30 Haziran 2024 Pazar

Mekan Meselesi - Notlar

Mekan Meselesi - Notlar

Andy Merrifield, Antonio Negri, Asef Bayat, David Harvey, Lolc Wacquant, Miguel Amoros, Soner Torlak

Mütercim: Soner Torlak - Önder Kulak, Tekin Yayınları, 2014


 

Mekan Meselesine Bir Giriş

Soner Torlak

Marx ve Engels’in yazılarında (Alman İdeolojisi) kent ve kır ayrımı, işbölümünün ve dolayısıyla "siyasetin/devletin" zorunlu doğuş mekânı olarak konumlandırılır.

Kent, feodalizmin parçalanmışlığına karşı proletaryaya "doğal bir örgütlenme mekânı" sunar.

 

Henri Lefebvre ekonomi politiğin eleştirisini "gündelik hayatın eleştirisi" ile birleştirir. Yabancılaşma sadece fabrikada (üretimde) değil, kentin her sokağında, her konutunda yaşanır. Kurtuluş ise ancak bir "Kentsel Devrim" ve "Kent Hakkı" (Le Droit à la Ville) ile mümkündür. Kent hakkı, hazır bir kenti tüketme hakkı değil, kenti ve dolayısıyla kendimizi yeniden icat etme hakkıdır.

 

David Harvey Lefebvre’in kentsel vurgusunu daha sert bir ekonomi-politik zemine oturtur. Kapitalizm krizlerini (artı-sermayeyi) kent mekânını emerek, yani inşaat, emlak ve kentsel dönüşüm hatlarıyla aşmaya çalışır (artı-değerin mekânda gerçekleştirilmesi). Dolayısıyla mekân mücadelesi, anti-kapitalist mücadelenin ta kendisidir.

 

Egemenler mekanları kendi suretlerinde yaratmak istiyorlar; aksi takdirde her yerde toplumsal belleğin 'hatıralarıyla' yüklü başka suretlerle karşı karşıya geliyorlar. Taksim Meydanı’nın ya da Emek Sineması’nın dönüştürülmesi sadece bir imar faaliyeti değildir; 1 Mayıs 1977’yi, işçi sınıfının kolektif hafızasını ve Gezi direniş deneyimini mekândan kazıma girişimidir. Egemen özne, mekânı homojenleştirmek ve "yoksulların/madunların" izlerini silmek ister. Kent mekânını talep etmek, bu yönüyle nostaljik bir romantizm değil, kolektif belleği savunma eylemidir.

 

"Kurtarılmış" mekân parçaları yaratmanın (kedi-fare oyununa dönmemesi için) makro bir siyasal hatla birleşmesi gerekir.

 

Tersyüz-Olmuş-Şehir'de Siyaset

Asef Bayat

1980’lerden itibaren uygulanan "Ekonomik Reform ve Yapısal Uyum" programları kentsel alanları kökten değiştirdi.

 

Neoliberal şehrin özellikleri

Piyasa Güdümlü Kentleşme: Kentler sakinlerinin ihtiyaçlarına göre değil, kârlılık ve sermaye birikimi mantığına göre şekillenir.

 

Kamusal Hizmetlerin Tasfiyesi: Devlet kolektif refah ve sosyal konut projelerinden çekilir; sağlık, eğitim, ulaşım ve barınma gibi alanlar gizli ya da açık özelleştirmelerle metalaştırılır.

 

İstihdamın Gayri-resmîleşmesi: Geleneksel ve güvenceli kamu sektörünün daralmasıyla kentsel emek parçalanır; işsizlik, geçici çalışma ve muazzam bir kayıt dışı (gayri-resmî) sektör doğar.

 

Neoliberal kentin en özgün mekânsal niteliği "tersyüz-olma" (inside-out)

Güvencesizleşen ve ev içi bütçesi sarsılan madunlar hayatta kalabilmek için yaşamlarını ve işlerini sokağa taşır.

Alt sınıflar sokakları "işgal edip" görünür olurken; zenginler, elitler ve yeni teknoloji sınıfı kendilerini kentin "toplumsal tehlikelerinden" korumak için korunaklı, kapalı sitelere (gated communities), özel plajlara ve güvenlikli lüks tüketim adacıklarına kapatırlar.

 

Neoliberal kentteki ezilenlerin siyasi imkanları:

Harvey, Evans, Rodgers gibi kötümser sosyologlar neoliberal kenti sermayenin tamamen yuttuğu, madunların ise çaresizce sıkışıp kaldığı bir "kayıp şehir" veya küresel elitlerin "kent-cinayeti" (urbicide) olarak okur.

 

Mike Davis gibi düşünürler, gecekonduları patlamaya hazır birer yanardağ ve madunları "kaos stratejileri" (canlı bombalar, çete şiddeti vb.) üreten radikal tarihsel özneler olarak görür.

 

Kolektif-olmayan aktörlerin kolektif eylemi

milyonlarca farklı ve bağımsız insanın, hayatta kalmak için aynı anda benzer pratikleri (örneğin boş araziye gecekondu yapmak, kaçak elektrik hattı çekmek, kaldırıma tezgah açmak) yapmasıyla ortaya devasa bir kolektif dalga çıkar.

Bu insanlar devletten iş ya da konut "talep etmek" için miting yapmazlar (çünkü otoriter rejimlerde bu çok tehlikelidir ve bürokrasi hantaldır). Bunun yerine doğrudan eyleme geçerler; konut ihtiyacı varsa boş araziyi işgal eder, geçim ihtiyacı varsa kaldırıma tezgahını açar.

 

Sokak, sadece iş yapılan bir yer değil, birbirini tanımayan insanların ortak bir kaderi ve habitusu paylaştığını fark ettiği bir "ayna" vazifesi görür.

Baskı altındaki gençler, saç modelleri, giyim tarzları ya da sokaktaki duruşlarıyla birbirlerine "etkin ya da bilinçli bir iletişim kurmaksızın" pasif ağlarla bağlanırlar. Sokak, bu yönüyle sessiz bir ortaklık bilinci üretir.

 

Devlet gecekonduları yıkar ya da seyyar satıcıları sürer. Madunlar ise topyekün bir gerilla savaşına girmezler; geri çekilirler, beklerler ve ilk fırsatta daha uzak, daha az görünür bir köşede kenti yeniden "işgal" ederler.

Yoksullar kenti santim santim doldurarak duyusal olarak da işgal ederler.

 

Ortadoğu’daki otoriter rejimler dışarıdan bakıldığında her yerde polisi, askeri olan totaliter yapılardır. Ancak toplumu tam anlamıyla denetleyecek, rıza üretecek hegemonyadan, teknolojik yeterlilikten ve kurumsal kapasiteden yoksundurlar.

Yasaları çok katıdır ama kolayca delinebilir; bürokrasisi serttir ama rüşvetle ya da tanıdık vasıtasıyla esnetilebilir. İşte madunların "Varolma Sanatı" (art of presence), bu hassas devletlerin bıraktığı flu, denetim dışı gri alanları keşfetme ve kısıtlamaların etrafından dolanma kabiliyetidir.

 

Çokluğun Mekanı: Metropol

Antonio Negri

Fabrikadan Kente Üretim

Fordist dönemde (klasik sanayi kapitalizmi) üretim ve mücadele mekânı fabrikaydı. Bugün ise fabrika duvarları yıkılmış, üretken emek kentin tamamına yayılmıştır.

Kent artık endüstriyel faaliyetlerin yürütüldüğü "olumlu bir dışsallık" (arka plan) değildir; metropolün kendisi doğrudan bir fabrikadır.

Metropolde üretilen şey çelik ya da otomobil değil; insanların hareketi, toplumsal ilişkiler, iletişim, bilgi, hayal gücü ve arzudur (biyopolitik üretim). Favela'lardaki (gecekondulardaki) sefaletin içinde bile muazzam bir kültürel, müzikal ve toplumsal yaratıcılık (ortaklık) üretilir.

Dünya nüfusunun yarıdan fazlası metropollerde "bir tür sığınmacı" veya yasadışı/kayıt dışı koşullarda yaşamaktadır.

Egemen güçler artık sadece çalışma saatlerini değil, metropoldeki yaşam koşullarının tamamını denetlemek isterler. Buna karşılık çokluk, hayatta kalmak, iletişim kurmak ve dayanışmak için kentsel mekânı "yasadışı" biçimde yeniden yapılandırır.

 

Müşterek / Metropolde havadan suya, kütüphanelerden müzelere kadar doğrudan kâr üretmeyen, parasız ve katılımcı olan her şeydir.

 

Çokluğun kaosa veya faşizme düşmemesi için aşağıdan yukarıya doğru kendi "kurumlarını" yaratması gerekir.

 

Kunstwollen (Sanat İradesi / Sanatsal İstek) bir dönemin toplumsal ve kültürel içeriğini somut bir imgeye/tarza dönüştürme kapasitesidir.

Çokluk (parçalı tekillikler), tıpkı sanatın tüm dağınık güçleri tek bir formda yoğunlaştırması gibi, faşizan/tepeden inmeci olmayan kolektif bir iradeyle "ortak olanı" inşa etme kararı almalıdır.

 

Dünyayı döndüren asıl motor zenginlik değil, yoksulluk ve aşktır.

Ütopya, statükonun borularında biriken o toplumsal enerjinin, mekânı ve zamanı sarsarak aniden patlaması ve üretimi durdurarak yeni bir yaşamı görünür kılmasıdır.

 

Hesap Uzmanlığı Yönetişimine Karşı: Yeni Bir Kentsel Kolektif Tüketime İlişkin Notlar

Andy Merrifield

Castells / "Kolektif Tüketim"

Kent, "emek-gücünün yeniden-üretiminin mekânsal birimidir." Yani işçinin ertesi gün işe dinlenmiş, sağlıklı ve eğitimli gidebilmesi için kurgulanmış bir uzamdır.

 

Kolektif Tüketim (Collective Consumption) / Sermayenin tek başına kârlı bulmadığı için inşa etmeyeceği ama işçi sınıfının hayatta kalması için elzem olan sosyal konutlar, metrolar, okullar, hastaneler ve altyapı gibi hizmetlerdir. Castells’e göre kapitalizm ayakta kalmak için bu hizmetleri devlet eliyle (kamusal bütçeyle) finanse etmek zorundadır. İşte buna "Kolektif Tüketim" denir.

 

Refah devletinin tasfiye edilmesiyle belediyeler artık "toplumsal adalet" veya "eşitlik" dağıtan kurumlar olmaktan çıkmıştır. Kent idarecileri, kamusal hizmetleri en ucuz fiyata ihale eden, fayda-maliyet analizleri yapan, verimlilik modelleri hesaplayan "post-siyasal" hesap uzmanlarına (teknokratlara) dönüşmüştür.

 

Fabrikaların kapanmasıyla sermaye, sanayiden (birinci çevrim) çıkıp gayrimenkul ve emlak sektörüne (ikinci çevrim) akmıştır.

 

Castells 1970’lerde "Devlet kolektif tüketime (sağlık, konut, ulaşım) kaynak aktarmazsa kapitalist sistem bir yıl bile ayakta kalamaz" diyordu. Ancak 1980'lerden sonra devlet bu kaynakları tamamen kesti, her şeyi özelleştirdi ve sistem buna rağmen çökmedi.

 

Eskiden devletin kamusal bir hak olarak ücretsiz ya da sübvanse ederek sunduğu kolektif mallar (konut, eğitim, sağlık) artık piyasada satılan birer değişim-değeri haline geldi. Kentin kendisi artık bizzat bir finansal enstrümandır.

Devlet elini çektiği için, halk kendi hayatta kalma ve emek-gücünü yeniden üretme bedelini (sağlık faturasını, okul taksitini, ev kirasını) bankalardan borç alarak, kredi kartlarıyla karşılamak zorunda kalmıştır.

Finans kapital (bankalar, fonlar), halkın yaşamak için borçlanmak zorunda kalmasını bile paraya çeviren asalak bir yapıya dönüşmüştür. Yağmacı krediler, arazi gaspları ve kemer sıkma politikalarıyla halk mülksüzleştirilirken, sermaye bu borç sarmalı üzerinden kendini büyütür.

 

Castells’in 1970’lerde devlet güvencesindeki "kamusal haklar" olarak tanımladığı konut, sağlık ve eğitim gibi kolektif tüketim unsurları, bugün hane halkının borç listesindeki temel kalemlerdir.

İşverene karşı olan yükümlülüğümüz zamansal olarak sınırlıdır (mesai bitince durur). Ancak bankaya olan borç yükümlülüğümüz 7/24, uykumuzda bile işleyen, kaçışı olmayan, işyeri sömürüsünden çok daha derinlemesine hissedilen felsefi ve ekonomik bir prangadır.

 

Neoliberal Şehirde Marjinallik, Etnisite ve Cezalandırma: Analitik Bir Kartografya

Loic Wacquant

Sosyal bilimlerdeki mevcut uzmanlaşmanın yarattığı körlük…

 

Kent Sosyologları/Ekonomistler: Sanayisizleşme, Fordist-Keynesyen modelin çöküşü ve güvencesiz emek piyasalarının (prekarya) kentsel parçalanma üzerindeki etkilerine odaklanırlar.

 

Etnik ve Irksal Çalışmalar uzmanları: Sınıf analizinden kopuk, göç, kültürel farklılıklar ve "ırksal sorunlar" ile meşguldürler.

 

Kriminologlar: Suç ve cezanın kapalı dünyasına hapsolmuş, kentsel yoksulluğun ve etnik eşitsizliklerin cezai politikalar üzerindeki tarihsel dinamiklerini ıskalayan grup.

 

Sınıf, Irk (Etnisite) ve Devlet yapıları birbirinden bağımsız anlaşılamaz

 

Siyahi Amerikalıları hem izole eden hem de kendi içinde bir koruma/dayanışma ağı sunan "komünal getto" çökmüştür. Yerini, hiçbir emniyeti kalmayan, tamamen sefalete ve kriminal güvensizliğe terk edilmiş "hipergetto" almıştır.

Fransa ve komşularındaki işçi sınıfı banliyöleri (banlieues) ABD'deki gibi homojen bir etnik kapatılmaya uğramamıştır.

 

Koruyucu sosyal refah sisteminin yerini, yardımları aşağılayıcı istihdam koşullarına bağlayan workfare almıştır.

 

Neoliberal çağda hapsedilme oranları ABD'de 5, Avrupa genelinde ise 2 ila 6 katına çıkmıştır. Bunun sebebi suç artışı değil, emeğin güvencesizleşmesiyle oluşan toplumsal güvensizliği ve etnik huzursuzluğu kontrol altına alma arzusudur.

 

Neoliberalizm, tepede (zenginler ve sermaye için) alabildiğine liberal ve kuralsız, dipte (yoksullar ve marjinal etnisiteler için) ise alabildiğine müdahaleci, disipline edici ve cezalandırıcı olan bir "Yarı-insan devlet" üretme projesidir.

 

Hiper-kapatma (hyper-incarceration), sınıf, etnisite ve yerleşim yerine göre keskin bir biçimde seçici işleyen; "siyahiliği" sinsi bir tehlikelilikle eşleyen politik bir sınıflandırma aygıtıdır.

Hipergetto ile hapishane artık birbirinin ikizidir. Getto, hapishanenin disipliner ve cezalandırıcı mantığıyla yönetilirken (hapishaneleşme); hapishane ise gettonun sokak kültürünü, ırksal yarılmalarını ve çeteleşme dinamiklerini kendi içine emmiştir (gettolaşma). Bu ikisi arasında yapısal bir türdeşlik ve işlevsel bir vekillik ilişkisi kurulmuştur.

 

Devlet, siyasi meşruiyet devşirmek için televizyon ekranlarında sergilenen dramatik polis operasyonlarıyla kamusal bir arınma tiyatrosu oynar. Bu süreç "iç sürgün" (hapishane) ve "dış sürgün" (sınır dışı etme, toplama kampları) mekanizmalarıyla "Biz" ve "Onlar" arasındaki sembolik sınırı yeniden çizer.

 

Habitus / Toplumsal yapıların, baskıların ve kısıtlamaların bireylerin bedenlerine, algılarına ve pratik eylemlerine tortu gibi yerleşmesidir. Marjinallik ve ırksallaştırma, "derinin altında ve üstünde" hissedilen bedensel bir cefadır. Kafka'nın Ceza Sömürgesi'ndeki işkence makinesi gibi, cezalandırıcı devlet vatandaşın bedenine yasanın gaddarlığını kazır.

 

Kent Mücadeleleri ve Sınıf Mücadelesi

Miguel Amoros

Mekan toplumsal ilişkilerin üretildiği ve gizlendiği politik bir alandır.

Kapitalizm mekanı parçalar, metalaştırır, içindeki öznel ve tarihsel olanı dışarı atarak onu "soyut, homojen ve ehlilleştirilmiş" bir meta haline getirir.

 

Bileşik-Kent / Şehirlerin kontrolsüzce büyüyerek sınırlarının belirsizleştiği, hafızasız, steril ve tamamen denetlenen mega-mekanlardır.

Bileşik-kent, deneyimin kuşatıldığı ve kolektif belleğin yok edildiği bir "unutma ve uyku" mekanıdır. Bu karmaşık aygıtın ayakta kalması, nüfusun metalar gibi sürekli izlendiği otomatikleşmiş güvenlik teknolojileri ve önleyici gözetimle sağlanır.

 

Modern işçi (örneğin mortgage ödeyen konformist), işinin doğasını veya üretimin mantığını sorgulamaz.

Sınıf çıkarları buharlaşmış, yerini ticari çıkarlar almıştır.

 

Gündelik hayat; teknoloji, tüketim ve gösteri tarafından işgal edilmiş bir fabrikadır. Dolayısıyla kent mücadelesi, çalışma zamanının dışındaki "özgür zamanı" ve mekanı sermayeden geri alma savaşıdır.

 

Gerçek anti-kapitalizm, işçi sınıfı koşullarını evrenselleştirmeyi veya üretim araçlarını mevcut haliyle devralmayı reddetmelidir.

Mevcut üretim sistemi (petrokimya, otomotiv, mega-altyapı) doğası gereği yıkıcıdır. Eğer bir mücadele emeğin/çalışmanın kendisini sorgulamıyorsa, sermayeyi de sorgulamıyor demektir.

 

Yeni bir devrimci öznenin (öfkeli, firari proleter) doğması için, sermayenin mekanından (AVM, stadyum, işyeri) kopulması ve kurtarılmış mekanlar yaratılması gerekir. Bu mekanlarda ahali; gıda, giyim, sağlık, eğitim ve öz-savunma gibi alanlarda kendi otonomisini (kendi kendine yetme becerisini) kurmalıdır.

Kent mücadelesi, kırla (üreticilerle) bağ kurmak zorundadır

 

Devletin finanse ettiği "yeşil dönüşüm", nüfusa bedel ödeterek kapitalist sistemin temellerini sağlamlaştırmayı amaçlar.

 

Kentsel Mekan Mücadeleleri Neden Önemlidir?

David Harvey

Harvey’nin kuramsal arka planının kalbinde, Marx’ın Kapital’inin 1. Cildi (Üretim) ile pek az okunan 2. Cildi (Dolaşım/Gerçekleştirme) arasındaki kopmaz bağ yer alır.

Artı-değer (kâr) fabrikada üretilir ancak değerin tamamlanması için piyasada satılması, yani gerçekleştirilmesi gerekir.

Sınıf mücadelesi sadece işyerinde (üretim alanında) verilmez.

Sermaye işyerinde güç kaybederse, kentsel alanda (yaşam mekanında) kiraları ve harcamaları artırarak o artıyı geri emer. Dolayısıyla mahallelerdeki kentsel mücadeleler, fabrika mücadelelerinin doğrudan ikizidir.

 

İşçi sınıfı, sadece bant sisteminde çalışanlar değil, kentsel yaşamı üreten ve yeniden üreten bütün insanlardır.

Kültürel üretim yapan sanatçılar, sokak yaşamını var eden göçmenler ya da yerel halk, kentsel bir "müşterek/ortak alan" (commons) yaratır. Sermaye ise bu canlılığı soylulaştırma (gentrification) projeleriyle mülksüzleştirir, metalaştırır ve burjuvaziye satar.

