3 Eylül 2026 Perşembe

Murat Önderman - Türkiye'de Siyasi Retorik ve Yaşam Dünyası - Notlar

Murat Önderman - Türkiye'de Siyasi Retorik ve Yaşam Dünyası - Notlar

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: 57, Sayı: 1-2, s. 109-222, (1999)

 

Türkiye'de Siyasi Retorik ve Yaşam Dünyası

Türk toplumunda ideolojik yelpazenin farklı uçlarında yer alan akımlar (laikler, dinciler, sosyalistler, milliyetçiler) siyasal düşüncelerinin merkezine kolektivist bir toplum tasavvurunu yerleştirirler.

 

Bu kolektivist zemin ortak olduğu için, Türk siyasal mücadelesi ilkesel/programatik tartışmalardan ziyade esas olarak "kimin 'biz' sayılacağı" kavgası şeklinde cereyan eder.

 

Bir yandan kamusal/siyasal retorikte katı ve bütüncül bir kolektivizm savunulurken; diğer yandan gündelik yaşam dünyasında yurttaşlar (yabancılar) arası ilişkilerde kural tanımayan aşırı bir bireycilik ve anomi gözlemlenir.

 

Kollektivizmin Üç Tipi

Ailecilik (Familism): Hayatını ailesine adamak, aile çıkarını her şeyin üstünde tutmak.

Ahbaplık (Akran İlişkileri): Komşular, arkadaşlar ve dar iç-grup ihtiyaçlarına odaklanmak.

Vatanseverlik (Toplumsal Düzey): Ülke/ulus için kişisel rahatından ve çıkarlarından vazgeçmek.

 

Türkiye’de grup yönelimi ve kolektivizm özellikle yüksek düzeyde bir "ailecilik" biçiminde ortaya çıkar.

 

G. Hofstede'in Modeli

Bireycilik evrenselcilikle (universalism), kolektivizm ise tekilcilikle (particularism) koşutluk gösterir.

 

Evrenselcilik: Bir kişiye nasıl davranılması gerektiğine ilişkin standartların herkes için aynı (kategorik/eşit) olmasıdır.

Tekilcilik: Bir kişiye nasıl davranılacağının, o kişinin ait olduğu gruba (iç-grup/dış-grup), aradaki kişisel/akrabalık bağlarına veya durumun tekil özelliklerine göre değişmesidir.

Tekilcilik ilk anlamıyla ahlaki kaygıların belirli bir grupla sınırlandırılması; ikinci anlamıyla ise davranışın ahlakiliğini genel ilkelerin değil durumun tikel özelliklerinin belirlemesidir.

 

Batı modernleşmesi evrenselci ilkelerle donanmış, formal hukuk kurallarına saygılı bir birey tipi yaratırken; Türk modernleşmesi evrenselci bir tutum geliştirememiştir.

 

Türk bireyi, kolektivist yapının yan-ürünü olarak ortaya çıkan "tekilci bir birey"dir. Kendi iç-grubunun (aile, parti, hemşehri) dışındaki yabancılarla karşılaştığında formal kurallardan sıyrılır, ahlaken kayıtsız (amoral) ve aşırı çıkar odaklı davranır.

 

Bireyler devleti kurumsal/formel bir sözleşme yapısı olarak değil, kişiselleştirilmiş paternalist bir model ("Devlet Baba") çerçevesinde algılarlar.

Evrenselci bir etiğin ve hukukilik bilincinin bulunmaması, sanıldığının aksine devletin otoritesini pekiştirmez; aksine soyut hukuk kurallarına uyma motivasyonunu yok ettiği için devletin toplumsal düzeni sağlama kapasitesini zayıflatır.

Bireylerin normatif kurallara uyması içselleştirilmiş ilkelerden (özerk süper-ego) çok, dışsal kurumsal/sosyal zorlamaların varlığına bağlı kalır.

 

Batı toplumlarında toplumsal anlam sistemleri ve iktidar, özerk ve ayrışmış bireylerin içsel rehberlik sistemleri (içselleştirilmiş evrensel normlar ve süper-ego) dolayısıyla kendisini yeniden üretir. Bireysel davranış ile toplumsal kural arasındaki uyum, dışsal zorlamadan ziyade bu özenli içselleştirme ile sağlanır.

Doğu / kollektivist toplumlarda benlik sabit ve sınırlı bir bütün değildir; içinde bulunduğu tikel sosyo-kültürel bağlama göre şekil değiştirir. Bu durum, katı bir "durumsal ahlak" doğurur.

 

Durumsal Ahlak ve "Anomi"

Durumsal ahlakta bir eylemin normatif değeri genel/soyut kurallara göre değil, olayın tekil şartlarına ve tarafların ilişkisine göre belirlenir. Bu yüzden soyut bir "suçluluk" ve genel kural ihlali tanımlamak zordur ("Rüşvet alınır ama bu kadar da alınmaz ki" veya "Çalacaksan parkeden çal, çimentodan çalma" deyişlerinde olduğu gibi).

 

Eğitimin toplumsal norm ve değerlerin içselleştirilmesinde katkısı çok sınırlıdır; çünkü eğitim evrensel ilkeleri içselleştirmekten ziyade somut kuralların ve kalıpların öğretilmesini sağlar. Holist/kültürel yapılarda somut ve bağlamsal sosyal düşünme egemen olduğu için, eğitimin soyutlama kapasitesi bireylerin ahlaki özerklik kazanmasına yetmemektedir.

 

Üçüncü Dünya toplumlarında devleti her şeyin merkezine koyan yaklaşımlar "çareyi anlamadan bir mucize arama" hatasına düşmektedir.

 

Doğulu özne, otoritenin dolaysız etki alanının dışında, durumun esnekliği içinde ironik biçimde çok daha serbesttir.

 

Türk toplumunda gündelik yaşam dünyasında sosyal güvensizlik ve anomi ne kadar yüksekse; resmi/siyasi retorik de o oranda birliği, bütünlüğü ve dayanışmayı vurgular. Biz-onlar ayrımı derinleştikçe, uyum retoriği sertleşmektedir.

 

Türkiye'deki toplumsal süreçleri Batı'da var olan ama Türkiye'de bulunmayan "olgu"larla (örneğin burjuvazinin gelişmemişliği ile sivil toplumun zayıflığını açıklamak gibi) tanımlamaya çalışmak teleolojik bir yanılgıdır.

Sivil toplumun veya hukukiliğin zayıflığı, ekonomik/yapısal sınıfların yokluğundan ziyade, kollektivizmin doğrudan bir fonksiyonu olan tekilci kültürün ve durumsal ahlakın yaygınlığıyla açıklanmalıdır.

 

Türkiye'de Holizm

Holizmin temel iddiası, bütünün parçalarının (bireylerin veya alt grupların) toplamından daha fazla ve aşkın olduğudur.

Bireyci görüş genel yararı bireylerin hedeflerini destekleyerek kurarken, holistik/organizmeci yorum devleti/polisi bireylerin hedefinden ayrı ve üstün bir organizma olarak görür.

 

Türkiye’deki holist toplum anlayışı en özlü biçimde Millî Devlet kavramında görülür; devletin kişiliği milletin kişiliğiyle özdeşleştirilir. Devlet, modern Batı'daki gibi kurulmuş bir sözleşme değil, toplumun asli ve bireyler karşısında üstün/aşkın ögesidir.

 

Demokrasi, çoğulculuğu ve hakları güvenceye alan bir kurumlar dizisi olarak değil; Genel İradenin sandıkta tezahürü (milli irade) olarak kavranır. Muhalefet bile meşruiyetini genel iradeye dayandırmaya çalışmıştır.

 

Atatürk'ün Vatandaşlık Bilgileri kitabında toplum, biyolojik bir vücuda benzetilir ("Bütün insanlar, toplumsal bir vücuttan orantılanmıştır..."). Ulusal ahlak, bireylerin ötesinde ulusa dayanan, bireylerden özveri ve fedakarlık isteyen organik bir düzendir.

 

Siyasal Kültür ve Resmi Retorik

Toplumsal düzen ile tıbbi sağlık koruma aynı ilkeye dayanır. Nasıl bedensel mikroplar yok edilemiyorsa manevi mikroplar da yok edilemez; ancak toplumsal yapıda manevi bir sağlık ve güç ortamı yaratılabilir. Başkaldırıcı düşüncelere ve eylemlere izin verilemeyeceği vurgusu, biyolojik analojinin en üst noktaya ulaştığını ve sistemin işlevselliğinin korunmasına bağlandığını gösterir.

