6 Haziran 2026 Cumartesi

Wolfgang Sofsky - Kötülükler Kitabı - Notlar

Wolfgang Sofsky - Kötülükler Kitabı - Notlar

Das Buch der Laster, Verlag C.H.Beck, Münih, 2009

 


1. Şeytan Bahçesinde

Saçları yapraklar gibi yeşile bürünmüş.

 

Andrea Mantegna’nın "Erdem Bahçesinden Kötülüklerin Kovulması" adlı tablosu

 

Cennet Bahçesi kötülüklerin ve şehvet düşkünlerinin işgali altındadır. Ağaca dönüşen Daphne, ilahi yardım beklerken; akıl ve bilgelik tanrıçası Minerva, miğferi ve mızrağıyla kötülükleri bahçeden kovmak üzere harekete geçer.

Kötülüğün zirvesinde şehvet değil, her şeye müsamaha gösteren "Cehalet" ve "Kayıtsızlık" oturmaktadır.

 

Gizli arzuların uyanmasına izin veren şey, uzun süren hareketsizliktir.

 

Bilgeliğin gerçek düşmanı aptallık değil, kayıtsızlıktır.

 

Modern dünyada insanlık ahlaki gelişim gösteremedi ve mükemmellik umudu boşa çıktı.

Çağdaş toplumda ahlak, bireysel karakteri veya eğilimleri düzeltmek yerine, yalnızca eylemlerin sonuçlarını yargılamaya indirgendi.

Hoşgörü maskesi altında yalan, kibir ve açgözlülük olağanlaştırıldı.

Kayıtsızlık evrensel hoşgörüye dönüştüğünde, neredeyse her şeye izin verilir.

 

Cinayet, ensest yasağı, yardımseverlik, mülkiyet ve şeref hakkı gibi temel ahlaki ilkeler hemen her kültürde ortaktır. Ahlakın evrenselliği; insanın ölümlü, kırılgan ve acıya açık olan ortak yapısından kaynaklanır.

 

Ahlakın birincil amacı insanı mutlu etmek veya iyiliği yüceltmekten ziyade; bir kişinin başka bir kişi üzerindeki gücünü sınırlamak, kötüye kullanımı engellemek ve özgürlüğü korumaktır.

 

İnsan her çağda iyilik ve kötülük kapasitesini yeniden üretir.

Ahlaksızlığa eğilim, insanın zayıflığından, konforculuğundan ve kusurlarından beslenir.

Dikkatsizlik/körlük ile başlayan süreç; cehalet, irade zayıflığı, çıkar amaçlı sahtekarlık ve en nihayetinde iyiliğe duyulan nefretten kaynaklanan "saf kötülüğe" kadar uzanır.

 

Günlük yaşamda insanı yönlendiren şey soyut kurallar değil, kendine karşı yükümlülükleri ve tutumlarıdır (karakteridir).

Karakter, doğrudan "iyi olma" kararıyla değil, pratik içinde ve ahlaki bir hedef uğruna verilen mücadelelerle dolaylı olarak edinilir.

Karakter, bireysel eylemlerin bir sonucu olarak gelişir. Temeli pratiktir.

Kişinin kendi dürtülerine mesafe koyabilmesi içsel özgürlüğün başlangıcıdır.

 

2. Kayıtsızlık

Kayıtsızlar; tutkudan, ahlaki enerjiden ve tepkisellikten yoksun, iyi ya da kötü olamayan insanlardır. Kayıtsızlık, bireyin zihnini ve kalbini her türlü dış uyarıcıya karşı kilitler; olayların hızı veya dramatikliği bu durumu değiştirmez.

Duyular yorgun, kalp uyuşuk, zihin katı…

 

Bedensel düzeyde duyular uyuşur, dünya buzlu bir camın ardındaymış gibi algılanır. Duygusal düzeyde ise sevinç, öfke ve sevgi yok olur; birey bu boşluğunu gizlemek için sahte coşku ve abartılı arkadaşlık jestlerine başvurur.

Abartı, sahtekarlık ve ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.

Ahlaki açıdan ise kayıtsızlık tam bir durgunluk yaratır; vicdan azabı, utanç ve suçluluk hissedilmez.

Kayıtsızlık kötülüğün en geniş kapısıdır.

 

Değişimden ve hedeflerden kaçınarak kendisini aynı şeylerin tekrarlandığı rutinlere ve alışkanlıklara teslim eder. Bu durum derin bir can sıkıntısı ve durgunluk üretir.

 

Kayıtsızlık, bekleme salonları, toplu taşıma araçları ve kalabalıklar gibi doğrudan etkileşimin olmadığı sosyal alanlarda belirginleşir.

Kayıtsızlık, toplumsal gerçekliği korur ve toplumun sorunsuz işleyişini garanti eder.

 

Olağanüstü felaketler karşısında kayıtsız kişi güvenli bir mesafede kalarak seyirci rolünü üstlenir.

Endişe söylemi, kayıtsızlığın bir maskesidir.

Ezici güçlerin yüksek sesle kınanması, kişinin kendi pasifliğini haklı çıkarır.

Büyük kötülük yapanlar asla kayıtsız değildir. Ancak suç ortakları kayıtsızlar arasından çıkar.

 

3. Bayağılık

Kaba karakter, içsel özgürlük ve öz denetim eksikliği nedeniyle her türlü dürtüye ve duyguya hemen teslim olur.

Kendisinden uzak olmadığı için her dürtünün insafına kalmıştır.

Medya ve eğlence sektörü reyting uğruna bayağılığı besler.

 

Bayağılık, hiç kimsenin daha yüksek bir seviyeye ulaşamamasını sağlar. Bu, insanları ortak noktalarına, yani bedenlerinin temel dürtülerine indirgiyor.

Demokrasilerde ise siyasetçiler oy toplamak amacıyla çoğunluğun kaba ruh haline uyum sağlamakta; bu durum toplumsal ilişkilerde saygıyı yok ederek kalabalıkların ve küstahlığın tiranlığını doğurmaktadır.

 

Kaba insan benliğiyle tamamen barışık, empati ve utanç duygusundan yoksun bir bencil karakterdir.

Aynaya baktığında tamamen memnundur. Benliği idealine karşılık gelir.

 

Başkalarını rezil etmekten ve alay etmekten zevk alır.

Kaba insan, kendi temel içgüdüleriyle hareket ettiği için herkese karşı derin bir güvensizlik, şüphe ve kıskançlık besler.

Bayağılık kötülüğe açılan ikinci büyük kapıdır.

 

4. Atalet

Atalet, ilgisizlikten farklı olarak irade zayıflığından doğar. Atıl insan, eyleme geçmek yerine sonsuz hayaller ve tasarılar dünyasında hapsolur. Fantezi ve zihinsel projeler üretmek kolaydır; ancak ancak eylem insanı gerçekliğe döndürür.

 

Dilemek, ucuz bir zihinsel egzersizden başka bir şey değildir. Bir insan ancak eylem yoluyla gerçekliğe döner.

 

İşsizlik ve anlamsız alt işler kişileri atalete iter.

Değişime kapalı, tekrara ve rutine dayalı bürokratik yapılar kurumsallaşmış atalet merkezleridir.

 

Siyasi sistemde halkın pasif tutulması, kararların temsilcilere devredilmesi ve seçmenlerin sadece izleyici konumunda kalması ataleti siyasi bir erdem haline getirir.

Sessiz sadakat, refah ve kamu hizmetleriyle ödüllendirilir. Ekonomi, siyasetin yerini alır.

 

5. Kendine acıma

Kendi duygularına aşırı hassas, başkalarının durumuna karşı tamamen ilgisizdirler. Sürekli feryat eden, inleyen ve memnuniyetsizlik yayan bu yapılar, zamanla kendi öz saygılarını da yitirirler.

Bunlar, gözyaşı vadisinin sakinleri, huysuz şikayetçiler, acımasız aksiler ve mızmız korkaklar, her şeyden önce kendilerine acıyanlardır.

 

Yas tutan kişi kaybın kendisi için üzülür ve bu geçici bir durumdur. Kendine acıma ise kişinin kalıcı bir duygusal tercihi, benmerkezci bir tutumudur.

 

Başkasına acımak veya merhamet duymak her zaman bir erdem değildir; genellikle üstü örtülü bir kendini yüceltme, kendi gelecekteki acılarını önceden tahmin etme veya başkasının kaderine müdahale etme biçimidir. Kendine acıyan kişi, kurban rolüne bürünerek eylemsizliğini ve tembelliğini meşrulaştırır.

 

Sürekli şikayet eden insan toplumsal ortamlarda monoloğa kayar, tavsiye veya çözümlere kapalıdır. Durumunu iyileştirmek istemez; çünkü durumunun düzelmesi kurban rolünün getirdiği mağduriyet ayrıcalığını yok edecektir. Aşırı yardımsever insanlarla kendine acıyan bireyler arasında zehirli bir bağımlılık döngüsü oluşur: Yardım eden kişi kendini adamakla tükenirken, kendine acıyan kişi giderek daha fazla talepkar ve doyumsuz hale gelir. Bu çıkmazı bozmanın tek yolu yardımı kesmek ve kişiyi kendisiyle yüzleştirmektir.

 

Piyasanın veya toplumun kendi hayali değerlerini ödüllendirmediğini gören birey adaletsizlik söylemine sarılır.

Piyasa, hayali liyakatleri hesaba katmaz... İstediğinizi değil, başkalarının uygun gördüğü şeyi alırsınız.

 

Sürekli mağdur olduğunu düşünen kişi içindeki aşağılanma duygusunu öfkeye ve intikam arzusuna dönüştürür. Patlama anında kendi değersizliğini başkalarını yok ederek veya ezerek telafi etmek ister.

 

6. Korkaklık

Eylem gerektirmeyen durumlarda en yüksek sesle konuşup basmakalıp uzlaşma çağrıları yaparken, sıra eyleme ve risk almaya geldiğinde derhal geri çekilir.

Şüphe altına girerse, hemen kendini mağdur ilan eder, sıyrılır ve ölü taklidi yapar. Bahaneleri asla tükenmez.

 

Günümüz toplumunda korkaklık; "akıllılık", "sağduyu" ve "ihtiyat" gibi ifadelerle ahlaki olarak yüceltilirken; cesaret ve kahramanlık "aptalca pervasızlık" veya "erkeklik göstergesi" denilerek itibarsızlaştırılır.

 

Korkak bilinci belirleyen şey, korkunun gerçekliği değil, olası bir felaket fikridir.

 

Bir karardan kaçınmak, geleceğin inkarıdır.

 

Uyum arzusu, ahlaki bir erdem gibi sunulsa da temelde iktidardan ve çatışmadan korkmanın bir sonucudur. Siyasette ve parlamenter sistemde çatışmanın bastırılması, hileli koalisyonlar ve çoğunluk tiranlığı "mezarlık barışı" yaratır. Oysa gerçek demokrasi ve canlı bir toplum için çatışma; net alternatifler sunan, sınırları belirleyen, yaratıcılığı artıran ve iktidarı denetleyen en temel demokratik dinamiktir.

 

7. Ahmaklık

Dünya ve kendileri hakkında kendilerini kandırmak isterler. Hayallerine kapılırlar, umut ederler ve inanırlar, hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey, fantezilerini kanıtlayamasa bile.

O kadar kalabalıktırlar ki, toplumsal alanda gerçeklik ile aptallık arasındaki sınır silikleşmiştir.

 

Aptal kişi kendi arzularına ve inançlarına sığınır. Pratik çalışma ve disiplinden kaçınır, kendisini aşırı önemser (bencillik), eleştiriye kapalıdır ve her şeyi bildiğini varsayar.

 

Akılsızlık, zekanın bir günahıdır.

 

İyiliğin gerçekleşmesi, gerçekliğin anlaşılmasını gerektirir. Sadece şeylerin gerçek doğasını bilenler iyilik yapabilir.

 

Aptalın deneme yanılma için gücü ve sabrı yoktur. Anında başarı ister ve bu nedenle en ufak bir zorluk bile onu cesaretini kırar.

 

Umut ancak tüm nedenler tükendiğinde başlar. Umut asla kanıt, argüman veya delil istemez.

 

Ahmaklar kalabalıklar içinde birbirlerini onaylayarak güç kazanırlar; çoğunluğun fikir birliği gerçekliğin yerini alır.

Dini liderler, tüccarlar, kurumlar ve siyasetçiler bu kitlesel safdilliği kullanırlar.

İktidara ve siyasi vaatlere duyulan kör güven, tarihsel gerçekleri unutmaktan kaynaklanan bir aptallıktır.

 

Safdillik, modern demokrasinin temellerinden biridir. Safdillik olmadan oy olmaz, yönetimin meşruiyeti olmaz ve kitlesel tüketim olmaz.

 

8. İnatçılık

Bu kişiler, hata yapmaktan dehşet derecede korkarlar.

Özür dilemek onlar için kabul edilemezdir, çünkü her zaman haklıdırlar.

 

Bilinmezliğin getirdiği kaygıdan kaçınmak için kalıplaşmış yargılara sarılır.

 

İnatçılık, zihnin bir kusurudur.

 

Zihinsel katılık, ahlak alanına yansıtıldığında hoşgörüsüz bir "erdem tiranlığına" dönüşür.

