3 Haziran 2026 Çarşamba

Siniša Malešević - Organize Vahşetin Yükselişi - Notlar

Siniša Malešević - Organize Vahşetin Yükselişi - Notlar

Şiddetin Tarihsel Sosyolojisi

The Rise Of Organised Brutality, A Historical Sociology of Violence, Cambridge University Press, 2017

 


Malešević, şiddetin biyolojik eğilimlerden ziyade örgütsel kapasite, ideolojik nüfuz ve mikro dayanışma tarafından belirlendiğini gösteriyor.

Savaşlara, devrimlere, soykırımlara ve terörizme odaklanan bu kitap, modern toplumsal örgütlerin kitlesel şiddete yönelik halk desteğini harekete geçirmek için ideolojiden ve mikro dayanışmadan nasıl yararlandığını gösteriyor.

 

Giriş: Şiddetin Yüzleri

İnsanlık tarihi; Çin'deki Lingchi (bin kesik yöntemi), Ashoka'nın Cehennemi, Azteklerin insan kurban etmesi ve özellikle Orta Çağ Avrupa'sının (Iron Maiden/Demir Bakire, kafa kırıcı, çark cezası vb.) aralıksız bir işkence ve barbarlık çağı olduğu fikriyle anılır.

Çağdaş ortaçağ uzmanları (Klemettila, Kleinschmidt, Carrel, Baraz) bu algıyı reddeder.

Orta Çağ adalet sistemi kamusal işkenceye değil; utandırma ve topluluk önünde rezil etme gibi hafif cezalara dayanıyordu. İnfazlar sadece katillere ve ağır küfür/hainlik eylemlerine uygulanırdı.

Demir Bakire (Iron Maiden) Orta Çağ'da hiç kullanılmamış sonradan uydurulmuş bir alettir; Ashoka'nın Cehennemi edebi bir icattır.

 

Orta Çağ'ın "barbar" olarak kurgulanması, Rönesans ve Aydınlanma düşünürlerinin kendi ilerleme, akıl ve özgürlük projelerini öne çıkarmak için geçmişi kasıtlı olarak "Ötekileştirmesinden" kaynaklanmaktadır.

 

Şiddet istikrarlı ve tarih ötesi değildir; zamana ve mekana göre değişir.

Günümüz toplumu şiddeti sadece kasıtlı bedensel müdahale/fiziksel zarar olarak dar bir çerçevede tanımlar.

 

Modern öncesi dönemde toplumsal izolasyon, sürgün veya toplum önünde utandırılmak, fiziksel cezalardan çok daha ağır bir zorlama kabul edilirdi (örneğin 14. yüzyıl İngiltere'sinde kısa süreli hapis yerine kütüğe bağlanmak tercih edilirdi). Günümüzde ise iş yerindeki psikolojik baskılar veya sosyal izolasyon şiddet sayılmazken, bedensel bütünlüğe dokunmak en büyük ceza nedenidir.

 

Organize şiddetin dönüşümü

Devletlerin ve örgütlerin şiddeti sistematikleştirip bürokratik mekanizmalara oturtması.

Şiddeti kitlesel boyutta meşrulaştıran ideolojilerin yayılması.

İnsanların küçük grup bağlılıklarının (mikro dayanışma) örgütsel ve ideolojik amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılması.

 

(Son yüzyıl itibariyle) Örgütsel ve ideolojik yapılar şiddeti yok etmemiş; günlük yaşamı pasifleştirirken dönemsel kitlesel şiddet patlamalarının koşullarını hazırlamıştır.

Kitabın Düzeni

Bölüm 1 (Teorik Çerçeve): Şiddet tanımları (aşırı geniş ve aşırı dar yaklaşımlar) incelenir. Max Weber, Michel Foucault ve Norbert Elias'ın görüşleri eleştirilir.

 

Bölüm 2 (Analitik Çerçeve): Baskının bürokratikleşmesi, merkezkaç ideolojikleştirme ve mikro dayanışmanın kuşatılması süreçleri ayrıntılandırılır.

 

Bölüm 3 & 4 (Tarihsel Kanıtlar): Erken insanlık ve tarih öncesi dönem değerlendirilir. Şiddetin insanlık tarihinde sanıldığı kadar erken değil, örgütsel gücün genişlemesiyle paralel olarak geç dönemde geliştiği gösterilir.

 

Bölüm 5 (Savaş): Savaşın örgütsel ve ideolojik kapasitesi incelenir. Devletlerarası savaşların azalması, savaşın günlük yaşamın içine bürokratik olarak yerleştiği anlamına gelir.

 

Bölüm 6 (Devrimler): Devrim teorileri eleştirilerek ideolojik nüfuz ve örgütlenme merceğinden yeniden ele alınır.

 

Bölüm 7 (Soykırımlar): Soykırımlar hukuki/etik boyuttan çıkarılıp tarihsel sosyolojik yaklaşımla analiz edilir.

 

Bölüm 8 (Terörizm): Terörizmin kamusal algısı ile örgütsel/ideolojik dinamikleri incelenir; determinist yaklaşımlar eleştirilir.

 

Bölüm 9 (Mikro Dayanışma): İnsanların doğuştan şiddet yanlısı/sürü yaratıkları olmadığı, grup bağlılığının ve kitlesel eylemin arkasında örgütsel-ideolojik desteklerin yattığı savunulur.

 

1. Bölüm: Organize Şiddet Nedir?

Şiddet Nedir?

Şiddet, zaman ve mekana göre değişen dinamik bir toplumsal olgudur.

 

Organize şiddet; bireylerin veya grupların, resmi ya da gayri resmi toplumsal organizasyonlara üyelikleri, bağlılıkları ve bu yapıların varlığı aracılığıyla katıldıkları şiddet biçimidir.

 

Organize Şiddetin İki Temel Katmanı

Gruplar Arası Şiddet: Az veya çok resmileşmiş yapılara dayanabilir veya bazen tamamen örgütsel kanalların dışında da gelişebilir.

Bu şiddet türünde failler genellikle belirli bir sosyal katmana veya kimliğe (ırk, etnik köken, cinsiyet, sınıf) hitap eder ve iç meşruiyet kaynakları bu sınırla kısıtlıdır.

 

Şirketler/Yönetimler Arası Şiddet: Bürokratik ve örgütsel bir yapının varlığına bağımlıdır. Örgütsel mekanizmalar olmadan ortaya çıkması imkânsızdır.

Devletler, imparatorluklar veya şehir devletleri gibi yerleşik yönetimlerin birbiriyle yürüttüğü şiddettir.

Bu düzeydeki şiddet, vergilendirme, eğitim ve yasama gibi araçlarla desteklenen ve geniş ideolojik söylemlerle meşrulaştırılan en üst seviye organize şiddet biçimidir.

 

Organize Şiddetin Özellikleri

1.     Örgütsel Aracılık

Eylem, örgütsel üyelik ilkelerine göre yönetilir.

2.     Örgütsel Kapasite ve İdeolojik Meşruiyet

Organize şiddet, eylemi gerçekleştirebilmek için kurumsal kapasiteye ve bu şiddeti kitlelere onaylatacak ideolojik/toplumsal söylemlere ihtiyaç duyar.

3.     Tekelleşme

Özellikle modern devletler (yönetimler), kendi toprakları üzerinde meşru şiddet kullanma yetkisini tekellerine alarak organize şiddeti kurumsallaştırmışlardır.

 

Şiddeti Örgütlemek

Kişilerarası şiddet doğrudan fiziksel etkileşime dayanırken, organize şiddet soyut örgütsel yapılar (devlet, ordu, polis, milisler vb.) aracılığıyla dolayımlanan bir olgudur.

 

Şiddetin büyük kısmı gruplar arası etkileşimden ziyade devletler, şirketler ve paramiliter yapılar gibi örgütsel düzeylerde üretilir.

Organize şiddet, bireylerin kişisel dürtülerinden ziyade sosyal organizasyonların zorlayıcı ve ideolojik gücüne dayanır.

 

Disiplin ve Şiddet

Weber'e göre devlet, meşru fiziksel şiddet kullanma tekeliyle tanımlanır.

Disiplinin savaşta doğduğunu savunan Weber, "Askeri disiplin her türlü disiplini doğurur" diyerek bürokratik rasyonalizasyonun kökenindeki şiddete işaret eder.

Siyaset nihai olarak zorlayıcı güce ve şiddet tekelinde bulunmaya dayanır.

 

Şiddet ve Medeniyet

Elias, "uygarlaşma süreci" ile şiddetin azaldığını, öz-denetimin içselleştirildiğini savunur.

Feodal savaşçıların yerini saray mensuplarının alması ve devletin vergi/şiddet tekelini kurmasıyla şiddet bastırılmış, nezaket ve kendini sınırlama topluma yayılmıştır.

Elias / Şiddeti doğalcı bir içgüdüye indirger ve modern dönemde organize şiddetin boyutlarındaki dönüşümü tam olarak kavrayamaz.

Unutmamak gerekir: uygarlık organize şiddetin beşiğidir.

 

Şiddet ve Hapishane Gücü

Foucault, modernitenin şiddeti ortadan kaldırmadığını, onu görünür infazlardan "disiplinci güce" ve gözetim sistemlerine (Panoptikon) dönüştürdüğünü ileri sürer.

 

Foucault’ya göre şiddetin hakim olduğu yerde iktidar durur.

Siyasi iktidar şiddetten vazgeçebildiği ölçüde modern düzenlere hükmedebilir.

 

Şiddetin görünürden çekilmesi baskının azaldığı anlamına gelmez (Panoptikon tasarımlar). Amaç "daha az cezalandırmak değil, daha iyi cezalandırmak"tır; iktidar artık bedenin ötesine geçerek bireyin zihnine ve ruhuna nüfuz eder.

 

Panoptikon, hapishaneler, ordular ve fabrikalar en nihayetinde arka plandaki şiddet/cezalandırma tehdidine dayanır. Weber’in belirttiği gibi, yaptırım gücü (şiddet kapasitesi) olmadan kalıcı bir siyasi iktidar mümkün değildir.

Disiplinci güç ile egemen güç karşıt değil, birbirini besleyen unsurlardır.

 

Foucault, tıpkı Elias gibi modernitenin daha az şiddetli olduğunu varsayar.

Halbuki son 250 yılda savaş ve soykırımlarda en az 300 milyon insan ölmüştür.

 

2. Bölüm: Uzun Vadede Şiddet

Şiddeti İnceleme Yöntemi: "Longue Durée" (Uzun Vade)

Anlık/psikolojik faktörler kişilerarası şiddeti açıklayabilir ancak savaşlar, devrimler ve soykırımlar gibi organize şiddetin tarihsel dönüşümünü açıklayamaz.

Şiddeti anlamak için Annales Okulu'nun (Fernand Braudel vb.) geliştirdiği longue durée (uzun vade) yaklaşımı gereklidir. Olay odaklı tarih ve elit biyografileri yerine, yüzyıllar boyunca yavaş gelişen büyük ölçekli yapısal süreçlere, toplumsal makroskoba ve prosopografiye (grupların/yapıların ortak özelliklerinin incelenmesi) odaklanılmalıdır.

 

Organize Şiddetin Dinamikleri

1.     Baskının Kümülatif Bürokratikleşmesi

Örgütsel ve zorlayıcı kapasitenin tarih boyunca sürekli artması.

2.     Merkezkaç İdeolojikleştirme

İdeolojik nüfuzun genişlemesi ve yayılması.