 

Mevcut kentler sermayenin kendi imgesine ve kâr hırsına göre inşa edilmiştir (ofis kuleleri, lüks rezidanslar).

 

Nasıl türde bir kent örmek istediğimiz, nasıl türde bir insan olmak istediğimizden ayrılamaz.

 

Sadece mevcut kamu alanlarını özelleştirmeden korumak yetmez; kamu etkinliğine daha fazla alan açacak "kavgacı kampanyalar" örgütlenmelidir.

… 

Hakkı Yırtıcı - Çağdaş Kapitalizmin Mekansal Örgütlenmesi - Notlar

Hakkı Yırtıcı - Çağdaş Kapitalizmin Mekansal Örgütlenmesi - Notlar

2. Basım, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009

 


Önsöz

Gündelik yaşamın mekansal formatını kuran arka plandaki güçler, nihayetinde modern kapitalist ekonominin toplumsal kurum ve kurallarıdır.

 

Modernliğin akışkanlığı karşısında "bilmek" ve "farkında olmak", bireyin kendi yaşantısını anlamlandırması ve kurması için yegane araçtır.

 

Mekanın üretimi ve tüketimi toplumsal bir örgütlenme ve bu örgütlenmenin sosyo-ekonomik ve politik kriterleri çerçevesinde gerçekleşir.

 

Giriş

Mekanın ontolojisi

Fiziksel nesne olarak mekan: Somut olarak inşa edilen, malzeme ve teknik bilgi gerektiren, tüketilen bir nesnedir.

Toplumsal olgu olarak mekan: Mekan sadece binaların toplamı değildir. Kapitalist ekonominin gerektirdiği ilişkiler örüntüsü, sosyo-ekonomik ve politik kriterler mekanı biçimlendirir.

 

Modernliğin en ürkütücü yanı sürekli bir kriz ve süreksizlik durumu yaratmasıdır.

 

Birinci Bölüm - Çağdaş Dünyada Mekanı Yeniden Düşünmek

Küreselleşme dinamikleri ile mekansal değerler arasındaki ilişkiyi inceliyor.

 

Kapitalist düzen, sermayenin akışkanlığı için mekansal hareketliliği zorunlu kılar.

Mekan, ekonomik rasyonalite içinde altyapıya indirgenir, nesnelleşir.

 

Mekan, verili doğal bir durum değil, toplumsal bir uzlaşımdır.

 

İkinci Bölüm - Kapitalizmin Mekansal Hareketliliğinin Dinamikleri

Kapitalizmin iç kurallarının dünyadaki her türlü manevi/kültürel değeri nasıl "parasal/niceliksel" hale getirdiği incelenir.

 

Modernlik, geleneksel dünyadan kopuşu ve "niceliksel kavram ve değerlerin aldığı bir ortamı" ifade eder.

 

Toprak ve emek, bağlamından koparılarak değişim değeri olan birer "meta" haline gelir.

Nesnelerin kullanımı bir dizi ekonomik yapının gerekliliğiyle doğrudan bağlantılıdır.

 

Para, mekan ve zamanı paranteze alarak sermayenin akışkanlığını sağlar.

Fordist üretim tarzı, işi en küçük parçalara bölerek süreci nicelleştirir.

 

Sermaye, merkez ve çevre bölgeler yaratarak eşitsiz mübadele üzerinden mekan üzerinde hakimiyet kurar.

Fordizmden "esnek birikim" (Post-Fordizm) modeline geçişle birlikte mekanın kullanımı daha esnek hale gelmiştir.

 

Üçüncü Bölüm - Mekanın Altyapısal Dönüşümü

Kapitalizmin mekanı inceleniyor.

 

Geleneksel dünyadaki "orada bulunma" durumu yerini saat zamanına ve soyut mekana bırakmıştır.

Kapitalizm "zaman ve mekanın birbirlerinden koparılarak, içlerinin boşaltılmasından" beslenir.

 

Fabrikalar ve alışveriş merkezleri mekan-zaman denetim araçlarıdır.

Ritzer’in "McDonaldlaştırma" kavramına atıfla; verimlilik, hesaplanabilirlik ve öngörülebilirlik mekanın yeni kriterleridir.

Mekan artık "metin tarafından istila edilmiştir" ve kullanım kılavuzları aracılığıyla deneyimlenir.

 

Dördüncü Bölüm - Sermayenin Yeni Yaşam Alanlarını Yapılandırma Mantığı

Sermayenin nicelleştirdiği değerlerin fiziksel olarak cisimleştiği yer olan metropoller inceleniyor.

 

Kent merkezinden çevreye yayılan, çok merkezli ve şebekesel bir yapı (postmetropolis) oluşmuştur.

 

Edward Soja'nın Postmetropolis (Post-Metropol) kavramı

Fleksite (Esneklik-Kenti): Üretim ekonomisinin yerini hizmetler, teknoloji ve bilgi akımı ağlarının aldığı; Fordist (kitle üretimine dayalı) kentsel coğrafyanın esnek post-Fordist endüstriyel mekanlara dönüştüğü yapıyı tarif eder.

 

Kozmopolis (Evrensel-Kent): Kentlerin bulundukları yerel coğrafyadan koparak küresel sermaye, emek ve kültür ağlarının birer düğüm noktası haline gelmesi. Şehir, uzağın ilişkileriyle belirlenir.

 

Eksopolis (Dış-Kent): Geleneksel kentsel çekirdeğin ve "kentli olma" niteliklerinin tamamen dışına taşan, banliyö ile kır arasında sıkışmış, yerli nüfusun dışa, göçmen işçilerin ise içe aktığı yeni kentsel çeperler.

 

Metropolarite (Büyük-Kent Kutupsallığı): Sadece klasik "işçi-patron" ikiliğiyle açıklanamayacak yeni toplumsal kutuplaşmaların doğması. Bir yanda Yuppiler, üst düzey teknokratlar ve "Dinks" (çift maaşlı/çocuksuz aileler) varken, diğer yanda çalışan yoksullar, gettolar ve yeni yetimler (yalnız yaşlılar ve sokak gençliği) yer alır.

 

Hapishane Toplum (Kale Kentler): Kültürel karmaşıklığın ve kutupsallıkların yaratacağı patlama riskine karşı; göçmenlerin ve yoksulların panoptik gözetim, kapalı siteler, duvarlar ve militarize edilmiş kapatma teknolojileriyle denetim altında tutulması.

 

Simsiteler (Benzeşim Kentleri): Gündelik yaşamın tamamen simülasyonlar ve gerçeküstü imgeler (temalı siteler, yapay cennetler) üzerinden biçimlendirilmesi; ne yiyeceğimizden nasıl giyineceğimize kadar her şeyin bu kentsel imgelemle kontrol edilmesi.

 

Çağdaş kapitalizmin mekan epistemolojisini açıklayan kavram çiftleri

Bağlam (Context) / Alan (Area): Mekanın çevresi ve tarihiyle bağı kopmuş, sadece işgal ettiği soyut bir "alan" kalmıştır.

 

Ölçek (Scale) / Büyüklük (Size): İnsan bedenini ve oranları temel alan ölçek gitmiş; yerini metrekare bazlı, istatistiksel "büyüklük" almıştır.

 

Biçim (Form) / Kabuk (Shell): İçerideki işlevle diyalektik bağı olan biçim ölmüş; mekan, içi her an değişebilen jenerik bir "kabuğa" dönüşmüştür.

 

Mekan (Space) / Altyapı (Infrastructure): Yaşanan, deneyimlenen yer; sermayenin ve lojistiğin akışını kolaylaştıran bir "servis/altyapı" hattıdır.

 

İşlev/Fayda (Function) / Servis (Service): Toplumsal fayda üreten işlev; yerini tüketimi tetikleyen, paraya tahvil edilebilir "servis"e bırakmıştır.

 

Kullanıcı (User) / Tüketici (Consumer): Mekanı deneyimleyen aktif "özne/yurttaş", mekanın pasif nesnesi olan "tüketici"ye indirgenmiştir.

 

Deneyim/Hafıza / Metin (Text): Mekanın tarihsel tortusu ve biriktirdiği hafıza silinmiş; mekan, anlık tüketilen semiyotik bir "metin" (göstergeler bütünü) olmuştur.

 

Kullanım (Use) / Montaj Hattı (Assembly Line): Özgür kullanım pratikleri; yerini AVM'lerdeki gibi önceden koridorlarla çizilmiş, programlı bir "tüketim montaj hattı"na bırakmıştır.

 

Olay (Event) / Gösteri (Spectacle): Rastlantısal toplumsal karşılaşmalar ve olaylar; yerini Guy Debord'cu anlamda planlanmış kentsel "gösteri"lere bırakmıştır.

 

Nitelik (Quality) / Nicelik (Quantity): Mekanın estetik ve ruhsal derinliği (nitelik); yerini ranta, sayısal verilere ve istatistiklere (nicelik) bırakmıştır.

 

Gerçek (Real) / Hipergerçek (Hyperreal): Somut kentsel gerçeklik; yerini Baudrillard'cı anlamda aslından daha gerçek duran yapay simülasyonlara (hipergerçek) bırakmıştır.

 

Beşinci Bölüm - Tüketim Mekanlarının Altyapısal Dönüşümü

Vurgunun üretimden tüketime kaymasıyla birlikte, sermayenin yeni yoğunlaşma noktası olan hipermarketler inceleniyor.

Tüketim, nesnelerin kullanımı değil, bir "göstergeler sistemi"dir. Hipermarketler ise "tüketim araçları" olarak rasyonalize edilmiş organizasyonlardır.

 

Alan Çalışması (Carrefour ve Real)

Bağlam-Alan: Hipermarketler bağlamdan bağımsız, "catchment area" (çekim alanı) analizlerine göre konumlanır.

Ölçek-Büyüklük: Bu yapılar "kritik bir kütlenin ötesine geçen" büyüklükleri ile mimari sanatı gereksiz kılar.

Biçim-Kabuk: Dış cephe içerideki işlevden bağımsız, sadece bir kılıf/reklam yüzeyidir.

Kullanıcı-Tüketici: Tüketiciler bu mekanlarda "gizli bir montaj hattı" üzerinde hareket eder ve self-servis ile aslında birer bedava işçi gibi çalışırlar.

Nitelik-Nicelik: Her şey (40.000 çeşit ürün, 46 kasa vb.) miktar üzerinden tanımlanır.

 

Altıncı Bölüm - Mekansal Değerler Üzerine Bir Tartışma

Küreselleşmenin mekanı ve zamanı yok eden tavrı ile mekansal direnç arasındaki gerilim inceleniyor.

 

Küreselleşme yerelliği yok etmez, onu sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden kurgular.

 

Fordist Dönem: Mekansal Planlama

Mekan, rasyonel ve işlevselci kararlarla yukarıdan aşağıya (tümdengelemci) dönüştürülen edilgen bir nesne ve homojen bir bütündür.

Şehir, işlevsel bölgelere (zoning: konut, sanayi, ticaret alanları) ayrılmış, adeta dişlileri arasında sayısız dolayım bulunan rasyonel bir makine gibi tasarlanır.

 

Post-Fordist Dönem: Mekansal Farklılaşma

Mekan artık edilgen değildir; coğrafi, sosyal ve kültürel özgünlükleri (farklılıkları) içinde barındıran aktif bir unsurdur. Sermaye, küresel ölçekte rekabet edebilmek için yerel farklılıkları keşfetmek ve bunları piyasaya tahvil etmek zorundadır.

 

Sermaye, yerelliği ve kültürel farkları ancak ve ancak ekonomik bir değere, yani bir "dolaşım/tüketim değerine" dönüştürebildiği ölçüde yaşatır.

Küresel akışa ve tüketim ideolojisine entegre olamayan, ranta tahvil edilemeyen sahici yerel değerler ve mekansal hafıza, bu sistem içinde hızla ve acımasızca yok olmaktadır.

 

Küreselleşme, "mekanın zaman tarafından yok edilmesi" sürecidir.

Sermayenin akışkanlığı karşısında mimari gelenekler aşınır, yok olur.

 

Sermaye ne kadar akışkan olursa olsun, her defasında coğrafi sürtünme (mesafe engeli) ve mekanın direnciyle karşılaşır.

 

Kamu bilincinde mimarlık; var olmanın, gerçekliğin, yuvanın ve barınağın ta kendisidir (tuğla ve sıva).

 

Mimarlık tarih boyunca hep yüce, aşkın ve mutlak bir "nitelik" iddiasıyla var olmuştur (Doğru, iyi, işlevsel, rasyonel, dürüst ve estetik olmak).

 

Nicelik (kuantite), yüksek etik ve dürüstlük içeren "nitelik geleneğini" dışlar. Yerine tekrarın, sıradanlığın ve fragmanter metropol deneyiminin bilgisini koyar.

 

Çağdaş Mekan Tipolojisi

X, Y ve Z eksenlerinde sonsuza kadar büyüyen tarifsiz, sınırsız bir "Boş kutu".

Bu kutu; içine her an yeni bölücü panellerin, rafların, metaların takılıp çıkarılabileceği, piyasa koşullarına göre hızla re-organize edilebilecek esnek bir rant laboratuvarıdır.

 

Mimarlık, "boşluk tipolojisi"ni ve "büyüklük" olgusunu anlamak için yeni bir epistemoloji kurmalıdır.

 

Sonsöz

Kapitalizme Karşı Yeni Direniş Stratejileri

Hegemonya karşısında geliştirilebilecek tek direnç stratejisi egemen sistemin zihniyet kalıplarını, dilini ve işleyişini sekteye uğratan, anarşist bir zihin yapısına dayalı, çok parçalı bir praksis (eyleme dayalı düşünce) biçimidir. / Terör…

 

Sisteme karşı içeriden direnç stratejileri üretilmelidir.

 

Geleneksel diyalektik (tez-antitez-sentez), karşıtını yok etmek veya onu kendi içinde eritmek üzerine kuruludur. Bu da kaçınılmaz olarak yeni iktidar ilişkileri ve yeni ezme-ezilme biçimleri üretir.

 

Karşısındakini düşmanlaştırmadan, onun farkını kabul ederek kendi özgün farkını kavrayan, hiyerarşilerden kaçınan bu düşünce biçimi, vahşi dünyada sahici bir toplumsal uzlaşmanın ve direnişin yegane aracıdır.


29 Haziran 2024 Cumartesi

Başlangıç Noktamız Ev Pinhan Yayınları

Donald W. Winnicott - Başlangıç Noktamız Ev Pinhan Yayınları


 

Psikanaliz ve Bilim: Arkadaşlık mı, İlişki mi?

Bilgide bir boşluk ortaya çıktığında bilim insanı doğaüstü açıklamaya kaçmaz.

Bilim insanı için anlayıştaki her boşluk uyarıcı bir zorluk oluşturur. Bilgisizlik kabul edilir, araştırma programı tasarlanır.

Din, kuşkunun yerine kesinliği koyar. Bilim kuşkunun sonsuzluğunu kabul eder, bir inanışı ifade eder.

Psikanaliz fizyolojinin durma noktasına geldiği yerden devam eder. Bilimsel alanı genişletir, / s. 14

 

…bireyin dayanılmaz kaygıya karşı savunmasının bir bölümü her zaman çevrenin donanımıdır. Bireyin yanı sıra normalde yaşam ortamı da evrilir

 

İnsanlar rüyayla ve rüya görerek kendi bilinçaltılarını öğrenirler, rüyalar bilinçli yaşamla bilinçaltı yaşam fenomenleri arasında bir köprüyü temsil eder.

 

Sağlıklı Birey Kavramı

Bireyin olgunluğu bağımsızlığa doğru bir hareket demektir ama bağımsızlık diye bir şey yoktur.

…toplumun sağlığı bireysel sağlığa bağlıdır, toplum kişilerin büyük çapta kopyasından ibarettir

 

…hakiki kendiliği korumak için tasarlanan bir savunma olarak sahte cephe ... (Hakiki kendilik travma geçirmiştir, yeniden bulunup bir daha yaralanmamalıdır.) Sahte kendiliğin örgütlenmesi toplumu kolayca içine alır ve toplum bunun bedelini ağır ödemelidir. / s. 33

 

Yaşam neye dairdir? Yanıtı bilmem gerekmiyor ama cinsellikten çok OLMAya daha yakın olduğunda görüş birliğine varabiliriz.

 

Yaratıcı Yaşama

Yaratıcı olmak için kişi, bilinçli farkındalıkla değil, işe başlayacağı temel bir yer olarak, var olmalı ve var olduğu duygusunu edinmelidir / s. 39

Bazı zamanlarda bazı insanlarda kişinin yaşadığını belirten faaliyetlerin düpedüz dürtüye tepki olduğunu göstermek mümkündür.

Ama böyle bir vakanın uç noktasında "olma" kelimesinin hiçbir anlamı yoktur. Olmak ve olma duygusu edinmek için insan dürtüsel eylemeyle tepkisel eylemeye egemen olmalıdır.

 

Eylemeden önce Olma. Olma eylemenin ardından gelişmelidir.

 

İnsanlar boğucu buldukları işlere girmemelidirler -ya da bundan kaçınamıyorlarsa sıkıcı rutinin en kötü anlarında bile hafta sonlarını hayal güçlerini besleyecek şekilde örgütlemelidirler

 

Picasso olmayanlar için Picasso gibi resim yapmak bire bir taklittir, yaratıcılık değildir.

 

Sum, Ben

tektanrıcılık BEN adıyla yakından bağlantılıdır.

insanlar ilk kez bireysellik kavramına vardıklarında, onu hemen göğe çıkardılar ve ona ancak Musa'nın işitebileceği bir ses verdiler.

Bebek için, annenin dahil olduğu birlik önce gelir. Her şey iyi giderse, bebek anneyi ve diğer bütün nesneleri algılar, bunların ben-olmadığını görür, öyle ki artık ben ve ben-olmayan vardır

 

Öğretmenin alaycılığı, birçok çocuğun öğrenme niteliğinin gelişimini söndürmüştür.

 

Sahte Kendilik Kavramı

 

Depresyonun Değeri

Şekerlemeler sunarak, ağaçları göstererek, "Yeşil yaprakların güzel parıltısına bak" deyip deprese kişiyi avutmanın ya da deprese çocuğu bir aşağı bir yukarı sallamanın yararı yoktur. Deprese kişiye ağaçlar ölü, yapraklar hareketsiz görünür.

Fark yaratabilen, gerçekte iyi bir zulümdür. Örneğin, savaş tehdidi, akıl hastanesindeki cadaloz hemşire ya da bir parça ihanet.

 

Depresyon her zaman egonun gücüne işaret eder, böylece depresyon geçme ve deprese insan da akıl sağlığını iyileştirme eğilimindedir. / s. 80

 

Saldırganlık, Suçluluk ve Onarım

Bir nesneyi yıkma fikirleri ortaya çıkar, suçluluk duygusu belirir, sonuç yapıcı çalışma olur.

İnsan kendini tamamıyla bütünleşmiş bir kişi hissedebildiği, sonra da canlı olmasından kaynaklanan bütün duyguların ve fikirlerin tam sorumluluğunu aldığı için, burada seçilen kelime "bütünleşme"dir. Tam tersine, onaylamadığımız şeyleri kendi dışımızda görmeye ihtiyaç duymamız ve bunu bir bedel karşılığında - bu bedel, gerçekte bizden kaynaklanan yıkıcılığı yitirmektir- yapmamız bütünleşmenin başarısızlığıdır. Bu nedenle, duygularının ve fikirlerinin tamamının sorumluluğunu alma kapasitesine sahip her bireyde meydana gelmesi gereken gelişimden söz ediyorum, "sağlık" kelimesi, bunun meydana gelmesine imkan sağlayan bütünleşmenin derecesiyle yakından bağlantılıdır. Sağlıklı insanın yıkıcı dürtülerinin ve düşüncelerinin üstesinden gelmek için büyük bir yansıtma tekniği kullanması gerekmez / s. 83

 

Umut Belirtisi Olarak Çocuk Suçluluğu

Anti-sosyal eğilim doğası gereği yoksunlukla bağlantılıdır.

Çocuk bilmeden, yoksunluk anını ya da yoksunluğun pekişerek kaçınılmaz bir gerçekliğe dönüştüğü fazı dinleyecek birini bulabilmeyi ister. Umut, kız ya da erkek çocuğun yoksunluğa tepkisinin hemen ardından gelen yoğun acıyı psikanalist görevi yapan kişiyle yeniden yaşayabilmesidir / s. 99

 

Psikoterapi Çeşitleri

Önce, psikoterapinin bir şartının başka bir tedaviyle harmanlanmamak olduğunu söyleyeyim.

1. Kategori: Psikonevroz Bu kategorideki hastalığın tedavisi gerekiyorsa psikanaliz yapmak isteriz, / s. 106

2. Kategori: İlk Yetişme Koşullarının Yetersizliği Bu tür bir hastalığın tedavisi gerektiği için, hastaya, son derece bağımlı koşullarda tamamıyla süt çocukluğundan kaynaklanan deneyimleri yaşama fırsatı vermemiz gerekir

3. Kategori: Yoksunluk Hastalara, geçmişlerindeki bu yoksunluk alanının hükmettiği ettiği yerde, tedavinin bu olguya uyarlanması gerekir

 

Şifa

İnsanın çalışmasını tam anlamıyla doğal fenomenlerle, genel olgularla ve en iyi şiir, felsefe ve dinde bulmayı beklediğimiz şeyle bağlantılı olduğunu görmesi her zaman sabittir.

 

Annenin Topluma Katkısı

 

Aile Grubunda Çocuk

…sadakatsizlikler, insanın kendi olacaksa kendisi olmayan her şeye sadakatsiz olmasından kaynaklanır. En saldırgan, dolayısıyla dünya dillerindeki en tehlikeli kelimeler BEN iddiasında bulunacaktır. Ancak, sadece bu iddiada bulunabilecek evreye gelenlerin gerçekten toplumun erişkin üyeleri olarak nitelendirildikleri kabul edilmelidir. / s. 144

 

Öğrenen Çocuklar

Çocuğun bedenini ve başını ellerinize aldınızsa ve bunu birim olarak düşünmeyip mendile ya da başka bir şeye uzanırsanız baş arkaya düşmüştür, çocuk iki parça - baş ve beden- halindedir; bağırır ve bunu asla unutmaz. Hiçbir şeyi hiç unutmamak korkunçtur.

 

…bebeğin, kişisel deneyiminin sürekliliğini kolaylaştıran çevrenin istikrarına her zaman ihtiyacı vardır.

 

Ergenin Toyluğu

Büyüme süreci dinamiktir, her birey bunu kalıtımla alır.

Örüntüleri ve kalıtımla edinilen eğilimleri belirleyen genler vardır, yine de duygusal gelişimde yeterince iyi olması gereken çevre donanımının yerini hiçbir şey almaz.

…mükemmellik makinelere aittir, insanın ihtiyaca adaptasyonunun karakteristiği olan mükemmel olmamak kolaylaştıran çevrenin temel niteliğidir.

…çevre kavramının önde gelen özelliği bakımın sürekliliğidir,

 

III. Kısım

Toplum Üzerine Düşünceler

Düşünce ve Bilinçdışı

Bilinçdışı duygular önemli anlarda insanların bedenlerini etkiler

 

Psikanalitik Araştırmayı Önemsememenin Bedeli

Hakikate götüren iki yol vardır, denebilir: Şiirsel ve bilimsel.

Hayal gücüne dayanan yaratıcı bir çalışma olabilen bilimsel araştırma sınırlı hedef, deneyim sonucu ve öngörüyle kontrol altına alınır.

Şiirsel hakikat bireye derin tatminler sunar,

Şiirsel hakikat duygu meselesidir, bir sorunu hepimiz aynı hissedemeyiz.

Hakiki bir şey şiirde billurlaşır; yaşamımızı planlamak için bilim gerekir.

 

Şu Feminizm

 

Doğum Kontrol Hapı ve Ay

 

Savaşın Hedefleri Tartışması

Var olmak için savaşıyoruz.

Şahsen ben, var olmak için savaşma fikrinden utanmıyorum.

İyiliğin gerçekten tatmin edici tek denek taşı kötülüktür

Şimdilik, iyi olduğumuzu hissetmemizi sağlayan, "Ben kötüyüm; kötü olma niyetindeyim" diyen bir düşmanımız olduğundan, görünüşte talihli bir pozisyondayız.

 

Doğal bir fenomen olarak barışı birkaç yıldan daha fazla sürdürmek çok güçtür,

 

Özgürlük fikrini beğendiğimiz, kendilerini özgür hissedenlere hayranlık duyduğumuz ama aynı zamanda özgür-lükten korktuğumuz, kimi zaman kontrol altına alınmayı çekici bulma eğilimi gösterdiğimiz hakikat gibi gelmektedir. Bilinçle bilinçdışı asla birbirinin aynı olmadığından bunu anlamak güçtür.

Bilinçdışı duygular ve fanteziler bilinçli davranışa mantıksızlık katar.

 

Kölelerin özgürlük fikrini sevmesi özgür kaldıklarında özgürlüğü sevecekleri anlamına gelmez.

 

Demokrasi özgürlüğü kullanmaktır

 

Yaşayacaksak, savaşmak istemeliyiz.

 

Berlin Duvarları

 

Özgürlük

…özgürlüğün yol açtığı özgürlük tehlikesini tanımlayabilmenin birçok yolu vardır. Yeterince sağlıklı ve özgür olanlar durumlarından kaynaklanan zafere dayanabilmelidirler.

 

"Demokrasi" Kelimesinin Anlamı Konusunda Bazı Düşünceler

Topluma ne demokrasi ne de olgunluk aşılanabilir.

Demokrasi, sınırlı toplumun herhangi bir zamandaki başarısıdır.

Demokrasi eğiliminin tutunması için başlıca faaliyet bir olumsuzlamadır: Alışılagelmiş iyi eve müdahale etmekten kaçınmak.

 

Monarşinin Yeri

Dünyadaki şiddetin çoğu, kuşkusuz nesne ayakta kalamazsa ya da misillemeye kışkırtılmazsa kendi içinde yıkıcı olmayan yıkıma ulaşma girişiminden kaynaklanır.

 

İyi olduğunu hissettiğimiz şeyi koruyacağımızı düşünmek hatalı bir fikir olur.

 

Türkçeleştiren: Nüket Diner, Nur Nirven

Pinhan Yayınları, 2014


28 Haziran 2024 Cuma

Turgut Cansever’in Düşüncesinde Şehir ve İstanbul

Turgut Cansever’in Düşüncesinde Şehir ve İstanbul

Birinci bölümde Turgut Cansever’in yaşamı hakkında bilgiler derlenerek hayat öyküsüne yer verilmiştir. Ayrıca mimari kimliğinin oluşumunda etkili olan öğelere ve ürettiği eserlere değinilmiştir. İkinci bölümde mimarın çalışmalarının ortak noktası olan şehir ve şehri oluşturan unsurlar olarak planlama, çevre mimari, mahalle ve ev konusundaki düşünceleri irdelenmiştir. Son bölümde ise Cansever’in özel bir ilgi ve önemle çalışmalarına konu edindiği İstanbul’un problemlerine yaklaşımı, çözüm önerileri yazılı eserleri üzerinden incelenmiştir. / s. 3

 

Turgut Cansever’in Yaşamı ve Yapıtları

Turgut Cansever, 1920 yılında Antalya’da doğmu

Babası Dr. Hasan Ferit Bey, Osmanlının son dönemlerinde Sarayda önemli görevler almış bürokrat ve aynı zamanda Türabi Tekkelerinin Şeyhi olan Mehmet Türabi’nin oğludur. Annesi Saime Hanım, Halide Edip Adıvar’ın öğrencisi olup Kudüs’e gönüllü giden idealist bir öğretmendir.

…resim okumak isteyen Turgut Cansever, başladığı İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde Sedad Hakkı Eldem’in etkisiyle mimari eğitimi almaya karar vermiştir.

1946 yılında Yüksek Mimar olarak mezun olana kadar Sedad Hakkı Eldem ve Muhittin Güven’in projelerinde çalışmıştır.

1949 yılında “Selçuklu ve Osmanlı Mimarisinde Üslup Gelişmeleri: Türk Sütun Başlıkları” tezi ile Türkiye’de sanat tarihinde doktora yapan ilk kişi olmuştur.

1957 yılında İstanbul Belediyesinde danışman olarak tayin edilmiştir.

Türk Tarih Kurumu Binası ile 1980 yılında Ağahan Mimarlık ödülüne ilk kez layık görülmüştür. Aynı yıl Bodrum’da Ertegün Evi ile ikinci Ağahan Mimarlık Ödülünü almıştır.

Ağa Han Mimarlık Ödülünü 1992 yılında Demir Tatil Köyü ile üçünü kez almıştır.

 

Turgut Cansever: Düşünce Adamı ve Mimar: bu eser aynı zamanda 2005-2006 tarihleri arasında Cansever ile yapılan röportaj-söyleşileri içermektedir.

 

İdrak ve İnşa: Turgut Cansever’in Mimarlığının İki Düzlemi: Halil İbrahim Düzenli’nin kitaplaştırdığı yüksek lisans tezi

 

Ufki Şehir: Turgut Cansever’in İzinde: Halil İbrahim Düzenli tarafından editörlüğü yapılan kitap

 

Thoughts and Architecture: Cansever’in / mimari projelerini ve altında yatan düşünsel ve felsefi zemini kaleme aldığı ilk eserdir.

 

Şehir ve Mimari Üzerine Düşünceler: Turgut Cansever’in yazı ve söyleşilerinden oluşan kitap…

 

Ev ve Şehir üzerine Düşünceler: 1994 yılında İnsan Yayınları tarafından yapılan kitapta, İstanbul’un sorunlarından yola çıkılarak şehirleşmenin temel meseleleri ele alınıyor.

 

Habitat II Konferansı İçin Şehir ve Konut Üzerine Düşünceler: (Habitat II) için “herkese yeterli konut ve kentleşen dünyada sürdürülebilir insan yerleşimleri” ana başlıkları altında hazırladığı raporudur.

 

Kubbeyi Yere Koymamak: söyleşi ve röportajların en sistematik ve kapsamlı olarak ele alındığı derlemedir.

 

İslam’da Şehir ve Mimari: Osmanlı Şehri, Türk Evi, Türk Sanatı konularına değinilmiş,

 

İstanbul’u Anlamak: İstanbul üzerine düşüncelerini konu alan metinlerin bir araya toplandığı eser…

 

Mimar Sinan:

 

Osmanlı Şehri: Şiir’den Şehir’e: mimari ve sanatı temel konu alan yazılarından oluşan eser…

 

Sonsuz Mekânın Peşinde: Cansever’in 1949 da yazdığı “Selçuklu ve Osmanlı Mimarisinde Üslup Gelişmeleri: Türk Sütun Başlıkları” isimli doktora tezinin kitaplaştırılmış hali

 

Bir Şehir Kurmak: Turgut Cansever’le Konuşmalar: Turgut Cansever’in 1997-1998 yıllarında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Mahalli İdareler ve Yerinden Yönetim Yüksek Lisans ve Doktora Programı öğrencilerine yönelik gerçekleştirilen “Şehir Yönetim Düşüncesi” başlığıyla gerçekleşen 8 seminere ait notların derlenmesiyle oluşturulmuştur.

 

Turgut Cansever’in Şehre Dair Düşünceleri

…kökeni Soğdakça olan kent kelimesi “köy” anlamına gelir

Farsça kökenli şehir kelimesi ise “büyük yerleşim yeri” anlamına gelmektedir.

 

(şehir) planlama hareketlerinin kurumsallaşması 19. yy sonralarına dayanır.

Modernizmin etkisinde yapılan bu uygulamalarda yıkım öne çıkmaktadır.

 

“Çağdaş bir kentin geometrik, doğrusal/çizgisel olması gerektiğini düşünen” Le Corbusier, sokak ve mahallerin ortadan kalktığı, yüksek ve çok sayıda gökdelenler, ana yollar, yeşil alanlar ve ortak hizmetlerle yoğunlaşmış bir kent ve konut alanları çizmektedir.

 

Cansever, Türkiye’nin şehir planlamasını “yol açmak ve bina yapmaktan ibaret” olarak özetlemiştir.

 

Sedad Hakkı Eldem’in çalışmalarını “evi yaşam ortamı olarak, bir yaşam biçiminin nasıl olması gerektiğine yönelik bir bütünle ele alamaması” yönünde eleştiren Cansever, Eldem’i iyi bir yapı ustası, bir virtüöz olarak tanımlar ve Eldem’in ev ile ilgili çalışmalarını bilinçli bir yaklaşım ve mimari felsefi bir temelden yoksun, şekil taklitçiliği olarak değerlendirir.

 

Turgut Cansever’in İstanbul’a Dair Düşünceleri

Metropoliten bir şehir olan İstanbul için Cansever, çok merkezli bir “şehirler galaksisi” (yıldız kümesi) modelinin uygulanması gerektiğini savunur

 

Turgut Cansever, kültürü; “insanın varlık içindeki yeri hakkındaki telakkisi” olarak tanımlarken, mimariyi “kültürün niteliğini belirleyen sanat türü” olarak betimler.

 

Sonuç

İstanbul’un sorunlarını çözme konusunda, yeni şehirler kurma projesi Cansever’in şehir ve mimari ile ilgili fikirlerinin en özgün yanını örneklemektedir.

 

Kavalcı Sağlam, Emine (2019), Turgut Cansever’in Düşüncesinde Şehir ve İstanbul, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü


Turgut Cansever’de Zaman ve Mekân: Tekno – Muhafazakâr Mimarlığın Eleştirisi

Turgut Cansever’de Zaman ve Mekân: Tekno – Muhafazakâr Mimarlığın Eleştirisi

Tezde / öncelikle Cansever’in / Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tetiklediği klasik muhafazakârlık eğilimini sürdürdüğü ortaya seriliyor.

…süreç felsefesinin muhafazakârlığın imtidad kavrayışıyla olan iz düşümüne dikkat çekiliyor.

 

İstanbul Belediyesinin Planlama Müdürlüğüne getirilmesiyle birlikte / mimarlık kuramını ve inşai pratiklerini İslam’ın inanç sistemi içine yerleştirme iddiasıyla mimarlık ve şehircilikte asıl olarak İslamcı kimliği etrafında pozisyon edinmiştir.

 

Dinin devletin gücünü ve etkileme alanını genişletmesinde kullanışlı bir araç olarak işe koşulması İslam’ın esasında siyasi bir organizasyonun kimliğine, dolayısıyla dünyevî bir biçime indirgenmesine neden olur.

 

Kıbledağ Cami

19. yüzyılda Meşula Mehmet Efendi’nin Kıbledağı’nın bin 130 rakımlı zirvesinde ahşap bir mescit yaptırdığı bilinmektedir. Bu mescit zamanla etraftaki Nakşibendilerin ziyaretgâhı olarak kullanılır.

İstanbul’daki Çamlıca Camisi’ni birlikte değerlendiren Çavdar (Ayşe Çavdar (2020), bunların bir cemaatin kullanımı için inşa edilmediklerini, aksine doğrusu bir çelişki gibi görünse de “cemaatin yerini almak, cemaati yerinden etmek” üzere yapıldıklarını ileri sürer / s. 12-13

 

Erdoğan’ın Gezi Parkı’nı, Topçu Kışlası’nı kastederek kullandığı “Oraya o tarihî eseri inşa edeceğiz,” sözleri / tekno–muhafazakârlığın düşünce sistematiğini açıklayabilmek bakımından önemlidir.

 

Eline cetvel alıp Osmanlı’nın insan ölçeğindeki sokaklarını kargacık burgacık diye tarif eden kişiler, onların üzerine çizgi çizip geniş yollar yaparak, üzerinde arabaların hızlı gittikleri, altlarında çocukların ezildikleri, insanların egzoz dumanından kanser oldukları, annelerin çocuklarını sokağa çıkarmaktan korktukları bugünkü şehirleri imar ettiler

 

III. Napoleon Dönemi’nin Paris valisi Georges Eugène Haussmann, Paris’i yeniden inşa etmek için tarihsel dokuyu tahrip edişiyle bilinir.

 

TURGUT CANSEVER’DE SÜREÇ DÜŞÜNCESİ

Cansever, Zamana ve mekâna dönük ilişkisel yaklaşımları altında yapıların çevresini uzanımlar kuracağı başka çevrelerle ilişki içerisinde tasarlamayı savunmuştur / Onun süreç felsefesi içerisinden geliştirdiği mimarlık düşüncesi Alfred North Whitehead’in felsefesine paraleldir.

 

…hareket kavramını vurgulayan ve düalist ve statik varlık yerine dinamik bir varlık görüşünü benimseyen Alfred North Whitehead’in fikirleri ve dolayısıyla ‘süreç felsefesi’ de Cansever’i etkilemiştir

 

Yahya Kemal, zaman mefhumunun, “mâzî, hâl ve istikbal” olmak üzere üç aşamaya ayırarak düşünüldüğünü ancak zamanın sabit olmaması nedeniyle bu yönde bir parçalanmanın söz konusu olamayacağını belirtir. Bu nedenle Yahya Kemal, “Hakikatte mâzî, hâl ve istikbâl yoktur. Ortada bir ‘imtidâd’ vardır” diyecektir. İmtidâd, zaman mefhumunda daima devamlılığın esas olduğu fikrinden hareketle, bu mefhumu tek parça hâlinde kavramak ve bir “hâl” içinde yaşamaktır. / s. 40

 

Beyazıt Meydanı / Cansever’e göre dönemin bu anlayışının nedeni “ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisinin insanlığın ulaşabileceği en son iki erdem olduğunu savunan Muhyiddin–i Arabi’nin eseri Füsûsü’l Hikem’in, 15. asır sonunda Osmanlı fikir hayatında ön plana çıkması”dır

 

Tecrit edilmiş bir olay, olay değildir, çünkü her olay daha büyük bir bütündeki bir etkendir ve bu bütün için önemli bir rol oynar. İşte bu yüzden mekândan ayrı bir zaman olamaz ve zamandan ayrı mekân olamaz; doğadaki olayların geçişinin dışında ne mekân ne de zaman olabilir / s. 52

 

TURGUT CANSEVER’İN ÜTOPYACILIĞI

…mimari tasarımda durağan bütünlükler yerine varlığın sürekli oluşan görünümünün esas alınması…

 

…mekânı hiç kesmemek... O sonsuz mekân içerisinde o hiç kesilmediği zaman yapılan mimari, bir tektonik oluyor. Tektoniğin kendisinin sonsuzluk içerisinde, sonsuzluğa ilave edilmiş bir güzellik olması icap ediyor.

 

Hegel’in diyalektiğinde tarihin nihai bir aşamaya ulaşması ereksel bakımdan bir mecburiyettir. Burada denetim altına alınmak istenen ideal tarih düşüncesi için gelecekte yeni ihtimalleri, başka alternatifleri üretecek olan dinamik yaşamsal süreçlere engel getirilmeye çalışılır. Bu nedenle planlama ideolojisinin kendisini gösterdiği en somut tasarımların Hegelci anlayış etrafında inşa edildiği söylenebilir.

 

Thomas More’un Ütopya’sı

Ütopya adasının “iç uzamsal tanzimi, istikrarlı ve değişmeyen bir toplumsal süreci sıkı bir şekilde düzenler. Kabaca söylemek gerekirse, uzamsal biçim zamansallığı denetim altında tutar

 

Cansever’in yer temelli tasarım yaklaşımlarının ardında Osmanlı şehirlerine duyduğu “nostaljik özlem”in bulunduğu açıktır.

