Platonov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Platonov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2020 Pazar

Platonov - Muhteşem Vahşi Dünya


Andrey Platonov - Muhteşem Vahşi Dünya

Hayvanlar ve Bitkiler Arasında

(s. 9-35)
Tabiatın loşluğunda bir adam, elinde avcı tüfeği bodur bitkilerin ormanında yürümekteydi.
Bir lokomotifin ıslığı, ince ve uzak, süratin kasırgasıyla yırtılıp ormanda ve siste çınladı…

"Av ya ahmaklıktır ya yoksulluk, İvan Alekseyeviç!" derdi ona babası

Lobskaya Dağı'nda, yoksul yıldızlardan oluşan bir takımyıldız misali dört kulübecikten ibaret bir köy vardı.
Bu köyün evleri küçük, yoksul ve boyasızdı

Tüm aile evde toplanmış oturuyordu. Baba yaklaşık bir ay önce ödül olarak aldığı radyoyu ayarlamakla meşguldü.

"Hatunlar ezelden beri bolluğu sever," dedi İvan Alekseyeviç'in babası, "her şeyleri bol olacak: Sincabı da, çili de, sandıkta kumaşı da - sosyalist deniyor bunlara şimdi... "

Demiryolundaki görevine ilk başladığı sıralarda Fyodorov'un metal ve makineye yaklaşımı hayvan ve bitkilere yaklaşımı nasılsa öyleydi -dikkatli ve öngörülü, bir yandan da onları sırf anlamaya değil, kurnazlıkla onlara üstün gelmeye de çalışan bir tutum. Sonraları bu yaklaşımın az ve yetersiz olduğunu anladı. Metal ve mekanizmaya hayvan yahut bitkiye olduğundan çok daha hassas davranılmalıydı çünkü canlıyı kurnazlıkla yenmek sahiden mümkündü, teslim olurdu sana, yaralayabilirdin, yarası iyileşirdi. Makine ya da raysa kurnazlığa teslim olmuyordu, onları ancak temiz niyetlerle ele geçirebilirdin, yaralayamazdın, yaralan iyileşmezdi: Ölümüne çatlarlardı.
…

Yepifan Savakları

(s. 37-75)
Azak, Kefe ve Konstantinopolis' e gidecek tüccarlar gemilerini tamir ettirdi ve ayrılmaya hazırlanıyor

Voronej Nehri'nin ağzında iki hücreli eğreti bentli bir savak inşa ettim
Bu iş de on altı ayımı aldı. Akabinde başka bir iş geldi.
Nişanlım Anna'ya aşkımı ve hasretimi söyle,
Kardeşin ve dostun, Mühendis William Perry, 1708 senesi

1709 senesinin baharında, seyrüsefer mevsiminin başlamasıyla Bertrand Perry St. Petersburg 'a geldi.

Yirmi yaşındaki nişanlısı Mary Carborund şimdi bluzuna bir leylak dalı iliştirmiş, Newcastle'ın yeşil sokaklarında dolaşıyor olmalıydı.
…bir kadın kocasını beş ya da on yıl, görünmez bir hayale aşk besleyerek bekleyebilir miydi? Düşük ihtimal.

Çar, Don'la Oka arasında kesintisiz bir gemi yolunun oluşturulmasını, böylelikle de tüm Don bölgesinin Moskova ve Volga eyaletleriyle birleştirilmesini istiyordu.

…Thomas Reis' i hatırlar mısın, tatlı Bert'im? İşte o benim eşim oldu. Üzgünsün biliyorum ama Thomas'ın çok tatlı olduğunu itiraf et, üstelik bana sadıktır!
Mary Carborund-Reis

Perry aklını kaçırmış gibi üç kez peş peşe okudu mektubu.

Çardan korkan köylüler canla başla çabalıyordu.

Kader dört yandan saldırıyordu: Yurdunu, sonra Mary'yi kaybetmiş, şimdi de işler çıkmaza girmişti. Bu susuz engin vadilerden canlı çıkamayacağını, Newcastle'ı da Avrupa'yı da, pipolu babasını da, Mary'yi de son bir kez göremeyeceğini biliyordu.

Petro ulakla gizli bir paket gönderdi.
Şu saatten itibaren general değil sivil bir adamsın,

Perry'yi Kremlin'e getirip kuledeki hapishaneye teslim ettiler.
…

Muhteşem Vahşi Dünyada

(s. 77-91)
Aleksandr Vasilyeviç Maltsev, Tobuleyev deposunun en iyi lokomotif makinisti olarak bilinirdi.
Otuz yaşlarında olmasına rağmen birinci sınıf makinist ehliyetine sahipti

…o kısa süre sonra makinist sınavlarını vererek başka bir araçta çalışmaya başladı, bense Drabanov'un yerine Maltsev'in ekibine yardımcı olarak atandım

Maltsev'i hapse attılar.
…

"Yarın on otuzda trenim hareket ediyor. Sessiz oturacaksan seni lokomotife alırım."
Maltsev kabul etti.
Treni Tobuleyev'e kadar yardımım olmaksızın götürdü. İşten sonra Maltsev'le birlikte evine gittim, bütün akşam ve gece oturduk onunla.
…

Afrodit

(s. 93-110)
Afrodit'i hayatta mıydı?
Nazar Fomin / Yeryüzünde, Afrodit'inin hala nefes aldığını ya da göğsünün çoktan soğuduğunu ona gösterebilecek dolaylı bir işaret yahut müphem bir alamet bulunduğuna inanıyordu.

Afrodit savaşın başlarında Almanlardan doğuya kaçan halkın arasına karışarak kaybolmuştu.

Fomin  / kahveye kahvaltıya giderdi.
…kendisine hizmet eden kadının yüzüne bir kez olsun dikkatle bakmamıştı
Sonra / Natalya Vladimirovna'ya, gülümseyerek Afrodit adını takmıştı.
…yirmi yıl karıkoca hayatı yaşadı, onları sadece savaş ayırabildi

…tüm boş zamanlarında karısına uzun mektuplar yazıyor ve Buguruslan tahliyelerine bakan danışma bürosuna yolluyordu
Mutlu barış yıllarının üzerinden çok zaman geçmişti. Zaten devamlı süremezdi bu yıllar, çünkü mutluluğun da ayakta kalabilmesi için değişmesi gerekir.

Öncü birliklerimiz, Fomin'in savaştan önce oturduğu ve çalıştığı güney kentini kuşattı.
Fomin meyve bahçesinden geçerek bir vakitler Afrodit'in kahvesinin bulunduğu yere gitti.
Çocukken oturduğu varoşa gitti sonra Fomin. İnsansızlık ruhunu üşütüyordu; geç kalmış ölüm rüzgârı suskun konutların harabelerinde esmekteydi.
Ev yerinde yoktu ama bank kalmıştı; eskiden Fomin'in pencerelerinin altında dururdu; akşamları bu bankta -önceleri yalnız, sonradan Afrodit'le- otururdu…

Tek insan tüm varoluşun anlam ve amacını kavrayamazdı. Oysa insan kendisini doğuran halka -onun aracılığıyla da doğaya ve dünyaya, geçmiş zamana ve gelecek umuda- sokulduğunda, ruhu beslenmesi gereken gizli kaynağı keşfediyor, böylece davası için gereken tükenmez güce ve yaşamının gerekliliğine dair sağlam inanca kavuşuyordu.

Nazar Fomin önceleri ilçede yangına dayanıklı köy yapılan atölyesini yönetiyordu
Nazar onu kalbine bir görev değil de varoluşunun anlamı gibi buyur etti

İnsanların sadece umutlarla ve kaderlerinin değişeceğine dair beklentiyle yaşadıkları zamanlar olur; ancak geçmişe duyulan hasretin yaşayan nesli avuttuğu zamanlar vardır; bir de mutlu zamanlar vardır ki yeryüzünün tarihi gelişimi insan yüreklerindeki kıpırtıyla denk düşer.

…kısa sürede kasaba konseyinin başkan yardımcılığına seçildi

Kasabada bir elektrik istasyonu kurmayı, elektrik ağını oradan tüm nahiyeye, ilçeye adım adım genişletmeyi tasarlıyordu;
…böylece insan yoksulluk ve acıdan, kemiklerine kadar ezen ama yine de güvenilmez, refah yüzü göstermeyen emeğin ağırlığından kurtulduğunu hissedecekti...

Yetim bir köylü kızını anımsıyordu - Yevdokiya Remeyko
…ikinci sınıf marangoz olarak çoklarından daha gayretli ve istekli çalışmıştı.

Elektrik istasyonunun ömrü pek uzun olmamış, işletilmeye başlamasından yedi gün sonra yanmıştı.
İstasyonu yakan kişiye bakmaya gitti.

Nazar Fomin elektrik istasyonunu, hem de ateşte can verenin iki katı güçlüsünü eski yerinde yeniden kurdu. Bu işe hemen hemen iki sene harcandı. Bu süre zarfında Afrodit, Nazar Fomin'i terk etti; başkasını, Moskova'dan radyo merkezinin montajı için gelen bir mühendisi sevmiş ve ikinci bir evlilik için ona varmıştı.
Ne var ki ayrılmalarından sonra da Nazar Fomin'in gönlü Afrodit'ten geçmedi,

Fakat o zaman Fomin dertlerinin sebep olduğu kederi saklayamıyordu
Hayatı sürüp gidiyordu. Karısı, ikinci eşinin ihanetiyle gururu kırılan Afrodit bir karşılaşmalarında Nazar'a, keder içinde yaşadığını, onu özlediğini, sadece sevinmeyi dileyip görev, sorumluluk nedir bilmeyişinin hayatı yanlış anlamasından kaynaklandığım söyledi.
Ne var ki Afrodit'in yüzünü görünce duyduğu sevinç, ona doğru çarpan kalbin yakınlığı biçare kederini öldürmüştü ve iki küsur yıllık ayrılığın ardından Afrodit'in ona uzattığı eli öptü.

…dünya nasıl derinden değişirse değişsin, Afrodit'in ömrünün tamamıyla yok olmayan belli belirsiz izleri her yere sinmişti.
…zira dünyada iz bırakmadan yok olmak diye bir şey yoktu.
…

Yedinci Kişi

(s. 111-122)

Cepheden yanımıza bir adam geldi.

Ruhu -son nefese dek ölümü reddeden yaşama arzusu- bedeninin kurumuş köşelerinden dışarı uğramıştı
…adı Osip Yevseyeviç Gerşanoviç'ti, 1894 yılında Minsk şehrinde doğup büyümüş

…kötülüğe önce çaresizlikten, sonra inanç ve tatminkarlıkla sarılır oldu insan, dehşetten ölmemek için.
…beşer kendini ve başkalarını yakarak ısınıp yaşayabilme kabiliyetine kavuşturuldu.

Kendisinden yedinci kişi diye bahsediyordu; bir de, el bombasının emniyet pimini çekemediğini…

…eskiden akşam evine iş götürdüğünü, paraya ihtiyacı olduğunu çünkü tam beş çocuk yaptığını…
…artık doyurması gereken kimse kalmadığını, tüm çocuklarının, karısı ve nenesinin Borisovski Toplama Kampı yakınındaki kil mezarda yattığını (…) anlattı.

"Ve yine ölmeyeceğim. Öldüreceğim ama kendim ölmeyeceğim."
Faşist ölüme de kıyamıyor, cimri, yedimize bir ölüm vermişti

Kısa süre sonra yanımıza dört partizan geldi. Meğer Gerşanoviç'i N. adlı partizan tugayının savaşçısı olarak eskiden beri bilirlermiş, bize onun büyük bir bilge ve tugayındaki en becerikli partizan olduğunu söylediler

Borisov önlerinde beş yüz kişiyle birlikte kurşuna dizilmişti. "Kendisini ölüm bir kez olsun alamadı, oysa hayır demezdi,"

Kampın içinden beş tutsak
…nefeslerinin tutunacağı bir şey kalmamıştı içlerinde.

Gerşanoviç svitka'sının altında el bombasının pimini çekti ve bombayı yakın mesafeden dört düşmanın tam üzerine fırlattı.
Ne var ki kontrol kulübesindeki nöbetçi hayatta kalmıştı
Gerşanoviç 'in üzerine atıldılar ve silahsızlandırdılar onu.

…her altı kişiyi tek kurşunla öldürüyorlardı.

"Yedinci ölmüyor," dedi subay. "Kurşunun delme kuvveti daha altıncı kafada ciddi oranda azalmış oluyor…

"Yeni nesil modernize edilmiş alaybozanımızı deneyelim, siz yedinci olacaksınız ama deneme amaçlı sekizinciyi de dikeceğim arkanıza."

…şimdi aklım kurşuna dizilecek sekizincinin kim olduğu sorusu kurcalıyordu

Onbaşı, ikinci sıradaki Gerşanoviç de dahil olmak üzere sekiz kişi saydı,

Onbaşı tutukluları ense enseye dizmeye koyuldu.
"Ben yedinciyim!" diye anımsattı peşinen Gerşanoviç.

"Ölüm geliyor," diye geçirdi aklından Osip Gerşanoviç. "Ne olmuş geliyorsa? Burada fena yaşamıyordum, öbür dünyaya göçünce orada da var olmaya çalışırım… Öldürülen kalbim topraktayken ben ne diye canlı kalayım?”

Müşfik aklı, insanı çaresizlikten korumak için kendiliğinden bayılıvermişti. Gerşanoviç uyandığında alnını yokladı -pürüzsüz ve temizdi. "Kurşun aklımda," diye karar verdi.

…burası onları, sekiz kişiyi kurşuna dizdikleri mahzendi
Subay üzerine eğildi.
"Ölüsün artık!" diye belirtti subay ve şahsi küçük revolverinin namlusunu Gerşanoviç'in alnına dayadı.

"Ateş edin..." dedi. "Burada yaşamım varsa orada da çocuklarım var - her yerde mülküm vardır benim, her yer güzel bana... Burada biz insanlardık, insanlıktık, orada daha da yüce olacağız, insanları doğuran sonsuz tabiat olacağız..."
Kurşun gözüne girdi ve donakaldı Gerşanoviç

Epey zaman sonra cepheden yanımıza geçkin bir partizan geldi ve bize Gerşanoviç'in ölüm hikayesini anlattı.
…

Elektriğin Yurdu

(s. 123-139)
Kışlan meslek okulunun elektroteknik bölümünde okuyor, yazlarıysa Şehir Elektrik İstasyonu'ndaki makine dairesinde staj yapıyordum.
…

Lobskaya Dağı

(s. 141-149)
Eski günlerden birinde Karelyalı bir ırgat Onega Gölü 'nün kıyısından yürümekteydi.
Finlandiya'da inek yetiştiren ve sütten tereyağı yapan bir efendinin yanına işçi girmişti. Orada, zengin ve sıkıcı avluda, efendinin kızını sevmişti ama kız ana baba korkusundan ona ya da bir başkasına sevdalanmaktan çekiniyordu. Ailesinden korkusuna yalnız yaşıyordu bu kız, çirkin ama iyi.

Bir gün, avlu köşe bucak kuytuya kestiğinde, her zamanki gibi yakınlarında aşktan kıvranan Karelyalı ırgatı mahcubiyet ve dehşetle kucaklayıverdi. Kısa süre sonra efendiler, kendi de yanlarında ırgat hayatı süren kızlarının hamileliğini fark etti.

Doğan oğullarının, ninesinin yüzüne koyduğu yastığın altında boğularak öldüğünü söyledi.

Irgat da şimdi şube ya da herhangi bir şey olmayı seve seve kabul ederdi, yeter ki biraz aş versinler- ama kim onu işe alırdı ki?
Var olmaya ihtiyaç duyan ama yabancı insanlara nasıl ayak uyduracağını ve neyle yaranacağım bilemeyen yabancı ırgat çiti düzeltmeye, taşlan toparlamaya, kazıkları doğrultmaya ve çeşitli köhne artıkları yerden temizlemeye koyuldu.
...

Antisexus

(s. 151-164)
…reklam broşürünün metni

İnsanoğlunun savaşlar çağında bastırılan cinsel gücü, savaş sonrası dönemde zapt edilemez şekilde yükselmiştir. Bu durum kısmen de olsa fabrikalarımızda üretimin artmasına ve firmamızın finansal erincine hizmet etmiştir.

Evlilikte hakikatin yerini huzur alır. Her halükarda dünya üzerinde hiçbir filozof hangisinin daha iyi olduğunu kanıtlayamaz.

Gelecek medeniyetindir, kültürün değil: Geleceği ruhen ölü, fikren kötümser insan fethedecektir. Hakiki medeniyetin bayağı düzlüğünde evlilik akıl almaz bir şeydir, Faust tarzının ruhudur; orada aklın alabileceği tek şey, süblimleşip ruha dönüşemeyen ham organik güçlerin fazlalığından mekanik bir kurtuluştur.

Haçlı Seferlerinin geçişi gibi kadınlar da gelir geçer.
…

İki Kırıntı

(s.165-)
Bir zamanlar iki Kırıntı yaşardı. İkisi de küçük, ikisi de karaydı ama farklı babalardan dünyaya gelmişlerdi: biri Ekmekten, diğeri Baruttan. Bir sakalın içinde yaşarlardı, sakal avcının suratında bitmişti,
Öylece yan yana yaşayıp gidiyordu iki Kırıntı
"Gel hadi gücümüzü deneyelim," dedi Barut Kırıntısı.
"Eh," diye düşündü,
"ne edeceğim ben şimdi?" Bir serçe ilişti gözüne. Serçe oturduğu daldan Ekmek Kırıntısına bakıyor, onu gagalamak istiyor ama insandan korkuyordu.
Cesaret bulan serçe daldan kalktı ve avcının alnına kondu. Avcı serçeden uyandı, gözünü açtı, Ekmek Kırıntısını gözkapağından aldı, baktı ona, ağzına atıp çiğnedi: Boşa gitmesin nimet. Serçeyse ekmek zannettiği Barut Kırıntısını bir çırpıda yiyiverdi ve korkudan göğe uçtu.
O sırada Ekmek Kırıntısı insanın içine girdi, onun kanına dönüştü ve kendisi de insan oldu. Barut Kırıntısıysa serçenin içinde tutuştu; serçe ateşten pişerek yere düştü.
…
…
Türkçeleştiren: Günay Çetao Kızılırmak
Metis Yayınları, 2014

Platonov – Dönüş


Andrey Platonov – Dönüş

Kum Öğretmeni


(s. 9-17)
Astrahan ilinin kumlara gömülü, kuytu, küçük bir şehrinde yaşayan yirmi yaşındaki Mariya Narışkina
Mariya çılgın bir coşkuyla babasının coğrafya kitaplarını okuyordu evinde
Mariya da âşık olmuş, intiharı düşünmüştü
Orta Asya çölü sınırındaki Hoşutovo köyüne öğretmen olarak atandı
…suskun bir yoksulluk ve boyun eğmiş bir çaresizlik gördü.
Yılbaşına doğru yirmi öğrenciden ikisi öldü
Köylüler okula karşı kayıtsızdı, bulundukları durumda ona ihtiyaçları yoktu.
Mariya Nikiforovna, okulun yanında bir çam fidanlığı oluşturmayı, böylece çölle kararlı bir savaşa girişmeyi düşünüyordu.
…ne söğütlerden, ne çamlardan hiçbir şey kalmamıştı geriye - göçebelerin atları ve sürüleri her şeyi kemirmiş, ezmiş, kırmıştı. Su kaybolmuştu: Göçebeler geceleri hayvanlarını köyün kuyularına salmış ve suyu son damlasına kadar boşaltmışlardı.
Biz üç yıl çalıştık, sizse üç gün içinde telef ettirdiniz ekinlerimizi hayvanlarınıza...
…gençliğimi bu kum çölüne, vahşi göçebelerin arasına gömüp söğüt çalılarının içinde mi ölmem gerekecek?

İnek

(s. 18-29)
Bozkırda büyümüş gri Çerkessk ineği ahırda yalnız başına yaşıyordu.
Vasya ahırdan çıktı.
…vagonlar hiç ses çıkarmadan geçtiler Vasya'nın önünden.
"Danamız nerede?" diye sordu çocuk babasına.
Kesimcilere sattım onu
İnek artık hiçbir şey yemiyordu; sessizce ve seyrek nefes alıyordu, ağır, zorlu bir dert kavruluyordu içinde
İnek / sütü hepten tükenmişti, somurtkan ve anlayışsız olmuştu
Vasya defterine şöyle yazdı:
İnek acı çekmeye başladı, ama kısa süre sonra trenden öldü. Onu da yediler, çünkü sığır etiydi.

Potudan Nehri

(s. 30-62)
İç savaş sona ermiş, sayısız ayağın ezdiği toprak yolları yeniden ot bürümüştü.
Savaş çilesinden, hastalıklardan ve zafer saadetinden ruhları değişmişti: İlk kez yaşayacakmış gibiydiler, kendilerini, üç-dört yıl önceki hallerini güçlükle anımsıyorlardı,
Eski Kızıl Ordulu Nikita Firsov, Potudan nehri boyunca uzanan tepeden, adı sanı pek bilinmeyen bir ilçedeki evine doğru yürüyordu iki gündür.
Ortalık kararır kararmaz memleketini yeni başlayan, bulanık gecenin içinde gördü
Nikita sıraya yanaşıp babasının penceresini tıklattı
Onu görmüş, tanımıştı artık, ama seyrine doymak için bakmayı sürdürüyordu.

Nikita ona yaklaştı, dikkatle süzdü onu; Lyuba anılarında bile bir mücevherdi onun için
"Beni unuttunuz mu?" diye sordu Lyuba.
"Hayır, sizi unutmadım," diye yanıtladı Nikita.

…yaşamın anlamsızlığı, ayrıca açlık ve yoksulluk fazlasıyla paralamıştı yürekleri ve anlamak gerekiyordu, insanın varoluşu neyin nesiydi - ciddi bir şey miydi, yoksa bir şaka mı?
…ben yatacağım, yoksa çok karnım acıkıyor

O günden itibaren Lyuba'yı hemen hemen her gün ziyaret etmeye başladı

"Gripsin galiba, seni iyileştireceğim," dedi Lyuba. "Ama belki de tifodur! Önemli değil - korkacak bir şey yok!"

İnsanlar tek başlarına hastalık çektikleri ve kendilerini sevecek kimse bulunmadığı için ölürler, sense şimdi benimlesin...

Lyuba hastanedeki insanları iyileştiriyor, Nikita ise köylü mobilyası yapıyordu.

Nikita hayatın belki de baş edemeyeceği kadar büyük olduğunu, sırf kendi çırpınan kalbinde yoğunlaşmadığını anlıyordu - çok daha ilginç, güçlü ve kıymetliydi hayat, kendisi için ulaşılmaz olan başka bir insanda.

Her acı avutulamaz; bazı acılar vardır ki ancak yüreğin, uzun bir unutkanlık ya da gündelik kaygıların dalgınlığında tükenmesiyle biter.

Yaz ortası Nikita'yı köy tüketici birliğinin pazardaki bayiinden ecza malzemesi çaldığı şüphesiyle hapse attılar, fakat soruşturma lehinde sonuçlandı,

"Fena değilsin ya şimdi, benimle yaşamak zoruna gitmez, değil mi?" diye sordu.
"Hayır, fena değilim," diye yanıtladı Nikita. "Seninle mutlu olmaya alıştım artık.

Çöp Rüzgârı

(s. 63-82)

Dünyanın üzerinde sabah kızıllığı gezindi ve pırıl pırıl yeni bir gün, 16 Temmuz 1933 günü başladı.
Günlerden pazardı. Dairenin diğer odasından Zelda adındaki esmer karısı çıktı uyuyan adamın, Rus Asyasından bir Ortadoğulu. Ürkek bir özenle kocasının üstüne yorganını örttü ve uyandırdı onu:
Kalk Albert.
Var olduğunu ve yaşamaya devam etmesi gerektiğini hemen anımsayamadı,
Albert Lichtenberg, karısının bir hayvana dönüşmüş olduğunu gördü
Albert ona bağırdı, onu yanından kovdu.
Albert güneşe baktı ve uzaktaki bir insana gülümser gibi gülümsedi ona.
Katolik manastırının önündeki basamaklara Romalı bir din adamı çıktı
…insanın işeme organına benzer bir tanrı elçisi.
…gün, bir ayrıntı gibi titiz, devlet idamı gibi katı, meçhul birinin merhametini bekler gibi sabırsızlıkla sürmekteydi üzerinde.

Adolf Hitler anıtı

Albert Lichtenberg eski Katolik meydanının ortasında bitap halde dikiliyor, bu hayali krallıkta-şaşkınlık içinde etrafına bakınıyordu

Her tür düşünceye yabancı, bir ölü gibi umarsız, kamyonun radyatörüne yanaştı Lichtenberg.
Ağır asasını kaldırıp makinenin göğsüne. radyatöre vurdu, peteklerini ezesiye. Nasyonal şoför sessizce direksiyondan ayrıldı ve zayıf fizikçinin gövdesini sıkıp, kafasını aynı radyatöre eşit güçle vurdu.
Lichtenberg ayağa kalktı, asasıyla şoförün hayvansı gövdesini dürttü ve makineden uzaklaştı.
(Heykeli selamlayarak) İmparatorlar ölürdü, çünkü muhafız alaylarını besleyen insanlar er geç pes derdi. Sense ölmeyeceksin…

Vücudunun gücünü bütün aklıyla çarpan Lichtenberg bastonunu iki kere anıtın kafasına indirdi, metale zarar veremeyen baston parça parça oldu
Nasyonal-sosyalistler Lichtenberg'in gövdesini zapt ettiler, iki kulağını kopardılar, cinsel organını ezerek yok ettiler, kalan bedenini ise üzerinde yürüyerek çiğnediler.
Lichtenberg acısını soğukkanlılıkla kavrıyor ve kaybolan organları için üzülmüyordu, çünkü aynı zamanda ıstırabının da vasıtalarıydı onlar
…yekpare insan bedeninin vaktinin geçtiğini çoktandır kabullenmişti

Bedenine aldığı yaralardan ve pislikten- deri veremine benzer, yekpare, kara bir intan yayılmış, üzerinde ise gür tüyler bitmiş ve her şeyi örtmüştü. Koparılan kulaklarının yerinde de saçtan çalılar büyümüştü
Neden dilini koparmadıklarına hayret ediyordu, devletin bir ihmalkârlığı olmalıydı
Ben de düşünüyorum ve varım.
Hitler düşünmez, tutuklar sadece,

Uyurken bacağını kemiren bir sıçanı yakalamıştı
Lichtenberg varlığının yoksul kalıntısını koruma ihtiyacı hissetti
Küçük hayvanı tüylerine varana kadar yedi

(Mahkûm kampına götürüldü)
Kamp sahasında tek bir ağaç vardı. Lichtenberg köklerinin dibine küçük bir in kazdı ve kalan meçhul ömrünü geçirmek için oraya yerleşti.

Lichtenberg'i çalışmaya göndermiyorlardı, çünkü o ancak yerde sürünebiliyordu.
…
Hakim, Lichtenberg'e kurşuna dizileceğini bildirdi, zira beden ve akıl gelişimi Alman ırkçılık teorisi ve devlet kuramının öngördüğü seviyeye uymuyordu

Lichtenberg'in solundaki refakatçi subay, güçlü bir mekanizma için kazılmış bir çukurun kenarına denk gelmişti,
Lichtenberg ansızın itiverdi onu,
Subay aşağıda kayboldu,
Lichtenberg doğruldu ve Gedviga'nın bedeniyle aynı mezarın içinde ebedi huzura çekilmiş olması gereken yerden uzaklaştı
Sabah Lichtenberg tanımadığı bir işçi kasabasına vardı
Evin içinde kimse yoktu, tozlu bir yatağın içinde ölü bir erkek çocuğu yatıyordu.
Bu ölü ya da sürgün kentin en son evinin içinde ise bir kadın oturuyor.
Ucuz beşiği sonsuz bir enerjiyle sallayıp duruyor
Beşiğin içinde, küçük bir ikiz yastığın üzerinde iki ölü çocuğun kararmış kafaları, gözleri açık, yüzleri birbirine dönük şekilde duruyordu
Albert kadının yanına gitti ve şimdi et haşlayacağını, uyumamasını söyledi
Lichtenberg ateşi olabildiğince güçlendirdi mutfakta, eline bir pala aldı ve kılla kaplı kasıklarından daha sağlıklı olan sol ayağını kesmeye koyuldu.
İki saat sonra bütün çorba suyunu çekmiş, et kendi yağıyla kızarmış, ateş ise sönmüştü.
Polis ve yol arkadaşı evde, yüzünü eşit derecede ölü iki çocuğun yattığı beşiğe gömmüş ölü kadını buldular.
Mutfak ocağında besleyici ve henüz sıcak etle dolu tencereyi gören yorulmuş polis akşam yemeği yemek üzere oturdu.
Zelda yerde ne olduğunu bilmediği, gözleri yere dönük bırakılmış ölü bir hayvan gördü.
Zelda ve polis, insan yaşamının sonuna kadar tüketildiği boş kasabayı terk ettiler.
…

Dönüş

(s. 83-110)
Muhafız alayı yüzbaşısı Aleksey Alekseyeviç İvanov terhis edilmiş, ordudan ayrılıyordu.
Yakın arkadaş ve yoldaşları İvanov'la birlikte demiryolu istasyonuna geldiler
Tren rötar yaptı.
Ertesi gün arkadaşları İvanov'u tekrar yolcu ettiler
Sonra İvanov ikinci kez gara gitti; dünkü trenin halen gelmediğini öğrendi.
Kulübenin önündeki sırada astarı vatkalı iş ceketi ve kalın başörtüsü ile bir kadın oturmaktaydı.
Kadın yüzünü İvanov'a döndü, o zaman tanıdı onu İvanov. Bir genç kızdı bu, adı "Maşa - hamamcının kızı" idi,
İnsanın yüreğini avutup şenlendirebilecek tek şey başka bir insanın yüreğiydi.
İvanov ve Maşa ordunun dışında yetim kalmış gibi hissediyorlardı kendilerini

İvanov Maşa'ya yanaştı, onu yanağından yoldaşça öpmesine izin vermesini rica etti.
"Küçük bir öpücük... " dedi İvanov. "Tren iyice gecikti çünkü, sıkıldım beklemekten."
"Yalnızca tren geciktiği için mi?" diye sordu Maşa ve dikkatle baktı İvanov'un yüzüne.

Maşa İvanov'dan uzaklaştı.
"Şöyle bir öpeceğim Maşa, dikkatli olacağım... Amcanız olduğumu farz edin."
"Farz ettim bile... Babam olduğunuzu farz ettim, amcam değil...

Daha sonra İvanov, Maşa'nın saçlarının ormanda dökülmüş güz yaprakları gibi koktuğunu itiraf edecekti kendisine

Geceleyin tren geldi ve İvanov ile Maşa'yı onların oralara, memleketlerine götürmek üzere yola koyuldu. İki gün birlikte gittiler,
İvanov'un ilgisi şaşırtmış ve etkilemişti Maşa'yı.

İki gün sonra İvanov yoluna devam etti, memleketine doğru. Maşa yolcu etti onu garda. İvanov alışkanlıkla öptü onu ve hayalini ebediyen anımsayacağına söz verdi şefkatle.
Maşa gülümsedi ve yanıt olarak şöyle dedi:
"Ne diye ebediyen anımsayasınız beni? Buna gerek yok, hem zaten unutacaksınız... Ben sizden hiçbir şey istemiyorum ki, unutun gitsin beni."
Tren geldi ve vedalaştılar. İvanov gitti ve yalnız kalan Maşa'nın ağladığını görmedi, ne de olsa o kimseyi unutamazdı,

Lyubov Vasilyevna, İvanov'un karısı, üç gün üst üste, batıdan gelen bütün trenleri karşılamaya çıkmıştı.
Dördüncü gün Lyubov Vasilyevna, gündüz gelirse babalarını karşılasınlar diye gara çocukları Petka ile Nastya'yı gönderdi, gece trenini karşılamaya ise yine kendisi çıktı.
İvanov altıncı gün geldi. Oğlu Pyotr karşıladı onu
"Babam sen misin?" diye sordu Petruşka,
Niye böyle az eşyan var
İvanov karısına yaklaştı, sarıldı ona
İvanov evdeki tüm nesneleri sırayla inceledi
Evin yerleşik, öz kokusunu çekiyordu içine - ağaç çürüğünü, çocuklarının vücutlarının sıcaklığını, ocak kömürlüğünden gelen yanık dumanı.
Maşa, hamamcının kızı ne yapıyordu acaba şimdi, sivil hayata uyum sağlayabilmiş miydi? Yolu açık olsundu...
İvanov evde herkesten çok Petruşka'nın çabaladığını gördü.
"Nastka, maşrapanın içindeki patates kabuklarını boşalt, kaba ihtiyacım var...”
İvanov böyle bir oğlunun olduğunu bilmiyordu ve şimdi oturduğu yerden onun aklına şaşırmaktaydı.

"Nerede çalışıyorsun?" dedi İvanov, anlamamıştı.
"Tuğla fabrikasında, preste.

…bir şeyler İvanov'un dönüş sevincini bütün yüreğiyle hissetmesine engel oluyordu - herhalde ev yaşantısından fazlasıyla uzaklaşmıştı ve en yakınlarını, öz ailesini bile anlamakta güçlük çekiyordu.

İvanov, kendisi yokken ailesinin nasıl bir hayat sürdüğünü tam olarak bilmiyor ve Petruşka'nın kişiliğinin neden böyle olduğunu henüz açıkça anlayamıyordu.
Bir an önce işe girişmeli, yani para kazanmak ve çocukları doğru yetiştirmesinde karısına yardım etmek için çalışmaya başlamalıydı - o zaman her şey yavaş yavaş iyiye doğru giderdi ve Petruşka diğer çocuklarla birlikte koşturur, kitabını okurdu, elinde maşa, ocağın başında emirler yağdırmaktansa.

"Böreğine yağ süreyim ister misin?"
"İstemem, tok oldum ben... "
"Böylece ye madem... Neden ittin böreğini?"
"Sem yon amca gelir. Ona bıraktım. Börek sizin değil, kendim yemedim onu. Yastığımın altına koyacağım, yoksa soğur... "
"Kimmiş bu Semyon amca?" diye sordu İvanov karısına.
Lyubov Vasilyevna ne diyeceğini bilemiyordu, şöyle dedi:
"Bilmem ki kim... Çocukların yanına gelip gidiyor, karısıyla çocuklarını Almanlar öldürmüş, bizim çocuklara alıştı, oynamaya geliyor onlarla."
"Bu Semyon amcanın sizinle oynadığı oyuncaklar nerede?"
"Bunlar oyuncak-kitaplar," dedi Nastya babasına.

…iki yıldır ailesini ziyaret eden bu Sem yon Yevseyeviç kimin nesiydi ve kime geliyordu bu adam -Nastya'ya mı, yoksa alımlı karısına mı...

"Baba, sen de yarın mıntıka şurasına ve askerlik şubesine uğrasan fena olmaz, hemen kayda geçirilirsen daha çabuk alırız senin gıda kartlarını."
"Uğrarım," diye kabullendi baba boyun eğerek.

"Onun sevgisine ihtiyacımız yok," dedi baba. "Ben kendim severim çocuklarımı. .. Yabancıların çocuklarını sevmiş, bak sen!..”

"Kimin nesi bu senin Semyon? Yeter beni lakırdıya tuttuğun," dedi baba öfkeyle.
"İyi bir insan."
"Seviyor musun onu yoksa?"
"Alyoşa, ben senin çocuklarının annesiyim... "

"Ben seni seviyorum Alyoşa. Ben anneyim, kadın oluşum çok eskidendi, bir tek seninle, ne zamandı anımsamıyorum bile."

"Mesleği ne, nerede çalışıyor?"
"Fabrikamızda malzeme teminatında çalışıyor."
"Anlaşıldı. Dolandırıcı."

Gece gündüz demeden çalıştım ben, lokomotif ocaklarına konulması için ateşe dayanıklı tuğla yaptık. Yüzüm zayıfladı, çirkinleştim, herkese yabancıyım, dilenci gelip sadaka istemez benden. Ben de zorlandım, çocuklar evde yalnızdı. Bazen eve bir gelirdim ocak yanmıyor, yiyecek bir şey yok, içerisi karanlık, çocuklar mutsuz, ev işlerini öyle hemencecik öğrenmediler, Petruşka da küçüktü... O zamanlar Semyon Yevseyeviç gelip gitmeye başladı evimize. Gelip çocuklarla otururdu…

"Ya bu Semyon seviyor muydu seni?" diye sordu baba.
"Herhalde seviyordu. Şefkatle bakıyordu bana, görüyordum, benim neyim var ki güzellik mi kaldı? Acı bir hayatı olmuş Alyoşa, birini sevmesi gerekiyordu."
"Bir kere öpüverseydin onu, madem böyle bir durum gelişti aranızda," dedi baba kibar bir sesle.
"Yok daha neler! Ama kendisi iki kere öptü beni, ne kadar istemediysem de."
"Yanağımdan öptü sadece, dudağımdan değil."
"Bunun önemi yok - nerden öptüğünün."
"Hayır, önemi var Alyoşa... Ne anlarsın ki sen neler çektiğimizden?"

"İşte evdeyim," dedi. "Savaş bitti, sense yüreğimden yaraladın beni... Madem öyle, yaşa Senka ve Yevseyka'larınla! Beni rezil kepaze ettin, ama ben de insanım, oyuncak değil..."

Çocukları uyandır, çabuk uyandır! Uyandır dendi sana! Nasıl bir anneleri olduğunu anlatacağım onlara! Bilsinler!

“Her şeyi bal gibi de anlıyorum," diye yanıtladı Petruşka ocağın üzerinden. "Sen kendin anlamıyorsun. İşimiz gücümüz var. Yaşamamız gerek, sizse aptallar gibi kavga ediyorsunuz... "

(Petruşka) Gün iyice aydınlandığında uyandı ve çok uyudu da sabahtan beri evde hiçbir iş yapamadı diye korktu.
Bu sırada babaları garda oturmaktaydı.
Maşa'yı bıraktığı şehre gitmeye karar vermişti,

Sevgi dediğin de zaten yokluk ve kederden oluşurdu; insan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevmezdi ki hiç.

…iki çocuk
…geçidi geçen yolcu trenine baktılar
…o iki çocuk trenin en azından son vagonuna yetişebilmişler miydi acaba?
Bunların kendi çocukları olduğunu biliyordu artık,
Şimdi Petruşka ve Nastya trenin çok arkasından koşuyordu, rayların yanındaki kumlu yol boyunca; Petruşka yine küçük Nastya'nın elini tutuyor, ayakları koşmaya yetişemediğinde peşinden sürüklüyordu onu.
İvanov eşya torbasını vagondan toprağa fırlattı, sonra vagonun alt basamağına indi ve çocuklarının peşi sıra koştukları o kum yola indi trenden.
…

Fro

(s. 110-136)
Uzağa gitmişti, hem de uzun süreliğine, neredeyse dönmemecesine.
Gecenin arifesinde dünyadaki her şey fazlasıyla açık seçik, göz kamaştırıcı ve düşseldi -bu nedenle dünyanın kendisi hiç yokmuş gibi geliyordu insana.

"Frosya!" dedi baba, kocasını uzak yola uğurlayıp istasyondan dönen kızına.
…
Fyodor nerede peki,
Baba bir an bocaladı.
"Gelmeyecek," dedi ihtiyar. "Gitti o... "

Frosya içeri aldı onu, yere oturdu, karşısına; çocuğun ellerini kendininkilerin içine alıp seyre daldı müzisyeni: Bu insan olmalıydı Fyodor'un hakkında onca tatlı sözler söylediği o insanlık.
…

Yuşka

(s. 137-144)
Çok eskiden, evvel zaman içinde, sokağımızda görünümüne bakılırsa yaşlı bir adam oturuyordu.
Adı Yefim idi ama tüm insanlar Yuşka diyorlardı ona.
Yuşka demirhane sahibinin dairesinde, mutfakta yaşıyordu.
Yuşka ne çay içiyor, ne şeker alıyordu, su içiyor, aynı kıyafeti hiç değiştirmeden uzun yıllar giyiyordu…
Çocuklar Yuşka'nın canlı olduğu halde kendilerine kızmamasına şaşıyor ve tekrar sesleniyorlardı ihtiyara:
"Yuşka, sen gerçek misin değil misin?"

Yuşka hep sustuğu, kendilerini korkutmadığı ve kovalamadığı için canları sıkılıyor, zevk almıyorlardı oyundan. Ye ihtiyarı daha da kuvvetle itiyor, çevresinde bağrışıp duruyorlardı, kötülükle karşılık versin, eğlendirsin diye kendilerini.
Gel gör ki Yuşka onlara dokunmuyor, karşılık vermiyordu.
Evlerde anne babalar, derslerine çalışmayan, laflarını dinlemeyen çocuklarına şu sözlerle sitem ediyorlardı: "Sen de tıpkı Yuşka gibi olacaksın, bak gör!...

"Ölsen daha iyiydi Yuşka," diyordu kız. "Ne için yaşıyorsun ki?"
"Anam babam doğurdu beni, onların keyfi öyle istemiş," diye yanıtlıyordu. "Ölemem ben, hem babana demirhanede yardım ediyorum."

…hastalığı yüzünden Yuşka her yaz bir aylığına demircinin yanından ayrılıyordu.
Toprağa eğiliyor, nefesinden bozulmasınlar diye Üzerlerine solumamaya çalışarak çiçekleri öpüyor…

Yuşka kırk yaşındaydı, ama hastalık çoktan ezmiş, vaktinden önce yaşlandırmıştı onu, insanlara çökmüş gibi görünmesi ondandı.
…bir yıl boyunca kazanıp biriktirdiği hepi topu yüz rublesini ayrı bir torbaya koyuyor, o torbayı da koynuna, göğsüne asıyor ve kim bilir nereye, kim bilir kime gidiyordu.
Bir akşam hava karardıktan sonra her zamanki gibi demirhaneden eve yürüyordu.
Oradan geçen neşeli, Yuşka'yı da tanıyan biri takıldı ona…
Adam öfkesinin bütün gücüyle elini savurup Yuşka'yı göğsünden itti, beriki sırtüstü düştü.
Bir süre öylece yatan Yuşka sonunda yüzüstü döndü ve bir daha ne kıpırdadı ne de kalktı.
"Ölmüş," diye iç geçirdi marangoz.
Sonra gömüp unuttular Yuşka'yı. Ne var ki Yuşka'sız insanların hayatı daha da kötüleşmişti. Artık bütün kin ve alaylarını kendi aralarında tüketiyorlardı,

Havanın bozulduğu karanlık bir gün demirhaneye genç bir kız girdi ve demirciye Yefim Dmitriyeviç'i nerede bulabileceğini sordu.
"Yuşka," diye fısıldadı genç kız.

Yefim Dmitriyeviç küçükken Moskova'da bir ailenin yanına yerleştirdi beni, sonra yatılı okula verdi... Her yıl beni görmeye gelir ve bir yıl yetecek para getirirdi, yaşayayım ve okuyayım diye. Artık büyüdüm, üniversiteyi de yeni bitirdim, ama Yefim Dmitriyeviç bu yaz beni görmeye gelmedi.

Yuşka'nın hastalığını biliyordu, doktorluk öğrenimi görmüştü; buraya da onu yeryüzündeki herkesten çok seven. Kendisinin de yüreğinin bütün sıcaklığı ve ışığıyla sevdiği kişiyi tedavi etmeye gelmişti.
…

Üçüncü Oğul

(s. 145-150)
Bir taşra şehrinde ihtiyar bir kadın öldü.
Oğullar
İçlerinden ikisi denizci, biri Moskova'da artistti; kızı olan fizikçiydi, komünistti; en küçükleri tarım mühendisliğinde okuyordu; en büyükleri ise uçak fabrikası atölyesinin müdürüydü

"Nineme üzülüyorum," dedi torun. "Herkes yaşıyor, gülüyor, bir tek o öldü."

Üçüncü oğul aniden dikleşti, karanlıkta elini uzattı ve tabutun kenarına dokundu, ama tutunamadı, tabutu masanın üzerinde biraz sürükledi. kendisi ise yere düştü. Başı, yabancı bir baş gibi taban tahtalarına çarptı, ama oğul hiç ses çıkarmadı; kızı bağırdı sadece.
…

Nikita

(s. 152-160)
Annesi, sabah erkenden evden çıkıp tarlaya çalışmaya gidiyordu.
Kulübenin ve bütün avlunun tek sahibi beş yaşındaki Nikita'ydı.

Yalnız kalan Nikita bütün sessiz kulübeyi dolaştı
Artık bilmediği bir şeyler öğrenmek istiyordu.
Fıçının içinde birisi, küçük bir insan yaşıyor olmalıydı…

"Baban eve döndü, Nikituşka," dedi anne ve gözyaşlarını sildi önlüğüyle.
…
Türkçeleştiren: Günay Çetao Kızılırmak
Metis Yayınları, 2. Baskı, 2013

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Andrey Platonov - Çevengur

Andrey Platonov - Çevengur


Eski taşra şehirleri viran ormanlıklarla bitişiktir.

Zahar Pavloviç yaz boyunca bildiği tüm eşyaların ahşaplarını yaptı.

…yağmur, toprakta uyumuş…

Zahar Pavloviç, yersiz yurtsuzluğa bakmadı, ölüler alımsızdır zira…

…balık düşünmez, o her şeyi bilir zaten…

Zahar Pavloviç düşüncelere dalmış, kendisini yollara vurma istemiş, ama yerinde kalmıştı. Acı ve öksüzlük çok dokunmuştu ona. Göğsünde beliriveren bilmediği bir vicdan yüzünden, hiç dinlenmeden dünyayı dolaşmak, bütün köylerde acıya rastlamak ve yabancıların tabutları başında ağlamak istemişti.
…
Onun yüreği de, inançları bittiği, hayatları ömür tüketmeye dönüştüğü için Kiev’e giden köylülerin yüreklerine benziyordu şimdi. (s. 14-15)

…bir kırlangıç (…) Zahar Pavloviç’i görünce bacanın içine girmiş, karanlıktaki çocuklarına kanat germişti.

…çocuk ne kadar çok olursa ihtiyarlar o kadar güven içinde ölürler.

Gençliğinde Zahar Pavloviç bir gün büyüyüp akıllanacağını düşünürdü. Lakin yaşam süreğen bir şevk gibi hiç hesapsız ve duraksamasız geçmişti. (s. 41)

“Şaşılacak şey, yakında öleceğim ama hâlâ aynıyım.”

Zahar Pavloviç, ruhundaki tedirginlik yüzünden gayretkeş ustalığını kaybediyordu. Sırf para kazanmak uğruna olunca çivinin kafasına doğru şekilde vurmak bile zorlaşmıştı.
Başmakinist: emek para ihtiyacına hizmet ettiğinde, işte o zaman dünyanın sonunun geleceğine inanıyordu.

Balıkçının oğlu (…) hayatta görüp duyduğu her şeyin sahiden de öyle olduğunu sanıyordu. (s. 48)

Zahar Pavloviç’in sözlerine bakılırsa akıl güvenilmez bir güçtü, makineler ise insanın yürek bilgisiyle icat edilmişti…

Bolşevik dediğin boş bir kalbe sahip olmalı ki, içine her şeyi sığdırabilsin. (s. 63)

Bir şey istersin… her insanın aşağısında koca bir emperyalizm vardır…

Çitin gerisinde tanıdık bir kız bakmaktaydı Aleksandr’a (Aleksandr Davnov = Saşa): Sonya Mandrova. Tabut yapıldığı halde Saşa’nın neden ölmediğini anlamamıştı.
“Ölmedin mi?” diye sordu.
“Hayır,” dedi ona Aleksandr. “Sen de mi hayattasın?”
“Ben de hayattayım. Birlikte yaşayacağız artık seninle. İyi misin şimdi?”

…bir canlının yüzünün bütünüyle gülmeyeceğini az çok biliyordu: Bir şeysi illaki hüzünlü kalırdı, ya gözleri, ya ağzı…


Nerede bir kitle varsa orada derhal bir önder peydahlanır. Kitle önder aracılığıyla beyhude ümitlerini sigortalar, önder ise kitleden gereksindiği şeyleri edinir. (s. 104)

(Kopyankin) atına saygı duyuyor, üçüncü dereceden paha biçiyordu ona: Rosa Lüxemburg, devrim ve at.

Bir kitabın sıkıcılığı okurun sıkıcılığından kaynaklanır.

Bilgisizliği kültürden çok seviyordu Dvanov: Cahillik halen her tür bilginin yetişebileceği boş tarla ise, kültür toprak tuzlarının bitkilerce emildiği ve artık hiçbir şeyin yetişmeyeceği ot bürümüş tarla idi.

“Bütün kaygıları bir kenara bırakıp biz de şöyle dünya çapında, harikulade bir şey yapsak ne iyi olur” dedi Dvanov üzgün üzgün.
“Hemen yapamazsın” dedi Kopyonkin… (s. 142)

“Ne bakıyorsun?” dedi Gopner. “Uçaklar da uçuyor, hâlbuki havadan ağır o lanet olasıcalar! Komünizm neden örgütlenemezmiş?”
“Habire devrimi kenarlarından lahana gibi kemiren o keçiyi nereye sokmuşlar peki?” diye sordu Dvanov’un babası (Zahar Pavloviç).
“Ona objektif koşullar denir,” diye açıkladı Aleksandr. “Babam günah keçisinden söz ediyor.” (s. 236)

Çepurnıy gelmiş ve sabırsızlığını ele veren bir sesle derhal ve ebediyen Çenegur’dan kaybolmalarını buyurmuştu, çünkü komünizmin bekleyecek vakti yoktu, yeni sınıf, konut ve ortak mülkiyet beklentisi içinde boş boş durmaktaydı. Kapitalizmin artıkları Çepurnıy’ın sözlerini dinlemişlerdi, ama sessizlik ve yağmur içinde oturmayı sürdürüyorlardı. (s. 253)

S. 352-369 / Simon Serbinov ile başlayan bölüm, Dostoyevski’nin üslubunu hatırlatıyor, bu satırlar çok güzel…

“Siz sıkılır mısınız peki hiç?” diye sordu Serbinov veda ettiğine yanarak.
“Elbette, olur bazen. Ama sıkıntımın nedenini bilirim ve eziyet çekmem.”

“Yarın buralardan gideceğimi söylemek istemiştim size…”
“Evet, ne olmuş?” dedi Sofya Aleksandrovna,

(Serbinov, Çevengur’a gidiyor)
“Orada pek sevgili bir yoldaşım var. Görecek olursanız selamımı söyleyiverin.”

“Kocam değildi (…) sevmiyordum da. Ama onsuz kalınca içim daraldı.”

“Gidemedim…”

“Zorlanıyorum şimdi; acı, bir madde gibi yaşıyor içimde.”

Serbinov, Çevengur’a doğru yürüdü.

Hangi yana baksa Çevengurluların gayretle çalıştıklarını görüyordu.

“Yürütme komiteniz nerede?”
“Vardı ama artık yok – yürüteceğini yürüttü.”

“Sofya Aleksandrovna’yı tanıyordunuz değil mi?”
“Çevengur’a gelene kadar aklımdaydı, burada unuttum onu.”
Çevengur’da insanlar birbirleri için fikir gibiler (…) siz de onun fikrisiniz işte; ruhunun huzurunu sizden alıyor hâlâ, sizinle içini ısıtıyor.”
“…sevindim hayatta olmasına, ben de onu düşüneceğim.”
“Düşünün. Size göre bunun anlamı büyük ne de olsa, düşünmek sahip olmak ya da sevmek demek…” (s. 392)

Kazaklar! / Çatışma ve ölümler

Şehirde yabancı bir odu var, insanlar da hep öldü…

(Kopyonkin) “Arkanı dön Saş, görüyorsun ya var olamıyorum…”
Dvanov döndü.
“Bakma bana bir daha, utanıyorum senin yanında ölmekten…”

Saşa, at sırtında devam etti yoluna.

Çocukluğunda bildiği eski yolu anımsadı.

Dvanov (…) indi suya.
Bir zamanlar ölümü ancak merak eden babasının gittiği yolu arayarak…
---
Çevengur
Türkçeleştiren: Günay Çetao Kızılırmak
Metis Yayınları

Mart 2010

4 Şubat 2011 Cuma

Andrei Platonov - Can

Can

"kalp, gecikmeye tahammül edemez, sanki hiçbir şeye inancı yokmuşçasına hasta olurdu."
"Sizin için insan olmak sadece bir alışkanlıktır, benim için ise, bir tatil ve zevk..."

Nazar Çağatayev Moskova Ekonomi Enstitüsü'nün avlusundan içeri girdi.
Yıllarca bu avluda yürüyüp durmuştu.
...ama bundan hiç de pişman değildi.
Avludaki bütün gereksiz şeylerin etrafında dolaştı, onlara eliyle dokundu; bir nedenden ötürü, bu şeylerin onu hatırlamasını ve sevmesini diledi içinden. Ama bu dileğinin gerfçekleşeceğine inanmadı.(s. 15)

...dışarı çıkarken dolabının karanlığına üzüntüyle baktı; dolap yakında onu unutacak, giysilerinin ve vücudunun kokusu bu tahta kutudan sonsuza dek uçup gidecekti. (s. 16)

Çağatayev ve yeni tanıştığı Vera, yeni doğan günün aydınlattığı Moskova sokaklarında gezindiler. (s. 19)

(Vera) - Gördüğün gibi hamileyim, dedi.
(Çağatayev) - Önemi yok, diye cevap verdi. (s. 21)

Sanki insanın birini sevmesi kalbe ağır geliyordu da, önemsiz şeylerle ilgilenmek bu ağırlığı bir nebze olsun hafifletiyordu. (s. 22)

(Çağatayev) "annemi düşünüyordum, ben küçükken bana nasıl güldüğünü... insanlar artık öyle gülmüyor..." (s. 27)

(Çağatayev) "onları tanıyorum, ben orada doğdum"
"o kabilenin adı ne biliyor musun?"
"can" (s. 36)

"şimdi tekrar onlara git. Bu kayıp insanları bul"
"tamam" dedi Çağatayev "ama ne verebilirim ki onlara? Sosyalizm mi?"
"Başka ne olabilir ki" dedi sekreter. (s. 37)

Kumda bir tepeciğin üzerinde, insan gibi oturmuş, ön ayaklarını dinlendiren bir deve gördü. (s. 40)

"Yakında benden kaçarsın. Burada tek başıma öleceğim. Daha gençsin, için kıpır kıpır, burada yorulursun. (...) "burada hatıralardan, pişmanlıktan ölürsün. İranlılar buranın cehennemin dibi olduğunu söylerlerdi..." (s. 45)

"O kadar fakiriz ki senin ve benim hiçbir şeyimiz yok, düşündüm ve gördüm ki bir tek sana olan sevgim var."
"ben de, sende kalanları severim o zaman,"
Çağatayev kendi kendine fısıldadı, gülümsedi ve son derece yoksul olsalar bile, memleketinde, iki insanın mutlu olabildiğine tanık olmaktan memnun uykuya daldı. (s. 66)

Sabah, Gülçatayi, ne oğluna, ne de onun beraberinde getirdiği kıza ilgi gösterdi. Ruhunda kalan güç, sadece oğlunu Aidim ile birlikte otların üzerinde yatarken tanımaya yetmişti; şimdi artık yeniden kendi başına, kendi hayatını yaşamaya başlamıştı. (s. 67)

İnsanların kalplerinin, önce açlıktan hasta düştüğünü, zihinlerinin sağır olduğunu ve artık onları mutlu edebilecek hiçbir şeyin kalmadığını söyledi. (s. 69)

"onlar ölülerini kendileri gömebilirler; bunun için sana ihtiyaçları yok."
"hayır eminim ki gömmezler. (...) Ölüleri yaşayanlar gömmeli, fakat burada yaşayan hiç kimse yok; hayatta olanlar, uykuda geçiriyorlar ömürlerini. Sen onlar için mutluluk yaratamazsın, kendi kederlerinin bile farkında değiller, üzülemiyorlar bile artık, çünkü çoktan tükenmişler." (s. 70)

"Neden ölmek istediniz?" diye sormuştu Çağatayev
"Ruhlarımız tükendi yaşamaktan," demişti Sufyan. Kemikleri kurumuş ve eğilip bükülmüş, sinirleri sıkışmıştı; artık yalnızca, boylu boyunca uzanıp, yağmurun onları ıslatmasını, rüzgarın kurutmasını, solucanların yiyip bitirmesini diliyorlardı. (s. 88)

Gülçatayi, oğlu için en küçük bir üzüntü bile duymuyordu, unutmuştu onu. İki büklüm bir şekilde, değerli bir şey bulabileceğini düşündüğü zaman, elleriyle kuma dokunarak diğerlerinin arkasından yürümüştü. Molla Çerkezkov, Gülçatayi'nin elbisesine tutunarak yürüyor ve sürekli yaşadığını aklında tutmaya çalışıyordu. (s. 97)

Çağatayev be sefer başarabilmek için kendini yerden kaldırmaya çalıştı, fakat tıpkı kabilesindeki insanlar gibi, vücudundaki bütün yorgun kemikler birbirine sürtünüyordu. Sürtünme seslerini duyunca, vücuduna ve kemiklerine acıdı; annesi, bir zamanlar, onları, o yoksullukta, kendi etinden kemiğinden bir araya getirmişti, hem de aşk ya da tutku, haz ya da eğlence yüzünden değil, sadece en temel ihtiyaç yüzünden. Kendini yabancı bir malmış gibi hissetti, onu yok yere heba etmeye çalışan zavallı insanların sahip oldukları en son şeymiş gibi ve bu his onu öfkeden deliye döndürdü. (s. 112/113)

Hem bilim, hem de sağduyu, tek bir temel amaçta birleşiyordu; insanın kalbinde çarpan, işleyen ve özgür olması için yardım edilmezse, orada boğulabilecek olan ruhu, ışığa çıkarmak. (s. 128)

Onlara, yaşamaları için bu kadar yardım etmişti... (s. 135)


Çeviren: Didar Zeynep Batumlu
Sel, 2007