 

Düşüncelerin, jestlerin ve kararların standartlaşmasıyla, özgürlük fırsatları azalır. Hata yapmaya cesaret edemeyenler, talimatlara, kararlara ve emirlere kölece bağlı kalırlar.

 

9. Açgözlülük

Parmaklar kıvrılıyor, değerli nesneyi kavrıyor ve asla bırakmayı düşünmüyor.

 

Günümüzde açgözlülük, kapitalizmin günah keçisi haline getirilmiştir. Krizlerin derin ekonomik nedenlerini kavramakta zorlanan toplum, ahlak psikolojisine sığınarak zenginleri, yöneticileri veya devlet dışı aktörleri doğrudan "açgözlü" olarak suçlar.

 

Leviathan canavarından daha doymak bilmez bir şey yoktur.

 

Açgözlülük nesneyi tüketmek ya da kullanmak için değil, yalnızca edinmek için ister.

 

Piyasa, açgözlülüğün yuvası değil, avlanma alanıdır.

 

Açgözlülük doyumsuzdur. Sonu yoktur. Koleksiyon asla tamamlanmaz, banka bakiyesi asla yeterince yüksek olmaz.

 

Açgözlülüğü tetikleyen şey kıskançlık değil, başkasının arzuladığı şeyi sadece başkası istediği için istemektir.

 

10. Cimrilik

Cimriler hazinelerini koruma, kilitleme ve dış tehlikelerden saklama takıntısıyla sürekli bir kendini cezalandırma hali içindedirler.

Cimrilik büyüme peşinde koşmayan, yalnızca elindekini verme endişesi taşıyan bir "sahip olma" günahıdır.

Sahip olduğu şeylerin kölesidir.

Cimri, en ucuz yemeği sipariş eder, bahşiş vermekten ve ağırlamaktan kaçınır.

Cimrilik sosyal farkındalığı aşındırır. İnsanları yalnızlığa iter.

 

Cimri biriktirirken, müsrif savurur; ancak her ikisi de eşyanın gerçek/içsel değerini anlayamaz.

 

11. Aşırılık

Aşırılık içinde yaşayan profil; zamanını ve servetini arzularını sürekli canlı tutmak ve bu arzuları ertelemeden anında tatmin etmek üzerine kurmuştur.

 

Tamamen duyusal zevklere düşkündür.

 

Sanayileşme, kitlesel üretim ve kredi sistemleri (kredi kartı vb.) ile lüks tüketim tüm sınıflara yayıldı. Aşırılık "ölümcül günah" olmaktan çıkıp popüler bir tüketim kötülüğüne dönüştü.

 

Aşırıya kaçan kişi arzularının kölesidir... Kendini hissetmek için istediğinden daha ileri gitmek zorundadır.

Nesnelerin kullanım veya statü değeri değil, yalnızca verdiği anlık "zevk" önemlidir. Dolayısıyla nesneler hızla tüketilmeli ve yok olmalıdır; bu durum dünyayı istikrarsız ve geçici kılar.

 

Kasvetli ahlakçılığın aksine toplumlar; düğün, hasat, zafer gibi özel günlerde kuralları askıya alarak bir araya gelir.

Bu kontrollü patlama ve israf; toplumun kasvetli, kurallı rutin hayata geri dönebilmesi için ihtiyaç duyduğu yeni enerjiyi sağlar.

Festivaller, günlük hayatın cansız sürekliliğini kesintiye uğratır.

 

Elleri boşuna tutunacak bir şey arıyor. Hiçbir yerde dinlenme bulamıyorlar, hiçbir yerde teselli edici bir umut beklemiyor.

 

12. Kıskançlık

Başkasının iyiliğini kendi mutsuzluğu sayan bu yapı, içindeki kötülük arzusu nedeniyle en sonunda kendinden de nefret eden yıkıcı bir ruh halini yansıtır.

 

Haset, kişinin kendini başkalarıyla kıyaslamasından doğar. Başkasının sahip olduğu şeyler karşısında kendi varoluşunu değersiz hisseden kişi, öz saygısını yitirir.

Haset; adalet ve liyakat söylemlerinin arkasına saklansa da amacı eşitlik değil, talihsizliğin eşitliğidir. Kendisinde olmayan bir şeyin kimsede olmamasını, başkasının elindekinin yok olmasını ister.

 

Kıskançlığın / hasetin serası hayal gücü, fantezi, gündüz düşleridir.

 

Haset iki yönlüdür (kendi olmayan şeyi başkasında görüp isteme); kıskançlık ise üç yönlü bir ilişki dinamiğidir (sahip olunan ilgiyi/sevgiyi üçüncü bir kişiye kaptırma korkusu).

Hasetçi adam hiç sahip olamadığı şey için kin güder; kıskanç adam ise elindekini kaybetme, terk edilme ve soyulma korkusuyla öfkeli bir kedere kapılır.

 

Dedikodu sosyal statüyü zedelemeyi hedeflerken, homurdanma kıskanılan kişinin öz saygısını baltalar.

 

Refah seviyesinin artması veya nesnelerin çoğalması haseti azaltmaz. Görünürlük ve şeffaflık arttıkça beklentiler de büyür. Maddi imkânlar eşitlense bile hayal gücü devreye girer; insanlar bu kez başkalarının sağlığını, itibarını veya karizmasını haset etmeye devam eder.

 

13. Adaletsizlik

Kendisinden başka kimseye hak tanımaz.

Zayıfları ve aptalları sadece hor görür, güçlü ve bilge olanlara ise hayranlık duyar.

 

Modern söylemde adalet; eşitlik, kota uygulamaları veya ayrıcalıklarla karıştırılmaktadır. Erdem yapıdan önce gelir; dürüst bireyler olmadan adil kurumlar veya yasalar var olamaz.

 

Adalet soğuk bir erdemdir. Kişisel sevgi göstermeden verir ve borçlu olunanı aşmaz.

 

Adalet fikri, malların dağıtımından değil, doğrudan karşılıklılıktan doğar.

Toplum sürekli bir verme-alma ve karşılık verme ilişkisidir (selamlaşma, teşekkür, jest vb.). Karşılık verilemediğinde devreye minnettarlık girer. Nankörlük, ahlaki hafızaya yapılmış en ağır adaletsizliktir.

 

İnsanlar soyut bir "topluma" değil, yalnızca diğer bireylere karşı adil veya adaletsiz davranabilirler.

 

Refah devletinin zenginden alıp fakire verme/eşitleme çabası zorlamaya dayanır. Bireyleri zorla eşitlemeye çalışmak, kanun önündeki eşitliği bozar ve yeni adaletsizlikler yaratır.

 

Devlet, adaletin merkezi olarak kesinlikle uygun değildir. Siyasi çıkarlar arenasında... rekabet, çatışma ve düşmanlık yasaları hüküm sürer.

 

14. Tanınma takıntısı

Birisi olmak, hak ettiğinden daha fazla değer görmek istiyor.

Onu motive eden şey zenginlik veya güç beklentisi değil, anlamlılık açlığı.

 

Bireyciliğin egemen olduğu, ilişkilerin geçici hale geldiği modern çağda kırılganlaşan öz saygı, bireyleri sürekli tanınma ve dikkat çekme arayışına iter.

Kültür endüstrisi, medya, siyaset ve akademi hırs sahibi bireylere geniş alanlar sunar. Kalite ve teknik ikinci plana atılır, önemli olan sadece "ünlü olmak" haline gelir.

 

Kadınlarda kibir daha çok estetik, görünüş ve "memnun etme" alanında zaman alırken; erkeklerde güç, siyaset, zeka ve "etkileme" biçiminde daha agresif görünür. Bireyler, eşlerini ve çocuklarını dahi kendi hırslarını besleyen birer prestij aracı olarak kullanabilirler.

 

Kibirli kişi yavaş hareket ederken, ilgi arayan kişi her zaman acele içindedir.

Unutulma ve kibrinin temelsizliğinin ortaya çıkması korkusuyla sürekli acele içindedir; eylemlerle hak ettiği şöhreti henüz elde etmeden ele geçirmeye çalışır.

 

Konuşmalarda ve sosyal medyada sürekli öne geçer, başkalarının sözünü keser, hikayelerini abartır. Dinleyiciyi umursamadan merkezde kalmak ve herkesten alkış almak ister.

 

Saygı karşılıklılık gerektirir; oysa ilgi arayan kişi insanları sadece birer "seyirci" haline getirir.

Sonunda, bu hayal kırıklığına uğramış tanınma özlemi tam tersine dönüşür: umutsuzluk ve kendine acıma.

 

15. Kibir

Aşağıdaki dünya küçük, neredeyse anlamsız.

 

Klasik çağda kibir, tanrılara ve kutsal düzene doğrudan meydan okuyan en ağır günahtı (Prometheus, Şeytan, Âdem). Cezası ağır düşüşler ve boyunların bükülmesiydi.

Modern insan cennet ve cehennem fikrini boşaltarak alçakgönüllülüğü terk etmiş, kendini Tanrı yerine koymuştur.

 

İlerleme, teknolojik hakimiyet ve bilgi zaferiyle modernite, kendi başarısıyla kurtuluşa ereceğine inanarak kibri kurucu bir unsur haline getirmiştir.

 

Gurur gerçek veya hayali bir başarıya dayanır ve sınırlarını bilir; kibir ise sınır tanımaz, kendinden başkasını kabul etmez. Gurur yaralayabilirken, kibir başkalarını yok etmeyi ve kendisine boyun eğdirilmesini amaçlar.

 

Mutlak güç, insanı tebaasına bakmaktan bile alıkoyar, despotu halkından soyutlar.

 

Toplumun dünyevi tanrıları, başarının zirvesinde olanlar, güç, para ve kültürün elitleridir.

 

Seçkin azınlık kitleleri disiplinsiz, aptal ve yoksul görür; kendilerini ise sürekli çaba gösteren ve kendini aşmaya çalışan üstün varlıklar olarak konumlandırır.

Seçkinler, çoğunluğa duydukları küçümsemeyle oluşurlar.

 

Hiçbir kibirli insan, yanında bir dakika bile kayıtsız bir bireye tahammül edemez... artık dünyada yalnız olmadıklarını fark etmek için dizlerinin üzerinde sürünmek zorundalar.

 

16. Yalakalık

Başlarını öne eğiyorlar, sırtlarını kamburlaştırıyorlar ve kendilerini yere atıyorlar.

Putlarının önünde yaltaklanıyorlar.

 

Partiler, şirketler, bürokrasi, okullar ve iş yerleri dalkavukların üreme alanıdır.

Dalkavuk kanuna değil, kişiye ve onun öngörülemez keyfiliğine itaat eder.

 

Kölelik sadece efendinin zorbalığı değil, boyun eğenin korkaklığı, tembelliği ve gönüllü teslimiyetidir.

 

İtaatkâr kişi kendini efendisinin gözüyle görür; kendi aklından ve standartlarından vazgeçer.

Birey kendini zaten değersiz gördüğü için tapınacak bir put ve taht icat eder.

 

Tevazu, kişinin kendi sınırlarını bilmesidir; kendini alçaltmaz. Tanrı olmadığını bilen ve insanlığın zaaflarını gören erdemli bir duruştur.

Saygı, bireyi küçültmeyen, aksine mesafe, huşu ve adalet içeren bir tecrübedir. Hiçbir dünyevi makam veya kuruma körü körüne yöneltilemez.

Saygı ve hürmet, adalet eylemleridir.

 

Dalkavuk özverili değildir; kayırılmak, diğerlerinin önüne geçmek ve yetki alanına yaklaşmak ister.

Başka gözde kişilere ve rakiplere karşı derin bir nefret besler. Efendisine gücü yetmediği ve isyan edemediği için öfkesini kendinden daha zayıf ve savunmasız olanlara kusar.

 

17. Öfke

Öfke, toplumsal aldatmacalara meydan okuyarak bedende ve yüzde saklanamaz bir samimiyetle dışa vurur.

Kör hiddet aceleci, yönsüz ve aniden parlayıp sönen bir patlamadır. Kızgınlık/öfke ise hedefini gözden kaçırmayan, stratejik, zihni kendi hizmetine alan ve kurbanını sonuna kadar takip eden zamana yayılı bir süreçtir.

Öfke bir olaydır... Kızgınlık ise bir süreçtir.

 

Öfke her zaman bir haksızlığa yanıt değildir; çoğu zaman orantısızdır, kışkırtmadan ziyade kişinin aldatılmışlık hissi ve hayal gücünden beslenir. Öfkeye ahlaki veya yasal bir kılıf uydurmak yanıltıcıdır.

 

Zamanla sönmeyen öfke içte birikerek kronik somurtkanlığa, aşırı hassasiyete ve sosyal mesafenin kopmasına yol açar; birey etrafındaki her şeyi bir tehdit/tecavüz gibi algılamaya başlar.

 

Sinirli insanlar her fırsatta şikayet ederler... Somurtkan kişi sosyal etkileşime girmeyi reddeder.

 

Hukuk (intikamı düzenleme), siyaset (kitleleri yatıştırma), serbest piyasa (düşmanlığı rekabete dönüştürme), kültür/spor (yıkıcılığı kanalize etmek) ve din (intikamı mahşere erteleme) öfkeyi kontrol altında tutmaya çalışır.