3.     Mikro Dayanışmanın Kuşatılması

Örgütsel/ideolojik gücün büyümesiyle grup dayanışmasının dönüşmesi.

 

Sosyal Organizasyon ve Şiddet

Çatışmaların ana failleri şekilsiz gruplar (Sünniler, Ruslar, işçi sınıfı vb.) veya bireyler değil; bu gruplar adına hareket eden somut sosyal organizasyonlardır.

Bireyler farklı duygulara ve algılara sahip olduğundan, iyi işleyen bir sosyal örgütlenme olmadan geniş ölçekli kolektif eylemler (isyanlar, devrimler, savaşlar) gerçekleşemez.

 

Avcı-toplayıcı dönemdeki esnek, küçük ve hiyerarşisiz gruplarda kurumsallaşmış şiddet ve disiplin yoktu.

Savaş ve organize şiddet hiyerarşik sosyal organizasyonların ortaya çıkmasıyla kurumsallaşmıştır.

 

Bürokratik örgütlerin temeli disiplindir; disiplin ise dışsal toplumsal baskı ve zorlama tehdidiyle (mali cezalar, hapis, ölüm vb.) sürdürülür.

Patrimonyal veya sultanik yönetimler bireysel hükümdarlara bağlı olduğundan örgütsel olarak zayıftır. Buna karşılık bürokratik sistemler topluma daha derinlemesine nüfuz eder ve lider değişikliklerinden etkilenmez.

Şiddet eylemlerini körükleyen ve kitleselleştiren şey, karmaşık sosyal organizasyonların gelişmesidir.

 

Bürokratik örgütler büyüdükçe, geliştikçe ve topluma nüfuz ettikçe daha fazla zorlayıcı kapasite kazanırlar; bu da daha büyük ölçekli şiddet, yıkım ve insan kaybına yol açar. Örgütler olmasaydı şiddetli çatışmaları finanse edecek vergiler toplanamaz, savaşçılar askere alınamaz ve kitlesel destek sağlanamazdı.

 

İdeoloji ve Şiddet

Modern bürokratik yapılar; araçsal rasyonellik, meritokrasi, işbölümü ve yazılı kurallarla hareket eden "demir kafes" veya "sosyal kafes" niteliğindedir. Bürokrasi, duygusal, akrabalık veya klan bağlarını çözerek toplumsal ilişkileri rasyonelleştirir ve tekdüzeliği teşvik eder.

 

Modernitenin eğitim/okur-yazarlığın yaygınlaşması gibi getiriler ideolojilerin elitlerin tekelinden çıkıp kitlelere yayılmasına (merkezkaç ideolojileştirme) yol açtı. İdeolojiler örgütlerin tepe noktasından halka doğru yayılır ve rakipleriyle sürekli yarışır; bu rekabet de örgütsel ve ideolojik kutuplaşmayı besler.

 

Modern öncesi dönemde: İnsanlar eşit ahlaki değerde görülmediği için (örneğin köylülerin insan sayılmaması veya öteki dinlerin mensupları), şiddet mevcut hiyerarşik toplumsal düzeni korumak/yeniden onaylamak için kullanılıyordu.

 

Moderniteyle birlikte: Aydınlanma ile birlikte "insanların eşitliği" ilkesi benimsendiğinden, şiddet artık toplumsal değişimi ilerletmek ve ideal/ütopik bir geleceği inşa etmek için meşrulaştırılır.

 

Dayanışma ve Şiddet

İnsan beyninin bilişsel kapasitesi yaklaşık 150 istikrarlı ilişkiyi sürdürmeye elverir (günümüz sosyal medya kullanım verileri de bunu doğrulamaktadır). Modern insan hâlâ "organik" değil, küçük gruplardaki yüz yüze, duygusal "mekanik" dayanışmaya muhtaçtır.

 

Askeri müfrezeler, terör hücreleri veya devrimci gruplar gibi hayati tehlike içeren durumlarda mikro dayanışma zirve yapar.

 

3. Bölüm: İnsan Vahşeti Kaç Yaşındadır?

İnsanlar Diğer Hayvanlardan Daha Şiddetli Midir?

İnsanlar pençe veya keskin diş gibi biyolojik silahlardan yoksun olmalarına rağmen, organizasyon becerileri sayesinde gezegende benzersiz bir yıkıma yol açmışlardır.

 

İnsan Şiddeti Kaç Yaşındadır?

Arkeolojik kayıtlar, göçebe avcı-toplayıcı topluluklarda organize şiddetin nadir olduğunu, şiddetin yerleşik yaşama geçişle (Neolitik) birlikte arttığını gösterir.

 

Bazı İnsan Grupları Diğerlerinden Daha Şiddetli mi?

Şiddetli "savaşçı" yapıları doğuştan gelen bir özellik değil; Avrupa sömürgeciliği, salgın hastalıklar, at, ateşli silahlar ve alkolün getirdiği dışsal yapısal dönüşümlerin bir ürünüdür.

 

İnsanlar doğuştan katil veya barışçıl (Hobbesçu ya da Rousseaucu) değildir. İnsan doğası sabit değildir; insanlar esnek, süreçsel yaratıklardır. Şiddet biyolojik bir nitelik değil, iki ya da daha fazla taraf arasındaki tarihsel ve toplumsal bir ilişkidir.

 

Şiddetin Örgütsel Temelleri

Avcı-toplayıcı dünyada (Neolitik öncesi) toplu şiddet eylemleri aralıklı ve nadirdir. Neolitik Devrim ile birlikte tarıma, yerleşik yaşama ve mülkiyete geçiş, dayanıklı toplumsal örgütlerin doğmasını sağlamıştır.

Şiddetin Neolitik sonrası artmasının temel nedeni gıda fazlası veya saf ekonomik çıkar değil; ortak girişimler etrafında gelişen örgütsel kapasite ve zorlama mekanizmalarıdır.

Örgütsel güç, ateşin bulunması gibi tesadüfi ve olumsal bir insani icattır. Ancak ateşten farklı olarak, özgürlüklerini kısıtladığı için toplayıcı topluluklar tarih boyunca devlet ve imparatorluk gibi örgütsel kabuklara direnmişlerdir.

 

Sosyal Örgütlerin Zorlayıcı Temelleri

Örgütler bir kez kurulduktan sonra bireylerin tek başına sahip olamayacağı özerk bir güce ve yaşama kavuşurlar.

 

Michael Mann’in "sosyal kafes" (social cage) kavramına atıfla; basit avcı-toplayıcı gruplarda yüksek bireysel özgürlük fakat düşük güvenlik/organizasyon varken, şeflikler ve modern örgütlerde (devletler, şirketler) özgürlükten feragat edilerek güvenlik, kaynak ve koruma elde edilir.

 

Büyük ölçekli, kalıcı ve organize şiddet, ancak dayanıklı toplumsal örgütlerin varlığıyla mümkündür.

 

4. Bölüm: Organize Şiddetin Durdurulamaz Yükselişi

De Saint-Pierre, Kant, Leibniz, Mill ve Spencer gibi klasik ve liberal düşünürler; aklın, ilerlemenin ve modernleşmenin şiddeti ortadan kaldıracağını ileri sürmüşlerdir.

Tam tersine, organize şiddetin örgütsel ve ideolojik yapılarla derinden bağlantılı olduğu ve bu yapıların büyümeye devam ettikçe geniş ölçekli şiddet potansiyelinin de artacağı iddiası ileri sürülüyor.

 

Tarih Boyunca Organize Şiddet Nasıl Ölçülecek?

Şiddeti dar (kasıtlı fiziksel zarar ve savaş ölümleri) tanımlayanlar şiddetin azaldığını öne sürerken şiddeti yapısal/sembolik koşullarla (eşitsizlik, yaşam süresi farkları, yetersiz beslenme) tanımlayanlar ise şiddetin dünyada arttığını göstermektedir.

 

Şiddet verilerinin çoğu ulus-devletler veya imparatorluklar gibi büyük örgütler tarafından toplanmıştır. Ancak bu yapılar yalnızca kendi çıkarlarına uygun verileri kaydetmiş; sömürgelerdeki katliamları, kıtlıkları veya doğrudan savaş tanımına uymayan iç çatışmaları göz ardı etmiştir. Veri setlerindeki bu metodolojik milliyetçilik, geçmişi bugünün kategorileriyle yanlış okumamıza yol açar.

 

Erken Tarih

Göçebe avcı-toplayıcı toplumlarda şiddet büyük ölçüde dışsal kaynaklı (yaban hayatı, doğal afetler, açlık) iken; yerleşik yaşama geçişle birlikte insan kaynaklı içsel şiddet (savaşlar, katliamlar) ortaya çıkmıştır.

 

Göçebe gruplara kıyasla daha karmaşık hiyerarşilere ve akrabalık ağlarına sahip "şeflikler" (örneğin Cengiz Han’ın Moğol konfederasyonu) şiddet kapasitelerini artırmıştır. Tarihin temel ilkelerinden biri şudur: Toplumsal örgütler geliştikçe, zorlayıcı güçleri ve ürettikleri şiddetin ölçeği de büyümektedir

 

Modern Öncesi Dünya

Yerleşik kentsel yaşam, işbölümü ve güç merkezileşmesi toplumsal yapıların zorlayıcı kapasitesini ve ideolojik meşruiyetini artırmıştır.

 

Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Avrupa (Karanlık Çağlar), sanılanın aksine niceliksel olarak daha az doğrudan savaş ölümüne tanık olmuştur.

 

Orta Çağ Avrupa'sında yaygınlaşan işkence ve korkunç infazlar (çarkta ezme, diri diri yakma), Pinker veya Elias'ın öne sürdüğü gibi "hayvani dürtüler" veya "sadizm" ile ilgili değildir. Bu durum, elinde yüzbinlerce köylüyü denetleyecek altyapısal ve örgütsel güç bulunmayan otoritenin örgütsel zayıflığına bir lojistik yanıttır. İşkence, toplumsal düzeni korumak için bir iletişim ve korku aracı olarak kullanılmıştır. İspanyol Engizisyonu gibi kurumların korkutucu imajına rağmen doğrudan neden olduğu ölüm sayıları (Torquemada döneminde yaklaşık 2 bin kişi) abartıldığı kadar yüksek değildir.

 

Avrupa nispeten küçük ölçekli çatışmalar yaşarken; İslam'ın Altın Çağı'ndaki halifelikler, Orta Asya, Orta Doğu ve Doğu Asya'da örgütsel genişlemeye bağlı olarak şiddet şiddetlenmiştir.

 

Organize Şiddet ve Modernite

Erken Modern Dönem

Avrupa'nın çok kutuplu ve rekabetçi yapısı, Avrupalı yöneticileri savaşları finanse etmek için vergi sistemleri, disiplinli bürokrasi ve idari aygıtlar geliştirmeye zorlamıştır. Savaş hazırlıkları; ulaşımı, iletişimi, sanayiyi ve okuryazarlığı teşvik ederek modern devlet kapasitesini inşa etmiştir.

Aynı dönemde Çin ve Osmanlı gibi devasa imparatorluklar "yüksek düzey denge tuzağına" düşerek örgütsel yenilikleri reddetmiştir.

 

Zorlayıcı-örgütsel kapasitenin artması, 17. yüzyılın başından 20. yüzyılın ortasına kadar insanlık tarihinin en kanlı dönemini yaratmıştır. Otuz Yıl Savaşları (yaklaşık 8 milyon kayıp), geleneksel ritüel savaş anlayışından topyekun savaşa geçişin ilk kırılmasını oluşturmuştur.

Steven Pinker'ın Aydınlanma fikirlerinin ve empati duygusunun şiddeti azalttığı yönündeki tezinin aksine; Aydınlanma ilkeleri jeopolitik, askeri ve ekonomik dönüşümlerin bir sonucu/yan ürünüdür.

Ayrıca devrimci fikirler toplumu sakinleştirmemiş, aksine insanlık tarihinin en yıkıcı çatışmalarını tetiklemiştir.

 

Devrimci Fransa, ideolojik saflık (özgürlüğü ihraç etme söylemi) ve kitlesel zorunlu askerlik (Levée en masse) ile topyekün savaş dönemini başlatmıştır.

 

Yeni Amerikan cumhuriyeti; sömürgeci genişleme, zorla yerinden etme ve soykırım politikalarıyla Yerli Amerikalı nüfusu neredeyse yok etmiştir (1490'lardan 19. yüzyıl sonuna kadar nüfus %96 oranında azalmıştır). Aynı dönemde köle ticareti ve Atlantik ötesi köle nakli milyonlarca Afrikalının ölümüne neden olmuştur.

 

Amerikan İç Savaşı

Modern teknolojinin (makineli tüfekler, hızlı ateş eden silahlar, gelişmiş ulaşım) geleneksel piyade taktikleriyle karşı karşıya geldiği ilk endüstriyel savaş kabul edilir. İki gelişmiş yönetimsel aygıtın ideolojik ve örgütsel seferberliği 750.000'e yakın insanın ölümüne yol açmıştır.

 

Avrupalı güçlerin küresel sömürgeleştirme hamleleri devasa boyutta katliam, soykırım ve yapay kıtlıklara yol açmıştır. Malthusçu ekonomi politikaları Çin, Hindistan ve Brezilya'da 32-61 milyon insanı açlıktan öldürmüştür. Kral Leopold'un Özgür Kongo Devleti'nde (8-10 milyon ölü - ülke nüfusunun yarısı) ve Alman Güney Batı Afrika'sındaki Herero-Nama soykırımında (100.000 ölü) olduğu gibi Afrika sömürgeci şiddetin ana kurbanı olmuştur.

 

Çin'deki Taiping İsyanı (1850-1864), din-milliyetçilik-militarizm karışımı örgütsel disipliniyle tarihin en kanlı ayaklanması olmuş ve 20 ila 30 milyon insanın hayatına mal olmuştur.

 

Yirminci Yüzyıl ve Ötesi

Yirminci yüzyıl, Rummel, Brzezinski ve Hobsbawm gibi akademisyenlerin hesaplamalarına göre 100 ila 270 milyon arasında insanın organize şiddet (savaş, soykırım, devlet baskısı, demosid/hükümet katliamları ve yapay kıtlıklar) sonucu öldüğü en kanlı yüzyıldır.

 

Dünyanın Şimdiye Kadarki En Karanlık Dönemi

Somme Muharebesi'nin ilk gününde 58.000 İngiliz askeri zayi oldu.

 

İdeolojik kutuplaşma ve Bolşevik ile Beyaz orduların örgütsel baskı mekanizmaları 9 milyon insanın ölümüyle sonuçlandı.

 

İkinci Dünya Savaşı

66 milyon kayıpla (46 milyonu sivil) tarihin en yıkıcı insan kaynaklı olayıdır. Devletlerin sanayi işgücünün yarısından fazlasını ve ulusal gelirlerinin 3/4'ünü savaşa aktarmasıyla gerçekleşmiştir.

Sovyetler Birliği'nde Stalin döneminde (~20 milyon) ve Mao yönetimindeki Çin'de (~40 milyon) devletin bürokratik gücü, kasıtlı kıtlıklar ve sistematik temizlikler aracılığıyla savaş alanları dışında devasa sivil ölümlerine yol açmıştır.

 

Son Elli Yıl

Tarihte uzun barış dönemlerini her zaman son derece yıkıcı savaşlar takip eder.

Şiddet yalnızca doğrudan vurulma/öldürülmeyle ölçülemez. Günümüzde iç savaşlar ve müdahaleler sonrasında altyapıların çökmesi (su, elektrik, sağlık), bulaşıcı hastalıklar ve toplumsal yıkımlar çatışmanın kendisinden daha çok ölüme neden olmaktadır.

 

Modern devletler ve örgütler şiddeti yok etmemiş; hapsedilme oranlarını artırarak, polis yetkilerini genişleterek, gözetim mekanizmalarını yaygınlaştırarak ve gündelik hayatın kılcal damarlarına (aile, cinsellik, sosyal ilişkiler) idari denetim kurarak zorlayıcı kapasitelerini daha da büyütmüşlerdir.

 

Harp

Savaş insan doğasından ziyade karmaşık toplumsal ilişkilere ve örgütlere dayanır.

Savaş doğal bir olgu değildir; toplumsal gelişimin bir ürünüdür.

Savaş, yıkım getirmesinin yanı sıra, toplumsal ilişkileri harekete geçiren, modernleşmeyi ve teknolojik buluşları teşvik eden bir katalizördür.

 

Savaş ve Sosyal Değişim

Savaş toplumsal örgütler arasında önemli toplumsal değişime yol açan uzun süreli ve yaygın bir silahlı çatışmadır.

 

Savaş-Devlet-Toplum Bağlantısı ve Sosyal Örgütler

Özellikle son iki yüzyılda modern devletler şiddet kullanımını meşru bir şekilde tekeline aldı.

Savaşlar genişleyip daha yıkıcı ve maliyetli hale geldikçe, devletlerin örgütsel gücü ve nüfuslarını kontrol etme yetenekleri katlanarak arttı.

 

Savaş-Devlet-Toplum Bağlantısı ve İdeoloji

Modern çağda halk egemenliği fikrinin yükselişiyle, savaş kararları artık kitlelerin rızasını gerektiren ideolojik doktrinlere dayanmaktadır.

Bu durumun paradoksal bir sonucu olarak, insanların ahlaki açıdan eşit görüldüğü modernitede, rakibi yok etmek için onu insanlıktan çıkarmak (dehumanization) gerekli hale gelmiştir: Paradoksal olarak kişinin ideolojik düşmanının daha fazla insanlıktan çıkarılmasının koşullarını yaratan şey kapsayıcılık, evrensellik ve ahlaki eşitliktir.

 

Mikro Dayanışma ve Savaş Deneyimi

Araştırmalar, kişinin müfrezesi, alayı ve hatta daha küçük askeri birliğiyle olan duygusal bağlarının, bireysel ve toplumsal eyleme yönelik diğer güdülerden daha ağır bastığını göstermektedir.

Bireyleri savaşmaya iten güç sadece ideoloji veya kişisel çıkar değil, aynı zamanda küçük gruplar içindeki duygusal bağlardır.

 

Savaş biyolojik bir olgu değildir; toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür. Bu nedenle savaşlar tarihte oldukça geç ortaya çıkar, ancak tarih sahnesine çıktıklarında genişleme ve çoğalma eğilimindedirler.

Savaşın varlığını sürdürmesi, karmaşık sosyal organizasyonların ve ideolojilerin varlığına bağlıdır.

 

Devrimler

Devrimlerin genellikle Bastille'in basılması gibi mitolojik ve kahramansı görüntülerle hatırlanır.

 

Devrimleri Tanımlamak

Devrim, harekete geçirici ideolojik söylemlerle donatılmış toplumsal örgütlerin, yeni bir toplumsal ve siyasal düzen kurmak amacıyla bir rejimin zorla devrilmesini hayata geçirdiği ölçekli bir tarihsel toplumsal süreçtir.

 

Devrim Teorileri

1.     Fail Merkezli (Agency-Centered) Yaklaşımlar

Robespierre veya Lenin gibi liderlerin iradesine, toplumsal grupların (orta sınıf, proletarya vb.) beklentilerine ve Ted Gurr’un ifade ettiği "göreli yoksunluk" (hayal kırıklığı-saldırganlık) tezine dayanır.

Bireysel psikolojiyi karmaşık toplumsal örgütlenmelere doğrudan uygulayamaz. Ayrıca, göreli yoksunluk ve hoşnutsuzluğun çok yaygın olduğu birçok tarihsel durumda devrim gerçekleşmemiştir.

 

2.     Yapısalcı (Structuralist) Yaklaşımlar

Skocpol, Goldstone, Tilly ve Goodwin gibi isimler devrimleri bireysel iradenin değil; devlet krizleri, mali tükenmişlik, elit bölünmeleri, demografik baskılar ve jeopolitik yenilgiler gibi yapısal değişimlerin yan ürünü olarak görür. Devrim ancak gelişmiş modern devlet aygıtlarının varlığıyla mümkündür.

1979 İran Devrimi, 1989 Post-Komünist devrimler ve 2010-2011 Arap Baharı gibi süreçler, devletlerin nispeten güçlü/istikrarlı olduğu durumlarda da ideolojik/kültürel etkenlerle devrim gerçekleşebileceğini göstererek bu modeli sarsmıştır.

 

3.     Kültürelci (Culturalist) Yaklaşımlar

Selbin ve Foran gibi isimler devrimlerin inandırıcı anlatılara, hikâyelere ("Görkemli Devrim", "Ulusal Kurtuluş" vb.), sembollere, meşrulaştırıcı söylemlere ve sosyokültürel iletişim mecralarına (ör. Arap Baharı'nda sosyal medya) dayandığını savunur.

Fikirsel boyuta aşırı vurgu yapıp (epistemolojik idealizm) örgütlenme ve yapısal güçleri göz ardı ederler.

 

Alternatif Vizyon: Longue Durée (Uzun Dönem) Görünümü

Devrimler; baskının kümülatif bürokratikleşmesi (örgütsel/yapısal boyut), merkezkaç ideolojikleştirme (kültürel/anlatısal boyut) ve mikro dayanışmanın kuşatılması (bireysel/grup dinamikleri boyutu) süreçlerinin uzun vadeli kesişimiyle anlaşılabilir.

Devrimler modern fenomendir ancak kökleri binlerce yıllık örgütsel birikime dayanır. Tarihsel olarak yalnızca modern ulus-devletlerde değil; imparatorluklarda, şehir devletlerinde, liglerde, dükalıklarda ve beyliklerde de gerçekleşmiştir.

 

Devrimler kendiliğinden halk patlamaları değildir. Başarı, devlet aygıtının yanı sıra devlet dışı toplumsal örgütlerin (hareketler, dini yapılar, siyasi odak grupları) planlı, kaynak ve Seferberlik odaklı zorlayıcı kapasiteyi ele geçirme gücüne bağlıdır.

 

Devrimler ve İdeolojik Nüfuz

Modern devrimler tüm vatandaşların eşit olduğu fikri gibi modernist ideolojik şablonlara dayanır.

Bu ideolojik yapı, düşmanın "insanlık adına" temizlenmesi gereken bir canavar olarak görülmesine de yol açmıştır.

 

Devrimci Eylemi Ne Motive Ediyor?

Devrimci hareketlerin gizli ve komplocu doğası üyeler arasında yoğun duygusal bağlar (mikro dayanışma) yaratır.

Mikro dayanışma bireysel motivasyonun ve toplumsal eylemin temel taşıdır.

 

Şiddet, örgütsel gücün bir ürünüdür ve bu güçler büyüdükçe şiddet potansiyeli de artar.

 

Soykırımlar

Soykırım Nedir?

Kavram, 1943'te Raphael Lemkin tarafından icat edilmiştir.