 

TURGUT CANSEVER’İN TEVHİT İLKESİ

Simgeler çok şey ifade etse de daha fazlasını yitirir ve unuttururlar; uzaklaştırırlar, parantez içine alırlar. / Lefebvre, Mekânın Üretimi, s. 160

 

…kültür endüstrisi, “dışarıda hakikat olarak ortadan kaldırdığı her şeyi, içerde yalan olarak keyfince yeniden üretebilir

 

Türkiye’de mimarlığının sorunlarından biri de gösterişli tüketimdir.

 

Türk modernleşmesi, Tanzimat yıllarından itibaren parçaların bütün yerine kabul edildiği bir görünümü ortaya koymuştur. Örneğin araba kullanmak, piyano çalmak, Fransızca bilmek, çatal ve kaşık kullanmak Tanzimat’tan bu yana Batılı olmanın ifadesi olarak yorumlanmıştır.

 

 

TURGUT CANSEVER’DE METONİMİK DÜŞÜNCE

…metafor, iktidarı dokunulmazlık zırhına büründüren temsil tarzıdır.

metonimik bağlantılar / Cansever’in toplumsal karşılıkları da olan mimarlık ve tasarım kuramındaki gibi otoriter anlam yüklerini boşaltıp hiyerarşinin altını kazımaya davet eder.

Cansever için İslam inancı ile Osmanlı mimarisini birbirinden ayırt etmek mümkün değildir

Necip Fâzıl / İslâm İnkilâbının mekânı olacak kentleri Batı’ya rakip kalabalıklarla hayal etmiştir.

Türkiye’de İslamcı ve muhafazakâr düşüncenin şehircilik konusunda Necip Fâzıl’ın bu fikirlerinden ilham aldığı bilinen gerçektir.

sahte kutsallıklar üretmek

Muhafazakârlık, siyasal taleplerini estetik hâle getirme konusunda başarı kazanamamış, kültürel alanda yoğun siyasal angajman altında tepkisellikle sınırlı kalmıştır.

 

metafor ve metoniminin karşıtlıklar temeline oturtulması Jakobson ile gündeme gelmiştir.

 

Barthes, mimarlıktan örnek verir: “Bir yapıdaki ögelerden birinin üslup bakımından gösterdiği çeşitlilik, değişik dam, balkon, giriş, vb. biçimleri” metaforik dizgeler, “yapının bütünü içinde ayrıntıların birbirine bağlanışı” ise metonimik dizimlerdir / s. 150-151

 

Kültürel temsiller, hangi kurumların kamusal yaşamda tahakküm kuracağının belirlenmesinde ve böylece kamusal yaşamın nasıl biçimlendirileceğinde etkin rol üstlendiklerinden politik mücadelelerin içerisinde yer alır.

 

metaforlar, “bir imgenin üzerine ideal ya da yüksek bir anlam yüklerler”. Mesela bir kartal imgesi, özgürlük idealinin yerini tutabilir avcılar, soyu tükenen türler gibi kartal imgesinin somut bağlantıları, yani metonimik ilişkileri

kartal imgesinin somut bağlantıları, yani metonimik ilişkileri

 

Rönesans mimarisinde, duvar inşasında kullanılan taşlar, bunu gerekli kılan bir mecburiyet olmamasına rağmen, taşın sert olma niteliğini bilhassa vurgulamak için gereğinden fazla şekilde işlenmiştir. Dolayısıyla Rönesans’taki taş kullanımı, kalıcılık, sağlamlık idealine karşılık gelecek şekilde metaforiktir. / s. 157-158

 

İslam mimarisi, Gotik mimarinin geriye iten ve Rönesans’ın öne çıkaran anlayışından farklı olarak “malzemeyi olduğu gibi, neyse o olarak kullanır

 

Eco’ya göre mimari nesneler, bildirişim açısından “düzanlamlama” ve “yananlamlama” görevlerini yerini getirir.

 

Cansever’in metonimik düşünce tarzı, onu yeryüzünü güzelleştirme ülküsüne, bütünün parçaların tevhit inancı etrafında, süreç düşüncesi içerisinde yan yana gelmesiyle ilahi kudreti yansıtması gerektiğine götürmüştür.

 

Lefebvre’e göre dilbilim, metafor ve metonimiyi bayağı hâle getirmiştir. Bu kavramlar dilbilimden alınan güçle kapitalizmin mekâna yayılmasının neden olduğu çelişkilerinin üstünü örtmek, “sorunların etrafından dolanmak” için kullanılmıştır.

 

…metaforun çalışma prensibi, mekânda iktidarı ifade etmektir. İktidar, metonimiyi ise mekânda unutturma stratejisi olarak kullanır.

 

TURGUT CANSEVER’İN UFKÎ KAT MÜLKİYETİ DÜZENİ

(Krier) endüstriyel üretim tarzı, zanaat üretiminin yerini aldığı kadar onun mevcudiyetini parçalamayı da kendisine görev bilmiştir. Bu nedenle ona göre sanayi kültürünün egemen olduğu tarihsel bir dönemeçte mimar ve zanaatkârlara yer kalmamıştır.

Krier, modern kent planlamasının büyük ölçekli, tek işlevli bölgelemeye dayanan idrakını karşısına almıştır. Ona göre bu saplantılı bir anlayıştır

 

Cansever’in babası / Türk Ocağının kurucu kadrolarından ve Türkçülük Nedir? kitabının yazarı Dr. Hasan Ferit Bey

 

Cansever’in kurduğu Ev ve Şehir Vakfı

 

SONUÇ

Turgut Cansever / için varlık, bütünüyle açık ve dinamik bir oluşum süreci içerisindedir.

 

Cansever gerek toplumsal planda ailelerin komşuluk ilişkilerinde gerekse mahalle birimlerinin örgütlenmesinde ve mimari tasarımda yan yana getirilecek ögelerin dikey hâlde, üstünlük şeması içinde organize edilmemesi gerektiğini düşünür. Birincisi; parçaların, organik bir bütünleşme yerine özerk yapılarını muhafaza ederek bütünü oluşturması ve bu hâliyle organize edilen yatay düzemde yan yana getirme estetiği metonimik stratejidir. Cansever bu mekanik tasarım anlayışına “tezyinilik” ya da “dünyayı güzelleştirme” adını verir. / s. 228

 

Akbulut, Fatma Sinem (2022), Turgut Cansever’de Zaman ve Mekân: Tekno – Muhafazakâr Mimarlığın Eleştirisi, Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü


Turgut Cansever - Osmanlı Şehri

Turgut Cansever - Osmanlı Şehri

Şiir’den Şehir’e

 

Şehir

Şehir; toplumsal hayata, insanlar arasındaki ilişkilere biçim veren, sosyal mesafelerin en aza indiği, ilişkilerin en büyük yoğunluk kazandığı yerdir.

 

Şehir, insanlar arası mesafenin en aza indiği ve dolayısıyla bu yoğun yaşama ortamında insanlar arası çelişkileri, çatışmaları önleyecek ahlakî, hukukî ve idarî sistemlerin tam bir bütünlük içinde işlemesini sağlayacak bir üst bilgiye ihtiyaç duyar.

 

Sanat

Arazi spekülatörlerinin emrindeki şehir planlaması ve bu planlamanın kontrol sistemleri, yapı spekülasyonu ve işsizlik içinde esir olmuş geniş mimar kitlelerini bir hırsızlık, bir soytarılık dünyasının zavallı oyuncuları olmaya mahkûm etmiştir.

 

Sanat eserinin güçlü, haşin, zarif vs. olarak belirlenebilecek ifadelere sahip olmasını istemek, böyle bir tavır veya halin, ifadenin gerekli olduğu fikrinden kaynaklanır.

Tasarımcı, içinde yaşadığı ifadeler ve etkenler âleminden belli ifade ve etki biçimlerini tercih ederek kullandığı malzemeye o nitelikleri vermeyi arzular ve bunu başarmaya çalışır.

 

Sanat eseri ile insanın ilişki biçiminin pasif olması, insanı küçülten özelliği sebebiyle aşılması zor bir eksiklik olur. Bu husus, Doğu kültüründe sanatı seyredilen değil, yaşanan sanat türüne dönüştürmek suretiyle çözümlenmişti.

 

Mimarî Üzerine Düşünceler

Duvarın içinde her taşın, her tuğlanın, bağımsız bir şahsiyet, bir tektonik olan birimlerin tezyini bir nitelik kazanması fikri, manevî varlık tabakasına ait tercihlerin, inançların objektiflik yansıması olmaktadır.

 

Üslup teorisi sanat biçiminin yapı elemanlarına ve bunların hayat telakkisine bağlarını açıklamak durumundadır. Üslup, mekânın var olanın zaman içinde idrakinden ve bunların ilişkilerinin yapı özelliklerinden oluşur.

 

Osmanlı Şehri

Bütün 19. asrın kültür bakış açısı, yalnızca Helenistik temellere dayanan bir medeniyet tasavvuru üzerinde temellendiriliyordu. O kadar ki 1850’lerde Batı Avrupa’da kimse Rönesans’ı bilmiyordu.

Jacob Burckhardt’ın İtalya’da Rönesans Sanatı adlı kitabından sonra Batı Avrupa, Rönesans sanatının yeniden farkına vardı.

…sonra Goethe “Tüm Ortaçağ Hıristiyan sanatını, kültürle alakası olmayan vahşiler sanatı” addetti. Onun için “Gotların Sanatı” anlamında “Gotik” diyordu o dönemin ürünlerine.

 

Bursa’nın fethinden hemen sonra / Orhan Gazi’nin bu ticaret yolunu değiştirme kararı…

 

Paris’in Haussmann yahut III. Napolyon tarafından gerçekleştirilmiş bütün parçalarında bütün balkonlar eş, binaların hepsinin yüksekliği aynı.

 

Osmanlı şehrinin sokağında / her ev kendi başına duruyor. Her evin, kesin olarak şahsiyete sahip bir varlık olduğunu görüyoruz. Şehir merkezinde aşırı yoğunlaşmadan dolayı evlerin yan yana geldikleri durumlarda ise her evin kendisine ait olan cumbaları, o evin şahsiyetini tarif ediyor.

 

Pekin’de / imparator sarayının simetri aksından dağları taşları geçerek uzanan bir aks var; bütün şehir yollan bu aksa paralel veya bu aksa dik olarak meydana getirilmiş.