 

Dışsal nefret, içsel uyuma karşılık gelir. Topluluk, dünyanın geri kalanına karşı birleşmiş hisseder.

 

18. Aldatma

Aldatan kişi, kendi kimliğini ve gerçek hislerini tamamen gizler; vicdanı tek bir doğruya değil, duruma göre değişen binlerce dile sahiptir.

 

Şiddet kan döker, düzensizlik yaratır ve iletişimi keser; kurnazlık ise düzen görünümünü koruyarak rakibi çaresiz bırakır. Şiddete gücü yetmeyen zayıf taraflar için bir sığınak olduğu kadar, maliyeti düşük (cephanelikten daha ucuz) olduğu için güçlü yapılar tarafından da tercih edilir.

 

Siyasetten diplomasiye, spordan akademiyeye, dinden ticarete kadar insan eyleminin stratejik planlandığı her alanda entrika ve çıkarlar hileyle yürütülür.

 

Yalancıyı ölçen şey iddiaların doğruluğu değil, niyeti ve tavrıdır. Yalan, kurbanın sadece insanlara olan güvenini değil, gerçeklik algısını da tahrip eder.

 

Baştan çıkarma, kurbanın dış gerçekliğini değil, içsel arzularını ve bastırılmış isteklerini hedefler. Bir arzuyu sıfırdan yaratmaz; zaten var olan bir özlemi kışkırtarak kişiyi kendi rızasıyla yıkıma götürür.

 

Aldatma, toplumun harcı olan karşılıklı güven, vaat ve adalet ilkesini temelinden sarsar. Düşmanların belirgin olduğu bir dünyada hayatta kalmak mümkündür; ancak arkadaşın, meslektaşın veya komşunun gizli bir düşmana dönüşebildiği, ihanetin sıradanlaştığı bir dünyada toplumsal güvenlik ve huzur tamamen yok olur.

 

19. Zulüm

Zalim kişi sadece acı çektirmekten değil, kurbanın çaresizliğinden, iradesinin kırılmasından ve dünyaya olan güveninin yok olmasından zevk alır.

Zulüm bir amaca ulaşma aracı değil, kendisi bir amaçtır.

 

İşkence, iddia edildiği gibi bilgi veya itiraf almak için yapılan bir eylem değildir; kurbanı susturmak, kimliğini silmek ve bir et parçasına dönüştürmek için uygulanan bir ritüeldir.

 

Zulmü en çok körükleyen duygulardan biri korkaklıktır. Eşitleriyle savaşmaya cesaret edemeyen korkaklar, kurban savunmasız kaldığında veya bir kalabalığın arkasına sığındıklarında en vahşi eylemleri gerçekleştirirler.

 

Savaş ve katliam anlarında grup dinamiği devreye girer. Failler birbirlerini kışkırtır, vahşet bir yarışa dönüşür. Bireysel sorumluluk grubun içinde eridiği için insani kısıtlamalar tamamen ortadan kalkar.

 

Cehennem, dışarıdan verilen bir ceza değil; insanın kendi tutkuları, kibirleri, kıskançlıkları, yalancılıkları ve korkularıyla inşa ettiği bir durumdur.

 

Kendini düşünen, empatiyi ve adaleti kaybeden topluluklar kendi cehennemlerinde donar, çürür ve birbirlerini tüketirler.

 

Wolfgang Sofsky – Mahremiyet, Bir Manifesto - Notlar

Wolfgang Sofsky – Mahremiyet, Bir Manifesto  - Notlar

Verteidigung des Privaten: Eine Streitschrift, Verlag C.H. Beck, Münih, 2007

Translated by Steven Rendall, Princeton University Pres, Oxford, 2008

 


İzler

Anton B. sabah binadan ayrıldığında, üç kez kaydedilmişti bile. Anne ve babasıyla yaptığı konuşma bir telefon şirketinin bilgisayarına kaydedilmişti.

Kapıdan çıktığı an apartmandaki kameralara kaydedilir, ailesiyle yaptığı telefon görüşmeleri telekomünikasyon şirketi tarafından arşivlenir.

Şirketinin yer altı otoparkına ulaşmadan önce bile, kamusal alandaki varlığının neredeyse her anı kaydedilmişti. Ofisine, bilgisayar çipi bulunan ve kayıt altına alınan bir kart kullanarak girdi.

 

Bilgisayar ile klavye arasına yerleştirilen donanımsal tuş kaydediciler (keylogger), güvenilir konumlarda çalışan kişilerin bile yazdığı her şeyi kaydeder.

Vergi dairesi, banka hesaplarını ve kredi kartıyla yapılan otel ödemelerini kişinin bilgisi dışında inceleyebilir.

Akıllı sağlık kartları, acil bakımı kolaylaştırma bahanesiyle "teşhislerin, tedavilerin ve reçetelerin yanı sıra organ bağışı anlaşmasının da kaydedildiği bir bilgisayar çipi" barındırır.

Sokaklarda dolaşan neredeyse görünmez küçük gözetleme dronları, şüpheli sesleri dinleyen birer vızıltı kaynağıdır.

Süpermarket girişlerindeki X-ray cihazları kişinin kıyafetlerinin veya iç çamaşırlarının altında ne sakladığını göstermekle kalmıyor, çıplak vücut şeklini de açıkça gösteriyor.

İnternet servis sağlayıcıları, ziyaret edilen web siteleri, alışveriş geçmişleri ve arama motoru verileri anında kaydedilir.

Şeffaf vatandaş bilgisayar çağında hayatın ne kadar kolay olduğunu takdir ediyor. Gözetlenmemeyi, anonim olmayı, ulaşılamaz olmayı tereddütsüz bir şekilde reddediyor. Kişisel özgürlüğünün azaldığını hissetmiyor.

 

Medya toplumunun yasasına göre, görülmeyen kimse yok sayılır. İnsanların korktuğu şey gözlemlenmek değil, kimsenin onlara dikkat etmemesidir.

 

Güç ve Gizlilik

Güç her zaman etki alanını genişletmeye çalışır.

İnsanların egemenliğe uyması (uygunluğu) kuralları ve kurumları kalıcı kılar.

Gizliliğin savunulması, özgürlüğü kurtarmaya yönelik ilk adımdır.

Özel alan, egemenlikten arınmış ve bireyin kontrolü altındaki tek kaledir.

 

Totaliter sistemlerde gizliliğin yok edilmesi, insanlığın yok edilmesine giden ilk adımdır.

Demokratik rejimlerde ise gözetim ve kısıtlamalar; "güvenlik, kamu sağlığı, bakım ve düzen" bahasıyla ve hukuk/ahlak kılıfı altında meşrulaştırılarak yürütülür.

Polis devletleri suistimalleri, tutuklamaları, işkenceleri ve infazları araç olarak kullanır.

Siyaset dışı kalmak, oy vermemek, iktidar oyunlarına kayıtsız kalmak modern ideolojiler tarafından "demokrasiye ihanet" olarak nitelendirilir.

Oysa siyasi özgürlük, her şeyden önce siyasetten özgürlüktür.

 

Modern devlet, tebaasına duyduğu derin şüphe nedeniyle "her şeyi" bilmek ister.

Gözetimin genel bir şüpheye dönüşmesiyle "Herkes gözetleniyor, herkes suçlu olabilir" mantığı yerleşir.

Herkesin gözetlendiği ve şüpheli görüldüğü bir ortamda toplumsal güven yok olur, bireyler arasındaki sosyal bağlar kopar.

 

Retrospektifler

Duvar, tekerlek, saban veya yazı gibi insanlığın en önemli keşiflerinden biridir. Mesafe sağlar ve saldırılara karşı koruma sağlar.

 

Antik Roma

Kamusal (publicus) ve özel (privatus) arasında kesin bir ayrım vardı. Devlet dininin olmaması, mülk devrinin serbestliği gibi alanlar özeldi ancak yönetici elitlerin evlilikleri, vasiyetleri ve ahlaki yaşamları kamu denetimine ve eleştirisine tabidir.

 

Erken Rönesans

Belediyeler, ailelerin özel alanına şüpheyle yaklaşarak özel binaların inşasını, evlilik törenlerini, çeyiz miktarlarını, davetli sayılarını ve hatta giyim kuşamı (hangi düğmelerin, kürklerin takılacağını) resmi moda kılavuzlarıyla düzenlemiştir.

 

Kilise

Fransisken ve Dominikan rahipleri ruhani danışman ve günah çıkarıcı olarak ailelerin iç dünyasına nüfuz etmiş, duyuların kullanımını canonical kurallarla denetlemiştir.

 

Fransız Devrimi

Ulus adına tüm özel çıkarlar bastırıldı.

Giysiler ideolojik birer işaret haline geldi, vatansever kokart takmayanların hayatı tehlikeye girdi.

Mahremiyetin dağılımı sınıfsal olarak eşitsiz olmuştur]. Yoksullar tek bir odaya sıkışırken, üst sınıflar kendilerine ait odalara sahipti.

 

Manastırlar, kışlalar, cezaevleri ve akıl hastaneleri zamanın değişiminden muaftır.

Bu kapalı kurumlardaki disiplin gücü "tecrit, bedenin eğitimi, her yönden görünürlük" ilkelerine dayanarak insanların zihnine nüfuz etmiştir.

 

Özgürlük ve Gizlilik

Saldırıya uğramayan kişi özgürdür. Gizlilik, kişisel özgürlüğün kalesidir.

Dışarıdan gelen davetsiz misafirler (meraklı komşular, bürokratlar, ahlakçılar) yalnız bırakılma hakkını ihlal eder.

Özgürlük ancak mesafe ve hareketlilik arttıkça büyür.

Büyük şehir, bireye ihtiyaç duyduğu anonimliği sunar.

Modern özel alanın mekânı büyük şehirdir.

Homojenleşme / Kamuoyu baskısı ve dışarıdan yönlendirmeler, tutum ve fikirleri tek tipleştirir, bireysel eylem enerjisini azaltır.

Mahremiyet ahlaki iyiliği garanti etmez, kendi başına bir amaçtır.

 

Modern devletin "bakım ve önlem sağlama" vaadi, vatandaşlarını mülksüzleştiren ve haklarından mahrum bırakan bir tahakküm mekanizmasıdır.

Mahremiyet kalesi, devlet gücünün sınırsızca genişlemesini engelleyen yegane engeldir.

 

Benliğin Toprakları

Bir insanın bütünlüğü, bağımsızlığının veya vicdanının tanınmasıyla başlamaz. Özü, insanın haysiyetinde veya onurunda değil, aksine yalnız bırakılmasında bulunur.

 

Görmek ve duymaktan farklı olarak dokunma, mesafeyi ortadan kaldırır ve insanı doğrudan etkiler. İstenmeyen dokunuşlar doğrudan birer tahakküm eylemidir.

Kütüphanedeki masalar, park bankları gibi geçici sabit alanlar ve ceket, çanta gibi kişisel eşyalar kimliğimizin maddi altyapısını oluşturur.

Israrcı bakışlar, kaba gürültüler (cep telefonları, yüksek sesli müzik) ve başkalarının salgıları/kokuları (ter, tükürük vb.) kişisel alanı ihlal eden birer akustik ve hijyenik çevre kirliliğidir.

 

Nezaket ve görgü kuralları, erdem ve ahlakla değil, biçimin gerekleriyle insanları birbirinden uzak tutar.

Görgü kuralları düşmanlığı sınırlar içinde tutarak barışçıl ve mesafeli bir birlikte yaşam sağlar.

Nezaketin sonu aynı zamanda özgürlüğün ve sosyal güvenliğin de yok olması anlamına gelir.

Kişisel alanın klasik yıkımı tutuklamadır; polisin sert müdahaleleriyle mahkumun vücudu üzerindeki dokunma yasağı kaldırılır ve kişi çaresizliğe sürüklenir.

X-ray cihazları ve didik didik aranan çantalar, yabancı ellerin mahrem alana girmesinin yarattığı o nahoş hissi kalıcı kılar.

 

Vücudun Sırları

İnsanlar kendilerini başkaları tarafından görülmeye bırakmadan önce görünümlerini düzeltirler.

Banyo, yatakla birlikte insanın dış kabuğunu bırakıp utanç duygusunu silip atabileceği son sığınaktır.

 

Utanç, toplumsal aşağılanma korkusundan kaynaklanmaz.

Kişi kendini başkalarının gözüyle görmeden önce kendi gözüyle gözlemlediği için utanır.

 

Cinsel sapkınlıklar, bağımlılıklar veya psikiyatrik geçmişler gibi sırlar ifşa olduğunda toplumsal felaket ve itibar suikastı başlar.

 

Acı, en temel bireyselleştirme ilkesidir.

Acı paylaşılamaz veya temsil edilemez, kişi bedeninin kafesine hapsolur.

 

Ölüm hastanelere ve bakımevlerine hapsedilmiş, ölmekte olan insan sahte bir iyileşme tiyatrosuyla korkusuyla yalnız bırakılmıştır.

 

İntihar, en özel eylemdir, en büyük antisosyal eylemdir.

Toplum, bu radikal özgürlük eylemini hemen "depresyon" veya "genetik kusur" gibi uzman tanımlarıyla patolojikleştirmeye çalışır.