 

Soykırımın Sosyal Kökenleri

Modernistler, soykırımın modern devlet, ileri teknoloji ve ideolojik planlar gerektiren modern bir olgu olduğunu savunur.

Bauman'a göre soykırım, "mükemmel bir bahçe yaratmak için yabani otların temizlendiği gibi" rasyonel bir toplum mühendisliği projesidir.

 

Geleneksel Modernizmin Ötesinde: Longue Durée'de Soykırım

Organizasyonel Kapasite

Soykırımın örgütsel kökleri sömürgecilik deneyimine ve zorlamanın kümülatif bürokratikleşmesine dayanır.

Soykırım kurumu insanlık tarihinde çok geç ortaya çıkmış olsa da, onun yaratılışının örgütsel bileşenleri büyük ölçüde şiddet içeren sömürgecilik yüzyılları boyunca şekillenmiştir.

 

İdeolojik Nüfuz

Modern ideolojiler (milliyetçilik, sosyalizm vb.) kitlelerin desteğini alarak soykırım projelerine zemin hazırlar.

 

Soykırım ve Mikro Dayanışma

Soykırım faillerinin çoğu sadist canavarlar değil, "sıradan erkeklerdir" ve onları bu eylemlere iten şey kendi mikro gruplarına (aile, arkadaşlar) karşı hissettikleri sorumluluk ve bağlılıktır.

 

Çözüm

Soykırım biyolojik bir potansiyel değil, örgütlenme, ideoloji ve mikro dayanışma mekanizmalarının mümkün kıldığı bir sosyal olgudur.

 

Terörizm

Terörizmin Anlamı

Terörizm, organize şiddetin özel bir biçimi olarak, "çoğunlukla kasıtlı veya kasıtsız olarak korku ve gerginliğe neden olan öngörülemeyen muhteşem olaylara" dayanır.

Belirli bir siyasi mesajın şiddet yoluyla iletilmesi aracıdır.

 

Terör Sosyolojisi: Kültür ve Şiddet

Neo-Durkhemci Analizler

Terörizm ve şiddet maddi bir olaydan ziyade kültürel/sembolik bir eser ve bir tür "politik performans" olarak görülür. Terör eylemleri; kutsal-dünyevi, dost-düşman, arınma-kirlenme gibi kültürel ikilikler ve kutuplaşmış ideolojik doktrinler (aşırı inanç sistemleri) üzerinden kolektif anlam kazanır.

 

Etkileşimci Analizler

Makro normlar yerine mikro düzeydeki durumlar ve yüz yüze etkileşimler öne çıkar. Şiddet insan doğasına aykırıdır; gerilim ve korku yaratır. Terör eylemlerinin başarısı, "yüzleşmeye dayalı korku/gerilimin" duygusal ritüellerle yönetilerek duygusal enerjiye dönüştürülmesine bağlıdır.

 

Temelcilik Karşıtı / Yapısökümcü Perspektifler

Terörizm olgusunu açıklamak yerine hakim söylemlerin yapısökümüne odaklanırlar. Terör, objektif bir gerçeklikten ziyade söylemsel olarak inşa edilen, zamana ve mekana göre değişen istikrarsız bir kavramdır.

 

Kültür merkezli yaklaşımlar fikirleri, sembolleri ve söylemleri toplumsal eylemin yegane yaratıcısı olarak görürler. Oysa terörizm; jeopolitik, tarihsel, ekonomik ve yapısal (maddi) gerçeklikler olmadan sadece söyleme veya metne indirgenemez.

 

Kültürcü Açıklamaların Ötesinde: Uzun Vadede Terörizm

Terörizm dâhil tüm organize şiddet biçimleri üç uzun vadeli tarihsel sürecin kesişimiyle açıklanabilir:

Zorlamanın kümülatif bürokratikleşmesi (örgütsel/yapısal gelişim),

Merkezkaç ideolojileştirme (kültürel/fikri çerçeve),

Mikro dayanışmanın geliştirilmesi (durumsal/bireysel grup bağları).

 

Bürokrasi ve Terör

Modern terör örgütleri (IŞİD, El Kaide) hiyerarşik, profesyonelleşmiş ve uzmanlaşmış bürokratik yapılar sergiler.

Terör örgütleri pek çok açıdan diğer bürokrasilere benzemekle birlikte bazı farklılıklar da göstermektedir.

 

İdeoloji ve Terörizm

İdeoloji, eylemlerin sempatizanlar nezdinde meşrulaştırılması için hayatidir. Medya, terörün etkisini yaymada kritik bir rol oynar.

Terör örgütleri, eylemlerinin etkisini duyurmak ve "eylem propagandası" yapmak için kitlesel medya araçlarına son derece bağımlıdır. Medyanın geniş yer ayırması, korku atmosferini büyütürken örgütün görünürlüğünü ve ideolojik meşruiyet arayışını artırır.

 

Mikro Dayanışma ve Terörizm

Radikalleşme, bireysel bir süreçten ziyade akran grupları ve aile ağları üzerinden gerçekleşir.

Bireyleri şiddete ve fedakarlığa motive eden kişilerarası duygusal ve etik bağlardır.

 

İnsanlar Neden Savaşır?

Şiddet bağlamında grup bağlılığı ve toplumsal uyum üzerine yapılan mevcut sosyolojik tartışmalar tarihsel açıdan dar ve kuramsal açıdan zayıftır.

Grup bağlarını anlamak için longue durée (uzun dönemli) tarihsel sosyolojiyi devreye sokmak gerekir.

 

Toplumsal Uyum ve Askeri Teşkilat

Geleneksel askeri düşünce, insanın doğal halinin savaş olduğunu savunan Hobbesçu ontolojiye dayanır.

Buna karşılık askeri liderler ve bilim insanları, bireylerin zorlanmadıkça ya da güçlü teşvikler sağlanmadıkça savaşmaya istekli olmadıklarının son derece farkındadır.

 

Charles Ardant du Picq

Cephedeki başarının teknikten ziyade askerlerin "ahlaki gücüne" ve sosyal uyumuna bağlı olduğunu vurguladı. İnsanların "savaşmak için değil, zafer kazanmak ve hayatta kalmak için" savaşa girdiğini gösterdi.

 

Shils & Janowitz (1948): Wehrmacht (Alman) askerlerinin son ana kadar savaşmasının sebebinin Nazi ideolojisi değil, küçük askeri birliklerindeki yoldaşlarına duydukları kişisel sadakat olduğunu savundular.

 

S. L. A. Marshall (1947): İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalı ön cephe askerlerinin %75'inden fazlasının düşmana ateş etmediğini, savaşan azınlığın ise ideolojiyle değil takımdaki arkadaşlarına olan sorumlulukla motive olduğunu öne sürdü.

 

Sosyolojinin asıl odağı "insanların ne zaman ve hangi koşullar altında başkalarını öldürmeye veya kendilerini feda etmeye istekli olduğu" olmalıdır.

 

Şiddet ve Mikro Dayanışma

Savan şartlarında yaşayan ilk insanlar son derece esnek, akışkan ve değişken küçük gruplar halindeydi. İnsanların sabit grup birliği kurma konusunda genetik bir programı yoktur.

 

Mikro dayanışma; duyguların, bilişin ve ortak sosyal eylemin koordinasyonuyla sonradan inşa edilen bir süreçtir.

 

Tehdit anında ortaya çıkan tünel görüşü, zamanın yavaşlaması, kortizol artışı gibi hayatta kalma mekanizmaları duygusal tepkileri zirveye çıkarır ve mikro bağları hızla pekiştirir.

 

Askeri yapılar ve terör örgütleri; bürokratik soğukluğu aşmak için küçük birlikleri bilinçli olarak birbirine kenetlenmiş gruplara dönüştürmeye çalışırlar.

 

Modern Öncesi Dünyada Şiddet ve Sosyal Uyum

Samuraylar, Memlükler ve Spartalılar gibi seçkin savaşçı grupların uyumu, "doğal" bağlar değil, katı eğitim ve ideolojik doktrinler içeren yukarıdan aşağıya örgütsel yaratımlardır.

Modern öncesi imparatorluklar, toplumsal hayatın en derinine nüfuz edecek altyapısal ve örgütsel güçten yoksundu.

 

Modern Çağda Şiddet ve Sosyal Uyum

Modern ordular, mikro dayanışmayı yapay olarak oluşturmak için "arkadaş sistemi" (buddy system) gibi politikalar ve grupla çalıştırılan silahlar kullanır.

Dünyamız karmaşık ve zorlayıcı toplumsal örgütlerle daha da doygun hale geldikçe, resmi bürokratik kurumlardan tamamen kopmuş mikro dayanışmaların oluşmasına yönelik alan giderek azalıyor.

 

Modern organizasyonlar soğuk, bürokratik, anonim ve araçsal akılcılığa dayanır. İnsanlar ise doğası gereği sıcak, duygusal ve kişisel bağlar ararlar.

 

Küçük grupları birbirine bağlayan o ölümcül ve yoğun sadakat bağları, dışarıdan uygulanan makro-örgütsel politikaların ve ideolojik meşrulaştırmaların doğrudan bir ürünüdür.

 

Sonuç: Organize Şiddetin Geleceği

Geç modernitede tıp, farmakoloji ve askeri teknolojideki ilerlemeler sayesinde savaşlardaki insan kayıpları azalmıştır. Ancak ölüm oranlarının düşmesi, çatışma veya şiddetin azaldığı anlamına gelmez. Çatışmalar kalıcılaşmakta, şiddet daha stratejik ve seçici hale gelmektedir.

 

İnsan ölmediği ve robotik kayıplar ucuz olduğu zaman şiddet meşrulaştırmasına daha az ihtiyaç duyulacak; bu durum savaş ve çatışma kararlarının daha kolay alınmasına (daha sık çatışmaya) yol açabilecektir.

 

Geleceğin Şiddet Biçimleri

Şiddet insan bedenini tamamen yok etmek yerine, toplumların zihinsel, duygusal ve genetik yapısını hedef alacaktır.

 

Şiddetin kalıcılığı, onu üreten iki ana ayağa bağlıdır: Zorlayıcı Örgütler ve Meşrulaştırıcı İdeolojiler. Bu iki yapı büyümeye devam ettiği sürece şiddetin ortadan kalkması mümkün değildir.

 

Geç modernitede şiddet yok olmamakta, daha az kanlı, daha az görünür fakat çok daha etkili ve mikro düzeyde bir kontrol aygıtı haline gelmektedir.

 

Tobias Hauffe - Eylemin Merkezindeki Boşluk - Notlar

Tobias Hauffe - Eylemin Merkezindeki Boşluk - Notlar

Dolaysız Şiddetin Sosyolojisi

Die Leere im Zentrum der Tat, Eine Soziologie unvermittelter Gewalt, Hamburger Edition, Hamburg, 2024

 


Konu Nedir?

Kitabın ana sorusu: daha önce hiç şiddet suçu işlememiş ya da çok az işlemiş "önceden sabıkası olmayan/sıradan" kişilerin, gündelik ve basit kamusal kavgalarda (taksi sırası, sarhoş arkadaşı yatıştırma, anlık hakaret vb.) neden ve nasıl aniden yerde yatan birinin kafasına/vücuduna tekme atacak kadar ağır, aşırı ve tırmanmayan ama aniden patlayan bir şiddete (vahşete) başvurabildiğidir.

 

Bu çalışma şiddetin gerçekleştiği o anın kendisine", durumsal bağlamına, bedenleşmiş haline (fiziksel/duyusal boyut) ve eylem biçimine odaklanmaktadır.

