30 Haziran 2024 Pazar

Mekan Meselesi - Notlar

Mekan Meselesi - Notlar

Andy Merrifield, Antonio Negri, Asef Bayat, David Harvey, Lolc Wacquant, Miguel Amoros, Soner Torlak

Mütercim: Soner Torlak - Önder Kulak, Tekin Yayınları, 2014


 

Mekan Meselesine Bir Giriş

Soner Torlak

Marx ve Engels’in yazılarında (Alman İdeolojisi) kent ve kır ayrımı, işbölümünün ve dolayısıyla "siyasetin/devletin" zorunlu doğuş mekânı olarak konumlandırılır.

Kent, feodalizmin parçalanmışlığına karşı proletaryaya "doğal bir örgütlenme mekânı" sunar.

 

Henri Lefebvre ekonomi politiğin eleştirisini "gündelik hayatın eleştirisi" ile birleştirir. Yabancılaşma sadece fabrikada (üretimde) değil, kentin her sokağında, her konutunda yaşanır. Kurtuluş ise ancak bir "Kentsel Devrim" ve "Kent Hakkı" (Le Droit à la Ville) ile mümkündür. Kent hakkı, hazır bir kenti tüketme hakkı değil, kenti ve dolayısıyla kendimizi yeniden icat etme hakkıdır.

 

David Harvey Lefebvre’in kentsel vurgusunu daha sert bir ekonomi-politik zemine oturtur. Kapitalizm krizlerini (artı-sermayeyi) kent mekânını emerek, yani inşaat, emlak ve kentsel dönüşüm hatlarıyla aşmaya çalışır (artı-değerin mekânda gerçekleştirilmesi). Dolayısıyla mekân mücadelesi, anti-kapitalist mücadelenin ta kendisidir.

 

Egemenler mekanları kendi suretlerinde yaratmak istiyorlar; aksi takdirde her yerde toplumsal belleğin 'hatıralarıyla' yüklü başka suretlerle karşı karşıya geliyorlar. Taksim Meydanı’nın ya da Emek Sineması’nın dönüştürülmesi sadece bir imar faaliyeti değildir; 1 Mayıs 1977’yi, işçi sınıfının kolektif hafızasını ve Gezi direniş deneyimini mekândan kazıma girişimidir. Egemen özne, mekânı homojenleştirmek ve "yoksulların/madunların" izlerini silmek ister. Kent mekânını talep etmek, bu yönüyle nostaljik bir romantizm değil, kolektif belleği savunma eylemidir.

 

"Kurtarılmış" mekân parçaları yaratmanın (kedi-fare oyununa dönmemesi için) makro bir siyasal hatla birleşmesi gerekir.

 

Tersyüz-Olmuş-Şehir'de Siyaset

Asef Bayat

1980’lerden itibaren uygulanan "Ekonomik Reform ve Yapısal Uyum" programları kentsel alanları kökten değiştirdi.

 

Neoliberal şehrin özellikleri

Piyasa Güdümlü Kentleşme: Kentler sakinlerinin ihtiyaçlarına göre değil, kârlılık ve sermaye birikimi mantığına göre şekillenir.

 

Kamusal Hizmetlerin Tasfiyesi: Devlet kolektif refah ve sosyal konut projelerinden çekilir; sağlık, eğitim, ulaşım ve barınma gibi alanlar gizli ya da açık özelleştirmelerle metalaştırılır.

 

İstihdamın Gayri-resmîleşmesi: Geleneksel ve güvenceli kamu sektörünün daralmasıyla kentsel emek parçalanır; işsizlik, geçici çalışma ve muazzam bir kayıt dışı (gayri-resmî) sektör doğar.

 

Neoliberal kentin en özgün mekânsal niteliği "tersyüz-olma" (inside-out)

Güvencesizleşen ve ev içi bütçesi sarsılan madunlar hayatta kalabilmek için yaşamlarını ve işlerini sokağa taşır.

Alt sınıflar sokakları "işgal edip" görünür olurken; zenginler, elitler ve yeni teknoloji sınıfı kendilerini kentin "toplumsal tehlikelerinden" korumak için korunaklı, kapalı sitelere (gated communities), özel plajlara ve güvenlikli lüks tüketim adacıklarına kapatırlar.

 

Neoliberal kentteki ezilenlerin siyasi imkanları:

Harvey, Evans, Rodgers gibi kötümser sosyologlar neoliberal kenti sermayenin tamamen yuttuğu, madunların ise çaresizce sıkışıp kaldığı bir "kayıp şehir" veya küresel elitlerin "kent-cinayeti" (urbicide) olarak okur.

 

Mike Davis gibi düşünürler, gecekonduları patlamaya hazır birer yanardağ ve madunları "kaos stratejileri" (canlı bombalar, çete şiddeti vb.) üreten radikal tarihsel özneler olarak görür.

 

Kolektif-olmayan aktörlerin kolektif eylemi

milyonlarca farklı ve bağımsız insanın, hayatta kalmak için aynı anda benzer pratikleri (örneğin boş araziye gecekondu yapmak, kaçak elektrik hattı çekmek, kaldırıma tezgah açmak) yapmasıyla ortaya devasa bir kolektif dalga çıkar.

Bu insanlar devletten iş ya da konut "talep etmek" için miting yapmazlar (çünkü otoriter rejimlerde bu çok tehlikelidir ve bürokrasi hantaldır). Bunun yerine doğrudan eyleme geçerler; konut ihtiyacı varsa boş araziyi işgal eder, geçim ihtiyacı varsa kaldırıma tezgahını açar.

 

Sokak, sadece iş yapılan bir yer değil, birbirini tanımayan insanların ortak bir kaderi ve habitusu paylaştığını fark ettiği bir "ayna" vazifesi görür.

Baskı altındaki gençler, saç modelleri, giyim tarzları ya da sokaktaki duruşlarıyla birbirlerine "etkin ya da bilinçli bir iletişim kurmaksızın" pasif ağlarla bağlanırlar. Sokak, bu yönüyle sessiz bir ortaklık bilinci üretir.

 

Devlet gecekonduları yıkar ya da seyyar satıcıları sürer. Madunlar ise topyekün bir gerilla savaşına girmezler; geri çekilirler, beklerler ve ilk fırsatta daha uzak, daha az görünür bir köşede kenti yeniden "işgal" ederler.

Yoksullar kenti santim santim doldurarak duyusal olarak da işgal ederler.

 

Ortadoğu’daki otoriter rejimler dışarıdan bakıldığında her yerde polisi, askeri olan totaliter yapılardır. Ancak toplumu tam anlamıyla denetleyecek, rıza üretecek hegemonyadan, teknolojik yeterlilikten ve kurumsal kapasiteden yoksundurlar.

Yasaları çok katıdır ama kolayca delinebilir; bürokrasisi serttir ama rüşvetle ya da tanıdık vasıtasıyla esnetilebilir. İşte madunların "Varolma Sanatı" (art of presence), bu hassas devletlerin bıraktığı flu, denetim dışı gri alanları keşfetme ve kısıtlamaların etrafından dolanma kabiliyetidir.

 

Çokluğun Mekanı: Metropol

Antonio Negri

Fabrikadan Kente Üretim

Fordist dönemde (klasik sanayi kapitalizmi) üretim ve mücadele mekânı fabrikaydı. Bugün ise fabrika duvarları yıkılmış, üretken emek kentin tamamına yayılmıştır.

Kent artık endüstriyel faaliyetlerin yürütüldüğü "olumlu bir dışsallık" (arka plan) değildir; metropolün kendisi doğrudan bir fabrikadır.

Metropolde üretilen şey çelik ya da otomobil değil; insanların hareketi, toplumsal ilişkiler, iletişim, bilgi, hayal gücü ve arzudur (biyopolitik üretim). Favela'lardaki (gecekondulardaki) sefaletin içinde bile muazzam bir kültürel, müzikal ve toplumsal yaratıcılık (ortaklık) üretilir.

Dünya nüfusunun yarıdan fazlası metropollerde "bir tür sığınmacı" veya yasadışı/kayıt dışı koşullarda yaşamaktadır.

Egemen güçler artık sadece çalışma saatlerini değil, metropoldeki yaşam koşullarının tamamını denetlemek isterler. Buna karşılık çokluk, hayatta kalmak, iletişim kurmak ve dayanışmak için kentsel mekânı "yasadışı" biçimde yeniden yapılandırır.

 

Müşterek / Metropolde havadan suya, kütüphanelerden müzelere kadar doğrudan kâr üretmeyen, parasız ve katılımcı olan her şeydir.

 

Çokluğun kaosa veya faşizme düşmemesi için aşağıdan yukarıya doğru kendi "kurumlarını" yaratması gerekir.

 

Kunstwollen (Sanat İradesi / Sanatsal İstek) bir dönemin toplumsal ve kültürel içeriğini somut bir imgeye/tarza dönüştürme kapasitesidir.

Çokluk (parçalı tekillikler), tıpkı sanatın tüm dağınık güçleri tek bir formda yoğunlaştırması gibi, faşizan/tepeden inmeci olmayan kolektif bir iradeyle "ortak olanı" inşa etme kararı almalıdır.

 

Dünyayı döndüren asıl motor zenginlik değil, yoksulluk ve aşktır.

Ütopya, statükonun borularında biriken o toplumsal enerjinin, mekânı ve zamanı sarsarak aniden patlaması ve üretimi durdurarak yeni bir yaşamı görünür kılmasıdır.

 

Hesap Uzmanlığı Yönetişimine Karşı: Yeni Bir Kentsel Kolektif Tüketime İlişkin Notlar

Andy Merrifield

Castells / "Kolektif Tüketim"

Kent, "emek-gücünün yeniden-üretiminin mekânsal birimidir." Yani işçinin ertesi gün işe dinlenmiş, sağlıklı ve eğitimli gidebilmesi için kurgulanmış bir uzamdır.

 

Kolektif Tüketim (Collective Consumption) / Sermayenin tek başına kârlı bulmadığı için inşa etmeyeceği ama işçi sınıfının hayatta kalması için elzem olan sosyal konutlar, metrolar, okullar, hastaneler ve altyapı gibi hizmetlerdir. Castells’e göre kapitalizm ayakta kalmak için bu hizmetleri devlet eliyle (kamusal bütçeyle) finanse etmek zorundadır. İşte buna "Kolektif Tüketim" denir.

 

Refah devletinin tasfiye edilmesiyle belediyeler artık "toplumsal adalet" veya "eşitlik" dağıtan kurumlar olmaktan çıkmıştır. Kent idarecileri, kamusal hizmetleri en ucuz fiyata ihale eden, fayda-maliyet analizleri yapan, verimlilik modelleri hesaplayan "post-siyasal" hesap uzmanlarına (teknokratlara) dönüşmüştür.

 

Fabrikaların kapanmasıyla sermaye, sanayiden (birinci çevrim) çıkıp gayrimenkul ve emlak sektörüne (ikinci çevrim) akmıştır.

 

Castells 1970’lerde "Devlet kolektif tüketime (sağlık, konut, ulaşım) kaynak aktarmazsa kapitalist sistem bir yıl bile ayakta kalamaz" diyordu. Ancak 1980'lerden sonra devlet bu kaynakları tamamen kesti, her şeyi özelleştirdi ve sistem buna rağmen çökmedi.

 

Eskiden devletin kamusal bir hak olarak ücretsiz ya da sübvanse ederek sunduğu kolektif mallar (konut, eğitim, sağlık) artık piyasada satılan birer değişim-değeri haline geldi. Kentin kendisi artık bizzat bir finansal enstrümandır.

Devlet elini çektiği için, halk kendi hayatta kalma ve emek-gücünü yeniden üretme bedelini (sağlık faturasını, okul taksitini, ev kirasını) bankalardan borç alarak, kredi kartlarıyla karşılamak zorunda kalmıştır.

Finans kapital (bankalar, fonlar), halkın yaşamak için borçlanmak zorunda kalmasını bile paraya çeviren asalak bir yapıya dönüşmüştür. Yağmacı krediler, arazi gaspları ve kemer sıkma politikalarıyla halk mülksüzleştirilirken, sermaye bu borç sarmalı üzerinden kendini büyütür.

 

Castells’in 1970’lerde devlet güvencesindeki "kamusal haklar" olarak tanımladığı konut, sağlık ve eğitim gibi kolektif tüketim unsurları, bugün hane halkının borç listesindeki temel kalemlerdir.

