özerk
iktidar-muhalefet ilişkisiyle yürütülür. Türkiye’de ise somut, rasyonel ve
esnek siyasal programlar üretmek yerine "dava" üretildiği için,
iktidar-muhalefet ilişkisi sivil/demokratik bir nitelik kazanamaz.
Türkiye'de Paranoid Sosyal Düşünce, Algılama Ve Davranışları Destekleyen
Bazı Önemli Kültürel ve Toplumsal Mekanizmalar
Utanca Dayalı Sosyal Kontrol ve Paranoid Düşünceler
Paranoid dinamizmin özü, bireyin kendi içinde yüzleşmekten
korktuğu eksiklik, kabahat ve utancı dışarıya yansıtmasıdır.
Toplumun kurumsal veya ahlaki sorunları kabul etmek yerine
"Biz hatalı değiliz, sapkınlar/hainler hatalı!" diyerek suçu sürekli
dışarıya yansıtması, toplumun kendi kusursuzluğu illüzyonunu korumaya çalışan
kolektif paranoid bir tutumdur.
Bireyci ve güç mesafesi düşük toplumlarda içsel vicdana
dayalı "suçluluk" (guilt) ön plandayken; kolektivist, hiyerarşik ve
belirsizlikten kaçınan toplumlarda başkalarının olumsuz değerlendirmelerinden
duyulan "utanç" (shame) ve sosyal kaygı (Freud) baskındır.
Suçluluk eyleme/fiile odaklanıp telafi imkânı sunarken;
utanç eyleme değil tüm benliğe yönelir. Kişinin bütünsel varlığı
"değersiz, kirli ve iğrenç" ilan edildiğinde birey ketlenir ve
toplumsal olarak izolasyona/dışlanmaya itilir.
Kolektivistik Benlik ve Paranoid Yüksek Kamusal Öz-Bilinçlilik
Kolektivist ve holistik benlik yapısı, bireyi kendisini
sürekli başkaları tarafından izlenen/değerlendirilen bir "sosyal
nesne" olarak görmeye iterek "kamusal öz-bilinçlilik" (public
self-consciousness) düzeyini yükseltir.
Bu yüksek öz-bilinçlilik, "herkesin kendisiyle meşgul
olduğu" ve "kendinin sürekli hedefte olduğu" inancını besleyerek
toplumsal ölçekte paranoid eğilimlere ve alınganlığa yol açar.
Kolektif Başarısızlık Duygusu ve Kolektif Paranoya
Tarihsel şeref/güç kaybından kaynaklanan kolektif
başarısızlık hissi ve borçluluk/suçluluk psikolojisi, toplumsal öz-değeri
zedeleyerek izolasyona, başkalarına karşı güvensizliğe ve dolayısıyla kolektif
düzeyde paranoid bir tetikte olma/savunma tutumuna yol açar.
Türk Toplumu Bir Risk Toplumu Değildir: Paranoid (Ölmek Var, Dönmek Yok) ve
Manik (Bir Şey Olmaz!) Kahramanlıklar
Sosyolojide Ulrich Beck'in "Risk Toplumu" kavramı,
risklerin öngörüldüğü, sigortalandığı, bilimsel ve rasyonel denetim altına
alındığı bir "Güvence Toplumu"nu ifade eder. Türkiye ise bunun tam
aksine, somut tehlikelerin göz ardı edildiği bir yapıdır.
"Bir şey olmaz!"
Trafik kurallarının ihlali, hormonlu gıdalar, imar
affı/deprem ihmalleri, sigara kullanımı, iş güvenliği eksikliği ve silahlı
kutlamalar gibi somut ölüm riskleri "kadercilik" ve manik bir
özgüvenle küçümsenir.
Türkiye'de insan hayatını doğrudan tehdit eden gerçek/fiziki
ihlallere ve suçlara göz yumulurken ("bir kez delinmekten bir şey
olmaz"); düşünsel/siyasal sapkınlıklar hemen "varoluşsal bir
tehdit" olarak görülür.
Türk Toplumunda Maddi Olmayan Sömürü Biçimleri ve Paranoya
Holistik kültürlerde bireysel kimlik toplumsal statüden
ayrıştırılmaz. Kişinin ahlaki ve insani değeri, işgal ettiği kamusal/hiyerarşik
rol kadardır.
Prestijli bir konuma gelen birey, benliğini tümüyle bu rolle
çakıştırır ve kendisinin "bütünsel olarak üstün" bir insan olduğuna
inanır. Bu durum, gündelik hayattaki "Sen benim kim olduğumu biliyor
musun?" söyleminin ve üst statüdekilerin alt statüdekilere karşı
dürtüsel/şiddet içeren davranışlarının psiko-sosyolojik kaynağıdır.
Türkiye'de sömürü esas olarak Marksist anlamda sadece
rasyonel-maddi (artı-değer) üzerinden yürümez; yaş, toplumsal cinsiyet, ailevi
konum ve statü hiyerarşilerinden beslenen duygusal ve psikolojik çıkar sömürüsü
öne çıkar. Marksist hareketlerin Türkiye'de kitleselleşememesinin arka
planında, bu maddi olmayan sömürü biçimlerini ıskalamış olmaları yatar.
Psikanalitik Temel Karine Grupları Kuramı ve Türk Toplumu
Wilfred Bion’ın grup analizi kuramı
Çalışma Grubu (Work Group): Gerçeklikle bağlantılı,
akılcı, bilimsel ve amaca yönelik iş birliği yapan gruptur (Ego işlevi).
Temel Karine Grupları (Basic Assumption Groups):
Grubun ilkel/psikotik kaygılarla başa çıkmak için geliştirdiği, rasyonel
olmayan bilinçdışı zihinsel faaliyetlerdir. Bireyler bu yapılarda delilik
hissetmezler çünkü hepsi aynı ilkel öncülleri paylaşır.
Paranoid Ethos
Grubun varlığını sürdürebilmesi için sürekli bir
"düşman" veya "tehdit" arayışı hakimdir. Dış düşman
bulunamazsa grup kendi içinde bölünür ve saldırganlığı meşrulaştıran
ideolojiler üretir. Lider tipik olarak paranoid kişiliktir.
Siyasal kamplaşmalar, sürekli "hain/öteki" arayışı
ve kolektif teyakkuz halindeki paranoid ethos bu karineden beslenir.
Narsisistik Liderlik
Üyeler kendilerini yetersiz ve çaresiz hisseder; lidere
tümgüçlülük (omnipotence) ve bilgelik atfederek güvenlik ararlar. Lider
genellikle narsisistik bir kişiliktir.
Türkiye Karşılığı: Yüksek güç mesafesi, devlete ve liderlere
insanüstü/kurtarıcı misyonlar yüklenmesi ve bireysel özerklik yerine
paternalist otoriteye teslimiyet.
Birlik (Oneness) Karinesi
Ulaşılamaz düzeyde yüksek, tümgüçlü bir organizasyon içinde
kaynaşarak edilgen bir teslimiyetle "bütünlük" hissetme arzusudur.
Farklılaşmayı ve kötülüğü reddeden simbiyotik (anne-çocuk) bir birlik
anlayışıdır.
Türkiye Karşılığı: Siyasette sıkça başvurulan "milletçe
birlik ve beraberlik" söylemi; bireysel farklılıkları, muhalefeti ve
aykırı sesleri "tehdit/bozgunculuk" olarak gören sosyo-politik benlik
yapısı.
Türkiye’de sadakatin ortak ilkelere/kurallara
("bizimkinin önceliği") değil, kişisel/hiyerarşik bağlara
("benimkinin önceliği") dayanması, dışsal ve nesnel bir gerçeklik
zemininde akılcı iş birliğini (Çalışma Grubu işlevini) felce uğratmaktadır.
Devlet kurumu sembolik ve sözel düzeyde aşırı yüceltilirken
(idealleştirme), kurumsal ve rasyonel düzeyde vatandaşa güven vermez. Bu
çelişki, rasyonel kurumsallaşma yerine ilkel grup bağlarının sürmesine neden
olur.
Sonuç: Türkiye'de Hüküm Süren Paranoid Ethos Ancak Kolektivist-Otoriter
Zihniyet Zayıflayınca Etkisizleşebilir
Paranoid düşünce ile otoriter düşünce biçimsel olarak
örtüşür: İçeriği ne olursa olsun, kendisinin doğası gereği kesin, tartışılmaz
ve yanılmaz olduğunu iddia eden her düşünce otoriterdir.
Merkez (Resmi Elitler): Toplumu organik, türdeş ve bölünmez
bir "meta-toplum" olarak kurgular. Temel hak ve hürriyetleri
"milli çıkarın" önünde bir engel veya tehdit olarak görür.
Çevresel Muhalefet (Dini/Yerel Aktörler): Siyasal katılımı
evrensel ahlaki ilkelere değil; cemaatçi, hiyerarşik ve "benimkinin
önceliği" odaklı çıkar ilişkilerine (klientalizm/müştericilik) indirger.
Hem merkezin aşırı holizmi hem çevrenin aşırı alt-grup
tekilciliği, toplumsal dokunun parçalanmasına karşı derin bir "sosyal
ilgisizlik" üretir. Her iki taraf da "bireysel özgürlükler ve
evrensel hukuk" zemininde buluşmak istemez.
Liberal Atatürkçüler: Atatürkçü düşüncenin eşit koşullarda
demokratik siyasal yarışmaya katılımını savunur.
Otoriter Atatürkçüler: Atatürkçülüğü tartışmaya kapalı,
ayrıcalıklı ve hiyerarşik olarak üstün bir devlet doktrini olarak görür.
Dini söylemlerde Gayrimüslimlere veya dinsizlere verilen
"hoşgörü", onları eşit yurttaşlar olarak tanımak değildir; sadece
"eksikliklerini yüzlerine vurmamak" şeklinde beliren patronize edici
bir çifte mesajdır.
Hakiki bir eşitlik ancak dinler-üstü ve dinden aşkın laik
bir kamusal zeminde mümkündür.
Bir Çözüm Önerisi: Nietzscheyan Bir Çoğulcu Demokrasi Anlayışı Olabilir Mi?
Türkiye'deki kolektif paranoyanın temelinde manik
tümgüçlülük ve narsisistik büyüklenme (grandiosity) yatar. Nietzche’nin Ahlakın
Soykütüğü’nden hareketle; bir toplum veya birey güçlü ve kendine güvenli olduğu
ölçüde tepkisel ve cezalandırıcı olmaktan uzaklaşır. Zayıf toplumlar ise
yasaları sertleştirir ve haksızlığa karşı intikamcı/tepkisel yaklaşır.
Nietzsche'nin Deccal metninde İsa figürü üzerinden anlattığı
"meydan okuma", Türkçe kullanımının aksine kavgaya davet veya
misilleme değildir. Aksine, kötülüğe kötülükle yanıt vermemek, kendi barışçıl
ve tutarlı duruşunu koruyarak hasmın niyetini boşa çıkarmaktır. Liberal
demokrasi, hasmına aynen mukabele eden değil, tepkisellik göstermeyerek kendi
ahlaki yönlendirmesiyle hareket eden bir rejimdir.
Psikopat yıkıcıdır ama suçluluk hissetmez; paranoyak ise ya
tam sever ya tam nefret eder, bu yüzden o da suçluluk duymaz. Bütünleşmiş ve
olgun bir kültür/birey ise hem sevgiyi hem yıkıcılığı bünyesinde kabul edip
suçluluk duyabilme kapasitesine (yanılabileceğini kabul etmeye) sahip olandır.
Türk kültürü, bireysel sorumluluğun zayıf olduğu ve herkesin
"önce başkası adım atsın" diyerek birbirini taklit ettiği, edilgen ve
sürekli geç kalan bir yapıdadır. Eleştirellik ve kendisiyle yüzleşme kapasitesi
düşüktür.
Demokrasi sadece hukuki eşitlik demek değildir; tarafların
birbirini ahlaki olarak emsali (dengi/muhatabı) görmesidir. Türkiye’deki yüksek
güç mesafesi ("Sen benim kim olduğumu biliyor musun?") tarafların
birbirini emsal görmesini engeller.
Demokraside hiç kimse "yüce/kutsal" veya
"değersiz/altta" olamaz. Yüceltmek de aşağılamak da narsisistik
süreçlerdir ve iletişimi koparır. Demokrasi, fanatizmden uzak, belirsizliği ve
çift-değerliliği (ambivalence) kaldırabilen yetişkinlerin rejimidir.
Nietzscheyan çoğulcu bir çözüm mümkün mü?
Mümkündür ve şartları şunlardır:
Toplumun ve grupların başkalarını kendisi gibi olmaya
zorlamaması (demokratik seçkinlik).
Siyasi kültürün direnmek ve misilleme yapmak yerine,
"zarardan rahatsız olmama" lüksüne erişebilecek bir özgüvenle
pasifist meydan okumayı benimsemesi.
Toplumun kendi kusurlarını, suç potansiyelini ve
yanılabilirliğini kabul edip narsisistik kırılganlıklardan vazgeçmesi.
…