 

Şiddet anında mağdur durumsal olarak gölgede kalır. Failin, karşısındaki nesne/insan ile bağının tamamen kopar.

Şiddet eylemi burada bir çatışmadan çok bir tür "vandalizme / yıkıcılığa" dönüşmektedir.

 

 

Yaklaşımlar: Şiddet Anını Kavramak

Temellendirilmiş Teori Yöntemi (Grounded Theory)

Araştırma, ampirik verilerden yola çıkarak teori üretmeyi amaçlayan "Grounded Theory" (Temellendirilmiş Teori) yöntemine dayanmaktadır.

Bu yöntem, katı tarifler yerine "sosyal gerçeklik hakkında düşünmenin ve keşfetmenin belirli bir yolu veya tarzı" olarak tanımlanır.

 

Anı koruma çabası: Andrew Abbott’un "Lirik Sosyoloji"si

Lirik sosyoloji, "sosyal anları duygusal olarak yakalamayı" hedefler.

 

Lirik tutum, "duruma yukarıdan bakmak yerine kendini onun içine kaptırmak" demektir.

Bu yaklaşım sayesinde şiddet anına "farklı merceklerden" bakmak mümkün olmaktadır.

 

Çalışmayı somut olarak yapın: Dava nedir ve dava nasıl bu hale geldi?

Şiddet içeren durumlar karmaşıktır: her şiddet durumunun kendine has bir durumu vardır.

 

Şiddet insanların duyusal algısını ve kendini ifade etme yeteneğini yok eden trajik bir eylemdir.

 

Berlin Metrosu Tekmeleme Olayı

Kamusal alanda bir adam merdivenlerden inen bir kadının sırtına hiçbir görünür neden (tartışma, ırkçılık, soygun vb.) olmaksızın, son derece sakin ve kayıtsız bir biçimde tekme atar ve sigarasını içerek uzaklaşır.

Eylemin vahşetinden ziyade, failin gösterdiği aşırı umursamazlık, kayıtsızlık ve anlamsızlık analizi çıkmaza sürükler.

Medyada faile karşı linç ve şiddet içeren ("taşakları kesilmeli", "halkın önüne çıkarılmalı") tepkiler doğar.

 

Berlin olayına benzeyen (aniden beliren, sebepsiz) olayların medyanın yarattığı algının aksine istatistiksel olarak yeni bir "salgın" veya yaygın bir trend olmadığı, ancak polisin elinde benzer özellikler taşıyan somut ağır cinayete teşebbüs dosyalarının bulunduğu anlaşılır.

 

Mesele failin psikolojisi veya "Neden" yaptığı değil, şiddete geçiş anının durumsal olarak "Nasıl" gerçekleştiği olmalıdır.

 

…bir feneri söndürür gibi bir insanı merdivenden aşağı tekmelemek

 

Veri Materyali Üzerine: Olasılıklar, Sorunlar ve Yeni Yollar

Polis ve savcılık belgeleri…

 

Sosyal bilimler araştırmalarında suç, şiddet içeren bir durumdan farklıdır.

Soruşturmalar bireysel faile odaklanırken, sosyolojik analiz durumsal dinamikleri yakalamaya çalışır.

 

Hafıza ve Algı Sorunları

Şiddet eylemi sırasında kişilerin "mikroskobik ayrıntıları hatırlayıp bunların nereye ait olduğunu hatırlayamadıkları" durumlar gözlemlenmiştir.

Şiddetten etkilenenler mikroskobik bir ayrıntıyı hatırlar ama bunun nereye ait olduğunu hatırlayamaz.

 

Edebiyat ve Sosyoloji

Sosyoloji dili, şiddeti anlatmakta yetersiz kaldığında edebiyattan (özellikle Albert Camus’nün Yabancı romanından) yardım alır.

Bu sayede duyguların, tutkuların ve bedenin pratik zekasının sosyolojik dile nasıl taşınabileceği tespit edilebilir.

 

Dört Ani Şiddet Vakası

Bu vakaların ortak özelliği, faillerin daha önce ciddi şiddet suçuna karışmamış olmaları ve şiddetin "aniden" patlak vermesidir.

 

Vaka 1: İki arkadaşın eğlenceli geçen bir gecesinin ardından, birinin aniden diğerine sokak ortasında vahşice saldırması.

Soruşturma raporuna göre sanığın, mağdurun zararına saldırıyı açıklayabilecek bir saik tespit edilememiştir.

 

Vaka 2: Tren istasyonunda evsiz ve sarhoş bir grubun içinde çıkan tartışmada, failin mağdurun kafasına "futbol topuna vurur gibi" tekmeler atması.

 

Vaka 3: Bir taksi durağında çıkan sıra tartışmasının, bir kişinin araçtan zorla indirilip yerde sürüklenmesi ve tekmelenmesiyle sonuçlanması.

 

Vaka 4: İki grup arasındaki sözlü atışmanın, failin aniden tişörtünü çıkarıp mağdura hücum etmesi ve onu "asfaltın üzerine bir çuval gibi" düşürene kadar dövmesiyle sona ermesi.

 

Şiddet İçeren Anti-sosyal Davranış Biçiminin Yönleri

Yön 1

Şiddet anında failin dış dünya ile bağı kopar ve şiddetli bir öfke durumu içine hapsolur.

Mağdurun yere düştüğü an kritik bir dönüm noktasıdır; bu an şiddeti durdurmak yerine şiddetin patlak vermesini hızlandırır.

 

Yön 2

Failler, eylemden kısa süre sonra "sanki hiçbir şey olmamış gibi" mesafeli ve kayıtsız davranabilirler.

 

Şiddet uygulayanların şiddetli öfke durumunu terk ettiği görülüyor. Dahası, sanki bunların hiçbiri gerçekten onu ilgilendirmiyormuş gibi görünüyor.

Bu noktada şiddet uygulayanların da sözde bilinç kaybı yaşadıklarını da eklemek gerekiyor.

 

Yön 3

Faillerin şiddet uygulama konusundaki deneyimsizliğine rağmen, eylemleri popüler kültürdeki (filmler, videolar) kalıplara benzemektedir.

 

Ek ders: Albert Camus'nün Yabancı'sı

Camus’nün Yabancı’da kullandığı dil, anlatı teknikleri ve duyusal yoğunluk; şiddet eyleminin failin gündelik hayatı, alışkanlıkları ve anlık duyusal algılarıyla (güneş, sıcaklık, ter, bıçağın parıltısı) nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir.

 

Bu edebi-sosyolojik okuma, şiddetin sosyolojik analizinde eksik kalan öznel gerçeklik anını, durumun ne kadar hızlı yorumlandığını ve spontane eylem dürtülerinin bedensel/duyusal algılar tarafından nasıl tetiklendiğini anlamaya yardımcı olur.

 

"Annem bugün öldü. Belki dün de olabilir. Bilmiyorum." cümlesiyle başlayan olaylar silsilesinde Meursault, toplumsal beklentilerin (yas tutma, ağlama, üzüntü gösterme) aksine tamamen mesafeli ve kayıtsızdır.

 

Marie’nin kendisini sevip sevmediği sorusuna "bunun bir anlamı olmadığını" söyler.

Cenazenin ertesi günü "aslında hiçbir şeyin değişmediğini" düşünür. Yaşamındaki hiçbir şey onun için bir "anlam" veya "gerekçe" kaynağı değildir.

 

Meursault’nun dünyasında ahlaki, psikolojik veya sosyolojik güdülerden ziyade doğal ve bedensel faktörler (özellikle güneş, ısı, ter, gözlerin körleşmesi, baş ağrısı) eylemleri yönlendirir.

 

Cinayet anı, kriminolojik bir nedensellik veya kişisel bir husumet üzerinden değil, durumsal ve bedensel bir refleks olarak gerçekleşir.

 

Meursault'nun şiddet eyleminde psikolojik veya sosyal motifler rol oynamaz.

Bir olay diğerini nedensizce tetikler; tüm sürece şans, tesadüf ve fiziki ortam şartları hakimdir.

 

Tıpkı Berlin metrosundaki adamın kadını merdivenlerden aşağıya tepelemesinde olduğu gibi, Meursault'nun cinayeti de bir gerekçeye/nedene dayanmayan, durumsal ve anlamsız bir refleks eylemidir.

 

Meursault, cinayeti ahlaki bir motifle işlemediği için mahkemenin aradığı "faile" dönüşemez.

Kahve içmek, denize girmek, mektup yazmak veya bir insanı vurmak Meursault için eşit derecede anlamsızdır.

 

Şiddet eyleminin kurbanı olan "Arap" isimsizdir (sömürgeci güç ilişkilerinin yansıması…)

 

Sonuç: Oyunun Ortasındaki Boşluk

Şiddet içeren a-sosyal eylem tarzı üç temel boyutta ele alınır:

1.     Kapsüllenmiş Öfke Durumu (Durumsal Anlık)

Fail, şiddet anında dış dünyaya kapalı, aşırı bir öfke durumuna hapsolur. Eylem radikal biçimde anlıktır.

2.     Vandalistik Boyut (Yıkım ve Şeyleştirme)

Şiddet bir insana değil, nesneleşmiş/şeyleşmiş bir "cesede" veya "boşluğa" yöneliktir. Eylem insanlık dışı bir vandalizme (maddi hasara) benzer.

3.     Resimsel/Performans Yönü (Gerçeklik Sıçraması)

Şiddet durumsal bir tırmanıştan ziyade bir "sıçrama"dır. Popüler kültür ve medyadaki soyut eylem kalıpları (film sahneleri) taklit edilir.

 

Kurbanın yere düşmesi çatışmayı bitirmez; aksine şiddeti körükler. Fail kurbanı özne olarak değil, bir nesne/parça gibi görür. Bu asimetri, failin karşıdakinin insanlığını ve paniğini tanımasını engeller.

 

Failler eylem anını ve biyografilerini anlatırken "Sonra durdu, şokunu yaşadı" veya "Bu kadar yaralandığını fark etmedim" gibi edilgen ifadeler kullanır. Failler kendilerini aktif bir aktörden ziyade, olayların sürüklediği pasif bir "bilardo topu" gibi konumlandırırlar.

 

Camus'nün Yabancı romanındaki Meursault karakteri gibi, şiddet eylemi hayatın diğer gündelik rutinleri (yemek pişirmek, yürümek) kadar sıradan, nedensiz ve "hiyerarşiden arındırılmış" bir eylem grameriyle gerçekleştirilir.

 

Şiddet her zaman "haz/coşku" arayışıyla (Reemtsma'nın ototelik şiddet kavrayışı) gerçekleşmez; aksine soğuk, kayıtsız ve failin kendi eylemine yabancılaştığı biçimlerde de ortaya çıkar.

 

Bu eylemler faillerin olağan "eylem repertuarında" veya geçmiş şiddet kariyerlerinde yer almamasına rağmen, anlık bir sıçrama (jump into action) şeklinde ortaya çıkmaktadır.

 

Günther Anders'in teknoloji ve medya felsefesi

Şiddet faili, eylemin gerçekleştiği fiziksel ortam ile dijital/medyatik kurgu arasındaki farkı tam olarak kavrayamaz (orada/burada, gerçek/görünüş çelişkisi).

Bireyler televizyon, internet ve sosyal medya aracılığıyla şiddete, acıya ve ölüme dair muazzam miktarda bilgi biriktirir. Ancak bu bilgi "cansızdır"; insanın incitme gücü ve başkasının incinmeye açıklığıyla gerçek bir empati bağı kuramaz.

Ekranda izlenen ölümcül bir kazanın yarattığı sarsıntı nasıl "küçük ve hayali" kalıyorsa, gerçek hayattaki şiddet anında da failin eyleminin sonuçlarına dair sarsıntısı "küçük ve hayali" kalmaktadır.

 

Lee Ann Fujii kitlesel veya kamusal şiddet gösterilerinde izleyicilerin dahi pasif kalmadığını, "aktif katılım" gösterdiğini savunur. Şiddet performansı; fiziksel mekânda kimin gruba ait olduğunu, kimin "öteki" olduğunu belirleyen ve toplumsal düzen üreten bir süreçtir.

 

Sosyal medyada gerçek şiddet videolarını çeken, editleyen, sohbet gruplarında paylaşan, altına emojiler/yorumlar ekleyen veya onlardan caps/meme üreten kişilerin de şiddet gösterisine dahil olur.

 

Ani şiddet sıçramalarında (örneğin Kongre Binası baskını, yasadışı araba yarışları, canlı yayınlanan vahşi suçlar); failin kendi incitme/zarar verme gücünün farkında olmaması ile kurbanın fiziksel olarak incinmeye açıklığı/kırılganlığı arasındaki gerçeklik bağı kopmaktadır.

 

John D. Brewer - C. Wright Mills ve Şiddetin Sonlandırılması - Notlar

John D. Brewer - C. Wright Mills ve Şiddetin Sonlandırılması - Notlar

C. Wright Mills and the Ending of Violence, Palgrave Macmillan, New York, 2003

 


Önsöz

Kuzey İrlanda ve Güney Afrika barış süreçleri karşılaştırması

Bu kitap, barış sürecini siyaset biliminin tekelinden kurtarma ve sosyolojik bir analiz çerçevesine oturtma ("kurtarma") girişimidir.

 

Mills’in yaklaşımı basitleştirilerek sadece birey-toplum ilişkisi olarak görülmektedir. Oysa Mills; bireysel biyografi, tarih, toplumsal yapısal değişimler ve siyasi süreçlerin kesişimini inceler.

 

Kitap barış süreçlerini açıklamadaki başarısını ve aynı zamanda olayların sosyoloji disiplinine sağladığı katkıyı gösteren yorumlayıcı bir tarih sunar.

 

Giriş: Çatışma, Şiddet ve Barış

Bu kitap bilinçli olarak bir önsöz olarak yazılmıştır.

Sosyoloji barış süreçlerini tahmin etmede yetersiz kaldı

Barış süreçleri, şiddetin tüm biçimlerini ortadan kaldırmasa da, toplumsal şiddetin disiplinli bir dönüşümünü temsil eder.

 

Terörizm ve kitlesel siyasi şiddet dursa da; yapısal şiddet (işsizlik, ekonomik eşitsizlik), suç odaklı şiddet (Güney Afrika örneği) ve sokak/gençlik şiddeti (Kuzey İrlanda örneği) daha düşük yoğunlukta devam eder. Barış süreçleri hassas ve kırılgan yapılardır.

 

Sosyoloji çoğu zaman olayları ve tarihi çarpıtan soyut "büyük teoriler" üretmeye çalışır. İddialı teoriler kurmak yerine; açıklamada açıklığı, inandırıcılığı, ampirik ve tarihsel doğruluğu önceliklendirmek gerek.

 

C. Wright Mills'in Sosyolojik Tahayyül (Sociological Imagination) kavramı

Bu yaklaşım 4 temel unsurun kesişimini inceler:

 

Toplumsal Yapı (Social Structure)

 

Bireysel Biyografi (Personal Biography)

 

Tarih (History)

 

Siyasi Süreç (Political Process)

 

Kuzey İrlanda ve Güney Afrika / Her iki ülke de "ırk", din veya milliyet gibi tek bir keskin fay hattıyla bölünmüş toplumsal yapılara sahiptir.

 

Sinn Féin / ANC (Cumhuriyetçiler/Afrika Ulusal Kongresi): Kendilerini sömürgecilik karşıtı özgürlük hareketleri olarak eşitlemişlerdir.

 

İttihatçılar (Unionists) / Afrikaner Milliyetçileri: Egemen konumlarını korumaya çalışan, kuşatılmışlık hissiyatı ve muhafazakar Dini/Protestan arka planı paylaşan gruplar olarak paralellik kurmuşlardır.

 

Güney Afrika'daki "ırk" ve Kuzey İrlanda'daki "din", toplumsal tabakalaşmayı etno-ulusal sınırlar boyunca örgütleyen işlevsel eşdeğerlerdir.

Bir tarafın kazancı diğerinin mutlak kaybı olarak algılanmış; barınma, eğitim ve sağlık gibi tüm sosyal konular ulusal egemenlik çatışmasına indirgenmiştir.

 

Mandela'nın da vurguladığı gibi, sıfır toplamlı çatışmalar ya taraflardan birinin yok olmasıyla ya da iki tarafın birlikte imhasıyla ("ölümcül kucaklaşma") sonuçlanır.

Gerçek "barış", mutlak zaferden vazgeçip karşılıklı avantaj sağlayan "en iyi ikinci çözümü" kabul etmeyi gerektirir.

 

Sosyolojik tahayyül, barış sürecinin sonucunu kehanet gibi öngörmez (öngörü teorilerin işidir), ancak sürecin nasıl ortaya çıktığını açıklar.

 

1. Bölüm: C. Wright Mills ve Sosyolojik Tahayyül

Sosyoloji; suç, işsizlik veya eğitim gibi herkesin hakkında bir fikri olduğu konularla ilgilendiği için sıradan "sağduyu" (common sense) ile sürekli yarış halindedir.

Sosyolojik bulgular sağduyuya aykırı çıktığında "sezgilere aykırı" denilerek alaya alınır; sağduyuyu doğruladığında ise "zaten bilineni söylemekle" suçlanır. Ne var ki sorun sosyolojide değil, sağduyunun yöntemsel titizlikten uzak olmasındadır.

 

Sosyolojik tahayyül, şu üç temel eksenin kesişim noktasını yakalama becerisidir:

Biyografi ve Toplumsal Yapı: Bireysel deneyimler ile içinde yaşanılan tarihsel ve kurumsal yapı arasındaki bağı kurmak.

Kişisel Sorunlar ve Kamusal Meseleler: Bireyin yaşadığı kişisel sıkıntıların (işsizlik, ailevi sorunlar vb.) altında yatan kamusal/toplumsal dinamikleri açığa çıkarmak.

Disiplinlerarası Bütünlük: Tarih, siyaset bilim, ekonomi, psikoloji ve felsefeyi kapsayan ortak bir düşünme biçimi geliştirmek.

 

Mills, 20. yüzyıl Amerikan sosyolojisinin profesyonelleşme adına apolitik ve teknik bir yapıya bürünmesine şiddetle karşı çıkmıştır.

 

Teksas'ta yetişen Mills; ateist duruşu, bağımsızlığına düşkünlüğü, motosiklet tutkusu ve kurallara uymayan yaşam tarzıyla akademik dünyanın tam anlamıyla bir "yabancısı" (outsider) olmuştur.

Sosyolojiyi akademinin steril duvarları arasından çıkarıp Küba Devrimi, Soğuk Savaş militarizmi, iktidar elitleri ve orta sınıfın sorunları gibi doğrudan gerçek dünya meselelerini analiz etmek için bir araç olarak kullanmıştır.

 

Mills’in Karşı Çıktığı Sosyoloji Eğilimleri

Soyut Ampirizm (Paul Lazarsfeld): Sosyolojiyi toplumsal kavramlardan ziyade istatistiksel değişkenlere, anketlere ve ölçüm tekniklerine indirger. Yöntem fetişizmi yaparak araştırma konusunu yöntemin kendisine köle eder; toplumsal yapıyı gözden kaçırarak olguları bireysel düzeyde (psikolojikleştirerek) ele alır.

 

Genel Teori / Büyük Teori (Talcott Parsons): Tarihsel zaman ve mekândan kopuk, aşırı soyut ve karmaşık bir dil (kavram fetişizmi) kullanır. Bireyleri toplumun iplerini elinde tuttuğu "aşırı sosyalleşmiş kuklalara" dönüştürür ve iktidar, çatışma gibi temel dinamikleri göz ardı eder.

 

Sosyal Yönetim / Pratik Sosyoloji: Sosyolojiyi bürokrasinin, devletin, ordunun ve büyük şirketlerin hizmetine sunan teknik bir araca dönüştürür. "İnsan ilişkileri" veya "verimlilik" adı altında fabrikalardaki ve toplumdaki güç hiyerarşilerini saklayarak egemen elitlerin çıkarlarına hizmet eder.

 

Sosyolojik Tahayyül

Gerçek ve nitelikli bir sosyoloji, tek taraflı ampirizm veya soyut teoriler yerine dört temel unsurun kesişimini tek bir çerçevede dengede tutmalıdır:

Bireysel Biyografi (Faillik): İnsanın gündelik yaşam deneyimi, yaşanmış geçmişi ve mikro düzeydeki kişisel çevresi.

Toplumsal Yapı: Bireyin içinde yaşadığı ekonomik, siyasi, askeri ve dini kurumların makro düzeni.

Tarih (Tarihsel Özgüllük): Toplumların ve yapıların boşlukta oluşmadığı, geçmişten gelen tarihsel süreçlerin ve spesifik dönemsel koşulların bugünü şekillendirdiği bilinci.

Siyasal İktidar ve Devlet: Sosyal yapıların siyasi devlet altında örgütlendiği gerçeği; iktidar elitlerinin ve karar alıcıların bireysel yaşamlar üzerindeki belirleyici gücü.

 

Sosyolojik tahayyülün en kritik işlevi, bireylerin kendi dar çevrelerinde yaşadıkları özel sıkıntıların (troubles), aslında toplumun yapısından kaynaklanan kamusal sorunlarla (issues) doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymasıdır.

 

Barış süreçlerini açıklamak için her yere uygulanabilen "Büyük Teori"ler kurmak yerine; analiz doğrudan gerçek zaman ve mekândaki vakalarla (Kuzey İrlanda ve Güney Afrika) sınırlandırılmalıdır.

 

2. Bölüm: Barış Sürecinin Tarihsel Özelliği

Din mi, ırk mı, siyaset mi?:

Yüzeysel olarak bakarsak Kuzey İrlanda'daki çatışma dini, Güney Afrika'daki ise ırksal görünür. Esasen her iki çatışmanın da özünde siyasi ve ekonomik kaynaklara erişim kavgası vardır.

 

Tarihin mirası ve yükü

Tarihsel bölünmeler toplumsal yapıya yerleşir ve bugünkü barış çabalarını kısıtlayan bir "yük" haline gelir.

 

Tarihsel bir faktör olarak sömürgecilik

Sömürgecilik her iki toplumda da yerleşimci-yerli ayrımına dayalı katı sosyal yapılar yarattı.

 

Daha önceki reform süreçleri

Geçmişteki başarısız reform girişimleri (O'Neill dönemi ve Bantustan politikası gibi) mevcut süreçler üzerinde güvensizliği miras bırakır.

 

Çözüm

Irk (Güney Afrika) veya din (Kuzey İrlanda) temelinde yükselen 17. yüzyıl sömürgeci bölünmeleri, toplumlar modern sanayi aşamasına geçseler dahi yok olmamıştır.

 

Kültürün ve yerleşimcilerin ürettiği eşitsizlik, adaletsizlik ve mülksüzleştirme kalıpları hukuk tarafından onaylanmış; bu durum şiddet ve çatışmayı sosyal yapının ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir.