İşverene karşı olan yükümlülüğümüz zamansal olarak sınırlıdır (mesai bitince durur). Ancak bankaya olan borç yükümlülüğümüz 7/24, uykumuzda bile işleyen, kaçışı olmayan, işyeri sömürüsünden çok daha derinlemesine hissedilen felsefi ve ekonomik bir prangadır.

 

Neoliberal Şehirde Marjinallik, Etnisite ve Cezalandırma: Analitik Bir Kartografya

Loic Wacquant

Sosyal bilimlerdeki mevcut uzmanlaşmanın yarattığı körlük…

 

Kent Sosyologları/Ekonomistler: Sanayisizleşme, Fordist-Keynesyen modelin çöküşü ve güvencesiz emek piyasalarının (prekarya) kentsel parçalanma üzerindeki etkilerine odaklanırlar.

 

Etnik ve Irksal Çalışmalar uzmanları: Sınıf analizinden kopuk, göç, kültürel farklılıklar ve "ırksal sorunlar" ile meşguldürler.

 

Kriminologlar: Suç ve cezanın kapalı dünyasına hapsolmuş, kentsel yoksulluğun ve etnik eşitsizliklerin cezai politikalar üzerindeki tarihsel dinamiklerini ıskalayan grup.

 

Sınıf, Irk (Etnisite) ve Devlet yapıları birbirinden bağımsız anlaşılamaz

 

Siyahi Amerikalıları hem izole eden hem de kendi içinde bir koruma/dayanışma ağı sunan "komünal getto" çökmüştür. Yerini, hiçbir emniyeti kalmayan, tamamen sefalete ve kriminal güvensizliğe terk edilmiş "hipergetto" almıştır.

Fransa ve komşularındaki işçi sınıfı banliyöleri (banlieues) ABD'deki gibi homojen bir etnik kapatılmaya uğramamıştır.

 

Koruyucu sosyal refah sisteminin yerini, yardımları aşağılayıcı istihdam koşullarına bağlayan workfare almıştır.

 

Neoliberal çağda hapsedilme oranları ABD'de 5, Avrupa genelinde ise 2 ila 6 katına çıkmıştır. Bunun sebebi suç artışı değil, emeğin güvencesizleşmesiyle oluşan toplumsal güvensizliği ve etnik huzursuzluğu kontrol altına alma arzusudur.

 

Neoliberalizm, tepede (zenginler ve sermaye için) alabildiğine liberal ve kuralsız, dipte (yoksullar ve marjinal etnisiteler için) ise alabildiğine müdahaleci, disipline edici ve cezalandırıcı olan bir "Yarı-insan devlet" üretme projesidir.

 

Hiper-kapatma (hyper-incarceration), sınıf, etnisite ve yerleşim yerine göre keskin bir biçimde seçici işleyen; "siyahiliği" sinsi bir tehlikelilikle eşleyen politik bir sınıflandırma aygıtıdır.

Hipergetto ile hapishane artık birbirinin ikizidir. Getto, hapishanenin disipliner ve cezalandırıcı mantığıyla yönetilirken (hapishaneleşme); hapishane ise gettonun sokak kültürünü, ırksal yarılmalarını ve çeteleşme dinamiklerini kendi içine emmiştir (gettolaşma). Bu ikisi arasında yapısal bir türdeşlik ve işlevsel bir vekillik ilişkisi kurulmuştur.

 

Devlet, siyasi meşruiyet devşirmek için televizyon ekranlarında sergilenen dramatik polis operasyonlarıyla kamusal bir arınma tiyatrosu oynar. Bu süreç "iç sürgün" (hapishane) ve "dış sürgün" (sınır dışı etme, toplama kampları) mekanizmalarıyla "Biz" ve "Onlar" arasındaki sembolik sınırı yeniden çizer.

 

Habitus / Toplumsal yapıların, baskıların ve kısıtlamaların bireylerin bedenlerine, algılarına ve pratik eylemlerine tortu gibi yerleşmesidir. Marjinallik ve ırksallaştırma, "derinin altında ve üstünde" hissedilen bedensel bir cefadır. Kafka'nın Ceza Sömürgesi'ndeki işkence makinesi gibi, cezalandırıcı devlet vatandaşın bedenine yasanın gaddarlığını kazır.

 

Kent Mücadeleleri ve Sınıf Mücadelesi

Miguel Amoros

Mekan toplumsal ilişkilerin üretildiği ve gizlendiği politik bir alandır.