 

Günümüzde insanlar para ve geçici bir şöhret için bedenlerini ve en mahrem hikayelerini televizyonlarda gönüllü olarak sergilemektedir.

 

Modern devlet etik kurullar bahanesiyle bedenin derinliklerine nüfuz eder.

Sonuçta, insan hayatının ne zaman başlayıp ne zaman sona erdiğine egemen olan karar verir.

Devlet, organ naklini kolaylaştırmak adına "beyin ölümü" kavramını tanımlayarak varlığını kanıtlar; iç organlar kamu yetkililerinin eline geçer.

 

Özel Alanlar

Ev, bireyi hiçliğin korkusundan koruyan bir kabuktur.

 

19. yüzyıl burjuva evi, misafirlerin kabul edildiği salonlar ile yatak odası gibi yasak alanları birbirinden kalın sınırlarla ayırıyordu.

Kanalizasyon ve sifonlu tuvaletlerin kararnameyle zorunlu kılınması bile o dönemde özgürlüğe saldırı olarak protesto edilmişti.

 

Bireysel oda ve kişisel alan, ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında "demokratikleşerek" alt ve orta sınıflara yayılabildi.

 

Çalışma odası, yatak odası ve hatta bireysel daireler, bireyin toplumun veya aile bireylerinin bakışlarından kaçabileceği alanlardır.

 

Yıllardır yaşadığımız mekândaki nesneler (eski bir sandalye, çekmeceli dolap, çocukluk oyuncağı) ile bedenimiz arasında bir tür "uyurgezer güven duygusu" oluşur. Karanlıkta bile elimizin neyin nerede olduğunu bilmesi, özel alanın bedenimizle bütünleştiğini gösterir. Bu düzene yetkisiz müdahale, yaşam alanımıza doğrudan bir saldırıdır.

 

Araba, hem kamusal bir statü sembolü hem de "tekerlekli bir özel oda"dır. İnsanlar trafik sıkışıklığında bile dışarıya kapalı bu alanda makyaj yapabilir, diş fırçalayabilir, yalnız kalabilir veya anonimce hareket edebilirler.

 

İğne deliği kadar küçültülen dinleme cihazları (böcekler), yönlü mikrofonlar ve pencerelerdeki titreşimi okuyan lazer teknolojisi, evlerin duvarlarını akustik olarak saydam hale getirir (Lazer mikrofon teknolojisiyle kilometrelerce uzaktan pencere titreşimleri okunarak odadaki en gizli konuşmalar bile filtrelenip kaydedilebilir). Kameranın varlığı insanı temkinli olmaya zorlarken, görünmeyen böcekler insanı tuzağa düşürür.

 

Kapıların, duvarların kaldırılması veya cam mimari, insan utanç ve mahremiyet alanlarını siler.

Çocuğun korunması, aile içi şiddet, terör veya organize suçla mücadele gerekçeleriyle kamuoyu ve devlet; yatak odalarına ve aile içi ilişkilere müdahale eder.

 

Baskınlar özel alana yapılan en acımasız müdahaledir. Evin işgal edilmesi, eşyaların acımasızca tahrip edilmesi ve mahremiyet havasının yok edilmesi, insanlarda tam bir çaresizlik ve derin bir güvensizlik bırakır.

 

Özel Mülk​iyet

Özel mülkiyet modern dünyada sürekli olarak ahlaki açıdan eleştirilir.

Rousseau'nun mitine göre bir araziyi çitle çeviren ilk kişi mülkiyet toplumunu kurmuştur.

Ancak gerçekte eşitsizlik hırsızlıktan değil, iş bölümü ve yeteneklerin uzmanlaşmasından doğmuştur.

 

Mülkiyet, insanlar arasındaki sınırları çizerek barışçıl bir düzen oluşturur.

 

Hiçbir şeye sahip olmayan biri hiçbir şey paylaşamaz.

Benim olanın senin olandan ayrılması toplumsal düzeni yaratır.

 

Mülkiyetin ortadan kaldırılması, bireyi kamusal bir figüre indirger.

Özel mülkiyetin siyasi güvencesi olmadan kişisel özgürlük olmaz.

 

Devletin mülkiyeti vergilerle millileştirmesi bireysel özgürlüğe yönelik büyük bir tecavüzdür.

 

Vergiler belirli bir amaçla toplanmaz, siyasetçiler bunları keyfi olarak israf edebilir.

Oysa devletin birincil görevi refah sağlamak değil, sadece koruma ve güvenlik sağlamaktır.

 

Vergileri toplamak için bankacılık gizliliği kaldırılır, mali ve sosyal yetkililer tüm hesaplara erişir, banka müşterisi şeffaflaştırılır.

 

Kazanılan gelirin vergilendirilmesi bu nedenle gizli bir tür zorunlu çalışmadır. Birey artık kendi üzerinde tekel sahibi değildir.

İnsanlar bu sömürüden ancak kayıt dışı ekonomiye kaçarak kurtulabilir.

 

Bilgi

Toplumda her birey diğerinin zihnindekini okumaya, onu gözlemlemeye çalışır.

 

Kendini sunma sanatı, "herkes gibi görünmemek ama aynı zamanda hiç kimse gibi de görünmemek" dengesidir. Aşırı eksantriklik toplumu tuhaf yalnızlar topluluğuna, aşırı uyumculuk ise karakter yoksunu fırsatçılar topluluğuna dönüştürür.

 

İnsanlar hareketlerini, jestlerini, dil sürçmelerini ve beden dillerini tamamen kontrol edemezler. Deneyimli bir gözlemci, kişinin göstermek istediğinden fazlasını okur.

 

Hain / Maliyet-fayda analizi yapar, çıkarı uğruna güveni satar. Ancak bilgiyi sattığı an alıcı gözünde değerini yitirir.

 

Röntgenci ve Hacker / Motivasyonu ticari veya ideolojik değil, merak ve şehvettir. Yasaklanan bölgeyi izinsiz ele geçirme zaferiyle yetinir; çoğu zaman kurbana doğrudan zarar vermeden sadece izler.

 

Standartlaştırılmış formlar (gelir, aile, mülk kayıtları) bireyin hayatını bürokratik denetime açar.

 

Terör, suç ve istikrarsızlık gerekçeleriyle devlet; vatandaşına sürekli şüpheyle yaklaşan, "uzun hafızalı, kocaman kulaklı ve gözlü bir Leviathan"a dönüşür. Toplanan anonim veriler birleştirildiğinde birey tamamen şeffaf hale gelir.

 

Bankalar, kart şirketleri ve reklamcılar, kişisel tüketici profilleri oluşturmak için veri toplar. Müşteriler genellikle indirim veya kolaylık karşılığında kendi veri izlerini isteyerek bırakırlar.

 

Devlet ile özel sektörün veri birleştirme kapasitesi, bireyin gözlemlenmediği hiçbir alan bırakmaz. Devlet, şirketlerin topladığı devasa verileri kullanarak kendi gözetim ağını tamamlar.

 

Düşünce Özgürlüğü

Kırbaç kullanmaktan vazgeçmek isteyen her güç, eylemleri gözlemlemeli ve düşünceleri yönlendirmelidir; tehlikeli bağlantıları ortadan kaldırmak ve yıkıcı eylemleri durdurmak için insanların ne yaptığını takip etmelidir.

 

Gözlem bedenle sınırlı kaldığından, iktidar düşünceleri yönlendirmek ister.

 

Zihnin politikası, insanların ne düşündüğünü öğrenmeyi değil, onlara ne düşünebileceklerini aşılamayı amaçlar.

Propaganda, sansür ve pedagojiyle zihne nüfuz edilerek içsel bir hapishane kurulur.

 

Yakın ortaklıklarda kişi kendini kaybedip tamamen partnerinin zihnine bağımlı hale gelebilir.

 

Beyin yıkama; "lider", "vatan", "düşman" gibi klişe formüllerle hayal gücünü yok eder.

Siyasi amaçlar için kelimeler yeniden tanımlanır. Örneğin; işten çıkarmalara "kolaylaştırma", tehditlere "barış teklifi", fetihlere "özgürlük savaşları", hükümet müdahalelerine "vatandaşı koruma" denir.

 

Okullardaki egzersizler, ezberler ve hataların kırmızı kalemle cezalandırılması normu inşa eder.

Sınavlar, bilgi doğrulamasını bir güç töreniyle birleştiren gözetim araçlarıdır.

 

Tarih resmi mitlerle sürekli yeniden yazılır, kolektif suçlar inkar edilir ve resmi görüşe aykırı özel anılar dışlanır.

 

Sadece görüş çeşitliliği gerçeği ortaya çıkarabilir.

Sansür ve yasaklamalar zihinsel uyuşukluğa yol açar.

 

Fanatizm ve şiddetin temeli dini coşkuda değil, gerçekten inanmak istemeyen bir inancın kırılganlığındadır.

Gerçek inanç, dogmalarda değil kişisel kutsal deneyimde yatar.

 

Kötüye kullanılamayan bir özgürlük, özgürlük değildir.

Kültürel rölativizm ve hoşgörü çağrıları entelektüel korkaklığı gizler.

 

İnsanların uyumculuk içinde yaşamasının sorumlusu sosyal koşullar değil, kendi tembellikleri ve korkaklıklarıdır.

İnsanlar kendi akıllarını kullanmak yerine başkalarının onlar adına karar vermesini tercih ederler.

 

Tembellik, korkaklık ve ilgisizlik hâlâ bağımlılığın en önemli nedenleridir.

Kendi isteğiyle eleştiri silahlarını bırakan herkes, yargılama ve karar verme gücünü de bırakır.

 

Sonuçta, herkes tamamen şeffaf öznelere dönüştü…

Özel alan çoktan ortadan kalktı.

Artık gözlemlenmesine ve soruşturulmasına gerek yok, çünkü herkesin zaten ne düşündüğü ve ne yaptığı biliniyor.

 

Wolfgang Sofsky - Şiddet, Terörizm, Soykırım, Savaş - Notlar

Wolfgang Sofsky - Şiddet, Terörizm, Soykırım, Savaş - Notlar

Granta Publications, 2003

 


1. Sınır Ötesinde

Öldürme üzerine

Sular çekildiğinde, hayatta kalanlar oradan ayrıldı…

(Rab) Nuh'a şöyle dedi: Üreyin, çoğalın ve yeryüzünü doldurun…

 

Yeni dönemde insana hayvanları öldürme hakkı tanınır: Tanrısal izinle katledilen insan, hayvanları öldürerek suçluluk duygusu duymadan şiddet uygulamayı öğrenir.

Ancak insan kanı dökmek kesin bir tabudur; kan Tanrı'ya aittir: insanoğlunun kendi türüne, hayvanlara yaptığını yapması kesinlikle yasaktır. Hiçbir koşulda başka bir insanoğlunun etini yememeli; gücünü yalnızca hayvanların bedenlerinden almalıdır. Başka insanoğlunu da öldürmemelidir.

 

Tufandan sonra da şiddet kurban, infaz, av ve savaş biçimleriyle devam etmiştir. Medeniyet bu tehdit üzerine inşa edilmiştir: medeniyet, ölüm korkusunun despotizmi üzerine kurulmuştur.

Yasa ve cezalar şiddeti önlemekte yetersiz kalmıştır.

 

Şiddet hayvan doğamızdan kaynaklanmaz; hayvanlar alemine, hatta yırtıcı hayvanlara bile böyle bir hakaret yöneltilmemelidir. Aksine: şiddet, özgün insanlığımızın bir sonucudur.

Beden ise hem hayatta kalmanın baş düşmanı hem de acının mahallidir.

 

İnsanlar şiddetin fiziksel gerçekliğine karşı hastalıklı bir hayranlık duyarlar: İnsanlığı büyüleyen şey, duyumsama arzusu değil, şiddeti kendisi, başka bir bedenin yok edilmesi, canlı bir varlığın iniltisi, kan kokusudur.

Gözlemci güvenli mesafeden başkasının acısını izleyerek kendi gücünün tadını çıkarır.

 

Ölüm korkusunu yenmenin iki en saf figürü kahraman ve şehittir. Kahraman, eylemde korkusuzluğu, şehit ise cesareti temsil eder.

 

İnsan, başkalarından kurtulmak ve kendisini ölümsüzleştirmek için öldürür.

 

Zulmün cenneti

(Hieronymus Bosch'un tabloları)

Şiddetin sonu olmamasının nedeni, türümüzün sözde kurtvari doğası değildir.

Şiddet sadece amaca giden bir araç değildir, kendi içsel dinamiklerini yaratır: şiddet, çıkar hesaplamalarına uymaz ve azaltılamaz.

Büyük suçlar büyük fikirler gerektirmez: Büyük suçların arkasında büyük fikirler olması gerekmez.

 

Failleri mazur gösteren sosyal mazeretçiler… Milyonlarca depresyon hastası, silah fanatiği... ve işsiz insan varken neden milyonlarca şiddet suçlusu yok?

Sosyal ve politik koşullar (bağlam) şiddeti tetikleyebilir veya engelleyebilir ama asla nedeni değildir: Bağlam nedensel bir faktör değildir ve şiddet davranışının ne yeterli ne de temel bir koşuludur.

 

Şiddetin asıl motoru hayal gücüdür.

Hayal gücü her zaman yeni şiddet biçimleri icat edebilir.

Şiddet eylemi faili bambaşka birine dönüştürür: Kendini dönüştüren bir insan artık eskisi değildir... Kendisinden özgürleşir.

Dönüşümün en önemli araçları hayvan ve ata maskeleridir.

 

Ritüeller, ihlale olanak sağlar.

Ritüel, şiddeti serbest bırakarak kolektif bir coşku yaratır ve korkuları unutturur.

Bir otoriteden gelen emir, suçluluk yükünü hafifletir.

 

Kalabalığa katılmak bireyi yasalardan ve korkulardan kurtarır.

Kalabalığa ne kadar çok insan katılırsa, o kadar cesurlaşır.

Yasaklama bariyeri kırılır; kalabalık tek bir büyük varlık haline gelir.

Provokasyon karşı tarafı sınırın ötesine çekerek aşırı tepki vermeye zorlar.

 

Şiddet, alışkanlık ve kurumsallaşma yoluyla kalıcılık kazanır.

Şiddet rutinleştikçe vicdan ve ahlak soruları gereksizleşir, motivasyonsuz bir şiddet ortaya çıkar.

Kolektif askeri disiplin (manga) sosyal bir öldürme makinesi olarak işler.

 

Alışkanlığın aksine aşırılık patlayıcıdır ve sosyal bir amacı yoktur.

Fail bedeninin ritmine kapılarak mutlak özgürlük alanına geçer.

Şiddet festivali, eski bir özlemi gerçekleştiren ütopik bir duruma sıçramadır: mutlak güç, mutlak özgürlük ve bütünlük hayali, cennete dönüş hayali.

 

Eylemler

İşkence gizli odalar gerektirirken, aşırılık sokak, pazar yeri gibi kamusal alanları seçer ve buradaki herkesi etki alanına alır.

Sokakta bırakılan kan lekeleri veya bir ayakkabı teki, vatandaşlara devletin vaat ettiği "sivil huzur ve güvenlik" illüzyonunun ne kadar kırılgan olduğunu gösterir ve toplumda derin bir dehşet yaratır.

 

Amok cinneti

Amok, Malay ve Güney Hindistan kültüründe feodal beye sadakat, dini coşku ve şeref adına ölüme atılan seçkin savaşçıların (berserker) ritüel nitelikli bir savaş yöntemidir.

Sömürgecilik ve modernleşme ile birlikte bu kutsal/şerefli çerçeve yıkılmış; amok savaşçısı imgesi, toplumu dehşete düşüren "kötü ruhlarca ele geçirilmiş sokak katili" kalıbına evrilmiştir.

 

Amok anında fail geçmiş ve gelecek algısını tamamen yitirir: Ahlakın bağlarından, utançtan ve suçluluktan arınmış bir şekilde sürüklenir... En büyük heyecanda, failin zihni yalnızca burada ve şimdiyi bilir.

Şiddet eylemi tamamlandığında fail suçluluk veya ölüm korkusu hissetmez; eski ego yok olur. Eylem bittiğinde hafıza kaybı, derin uyku veya sersemlik hali gözlemlenir.

 

Çetelerin eylemleri merkezi bir emirle değil, kalabalığın kendi coşkusuyla yönlendirilir: savaşma dürtüsü kalabalığın kendisinden gelir.

Kalabalık içinde birey, yasaların üstünde olma ve cezasız kalma hissiyle kitlesel bir "elektrik akımına" kapılır.

Devletin sert kolluk tedbirleri çoğu zaman şiddeti azaltmak yerine taraflara polisi de dahil ederek denklemi büyütür.

 

Teşhir Direği

Geçmişte kamu yetkililerinin meydanlarda utanç halkalarıyla uyguladığı "teşhir ve rezil etme" cezası, modern dünyada medyanın ve linç çetelerinin eline geçmiştir.

İfşa edilen isimler toplumsal bir av başlatmaktadır.

Kalabalıkların bu tür linç eylemlerindeki motivasyonu sanıldığı gibi çocukları korumak veya adaleti sağlamak değildir. Dedikodu, kınama ve iftira kalabalıklara "kendini haklı çıkarma", "yasak meyvenin ve tabunun cazibesine yaklaşma" ve "suçsuzluğunu kanıtlarken intikam alma zevki" verir.

 

Ağır vahşet içeren şiddet eylemleri sadece anlık bir öfke patlaması değildir; rasyonel gözlem, bilgi toplama, araç hazırlığı ve planlama gerektirir. Öfke kör bir enerjidir; ancak insan aklıyla birleştiğinde organize bir yıkıma dönüşür.

Bu eylemler sadece öldürmeyi değil, kurbanın tamamen ortadan kaldırılmasını (imhayı) hedefler.

 

Linç ve katliam çeteleri etin yırtıldığını hissetmek, kemiğin kırılma sesini duymak için kurbana fiziki olarak yakınlaşma ve bedenine tamamen nüfuz etme arayışındadır.

 

2. Terör ve Zulüm

Modern dünya ve barbarlık

İlerleme ve akıl çağı iddialarının çöktüğü, eşi benzeri görülmemiş bir şiddet çağı yaşanmıştır.

 

Auschwitz medeniyetin eksikliğinden değil, onun aşırı rasyonelleşmesinden ve devletin şiddet tekelinden doğdu.

Modern devletin hukuk ve düzen programı, rasyonelliğin ahlaki kayıtsızlığı ve bürokrasi olmadan barbarlık olamaz.

Medeniyet... şiddet içeren aşırılıkları haklı çıkarmaya hizmet etmiştir.

 

SS ve toplama kampları, kuralların körü körüne uygulandığı klasik bürokrasiler değil; gardiyanlara sınırsız öldürme yetkisinin verildiği, yolsuzluk ve rekabetle dolu merkezi olmayan keyfiyet sistemleridir: bu mutlak güç sisteminde, en düşük rütbeli gardiyanların bile öldürme konusunda tam yetkisi vardı.

 

Şiddet ve zulüm toplumsal yaşamın temel biçimlerinde kök salmıştır.

 

Egemenlik: düzeni meşruiyetine olan inanca değil, ölüm korkusuna dayanır.

 

Topluluk: İçeride eşitlik vaat ederken, dışarıdakileri düşmanlaştırır: Düşmanları ve rakipleri yaratan topluluktur... dünyayı ikiye bölerek 'farklı' olan herkesi dışlar.

 

Ulus: Kültürel homojenlik dayatır ve azınlıkların şiddet yoluyla dışlanmasına ve asimile edilmesine yol açar.

 

Auschwitz, Kolyma, Hiroşima

Katliam tek taraflı, asimetrik bir şiddettir. Kurbanların kendilerini savunma şansı yoktur.

Konvansiyonel ya da nükleer halı bombardımanları savaşı kitlesel terörizme dönüştürür.

İmha savaşlarında şiddet amaca yönelik bir araç olmaktan çıkar: Şiddet kendi başına bir amaç haline gelir.

 

Zulüm görenlerin hiçbir savunma şansı yoktur. Modern zulmün en temel kurumu toplama kampları (mutlak gücün laboratuvarları) ve ölüm fabrikalarıdır (Treblinka ve Birkenau gibi endüstriyel imha merkezleri).

 

Hiroşima'da sivil nüfusu yok etmek stratejik bir amaç değildi, bu eylem savaşta seçici bir teknolojik terörizmdi. Auschwitz ve Kolyma ise devlet eliyle yürütülen sistematik zulmü temsil eder. Auschwitz'deki endüstriyel gaz odalarının aksine, Kolyma'da (Gulag) imha; aşırı soğuk, açlık, ölüm yürüyüşleri ve çalıştırılarak öldürme yoluyla yapılmıştır.

 

Zaman ve terör

Patlayan bir bomba zamanın sürekliliğini aniden yok eder.

Şiddet, zamanı yavaşlatarak acıyı uzatabilir ya da hızlandırarak paniği körükleyebilir.

 

Suikast: Hedefi doğrudan ve anında öldürmek olan, önceden haber verilmeyen en hızlı şiddet biçimidir.

Yıldırım hızıyla gelen bu eylem zamanın dışındadır.

 

Baskın: Bölgenin kuşatılması ve çıkış yollarının kapatılmasıyla başlayan kolektif bir terör eylemidir. Suikast saniyeler sürerken, yağma saatler ya da günler süren yoğun bir takip işidir.

Baskın üst makamlarca planlansa da sahadaki devriyeler/muhafızlar mutlak bir hareket serbestisine kavuşur. Denetimsizlik, güç kullanma dürtüsünü (yağma, hırsızlık, dayak, tecavüz) tetikler ve şiddetin dozu amacını aşarak bir "şiddet fazlalığına" (surplus violence) dönüşür.

 

Ölüm yürüyüşü: Ölüm yürüyüşü, anlık infazın aksine zamana yayılan, kurbanları fiziksel ve zihinsel olarak tükenmeye bırakan bir imha yöntemidir.

Kurbanların bedensel direnci zamanla, açlıkla ve gardiyanların önleyici öldürme eylemleriyle adım adım yok edilir.

 

Şiddeti uygulayanlar genellikle marjinal tipler değil, sivil toplumun orta kademelerinden gelen sıradan insanlardır. Şiddet, bizzat uygulandıkça öğrenilir.

 

Terör ve akut şiddet, insanın geçmişi ve geleceğiyle olan bağını koparır. Kurbanı yalnızca acı çeken "çıplak bir fiziksel varlığa" indirger. Zaman, ufuksuz bir "burada ve şimdi" boyutuna sıkışır ve birey tüm öznelliğini yitirir.

 

3. Savaş

Savaş toplumları

Savaş, kendine özgü toplumsal dışlanma biçimleri yaratan düşman toplulukları doğurur.

Savaş toplumunda ölüm, siyasi veya ekonomik bir amaca ulaşmanın aracı değil, savaşın bizzat amacıdır.

Ateş hattında düzen, disiplin ve sosyal yapılar çöker.

Kuşatmanın en eski ve ölümcül silahı açlıktır.

Kuşatılan toplumda tüm altyapı çöker, kayıtsızlık yayılır ve toplumsal bağlar çözülür. Kuşatan ordular da salgın hastalıklar ve lojistik yetersizliklerle yıpranır.

 

Kuşatma altındaki toplum ölüm korkusuyla hareket halindedir. İlk aşamada dayanışma görülse de sıkıntı arttıkça güçlü olan zayıfı arkada bırakır.

 

İşgal savaş bitse bile süren gayrimeşru bir iktidar biçimidir.

İşgalci güç yerli muhbirlere ve yardımcı kuvvetlere ihtiyaç duyar; işbirlikçiler (işbirlikçi) hem kendi halkı hem de işgalci tarafından hor görülen kırılgan bir varoluşa sahiptir.

 

Savaşın şiddeti

Somme Verdun ve Gelibolu gibi cephelerdeki muazzam kayıplar…

Savaş, siyasetin yüksek amaçlarından sıyrılarak kendi kendini üreten bir döngüye dönüşür: savaş, savaş uğruna yapılır.

Gaziler hayatta kaldıkça ölümsüzlük yanılsamasına kapılırlar.

Savaş alanı düello alanı değil, katliam sahnesidir.

 

Savaş duyuları işgal eder, insan uzuvlarını ele geçirir, algıyı ve motor kontrolünü bozar.

Saldırı siper savaşındaki en tehlikeli andır.

Fail, merhamet bilmeden mekanik bir şiddet aşırılığına kapılır. Saldırı, saldıranlara ilham verir... Yıkımın öfkesi... artar.

Savaş, insan vücudunu parçalayıp şeklini bozar, bedeni dönüştürür.

 

Yetkisiz savaş

Modern dünyada savaşlar artık düzenli devlet orduları yerine özel milisler ve çeteler tarafından yürütülmektedir: şiddet özelleştirilmiştir.

 

Yugoslavya iç savaşı

Yağmacı (yağmacı) bir inanç için değil, şiddet deneyimi ve talan için savaşır. Dünyada 300.000'den fazla "çocuk asker" uyuşturucu ve alkolle doldurularak bu çetelerde ucuz top yemi olarak kullanılmaktadır.

Çocuklar askeri eğitimle değil; uyuşturucu, baskı ve intikam arzusuyla güdülenerek ucuz "top yemi" veya canlı mayın dedektörü olarak kullanılır.

Yağmacının en sevdiği mekân, ekonomik rant sağladığı barikatlardır.

Barikatlar sadece geçişi engellemekle kalmaz; gasp, fidye, haraç ve insan öldürme ritüelleriyle "izinsiz savaşın" ekonomisini ve hareketliliğini yönetir.

 

Cezayir, Meksika (Chenalho) ve Srebrenitsa katliamları aşırı şiddetin evrensel bir biçimidir.

Katiller kurbanların sırasını beklemesindeki ölümcül korkudan zevk alır, kurbanlarına fiziksel olarak en yakın mesafede olmayı arzularlar.

 

Kutsal mekanların tahrip edilmesi

Maddi yıkımdan ziyade duygusal değerlere darbe vurmayı amaçlar: Yüce olan alçaltılır, biçim mükemmelliği mahvedilir, bütün olan parçalara ayrılır, saflık pislikle bombardımana tutulur.

 

Kosova: Çifte Savaş

Politikacıların ve askeri kanadın birkaç bombardımanla Sırp rejimini dize getirebileceklerine inanmaları bir yanılsamaydı.

NATO/Müttefikler tarafı 4.500 metre yükseklikte güvenli bir mesafede kalarak risk almamayı tercih ederken, karadaki savunmasız halk ve tecrübesiz Arnavut birlikleri ağır bedeller ödedi.

Hava saldırıları Sırp halkında rejime karşı bir ayaklanmaya değil, tam aksine dış tehdide karşı birleşmeye, öfkeye ve dayanıklılığa yol açtı. Milliyetçi kenetlenme, diktatörün konumunu bir süre daha güçlendirdi.

 

Kosova'daki durum düzenli devletler arası bir savaştan ziyade; bir tarafta yüksek teknolojili ceza operasyonu, diğer tarafta ise devlet destekli terör, etnik temizlik ve çete faaliyetleri biçiminde gerçekleşti.

 

Terörist Savaş

Yeni terörizm siyasi bir provokasyon değil, kitlesel bir yıkımdır.

Failler çoğu zaman eğitimli ve iyi koşullardan gelen kişilerden oluşmakta; eylemlerini seküler bağlılıklar, komplo ortamı ve karizmatik lider sadakati ile yürütmektedirler.

Terörist savaşın amacı... büyük sayıda insanı öldürmeyi, terör yaymayı ve korku yoluyla hayatı felç etmeyi amaçlıyor.

 

4. Sonrası

Misilleme

İntikam amansızdır, affetmez ve unutmaz.

Tarihi zamanı tersine çevirecek kadar güçlü bir hafızaya sahiptir: İntikam o kadar güçlüdür ki, tarihi zamanı tersine çevirebilir ve düşmanları en başa geri gönderebilir.

Kan davası, göze göz esasına dayanan bir ölüm takasıdır.

İntikam zinciri kontrol edilmezse sonsuza dek sürer.

 

Ceza

Cezanın temel amacı ıslah veya caydırma değil, adalettir: cezanın amacının iyilik yapmak değil, adaleti sağlamak olduğu anlayışı, önleme, caydırma veya topluma yeniden entegrasyon hakkındaki her türlü tartışmadan önce gelmelidir.

 

Savaş ve terör gibi kitlesel eylemlerde suçun bireyselleştirilmesi zordur.

Suç, kınayanların, sessiz kalanların ve işbirlikçilerin ortak ürünüdür: kolektif suç... bireylerin çeşitli suçlardan oluşan suç eylemlerinin toplamından kaynaklanır.

 

Unutmak

Unutmak bilinci zamansızlaştırır: Hafızası olmayan biri tamamen anın içinde yaşar, zamansızlığın uçurumuyla çevrilidir.

 

Cinayet toplumsal sürekliliği yıktığı için affedilemez.

Kurban ile katil arasında bir uzlaşma veya helalleşme olamaz; uzlaşma teklifleri kurbanı haksız duruma düşüren toplumsal bir tuzaktır. Hasidik hahamın sözüyle: Kurtuluşun sırrı hafızadır, unutmak sürgün süresini uzatır.

 

Kamuoyunda dile getirilen "derinden hissedilen utanç" veya "suçluluk" söylemleri, aslında gerçek suçluluktan kaçmanın ve ahlaki üstünlük taslamanın aldatıcı yollarıdır.

 

Dehşetin solması

Ulm yakınlarındaki Oberer Kuhberg gibi ilk (1933) "gayriresmi" kamplar, henüz SS’in profesyonel ölüm fabrikalarına dönüşmediği, SA (Kahverengi Gömlekliler) üyesi amatör haydutların ve işsizlerin idare ettiği yerlerdi. Terör, bir tür "iş yaratma projesi" ve yerel bir şiddet tatmini olarak başlamıştı.

 

İlk başta eski kale ve cephanelik gibi gözden uzak yeraltı sığınakları seçilirken, zamanla bu yapılar yerini tel örgüler, gözetleme kuleleri, taş ocakları ve fabrikalar içeren devasa "yerüstü köle şehirlerine" bıraktı.

 

Toplama kampları / toplumdan izole edilmiş gizli adalar değil; şehir merkezlerinde, işlek caddelerde, okulların yanında, fabrikaların arazilerindedir.

 

Kasaba halkı, Yahudi kadınların ve köle işçilerin sokaklardan fabrikalara götürülüşünü her gün izlemiştir. "Haberimiz yoktu" veya "orayı sanatoryum sanıyorduk" söylemi, faillerin ve toplumun vicdan rahatlatmak için sığındığı kolektif bir yalandır.

 

Almanya, suçluluk duygusunu para ekonomisinin araçlarıyla "tazminat" ödemelerine dönüştürerek bir tür vicdan aklaması (zararı tasfiye etme) yoluna gitmiştir.

 

Eski kamp alanları, kapı binaları ve fabrikalar zamanla sıvanmış, dönüştürülmüş, marangoz atölyesine, garaja veya sıradan konutlara dönüştürülmüştür. Unutma eylemi, mekânsal dönüştürme yoluyla pratik bir temele oturtulmuştur.

 

Kamp maketleri, cam arkasındaki sergiler ve steril müzeler, dehşeti adeta "oyuncak" formatına indirgeyerek ehlileştirir.

 

Kulaklığında müzik dinleyerek kampı gezen ve sadece "Gaz odası nerede?" diye soran yeni nesil, geçmişin ağırlığından kopuktur.

 

Gerçek dehşet, hislerin ötesinde, mekanın o dökük, ezici sıradanlığındadır.

  

Wolfgang Sofsky - Terör Düzeni Toplama Kampı - Notlar

Wolfgang Sofsky - Terör Düzeni Toplama Kampı - Notlar

Die Ordnung des Terrors, Das Konzentrationslager

The Order of Terror, The Concentration Camp

İngilizceye çeviren: William Templer, Princeton University Press, New Jersey, 1997

 


BÖLÜM I: GİRİŞ

1.Giriş

22 Şubat 1933.

İlk mahkumlar Dachau'ya geldi.1Terk edilmiş barut fabrikası kasvetli ve iç karartıcı görünüyor: Yirmiden fazla düz taş bina, yarı harap halde, araziye dağılmış durumda. Kullanılabilir görünen tek yapı, eski yönetim binası. Üç katlı dikenli tel bariyerle yeni çevrilmiş. Bodrum katında, bir önceki akşam işe yeni başlayan polis memurları, mahkumların isimlerini kaydederek bir liste hazırlıyorlar.

 

Toplama kampı sistemi, siyasi rakiplere yönelik kaotik bir intikam aracı olarak başlamış; on iki yıl içinde milyonlarca insanın sistemli bir şekilde yok edildiği endüstriyel bir imha mekanizmasına evrilmiştir. 22 Şubat 1933'te Dachau'ya getirilen ilk mahkumlar için süreç "düzenli" bir polis kaydıyla başlamış, hatta başlangıçta gardiyanlarla siyasi tartışmaların yapılabildiği yanıltıcı bir "normallik" hissi uyandırılmıştır. Ancak bu durum, SS birliğinin gelişiyle radikal bir şiddete dönüşmüştür.

 

SS komutanı: “Bizim gözümüzde onlar bizden farklı, ikinci sınıf birer varlık... Bu yüzden biz de duygusallıktan anlamıyoruz. Bu domuzlar iktidarı ele geçirmiş olsalardı, kafalarımızın toz içinde yuvarlanmasını sağlarlardı. Saflarımızda kan görmeye dayanamayan hiçbir adamın yeri yok... Bu piçlerden ne kadar çok vurursak, o kadar azını beslememiz gerekecek.”

 

Başlangıçtaki "düzenli" karşılama, mahkumlar üzerinde tehlikeli bir güvenlik yanılsaması yaratarak zihinsel direnci kırmış ve kurbanları mutlak güç karşısında savunmasız bırakan bir "şok öncesi evre" işlevi görmüştür. Bu geçiş, uygar dünyanın hukuk normlarının ve insani beklentilerinin mutlak bir dehşet evrenine teslim oluşunu simgeler.

 

2. Mutlak Güç

Mutlak güç; despotizm, disiplin veya geleneksel tahakküm biçimleriyle açıklanamaz. Geleneksel güç itaat beklerken, mutlak güç insan eylemini ve iradesini temelden yıkmayı hedefler.

 

Mutlak Gücün Temel Özellikleri

Örgütlenme

Kamplar; komuta hiyerarşisi, iş bölümü ve kayıt tutma gibi resmi bürokratik unsurlar barındırsa da klasik sivil/askeri kurumlardan farklıdır.

SS, kuralları gücü sınırlamak için değil; keyfiliği ve terörü kurumsallaştırmak için esneklik ve aşırılığa imkân tanıyan bir "hareket" yapısı işletilmiştir.

 

Etiketleme

İktidar, mahkûmların kıyafetlerine dikilen renkli yamalar/rozetler (kategori taksonomisi) aracılığıyla kendi yapay toplum modelini kurmuştur.

 

Kademeli Güç / Suç ortaklığı

SS, kampı yönetmek için mahkûmların içinden seçtiği görevlileri (Kapo, Schreiber vb.) kullanmıştır.

Bu durum mahkûmları ikilemde bırakmış, hayatta kalmak isteyen görevlileri sistemin birer suç ortağına dönüştürerek terörün kampın her hücresine sızmasını sağlamıştır.

 

Meşruiyetten arınma

Klasik iktidarlar rıza üretmek veya kendilerini meşrulaştırmak için ideolojiye ihtiyaç duyar. Mutlak güçte ise terörün kendisi bir amaçtır; meşrulaştırılmaya ihtiyaç duymaz.

 

Negatif Emeğin Araçsallaştırılması

Kamptaki emek ekonomik mantıktan uzaktır; mahkûmları fiziksel ve zihinsel olarak tüketmeyi, aşağılamayı ve imha etmeyi amaçlayan bir "ölüm aracı" (israf ekonomisi) olarak kurgulanmıştır.

 

Tamlık / Karşı-Şiddetin İmkânsızlığı

Mutlak güç; kurbanın elinden misilleme (suikast), adanmışlık (şehitlik) veya kendi kaderini tayin etme (intihar) hakkını dahi alarak her türlü simetriyi yok eder.

İntihar dahi iktidarın iradesine bir başkaldırı sayıldığı için sert tedbirlerle engellenmek istenmiştir.

 

Salt Şiddet

Şiddet burada en son başvurulan bir çare değil, rejimin doğrudan işleme biçimidir.

Şiddet eylemi ve infazlar bir ceza olmaktan çıkıp faile dizginsiz bir "öz genişleme" sağlarken, kurbanı nesneleştirir. Öldürme, kampın olağan gündelik rutinidir.

 

Mutlak Güçsüzlük

Güçsüzlük ortamı, geçmiş ve geleceğin anlamını yitirdiği, sadece ani baskınlarla bölünen sonsuz bir "şimdiki zaman" yaratır.

Aşırı yokluk ve terör, mahkûmlar arasındaki dayanışmayı kırarak herkesin herkese karşı mücadele ettiği (Hobbescu) kitlesel ve yalın bir hayatta kalma savaşı doğurur.

 

Yaşam ve Ölüm Çizgisinin Silinmesi

Kamp, fiziksel ölümden önce gerçekleşen "toplumsal ve zihinsel ölüm" alanıdır.

Açlık, eziyet ve salgınlar nedeniyle tamamen tepkisizleşen mahkumlar, ruhsal olarak sertleşip insani eylem yeteneğini tümüyle kaybeden ve canlı bir cesede dönüşürler.

 

Mutlak güç, Hobbesvari bir "doğa durumu" yaratarak insanı insani özelliklerinden arındırır. Bu gücün amacı boyun eğdirmek değil, insanın dünya ile olan tüm ilişkisini (mekân, zaman ve kimlik) dönüştürerek gücün sınırsızlığını kanıtlamaktır.

 

3. Toplama Kamplarının Tarihi Üzerine

1933 Reichstag yangını sonrası çıkarılan "Koruyucu Gözaltı" kararnamesiyle başlayan süreç, Theodor Eicke yönetimindeki "Dachau Modeli" ile standartlaşmıştır.

1936'dan itibaren sistem, sadece siyasi rakipleri değil, "asosyal" olarak etiketlenen her grubu kapsayan bir devlet aygıtına dönüşmüştür.

 

Kamp sistemindeki endüstriyel imhanın dehşeti, mahkum ve ölüm sayılarındaki orantısız artışla kanıtlanmaktadır.

 

Mauthausen: 1940'ta 8.122 yeni mahkum kabul edilmişken, 1944-45 döneminde 84.149 mahkum kabul edilmiş ve aynı dönemde ölü sayısı 35.042'ye ulaşmıştır.

Buchenwald: 1937'de 2.912 giriş varken, 1944-45'te bu sayı 137.915'e fırlamış, ölü sayısı ise 15.110'u aşmıştır.

Sachsenhausen: Sadece 1940-1942 yılları arasında ölü sayısı 1.000'lerden 12.000'lere çıkmıştır.

 

Mahkumlar üretmek için değil, "çalışarak ölmek" için istihdam edilmiş; insan emeği "israf edilebilir bir ham madde"ye indirgenmiştir.

 

BÖLÜM II: UZAY VE ZAMAN

4. Bölgeler ve Kamp Planları

Kamp mimarisi, gardiyanlar için "optimum ateş alanı" ve SS için bir kontrol geometrisi olarak tasarlanmıştır. Mekânın homojenleştirilmesi bireysel mahremiyeti yok ederken mutlak bir görünürlük sağlar.

 

Izgara (Grid) Sistemi: Dachau ve Birkenau'da uygulanan dik açılı düzen, hiçbir "kör nokta" bırakmaz. Bu mimari, gözetleme kulelerindeki makineli tüfekler için doksan derecelik kesintisiz bir ateş alanı sunar.

Majdanek ve Birkenau gibi devasa kamplar, mahkumların kendi içlerinde de tecrit edildiği, aşılmaz dikenli tellerle bölünmüş sektörlerden oluşur.

 

Mekânın bu mutlak kontrolü, mahkumun "kendi dünyasının merkez noktası olma" yetisini elinden alır. Birey artık mekânda bir özne değil, ızgara üzerindeki bir nesnedir; bu da zihinsel kaçış alanlarını bile yok eden mimari bir şiddettir.

 

5. Sınır ve Kapı

Sınır, mutlak gücün egemenliğini mühürleyen bir tabudur. Bu hattın ihlali, düzene yapılmış bir hakaret olarak görülür.

 

Bir mahkumun "telin yanına koşarak" intihara teşebbüs etmesi SS tarafından bir sabotaj olarak cezalandırılır; çünkü bir mahkumun ölümü üzerinde bile karar verme yetkisi yalnızca SS'e aittir.

 

Sınır, mahkumu hukuk dışı bir bölgeye hapsederek dış dünyayı zihninden siler. Bu kapanma, kampı mahkum için tek gerçek evren haline getirerek direniş potansiyelini felç eder.

 

6. Blok

Bloklar (kışlalar), bedenlerin istiflendiği mekânlardır. Özellikle "Pferdestallbaracken" (at ahırları) tipi kışlalarda binlerce kişi en temel hijyenden mahrum şekilde bir arada tutulmuştur.

Ranzalarda "sardalya şeklinde" yatma zorunluluğu, kişisel alanı yok ederken koku, ısı ve dokunma gibi "yakın duyuların" sürekli uyarılmasına yol açar. Bu duyusal aşırılık, mahkumlar arasındaki sosyal etkileşimi felç eder.

Yatakların milimetrik bir düzenle yapılması zorunluluğu, en küçük kırışıklığın şiddetle cezalandırıldığı statik bir işkence ritüelidir.

Alan darlığı ve sefalet, dayanışma yerine "herkesin herkese karşı mücadelesini" körükler.

 

Fiziksel yoğunluk mahkumları atomize ederek birbirine düşman eder. Kişisel alanın bu şekilde ihlali, mahkumun benliğini koruma yetisini yok eden bir "sosyal ölüm" biçimidir.

 

Bloklardaki bu mekânsal daralma, kampın acımasız zaman ritmiyle birleşerek mahkumu tamamen felç eder.

 

7. Kamp Zamanı

Kamp zamanı, planlı bir disiplinden ziyade, belirsizlik yaratan bir terör ritmidir. Zaman, SS tarafından istendiği gibi genişletilip daraltılabilir.

 

Yoklama

Saatlerce süren bir statik işkencedir. Bu eylemde mahkumların sayısı ölüler ve diriler üzerinden tekrar tekrar teyit edilir; ölüler bile yoklama meydanında "envanter" parçası olarak hazır bulunmak zorundadır.

 

Monotonluk ve ani şiddet patlamaları, mahkumun eylemleri ile sonuçları arasındaki rasyonel bağı kopararak onu sonsuz bir şimdiki zamana hapseder.

Zamanın mutlak kontrolü, mahkumun "yarın" algısını yok eder. Gelecek algısının silinmesi, bireyin kendi hayatı üzerinde bir plan yapmasını imkansız kılarak direnişi kökten engeller.

 

Bu dışsal kamp zamanı, mahkumun kendi içsel zaman bilincini ve kimliğini de parçalar.

 

8. Mahkumun Zamanı

Terör, mahkumun biyografik zamanını silerek onu bir "numaraya" indirger. Kampa varıştaki geçiş ritüelleri (saç kesimi, dezenfeksiyon) bu sürecin başlangıcıdır.

 

Mahkum artık bir isim değil, bir envanter parçasıdır.

 

Geçmişin ve geleceğin silinmesiyle mahkum, sadece biyolojik bir hayatta kalma dürtüsüne indirgenir.

 

Mahkumun kendi hikâyesinden koparılması, onu mutlak güç karşısında savunmasız bir nesneye dönüştürür.

 

BÖLÜM III: SOSYAL YAPILAR

9. SS Personeli

Toplama kampları başlangıçta SA, genel SS ve polis güçlerinin karmaşık yetki çekişmeleri altında yönetilmiştir. Ancak Theodor Eicke’nin müdahaleleriyle sistem merkezileştirilmiş ve genel SS'ten ayrılan bağımsız, şahsen Eicke'ye bağlı "SS Ölüm Kafası Birlikleri" (SS-Totenkopfverbände) kurulmuştur.

 

Muhafız birliklerinin ortalama yaş yapısı zamanla gençleşmiş; 1936'da 23,2 olan ortalama yaş, 1938 sonunda 20,7'ye kadar düşmüştür. Gençlerin katılım motivasyonları genellikle ideolojik olmaktan ziyade sıradan nedenlere (güvenli bir gelir, ebeveyn bağımsızlığı veya şık siyah üniforma) dayanmaktaydı.

 

Savaşın başlamasıyla bu birlikler Waffen-SS'in bir parçası haline gelmiş, cephedeki kayıpların yerine yaşlı yedek askerlerin, Almanca bilmeyen "etnik Almanların" ve yabancı uyrukluların dâhil edilmesiyle başlangıçtaki elit askeri kimlik aşınmıştır.

 

Örgütlenme ve Bürokrasi

"Dachau modeli" uyarınca kamp bürokrasisi oldukça uzmanlaşmış beş ana bölüme ayrılmıştır:

  1. Komutanlık Makamı (Bölüm I): Hizmet ve personel konularında en yüksek otoritedir.
  2. Siyasi Bölüm / Gestapo (Bölüm II): Mahkum dosyaları, sorgulamalar ve infaz emirleriyle ilgilenen, doğrudan RSHA'ya bağlı ve komutanlığın sızamadığı bir belirsizlik alanıdır.
  3. Koruyucu Gözaltı Kampları (Bölüm III): İç hizmet operasyonları, yoklamalar ve İş Dağıtım Liderliği (Arbeitsdienstführer) aracılığıyla mahkum emeğinin organizasyonundan sorumludur.
  4. İdari İşler (Bölüm IV): Gıda, giyim, malzeme ve binaların bakımını üstlenen kampın ekonomik kalbidir.
  5. Tıbbi Hizmetler / Revir (Bölüm V): Doktorlar ve sağlık görevlilerini kapsayan, salgın kontrolü ve çalışmaya uygun olmayanların tasfiyesini yürüten bağımsız bir birimdir.

Bölümler arasındaki "bölümsel egoizm" ve çift astlık ilkesi, yerel ofislere geniş bir bağımsız hareket alanı sağlayarak sistemi esnek ama tahmin edilemez kılmıştır.

 

Eicke, muhafızlar arasında resmi askeri kuralları ve rütbe hiyerarşisini aşan, ordu karşıtı bir "kardeşlik ruhu" ve eşitlik ilkesi (yemekhanelerin birleştirilmesi, samimi "sen" hitabı) aşılamıştır. Bu durum, dış denetimlerden kaçan, hataların örtbas edildiği komplocu bir suç ortaklığı zeminini doğurmuştur. Şiddet, personelin kolektif alışkanlığının temel bir parçası haline getirilmiş; muhafızların kışlada uğradığı zorbalık ve aşağılanmalar, telafi edici bir şiddet olarak doğrudan mahkumlara aktarılmıştır.

 

10. Sınıflar ve Sınıflandırmalar

1936'da yürürlüğe giren kategori sistemiyle SS, mahkumları üniformalarına dikilen renkli üçgenlerle işaretlemiştir:

Yeşil (suçlu),

Siyah (asosyal),

Mavi (göçmen),

Kahverengi (Çingene),

Kırmızı (siyasi) ve sarı (Yahudi).

 

SS'in dayattığı bu etiketler, mahkumlar arasındaki sivil toplumdan kalma önyargıları ve şovenizmi (özellikle Polonyalıların Almanlara, Ruslara ve Yahudilere karşı dikey mücadelesi) tetikleyerek dayanışmayı engellemiştir.

 

11. Öz Yönetim ve Güç Düzeyinin Derecelendirilmesi

Kamp yönetimi, kontrol maliyetini azaltmak ve sorumluluğu devretmek amacıyla mahkumlardan oluşan yardımcı bir "öz yönetim" mekanizması kurmuştur. Bu yapı, kurbanları tiranlığın suç ortaklarına dönüştürerek personel ile mahkumlar arasındaki ayrımı bulandırmıştır.

 

Kamp Büyüğü (Lagerältester): Kamp yönetiminin doğrudan muhatabı ve emir zincirinin en üstündeki mahkumdur.

 

Blok Büyüğü (Blockältester): Koğuşlardaki düzen ve erzak dağıtımından sorumlu, askeri alay komutanı yetkilerine sahip kişidir.

 

Kapolar ve Alt Kapolar: Çalışma komandolarını gözetim altında tutan, iş görevlerini dağıtan ve disiplini şiddet yoluyla sağlayan denetçilerdir.

 

Yazma Odası (Schreibstube) ve İş İstatistikleri Ofisi (Arbeitsstatistik): Yeni gelenleri kaydeden, kart kataloglarını tutan ve nakil listelerini hazırlayan, SS'in uzmanlık eksikliği nedeniyle bağımlı olduğu ve direnç gruplarının sızarak hayat kurtardığı yasa dışı güç merkezleridir.

 

Mahkum elitleri, ezilenlerin yanında yer alıp dayanışma gösterdiklerinde SS'in desteğini kaybetme ve ölümcül sefalete sürüklenme riskiyle karşılaşmışlardır. Koruma ve yardım ancak belirli bireysel müşterilere veya ideolojik çekirdek gruplara (özellikle Komünist direniş kadrolarına) kayırmacılık (proteksiyonizm) yoluyla sunulabilmiştir. SS ise elitler arasındaki kızıl-yeşil mücadelesini (yönlendirilmiş dolaşım) körükleyerek ve muhbirler yerleştirerek yardımcılarını sürekli denetim altında tutmuştur.

 

12. Aristokrasi

Kamp aristokrasisi; açlık ve sefaletin ortasında yeterli gıdaya, sıcak giysilere, özel odalara, revirde öncelikli tedaviye, geneleve ve can sıkıntısını gideren kültürel etkinliklere (orkestra, tiyatro, boks, futbol) erişimi olan imtiyazlı bir sınıftır.

 

"Köklü kurtlar" olarak anılan kıdemli mahkumlar, en büyük imha dalgalarından sağ kurtulmayı başardıkları için doğal bir saygınlık ve otorite kazanmışlardır. Bu konumlarını korumak için yeni gelenleri acımasızca ezmiş, bilgi ve malları tekelleştirmişlerdir. Prestijin temeli meslek ya da eğitim değil; doğrudan mülkiyet, güç ve öldürme/dövme ayrıcalığına sahip olmaktır.

Bu elit kesim, ağır işlerden muaf tutulan ve kendilerine masaj yapan, odalarını temizleyen geniş bir hizmetçiler ve uşaklar topluluğu kurmuştur.

 

13. Kütle, Değişim, Ayrışma

Güç ve ayrıcalıktan yoksun "normal" mahkumlar, sefalet ve anonimlik dünyasında yaşamaktaydı. Kamp iktidarı, mahkum toplumunu kapalı ve sıkıştırılmış bir seri kitleye dönüştürerek kolektif bir patlama potansiyelini felç etmiştir. Kitlede bireyler yan yana dizilmiş olsalar da derin bir izolasyon, sosyal atomculuk ve egoizm içindeydiler. Fiziksel yakınlık, kişiler arası bir "biz" duygusu ya da dayanışma üretmiyordu.

 

Savaşla birlikte çok dilli bir topluma dönüşen kampta, Almanca bilmeyen mahkumlar tekmelenip dövüldükleri bir anlama yoksunluğu çölüne düşmüşlerdir. İletişim, farklı ulusal dillerin ve SS kışla jargonunun kaba bir karışımı olan, hayatta kalma nesnelerine odaklanmış ilkel bir kamp dili ile sınırlıydı. Yaşamın sürdürülebilmesi için takas ve karaborsa sistemi (ekmek rasyonları, sigara, altın dişler, sivil kıyafetler) kesinlikle gerekliydi.

 

Karaborsa ve takas eşitlikçi değildi; hiyerarşideki güçlüler, sömürü ve gasp yoluyla piyasayı yönlendiriyordu. Kronik açlık, ekmek hırsızlığını ve soygunları sıradanlaştırmış; bu durum blok içi şiddetli infazları beraberinde getirmiştir. Yaygın muhbir ve casus ağı, mahkum toplumunu içeriden parçalayarak kalıcı dostlukların kurulmasını engellemiştir.

 

BÖLÜM IV: ÇALIŞMA

14.Çalışma ve Kölelik

Toplama kampında çalışmanın sivil iş anlayışıyla hiçbir ortak noktası yoktu; mahkumlar sömürülmek için değil, tüketilene kadar sürülmek için çalıştırılıyordu. Çalışma, beden ve ruhun terbiye edildiği bir cezaevi ıslah emeği de değildi; doğrudan imhaya yönlendirilmiş bir terör enstrümanıydı.

 

1941-42 kışında SS'in silah üretimi amacıyla başlattığı "ekonomik seferberlik" ve "prim sistemleri", sömürücü niteliği değiştirmediği gibi sadece az sayıda ayrıcalıklı mahkumu kapsamıştır.

 

15. Yararlanıcılar

Mahkum emeğinin örgütsel tarihinde dört temel yararlanıcı grup öne çıkmıştır:

Kampın Kendisi: Mahkumlar, ölene dek kapatılacakları kampları (yollar, kışlalar, idari binalar) kendi kas güçleriyle sıfırdan inşa etmişlerdir.

SS Ekonomik Girişimleri: Pohl'un denetimindeki DEST (taş ocakları, tuğla fabrikaları), DAW (ahşap/demir üretimi) ve Texled (tekstil) şirketleri. Taş ocağı ve tuğla fabrikalarında çalışmak doğrudan kitle imha işlevi görüyordu.

 

SS İnşaat İdaresi: Savaşın son aşamasında Hans Kammler önderliğindeki Kammler Özel Kadrosu, üretimi yeraltına taşımak amacıyla (Dora-Mittelbau tünelleri, V1/V2 roket inşası) on binlerce mahkumu konut ve gıda güvencesi olmadan ölümcül projelerde çalıştırmıştır.

 

Özel Silah Üreticileri: SS'ten işçi kiralayan sanayi devleri (Siemens, AEG, BRABAG, Krupp, Rheinmetall-Borsig, Heinkel, Messerschmitt, I.G. Farben). I.G. Farben'in Monowitz Buna fabrikasında çalıştırılan 35.000 mahkumdan en az 25.000'i feci koşullar nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

 

16. Çalışma Durumları

Terör, çalışma durumlarının marjinal bir koşulu değil, tam çekirdeğiydi.

Yıkıcı fiziksel sömürü, beden bütünlüğünü parçalayarak mahkumları bitkin ve tepkisiz birer canlıya dönüştürüyordu.

İşlerin bilinçli olarak mekanik ekipman olmadan, ilkel el araçlarıyla yapılması, faillerin uzmanlık bilgisine ihtiyaç duymadan sınırsız despotik denetim ve keyfi şiddet uygulayabilmesini sağlıyordu.

 

Mahkumlar bu ölümcül tempoya karşı kendiliğinden yavaş çalışarak ("fren yapmak"), aletleri bozarak veya doğrudan montaj süreçlerini aksatarak (sabotaj) direnmişlerdir.

 

BÖLÜM V: ŞİDDET VE ÖLÜM

17. Muselmann

"Muselmann", açlık, hastalık ve sefalet politikası sonucunda fiziksel ve zihinsel olarak tamamen yıkılmış, yaşam ile ölüm arasındaki ayrım çizgisinin ortadan kalktığı "yaşayan ölüleri" simgeler.

Kasları erimiş, sırt kasları çökmüş, derisi parşömenleşmiş ve vücudu ödemlerle dolmuş bu figürler, insanın bütünüyle yok edilmesini ve mutlak gücün insan üzerindeki nihai zaferini somutlaştırır.

 

Zihinsel olarak hafızalarını, kimliklerini ve duygularını kaybederek dünyaya karşı tam bir uyuşukluk ve kayıtsızlık içine girerler.

Öz disiplinlerini ve temizlik alışkanlıklarını (medeni dik duruşu) yitirdikleri için sosyal hiyerarşinin en altına düşmüş, diğer mahkumlar ve Kapolar tarafından can sıkıcı birer engel veya günah keçisi olarak görülüp hırpalanmış, izole edilmişlerdir.

Diğer mahkumların Muselmann'a karşı gösterdiği savunmacı kayıtsızlık, kendi kaçınılmaz geleceklerini görme korkusundan kaynaklanıyordu.

 

18. Salgınlar

Savaşın son aşamasında aşırı kalabalıklaşan ve sürekli yeni nakillerle enfeksiyon zincirine bağlanan kamplarda tifüs, tifo, dizanteri ve tüberküloz salgınları yıkıcı bir seyir izlemiştir. Hijyen eksikliği, kirli içme suları ve bitler salgınların ekolojik zeminini oluşturmuştur.

 

Tarihsel ve kamptaki iktidar stratejileri incelendiğinde iki temel refleks görülür: enfekte olanların tecrit edilmesi (enfeksiyon/ölüm blokları) ve kampın mühürlenerek karantinaya alınması. SS için salgınlar, "istenmeyen" mahkumların imhasını hızlandıran, onları kirli işlerden kurtaran doğal bir müttefikti.

Mahkum doktorlar ve görevliler ise teşhisleri gizleyerek, hasta listelerini tahrif ederek ve yasa dışı ilaç temin ederek salgını örtbas etmeyi bir sosyal öz savunma/direniş yöntemi olarak kullanmışlardır.

 

19. Terör Cezası

Yaptırım mekanizmasının "terör cezasına" dönüşmesi akışkandır. SS, uydurulmuş gayri resmi kurallar ve karşılanması imkansız taleplerle dolu bir "cezalandırılabilir suçlar ormanı" kurarak mahkumu sürekli bir suçluluk ve keyfilik tuzağına sıkıştırmıştır. Mahkumların bu yaptırımlardan kaçınmak için geliştirdiği tek strateji, son derece dikkatli olmak ve görünmez kalmaktır.

 

Cezalandırma yetkisinin alt kademelerdeki SS personeline ve Kapolara devredilmesi, yargılama ve ceza sürelerini ortadan kaldırarak anında doğrudan şiddete (dayak, sığınak hapsi, Ceza Bölüğü) yol açmıştır.

Toplu cezalar, mahkumlar arasında günah keçisi mekanizmasını tetikleyerek terörü koğuşların içine taşımıştır. Akşam yoklamalarındaki halka açık bedensel cezalar (kırbaçlama) ve infazlar (idamlar), mutlak iktidarın kitle karşısındaki egemenliğini ritüel bir gösteriye dönüştürerek kurbanları ve izleyicileri tam bir çaresizliğe mahkum etmiştir.

 

20. Şiddetli Aşırılıklar

Kamplardaki şiddetli aşırılıklar (can sıkıntısı işkenceleri, keyfi öldürmeler, sığınak eziyetleri) sadist canavarların çılgınlığı değil; barbar bir kışla tacizi biçiminde kurumsallaşmış, terörün gündelik rutin haline geldiği soğukkanlı eylemlerdir. Faillerin çoğu "korkutucu derecede normal" insanlardı. İşkencenin (örneğin Buchenwald ve Auschwitz Siyasi Bölümündeki "salıncak" işkencesi) amacı itiraf almak değil; kurbanı tamamen hareket kabiliyetinden ve dilinden yoksun bırakarak salt acı çeken bir beden yığınına indirgemekti.

 

Grup dayanışması ve SS şiddet alt kültürü, "çelik gibi sert" görünmeyi ve vahşette yarışmayı talep ediyordu. Sorumluluk, bürokratik rollerin anonimliği ve esnek "çerçeve emirler" aracılığıyla dağıtılıyordu. Toplu katliamlarda (ateş mangası, enseden vurma) ve sürek avlarında bireysel suçluluk duygusu kolektif eylemin içinde kayboluyordu. Şiddeti kolaylaştıran en önemli psikolojik faktör ise; kurbanın marjinalleştirilmesi, anonimleştirilmesi ve aşırı sefalet yoluyla bireysellikten arındırılması (hayvanlaştırılması) sayesinde fail ile kurban arasında yaratılan uçurumsal mesafeydi.

 

21. Seçim

Seçim (ayıklama), çalışabilir durumda olanlar ile "gereksiz" nüfusun birbirinden ayrıldığı, toplama kampı sisteminin temel bürokratik yönlendirme aracıydı. Bu süreç, T4 ötenazi programının ve "Özel Tedavi 14f13" operasyonunun kamplara uyarlanmasıyla başlamış; daha sonra tamamen kamp doktorlarının inisiyatifine bırakılarak "tıbbileştirilmiş öldürme" sistemine dönüştürülmüştür.

 

Seçimler iki ana modelde yapılıyordu: kurbanların çıplak olarak SS yargıçlarının önünden geçirildiği aşağılayıcı "geçit töreni" (hareketli seri) ve SS subayının hazır ol vaziyetindeki donmuş sıralar arasında ölümcül bakışlarla yürüdüğü "adımlama" (durağan seri). Revirlerdeki poliklinikler, tıbbi vizit kisvesi altında zehirli fenol enjeksiyonlarının yapıldığı gizli seçim odalarıydı.

 

Auschwitz seçme rampasındaki kabul oranları (%20 ila %40 arası), kurbanın gerçek sağlığından ziyade kampın o anki doluluk kapasitesine, ölenlerin sayısına dayanıyordu. SS, rampadaki kitleyi bölmek, panik ve direnişi engellemek için sistematik aldatma (sıcak şarap ikramları, iş vaatleri, kibar tonlamalar) ve felç edici bir hız/şiddet taktiği uygulamıştır.

 

22. Ölüm Fabrikası

Ölüm fabrikaları (Reinhard Operasyonu kampları: Belzec, Sobibór, Treblinka ile Majdanek ve Auschwitz-Birkenau), insanları endüstriyel yöntemlerle ve montaj hattı düzeninde yok etmek için tasarlanmış rasyonel kuruluşlardı. Kitle kırımının başarısı şiddetin mekanizasyonundan değil; imha sürecinin soyunma, gazlama, saç kesme, altın diş sökme ve yakma (krematoryumlar veya yakma çukurları) adımlarının kusursuz bir iş bölümüyle koordine edilmesinden kaynaklanıyordu. Kurbanların sorunsuz bir şekilde ölüme gitmesi için sistemli bir aldatma düzeneği (sahte tren istasyonu levhaları, çiçek saksıları, askı numaraları, beyaz önlüklü SS konuşmacıları) kullanılmıştır.

 

Bu cehennem aygıtının en dehşet verici unsuru, tüm kirli el işlerini yapmak zorunda bırakılan ve kendileri de her an imha edilme tehlikesiyle yaşayan Yahudi Sonderkommando (Özel Birlik) mahkumlarıydı. Sonderkommandolar, gaz odalarını boşaltmış, ölülerin saçlarını kesmiş, altın dişlerini sökmüş ve cesetleri yakma fırınlarında ya da insan yağıyla beslenen devasa yakma çukurlarında küle dönüştürerek kalıntıları eleklerden geçirip un ufak etmişlerdir.

 

Sonderkommando İsyanları

Treblinka Ayaklanması (2 Ağustos 1943): SS cephaneliğinin soyulması ve kışlaların yakılmasıyla başlayan kaçış girişimi.

 

Sobibór İsyanı (14 Ekim 1943): Rus savaş esiri subayların liderliğinde on bir SS subayının öldürülmesi ve mayın tarlalarını aşarak ormana kaçış.

 

Auschwitz Sonderkommando İsyanı (7 Ekim 1944): Tasfiye edileceklerini öğrenen mahkumların 4 numaralı krematoryumu havaya uçurması ve sivil usta ile Kapoları fırınlara atmasıyla sonuçlanan, tüm kaçanların katledildiği tarihi direniş.

 

Epilog

Alman toplama kampları, uygarlık tarihinin dışındaki bir "barbarlığa geri dönüş" ya da irrasyonel bir sapma değildir; aksine modern uygarlığın disiplin, gözetim, sınıflandırma ve rasyonel örgütlenme teknolojilerinin amaçlarından arındırılarak terör enstrümanlarına dönüştürülmesinin bir sonucudur.

Fabrika, askeri kışla, bürokrasi, hapishane ve akıl hastanesinin mikro-güç yöntemleri (tipleme, dosyalama, rasyonel iş bölümü, dikey yetki devri) kampta imha hizmetine sunulmuştur.

Modern sistemik katliamların yürütülmesi için sadist canavarlara değil; görev bilinciyle hareket eden vicdanlı muhasebecilere, memurlara ve doktorlara ihtiyaç duyulmuştur.

 

Terörün kalıcılığı, sadece karizmatik liderlerin despotizminden değil, on binlerce sivil personelin, yararlanıcının ve bizzat kurbanlar arasından seçilen mahkum görevlilerin aktif suç ortaklığından beslenmiştir.

 

Cehennem metaforu yetersizdir; çünkü teolojik cehennem günahkarların mutlak adaletle cezalandırıldığı ahlaki bir yerken, toplama kampı suçsuz insanların "Muselmann" adı verilen biyolojik nesnelere dönüştürüldüğü, sosyal dünyanın tam ortasındaki rasyonel bir mezbahadır.

 

Mutlak güç, ekonomik ya da ideolojik üretken bir amaç gütmez; kendi varlığını sonsuz kılmak ve kurbanın varoluşunu adım adım tüketmek amacıyla çalışan tamamen negatif, yok edici bir kuvvettir.