 

Modern dönemdeki grup ilişkileri, kökleri yüzyıllar öncesine dayanan bu yapısal eşitsizliklerden beslenmeye devam etmiştir.

 

Çatışma tarihi zamanla ilkeler, semboller ve kutsallaştırılmış anlatılara dönüşür (örn. Ian Paisley'nin "şehitlerin kanı" vurgusu).

Masadaki aktörler ve barış yapıcılar bu sembollerin dışına çıkmakta son derece zorlanırlar; çünkü atılan her esnek adım, "davaya veya geçmişte acı çekenlerin mirasına ihanet" olarak algılanma riski taşır. Tarih, siyasi esnekliği sınırlandıran bir barikata dönüşür.

 

3. Bireysel Biyografik Deneyimler ve Barış

Kişisel sorunlar ve kamusal sorunlar

Şiddet bireyler için ontolojik güvensizlik yaratan kişisel bir sorundur.

Barış ise bu sorunların çözümü için ortaya çıkan bir kamusal meseledir.

 

Şiddet deneyimlerinin farklılığı, grupların barış sürecine desteğini etkiler; örneğin Protestanların şiddete maruz kalma biçimleri, onların sürece daha şüpheci bakmasına neden olmuştur.

 

Barışın ontolojik bedeli

Barışın tanıdık rutinleri bozması ve mağdurlar için faillerle bir arada yaşamayı gerektirmesi gibi "bedelleri" vardır.

 

Kilit kişiler ve barış süreci

Barış Karşıtları

"Sert Hayır" (Hard No): Eski egemenlik düzenine (Apartheid veya Protestan üstünlüğü) geri dönmek isteyen radikal gruplardır.

"Yumuşak Hayır" (Soft No): Eski düzene geri dönmeyi savunmasalar da kendi grup çıkarlarından taviz vermeyi reddeden ve "ikinci en iyi" çözümleri kabul etmeyen gruplardır.

Söylemleri: Dışlayıcı, partizan ve gelenekseldir. Eski bağlılıklar, semboller, şehitler ve "bir santim bile taviz yok" mottosu etrafında bir söylem kurarlar.

 

Barış Yapıcılar

F.W. de Klerk (Güney Afrika) ve David Trimble (Kuzey İrlanda); ayrıca Gusty Spence ve David Ervine gibi eski radikal Sadık (Loyalist) milisler.

Bu liderlerin muhafazakar veya sağcı geçmişlerinin "kusursuz" olması, kendi tabanlarını uzlaşmaya ikna edebilmelerini sağlamıştır.

 

Hapsedilme veya gözaltı süreçleri, hem Güney Afrika'da hem de Kuzey İrlanda'da aktörlerin düşmanı anlamalarını, radikal şiddetin insani maliyetini kavramalarını ve sadece siyasi yöntemlerin meşruiyet getireceğini fark etmelerini sağlamıştır.

 

Güney Afrika'da barışın sağlanması ve çoğunluk yönetimine geçilmesi, Siyah nüfusun yoksulluğunu, işsizliğini ve "ekonomik apartheid" gerçeğini ortadan kaldırmamıştır.

 

Ancak Mandela ve diğer kilit liderler, ekonomik koşulları hemen düzelmese dahi Siyah toplumun "artık ikinci sınıf vatandaş olarak görülmediği" duygusunu ve sembolik tanınmayı başarılı bir şekilde işleyerek barış sürecine kitlesel destek toplamayı başarmışlardır.

 

Katolik tarafı, uzun süredir bağlı olduğu "İngilizlerin derhal çekilmesi" ve "Birleşik İrlanda" ideallerinden vazgeçerek rıza ilkesini (Protestanların veto hakkını) kabul etmiştir. Anayasal ve bölgesel hedeflerinden feragat etmelerine rağmen Katolik seçmenin %99'u Hayırlı Cuma Anlaşması'nı desteklemiştir. Bu durum, kilit azınlık liderlerinin tabanı "ikinci en iyi çözüme" ikna etmedeki başarısını gösterir.

 

Protestan kültüründe dini vurgu (günah, tövbe ve yeniden doğuş) belirleyicidir. Protestanlar, eski savaşçıları ancak hapishanede radikal bir Hristiyan dönüşümü ("yeniden doğuş") yaşayıp alenen tövbe ettilerse affetmeye meyillidir. Sadece siyasi olarak barışı savunan Cumhuriyetçiler ise "özür dilemedikleri" gerekçesiyle kınanmaya devam eder.

 

4. Bölüm: Siyaset ile Toplumsal Yapının Kesişimi

Demografi

Kuzey İrlanda'daki Katolik nüfus artışı ve Güney Afrika'daki beyaz azınlığın sayısal yetersizliği siyasi statükoyu sürdürülemez kıldı.

 

Sivil toplum ve demokrasi açığı

Resmi siyasetin tıkandığı alanlarda topluluk grupları, sendikalar barış inşasında kritik roller üstlenir.

Sınıf ve toplumsal cinsiyet gibi yeni bölünme hatları geleneksel etnik blokları aşındırmaya başlar.

 

Barış süreçlerini mümkün kılan ve şekillendiren yapısal dönüşümler iki ana seviyede gerçekleşmiştir.

1.     Uluslararası ve Küresel Etkenler

Siyasi: Soğuk Savaş'ın bitişi, Avrupalılaşma entegrasyonu ve dış üçüncü taraf müdahaleleri (ABD, AB gibi).

Sosyo-Ekonomik: Küreselleşme, laikleşme ve (Güney Afrika örneğindeki) uluslararası ekonomik yaptırımlar.

 

2.     Yerel ve Ulusal Dönüşümler

Demografik / Kültürel: Etnik bloklar içinde sınıf farklılıklarının derinleşmesi, doğurganlık ve göç oranlarının değişmesi.

Ekonomik Krizler: Refah devletinin küçülmesi, sanayisizleşme ve işsizliğin yerel topluluklar (Protestan ve Katolik işçi sınıfları) üzerindeki dönüştürücü baskısı.

 

Sosyolojik tahayyül; uluslararası küreselleşmeden yerel duvardaki grafitiye, liderlerin stratejilerinden sıradan insanların ontolojik korkularına kadar her parçayı birbirine bağlayan geniş bir mercektir.

 

Sonuç: Sosyolojik Tahayyül ve Barış Süreci

Tanrı ile şans arasında

Barış bir "mucize" ya da "şans" değil, tarihsel, siyasi ve yapısal güçlerin kesişiminin bir sonucudur.

 

Barış sürecini sosyolojik olarak anlamak

Sosyolojik Tahayyülün 4 Ana Boyutu ve Kesişim Hali

A. Tarih (History)

Sömürgecilik geçmişi, her iki toplumda çatışmanın neden sıfır toplamlı bir etnik savaşa dönüştüğünü açıklar.

Geçmişteki başarısız reform girişimlerinden ders alınmış; mevcut barış süreçlerinde çatışmanın yapısal nedenlerine (adaletsizlik, mülksüzleştirme) doğrudan müdahale edilmiştir.

 

B. Toplumsal Yapı (Social Structure)

Tarihsel güçlerin yarattığı sömürgeci eşitsizlikler, hukuk ve kültür vasıtasıyla kurumsallaşmış ve modern sanayi dönemine kadar "ırk" veya "din" üzerinden yeniden üretilmiştir.

Katolik karşıtlığı (Ulster) veya ırkçılık (Güney Afrika), toplumsal yapının derinliklerine işleyerek gruplar arası ilişkileri yapılandırmaya devam etmiştir.

 

C. Bireysel Biyografi ve Faillik (Agency & Personal Experience)

Özel Sorunlar / Kamusal Meseleler: İnsanların şiddet, hapis veya kayıp nedeniyle yaşadığı bireysel trajediler (özel sorunlar), medyanın ve kamuoyunun etkisiyle "şiddetin sona ermesi" ve "barış talebi" gibi kitlesel kamusal meselelere dönüşmüştür.

 

Çevre ve Ontolojik Güvensizlik: Bireylerin yaşadığı yerel çevre onların şiddeti ve barışı algılama biçimini belirler. Kuzey İrlanda Protestanlarının yerel ortamı ve dini gelenekleri, af ve sembolik tavizler konusunda daha yüksek bir ontolojik güvensizliğe yol açmış ve barış sürecini daha kırılgan kılmıştır.

 

D. Siyaset ve Küresel Yapılar (Politics)

Yerel/Küresel Kesişimi: Soğuk Savaş'ın bitişi, küreselleşme, Avrupalılaşma, uluslararası yaptırımlar ve dış müdahaleler (üçüncü taraflar), siyasi elitlerin hareket alanını ve stratejilerini değiştirmiştir.

 

Kilit Liderlerin Seferberlik Stratejileri: Mandela, De Klerk, Adams veya Trimble gibi kilit aktörler (eski militaristler ve egemen grup siyasetçileri), tabanlarındaki ontolojik korkuları ve özel sorunları işleyerek toplumu "ikinci en iyi çözümlere" ikna etmeyi başarmışlardır.

 

Mills'in sosyolojik hayal gücünün etkinliği

Sosyolojinin Tarihsel Gelişimi

18. Yüzyıl Aydınlanması (Ferguson, Smith): Bilimsel rasyonalite, toplumsal ilerleme ve işbölümü kavramının topluma uygulanması.

 

19. Yüzyıl Klasik Dönemi (Marx, Durkheim, Weber): Sanayi ve Fransız devrimleriyle şekillenen toplumsal yapının, tarih, siyaset ve insan psikolojisiyle (yabancılaşma, anomi, Verstehen) iç içe anlaşılması.

 

Weber Sonrası "Fetret" ve Daralma: ABD'deki Chicago Okulu (etnografi) ve Parsons-Lazarsfeld aksı (soyut teorisizm / ampirizm) ile İngiltere’deki politik aritmetik geleneği sosyolojiyi dar kalıplara sokmuştur.

 

Mills, klasik 19. yüzyıl geleneğinden dört temel ilke süzerek sosyolojik tahayyülü inşa etmiştir:

Kamuoyunu ilgilendiren konulara odaklanma (Özel Sorun – Kamusal Mesele ikiliği).

Konulara tarihsel özgüllük içinde yaklaşma.

Disiplinler arası geniş bir alan tanımlama (Toplumsal Yapı, Tarih, Siyaset ve Bireysel Biyografi kesişimi).

İnsan özgürlüğünü ve karar alma yetisini güçlendiren eleştirel tutum (Özgürleşme).

 

(Özel Sorunlar ve Kamusal Meseleler)

Sıradan insanların şiddet, mağduriyet ve acı deneyimleri (özel sorunlar), kitlesel barış talebine (kamusal mesele) dönüşmüştür. Ancak barış sürecinin getirdiği yükler veya tavizler de bireyler için yeni özel sorunlar yaratabilir.

 

Toplumsal yapı (ırk, din, sınıf bölümleri) bireysel deneyimleri biçimlendirir. Sömürgecilik Güney Afrika'da "ırk"ı, Kuzey İrlanda'da "din"i baskın statü (master status) haline getirmiştir.

 

Mills’in modeli; politika/sosyoloji, yerel/küresel, tarihsel/çağdaş, özel/kamusal ve birey/yapı ikiliklerini tek bir teorik çerçevede birleştirme başarısı gösterir.

 

Mark Juergensmeyer - Modern Dünyada Şiddet ve Kutsal - Notlar

Mark Juergensmeyer - Modern Dünyada Şiddet ve Kutsal - Notlar

Violence and the Sacred in the Modern World, Routledge, New York, 2019

 


Editörün Girişi: Sembolik Şiddet Gerçek Şiddetle Bağlantılı mı?

Mark Juergensmeyer

Şiddet her zaman dine özgü olmuştur. Dinin en popüler sembollerinden bazıları yıkım ve ölüm imgelerini çağrıştırıyor ve din savaşları tarih boyunca kanlı bir iz bıraktı.

 

Girardian Temaları: Fedakarlık ve Mimetik Arzu

René Girard, dinin şiddeti etkisiz hale getirecek mekanizmalar sağladığını öne sürer.

Girard'a göre 'ritüelin işlevi şiddeti 'arındırmaktır'; yani, ölümü hiçbir misillemeye yol açmayacak mağdurlara harcamak için şiddeti 'kandırmak'.

Şiddetin temel nedenini ise "aynı arzu nesnesi için rakip olma riskini taşıyan bir modelin arzusundan taklit edilen bir arzu" olarak tanımladığı "mimetik arzu"ya bağlar.

 

Bu arzu kontrolden çıktığında toplum bir "fedakarlık krizi" ile karşı karşıya kalır.

 

Dini Şiddetin Güncel Vakaları

Mark Anspach: İslami toplulukların yalnızca kurban ritüellerine değil, kan davası ve cezalandırma mekanizmalarına başvurduğunu belirtir. Kurban mekanizması işlemediğinde "kurban krizi" ve misilleme sarmalı halinde şiddet doğar.

 

Martin Kramer: Lübnan'daki Hizbullah ve Emel gruplarının intihar eylemcilerini inceler. Bu gençlerin (bekar, marjinal) geleneksel kurban kurbanı özelliklerine sahip olduğunu ve iki grubun fedakarlık konusunda "taklitçi bir rekabet" içinde olduğunu ileri sürer.

 

Ehud Sprinzak: İsrailli aşırı dinci Haham Meir Kahane'nin düşüncelerini inceler. Kahane'nin ideolojisinde taklitçi rekabet (Yahudi olmayanların yerini alma/onlara yumruk olma arzusu) olduğunu, ancak Yahudiliğin sembolik fedakarlık (kuzu olma) rolünü reddettiği için geriye ham bir şiddet ve intikam stratejisi kaldığını savunur.

 

Emmanuel Sivan: Mısır ve İsrail'deki Müslüman ve Yahudi köktendincilerin birbirleriyle olan rekabetini ve mimetik arzularını inceler. Mürtedlere yönelik tutumları ve İntifada'ya karşı Gazze'nin kurban edilmesi gibi önerileri örnek gösterir.

 

Bruce Lawrence: Endonezya örneğinden yola çıkarak dini şiddet gibi görünen durumların aslında modern ulus-devlet inşasına dayalı siyasi şiddet olduğunu savunur. Girard'ın teorisini modern toplumsal durumlar için alakasız bulur.

 

Mark Juergensmeyer: Dinin arkasındaki ana motifin "düzen arayışı" olduğunu ve bunun "kozmik savaş" metaforuyla ifade edildiğini belirtir. Günümüz militanlarının retoriğinde "kozmik savaş" fikrinin fedakarlık fikrinden daha baskın olduğunu savunur.

 

David C. Rapoport: Dinin şiddetle ilişkilendirilmesinin 5 nedenini sıralar ve Girard'ın kuramını bu genel çerçevenin (3. neden) içine yerleştirir.

 

René Girard'ın Yanıtı: Kitabın sonunda Girard, eleştirilere yanıt vererek kendi teorilerini savunur ve güncel meselelerle ilişkisini açıklar.

 

Dini şiddet sembollerinin kökenlerine dair bir anlayış, modern dünyadaki dinsel şiddetin gerçek örneklerini anlamamıza yardımcı olur mu? Bu kitaptaki yazılar kesin bir cevap vermiyor...

 

Şiddete Karşı Şiddet: Karşılaştırmalı Bağlamda İslam

Mark R. Anspach

Devlet öncesi toplumlarda din, farklılıklar yaratarak çatışmayı önledi…

 

İntikamla ilgili sorun, şiddete karşı uygulanan 'bitmez tükenmez, sonsuzca tekrarlanan bir şiddet süreci' olması nedeniyle 'toplumsal bütünü kapsamakla tehdit etmesi'dir.

 

Kafirlere karşı dışarıya doğru yönlendirilen şiddet İslam'da ritüel bir gereklilik gibi görünüyorsa, iç şiddet de bir liderin halefinin ritüel veya yarı ritüel tarzında eşlik ettiği görülüyor.

 

Şii Lübnan'da Kurban ve Kardeş Katliamları

Martin Kramer

Lübnanlı Şii grupların intihar saldırıları…

Bu eylemlerin sadece savaş eylemi değil, aynı zamanda iç şiddeti saptırmaya yönelik bir "kurban" işlevi görür.

 

Seçilen şehitlerin toplumsal bağlarının zayıf olması Girard'ın kurban teorisiyle örtüşür.

 

Ancak zamanla bu kurban döngüsü çökmüş ve şiddet içeride kardeş katliamına (fitne) dönüşmüştür.

Şiddetin dine sığındığı gibi din de bizi şiddetten korur.

 

Haham Meir Kahane'nin Teolojisinde Şiddet ve Felaket: Mimetik Arzunun İdeolojikleştirilmesi

Ehud Sprinzak

Aşırılık yanlısı Kach hareketinin lideri Meir Kahane'nin ideolojisi

Kahane'ye göre Yahudi Devleti, Yahudilerin başarısı için değil, Yahudi olmayanlardan (Goy) intikam almak için kurulmuştur.

Kahane'nin şiddet anlayışında "Yahudi yumruğu" bir kutsama (Kidush Hashem) olarak görülür.

 

Kahane, mimetik arzuyu siyasallaştırarak şiddeti kutsal bir norm haline getirmiştir.

 

Dini Radikalizmin Mitolojileri: Yahudilik ve İslam

Emmanuel Sivan

Yahudi ve İslami radikalizm, her şeyden önce, kendi kültürünü, kafirlerin dışarıdan saldırılarından ziyade, içeriden gelen mürtedlerin sinsi tehlikesinden kurtarmakla ilgilenmektedir.

Sünni radikalizmde Mesih unsuru ikincilken, Şiilikte "Gaybî İmam" kavramı üzerinden daha merkezi bir rol oynar.

 

İslami Şiddet Deyişi: Endonezya'dan Bir Bakış

Bruce B. Lawrence

Ulus-devletin şiddet üzerindeki tekeli

İslam şiddet konusunda bağımsız bir değişken olmaktan çıktı ve ulus-devletin ideolojik amaçları için kullanıldı

 

Militan İslam hiçbir zaman özerk değildir: ister merkezde pragmatik seçkinler tarafından şekillendirilsin, ister çevrede gayretli inananlar tarafından kışkırtılsın, belirli grup çıkarlarını ifade eden dini bir ideolojinin esiri tutulur.

(Örnek olay: Endonezya'daki Tanjung Priok olayı)

 

Kurban ve Kozmik Savaş

Mark Juergensmeyer

Din dilinin özünde düzensizliğe düzen getirme çabası yatar.

Dinsel bir evrende yer alma duygusu doğal olarak savaş görüntülerine yol açıyor.

 

Dünyadaki mücadeleler görünmez, kozmik bir savaşla (düzen ve düzensizlik arasındaki mücadele) ilişkilendirildiğinde dini şiddet gerçekliğe dönüşür.

 

Din ve Şiddet Konusunda Bazı Genel Gözlemler

David C. Rapoport

Dinin şiddetle ilişkisinin beş nedeni: nihai bağlılık ilham etme kapasitesi, şiddet dolu bir dil ve tarih içermesi, şiddeti kontrol etme amacı gütmesi, canlanma ve kıyamet öğretileri ve sekülerizme karşı duyulan çaresizlik.

Dinin duygu üretme konusunda özel bir kapasiteye sahip olduğu inancı yerel dilimize yerleşmiştir.

 

Bir Yanıt: Mimetik Teori Perspektifinden Yansımalar

René Girard,  Mark R. Anspach

Hint metinlerinden Puranalar'daki Kali Yuga (nihai parçalanma çağı) ve Shakespeare’in Troilus ve Cressida eserindeki "Derece"nin ölümü konuşması, geleneksel ve edebi düzeyde bufarklılaşmama ve mimetik-kurban krizinin en açık örnekleridir.

 

Köktencilik olarak adlandırılan her şeyin, etkilediği dini veya siyasi gelenek ne olursa olsun, aynı türden farklılaşmama korkusuna bir tepki olduğu görülüyor.

Fundamentalizmi bir tür patoloji olarak gören çalışmalar bizce kaçınılmaz olarak yüzeysel kalıyor.

 

Emmanuel Sivan'ın dikkat çektiği radikal gruplar arası durum:

Yakın rakipler (örneğin Lübnan'daki Hizbullah ve Emel) arasındaki taklitçi rekabet son derece yoğundur; ancak bu taklit çoğu zaman kasıtlı değil, bilinçsizce ve rakibin tam zıddı olma çabası üzerinden işler.

 

Sprinzak'ın incelediği Haham Meir Kahane'nin ideolojisi, intikam sürecindeki taklitçi ikileşmenin tipik bir örneğidir. Kahane, intikam almak istediği zalimleri (Yahudi olmayanları) taklit ederek Yahudiliği şiddetleştirmmiştir. Ortaçağ Hıristiyanlığının "kan iftirası" retoriğini tersten üreterek Tanrı adına intikamı meşrulaştırmış ve dinsel ritüellerin şiddeti dizginleyen işlevini tersine çevirmiştir.

 

Kramer'in Şii toplumu analizi; topluluk kendine yönelik mücadeleyi (tövbe/kırbaçlama) dışarıya (düşmana) yöneltti ve intihar eylemleriyle "kendini feda etme" ile "kurban edilme" arasındaki sınırları bulanıklaştırdı.

Hizbullah'ın önde gelen din adamı... kendine karşı mücadele, diğerine karşı mücadeleye dönüştü. Burada tersine çevrilen şey, şiddetin yönlendirildiği yön, fedakarlığın yönüdür.

 

Lübnan veya Mısır örneklerinde görüldüğü üzere, devletlerin laik/solcu hareketleri baskılamak için dini grupları (örneğin Müslüman Kardeşler veya dini liderler) manipüle etmesi son derece tehlikeli sonuçlar doğurdu.

 

Hobbes'ta "herkesin herkese karşı savaşı" egemenin seçilmesiyle (birinin herkese karşı savaşı) çözülürken; mimetik teoride "herkesin bir kişiye (kurbana) karşı savaşı" ile çözülür. Krallık ve devlet kurumu, dinin işlevini yitirmesinden ziyade dinsel ve kurban ritüellerinin matrisinden türemiştir.

Mimetik teoride çözüm, herkesin bir kişiye, yani kurbana karşı savaşıdır; Leviathan'da bu aslında birinin herkese karşı savaşıdır.

 

Düşmanların davranışları ve hatta düşünceleri, kendilerini farklılaştırmayı ne kadar hararetle arzu ederlerse etsinler, onları birbirlerini yansıtmaya zorlayan mücadelelerinin gereklilikleri tarafından şekillenir.

 

Din, kendi içinden kendiliğinden türeyen şiddeti kontrol altında tutan ve düzensizlikten düzen çıkaran bir mekanizmadır.