 

Fransız Devrimi esnasında, Triumvira / halkın kendisine karşı ayaklanacağından korkuyor. Onun için düşünüyor ve diyor ki “Yuvarlak meydanlar yapar, bu meydanları iki tarafı altı katlı apartmanlarla birbirine bağlarsam, meydanlara yerleştireceğim topçu bataryaları, ayaklanacak halkı yahut bana ihanet edecek Triumvira güçlerini top ateşiyle ezer.” Şehir onun için böyle kuruluyor.

 

Hz. Peygamber ve ashabı geçici malzemeden yapılmış ve kolaylıkla değişmeye imkân veren yapıda evlerde otururken, şehirde değişmeye direnen bir yapıda, Firavun gibi değişmemeyi, ebedî kalmayı amaçlayan ve mutlak hükmeden bir iradenin ürünü olan evler inşa ediliyor.

 

(Gazalî, Tehafüt el-Felasife) Aristo metafiziğinin statik bir varlık telakkisine dayandığı ve bu açıdan temel bir yanlışı temsil ettiğini ortaya koyuyor.

(Muhyiddin Arabî) varlığın her an yeniden oluşma halinde bulunduğunu, hiçbir şeyin statik ve değişmez olmadığını, her şeyin sürekli değişir olduğunu / anlatıyor

 

Osmanlı şehir oluşumunda, herkes evini komşusuyla mutabık kalarak yapıyor.

…işçiler, evvela hamamı inşa ediyorlar; şehri kuracak insanların temiz pak olabilmesi, çalışanların temizliğini sağlamak için. Ardından medrese inşa ediliyor, bilgi ortamının kurulması için. Sonra cami, daha sonra etrafında evler ve mahalleler inşa ediliyor,

 

Her şehrin kapladığı yüzölçümün %15’i kadar bir alan, şehrin merkezini oluşturuyor.

Şehir merkezindeki yapıların hepsi vakıflara ait. O zaman burada teşekkül eden ve vakıfların elinde toplanan artı-değer vakıflar tarafından şehirliye hizmet, sosyal donanım ve altyapı olarak geri döndürülüyor.

 

Osmanlı şehrinde üst irade başka bir şey daha emretti: “Ticaret yalnız burada, mahalle merkezlerinde yapılır.” Mahalle merkezlerindeki dükkânların sahipleri de gene vakıflardır; kişiler değil.

 

Savaşlardaki hizmetleri karşılığında padişahın kendilerine verdiği çiftlikler, hanlar, her şey, vefat ettiklerinde vakıf olarak topluma kalıyordu. Servet hiçbir zaman bir insan grubunun elinde birikmiyordu.

 

Medeniyet, “Medinede olmak” demektir.

 

Osmanlı şehirlerinin en muhteşemi olan İstanbul’u, evvela Boğaziçi’ni, her şeyi Batı Avrupalılarınkine benzetmek isteyen Tanzimatçılar, cephelerinde prontonlar, korint sütunları bulunan binalar yaparak tahrip etmeye başladılar.

III. Selim, / Sinan’ın Kanunî’ye inşa ettiği Üsküdar’daki Kavak Sarayını yıktırarak, yerine kışla inşa ettirmeye başladı.

 

Beyazıt’taki Eski Saray’ın yerine Harbiye Nezareti inşa ediliyor.

 

İstanbul; İstanbul yarımadası, Eyüp, Galata ve Üsküdar olmak üzere dört şehirden ve belirli sayıda da köyden oluşan galaksi biçimli bir şehirdir.

Galata, ticaretin yapıldığı, Üsküdar, zanaat ve üretimin gerçekleştiği yerdi. Üsküdar kumaş üretim merkeziydi. Eyüp Sultan da mukaddes ziyaretgâh.

 

Edirne ve Bursa gibi tarihî şehirlerin çevresinde yepyeni yerleşmeler yapmak, onları yok etmek demektir.

 

Türk şehir plancılarının önlerine gelen her planda iki tarafı beş-altı katlı apartmanlardan oluşan bulvarlar var.

 

Osmanlı Evi

Ev bir kültür üretim yeridir.

Osmanlı ahşap teknolojisi dünyanın en dayanıklı ağacıyla, meşeyle yapılıyor.

 

Türk evi başlangıçta otağdan kaynaklanıyor, yani tek odadan

Bunun yanma bir İkincisi geliyor. Sonra bunların arasındaki boşluk örülüyor. Bu boşluk eyvanı teşkil ediyor. Önüne açıkta, yaşanan bir saçak ilave ediliyor. Buraya da “hayat” deniyor.

Standartlar

…evlerde sedir kullanılırken, kimse “Ben koltuk isterim” demiyordu.

Merkezî kararların niteliği, bunların yanlış yoruma imkân vermeyen son derece sade hükümler olması, bu hükümler üzerinde saptırıcı yorumlar yapmaya imkân bırakmıyordu.

 

1957 yılında İmar Kanunu kabul edildikten sonra İstanbul Belediyesi’nde yazılan yönetmelik tam 270 madde ihtiva ediyordu. Ama bu 270 maddenin yalnızca ilk 20 maddesinde birbirine zıt yorumlanabilecek 40 hüküm vardı.

 

Fatih, Cavlakiye tekkelerini Macaristan’a yollayıp, orada Osmanlı dünyası ile Macar Hıristiyanlarının zihniyetinin birbirinden kopuk olmadığını, bu iki dünyanın birbirine yakın olduğunu bir asır boyunca anlatmalarını sağlıyor (1450-1550). O bir asırlık kültürel yakınlıktan sonra bölge fethedildiğinde Osmanlı kurtarıcı olarak kabul ediliyor.

 

Bugün biz, bazen tuğlaların nasıl üst üste konulup duvar yapıldığını dahi görmemiş bir hocanın eğitiminden geçerek dört yılda kendisine diploma verilen kişiye, nükleer santralden havaalanına, hastaneye, araştırma laboratuarına kadar her şeye şamil proje yapma, denetleme yetkisi veriyoruz.

 

Osmanlı şehri, başlangıç ve odak noktaları sosyal-kültürel tesisler olarak caminin, mescidin, medrese ve hamamın yerleri belirlenerek bunlar vücuda getirildikten sonra bu odakların çevresinde, birbirine eklenen evlerin ferdiyetlerinin yüceltilmesi ile standartlar, değerler ve davranışlar düzeni içinde mahalleler biçiminde oluşturulur. Bu mahallelerin içinde topoğrafik özelliklere uygun olarak gelişen yollar, yol kenarlarında üzerine yerleştikleri arsanın, komşu yapıların oluşturduğu fizikî, sosyal, kültürel, mimarî, tarihî şartlara uyum içinde bağımsız, yüce fertler olarak evler var olur.

 

Viyana muhasarasında karşıdaki kuvvetler, Merzifonlununkinden çok küçük.

Bu büyük ordu son derece yavaş hareket ediyor.

Ordu mağlup olmadan çekiliyor. Ve bütün halk da onunla beraber çekiliyor. Budapeşte 95 bin kişilik bir şehir, Müslümanlar ayrılınca 5 bin kişi kalıyor.

Anlaşılıyor ki bu insanlar Budapeşte’de kalıp şehri savunmak istemiyorlar, bırakıp gidiyorlar. Eğri’den ayrılan Osmanlı ordusu artık oralarda bulunmak için bir iradeye sahip değil.

 

III. Selim döneminde / Yeniçeri Ocağı yakılıyor. Sinan, Yeniçeri Ocağı mensubu olduğu için bütün arşivi orada. Sinan’ın bütün çizimleri yanıyor. III. Selim, Sinan’ın Kanunî’ye yaptığı bir şaheser olan Üsküdar Sarayı’nı yıktırıyor.

 

Sorunlar ve Çözümler

Geleceğe yönelik olmak bir zarurettir.

 

Malzeme maliyeti toplam yapı maliyetinin %70’ini teşkil ettiğine göre, bu alanda sağlanacak tasarrufun insanların kültürel gelişmesi için kullanılması, geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerin takip edecekleri tercihlerden ilki olmalıdır.

 

…mesken mimarîsi ve inşaatında, ücra kasaba ve köylerde 1940’lara kadar mahallî mesken mimarîsi uygulamalarının çok küçük ölçek ve sayıda örnekleri devam edebilmiştir. Sayın Sedad Hakkı Eldem’in “Millî Mimarî” adı altında geliştirmeye çalıştığı yaklaşım 35-40 yıl mimarlık eğitiminin resmî temelini teşkil etmiş ise de pratikte Osmanlı sivil mimarî an’anesinin Türkiye yapı sektörü ve Cumhuriyet dönemi mimarîsi içindeki yeri çok sınırlı kalmıştır.

 

İnsan cennette bulunuyor, cennet mutlak uyumun olduğu ortam, burada uyum mutlak olduğu için, insanın, çevresinin farkına varması da imkânsız. Çünkü uyum mutlak. Şeytanın dürtüsüyle memnu meyvayı yiyorlar, fakat günah işlediklerini fark edip pişman oluyorlar. Pişman olunca Allah -Rahman ve Rahim olduğu için- affediyor. Bu fiilin sonucunda içinde yaşadıkları dünyanın farkına varıyorlar.

 

Çevre karşısında sorumluluk duygumuz, bir güzelleştirme irademiz olmadığı takdirde, ne edebiyat, ne şiir, ne doğru dürüst bir maarif, ne başka bir şey yapılabilir.

 

İnsanı günahkâr addeden Katolik Kilisenin yaklaşımıyla İslam’ın yaklaşımı bir anda birbirinden farklı iki kültürün ortaya çıkmasına sebep oluyor.

 

1928’de Belediyeler Yasası ile Osmanlı Mahalle Teşkilatı sona erdirildi.

 

Her ülke kendi şahsiyeti denen kültür mirasıyla insanlığa bir çıkış yolu tarif etmektedir. Eğer insanlık bunları tasfiye ederse, bütün insanlık kalkıp da Batı dünyasını, Amerika’yı, İngiltere’yi taklit ederse dünyanın geleceği tıkanır.

 

Edirne 50 bin-100 bin kişilik bir şehirken Selimiye yüce bir mabettir.

 

 

Timaş Yayınları, 2010