Kapitalizm mekanı parçalar, metalaştırır, içindeki öznel ve tarihsel olanı dışarı atarak onu "soyut, homojen ve ehlilleştirilmiş" bir meta haline getirir.

 

Bileşik-Kent / Şehirlerin kontrolsüzce büyüyerek sınırlarının belirsizleştiği, hafızasız, steril ve tamamen denetlenen mega-mekanlardır.

Bileşik-kent, deneyimin kuşatıldığı ve kolektif belleğin yok edildiği bir "unutma ve uyku" mekanıdır. Bu karmaşık aygıtın ayakta kalması, nüfusun metalar gibi sürekli izlendiği otomatikleşmiş güvenlik teknolojileri ve önleyici gözetimle sağlanır.

 

Modern işçi (örneğin mortgage ödeyen konformist), işinin doğasını veya üretimin mantığını sorgulamaz.

Sınıf çıkarları buharlaşmış, yerini ticari çıkarlar almıştır.

 

Gündelik hayat; teknoloji, tüketim ve gösteri tarafından işgal edilmiş bir fabrikadır. Dolayısıyla kent mücadelesi, çalışma zamanının dışındaki "özgür zamanı" ve mekanı sermayeden geri alma savaşıdır.

 

Gerçek anti-kapitalizm, işçi sınıfı koşullarını evrenselleştirmeyi veya üretim araçlarını mevcut haliyle devralmayı reddetmelidir.

Mevcut üretim sistemi (petrokimya, otomotiv, mega-altyapı) doğası gereği yıkıcıdır. Eğer bir mücadele emeğin/çalışmanın kendisini sorgulamıyorsa, sermayeyi de sorgulamıyor demektir.

 

Yeni bir devrimci öznenin (öfkeli, firari proleter) doğması için, sermayenin mekanından (AVM, stadyum, işyeri) kopulması ve kurtarılmış mekanlar yaratılması gerekir. Bu mekanlarda ahali; gıda, giyim, sağlık, eğitim ve öz-savunma gibi alanlarda kendi otonomisini (kendi kendine yetme becerisini) kurmalıdır.

Kent mücadelesi, kırla (üreticilerle) bağ kurmak zorundadır

 

Devletin finanse ettiği "yeşil dönüşüm", nüfusa bedel ödeterek kapitalist sistemin temellerini sağlamlaştırmayı amaçlar.

 

Kentsel Mekan Mücadeleleri Neden Önemlidir?

David Harvey

Harvey’nin kuramsal arka planının kalbinde, Marx’ın Kapital’inin 1. Cildi (Üretim) ile pek az okunan 2. Cildi (Dolaşım/Gerçekleştirme) arasındaki kopmaz bağ yer alır.

Artı-değer (kâr) fabrikada üretilir ancak değerin tamamlanması için piyasada satılması, yani gerçekleştirilmesi gerekir.

Sınıf mücadelesi sadece işyerinde (üretim alanında) verilmez.

Sermaye işyerinde güç kaybederse, kentsel alanda (yaşam mekanında) kiraları ve harcamaları artırarak o artıyı geri emer. Dolayısıyla mahallelerdeki kentsel mücadeleler, fabrika mücadelelerinin doğrudan ikizidir.

 

İşçi sınıfı, sadece bant sisteminde çalışanlar değil, kentsel yaşamı üreten ve yeniden üreten bütün insanlardır.

Kültürel üretim yapan sanatçılar, sokak yaşamını var eden göçmenler ya da yerel halk, kentsel bir "müşterek/ortak alan" (commons) yaratır. Sermaye ise bu canlılığı soylulaştırma (gentrification) projeleriyle mülksüzleştirir, metalaştırır ve burjuvaziye satar.

 

Mevcut kentler sermayenin kendi imgesine ve kâr hırsına göre inşa edilmiştir (ofis kuleleri, lüks rezidanslar).

 

Nasıl türde bir kent örmek istediğimiz, nasıl türde bir insan olmak istediğimizden ayrılamaz.

 

Sadece mevcut kamu alanlarını özelleştirmeden korumak yetmez; kamu etkinliğine daha fazla alan açacak "kavgacı kampanyalar" örgütlenmelidir.

… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder