Mekan Meselesi - Notlar
Andy Merrifield, Antonio Negri, Asef Bayat, David Harvey,
Lolc Wacquant, Miguel Amoros, Soner Torlak
Mütercim: Soner Torlak - Önder Kulak, Tekin Yayınları, 2014
Mekan Meselesine Bir Giriş
Soner Torlak
Marx ve Engels’in yazılarında (Alman İdeolojisi) kent ve kır
ayrımı, işbölümünün ve dolayısıyla "siyasetin/devletin" zorunlu doğuş
mekânı olarak konumlandırılır.
Kent, feodalizmin parçalanmışlığına karşı proletaryaya
"doğal bir örgütlenme mekânı" sunar.
Henri Lefebvre ekonomi politiğin eleştirisini "gündelik
hayatın eleştirisi" ile birleştirir. Yabancılaşma sadece fabrikada
(üretimde) değil, kentin her sokağında, her konutunda yaşanır. Kurtuluş ise
ancak bir "Kentsel Devrim" ve "Kent Hakkı" (Le Droit à la
Ville) ile mümkündür. Kent hakkı, hazır bir kenti tüketme hakkı değil, kenti ve
dolayısıyla kendimizi yeniden icat etme hakkıdır.
David Harvey Lefebvre’in kentsel vurgusunu daha sert bir
ekonomi-politik zemine oturtur. Kapitalizm krizlerini (artı-sermayeyi) kent
mekânını emerek, yani inşaat, emlak ve kentsel dönüşüm hatlarıyla aşmaya
çalışır (artı-değerin mekânda gerçekleştirilmesi). Dolayısıyla mekân
mücadelesi, anti-kapitalist mücadelenin ta kendisidir.
Egemenler mekanları kendi suretlerinde yaratmak istiyorlar;
aksi takdirde her yerde toplumsal belleğin 'hatıralarıyla' yüklü başka
suretlerle karşı karşıya geliyorlar. Taksim Meydanı’nın ya da Emek Sineması’nın
dönüştürülmesi sadece bir imar faaliyeti değildir; 1 Mayıs 1977’yi, işçi
sınıfının kolektif hafızasını ve Gezi direniş deneyimini mekândan kazıma
girişimidir. Egemen özne, mekânı homojenleştirmek ve
"yoksulların/madunların" izlerini silmek ister. Kent mekânını talep
etmek, bu yönüyle nostaljik bir romantizm değil, kolektif belleği savunma
eylemidir.
"Kurtarılmış" mekân parçaları yaratmanın
(kedi-fare oyununa dönmemesi için) makro bir siyasal hatla birleşmesi gerekir.
Tersyüz-Olmuş-Şehir'de Siyaset
Asef Bayat
1980’lerden itibaren uygulanan "Ekonomik Reform ve
Yapısal Uyum" programları kentsel alanları kökten değiştirdi.
Neoliberal şehrin özellikleri
Piyasa Güdümlü Kentleşme: Kentler sakinlerinin ihtiyaçlarına
göre değil, kârlılık ve sermaye birikimi mantığına göre şekillenir.
Kamusal Hizmetlerin Tasfiyesi: Devlet kolektif refah ve
sosyal konut projelerinden çekilir; sağlık, eğitim, ulaşım ve barınma gibi
alanlar gizli ya da açık özelleştirmelerle metalaştırılır.
İstihdamın Gayri-resmîleşmesi: Geleneksel ve güvenceli kamu
sektörünün daralmasıyla kentsel emek parçalanır; işsizlik, geçici çalışma ve
muazzam bir kayıt dışı (gayri-resmî) sektör doğar.
Neoliberal kentin en özgün mekânsal niteliği
"tersyüz-olma" (inside-out)
Güvencesizleşen ve ev içi bütçesi sarsılan madunlar hayatta
kalabilmek için yaşamlarını ve işlerini sokağa taşır.
Alt sınıflar sokakları "işgal edip" görünür
olurken; zenginler, elitler ve yeni teknoloji sınıfı kendilerini kentin
"toplumsal tehlikelerinden" korumak için korunaklı, kapalı sitelere
(gated communities), özel plajlara ve güvenlikli lüks tüketim adacıklarına
kapatırlar.
Neoliberal kentteki ezilenlerin siyasi imkanları:
Harvey, Evans, Rodgers gibi kötümser sosyologlar neoliberal
kenti sermayenin tamamen yuttuğu, madunların ise çaresizce sıkışıp kaldığı bir
"kayıp şehir" veya küresel elitlerin "kent-cinayeti"
(urbicide) olarak okur.
Mike Davis gibi düşünürler, gecekonduları patlamaya hazır
birer yanardağ ve madunları "kaos stratejileri" (canlı bombalar, çete
şiddeti vb.) üreten radikal tarihsel özneler olarak görür.
Kolektif-olmayan aktörlerin kolektif eylemi
milyonlarca farklı ve bağımsız insanın, hayatta kalmak için
aynı anda benzer pratikleri (örneğin boş araziye gecekondu yapmak, kaçak
elektrik hattı çekmek, kaldırıma tezgah açmak) yapmasıyla ortaya devasa bir
kolektif dalga çıkar.
Bu insanlar devletten iş ya da konut "talep etmek"
için miting yapmazlar (çünkü otoriter rejimlerde bu çok tehlikelidir ve
bürokrasi hantaldır). Bunun yerine doğrudan eyleme geçerler; konut ihtiyacı
varsa boş araziyi işgal eder, geçim ihtiyacı varsa kaldırıma tezgahını açar.
Sokak, sadece iş yapılan bir yer değil, birbirini tanımayan
insanların ortak bir kaderi ve habitusu paylaştığını fark ettiği bir
"ayna" vazifesi görür.
Baskı altındaki gençler, saç modelleri, giyim tarzları ya da
sokaktaki duruşlarıyla birbirlerine "etkin ya da bilinçli bir iletişim
kurmaksızın" pasif ağlarla bağlanırlar. Sokak, bu yönüyle sessiz bir
ortaklık bilinci üretir.
Devlet gecekonduları yıkar ya da seyyar satıcıları sürer.
Madunlar ise topyekün bir gerilla savaşına girmezler; geri çekilirler,
beklerler ve ilk fırsatta daha uzak, daha az görünür bir köşede kenti yeniden
"işgal" ederler.
Yoksullar kenti santim santim doldurarak duyusal olarak da
işgal ederler.
Ortadoğu’daki otoriter rejimler dışarıdan bakıldığında her
yerde polisi, askeri olan totaliter yapılardır. Ancak toplumu tam anlamıyla
denetleyecek, rıza üretecek hegemonyadan, teknolojik yeterlilikten ve kurumsal
kapasiteden yoksundurlar.
Yasaları çok katıdır ama kolayca delinebilir; bürokrasisi
serttir ama rüşvetle ya da tanıdık vasıtasıyla esnetilebilir. İşte madunların
"Varolma Sanatı" (art of presence), bu hassas devletlerin bıraktığı
flu, denetim dışı gri alanları keşfetme ve kısıtlamaların etrafından dolanma
kabiliyetidir.
Çokluğun Mekanı: Metropol
Antonio Negri
Fabrikadan Kente Üretim
Fordist dönemde (klasik sanayi kapitalizmi) üretim ve
mücadele mekânı fabrikaydı. Bugün ise fabrika duvarları yıkılmış, üretken emek
kentin tamamına yayılmıştır.
Kent artık endüstriyel faaliyetlerin yürütüldüğü
"olumlu bir dışsallık" (arka plan) değildir; metropolün kendisi
doğrudan bir fabrikadır.
Metropolde üretilen şey çelik ya da otomobil değil;
insanların hareketi, toplumsal ilişkiler, iletişim, bilgi, hayal gücü ve
arzudur (biyopolitik üretim). Favela'lardaki (gecekondulardaki) sefaletin
içinde bile muazzam bir kültürel, müzikal ve toplumsal yaratıcılık (ortaklık)
üretilir.
Dünya nüfusunun yarıdan fazlası metropollerde "bir tür
sığınmacı" veya yasadışı/kayıt dışı koşullarda yaşamaktadır.
Egemen güçler artık sadece çalışma saatlerini değil,
metropoldeki yaşam koşullarının tamamını denetlemek isterler. Buna karşılık
çokluk, hayatta kalmak, iletişim kurmak ve dayanışmak için kentsel mekânı
"yasadışı" biçimde yeniden yapılandırır.
Müşterek / Metropolde havadan suya, kütüphanelerden müzelere
kadar doğrudan kâr üretmeyen, parasız ve katılımcı olan her şeydir.
Çokluğun kaosa veya faşizme düşmemesi için aşağıdan yukarıya
doğru kendi "kurumlarını" yaratması gerekir.
Kunstwollen (Sanat İradesi / Sanatsal İstek) bir dönemin
toplumsal ve kültürel içeriğini somut bir imgeye/tarza dönüştürme
kapasitesidir.
Çokluk (parçalı tekillikler), tıpkı sanatın tüm dağınık
güçleri tek bir formda yoğunlaştırması gibi, faşizan/tepeden inmeci olmayan
kolektif bir iradeyle "ortak olanı" inşa etme kararı almalıdır.
Dünyayı döndüren asıl motor zenginlik değil, yoksulluk ve
aşktır.
Ütopya, statükonun borularında biriken o toplumsal
enerjinin, mekânı ve zamanı sarsarak aniden patlaması ve üretimi durdurarak
yeni bir yaşamı görünür kılmasıdır.
Hesap Uzmanlığı Yönetişimine Karşı: Yeni Bir Kentsel Kolektif Tüketime
İlişkin Notlar
Andy Merrifield
Castells / "Kolektif Tüketim"
Kent, "emek-gücünün yeniden-üretiminin mekânsal
birimidir." Yani işçinin ertesi gün işe dinlenmiş, sağlıklı ve eğitimli
gidebilmesi için kurgulanmış bir uzamdır.
Kolektif Tüketim (Collective Consumption) / Sermayenin tek
başına kârlı bulmadığı için inşa etmeyeceği ama işçi sınıfının hayatta kalması
için elzem olan sosyal konutlar, metrolar, okullar, hastaneler ve altyapı gibi
hizmetlerdir. Castells’e göre kapitalizm ayakta kalmak için bu hizmetleri
devlet eliyle (kamusal bütçeyle) finanse etmek zorundadır. İşte buna
"Kolektif Tüketim" denir.
Refah devletinin tasfiye edilmesiyle belediyeler artık
"toplumsal adalet" veya "eşitlik" dağıtan kurumlar olmaktan
çıkmıştır. Kent idarecileri, kamusal hizmetleri en ucuz fiyata ihale eden,
fayda-maliyet analizleri yapan, verimlilik modelleri hesaplayan
"post-siyasal" hesap uzmanlarına (teknokratlara) dönüşmüştür.
Fabrikaların kapanmasıyla sermaye, sanayiden (birinci
çevrim) çıkıp gayrimenkul ve emlak sektörüne (ikinci çevrim) akmıştır.
Castells 1970’lerde "Devlet kolektif tüketime (sağlık,
konut, ulaşım) kaynak aktarmazsa kapitalist sistem bir yıl bile ayakta
kalamaz" diyordu. Ancak 1980'lerden sonra devlet bu kaynakları tamamen
kesti, her şeyi özelleştirdi ve sistem buna rağmen çökmedi.
Eskiden devletin kamusal bir hak olarak ücretsiz ya da
sübvanse ederek sunduğu kolektif mallar (konut, eğitim, sağlık) artık piyasada
satılan birer değişim-değeri haline geldi. Kentin kendisi artık bizzat bir
finansal enstrümandır.
Devlet elini çektiği için, halk kendi hayatta kalma ve
emek-gücünü yeniden üretme bedelini (sağlık faturasını, okul taksitini, ev
kirasını) bankalardan borç alarak, kredi kartlarıyla karşılamak zorunda
kalmıştır.
Finans kapital (bankalar, fonlar), halkın yaşamak için
borçlanmak zorunda kalmasını bile paraya çeviren asalak bir yapıya dönüşmüştür.
Yağmacı krediler, arazi gaspları ve kemer sıkma politikalarıyla halk
mülksüzleştirilirken, sermaye bu borç sarmalı üzerinden kendini büyütür.
Castells’in 1970’lerde devlet güvencesindeki "kamusal
haklar" olarak tanımladığı konut, sağlık ve eğitim gibi kolektif tüketim
unsurları, bugün hane halkının borç listesindeki temel kalemlerdir.
İşverene karşı olan yükümlülüğümüz zamansal olarak
sınırlıdır (mesai bitince durur). Ancak bankaya olan borç yükümlülüğümüz 7/24,
uykumuzda bile işleyen, kaçışı olmayan, işyeri sömürüsünden çok daha
derinlemesine hissedilen felsefi ve ekonomik bir prangadır.
Neoliberal Şehirde Marjinallik, Etnisite ve Cezalandırma: Analitik Bir
Kartografya
Loic Wacquant
Sosyal bilimlerdeki mevcut uzmanlaşmanın yarattığı körlük…
Kent Sosyologları/Ekonomistler: Sanayisizleşme,
Fordist-Keynesyen modelin çöküşü ve güvencesiz emek piyasalarının (prekarya)
kentsel parçalanma üzerindeki etkilerine odaklanırlar.
Etnik ve Irksal Çalışmalar uzmanları: Sınıf analizinden
kopuk, göç, kültürel farklılıklar ve "ırksal sorunlar" ile
meşguldürler.
Kriminologlar: Suç ve cezanın kapalı dünyasına hapsolmuş,
kentsel yoksulluğun ve etnik eşitsizliklerin cezai politikalar üzerindeki
tarihsel dinamiklerini ıskalayan grup.
Sınıf, Irk (Etnisite) ve Devlet yapıları birbirinden
bağımsız anlaşılamaz
Siyahi Amerikalıları hem izole eden hem de kendi içinde bir
koruma/dayanışma ağı sunan "komünal getto" çökmüştür. Yerini, hiçbir
emniyeti kalmayan, tamamen sefalete ve kriminal güvensizliğe terk edilmiş
"hipergetto" almıştır.
Fransa ve komşularındaki işçi sınıfı banliyöleri (banlieues)
ABD'deki gibi homojen bir etnik kapatılmaya uğramamıştır.
Koruyucu sosyal refah sisteminin yerini, yardımları
aşağılayıcı istihdam koşullarına bağlayan workfare almıştır.
Neoliberal çağda hapsedilme oranları ABD'de 5, Avrupa
genelinde ise 2 ila 6 katına çıkmıştır. Bunun sebebi suç artışı değil, emeğin
güvencesizleşmesiyle oluşan toplumsal güvensizliği ve etnik huzursuzluğu kontrol
altına alma arzusudur.
Neoliberalizm, tepede (zenginler ve sermaye için)
alabildiğine liberal ve kuralsız, dipte (yoksullar ve marjinal etnisiteler
için) ise alabildiğine müdahaleci, disipline edici ve cezalandırıcı olan bir
"Yarı-insan devlet" üretme projesidir.
Hiper-kapatma (hyper-incarceration), sınıf, etnisite ve
yerleşim yerine göre keskin bir biçimde seçici işleyen; "siyahiliği"
sinsi bir tehlikelilikle eşleyen politik bir sınıflandırma aygıtıdır.
Hipergetto ile hapishane artık birbirinin ikizidir. Getto,
hapishanenin disipliner ve cezalandırıcı mantığıyla yönetilirken
(hapishaneleşme); hapishane ise gettonun sokak kültürünü, ırksal yarılmalarını
ve çeteleşme dinamiklerini kendi içine emmiştir (gettolaşma). Bu ikisi arasında
yapısal bir türdeşlik ve işlevsel bir vekillik ilişkisi kurulmuştur.
Devlet, siyasi meşruiyet devşirmek için televizyon
ekranlarında sergilenen dramatik polis operasyonlarıyla kamusal bir arınma
tiyatrosu oynar. Bu süreç "iç sürgün" (hapishane) ve "dış
sürgün" (sınır dışı etme, toplama kampları) mekanizmalarıyla
"Biz" ve "Onlar" arasındaki sembolik sınırı yeniden çizer.
Habitus / Toplumsal yapıların, baskıların ve kısıtlamaların
bireylerin bedenlerine, algılarına ve pratik eylemlerine tortu gibi
yerleşmesidir. Marjinallik ve ırksallaştırma, "derinin altında ve
üstünde" hissedilen bedensel bir cefadır. Kafka'nın Ceza Sömürgesi'ndeki
işkence makinesi gibi, cezalandırıcı devlet vatandaşın bedenine yasanın
gaddarlığını kazır.
Kent Mücadeleleri ve Sınıf Mücadelesi
Miguel Amoros
Mekan toplumsal ilişkilerin üretildiği ve gizlendiği politik
bir alandır.
Kapitalizm mekanı parçalar, metalaştırır, içindeki öznel ve
tarihsel olanı dışarı atarak onu "soyut, homojen ve ehlilleştirilmiş"
bir meta haline getirir.
Bileşik-Kent / Şehirlerin kontrolsüzce büyüyerek
sınırlarının belirsizleştiği, hafızasız, steril ve tamamen denetlenen
mega-mekanlardır.
Bileşik-kent, deneyimin kuşatıldığı ve kolektif belleğin yok
edildiği bir "unutma ve uyku" mekanıdır. Bu karmaşık aygıtın ayakta
kalması, nüfusun metalar gibi sürekli izlendiği otomatikleşmiş güvenlik
teknolojileri ve önleyici gözetimle sağlanır.
Modern işçi (örneğin mortgage ödeyen konformist), işinin
doğasını veya üretimin mantığını sorgulamaz.
Sınıf çıkarları buharlaşmış, yerini ticari çıkarlar
almıştır.
Gündelik hayat; teknoloji, tüketim ve gösteri tarafından
işgal edilmiş bir fabrikadır. Dolayısıyla kent mücadelesi, çalışma zamanının
dışındaki "özgür zamanı" ve mekanı sermayeden geri alma savaşıdır.
Gerçek anti-kapitalizm, işçi sınıfı koşullarını
evrenselleştirmeyi veya üretim araçlarını mevcut haliyle devralmayı
reddetmelidir.
Mevcut üretim sistemi (petrokimya, otomotiv, mega-altyapı)
doğası gereği yıkıcıdır. Eğer bir mücadele emeğin/çalışmanın kendisini sorgulamıyorsa,
sermayeyi de sorgulamıyor demektir.
Yeni bir devrimci öznenin (öfkeli, firari proleter) doğması
için, sermayenin mekanından (AVM, stadyum, işyeri) kopulması ve kurtarılmış
mekanlar yaratılması gerekir. Bu mekanlarda ahali; gıda, giyim, sağlık, eğitim
ve öz-savunma gibi alanlarda kendi otonomisini (kendi kendine yetme becerisini)
kurmalıdır.
Kent mücadelesi, kırla (üreticilerle) bağ kurmak zorundadır
Devletin finanse ettiği "yeşil dönüşüm", nüfusa
bedel ödeterek kapitalist sistemin temellerini sağlamlaştırmayı amaçlar.
Kentsel Mekan Mücadeleleri Neden Önemlidir?
David Harvey
Harvey’nin kuramsal arka planının kalbinde, Marx’ın
Kapital’inin 1. Cildi (Üretim) ile pek az okunan 2. Cildi
(Dolaşım/Gerçekleştirme) arasındaki kopmaz bağ yer alır.
Artı-değer (kâr) fabrikada üretilir ancak değerin
tamamlanması için piyasada satılması, yani gerçekleştirilmesi gerekir.
Sınıf mücadelesi sadece işyerinde (üretim alanında)
verilmez.
Sermaye işyerinde güç kaybederse, kentsel alanda (yaşam
mekanında) kiraları ve harcamaları artırarak o artıyı geri emer. Dolayısıyla
mahallelerdeki kentsel mücadeleler, fabrika mücadelelerinin doğrudan ikizidir.
İşçi sınıfı, sadece bant sisteminde çalışanlar değil,
kentsel yaşamı üreten ve yeniden üreten bütün insanlardır.
Kültürel üretim yapan sanatçılar, sokak yaşamını var eden
göçmenler ya da yerel halk, kentsel bir "müşterek/ortak alan"
(commons) yaratır. Sermaye ise bu canlılığı soylulaştırma (gentrification)
projeleriyle mülksüzleştirir, metalaştırır ve burjuvaziye satar.
Mevcut kentler sermayenin kendi imgesine ve kâr hırsına göre
inşa edilmiştir (ofis kuleleri, lüks rezidanslar).
Nasıl türde bir kent örmek istediğimiz, nasıl türde bir
insan olmak istediğimizden ayrılamaz.
Sadece mevcut kamu alanlarını özelleştirmeden korumak
yetmez; kamu etkinliğine daha fazla alan açacak "kavgacı kampanyalar"
örgütlenmelidir.
…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder