10 Ekim 2026 Cumartesi

Elizabeth Sarah Coles - Anne Carson, Cam Denemecisi - Notlar

Elizabeth Sarah Coles - Anne Carson Cam Denemecisi - Notlar

Anne Carson, The Glass Essayist, Oxford University Press, 2023

 


Giriş

Carson’ın edebiyatının özellikleri

Carson’ın klasik metinler, geçmişten koparıp canlandırması; "Tüm zaman şimdidir" anlayışı.

Akademik çalışma, şiir, deneme, çeviri ve performans sanatları arasındaki keskin sınırların silinmesi; akademik rigor ile edebi yaratıcılığın birleştirilmesi.

Profesyonel akademizmin kısıtlayıcı "biçim kilidine" karşı, nesnesini sevmek ("amatör" olmak) ve onu sertçe oynamak suretiyle içeriğin kendisinden yeniden biçim üretme stratejisi.

Carson’ın okuyucusunu pasif bir alıcı olarak değil, kendi düşünce performansının içine bir "suç ortağı" olarak çekmesi.

 

Carson’ın eserleri kaynak metinlerin "gerçeklerine" yanıt veren, değişken ve performatif bir yapı ortaya koyar.

 

Carson’ın Emily Brontë (Cam Denemesi) gibi figürlerle kurduğu özdeşleşme akademik mesafeyi ortadan kaldırarak okuyucuyu ve yazarı aynı ayna düzleminde buluşturur. Roland Barthes’ın "ben edebiyatım" mottosuyla örtüşen taklitçi ve cesur bir eleştirel okuma biçimi yaratır.

 

Carson’ın yazma ve okuma eylemi "temas krizi" ve erotik arzu sahnesidir.

Klasik kanonla kurduğu ilişkide hem istila edici bir pervasızlık hem de derin bir "tereddüt" (aidōs) barındır.

 

Sanatın ve şiirin okuyucunun sinir sistemine doğrudan etki eden sinirsel bir sarsıntı ("psikagoji" / zihni ele geçirme) yaratması gerekir.

 

Bölüm I: Eleştirideki Varyasyonlar

Eros Varyasyonları

Okumak serbest düşüş olabilir

 

Aşık, 'arzunun şimdiki anını' arar ve orada kalmak istiyor, ama aynı zamanda aynı anın bir an önce bitmesini de istiyor.

Eros geleneksel olarak aşığı her iki noktayı da aynı anda gerçekten arzulama konumuna getirir — 'şimdi' ve 'o zaman'

 

Acı Tatlı Eros (1986)

Phaedrus, 'yazılı bir metne aşık olmuştur.' Phaedrus'u bu metinde cezbeden şey nedir? erotik logos…

 

Bir aşk ilişkisine sonun bakış açısından bakan — 'şimdi' pahasına 'o zaman' — aşık olmayan kişidir.

 

Garip kelimeler bizi sadece şaşırtır; / sıradan kelimeler zaten bildiklerimizi aktarır; / yeni ve taze bir şeye ancak mecaz yoluyla ulaşabiliriz.

Bir deneme, bir girişim, bir müdahale, bir bozulma, benim size girme girişimimdir; zihniniz sakin bir göl gibidir, ben de içine atlıyorum.

 

Albertine Egzersizi

Carson'ın Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanının beşinci cildi Mahküm (Esir) merkezli, yedi yıllık okuma deneyimi…

Proust okuma döneminin hemen ardından, benim 'Proust Sonrası Çölü' dediğim başka bir şey gelir. Ve bu, Proust'un devam etmesini dilediğiniz bir yaşam alanıdır.

 

Eserin biçimsel kurgusu, ardışık olarak numaralandırılmış elli dokuz paragraf ile bunlardan sonra gelen, ardışık olmayan ima dolu başlıklara sahip on altı ek bölümden oluşur.

 

Marcel'in evinde hapsedilen Albertine, aşırı şüpheci bir sahiplenme arzusuna maruz kalır. Ancak Carson'ın metninde Albertine, yakalanmaktan sürekli kaçan, zihni ve arzuları tespit edilemez kalan bir "nesne" olarak konumlandırılır. Carson, geleneksel paranoyak okuma biçimlerini eleştirerek eserin anlamını sabitlemekten kaçınır.

 

“Uncle Falling: A Pair of Lyric Lectures with Shared Chorus” adlı lirik ders

Carson’ın 2006 yılında Harvard Üniversitesi’nin görevlendirmesiyle hazırladığı ve sone biçiminde kurgulanan bu performans eseri, dans, ses ve video unsurlarıyla harmanlanmıştır. "Sonnet" kelimesinin kökenindeki sese ve ritme dayanan bu yapıda, iyelik zamirleri sarhoş edici bir madde gibi kullanılarak öz-sahiplik ve kimlik sınırları test edilir.

 

Carson’ın erotik analizlerinde olduğu gibi, "ben", "sen" ve "o" zamirleri arasında sürekli bir yer değiştirme ve değer değişimi yaşanır; bu da aşk üçgenlerinin ve arzunun akışkan doğasını yansıtır.

…

 

Eleştiri ve Hediye

(Carson ve Celan)

Paul Celan dilin karanlık kaderine ve şiddetine rağmen şiiri bir karşılaşma alanı olarak kurgular.

 

Carson’ın Kaybolmayanların Ekonomisi (1999) adlı eseri:

Şiirler aynı zamanda birer hediyedir; dikkatli dinleyicilere sunulan hediyelerdir.

Bunlar karşılaşmalardır, bir sesten dinleyen size giden yollardır.

Carson, kitabının başında yer alan "Yöntem Üzerine Not" ve "Önsöz: Yanlış Yelken" kısımlarında, akademik yazı ile estetik çalışma arasındaki geleneksel ayrımı nasıl aştığını açıklar. György Lukács’ın "penceresiz monad" imgesinden yola çıkarak, gerçeğin kayboluşuyla titreşen bir estetik oda vizyonu çizer.

 

Yazılarımda çok fazla benlik var (Ya ne olacaktı!)

 

Carson, Simonides üzerinden Antik Yunan’daki hediye ekonomisi ile para ekonomisi arasındaki farkı inceler. Marx’ın meta ve hediye analizlerine dayanarak, hediyenin karşılıklı bağımlı alıcılar arasında devredilemez bir bağlayıcı doku oluşturduğunu vurgular. Misafir ve ev sahibi anlamına gelen xenia kavramı, verilen ve alınan hediyelerin sürekliliğini simgeler.

Bir meta, karşılıklı bağımsızlık durumundan yararlanan iki alıcı arasında değiş tokuş edilen devredilebilir bir nesne iken, bir hediye, karşılıklı olarak bağımlı iki alıcı arasında değiş tokuş edilen devredilemez bir nesnedir.

Para, bu tür bir genişlemeyi reddeder, sürekliliği bozar ve nesneleri kendi sınırlarında durdurur.

 

Celan’ın şiirlerinin sürekli bir çeviri edimi gibi işlediğini belirten Carson, çevirinin şiirlerin yeni kaderlere ulaşmasını sağlayan temel bir unsur olduğunu savunur. Walter Benjamin’in çevirmenlik anlayışına paralel olarak, bu aktarımın orijinalin yankısını koruyan karşılıklı bir hediye alışverişi olduğunu gösterir.

 

Yunanca πρὸϛ (pros) edatı

Bu edat, ismin haliyle kullanıldığında 'doğru, üzerine, karşı, ile, hazır, yüz yüze...' anlamına gelir.

Bu "ile olma" hali, Carson'ın tüm yazarlık serüveninde ve Celan’ın rastlamak (karşılaşma) kavramında yankı bulan temel bir yakınlık biçimidir.

 

Celan'ın Matière de Bretagne adlı şiiri

Celan’ın şiirindeki daktilik ritim ve "kan yelkeni" (Blutsegel) imgesi, Carson'ın düzyazısında ses, görüntü ve ritim olarak karşılık bulur; eleştiri, şiirin özgün yeteneklerini gerçekleştiren ikincil bir çeviri eylemine dönüşür.

Kelimeler israf edildiğinde tam olarak ne kaybederiz? Ve bu tür kelimelerin toplandığı insan hazinesi nerededir?

 

Simonides şiirle tehlikeye girmezken, Celan "kelimeden umutsuzluğa düşerek" şairin hayatını ve dili riske atar. Carson'a göre övgü şiiri, ancak onu alacak topluluk kurulduğunda tamamlanır; eleştiri ise bu altın izi geleceğe taşıyan karşılıksız bir hediyedir.

 

Bölüm II: Cam Denemeleri

Emily Brontë Olmamak Üzerine

Cam, İroni ve Tanrı (1995) kitabının açılışında yer alan "Cam Denemesi", Emily Brontë'nin hayatı ve eserleriyle anlatıcının kendi aşk acısını ve yalnızlığını birleştiren lirik bir itiraftır.

 

Carson, Brontë'nin doğanın sert güçleri karşısındaki istemsiz boyun eğişini ve izleme eyleminin yarattığı şeffaflık modelini kendi yazarlık deneyimiyle paralelleştirir.

 

Charlotte Brontë'nin ve sonraki editörlerin Emily Brontë'nin metinlerinde yaptığı sansürler, düzeltmeler ve "küçük kusur" olarak görülen yazım hataları: Carson, editoryal yasalara direnen bu "hatalı" ve inatçı işaretleri, kadın yazarın bastırılmış özgürlüğünün birer nişanesi olarak savunur.

 

Brontë'nin kelimelerinin taşıdığı gizemli ses ve müzikalite (yazım hatalarından kaynaklı), anlatıcının doğanın okunaksız işaretleriyle karşılaşmasının zeminini hazırlar.

 

Şarkı Sözü Şeffaflığı ve “Kurgusal Deneme”

Bence fikirlerimi dile getirirken dayandığım bilgi birikiminden uzaklaşmak benim için bir tür tutku.

 

2001 yılında yayımlanan Kocanın Güzelliği: 29 Tangodan Oluşan Kurgusal Deneme, bir evliliğin çöküşünü ve felsefi okumaları harmanlayan yarı otobiyografik bir eserdir. Eserde yer alan anlık kurgu ifşaları ve metin içi itiraflar, metaforun hem baştan çıkarıcılığını hem de ihanetini gözler önüne seren şeffaf bir yatay söylem yaratır.

 

Carson, Keats'in "Yunan Vazosu Üzerine Ode" şiirindeki estetik dramayı kendi evlilik öyküsüne ve erotik bağımlılık temasına uyarlayarak, şiirsel düşüncenin ve arzunun sınırlarını test eder.

 

Carson'ın metninde güzelliğin ve hakikatin mutlak birleşimi, anlatıcının arzu ve açlık döngüsünde karşılaştığı hayal kırıklıklarıyla yüzleşir. "Kişisel" şiirin ve güzelliği tüketme çabasının nihai sınırları anti-şiirsel bir duyguyla açığa çıkarılır.

Metaforik 'olma' hem 'olmaz' hem de 'benzer' anlamına gelir...

Kişisel şiir anlayışım başarısız oldu. Ben insan olmak istemiyorum. Dayanılmaz olmak istiyorum.

 

"Kurgusal deneme" formunun gücü, bilimsel dürüstlük iddiasından değil, güvenilmezlik itirafından ve duygusal şeffaflıktan beslenir.

 

Bölüm III: Spekülatif Biçim

Kararname veya Kaybolma Sanatı

Fransız mistik Simone Weil'in "yaratılışın bozulması" (decreation) —yani insanın içindeki yaratılmış, tanımlanmış benliği ortadan kaldırma teolojisi— fikri

Carson, yazarın kendi varlığını yok etme arzusu ile yazmaya devam etme çelişkisini temel bir paradoks olarak ele alır.

 

Çıkış/Giriş

Meister Eckhart'ın "Tanrı'nın çıkışı girişidir" ilkesine dayanan "Her Çıkış Bir Giriştir (Uykuya Övgü)" denemesi

 

Carson; uykuyu, deliliği ve bunamayı (demans) benliğin dışına çıkan, zihnin kendi tanımının ta iç kısmına doğru çekildiği "içsel çıkış" ve istemsiz kaybolma biçimleri olarak ele alır.

 

Benliği ötekiyle birleştiren şey merhamet ve şefkattir; ancak Tanrı ile ya da ötekiyle tam anlamıyla yalnız kalamamanın sebebi insanın kendi benliğini de beraberinde taşımasıdır.

 

Dikkat Rengi

Betty Goodwin'in Kırmızı Açılı Oturan Figür (1988) adlı eserine yanıt olarak yazılan ekfrastik şiiri

Şiir, hiçbir öngörülen sonucu ("o zaman"ı) olmayan, yalnızca arayış içindeki "eğer" önermelerinden (protasis) oluşan 72 koşullu cümleden kuruludur. Cümlelerin bu sonuçsuz yapısı, zihnin ve dikkatin kesin bir tanıma varmadan nesne etrafında askıda kalmasını, kendi merkezini ve zeminini sürekli terk etmesini sağlar.

Şiirde zorlama, polis şiddeti ve "alev makinesi" gibi rahatsız edici imgeler kenarlarda gezinir.

 

Kısırlaştırılmak İyidir

Simone Weil…

 

Carson'ın "Dizeler, Cinsiyetler, Baştan Çıkarmalar" şiiri, bedenin ve cinselliğin sınırlarını aşma, sevgiliyle aracısız bir yakınlık kurma arzusunu işler.

 

Şiirin açılışındaki "Cinsiyetsiz olmak iyidir" ilkesi, Roland Barthes'ın yazarın sesini fesh eden "yazarın ölümü" ve her türlü cinsiyetçi/baskıcı kimliği aşan "tarafsız/nötr" (Le Neutre) alanı ile diyalog kurar.

 

Sahte Kadınlar

"Sahte kadın" deyimi, 1309-1310 yıllarında Paris Engizisyonu tarafından sapkınlıkla suçlanarak yakılan Beguine mistiği Marguerite Porete’ye yöneltilen mahkumiyet suçlamasından (pseudo-woman) türetilmiştir. Dönemin sorgulayıcılarına göre, teolojik bir derinliğe ve hayal gücü cesaretine sahip bir metni "gerçek bir kadın" yazamayacağı için Porete bir "sahte kadın" (taklitçi/yapmacık) ilan edilmiştir.

 

Carson, yazısının ses bulduğu parlak benlik merkezini yok etmek isteyen her yazarın zorunlu bir çelişki ve hile sergileyeceğini savunur. İlahi aşka ulaşmak için benliklerini sıfırlamak isteyen kadınlar, bu dileği dile getirmek için bir "ben" dili inşa etmek zorunda kaldıklarından paradoksal bir "sahte kadın" konumunu benimserler.

 

"Edebi Sahtekar" Suçlaması

David Solway gibi eleştirmenler Batı şiir külliyatını yağmaladığı gerekçesiyle Carson’a "edebi sahtekar" (literary fraud) demiştir.

Carson’ın alıntı, taklit, parodi ve akademik geleneklere yönelik "sapkınlığı" onun üslubudur.

 

Carson Külliyatında "Sahte Kadınlar"

Euripides’in Helen oyunundaki "Truva’ya giden sahte hayalet/görüntü" (eidolon) kurgusu ile Marilyn Monroe (Norma Jeane Baker) figürü birleştirilir.

 

Euripides’in Hippolytos oyunundaki Phaidra’nın kanunsuz aşkını ve utancını örtebilme yeteneği, Carson tarafından doğrudan gerçek tutkuya bakamayan "kadınsı" bir örtbas etme ekonomisi olarak yorumlanır.

 

Cassandra: Agamemnon tragedyasında Truva’nın anlatılamaz yaralarını ölçüsel kusursuzluktaki Yunan şiirine çeviren, dilin yüzeyini kesip "altında olmaması gereken yeri" ortaya çıkaran peygamber.

 

Bölüm IV: Açık Çeviri

Yas Dersleri

(İki Çeviri Öyküsü)

Anne Carson’ın Yas Dersleri: Euripides'in Dört Oyunu (2006) adlı eseri

Carson, kederin doğrudan tanınamaması durumunda trajik öfkenin ve şiddetin ortaya çıktığını belirtir.

Trajedi neden var? Çünkü öfkeyle dolusunuz. Neden öfkeyle dolusunuz? Çünkü kederle dolusunuz.

 

2010 yılında yayımlanan Nox, Carson'ın kardeşinin anısına hazırladığı akordeon formatındaki hatıra defterinin tıpkıbasımıdır. Eser, yarı otobiyografik düzyazı yorumlar ile Catullus'un kardeşine yazdığı "101 numaralı şiir"inin (CI) her bir kelimesini inceleyen kapsamlı sözlük girişlerini birleştirir. Keder, bu maddi ve metinsel kalıntılar üzerinden biçimsel bir arayışa dönüştürülür.

 

Carson’ın Catullus çevirisi, Walter Benjamin’in çevirmenlik anlayışına paralel olarak, orijinalin kusursuz bir kopyası olmak yerine aradaki mesafeyi ve türetim sürecinin kendisini sahneleyen performatif bir eylemdir.

 

Antigonick

Sofokles’in Antigone tragedyasının el yazısıyla yazılmış ve illüstrasyonlarla desteklenmiş radikal bir uyarlaması olan Antigonick, oyunun metinlerarası ve felsefi tarihini (Hegel, Beckett, Woolf vb.) günümüz zamansal düzlemine taşıyan interaktif bir "emsal arama" sahnesidir. Karakterler, kendi trajik sonuçlarının bilincinde olarak metin üzerinde gerçek zamanlı düzenlemeler yapar.

Yunan korosu bir avukata nasıl benzer?

 

Hölderlin'in Sofokles çevirileri / Çeviri yöntemi, orijinal metnin her bir öğesini ele alıp, söz dizimi, kelime sırası ve sözcük anlamı bakımından tam olarak olduğu gibi Almancaya aktarmaktı.

 

Carson'ın çeviri deneyimi / Çeviri ve kehanet, metnin yüzeyini keserek altında olmaması gereken bir yere ulaşma eylemi olarak sunulur; bu durum dilde bir tür yırtılma ve katarsissiz açıklık yaratır.

 

Oyunun başlığına da adını veren sessiz karakter "Nick" (sahne boyunca ölçümler yapan figür), ölçü, sınır ve sonsuz eleştirel bakışı simgeler.

Sessiz bir rol [her zaman sahnede, ölçümler yapıyor]

Gelenek bize sadece yıkıntılar sunuyor... Gelenek öldü; bizim görevimiz, yok olmuş olan hayatı yeniden canlandırmak.

 

Açık Alanda Sappho

Carson, Sappho’nun elimize ulaşan eksik ve bağlamından kopuk dizelerini yapay kurgularla doldurmak yerine, papirüslerin ve zamanın bıraktığı maddi boşlukları olduğu gibi korumayı tercih etmiştir.

…

 

Son not

Kısa Konuşma

Anne Carson'ın "Köşeler" konferansındaki etkileşimli "Kısa Konuşma" uygulaması

İzleyicilerin iki gruba (A ve B korosu) ayrılarak metni seslendirdiği bu kısa tiyatro etkinliği, Yunan trajedisinin korosuyla paylaşılan eylem alışverişini ve gerçek zamanlı katılımı simgeler.

 

Carson'ın akademik kimliğin sınırlarını aşarak benimsediği "amatör" rolü, okuyucuya hazır bir anlam dayatmak yerine yeni bir şeyin gerçekleşmesi için alan açar. John Cage ve Marcel Duchamp'ın sanatsal anlayışlarıyla paralellik kurularak suyun şeffaflığı ve yansıtıcı doğası, yazarın benliğini geri çekme arzusuyla ilişkilendirilir.

 

Carson'ın yazısı, bilgeliği özetlemek veya hikayeleri yeniden anlatmak yerine yeni bir biçim üretir ve bu biçim okuyucuyu farklı düşünmeye, sorgulamaya ve bozulmaya sevk eder.

…

 

(Carson edebiyat tarihinde yer etmiş herhangi bir metin hakkında ufuk açıcı hiçbir “fikre” sahip değil. “Mesleği” gereği okudukça, “metinler” hakkında söylenen sözlerden, yorumlardan etkilenmiş mutlaka ve kendi sözlerini kurmaya çalışmış ama yapamamış. Kendini avutmak için her şeyin zaten söylenmiş olduğunu, bunların üstüne daha fazla bir şey söylenemeyeceğini düşünmüş olmalı. Ama belli ki bu kadarı ona yetmemiş, tam da bu nedenle “serbest saçmalama” moduna geçip, yorum ve değerlendirmeyi başkalarına bırakmış. Anne Carson imzalı metinleri okumak vakit kaybıdır.)

…


Laura Jansen - Anne Carson, Antik Çağ - Notlar

Laura Jansen - Anne Carson Antik Çağ - Notlar

Anne Carson, Antiquity, Bloomsbury Publishing, Londra, 2022

 


Eserlerinde Sappho, Stesichorus ve Simonides gibi antik figürleri modern yazarlarla beklenmedik bağlamlarda buluşturan Carson, şiir, çeviri ve deneme türlerinin sınırlarını bilinçli olarak eritmektedir. Geleneksel akademik metodolojileri reddeden bu düzensiz yaklaşım, metinler arasında akışkan ve melez bir okuma deneyimi yaratmaktadır.

Katkıda bulunan yazarlar, Carson'ın yapısal deneylerini, parçalı düşünce biçimlerini ve mitolojik yeniden yazımlarını inceleyerek onun edebi profilini gözler önüne sermektedir.

…

 

Giriş: Anne Carson / Antika Üzerine

Laura Jansen

Carson’ın klasik antik çağı koruma biçimi, ana akım akademik geleneklerin dışında, bilinmeyene sıçrayarak gerçekleşir.

Carson, Klasik Filoloji disiplininin geleneksel metodolojilerine karşı uyumsuz ve tanımlanmaya direnen bir "bilgili disiplinsizlik" sergiler.

Carson’ın akademik ve sanatsal duruşunun temelinde, merkeze yerleşmek yerine kenarda kalmak ve sınırları zorlamak yatar. Will Aitken ile yaptığı söyleşide Gertrude Stein’dan şu ilkeyi aktarır: Merkezde hiçbir işe yaramayacak şekilde hareket edin.' Öğrencilerime öğretmeye çalıştığım şey de bu.

 

İlk kitabı Acı Tatlı Eros (1986) ve ardından gelen Kararname, Nox, Batmadan yüzmek gibi eserleri, türlerin sınırlarını eriterek "göz kamaştırıcı bir melezlik" üretir.

Çalışma yöntemini ise şöyle ifade eder: "Üç farklı masada çalışıyorum ve her birinde farklı bir proje açık; biri akademik, biri yazarlık, biri de sanatla ilgili. Bunlara düzensiz bir şekilde gidiyorum... Birbirlerini besliyorlar."

 

Carson için çeviri, diller arasındaki boşlukta durmak ve rehavete kapılmadan zihni uyanık tutmaktır:

“[Çeviri], başka hiçbir pratik egzersizin sağlayamayacağı şekilde insanı düşünmeye sevk eder; çünkü bir kelimenin kenarında durup aradaki boşluğun ötesindeki diğer kelimeyi... görebildiğiniz ama ona ulaşamadığınız bir noktaya gelirsiniz... Bu boşlukta insan olanakları hakkında bir şeyler öğrenilir...”

 

Carson, antik ve modern metinleri yan yana getirirken katı bir kurgu yerine tesadüflere ve "rastlantısal" eşleşmelere izin verir (Kaybolmayanların Ekonomisi’nde Simonides ve Paul Celan’ı buluşturması gibi).

“Onları tesadüfen bir araya getirdim... Simonides ve Paul Celan'ı masamda yan yana bulduktan sonra, bu bağlantıyla ne yapacağım?... Simonides ve kereviz de olabilir, fark etmez; önemli olan, bundan bir sanat eseri yaratacak olmamdır.”

 

Kitabın içeriği

1–5. Bölümler: Carson'ın okuma ve yazma poetikasına odaklanır.

 

6–9. Bölümler: Carson'ın merkezine aldığı metaforları inceler; artıklar, parçalanma, lakunalar (Bölüm 6), ikilemeler (Bölüm 8), parateks kullanımı (Bölüm 9) ve parçalar vasıtasıyla savaş sonrası estetiği onarma çabası (Bölüm 7).

 

10 ve 11. Bölümler: Carson'ın eserlerindeki iki kilit figüre ayrılmıştır: Sappho ve Stesichoros.

 

12–14. Bölümler: Mit kavramını işler. Carson'ın mite "dalışını" (Bölüm 13), gücü elinden alınmış figürleri özgürleştirme stratejilerini (Bölüm 12) ve cinsiyet/queer beden kurgularını (Bölüm 14) inceler.

 

15 ve 16. Bölümler: Carson'ın düşüncesindeki gerilim noktalarına odaklanır (Odysseia okuması üzerinden ve transfeminine cinsiyet gösterileri üzerinden).

 

17–20. Bölümler: Çeviri pratiğine ve görsel sanatlarla ilişkisine ayrılmıştır.

…

 

1. Şimdinin Başlangıcı (Anna Jackson)

Carson’ın metinleri statik bir noktadan değil, daima kesintisiz bir hareket ve sürüklenme haliyle başlar:

Acı Tatlı Eros, Kafka’nın "Topaç" öyküsüyle ("güzellik döner ve zihin hareket eder"); Kaybolmayanların Ekonomisi ise hareket halindeki bir trenden çevrenin izlenmesiyle açılır.

Carson’ın metinlerindeki temel organizasyon ilkesi, zihnin bir yere çakılıp kalmasını (yerleşmesini) engellemektir. İki farklı tarihi kişiliği (örneğin Paul Celan ile Keoslu Simonides) yan yana getirmek, okurun dikkatini sürekli bir devinim içinde tutma stratejisidir.

 

İki Radikal Başlangıç Anı

Yunan Alfabesinin İcadı: Sözlü kültürden yazılı kültüre geçişle birlikte insan zihni ilk kez içsel benliğini çevreden ayırarak kendi zihinsel süreçlerini denetleyebilen bir varlık haline gelmiştir. Lirik şiir (ve onunla birlikte Eros) bu yazılı eşikte doğmuştur.

Madeni Paranın Dolaşıma Girmesi: Simonides’in şiiri profesyonelleştirdiği bu dönem, kültür tarihinde emeğin ve metanın radikal bir dönüşüm anını temsil eder.

 

Glukopikron (acı tatlı)

Sappho’nun erotik deneyimi tanımlamak için icat ettiği "acı tatlı" (glukopikron) kavramı, Carson poetiğinin merkezinde yer alır:

Lirik şiirde sıkça geçen "kız çocuğu" ve "şimdi/yine" (deute) ifadeleri, hem içinde bulunulan o biricik anı (nu) hem de o anın ebedi bir tekrarını (deute) içeren stereoskopik bir zaman algısı yaratır.

Okuma ve yazma eylemi, aşığa zamandan kopup "şimdi" ile "sonra" ikilemlerine tarafsız bir mesafeden bakma olanağı verir.

Sofokles’in bir oyunundan alınan "elde eriyen buz" imgesi üzerinden Carson, arzunun doğasını ve zamanın devrimsel yapısını açıklar.

Buz kristali ilk başta keyif vericidir; ancak el eridikçe ne tutulabilir ne de bırakılabilir. Arzu da tam olarak bu duruma benzer.

Carson, metin analizinde "eksik bir basamak" bırakarak okuru tıpkı M.C. Escher veya Piranesi tablolarındaki gibi dairesel, baş döndürücü bir merdivende yürütür. Zaman arzunun etrafında bir halka oluşturur.

 

Stereoskopik Görüş/An

Paul Celan'ın Tristan ve Isolde efsanesindeki siyah yelkeni "kanlı yelken" olarak adlandırması ile Simonides'in Theseus efsanesindeki "kırmızı yelken" kullanımı arasında kurulan diyalog, anlatıdaki çok katmanlı "sahte/gerçek" çelişkisini hareketlendirir.

Simonides, hediye ekonomisinden madeni para dolaşımına dayalı yeni ekonomik sisteme geçişte şiiri ücretli bir mesleğe dönüştüren ilk şairdir.

Skopas'ın yıkılan ziyafet salonundan sağ kurtulan Simonides, mekânlar ile anıları ilişkilendiren "hafıza sarayı" tekniğini icat etmiştir.

 

Carson’ın arzu poetiğinde Stereoskopi, iki gözün farklı açılardan bakarak derinlik algısı yaratması gibi, benliğin bölünmesi ve dildeki mesafe üzerinden yürür.

(Sappho’nun 31. Fragmanı) Seven adam tanrı gibi oturur, şair neredeyse ölür. Seven, sevilen ve araya giren üçüncü eleman (Eros) elektriklendirilmiş bir devre oluşturur.

Okuyucu, arzuyla bölünmüş aşığın ruhuna benzeyen çelişkili konumuyla nihai kör noktadır. Antik çağ, yazar ile okuyucu arasında bu stereoskopik üçgenin elektriklendirici üçüncü unsuru haline gelir.

 

Simonides'in şiirlerindeki olumsuzlama yoğunluğu ("hiçbir rüzgar esmedi", "hiçbir acı vermeyen"), Celan'ın Nazizmin dili içinde türettiği yeni sözcüklerle ("kaybolmamış") paraleldir. Olumsuzlama, var olan gerçeklikle rekabet eden alternatif hayali dünyalar yaratır.

 

Sokrates'in aşka direnmeyi "ölümcül bir cimrilik" olarak görmesi gibi; arzunun ve dönüşümün patlak verdiği an, zamansızlığa açılan o dikey kuyu, yani "Şimdi"dir.

 

2. Kimeralar: Boş Alan ve Eriyen Sınırlar (Phoebe Giannisi)

Carson’ın metinleri tek bir saf türe ait değildir. Klasik filoloji, lirik şiir, opera, sinema teorisi, otobiyografi ve deneysel deneme aynı gövdede birleşir (Kimera).

Carson, türlerin ve kimliklerin sınırlarını eriteterek "saflık" mitini yıkar. Eser, tek bir merkezden değil, dışsal birleşmelerden güç alır.

 

Carson, şiiri metinsel olduğu kadar görsel bir nesne olarak tasarlar.

Carson'ın Kitap Mimarisi

Kırmızı'nın Otobiyografisi (1998): Akademik makale, serbest şiir çevirisi, Ek’ler, manzum anlatı destanı ve kurgusal röportajın yan yana yerleştirilmesi (juxtaposition). Antik şair ile modern anlatının iç içe geçer.

Decreation (2006): Şiir, felsefi deneme, senaryo ve operanın bir arada bulunması (simbiyoz).

Nox (2010): Bir kutu içinde akordeon rulo biçiminde nesne-kitap (mezar taşı / mezar yazıtı). Şiir, sözlük ve cenaze anıtı tek bir nesneye dönüşür.

Float (2016): Şeffaf kutuda sayfasız ve sırasız 22 bağımsız kitapçık (ayrışma / serbest düşüş).

 

Homeros destanında kalıplaşmış sıfatlar (formula), nesneleri ve insanları sabit yerlerine bağlayan, dünyayı "kilitleyen" araçlardır. Daktilik heksametre ölçüsü bu sabitlemeyi korur.

Stesichorus, geleneksel sıfat-isim bağlantılarını kopararak "kilitleri açmıştır." Sıfatlar artık nesneleri bir yere hapsetmez; maddeler yukarı doğru süzülmeye başlar.

Homeros benzetmeleri, ölçünün ve zorunluluğun içinde şairin iki farklı varoluş alanını (örneğin deniz dalgası ile savaşçıların cesaretini) özgürce birbirine bağladığı kimerik geçiş alanlarıdır.

 

Yazarın masası statik bir arşiv değil, canlı bir deney alanıdır. Bu masada metinler parçalanır, sökülür ve yeniden birleştirilir.

İki farklı tarihsel figürün aynı tezgahta karşılaşması radikal bir tesadüfe dayanır; ancak bu kaza gerçekleştikten sonra yazarın kurduğu diyalog benzersiz bir düşünsel ve sanatsal eyleme dönüşür.

 

Zamanla yırtılmış bir papirüsteki sessizlik ve boşluklar, okuyucunun kendi hayal gücü ve bedeniyle dâhil olduğu enerjik bir alandır.

Carson poetiğindeki boşluklar (papirüslerdeki silinmiş yerleri, parantezleri, boş sayfaları) bir eksiklik değil, bir imkân ve özgürlük alanıdır.

Kitapçıkların veya bölümlerin arasındaki boş alanlar, metinleri birbirine bağlayan okur için fiziksel ve performatif bir okuma dizisi yaratır.

 

Kategoriler her zaman sızdırır. Saf, otantik ve değişmez bir "Ben" yoktur; katmanlar sonsuz bir süreçte birbirinin yerine geçer.

 

3. Klasik Merakı Olmayanlar İçin Carson (Rebecca Kosick)

Carson, akademik okuma kalıplarını gevşeterek kişisel yaşam tecrübeleri ile okuma deneyimlerini iç içe geçirir. Batmadan yüzmek'teki "Okuma serbest düşüş olabilir" ilkesi uyarınca Ibykos parçalarını mikrodalga fırın kılavuzundan kelimelerle çevirir. Carson’ın metinleri, okuru antik bir şairden (Catullus) yirminci yüzyıl ressamına (Francis Bacon) veya bir ev aletinin kullanım kılavuzuna kadar uzanan serbest düşüşe davet eder.

 

4. Yazma ve Gelişmekte Olan Klasikçi (Anastasia-Erasmia Peponi)

Goethe, Palermo’daki zakkum çitleri ve limonluklar arasında dolaşırken hissettiği coşkuyla (öforik dürtü) hemen bir Odysseia kopyası satın alır ve bu deneyimi Nausicaa üzerine bir trajedi yazma arzusuyla taçlandırır.

 

Anne Carson’ın 1981 yılında Toronto Üniversitesi'nde tamamladığı doktorası (Nefret Ediyorum ve Seviyorum, Öyleyse Varım), 1986'da yayımlanan devrim niteliğindeki Acı Tatlı Eros: Bir Deneme kitabına dönüşürken radikal bir metamorfoz geçirmiştir:

arson, tezini geleneksel, katı bir akademik monografi olarak bırakmamış; çağdaş Fransız teorisinin (özellikle Roland Barthes ve Hélène Cixous’nun écriture / kadınsı yazı kavramları) izinden giderek onu düşüncenin ve benliğin bizzat yazıyla denendiği (essai) kimerik bir denemeye dönüştürmüştür.

Tezdeki uzun ve yorucu akademik akış, yerini kısa, numaralandırılmış, vurucu başlıklar taşıyan ve lirik şiiri aksettiren metinsel birimlere bırakmıştır.

 

5. Hata ve Her Neyse (Gillian Sze)

David Ward, Robert Stanton ve David Solway gibi bazı eleştirmenler bu iki disiplinin birleştirilmesini (hem akademik filolog hem de avangard şair olması) "sahtekarlık" veya "istikrarsız bir girişim" olarak nitelendirir.

 

Geleneksel klasik araştırmaları ve filoloji, eksik/kırık metinleri onarmaya, orijinal ve mükemmel bütünlüğe ulaşmaya çalışır (Page duBois'nın aktarımıyla kırılanı onarmak).

Carson ise tam aksine "deliklik", beyaz boşluklar ve hata ile ilgilenir. Alkman’ın lirik şiirindeki metinsel bir hatayı düzeltmek yerine şairin o hatayı yapma cesaretini öven Carson, tarihin ve aktarımın kazara yarattığı kusurları şiirsel oyunun merkezine yerleştirir.

 

Dildeki kaymalar, hatalı okumalar farklı anlam evrenleri yaratır.

 

Carson’ın "Şimdi Ne Olacak?" adlı şiiri; önce orijinal Yunanca Sappho parçasını, ardından kusurlu/kekemeli bir çeviriyi ve son olarak filolojik şerhleri (notları) aynı metin gövdesinde birleştirir. Bu durum, akademik şerh ile şiirsel yaratımın birbirinden ayrı olmadığını, aksine birbirini besleyen tek bir icat sürecine (hata şiiri) ait olduğunu gösterir.

 

6. Kalıntının Armağanı (Laura Jansen)

Carson, iki dil arasındaki boşlukta "üçüncü bir yer" arar. Hölderlin'e atıfla çeviriyi "zihnin faydalı jimnastiği" olarak tanımlar.

 

(If Not, Winter, 2002) Değilse, Kış'taki parantezli kullanım metinsel boşluğu dramatize eder: "Parantezler, papirüs inceleme olayına yönelik estetik bir jesttir... parantezler, hayal gücü macerası için özgür bir alan ima eder." Benjamin'in "orijinal dilin dile yönelik niyeti" ilkesine başvurulur.

 

Üzerinde bir şiir ve biraz çay lekesi olan bir sayfa daha çekicidir. Çünkü çay lekeleri biraz tarih katıyor.

Leke, geçmişin kusurlu ama canlı varlığının bir armağanıdır.

 

7. Carson Parçası (Sean Gurd)

Yunancadaki küçük kelimeler, önemsiz gibi görünen bu tek heceli bağlar (men, de vb.), aslında düşüncenin akışını ve zihinsel ifadeleri birbirine bağlayan temel yapı taşlarıdır.

Homeros destanları sıkı bir gelenek ve sabit sıfatlarla örülüyken, Himera'daki mülteci ortamında yaşayan Stesichoros bu sabit kilitleri çözmüştür.

Stesichoros'un şiirleri, sanki uzun bir destan yazılıp parçalara ayrılmış ve bir kutuya gömülmüş gibidir.

 

Platon’un Protagoras diyaloğunda Simonides'in kasidesini ele alan Sokrates, metni parçalayarak ve hiperbatonlarla yeniden örerek toplumsal bütünlüğü dağıtır; atomik, iç gözlemci öznelerden oluşan bir dünya başlatır.

 

Arkilokos ve Sappho ile birlikte gelen alfabetik yazı, sözlü kültürün bütünsel evrenini (her şeyin birlikte nefes aldığı alanı) paramparça etmiştir.

Yazı, kelimeleri ve bireyi çevresinden ayırır. Bu ayrılık acı vericidir ama aynı zamanda bireysel bilincin (benliğin) doğuşunu tetikler.

Carson'ın eserlerinde Eros, sınırları erittiği için benliği tehdit eden aşındırıcı bir güç olarak belirir. Yazma eylemi ve harfleri fiziksel olarak üretmek (ellerle yazmak), bu öznel parçalanma ve yeniden birleşme sürecinin merkezindedir.

 

8. Gölgeler (Elizabeth D. Harvey)

Carson’ın bir çocukluk rüyası: rüyadaki oturma odası, gündüz halinin içine katlanmış hayaletimsi bir ikiz gibidir.

Carson bu rüyayı, Alzheimer hastası babasının zihninin çözülmesini izlerken yaşadığı yüzleşmeyle eşleştirir. Babasının yüzü, hem tanıdık hatlarını koruyan hem de beynin yıkımını yansıtan bir erken mezar yazısı gibidir.

 

Carson'ın yazılarındaki "gizli" (the crypt) kavramı, Freudyen bilinçaltı gibi rasyonel uyanık düşünceye boyun eğmeyen, delilik, uyku, yas ve sessizlik gibi durumları kapsayan karanlık bir alandır.

Bilmek ve bilmemek Carson'ın eserlerinde yapışık ikizler gibi bir aradadır.

 

Carson, symbolon kelimesinin antik çağda bir eklem kemiğinin ikiye bölünmesi geleneğinden gelmesini arzu ve kayıp metaforuyla birleştirir. İki yarım ancak birleştiğinde anlam kazanır.

 

9. Paratextual Kozmos (Paschalis Nikolaou)

Carson'da akademisyenlik ile şairlik ayrılmaz: “Akademik projelerimi ve sözde yaratıcı projelerimi çalışma alanımda yan yana koyuyorum... ve ben onların arasında gidip geliyorum...”

 

Yas Dersleri, Antigonick, Norma Jeane eserlerinde dipnot ve önsözlerin edebi metne dönüşmesi…

Euripides'in ağzından yazılan hayali önsöz…

 

10. İroni Üzerine Bir Deneme Üzerine Bir Deneme (Yopie Prins)

Sappho 31 ve 130 parçalarındaki de avte ("şimdi yine") ifadesi erotik ve çevirisel zamanın tekrarlayan ironisini yaratır.

Eros ve ironi, deneyimin her seferinde ilk defa yaşanıyormuş gibi hissettirmesi ile bunun daha önceden defalarca yaşanmış olmasının yarattığı zamansal uçurumda şekillenir.

 

Carson’ın basılmamış, elle boyanmış ve yazılmış mini kitabı Bir Pedofil Olarak Hayatım: İroni Üzerine Bir Deneme

Sokrates felsefi ironiyi (açıklanamayan, örtbas edilen hileli soruları) temsil ederken; Sappho, yaşlanmayı ve zamanın geçişini (Sappho Fr. 58) doğrudan soran şiirsel ironiyi temsil eder. Sokrates "küçük bir şarkı mırıldanırken" (bir geyik yavrusunun silüeti), Sappho papirüsteki boşluklar ve delikler aracılığıyla konuşur.

 

Carson, Oxford Oxyrhynchus Papirüsü’ndeki eksik harfleri ve kelimeleri belirtmek için kullanılan parantezleri filolojik bir zorunluluktan çıkarıp, okurun hayal gücüne alan açan estetik ve dramatik birer "negatif alan" aracına dönüştürür.

 

11. Stesikorean Etik Ahlakı (P. J. Finglass)

Stesichorus, MÖ 6. yüzyılda yaşamış; Homeros destanlarını (İlyada ve Odysseia) sistematik olarak ele alıp dönüştüren ilk şairdir.

En ünlü hamlelerinden biri Palinode (Geri Alma Şiiri) geleneğidir: Truvalı Helen’in aslında Truva’ya hiç gitmediğini, savaşı Mısır’da geçirdiğini ve şehre sadece bir hayaletinin gönderildiğini öne sürerek destansı geleneği kökünden sarsmıştır.

 

Herakles’in onuncu görevi olarak öldürmesi gereken üç başlı ve kanatlı canavar Geryon, Stesichorus’un ellerinde korkunç bir iblis olmaktan çıkar; ailesiyle ilişkileri olan, annesiyle dertleşen ve savaşa girmeden önce derin bir içsel mücadele veren sempatik ve insani bir karaktere dönüşür.

 

Carson, Kırmızı’nın Otobiyografisi adlı "şiirsel romanında" Stesichorus’un Geryon’unu çağdaş bir gence dönüştürmüştür.

Carson'ın yaptığı dönüşüm, aslında Stesichorus’un kendi metninde zaten var olan unsurların (mitolojik yapıyı tersine düzme, kurbanın/canavarın öznel deneyimine odaklanma, içsel psikoloji) modern bir dışavurumudur.

Romanda yer alan anne figürü, donuk ilişkiler, Herakles’in kaba fiziksel varlığı ve Geryon’un başının geriye doğru gittiği gelincik çiçeği benzetmesi, Stesichorus’un orijinal papirüs parçalarındaki estetik ve duygusal dokuyla birebir örtüşür.

Carson'ın Stesichorus ile kurduğu bağ, hem antik metnin içine zaten gömülü olan "postmodern" unsurları ortaya çıkarır hem de onları günümüze taşır.

 

12. Kurnaz Zeka (Ian Rae)

Tanrıça Metis'in temsil ettiği kurnaz zeka (metis), Carson'ın kahramanlarının ataerkil gücün yıkıcı baskısından kaçmak için başvurduğu temel taktiktir.

 

Carson’ın 1981 tarihli doktora tezi (Nefret Ediyorum ve Seviyorum, Öyleyse Varım), Ernest Crawley’nin "insan toplumlarının iletişim yasakları ve bu yasakların etrafından dolaşmak için kullanılan hilelerden oluştuğu" düşüncesini temele alır.

Carson, erotik flörtleri, hediye alışverişlerini ve evlilik ritüellerini birer "iletişim hilesi" olarak inceler.

Mitolojide Zeus tarafından yutulan Metis gibi, Carson’ın erken dönem uzun şiirlerindeki kahramanlar da (terk edilmiş sevgililer veya baskı altındaki karakterler) kurnaz zekâyı kullanarak ataerkil sınırları ihlal eder ve kendilerine çıkış yolları bulurlar.

 

“Eğer olmak istediğiniz özgür kişi değilseniz, bunun hakkında gerçeği söyleyebileceğiniz bir yer bulmalısınız.”

 

13. Mitopoetik Dalmalar (Vanda Zajko)

Truva’lı Norma Jeane Baker, Truvalı Helen ile Hollywood efsanesi Marilyn Monroe’yu (Norma Jeane Baker) aynı zeminde buluşturur: Marilyn Monroe ile Truvalı Helen tek bir sahnede eritilir.

Oyunun açılışı: “Norma Jeane Baker sahneye giriyor... Bu Nil Nehri ve ben bir yalancıyım. İkisi de doğru.”

Oyunda Norma Jeane’in korosu ve dert ortağı olarak Truman Capote’nin (ve Stevie Smith’in şiirlerinin) sahneye dahil edilmesi, trajik ile komik, kamusal şöhret ile özel cehennem arasındaki sınırları bulanıklaştırır.

 

Carson’ın eserlerinin başındaki önsözler, ekler ve sahte akademik bölümler (örneğin Kırmızı’nın Otobiyografisi ve Kırmızı Belge’deki ekler) ana metnin dışsal süsleri değil, onun sınırlarını çizen ve anlamı derinleştiren kurucu unsurlardır.

 

14. Ölümcül Erotik Tangolar ve Hayvan İlişkisi (Hannah Silverblank)

Suyun Antropolojisi'nde sevgilinin kırmızı dahlia çiçeğini koparış anı ("Birdenbire duruyor ve kenara eğiliyor. Tek bir koyu kırmızı yıldız çiçeğini koparıyor, gözlerimden yaşlar fırlıyor") erotik yaralanmanın sembolüdür.

 

Stesichorus'un okla vurulan gelincik benzetmesi ("Çocuğun boynunu, çıplak bir esintinin kırbacıyla kendini utandıran bir gelincik çiçeği gibi... yana doğru eğdi") ile uçaktaki cinsel temas anı örtüştürülür.

…

 

15. Şiir ve Kar (Ella Haselswerdt, Mathura Umachandran)

Carson’ın eserleri (Nox, Antigonick vb.), sabit klasik nesneler üretmek yerine, okuru metinlerin sarsıntılarına, kırılmalarına ve çoklu hermeneutik yollarına davet eder. Klasik metinlerin alımlanması burada bir onarım çabası değil, geçici ve akışkan bir deneyimdir.

 

Jean-Luc Godard’ın Küçümseme (Le Mépris) Filmi

Filmdeki yazar Riccardo koşullarının kurbanı olurken, Brigitte Bardot’nun canlandırdığı karakter, kendisini nesneleştiren kapitalist ve ataerkil sinema ekonomisinin kurallarını bizzat o kurallara katılarak, bedenini abartılı bir şekilde sergileyip göz kamaştırıcı bir içe doğru kaçış (aşırılık) gerçekleştirerek altüst eder.

 

Homeros’un sarayındaki harcanabilir köle kadınlar veya sinema setindeki görünmez temizlikçiler gibi sistemin en altındakiler için bu tür bireysel kaçış yolları mevcut değildir. Carson’ın ekonomisi, devrimci bir kitle hareketinden ziyade hegemonik sistemlerin sınırlarında oynanan taktiksel oyunlara odaklanır.

 

16. Ölen İmparatorluğun Daha Fazla Hayaleti (Kay Gabriel)

Carson, bir yandan Yunan edebiyatının kültürel ve kavramsal mesafesini korumak için Yunanca özel isimleri (örneğin Aiskhylos) Latinsizleştirerek transliterasyonla aktarır; diğer yandan yirminci yüzyıl modernizminin stratejilerini kullanır.

Özellikle trajik çığlıkları (Oimoi, Pheu Pheu, Atatotoi) İngilizceye sıradan bir "Ah!" olarak çevirmeyi reddeder; bunun yerine onları büyük harflerle transliterasyona tabi tutarak metnin geri kalanından yalıtır. Bu, trajik deneyimin tam anlamıyla "çevrilemez" ve dokunulamaz bir kalıntı olduğu fikrini pekiştirir.

 

Yunan edebiyatını tam olarak anlaşılabilir bir nesne olmaktan çıkarıp, Nietzscheci ve Heideggerci yankılar taşıyan yüce bir yorumsuzluk nesnesine dönüştürür. Çevrilemezlik, Carson için yalnızca dilsel bir başarısızlık değil, modern dünyanın onarılamaz düşüşü karşısında korunması gereken saf bir estetik ve felsefi duruştur.

 

17. Çeviri, Yaratım, Aşağılık (Susan Bassnett)

Carson'ın "Kısa Konuşmalar"ından: “Annem geriye doğru yürümemizi yasaklamıştı. Ölüler böyle yürür, derdi. Bu fikri nereden almıştı acaba? Belki de kötü bir çeviriden. Sonuçta ölüler geriye doğru yürütmezler ama arkamızdan yürürler. Akciğerleri yoktur ama arkamızı dönmemizi çok isterler. Birçoğu sevginin kurbanıdır.”

 

18. Kanonun Tercümesini Yapmak, Eksikliği Doldurmak (Eugenia Nicolaci)

Nox, 2005 yılında beklenmedik bir şekilde ölen ve uzun yıllar ailesiyle iletişim kurmamış olan kardeşi Michael Carson’ın hatırasına adanmış bir anıt-kittir.

Kitap; siyah-beyaz aile fotoğrafları, mektup parçaları, pul reprodüksiyonları ve Catullus’un kardeşi için yazdığı 101 numaralı ağıt şiirinin (Catullus 101) kelime kelime çözümlendiği sözlük maddelerinden oluşan melez bir kolajdır.

Carson, Michael’ın 22 yıllık sessizliğini ve ani ölümünü anlamlandırma çabasını, klasik bir philologun kayıp bir antik metni ve kültürü çevirme mücadelesine benzetir.

Nasıl ki Catullus mezarın sessizliği karşısında çaresiz ve dilsiz küllerle baş başa kaldıysa, Carson da Michael’ın bilinmeyen hayatını ve arkasında bıraktığı boşluğu kelimelerle doldurmaya çalışır, ancak "gerçeklerde eksik olan bir şey" (kaçınılmaz / geçmeme) her zaman baki kalır.

 

Kopenhag’da Michael’ın ölüm haberini aldığı anı, Catullus’un deniz aşırı yolculuğuyla birleştiren Carson, çeviri ve yas sürecinin sonunda kelimelerin ve şiirin ölülerle konuşmanın bir yolu değil, "sesin ne olduğu" sorusuyla baş başa bırakan bir yokluk alanı olduğunu keşfeder.

 

19. Çeviri Felaketleri: Pinplay (Grace Zanotti)

Elliott Hundley’nin Euripides’in Bakkhai (Bacchae) trajedisinden esinlenen devasa kolaj sergisi…

Hundley, eserlerinde Semele portreleri üzerine farklı dönemlere ait altı farklı İngilizce/Yunanca çeviriyi harfler halinde kesip iğnelerle tutturmuş, ayrıca bitkiler, nesneler ve buluntu resimlerle katmanlı bir "yorumlama fazlalığı" yaratmıştır.

Pinplay, Euripides’in kayıp elli satırını (Agave’nin Pentheus’un başını taşıdığı ve parçalanma anını anlattığı bölümü) doldurmaya çalışmak yerine, metnin içine somut bir boşluk (lacuna) yerleştirir. Bu boşluk, metnin sonundan başına taşınarak eserin merkezine yerleştirilir.

 

Carson’ın Pinplay versiyonunda Cadmus, Tiresias ve haberci gibi karakterler tamamen dışarıda bırakılır; odak noktası Agave ve koro arasındaki stikomytik (soru-cevap) diyaloglara ve iğne metaforuna çevrilir.

 

Eserin zirvesinde Agave, Pentheus’un başıyla birlikte boşluğu seyircilere fırlatır ve metinden tamamen kaybolur (sürgüne gitmek yerine ortadan yok olur): Kayıp, hesap edilebilirlik mantığıyla ölçülemez. Carson, cezalandırıcı adaletin ekonomik ölçülebilirliğini reddederek, okuru sorularla, tatminsizlikle ve "bundan sonra nasıl yaşayacağız?" sorusunun bıraktığı boşlukla baş başa bırakır.

 

20. Orada Duruyor, Çevrilemez (Elena Theodorakopoulos)

Catullus çevirileri

Bu eser / Carson’ın klasik metinleri birebir aktarmak yerine onları nasıl parçaladığına, yıktığına ve yeniden yapılandırdığına dair erken dönem ipuçları sunar.

Eserin çerçevesi, Virginia Woolf’un yazıları, günlükleri ve ölüm temalı ağıt havasıyla örülmüştür.

 

"Seni seviyorum Johnny ve ben hiçbir şey yapmadım" (Mojave Çölü’ndeki bir kayaya tebeşirle yazılmış Mojave yazıtı), taşın kalıcılığı ile tebeşirin geçiciliği/silinebilirliği…

…

 

1 Eylül 2026 Salı

Murat Önderman - Türkiye’de Paranoid Ethos - Özet - Notlar

Murat Önderman - Türkiye’de Paranoid Ethos - Notlar

Vakıfbank Kültür Yayınları, 2018

 


Önsöz

Disiplinlerarasılık; birkaç çalışmanın ya da metodolojinin basitçe yan yana getirilmesi veya harmanlanması değildir.

Metinde, belirli bir sosyal bilimsel bakış açısının rehberliğinde; başta psikiyatri ve psikoloji olmak üzere diğer alanlardan elde edilen veriler (bazen olduğu gibi, bazen eleştirilerek) bir çıkış noktası olarak çalışmaya dâhil edilmiştir.

 

Toplumsal olguların sadece bireysel/psikolojik ihtiyaçlara ya da yalnızca soyut bir kültür ve toplumsal yapıya indirgenmesini sağlayan yaklaşımlar yetersizdir. Ayrıca psikiyatri ve psikolojide "neden" olarak görülen unsurlar, sosyal bilimsel yaklaşımda bir "sonuç" olarak değerlendirilebilir.

 

Psikoloji, psikiyatri ve sosyal bilimler; üç alan da bireyci temellere sahiptir.

 

Durkheim: sosyal olguları açıklamada psikolojiden yararlanılamaz…

 

Türk akademisyenler genellikle "statü toplumunun" etkisiyle risk almaktan kaçınmakta, güvenceli ve katı bir şekilde tanımlanmış kendi mesleki sınırları içinde kalmayı tercih etmektedir.

 

Paranoid Ethos

Paranoya gibi bireysel boyutu çok güçlü bir fenomeni sosyo-kültürel zeminde ele almak zor olsa da metin bu duyarlılığı korumayı amaçlar.

 

Türkiye’deki paranoid ethosun ve yüksek düzeydeki sosyal/siyasal güvensizliğin temel nedenleri ahlakidir.

 

Sosyal güvensizliği besleyen iki temel açmaz:

Kolektivizm (karşıt grupların birbirlerinden sürekli ahlakdışı davranışlar beklemesine yol açar)

Tekilcilik (Yönetici kadroların faaliyetleriyle parçalanan ve içi boşalan iktidar boşluğu).

 

Giriş

Türkiye'de topluma, ilişkilere ve benliğe holistik (ilişkisel/bütüncül) bir bakış açısı egemendir. Bu durum toplum anlayışında kolektivizm, siyasal zihniyette ise komüniteryanizm (topluluk bağlarını bireysel özgürlük taleplerinin önünde tutma) olarak ortaya çıkar.

 

Türkiye'de siyasal gündemi belirleyen ana çatışmaların her iki tarafı da farklı biçimlerde kolektivisttir. Kolektivizm, heterojen yapılarda dayanışma sağlamaktan ziyade kendi başına çatışma üreten bir eksene dönüşmektedir.

 

Kolektivizm, ahlakın etki alanını yalnızca bulunulan "iç grup" ile sınırlandırır. Bu durum, grup dışındakilere ve yabancılara karşı çifte standartlı davranılmasına ve ahlaki bir boşluğa yol açar.

 

Türkiye'deki amoral bireycilik (egoizm), Batılılaşmanın veya ahlaki bir bireyciliğin sonucu değil; aksine baskın kolektivizmin beklenmeyen, anomik bir ürünüdür.

 

Toplumdaki yüksek sosyal ve siyasal güvensizliğin ana nedeni, gruptan gruba değişen bu çifte standartlı davranış eğilimidir.

 

Türkiye'de otoriter zihniyet, hiyerarşideki konuma göre hak ve ödevlerin değiştiği ("büyükleri saymak, küçükleri sevmek" gibi) tekilci bir yapıyı besler.

 

Genel normlar içselleştirilmediği için sosyal ortama aşırı duyarlı "amorf" bir benlik yapısı gelişir. Bu durum, bireylerde sürekli bir kandırılma, fitne ve manipülasyon kaygısı doğurur.

 

Şeref kültüründe üstünlük bütünsel görüldüğü için en küçük bir taviz bile "topyekün yenilgi" gibi algılanır; bu da savunmacılığı, misillemeciliği ve ideolojik mutlakçılık arayışını besler.

Toplumun ancak tüm güçlü, merkezi bir otorite veya kurum aracılığıyla bütünleşebileceğine inanılır ("kontrol felsefesi").

 

Türkiye'de çoğulculuk (demokrasi) "dağılma", özgürlük "kaos/anarşi", hak vurgusu "yabancılaşma", demokrasi ise "istikrarsızlık ve çekişme" korkusu uyandırır.

 

Türkiye'de sosyal alanda (özellikle yabancılara/grubun dışındakilere karşı) güvensizlik ve iş birliği noksanlığı varken; diğer yanda devlet destekli milliyetçilik, linç gibi dürtüsel kitlesel tepkiler, kolektif gurur ve yakınlar için fedakarlık isteği aynı anda bulunur.

 

Bireyler idealleştirilen ortak sadakat nesnelerine (örneğin devlete/millet sembollerine) içtenlikle bağlı olsalar da, kurum olarak bunlara güvenmezler ve yabancılarla ilişkilerinde amoral (ahlak dışı) bir bireycilik sergilerler.

 

Türkiye'deki Birey Tipi

Ahlaki davranışlarını karşıdaki kişinin sosyal konumuna ve gruba göre değiştiren (tekilci), başkalarının haklarını hiçe sayacak kadar egoist olan; ancak ulusal çıkar söz konusu olduğunda aşırı milliyetçi davranan.

Genel normlara uymayan ve kuralları kişiselleştirip ayrıcalık (torpil/hatır) elde etmeye çalışan, bilgiyi/bilimi sadece bir araç, otoriteyi ise bilginin üstünde gören.

Türklüğüyle gurur duyan ama başka Türklere güvenmeyen.

 

Türkiye'de normlardan çok zihniyete ve "yaşam dünyasına" (rutinlere) bakılmalıdır. "Böyle gelmiş böyle gider" anlayışının hakim olduğu bu yaşam dünyasında bireyler kurallara sadece çevrelerindekilerin uyduğunu gördüklerinde uyma eğilimi gösterir.

Türkiye'de kişiler ne olduklarını/ne yaptıklarını bilirler ancak bunun altındaki sosyo-kültürel nedenleri sorgulamazlar.

Davranışların arkasındaki sosyal/kültürel etkenleri yok sayıp her şeyi yalın bir iradeye ve niyetlere indirgemek, hem amansız düşmanlıkları hem de Türkiye'deki güçlü komplo teorisyenliğini ve paranoid algıları besler.

 

"Normal" Paranoya ve Bireysel Paranoya

Psikoloji, psikiyatri ve psikanalizden oluşan "psi" sektörü, paranoyayı bireysel bir ruhsal sapma, akıl yürütme hatası veya yersiz zarar görme hezeyanı (delüzyon) olarak ele alır.

 

Paranoid algılar yalnızca bireysel psikolojik bozukluklardan değil; güvensiz ortamlardan, baskıdan, sosyo-kültürel bağlamdan ve toplumsal yapının getirdiği koşullanmalardan doğabilir.

 

Sosyal psikoloji (özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında) toplumsal bağlamı sadece dışsal bir uyaran gibi gören ve odağına soyutlanmış bireyi koyan dar bir çizgiye çekildi.

Oysa sosyal bağlam ve grup kimlikleri bireyin algısını doğrudan inşa eder. Türkiye'deki paranoid eğilimler, bireylerin kişilik bozukluklarından veya yaygın paranoid kişilik yapısından değil; toplumsal ve kültürel bağlamın yapısından kaynaklanmaktadır.

 

Paranoid düşünce veya komplo teorileri her zaman zorunlu olarak "yanlış" ya da "gerçek dışı" değildir. Düşünce gerçekte doğru da olabilir; ancak onu paranoid yapan şey, doğruluğundan ziyade öznenin o düşünceyle kurduğu ilişkinin niteliğidir.

Paranoid düşüncelere veya kişilere karşı toplumun ya da araştırmacıların takındığı dışlayıcı tavır da ironik bir biçimde paranoid nitelikler taşımaktadır.

 

Gruplar arasındaki güvensizlik ve zarar görme beklentilerine/endişelerine değişime kapalı, katı inançlar ve baskın düşünceler yol açar.

Bu katı inançlar, bireysel bir kişilik bozukluğu değil, kültürel bir eğilim olarak otoriterlik ile doğrudan bağlantılıdır.

 

Toplumsal düzeydeki paranoya, bireyleri kişisel ilişkilerinde dahi etkisi altına alan, kültürel ve yapısal toplumsal unsurlardan beslenen kolektif bir fenomendir.

 

Paranoyada bireyler, idealleştirdikleri ortak sembollerle (devlet, millet, bayrak vb.) özdeşleşirler. Bu idealleştirilmiş sadakat nesnelerinin tehdit altında olduğu algısı, sosyo-kültürel paranoyanın en baskın dışa vurumlarından biridir.

 

Siyasette tarafların kendilerini "her zaman haklı ve yanılmaz" görme ihtiyacı, karşı tarafı dışlayan iktidar mücadelelerini ve çatışmaları doğurur.

Paranoid zihniyet, karşı tarafı sadece "farklı düşünen biri" olarak görmez; onları "ahlaken yetersiz, kötü, aşağı veya kötü niyetli" ilan eder. Bu durum taraflar arasındaki iletişimi tamamen koparır.

 

Paranoyaklar İktidar İlişkileriyle Neden Bu Kadar İlgilenirler?

Paranoid birey sadece olumsuz bir ilginin merkezinde olduğunu düşünmekle kalmaz; kendisinin dış dünyaya duyduğu ilgi de aşırıdır. Birey, sunduğu ilgiye eşdeğer bir ilgi görmediğini hissettiğinde sosyal ilişkilerden çekilir; bu da onun sanılanın aksine insanlarla aşırı ilgilendiğini gösterir.

 

Paranoya her zaman bireysel düzeyde kalmaz; toplumların idealleştirdiği sembollere göre şekillenir. Bağlama göre devlet, din, millet veya ırk birer tehdit altında görülerek paranoid algının nesnesi haline gelebilir.

 

Bireyci kültürlerde "evrenselcilik" ön plandayken, kolektivist (toplulukçu) kültürlerde tekilcilik (particularism) hakimdir. Tekilcilik, ahlaki kuralların ve empati sınırlarının yalnızca "kendi grubu" ile sınırlandırılmasıdır.

 

Türk toplumundaki yüksek kolektivizm, güç mesafesi ve belirsizlikten kaçınma eğilimleri, doğurduğu sonuçlar itibarıyla kolektif paranoyayı besler.

 

Paranoid zihniyet, insan ilişkilerini ve siyaseti iktidar/tahakküm (dominasyon) mücadelesi olarak görür.

Paranoid siyaset "ya onlar ya biz" mantığına dayanır.

 

Paranoya bireysel seviyede mikro iktidar mücadeleleri şeklinde görülürken, siyasal paranoyada ulusal ve hatta küresel bir boyut kazanır.

 

Neden Paranoid Sendrom Değil De Ethos?

Ethos geçici bir ruh hali (atmosfer) değil, kalıcı bir varlık tarzı ve yaşama biçimi / iklimidir.

Daniel Bar-Tal'ın yaklaşımıyla ethos; toplumu karakterize eden, ona baskın niteliklerini veren merkezi sosyal inançlar konfigürasyonudur.

 

Paranoid düşünce Türkiye'de kurucu bir işleve sahiptir. Devletin iktidar meşruiyeti, toplumu iç ve dış "düşmanlara" karşı koruma söylemi üzerinden şekillenir.

 

Bir kişi veya grup gruptan veya "biz" tanımından dışlandığında, sadece farklı düşünen biri olarak görülmez; ahlaken kusurlu, hain ve değersiz ilan edilir.

 

Paranoid Ethosun Toplumsal Tezahirleri

Hukuka Güvensizlik: Yabancılar arası ilişkilerin formel hukuk ve kurumlarla düzenleneceğine dair inanç düşüktür.

 

Ailenin İçe Kapanması: Sosyal alandaki yüksek güvensizlik, aileyi aşırı bir koruma sığınağına dönüştürür. Aile içi evlilik oranlarının yüksekliği ve akraba kayırma (iltimas) gibi pratikler bu içe kapanmanın ve tekilciliğin ürünleridir.

 

Polemikçi Etkileşim: Gruplar arası ilişkilerde ortak toplumsal/evrensel değerler yerine tekilci çıkarlar öncelenir.

 

Çekişmeci Siyasal İklim: Karşıt siyasi gruplar arası anlaşmazlıklar müzakere edilebilir farklar olarak görülmez, hızla varoluşsal bir "çekişmeye" ve iktidar kavgasına dönüşür.

 

Paranoyaya “Psi" Sektöründeki Baskın Bakış Açısına Eleştirel Bir Yaklaşım

…psikiyatride ruhsal hastalıkların kökeninin biyolojik anormalliklerde aranmasına özel bir önem verildi.

 

Ruhsal   Rahatsızlıklara "Psi" Sektöründeki Baskın Bakış Açısının Özellikleri ve Eleştirisi

Psi sektörü (özellikle son 50 yılda) biyolojik bir çizgiye kaymıştır.

 

Psikiyatri, rahatsızlığın nedenini bireysel görürken; "normalliğin" ve "anormalliğin" kriterlerini sosyal ve kültürel unsurlarda (işlevsellik kaybı, kültürle uyumsuzluk vb.) aramaktadır.

 

Bireysel düzeyde bir görüşün "hezeyan" olup olmadığına mantıksal içeriği değil, kültürleşip kültürleşmediği karar vermektedir.

 

"Psi" sektörü psikopatolojinin toplumsal uyum ve işlevsellikle bağdaşmayacağını varsayar.

 

Eğer normallik ve anormallik tamamen toplumsal uyum üzerinden tanımlanıyorsa, birçok ruhsal "rahatsızlık" aslında biyolojik bir hastalıktan ziyade; egemen düzene uyum sağlamayan, toplumca "sapkın görülen farklı bir dünya veya hayat görüşünden" başka bir şey değildir.

 

Tümüyle "Kötü" Bir Yaşantı Olarak Ruhsal Hastalık: Ruhsal Hastalıkların Olumlu Yönlerine Karşı Duyarsızlık

Medikal kurumlar ruhsal rahatsızlıkları yalnızca "defedilmesi veya kontrol altında tutulması gereken" tamamen olumsuz deneyimler olarak görür.

 

Paranoya ve depresyon, insan hayatının ahlaki ve ilişkisel boyutunu en çıplak haliyle anlamamıza imkan tanıyabilir.

 

Psi sektörü / Hastalıkların sadece olumsuz yönleriyle ilgilenilmesi, bu kurumların temel işlevinin şifa vermekten ziyade bir tür sosyal kontrol (ruh polisliği, savcılığı, hakimliği) yapmak olduğunu gösterir.

 

Ruhsal hastalıkları tamamen "kötü" ve "olumsuz" olarak ayırmak paranoid-şizoid bir tutumdur. Psikiyatri kurumu bu şizoid temeller üzerine kuruludur.

 

Ruh Hastalarından Gerçekliğe İlişkin Olarak Öğrenilecek Bir Şey Bulunmadığı Görüşü

Paranoyak, gerçekliğe "normal" bir insanın dayanamayacağı kadar yakın olabilir. Sıradan insanlar kendilerini mutsuz edecek gerçeklerden korunmak için yanılsamalara (illüzyonlara) sığınırken, paranoid zihin bu korunma kalkanından yoksundur ve gerçekliğin sert/tehlikeli yüzüyle doğrudan temas eder.

 

“Normal” insanlar düşünce ve davranışlarını çoğunlukla dar sosyal çevrelerinin ve yerleşik kalıpların sınırları içinde şekillendirir.

Paranoid bireyler ise yaşadıkları sosyal izolasyon sayesinde olaylara dışarıdan bakabilirler.

 

Normal insan, kendi yakınlarına ("anlamlı ötekilere") kategorik olarak güvenirken, "yabancılara" güvensizlik duyar.

Paranoid zihin, güven uyandırma bakımından yakını ile yabancısı arasında bir fark gözetmez.

 

Normal Düşüncenin Bir Özelliği Olarak Nesnellik

Nesnellik, insanın duygularından ve öznelliğinden tamamen bağımsız, adeta "hiç kimse tarafından düşünülmeyen bir düşünce" olarak tanımlandığında imkansız bir metafizik kurguya dönüşür.

Tıp ve psikiyatri söyleminde nesnellik, gerçekte belirli bir toplumun veya dönemin kültürel ölçütlerine uymaktan ibarettir.

 

Belirli bir grubun kendi sosyal yargılarını "mutlak gerçeklik" ile örtüştürmesi ve hakikat tekelini elinde tuttuğunu iddia etmesi, psikiyatrik terimlerle "manik" (kendini üstün ve kusursuz görme) bir düşünce biçimidir.

 

Popüler psikolojideki "kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul etme" ilkesi yalnızca normallerin kendi aralarındaki ilişkide geçerli kılınır. Normallerin anormalleri olduğu gibi kabul etmemesi ve sadece "kendine benzeyeni" makbul görmesi narsisistik bir özelliktir.

 

"Normal" Yanılsamalar

Zihinsel sağlığı yerinde ("normal") görülen insanlar aşırı olumlu benlik değerlendirmelerine, abartılı kontrol/üstünlük algısına ve gerçekçi olmayan bir iyimserliğe sahiptir. Kendini kandırmaya en yatkın kişiler, psikopatolojik belirtileri en az gösterenlerdir.

 

Bir zihinsel özellik sosyal olarak başarı/üretkenlik getiriyorsa psikoloji tarafından "olumlu/sağlıklı" kabul edilir. Ancak aynı kökene dayanan bir özellik sosyal uyumsuzluk yarattığında "patolojik" ilan edilir.

 

İyimserlik de kötümserlik de eşit derecede önyargılı düşünce biçimleridir. Ancak psikoloji kurumu, hiçbir bilimsel temeli olmamasına rağmen iyimserlerin gerçeklik algısını "daha kaliteli" saymaktadır.

 

Ruhsal Rahatsızlıkların Medikal Bir Nitelik Taşıdığı Ve Ayrı Bir Hastalık Türü Olduğu Görüşü

Apandisit veya sarılık gibi beden hastalıklarının tanı kriterleri evrenseldir; kültürden kültüre değişmez. Ancak organikliğe dayanmayan ruhsal rahatsızlıkların (özellikle DSM tanı kategorilerinin) kriterleri tamamen toplumsal inanç, düşünce ve normlarla ilişkilidir.

Aynı düşünce bir toplumda "bizar hezeyan (saçmalık)" sayılırken, başka bir toplumda "kültürel norm" kabul edilebilmektedir. Bu durum, psikiyatrinin Pozitivist bir doğa bilimi olmadığını, aksine sosyal ve normatif bir yapısı olduğunu kanıtlar.

Psikiyatri bir tıp kurumu olmaktan ziyade, toplumdaki özel/aykırı sapkınlık türlerini kontrol altında tutan bir "sosyal polis" işlevi görür.

 

Normallik ve anormallik doğada var olan tıbbi gerçekler değil; egemen grupların kendi niteliklerini evrenselleştirerek oluşturdukları manik/narsisistik kurgulardır.

 

"Psi" Sektöründe Paranoyaya Baskın Bakış Açısı: Bireysel Ve Yersiz Bir Düşünce Türü Olarak Paranoid Düşünce

Psi sektörü sorunların kaynağını toplumsal ilişkilerde veya kültürel yapıda değil, doğrudan bireyin biyolojisinde veya zihinsel kusurlarında arar.

 

Bireyi tamamen toplumsal bağlamından soyutlamak gerçekçi değildir; çünkü insan ontolojik olarak diğer insanlara muhtaçtır ("ilişkiseldir").

 

Psikanalizde paranoyanın temeli sayılan "yansıtma" (projection) ve "yarılma" (splitting) süreçleri sadece bireysel narsisizmden kaynaklanmaz. Kişi, benliğindeki bazı özellikleri sırf içinde yaşadığı toplum/kültür tarafından "kötü/ayıp" görüldüğü için reddeder ve başkalarına atfeder. Dolayısıyla yansıtmanın kökeninde bireysel bir bozukluk değil, kültürel ve ahlaki değerler yatar.

 

Psi sektörünün "uyum" adı altında bireye dayattığı şey, pasifleşme ve toplumsal çarpıklıklara göz kapatmadır.

 

Gerçekdışılık Paranoid Düşüncenin Özüne Ait Değildir: Bir Fazla Vurgulama (Aşırılık) Fenomeni Olarak Paranoid Düşünce

Gerçekdışı Olmayan "Hezeyanlar" ve Yanılsamalar

Bir inancı hezeyan yapan şeyin onun içeriğinin yanlışlığı değil, kişinin o inanca ulaşırken izlediği zihinsel süreçler, aşırı odaklanma ve savunma mekanizmalarıdır.

 

Freud ilk başta (Schreber Vakası) paranoyanın "gerçekliğin sıfırdan yeniden inşası" olduğunu savunmuştu. Ancak 1922'de bu görüşünü değiştirerek paranoyada gerçeklik algısının bozulmadığını, sürecin bir "aşırı katheksis" (aşırı duygu/enerji yatırımı - bir konuyu aşırı vurgulama) olduğunu kabul etmiştir.

Hezeyan, bireyin zihinsel bütünlüğü dağılırken tutunduğu son can simididir. Birey, katlanılmaz bir kaygıdan kaçınmak için hezeyanlı düşüncesine "kendini sevdiği kadar" (Freud) sarılır.

 

Kendine Yontucu "Normal" Eğilimlerin Bir Aşırılığı Olarak Paranoid Düşünce

Paranoid bakış açısı, kişinin yanılabilirliğini kabul etmemesi, alternatif bakış açılarını meşru görmemesi ve içe kapalılığı ile tanımlanır. Bu yönüyle totaliter/otoriter ideolojilere ve kapalı metafizik sistemlere benzer.

 

Ego, adeta totaliter bir devletin propaganda ve sansür mekanizmaları gibi çalışır:

Benmerkezcilik (Egocentrism): Olaylardaki kendi rolünü olduğundan büyük görmek; olayları yalnızca kendisiyle ilişkili olduğu ölçüde önemsemek ("Bana dokunmayan yılan bin yaşasın").

Beneffectance: Yalnızca arzulanan/başarılı sonuçların sorumluluğunu üstlenmek, başarısızlıkları dışsal etkenlere atmak.

Bilişsel Tutuculuk (Cognitive Conservatism): Değişime ve yeni bilgiye direnç göstermek; kişisel bir "yanılmazlık" duygusu taşımak.

 

Kolektivist toplumlarda birey kendisini sürekli bir "sosyal nesne" (dışarıdan izlenen bir hedef) olarak algılar. Olumsuz bir sosyal eleştiri veya başarısızlık, Fiili-İdeal benlik arasındaki gediği açarak yıkıcı bir utanç yaratır.

 

Utancın bütün benliği kapsayan acısından kaçınmak için kişiler, olumsuz olayların sorumluluğunu komplo veya düşmanlıklara bağlar.

 

Paranoid Hezeyan Ekonomik Bir Psişik Fenomen Midir? Aşırı Katheksisin Bir Sonucu Olarak Paranoid Düşünce

Freud, 1922 tarihli "Kıskançlık, Paranoya ve Eşcinsellikteki Bazı Nevrotik Mekanizmalar" makalesi

Genç adam karısının sadakatsizliğinden şüphelenmektedir. Ancak genç adamın gözlemleri temelsiz değildir; karısının bilinçdışı flörtöz eğilimlerini mükemmel bir şekilde teşhis etmektedir. Buradaki anormallik düşüncenin içeriğinde değil, adamın karısının bilinçdışına ayırdığı aşırı dikkat ve duygusal yatırımdadır (hiperkatheksis).

Paranoid hezeyan, yanlış bir iddia değil; nesneye yapılan aşırı psişik yatırımın (ekonomik perspektif) bir sonucudur.

 

Paranoid: Başkalarının bilinçdışını mükemmel bilir, kendi bilinçdışını bilmek istemez.

Depresif: Başkalarınınkiyle birlikte kendi bilinçdışının da farkındadır (acı çeker).

Manik: Ne kendisinin ne de başkasının bilinçdışının farkındadır (ilişkileri son derece yüzeyseldir).

 

Dışsal nesnelere yapılan aşırı katheksis, toplumsal ilişkilerde kişilerin eylemlerine değil, eylemlerin arkasındaki gizli motiflere/niyetlere odaklanmasıyla kendini gösterir.

 

Paranoyanın Kendi Başına Bir Ruhsal Hastalık Olarak Görülmesindeki Zorluklar

Paranoid birey sanıldığı gibi kopuk veya hayal aleminde yaşayan biri değildir; aksine onun temel kaygısı gerçekliğe aşırı derecede odaklı ve onunla "fazla haşır neşir" olmakla ilgilidir.

 

Fried ve Agassi’nin Paranoya Paradoksları

Kılı Kırk Yaran Mantık: Paranoid kişi son derece rasyonel ve aşırı mantıklıdır.

Kusursuz Algı: Algısı doğru, hatta çoğu "normal" insandan çok daha kusursuz ve keskindir.

Alternatif Görüş Gücü: Temel iddiaları, toplumun kabul ettiği egemen/ortalama görüşlerden daha az tutarlı değildir.

Bütünleşmiş Dünya Görüşü: İddiaları, ortalama bir insanın karmaşık ve çelişkili bakış açısına kıyasla çok daha bütünlüklü ve sistematik bir dünya görüşünü yansıtır.

 

Nesnel bir tehlike karşısında duyulan güvensizliğin "ne kadarının makul, ne kadarının aşırı/paranoid" olduğuna karar verecek evrensel ve rasyonel bir ölçüt yoktur.

 

Bireysellik Paranoid Düşüncenin Ayırt Edici Bir Özelliği Değildir

Zorunluluğu: Bir düşüncenin "yersiz" veya "hezeyan" sayılması ancak bireyin içinde yaşadığı sosyal ve kültürel bağlam, eğitim düzeyi ve toplumsal normlar dikkate alınarak anlaşılabilir.

 

Kuşkuculuk, güvensizlik, toplumu ve kişileri kontrol etme ihtiyacı, eleştiriye kapalılık ve nihai/sabit bir referans noktası arayışı, otoriter kültürlerde bireysel bir arıza değil; sistemik ve toplumsal bir tutumdur.

 

Yanlışlık öznelliğe ait bir nitelik değil, düşüncenin kendisine ait bir özelliktir. Sosyal/kolektif düşünceler de pekala yanlış ve paranoid olabilir.

 

17. yüzyıldan itibaren Batı kültüründe kolektif bir "sosyal ego" hakim olmuştur. Bu çağda bilgiye yaklaşım biçimi kontrol etme ve tahakküm kurma odaklıdır ki bu tam olarak paranoid bir niteliktir.

 

Psikoz, öznenin "Ben" konumunu üstlenememesi, yani kendisini "Öteki"nin (diğerlerinin) dolayımıyla tanımayı reddedip her şeyi kendi egosuna indirgemesidir.

 

Paranoid: Kuşkucu Mu, Yoksa Emin Mi?

Kuşku duymak insani bir olgunluk, eleştirel bir zihin ve bütünleşme belirtisidir. Oysa gelişmiş bir paranoyada kuşkuya yer yoktur; orada sabit, tartışılmaz ve mutlak bir tehdit inancı vardır.

 

Zafer Cirhinlioğlu’nun 1997 tarihli araştırması / İstanbul ve Sivas'ta çalışan 222 avukatın tamamı, meslektaşlarının müvekkillerini aldattığı/kandırdığı düşüncesindedir.

 

Paranoid Yanılmazlık Düşüncesi

Paranoyayı bir akıl hastalığı kılan şey düşüncenin içeriğindeki yersizlik/yanlışlık değil; düşüncenin öne sürülüş biçimindeki kesinlikçilik (yanılmazlık inancı) ve esnemezliktir.

 

Winnicott’a göre paranoid bireyler, kendilerini tamamen kuşatan kapalı bir düşünce sisteminin egemenliği altındadır. Bu sistem her şeyi açıklamak zorundadır.

 

Eğer bu kapalı sistem her şeyi açıklayamazsa, paranoid için tek alternatif tam bir zihinsel kargaşa, öngörülemezlik ve kaos duygusudur.

 

D. W. Winnicott, Playing and Reality / Winnicott, toplumlarda otorite, güç ve sorumluluk konumlarına gelmeye hırslanan pek çok yöneticinin paranoid nitelikler taşıdığını vurgular.

 

Türkiye’de siyasal aktörler için düşmanlarının olması adeta bir psikolojik gereksinimdir. Saldırgan dürtü, söylem ve politikaları derhal meşrulaştırma fırsatı verir.

Paranoid kişi, sırf öngörüsü doğru çıksın diye kötülük görmeye/zarar uğramaya bile razıdır.

 

Paranoyaya Sosyal Bilimsel Bir Bakış Açısı Önerisi

Bu noktadan itibaren artık paranoyayı bireysel düzlemde ele almayacağız.

 

Sosyal Yanılsamalar ve Sabit Fikirler

Psikiyatri, kişinin kendisi hakkındaki düşüncelerini "öznel", başkalarının (veya toplumun) onun hakkındaki düşüncelerini "nesnel" kabul eder.

Başkalarının veya grupların bizim hakkımızdaki görüşleri de son derece özneldir.

 

Bireyler kendilerini başkalarını küçülterek büyütebilecekleri gibi, gruplar da grup narsisizmini beslemek için kendilerini mükemmel görürler. Grupların temel işlevi üyelerinin suçluluk hissetmesini engellemektir.

Türk toplumunda kendi olumlu niteliklerini abartma eğilimi o kadar yüksektir ki; belirli bir kolektif davranışın eleştirilmesi ile "Türk milletinin aşağılanması" derhal birbirine karıştırılır.

 

İdeolojiler, egonun (benliğin) kendi idealiyle tamamen birleşeceği vaadinde bulunan yanılsama sistemleridir. Machiavelli'nin "Amaç aracı meşru kılar" ilkesi bu birleşmeyi sağlamak için üst-beni (vicdanı/ahlakı) devre dışı bırakır.

 

Aşırı ideolojik gruplarda lider, bireyi olgunlaştıran ve kuralları koyan bir "Baba" figürü değildir. Aksine, çocuğu babayla özdeşleşmekten ve büyümekten alıkoyan, ona anne karnındaki/doğum öncesindeki tüm-güçlü (omnipotent) cenneti ve birliği vaat eden "Kapsayıcı Anne" rolünü oynar.

Türk toplumunun tutunumunu sağlayan ve yönetici elitlerce beslenen ortak imgeler (vatan, devlet, millet bütünlüğü), baba ile birleştirilen üretim/performans odaklı bir dünya değil; anne ile birleştirilen ayrışma öncesi bir sembolik dünya niteliği taşır.

 

Paranoid stilde tehdit bireye değil; ulusa, kültüre veya bir yaşam tarzına yöneliktir. Çatışma sıfır toplamlıdır (mutlak iyi vs. mutlak kötü); bu yüzden uzlaşı imkânsızdır.

Paranoyayı doğuran şey sadece kuruntu değil, uluslararası ilişkilerin ve partikülarist ahlakın bizzat gerçekten çatışmacı olan yapısıdır.

 

Milliyetçilik / kolektif manik durum: Ulusun sadece "kendi ulusu olduğu için" mükemmel, kendine yeterli ve geleceğinin her zaman diğerlerinden daha parlak olacağına dair hazır bir "olumlu sosyal yanılsamadır.”

 

Her ulus-devlet kendi çıkarını mutlaklaştırıp diğerlerine çifte standart uyguladığında, uluslararası alanda ahlaki bir boşluk doğar.

Böylesi bir düzende hiçbir toplumun "biz diğerlerinden daha fazla kötülüğe maruz kalıyoruz/kalacağız" diye düşünmek için ekstra bir kanıta ihtiyacı yoktur; sistemin kendisi güvensizlik üretmektedir.

 

Hem “Aşırı” Ahlaki Hem De Ahlakdışı (Amoral) Bir Fenomen Olarak Kolektif Paranoya

 

Ahlakın iki veçhesi; ahlaki ve gayriahlaki yön

Ahlakçı / Toplumsal yaşamı tümüyle ahlaki/kutsal bir aidiyet ve sadakat fenomeni olarak görür. Topluluğa (grup, cemaat, parti, devlet) sadakat en yüksek normdur.

Ahlakdışı / Ahlakın etki alanını sadece kendi iç-grubuyla (in-group) sınırlı tutar. Grup dışındakilere ("öteki"/yabancı/dış-grup) karşı hiçbir ahlaki ve hukuki sorumluluk hissedilmez.

Ahlak sadakatin bir işlevi haline geldiğinde, farklı gruplar arasındaki ilişkileri düzenleyecek ortak bir zemin kalmaz.

 

Türkiye'deki kolektivizm evrensel bir bütünü değil, birbirine hasım olan alt-grupları (tekilci şebekeleri) besler. Kolektif ilgi, kendi küçük grubunun sınırını aşmaz.

Siyasal mücadele ilkeler veya haklar üzerinden değil, "kimin 'biz' sayılacağı" ve kaynağı kimin yağmalayacağı üzerine kurulur.

 

Devlet, toplumun üzerinde ezici ve yüksek bir otoriteye sahipken; toplumun içine sızıp evrensel kuralları işletecek içsel otoriteden yoksundur. İktidar, birbirine eklemlenmeyen tekilci ilişki ağları (hemşehricilik, tarikat, parti sadakati) arasında parçalanmıştır.

 

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.

 

Normaller Kurallara Ne Zaman Uyulması Gerektiğini de Bilirler: "Normal" Sapkınlık ve Bir Sapkınlık Türü Olarak Paranoid "Aşırı" Uyumluluk

Paranoid insan, normlara karşı geldiği için değil; toplumsal norm ve değerleri "aşırı" ciddiye aldığı ve toplumun ikiyüzlü esnekliğini kavrayamadığı için sapkındır.

 

"Normal", bir norma uyan demektir. Norm ise olanı değil, olması gerekeni (ideal olanı) gösterir. Ruh sağlığı disiplinleri normallik tanımlarını kültürden aldıklarında, örtük birer sosyal kontrol mekanizmasına dönüşme riski taşırlar.

 

Toplumlar kendi vazettikleri normları (dürüstlük, adalet, kurallara tam uyum) hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirmezler.

 

Normallerin iktidarı, "kurallara ne zaman uyulup ne zaman uyulmayacağını" (bağlamsal/pratik bilgiyi) bilmekten geçer. Paranoid ise kuralları esnetmeyi bilmediği, toplumsal ikiyüzlülüğe "esneklik" demeyi reddettiği için toplumdışı kalır, yalıtılır ve dokuz köyden kovulur.

Türkiye'de trafik kurallarına harfiyen uymaya çalışan bir sürücü trafiğe intibak edemez; yadırganır, kornalarla ve sıkıştırmalarla adeta "cezalandırılır."

 

Paranoid bireyler hayatlarının ilk evrelerinde en ufak bir hatalarında veya sapmalarında ebeveynleri/çevreleri tarafından çok ağır şekilde cezalandırılmış, incitilmiş ve aşağılanmışlardır. Bu yüzden onlar için kural esnetilemez bir hayatta kalma meselesidir. Normal insanların "idare etme", "taviz verme" veya "görmezden gelme" dedikleri tutumları anlamaları ve güvenmeleri imkânsızdır.

 

Türkiye'de Kurucu ve Kurumlaşmış Bir Yapısal Öge Olarak Paranoid Düşünce

Türkiye'de Paranoid Ethosun Ögeleri ve Sosyo-Kültürel Nedenleri

Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluşundan (ve özellikle 1980 sonrasından) bu yana bürokrasi ve siyaset, devleti "sürekli ve doğrudan bir tehdit altında" kurgulamıştır.

 

Kamusal ve siyasal sorunlar askeri/polisiye bir çerçeveye oturtulur. Yönetsel sistemin tek kaygısı toplumun refahı değil, devletin toplumu biçimlendirme tekelini (statükoyu) korumaktır.

 

Toplumsal/tarihsel başarısızlıkların yarattığı kolektif aşağılanma hissi, "dış güçler bizi kandırıyor/yok etmeye çalışıyor" söylemiyle ikame edilir (manik savunma). Toplum, kendi yetersizliğiyle yüzleşmek yerine dışsal bir düşman kurgular.

 

Heterojen (farklı etnik, dini, mezhebi, ideolojik grupların yaşadığı) bir toplumda kolektivizm uygulandığında, her grup ahlakı sadece kendi içine indirger (tekilcilik).

 

Türkiye'de Hasımların Birbirini Ahlaki Bir Özne Olarak ve Ahlaken Eşit Görmelerindeki Güçlük: Yüksek Sosyal ve Siyasal Güvensizliğin Nedeni Olarak Ahlakın Etki Alanının Grupla Sınırlılığı ve Rakiplerden Ahlaka Aykırı Davranış Beklentisinin Yüksekliği

Tekilci (Partikülarist) ahlak / Ahlaki yükümlülükler ve kurallar yalnızca "bizim gruptan" (cemaat, parti, hemşehri, ideolojik çevre) olanlar için geçerlidir.

 

Paranoid Zihniyetin Tezahrürleri

Düşünceler bireylere değil, gruplara ait görülür. Bir insan kendi grubunun dışına çıktığında "özgür bir birey" olarak görülmez; derhal "satılmış" veya "hain" olarak damgalanır.

Farklı gruplar birbirine ahlaken güvenmediği için, hukukun bile nötr bir adalet mekanizması değil, rakibi ezmek için kullanılan bir "silah" olduğuna inanılır.

…

 

Hasımlardan Ahlaka Aykırı Davranış Beklentisinin Yüksekliğinin Başlıca Siyasal Nedeni: Türk Toplumundaki İktidar Boşluğu

Türkiye’de devlet toplumun üzerinde bir dev (dominasyon) gibi durur; ancak iktidarı tekilsel/hemşehri/cemaat ağlarını bütünleştiremediği için toplumun içinde güçsüzdür ve parçalanmıştır. Devlete kâğıt üzerinde aşırı güç atfedilirken, gündelik yaşamda "İktidar Boşluğu" yaşanır.

 

Niklas Luhmann'a göre modern toplumlar tanıdık olmayan yabancılarla iş yapabilmek için soyut kurumların ve yasal sistemin işlediğine güvenirler (sistem güveni). Türkiye'de ise kurumlar ve hukuk evrensel işlemediği için sistem güveni oluşmaz; güvensizlik tavan yapar.

 

Devlet, toplumsal tutunumu sağlamak için evrensel hukuku geliştirmek yerine, kendisine "şartsız sadakat" gösteren kolektivist/tekilci grupları besler. Ancak şartsız sadakat doğası gereği tekilcidir. Bu durum toplumdaki kutuplaşmayı ve diğer grupların devlete/birbirine olan güvensizliğini daha da tırmandırır.

 

Türkiye'de hasımlardan ve ötekilerden her an ahlak dışı bir kötülük beklemenin (paranoyanın) asıl nedeni, iktidarın toplumsal alanda ortak, evrensel ve Bütünleştirici bir "Global Strateji"den yoksun olmasıdır.

 

Parçalanmış İktidarın Bir Ürünü Olan Amorf Benlik ve Paranoya

Türkiye'de iktidar toplumsal alanın içine kılcal, evrensel ve bütünleştirici bir şekilde yayılamadığı için; bireyler kendilerini genel, soyut, ilkesel normlara göre değil, içinde bulundukları dar, somut ve anlık ilişki ağlarına (cemaat, parti, hemşehri şebekesi) göre tanımlarlar.

 

Amorf Benlik

Birey tek başına bir "eylem ve anlam merkezi" değildir. Davranışlarını genel normlar değil, "diğerlerinin ne yaptığı" veya "dışsal baskının varlığı" belirler. Ahlak ve kural, muhataba ve ortama göre esner (ilişkisel/amorf ahlak).

 

Türk şoförlerinin yeşil ışık yanar yanmaz öndekine korna çalması, bireylerin içselleştirilmiş bir kural/disiplin bilinciyle değil, ancak dışarıdan bir "dürtme/baskı" uygulandığında harekete geçeceklerine dair köklü kültürel önkabulün somut tezahürüdür.

 

Paranoya

Karşılıklı bağımlı benliğe sahip kişiler sürekli "başkaları benim hakkımda ne düşünüyor, bana ne yapacaklar?"

 

Baskın Holistik Kültürün Genel Normların İçselleştirilmesini Desteklememesi

Holistik/kolektivist kültürlerde birey kendi başına bir eylem ve anlam merkezi olarak görülmez. Bu nedenle sosyalleşme süreçleri, bireyin kendi vicdanını/üst-benini kurmasını değil, ait olduğu topluluğun otoritesine tabi olmasını hedefler.

 

Bireyi kontrol eden şey içsel ilkeleri değil, dışarıdakilerin ne diyeceği (utanç) veya kolektif otoritenin yaptırımıdır. Kural, dışsal bir güç/ceza korkusu olduğu sürece işler.

 

Türkiye'deki otoriterlik, Adorno'nun dediği gibi sadece bazı bireylerin psikolojik bir bozukluğu/kişilik yapısı değildir. İnsanların düşünceleri kişiliklerinden daha otoriterdir. Çünkü kültür, otorite işlevinin bireylerce içselleştirilmesini desteklemez; otoriteyi hep dışarıdaki bir "figür/devlet/lider" olarak konumlandırır.

 

Hukuki ve ahlaki kuralsızlık (anomi) arttıkça, toplumda özerk (ortak ahlaki değerleri içselleştirmiş) bireyler yerine; kimseye ve devlete güvenmediği için sadece kendine/ailesine bel bağlayan ama genel ahlaki ilkelerden yoksun "ayrık" benlikler türer.

 

İktidarın Kendini Bireysel Öznelik Dolayımıyla Üretememesi: Yetersiz ve Aşırı İktidarlar ve Paranoya

Türkiye'de iktidar kendini "Bireysel Öznellik" (bireyin içselleştirdiği hukuk, öz-disiplin ve özerk vicdan) üzerinden üretemez. Bunun yerine iki aşırı uç arasında gidip gelir: aşırı iktidar ve yetersiz iktidar

Aşırı İktidar (Dominasyon): Devlet toplumun üzerinde bir dev gibi durur. Otorite figürü bireyin erişim alanının o kadar dışına (ulaşılmaz bir yere) konur ki, birey "Ben kimim ki onu örnek alayım / ona ulaşayım" der.

Yetersiz İktidar (Etkinsizlik & Laçkalık): Devlet toplumun içinde gündelik hukuku işletecek disipline sahip değildir. Otorite zayıfladığı an laçkalık, kuralsızlık ve kaos başlar. Birey "O kim ki onu örnek alayım" der.

 

Osmanlı-Türk tarihindeki bitmek bilmeyen isyanlar özgürleşme arzusu değil, birer "karşı-bağımlılık" (anti-dependency) tezahürüdür. Birey iktidarı içselleştiremediği için ya ona kul köle olur (kör itaat) ya da onu tamamen yıkmak ister (isyan). İkisi de aynı paranoid bağımlılık ilişkisinin iki farklı yüzüdür.

 

Türkiye'deki toplumsal ve siyasal paranoya, iktidarın devleti yüceltip bireyi ezmesinden veya cemaatçi/tekilci ilişki ağlarına dağılmasından beslenir.

 

Türkiye'de Uzlaşmaz Siyasal Düşünceler Sorunu

Bir toplumda farklı düşünen insanların bulunması meşru ve doğaldır. Ancak otoriter zihniyet, "yanlış düşünce" ile "kötü insan" arasında hiçbir mantıksal veya özsel bağı olmayan yapay bir özdeşlik kurar.

 

Dindar/Teokratik kesim için laikler: "Din düşmanı ve kötü insanlardır."

Laik/Kemalist kesim için dindarlar: "Örümcek kafalı, alt düzey/gerici insanlardır."

Şiddet yanlısı ayrılıkçılar için ötekiler: "İmha edilmesi gereken düşmanlardır."

 

Zarar Görme Beklentisinin Bir Diğer Nedeni: Misillemecilik veya Reflekste Bulunma Eğilimi ve Sembolik Destekleri

Hem bireyler hem de devlet, şiddet içeren eylemlerini birer "savunma refleksi" olarak meşrulaştırır. Oysa hukuk devletinde refleks olmaz; ölçülü, orantılı ve normatif akıl olur. Devlete veya bireye "refleks" atfetmek, sosyal Darwinist bir ayakta kalma savaşına teslim olmaktır.

 

Türkiye'de devletin kurumsal basiretsizliklerini veya hukuk dışı sert çıkışlarını "devlet refleksi" diyerek olumlamak, devleti hukuk organı olmaktan çıkarıp biyolojik/ilkel bir organizmaya indirger. Oysa meşru müdafaa dahi bilinçli, orantılı ve normatif olmak zorundadır.

 

Türkiye'de siyasal ve sosyal kavgaların başlangıç nedenleri genellikle çok hafiftir; ancak bu konular çok hızlı bir şekilde "statü ve haysiyet kavgasına" dönüşür. Çünkü taraflar kavgayı kaybettiğinde sadece bir tartışmayı kaybetmiş sayılmazlar; ontolojik olarak değersizleşeceğine ve ezileceğine inanırlar. Bu yüzden misillemecilik, paranoid ethosun en güçlü yakıtı haline gelir.

 

Bir Grubu Bir Anlaşmazlık Konusunda Destekleyenlerin Onu Bütün Anlaşmazlıklarda Destekleyeceği İnancı: Türdeşliğin Vurgulanmasıyla Kutuplaşma Eğiliminin Yüksekliği Arasındaki İlişki

Kolektivist kültürde bir birey belirli bir konuda bir grubu destekliyorsa, grubun tüm fikirlerini ve tüm çatışmalarını koşulsuz desteklemek zorundadır. Farklılaşmaya ve iç eleştiriye tolerans yoktur.

Kendi grubunu mutlak iyi, karşı grubu mutlak kötü/aşağı olarak kategorize eder.

 

Kendi iç dünyasında "Acaba ben mi hatalıyım?" veya "Acaba bu eylemim ahlaki mi?" sorusunu soramayan birey, içsel psiko-moral çatışmayı bilinçdışı olarak dış dünyaya aktarır. Dışarıda somut bir "düşman" bulmak, kişiyi içsel suçluluk ve kaygılardan korur.

 

Türkiye’de düşman sahibi olmak insanlara psişik bir rahatlama sağlar. Çünkü düşman var olduğu sürece birey kendi hatalarıyla, ahlaki zaaflarıyla ve içsel çelişkileriyle yüzleşmek zorunda kalmaz.

 

"Söylentisi Gerçekleşmesinden Beter": Komplo Kuramları ve Ahlaki Panikler

Güvensizliğin egemen olduğu paranoid bir vasatta, rakip grubun kötü niyetli bir düzen ("tezgah") kurduğuna inanılması, olayın kendisinin gerçekleşmesinden daha yıkıcı bir sonuç doğurur. Çünkü söylenti, toplumsal güvensizliği ve düşmanlığı dondurup kalıcılaştırır.

 

Kamusal tepkinin boyutu, gerçek tehdidin katbekat üstüne çıktığında hezeyan niteliğindeki ahlaki panik linç davranışına evrilir. Kitle, fiziksel şiddet aracılığıyla kendi üstünlüğünü ve iktidarını kanıtlama yoluna gider.

 

Karşıt Gruplar veya Üyeleri Arasında Dolayımlanmamış Çatışma Beklentisi ve Tümgüçlü Bir Merkezi Otorite Arayışı

Türkiye’de toplum, karşıt gruplar arasındaki ilişkileri ahlaki ve hukuki kurallarla ("dolayımlanmış") yürütemeyeceği, her an kaba bir şiddete ve anarşiye ("dolayımlanmamış çatışma") yuvarlanacağı korkusunu taşır. Bu Hobbesçu anarşi korkusu ve Sosyal Darwinist "güçlü olan kazanır/meşrudur" zihniyeti, toplumu özgürleşmek yerine tümgüçlü, otoriter bir devlete/merkeze sığınmaya ve çoğulculuğu reddetmeye mahkûm eder.

 

Karşıt grupların birbirini "ahlaki bir özne" olarak görmediği bir toplumda, çatışmayı sınırlayacak hiçbir ortak değer veya hukuk kuralı kalmaz. Bireyler, ilk fırsatta karşı tarafın şiddete başvuracağına inanır.

 

Otoriter zihniyet, eylemi ahlaktan bağımsızlaştırır. Eylemin doğruluğunu/meşruiyetini belirleyen evrensel ilkeler değil, "başarısı ve gücü"dür.

 

İçsel suçluluk ve yıkıcılığını (agresyonu) dışarıya yansıtarak karşı tarafla yüzleşmekten kaçınan toplum; düzeni ve toplumsal birliği korumak için her şeyi kontrol altında tutan tümgüçlü bir merkezi otoriteye (devlete) razı olur.

 

Kötülüklerin Gruplar Arasında Eşit Dağılmadığı İnancı (Merkezilik) ve Tehlikeli Kirlilikler

Türk Toplumunda "Kasıtlı" Davranış Beklentileri

Toplumda kolektivizmin getirdiği ahlaki tekilcilik, grupların sadece kendi üyelerine ahlaklı davrandığı, ötekilerin ise sürekli kendilerine yönelik "kasıtlı kötülük" peşinde olduğu inancını doğurur.

Türkiye'de devletin kapsayıcı/kurucu merkeziliği yüzünden siyaset "ya itaat ya isyan" eksenine sıkışır; bu da muhalefeti dahi iktidar kadar otoriter ve paranoid kılar.

 

Türkiye'de devlet "kurucu merkezdir." Aktörler kendilerini ancak bu merkezle ilişkileri üzerinden tanımlayabilirler.

Siyasal toplum (devlet), en ufak hak ve demokrasi talebini dahi doğrudan kendisini yok etmeye çalışan bir "iç/dış düşman hamlesi" olarak kategorize eder.

 

Hasımları Değersizleştirme veya Tehlikeli Kirlilikler

Türkiye’deki otoriter-paranoid kültürde düşünsel farklılıklar ahlaki ve varoluşsal bir "iyilik/kötülük, temizlik/kirlilik" meselesi olarak algılanır.

 

Paranoid düşüncenin en tipik mantık hatası şudur: Karşı tarafın fikri "yanlış" ise, o kişi sadece yanılmış olmaz; aynı zamanda "kötü niyetlidir", "tehlikelidir" ve "değersizdir." Bu mantık zinciri, muhatabın özneselliğini yok eder.

 

Haklılığın Sürekliliği, Doğru Düşünmeye Atfedilen Vurgulanmış Önem veya Savunmacılık

Türk toplumunda bireyselleşmiş ve bağımsız çalışan bir vicdan/içsel üst-ben (superego) gelişmediği için, ahlaki çatışma ve suçluluk duygusu içselleştirilemez. Birey ve gruplar kendilerini suçluluktan korumak için "haklılığın sürekliliği" ve "mükemmellik/yanılmazlık" fantezisine sığınırlar. İktidarın paylaşılmaz bütünlüğü ve şeref kültürünün yarattığı itibar kaygısı, en küçük görüş ayrılığını dahi varoluşsal bir "ya onlar ya biz" savaşına dönüştürür.

 

Toplumun parçalarının toplamından fazla olduğu ve bu kurucu fazlalığı devletin temsil ettiği inancı, iktidarın paylaşılmasını imkânsız kılar. Siyaset "ya onlar ya biz" zeminine oturur.

 

Karşıt Grupların Haksızlığının Sürekliliği veya Suçlayıcılık Eğiliminin Yüksekliği

Kendini sürekli haklı gören zihniyet, ötekini de zorunlu olarak sürekli haksız, tehlikeli, ahlaksız ve topyekün alt/değersiz bir statüde görmek zorundadır.

 

Türkiye gibi bir statü ve şeref toplumunda üstünlük de haksızlık da "bütünsel" (holistik) algılanır. Bir faaliyet alanındaki üstünlük (örneğin siyasi liderlik), tüm alanlarda üstünlük iddiasına ("Başöğretmen"lik vb.) dönüşürken; tek bir yanlış düşünceye sahip olan muhalif ise sadece yanılmış değil, topyekün "meczup", "şerefsiz" ve "kirli/yıkıcı" ilan edilir. Bu durum, muhatabın öznelliğini yok eden polemikçi ve manik bir suçlayıcılığı üretir.

 

Türkiye bir "statü toplumudur"; bireyin benliği mesleki veya teknik becerileriyle değil, bulunduğu hiyerarşik rolle tanımlanır.

"Sen benim kim olduğumu biliyorsun?"

 

Bölünme Korkusu Türdeşliğin Vurgulanmasının Sonucu Mudur?

Topluluğu ve mutlak sadakati bireyin önüne koyan, farklı düşüncelere grup içinde yaşam hakkı tanımayan kolektivist-homojen kültürler, parçalanmayı engellemez; aksine her ufak görüş ayrılığını gruptan koparak yeni bir hizip kurmaya zorlar. Çoğulculuğa izin vermeyen bir yapıda tekil bağlar ve iç grup/dış grup ayrımı "ya bizimlesin ya da düşmansın" mantığını üretir. Dolayısıyla bölünme korkusu kuruntu değil, kolektivist-otoriter zihniyetin bizzat kendi ürettiği sosyo-psikolojik bir gerçekliktir.

 

Kolektivist kültürlerde en küçük eylem birimi birey değil topluluktur.

 

Elitizm ve Paranoya: Türk Elitleri Arasında Elitizm Neden Bu Kadar Güçlü veya Her Elit Elitist Olmak Zorunda Mı?

Otoriteye (yaşça küçük bile olsa) "büyüklerimiz" denmesi, el öpülmesi ve liderin hakikat arayışında nihai referans noktası kılınması, otoriteye varoluşsal ve bütünsel bir üstünlük atfedildiğini gösterir.

 

Atatürk imgesine atfedilen bu bütünsel üstünlük, onun görüşlerini bir dogmaya dönüştürürken toplumdaki tüm-güçlü (omnipotent) bir otorite ve kurtarıcı arayışının derinliğini gösterir.

 

Türk toplumunda kişilerin başarı veya başarısızlığı kendi içsel eylemlerine değil, dışsal etkenlere (torpil, "dayı", çevre) bağlama eğilimi yüksektir. Dışsallığın getirdiği çaresizlik hissi, bireylerin kendi kaderlerini tayin edemeyecekleri inancından beslenen bir "kurtarıcı bekleme eğilimi" doğurur.

 

Devletin gündelik yaşamı kurala bağlama ve bireylere içsel sorumluluk kazandırma kapasitesi düşüktür. Toplumsal yaşamda kural tanımazlığın ve ilişkisel/ahlaki tekilciliğin (kayırmacılık, duruma göre farklı kural işletme) getirdiği kaos ve öngörülemezlik, resmi güçlerde kaygı yaratır. Bu belirsizlik kaygısı ise meşruiyetini aşırı denetimden alan bir dominasyon (tahakküm) arayışını körükler.

 

Yönetmek yerine kontrol etmeye odaklanan siyaset, bir çatışma kültürü ve ardından paranoid bir atmosfer (ethos) üretir.

 

Çatışmaların Asli ve Sürekli Bir Tarafı Olarak Devlet ve Toplumu Kurucu Fazlalık Düşüncesi

Toplumu Kurucu Fazlalık Düşüncesi ve Otoriterlik

Türkiye’de otoriterlik ile kolektivizm arasındaki nedensellik kolektivizmden otoriterliğe doğrudur. Bireye ayrı bir kimlik ve özerk alan tanımayan bütünsel/organik toplum tasarımı, otoriter yapıların ana kültürel zeminidir.

 

Sivil veya resmi aydınların kendilerini "toplumu korumak ve kurtarmakla" görevli görmeleri bu bütüncü anlayışın sonucudur. Ancak bu korumacılık uzlaşmacı değil polemikçidir; yalnızca otoriter bir yönetime zemin hazırlar.

 

Holistik anlayıştaki kurucu fazlalık, toplumun üzerindeki büyük çemberdir. Bu büyük çember içindeki küçük çemberi (aktüel toplumsal parçaları/bireyleri) kuşatır ama ona değmez. Bu kopukluk, devletin toplumun üzerindeki iktidarını büyütürken, toplumun içindeki kurumsal ve hukuki iktidarını zayıflatır.

 

Demokrasi "iktidar mahallinin boş bir yer olması" ilkesine dayanır. İktidar hiç kimsenin mülkü değildir, doldurulamaz ve hiçbir grup onunla özdeşleşemez (tözselleşemez).

Holistik zihniyet ve paranoid yapı için "iktidarın boş olması" veya sistemde belirsizlik bulunması en büyük korkudur. Paranoide göre her şeyi açıklayan kapsayıcı ve kuşatıcı bir sistem yoksa kaos kaçınılmazdır. Bu kapsayıcı ideoloji arayışı paranoid siyasal zihniyetin temelidir.

 

Toplumu Kurucu Fazlalığın İşlevlerini Gördüğü Varsayılan Devletin Yalıtlanması ve Bunun Paranoid Ethosa Katkısı

Devlet kendisini aktüel toplumun üstünde ve dışında konumlandırdığında, toplumdan ve gündelik yaşamın gerçekliklerinden yalıtılır (izole olur). Yalıtılan bir devlet, hukuk kurallarını bireylerin içselleştirmesini sağlayamaz; dolayısıyla toplumsal ilişkilerin içinde etkin bir güce dönüşemez.

 

E. M. Lemert / Paranoyanın temel nedeni bireysel/ruhsal bozukluklardan ziyade sosyal izolasyondur. Temasın kesildiği, iletişimin sıfırlandığı yerde önyargılar ve "zarar görme beklentisi" (paranoya) tırmanır. İzolasyon paranoyayı doğurur; paranoid kaygılar ise grupları daha da içine kapanmaya ve karşı tarafı dışlamaya (izolasyonu derinleştirmeye) iter.

 

Devlet elitleri yalıtılmış konumlarından ötürü toplumla sağlıklı diyalog kuramazlar. Bu yalıtılmışlık, elitlerde "işlevsizlik ve statü kaybı kaygısı" yaratır.

 

Siyasal Sorumluluğun Toplumca Devlete Devri ve Paranoya

Türk toplumunda güvensizlik düzeyi son derece yüksektir. Toplum, bu çatışmalı ve paranoid yapısıyla bizzat baş etmek yerine, sorunu çözme yetkisini devlet elitlerine ve orduya "havale etmiş" veya onları bu konuda "yetkilendirmiştir".

 

Aile içinde ebeveynlerin beklentilerini karşılayamayan çocuğun suçluluk duyması veya özerklik girişimlerinin "isyankarlık" sayılarak utanç/dışlama ile cezalandırılması gibi, birey-devlet ilişkisinde de benzer bir bağımlılık işler.

Türkiye'de bireylere varlıklarını ve bulundukları konumu devlete (veya Atatürk gibi kurtarıcı figürlere) borçlu oldukları sürekli hatırlatılır. Nesne "kurtarıcı" olarak algılandığı için bu "ödenemez bir borçtur."

 

Devletin toplumsal meşruiyeti, toplumda başarıyla ürettiği bu "suçluluk potansiyeline" dayanır.

 

Bir Anti-Hümanizm Olarak Araçsalcılık ve Paranoid Düşünce

Kolektif/holistik kültürlerde birey, kendi başına varlığı ve amacı olan bir özneden ziyade, ait olduğu grubun veya ilişkilerin bir uzantısıdır. Bireyin değeri, ancak kolektif amaçlara sağladığı yarar ve davranışlarının sonuçları ile ölçülür.

Kültürel kolektivizmden beslenen bu araçsalcı zihniyet, siyasete mutlak bir üstünlük tanır ve toplumsal ilişkileri araçsallaştırır.

 

Paranoid zihniyette nötr (tarafsız/niyetsiz) bir davranış veya durum yoktur. Her hareketin arkasında mutlaka şahsa yönelmiş bir niyet aranır.

 

Kolektivizm de özerk ve tarafsız davranış alanını tanımaz. Davranış ya kolektif çıkar lehinedir ya da aleyhinedir. İki zihniyet de gri alanları ve duygusal çift-değerliliği (hem olumlu hem olumsuz unsurları aynı anda barındırma halini) reddeder.

 

Paranoid Düşüncenin Otoriter Düşünceden Bir Farkı Var Mıdır? Türkiye'de Otoriterliğin Genel Yapısı

Otoriter kişilik ile paranoid zihniyet; dogmatizm, kesinlik arayışı, hoşgörüsüzlük ve yersiz zarar görme beklentisi açısından birebir örtüşür. Paranoya işin klinik, otoriterlik ise sosyal bilimsel boyutudur.

 

Liberal demokrasilerde siyaset iktidarın kendi kendini dizginlediği ve özgürlükle iç içe geçtiği bir alan iken; Türkiye’de siyaset sert bir "biz-öteki" ayrımına dayanır. Bireyler değil, gruplar düşünür.

 

Türkiye’de informal kontrol mekanizması olarak utançtan ziyade "korku" vurgulanır.

Korku ahlakıyla yetişen bireylerin/toplumların katı kanaatleri rasyonel tartışmayla değiştirilemez; çünkü bu kanaatlerin esnetilmesi kişiye "korkmuş bir çocuk" hissi verir.

 

Türkiye'de Sağ ve Sol, Laikçi ve Teokratik Sabit Fikirlilikler

Otoriter Bir Yerli Malı Kavram Olarak "Aydın" ve Türkiye'de "Aydın" Konumu

Türkiye’de resmi elitler tarafından kullanılan "aydın" ve "aydınlık" metaforları, akılcı bir zihniyete değil, araçsallaştırılmış ve otoriter bir söyleme dayanır. "Aydınlık", yalnızca belirli düşüncelere (rejim/çağdaşlık tanımlarına) sahip olanlara atfedilen manik ve dogmatik bir üstünlük etiketidir.

 

Türkiye'de rejim ve toplumsal yapı, nesnel araştırmacı yerine bir davaya "angaje olmuş aydınlar" üretmiştir.

Sadakat ve davaya bağlılık, nesnellikten üstün tutulduğu için bilgi epistemolojik (bilimsel/doğruluk) bir statüden çıkarılıp ahlaki bir statüye ("iyi bilgi" - "kötü bilgi") indirgenmiştir. Bu durum pozitivizmin temeli olan tarafsızlık ilkesini tamamen tahrip eder.

 

Ortak Sadakat Nesnelerine, Geçmişe ve Karşıt Gruplara Yönelik Çift-Değerlikli Bakış Açılarının Desteklenmemesi

Holistik benlik, kendisini içinde yer aldığı rol ve grup ilişkileri üzerinden tanımlar. İlişkinin bozulması bir varoluş krizine dönüştüğü için çatışma toleransı son derece düşüktür. Bu durum "ya sev ya terk et" mantığını doğurur.

 

Sağlıklı toplumlarda en kritik işlev, eleştiren ve aksaklıkları dile getiren (Voice) bağımsız entelektüellere aittir.

 

Türkiye’de ise entelektüeller ya körü körüne sadıktır (Loyalty) ya da tamamen dışlanıp angaje olmaya zorlanır. "Dile getirme" işlevi sadakatsizlik sayıldığı için nesnel bilgi üretimi felç olur.

 

Fundamentalist Düşüncenin Bir Örneği Olarak Devlet Kurucu İrade Doktrini

Türkiye’de devlet aklı temel bilgi kaynağı ve otoritedir. Bu akıl, devletin niteliklerinin değiştirilemezliğini onu kuran tekil iradeye (Atatürk/Kurucu Fazlalık) bağlar.

 

Resmi elitler cumhuriyeti çift-değerlilikten uzak, "tümüyle iyi" bir kurum olarak görür. Oysa dünyada (İran, Libya vb.) son derece baskıcı cumhuriyetler de vardır. Cumhuriyeti demokratik dengeleyici mekanizmalar olmadan tek başına kutsamak dogmatik bir yaklaşımdır.

 

Bir monarşide kralın veya teokraside dogmanın tartışılmazlığı neyse, laik bir cumhuriyette kurucu liderin ve görüşlerinin eleştirilemezliği de odur.

 

Türkiye'de Otoriter Zihniyetin Resmi Retorikle Dini Muhalif Söylemin Ortak Noktalarındaki Yansımaları ve Karşıt Grupların Geçmişteki Anti-Demokratik Farklı Dönemlere Duydukları Özlem

Dini muhalefetin "milli irade" veya "milli değerler" gibi kavramlara sığınması, resmi söylemin gücünden ziyade her iki kanadın da aynı ortak kültürel kodlardan beslenmesinden kaynaklanır.

 

Hukuken kabul edilmese de zihinlerde "Türk" kimliği etnik-dinsel (Müslüman) bir nitelik taşır. Resmi devletin şehitlik, asker duası ve cami törenleri gibi dinsel pratikleri kamusal alana taşıması, bu ortak dinsel-kültürel zemini pekiştirir.

Türkiye, Batılılaşırken devletin toplumu kontrol etme iradesini güçlendirmiş; yani Doğulu yöntemlerle Batılılaşmaya çalışmıştır.

 

Türkiye Batı’ya yaklaştıkça, denetim kaygısıyla Doğulu/otoriter reflekslerini artırmakta; bu durum içsel gerilimi ve paranoid savunmaları tırmandırmaktadır.

 

Osmanlı'da dinin gördüğü toplumsal/siyasal işlevleri, Cumhuriyet sonrasında Atatürk figürü üstlenmiştir. Atatürkçülerin tutumu rasyonel/dünyevi değil, özünde dinseldir:

 

Atatürkçüler için Atatürk dönemi tüm sorunların çözüldüğü "altın çağ"dır.

İslam teokrasisi yanlıları için ise Osmanlı'nın yedi cihana hükmettiği dönem "altın çağ"dır.

Her iki grubun da geçmişteki anti-demokratik bir dönemi "kusursuz/altın" kabul etmesi, bugün için otoriter modelleri reva görmelerine ve demokratikleşmeyi engellemelerine yol açar.

 

Türkiye'de Otoriter Zihniyetin Ürünlerinden Biri Olarak Polemikçilik ve Çekişmeci Siyasete Katkıları

Başkaldırı ancak iktidarın "tüm güçlü" görüldüğü otoriter kültürlerde anlamlıdır. Sivil itaatsizlik özerklik ve hak arayışı iken; başkaldırı ve baş eğme sadece tarafların yer değiştirmesini amaçlayan bir güç mücadelesidir.

 

Şeref kültürlerinde güç ve üstünlük "bütünsel" bir paket olarak görülür. Bir liderin tek bir fikrine dahi katılmamak, onun tüm üstünlüğüne ve iktidarına bir "meydan okuma" gibi algılanır.

 

Çekişme ve çatışmalar somut konulardan ziyade itibar kaybı kaygısıyla tırmandırılır. Otoriter rejimler "normal ama dizginlenmemiş narsisizm" sergilerken; teslim olanı bile imha etmeye çalışan totaliter yapılar "büyüklenmeci narsisizm"e dayanır.

 

Türkiye'de Paranoid "Aşırı Normatif" Davranış ve Eğilimler

Bir Paranoid "Aşırı Normatif" Kolektif Davranış Türü Olarak Linç

Paranoyaklar, sadece normları ihlal ederek değil, normları ve toplumsal beklentileri abartılı, aşırı ve militanca yerine getirerek de sapkınlaşırlar. Linç, toplumsal beklentileri abartarak koruma iddiasındaki kolektif bir "paranoid taşkınlıktır."

 

Bir kişi toplulukça "sapkın" ilan edildiğinde topluluk üyesi olma niteliğini kaybeder. Üyeliğini kaybeden birey, ahlaken ve hukuken tamamen korumasız kalır. Ona karşı sergilenen dizginlenmemiş saldırganlıkta artık ahlaki/hukuki bir sınır veya ölçü aranmaz.

 

Bir Paranoid "Aşırı Normatif" Eğilim Olarak Kırtasiyecilik ve Legalizm

Türkiye’de devlet geniş kesimlerce koruyucu bir "baba" gibi görülse de toplumsal düzeni sağlamaktan çok statükoyu korumakla meşguldür.

 

Hukuk devleti evrensel değerler sistemine dayanırken; kırtasiyecilik bireylere güvensizlikten beslenen bir denetim ve kontrol aracıdır. Legalizm, paranoid zihniyetin her şeyi önceden bilinebilir, öngörülebilir ve kontrol edilebilir kılma arayışının ürünüdür.

 

Bir Paranoid "Aşırı Normatif" Tutum Olarak "Dava"Cılık

Paranoid siyasette "dava" kavramı, uzlaşmayı reddeden, ne pahasına olursa olsun kazanılması gereken ve zaferle sonuçlanmak zorunda olan mutlak bir mücadeleyi ifade eder.

 

Ulusal topluluklarda siyaset, davasız ve özerk iktidar-muhalefet ilişkisiyle yürütülür. Türkiye’de ise somut, rasyonel ve esnek siyasal programlar üretmek yerine "dava" üretildiği için, iktidar-muhalefet ilişkisi sivil/demokratik bir nitelik kazanamaz.

 

Türkiye'de Paranoid Sosyal Düşünce, Algılama Ve Davranışları Destekleyen Bazı Önemli Kültürel ve Toplumsal Mekanizmalar

Utanca Dayalı Sosyal Kontrol ve Paranoid Düşünceler

Paranoid dinamizmin özü, bireyin kendi içinde yüzleşmekten korktuğu eksiklik, kabahat ve utancı dışarıya yansıtmasıdır.

 

Toplumun kurumsal veya ahlaki sorunları kabul etmek yerine "Biz hatalı değiliz, sapkınlar/hainler hatalı!" diyerek suçu sürekli dışarıya yansıtması, toplumun kendi kusursuzluğu illüzyonunu korumaya çalışan kolektif paranoid bir tutumdur.

 

Bireyci ve güç mesafesi düşük toplumlarda içsel vicdana dayalı "suçluluk" (guilt) ön plandayken; kolektivist, hiyerarşik ve belirsizlikten kaçınan toplumlarda başkalarının olumsuz değerlendirmelerinden duyulan "utanç" (shame) ve sosyal kaygı (Freud) baskındır.

Suçluluk eyleme/fiile odaklanıp telafi imkânı sunarken; utanç eyleme değil tüm benliğe yönelir. Kişinin bütünsel varlığı "değersiz, kirli ve iğrenç" ilan edildiğinde birey ketlenir ve toplumsal olarak izolasyona/dışlanmaya itilir.

 

Kolektivistik Benlik ve Paranoid Yüksek Kamusal Öz-Bilinçlilik

Kolektivist ve holistik benlik yapısı, bireyi kendisini sürekli başkaları tarafından izlenen/değerlendirilen bir "sosyal nesne" olarak görmeye iterek "kamusal öz-bilinçlilik" (public self-consciousness) düzeyini yükseltir.

Bu yüksek öz-bilinçlilik, "herkesin kendisiyle meşgul olduğu" ve "kendinin sürekli hedefte olduğu" inancını besleyerek toplumsal ölçekte paranoid eğilimlere ve alınganlığa yol açar.

 

Kolektif Başarısızlık Duygusu ve Kolektif Paranoya

Tarihsel şeref/güç kaybından kaynaklanan kolektif başarısızlık hissi ve borçluluk/suçluluk psikolojisi, toplumsal öz-değeri zedeleyerek izolasyona, başkalarına karşı güvensizliğe ve dolayısıyla kolektif düzeyde paranoid bir tetikte olma/savunma tutumuna yol açar.

 

Türk Toplumu Bir Risk Toplumu Değildir: Paranoid (Ölmek Var, Dönmek Yok) ve Manik (Bir Şey Olmaz!) Kahramanlıklar

Sosyolojide Ulrich Beck'in "Risk Toplumu" kavramı, risklerin öngörüldüğü, sigortalandığı, bilimsel ve rasyonel denetim altına alındığı bir "Güvence Toplumu"nu ifade eder. Türkiye ise bunun tam aksine, somut tehlikelerin göz ardı edildiği bir yapıdır.

 

"Bir şey olmaz!"

Trafik kurallarının ihlali, hormonlu gıdalar, imar affı/deprem ihmalleri, sigara kullanımı, iş güvenliği eksikliği ve silahlı kutlamalar gibi somut ölüm riskleri "kadercilik" ve manik bir özgüvenle küçümsenir.

 

Türkiye'de insan hayatını doğrudan tehdit eden gerçek/fiziki ihlallere ve suçlara göz yumulurken ("bir kez delinmekten bir şey olmaz"); düşünsel/siyasal sapkınlıklar hemen "varoluşsal bir tehdit" olarak görülür.

 

Türk Toplumunda Maddi Olmayan Sömürü Biçimleri ve Paranoya

Holistik kültürlerde bireysel kimlik toplumsal statüden ayrıştırılmaz. Kişinin ahlaki ve insani değeri, işgal ettiği kamusal/hiyerarşik rol kadardır.

 

Prestijli bir konuma gelen birey, benliğini tümüyle bu rolle çakıştırır ve kendisinin "bütünsel olarak üstün" bir insan olduğuna inanır. Bu durum, gündelik hayattaki "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" söyleminin ve üst statüdekilerin alt statüdekilere karşı dürtüsel/şiddet içeren davranışlarının psiko-sosyolojik kaynağıdır.

 

Türkiye'de sömürü esas olarak Marksist anlamda sadece rasyonel-maddi (artı-değer) üzerinden yürümez; yaş, toplumsal cinsiyet, ailevi konum ve statü hiyerarşilerinden beslenen duygusal ve psikolojik çıkar sömürüsü öne çıkar. Marksist hareketlerin Türkiye'de kitleselleşememesinin arka planında, bu maddi olmayan sömürü biçimlerini ıskalamış olmaları yatar.

 

Psikanalitik Temel Karine Grupları Kuramı ve Türk Toplumu

Wilfred Bion’ın grup analizi kuramı

Çalışma Grubu (Work Group): Gerçeklikle bağlantılı, akılcı, bilimsel ve amaca yönelik iş birliği yapan gruptur (Ego işlevi).

Temel Karine Grupları (Basic Assumption Groups): Grubun ilkel/psikotik kaygılarla başa çıkmak için geliştirdiği, rasyonel olmayan bilinçdışı zihinsel faaliyetlerdir. Bireyler bu yapılarda delilik hissetmezler çünkü hepsi aynı ilkel öncülleri paylaşır.

 

Paranoid Ethos

Grubun varlığını sürdürebilmesi için sürekli bir "düşman" veya "tehdit" arayışı hakimdir. Dış düşman bulunamazsa grup kendi içinde bölünür ve saldırganlığı meşrulaştıran ideolojiler üretir. Lider tipik olarak paranoid kişiliktir.

 

Siyasal kamplaşmalar, sürekli "hain/öteki" arayışı ve kolektif teyakkuz halindeki paranoid ethos bu karineden beslenir.

 

Narsisistik Liderlik

Üyeler kendilerini yetersiz ve çaresiz hisseder; lidere tümgüçlülük (omnipotence) ve bilgelik atfederek güvenlik ararlar. Lider genellikle narsisistik bir kişiliktir.

Türkiye Karşılığı: Yüksek güç mesafesi, devlete ve liderlere insanüstü/kurtarıcı misyonlar yüklenmesi ve bireysel özerklik yerine paternalist otoriteye teslimiyet.

 

Birlik (Oneness) Karinesi

Ulaşılamaz düzeyde yüksek, tümgüçlü bir organizasyon içinde kaynaşarak edilgen bir teslimiyetle "bütünlük" hissetme arzusudur. Farklılaşmayı ve kötülüğü reddeden simbiyotik (anne-çocuk) bir birlik anlayışıdır.

Türkiye Karşılığı: Siyasette sıkça başvurulan "milletçe birlik ve beraberlik" söylemi; bireysel farklılıkları, muhalefeti ve aykırı sesleri "tehdit/bozgunculuk" olarak gören sosyo-politik benlik yapısı.

 

Türkiye’de sadakatin ortak ilkelere/kurallara ("bizimkinin önceliği") değil, kişisel/hiyerarşik bağlara ("benimkinin önceliği") dayanması, dışsal ve nesnel bir gerçeklik zemininde akılcı iş birliğini (Çalışma Grubu işlevini) felce uğratmaktadır.

 

Devlet kurumu sembolik ve sözel düzeyde aşırı yüceltilirken (idealleştirme), kurumsal ve rasyonel düzeyde vatandaşa güven vermez. Bu çelişki, rasyonel kurumsallaşma yerine ilkel grup bağlarının sürmesine neden olur.

 

Sonuç: Türkiye'de Hüküm Süren Paranoid Ethos Ancak Kolektivist-Otoriter Zihniyet Zayıflayınca Etkisizleşebilir

Paranoid düşünce ile otoriter düşünce biçimsel olarak örtüşür: İçeriği ne olursa olsun, kendisinin doğası gereği kesin, tartışılmaz ve yanılmaz olduğunu iddia eden her düşünce otoriterdir.

 

Merkez (Resmi Elitler): Toplumu organik, türdeş ve bölünmez bir "meta-toplum" olarak kurgular. Temel hak ve hürriyetleri "milli çıkarın" önünde bir engel veya tehdit olarak görür.

 

Çevresel Muhalefet (Dini/Yerel Aktörler): Siyasal katılımı evrensel ahlaki ilkelere değil; cemaatçi, hiyerarşik ve "benimkinin önceliği" odaklı çıkar ilişkilerine (klientalizm/müştericilik) indirger.

 

Hem merkezin aşırı holizmi hem çevrenin aşırı alt-grup tekilciliği, toplumsal dokunun parçalanmasına karşı derin bir "sosyal ilgisizlik" üretir. Her iki taraf da "bireysel özgürlükler ve evrensel hukuk" zemininde buluşmak istemez.

 

Liberal Atatürkçüler: Atatürkçü düşüncenin eşit koşullarda demokratik siyasal yarışmaya katılımını savunur.

 

Otoriter Atatürkçüler: Atatürkçülüğü tartışmaya kapalı, ayrıcalıklı ve hiyerarşik olarak üstün bir devlet doktrini olarak görür.

 

Dini söylemlerde Gayrimüslimlere veya dinsizlere verilen "hoşgörü", onları eşit yurttaşlar olarak tanımak değildir; sadece "eksikliklerini yüzlerine vurmamak" şeklinde beliren patronize edici bir çifte mesajdır.

 

Hakiki bir eşitlik ancak dinler-üstü ve dinden aşkın laik bir kamusal zeminde mümkündür.

 

Bir Çözüm Önerisi: Nietzscheyan Bir Çoğulcu Demokrasi Anlayışı Olabilir Mi?

Türkiye'deki kolektif paranoyanın temelinde manik tümgüçlülük ve narsisistik büyüklenme (grandiosity) yatar. Nietzche’nin Ahlakın Soykütüğü’nden hareketle; bir toplum veya birey güçlü ve kendine güvenli olduğu ölçüde tepkisel ve cezalandırıcı olmaktan uzaklaşır. Zayıf toplumlar ise yasaları sertleştirir ve haksızlığa karşı intikamcı/tepkisel yaklaşır.

 

Nietzsche'nin Deccal metninde İsa figürü üzerinden anlattığı "meydan okuma", Türkçe kullanımının aksine kavgaya davet veya misilleme değildir. Aksine, kötülüğe kötülükle yanıt vermemek, kendi barışçıl ve tutarlı duruşunu koruyarak hasmın niyetini boşa çıkarmaktır. Liberal demokrasi, hasmına aynen mukabele eden değil, tepkisellik göstermeyerek kendi ahlaki yönlendirmesiyle hareket eden bir rejimdir.

 

Psikopat yıkıcıdır ama suçluluk hissetmez; paranoyak ise ya tam sever ya tam nefret eder, bu yüzden o da suçluluk duymaz. Bütünleşmiş ve olgun bir kültür/birey ise hem sevgiyi hem yıkıcılığı bünyesinde kabul edip suçluluk duyabilme kapasitesine (yanılabileceğini kabul etmeye) sahip olandır.

 

Türk kültürü, bireysel sorumluluğun zayıf olduğu ve herkesin "önce başkası adım atsın" diyerek birbirini taklit ettiği, edilgen ve sürekli geç kalan bir yapıdadır. Eleştirellik ve kendisiyle yüzleşme kapasitesi düşüktür.

 

Demokrasi sadece hukuki eşitlik demek değildir; tarafların birbirini ahlaki olarak emsali (dengi/muhatabı) görmesidir. Türkiye’deki yüksek güç mesafesi ("Sen benim kim olduğumu biliyor musun?") tarafların birbirini emsal görmesini engeller.

 

Demokraside hiç kimse "yüce/kutsal" veya "değersiz/altta" olamaz. Yüceltmek de aşağılamak da narsisistik süreçlerdir ve iletişimi koparır. Demokrasi, fanatizmden uzak, belirsizliği ve çift-değerliliği (ambivalence) kaldırabilen yetişkinlerin rejimidir.

 

Nietzscheyan çoğulcu bir çözüm mümkün mü?

Mümkündür ve şartları şunlardır:

Toplumun ve grupların başkalarını kendisi gibi olmaya zorlamaması (demokratik seçkinlik).

 

Siyasi kültürün direnmek ve misilleme yapmak yerine, "zarardan rahatsız olmama" lüksüne erişebilecek bir özgüvenle pasifist meydan okumayı benimsemesi.

 

Toplumun kendi kusurlarını, suç potansiyelini ve yanılabilirliğini kabul edip narsisistik kırılganlıklardan vazgeçmesi.

…