 

Türkiye'de kişisel ilişkiler ve tekilci ahlak o kadar güçlüdür ki, resmi retorik evrensel toplumsal değerleri bireyler dolayımıyla hayata geçiremeyen merkezdeki otoritelerin elinde, daha çok toplumun sembolik sınırlarını çizmeye yarar.

 

Resmi retorik holist ve bütüncül bir birlik vurgularken; gündelik hayatta sinizm, yüksek sosyal güvensizlik, "biz-onlar" ayrımı ve yabancılarla ilişkilerde işbirliği noksanlığı hâkimdir. Kültür bir dogma (ideoloji) ve pratik (retorik) olarak sosyal bütünleşme sorunlarını çözmekten ziyade bir araç olarak kullanılır.

 

Siyasal Kültür ve Tekilcilik

Türkiye’de güçlü bürokratik elit geleneğinin zayıfladığı dönemlerde siyaset aşırı araçsalcılığa (çıkarlar topluluğuna) kayar.

 

Türkiye'de yönetici elit ile kitle arasında karşılıklı bağımlılık değil, kitle elitlere bağımlıyken elitlerin toplumdan yalıtılmış bir özerkliğe sahip olduğu görülür. Yüksek güç mesafesi, karşılıklı bağımlılığı (konsültasyonu) değil, tek yönlü bağımlılığı besler.

 

Siyasi Retorikte Gizli Bireycilik

Siyasal yaşamda başarının (sonucun) meşruiyet üretmesi, güç mücadelesinin doğasından kaynaklanır ("hakedenin kazanması değil, kazananın hakeden ve haklı ilan edilmesi"). Bu durum, sosyal Darwinizmin Hobbesyen (herkesin herkesle savaşı) yönüyle örtüşür.

 

Türkiye'de sosyal eşitsizlikleri meşrulaştırmak için kullanılan "Beş parmağın beşi bir değil" gibi gündelik deyişler, toplumsal eşitsizliklerin doğal kökenleri (sosyal Darwinist motivasyonlar) olduğu varsayımına dayanır.

 

Asya toplumlarına benzer şekilde, Türk toplumunda maddi çıkarlardan ziyade itibar üzerinde yoğunlaşan bir rekabet vardır.

 

Batı’daki "prestij" bireylerin eşit yurttaşlık haklarına dayanırken; Türkiye’deki "itibar" hiyerarşik ilişkilerde psikolojik sömürü ve kişisel tahakküm alanını genişleten, bireyin "ne olduğundan çok kim olduğu" ("Sen benim kim olduğumu biliyor musun?") sorusuyla tetiklenen bir mücadele zeminidir.

 

Atatürk’ün Osmanlı yönetim kadrolarında eleştirdiği "zümre menfaati ve şahsi hırs" (saray çevresinin çıkarları), sivil toplumun bencil reflekslerine benzetilebilir. Atatürk’ün devlet düşüncesinde "fazilet," birey ve grup çıkarlarının üstüne çıkabilmeyi, toplumun yüksek çıkarlarını gözetmeyi ifade eder.

 

Atatürk’ün Vatandaşlık Bilgileri'ndeki "Zayıf bir toplum ya da zayıf bir devlet... herkesin herkese karşı savaşımdır" ifadesi, Lucian Pye’ın Asya siyasetine dair tahlilleriyle örtüşür. Batı’da ilkel iktidarın çalkantıları geride kalmışken; Doğu kültürlerinde "kapıdaki anarşi" (tikel iktidarın çökmesiyle beliren kaba kaos) korkusu kolektif bir fantazi olarak canlıdır.

 

Türkiye'deki baskın kültür bir "çatışma kültürü" değil, tersine çatışmayı yasaklayan ve bastıran bir kültürdür. Anlaşmazlıkların kargaşaya dönüşeceği korkusu (belirsizlikten kaçınma eğiliminin yüksekliği), farklılıklara karşı toleransı düşürür ve otoriteryen/baskıcı pratikleri besler.

Dolayımın (aracılığın) kabul edilmediği, herkesin her istediğini doğrudan elde etme savaşının hüküm sürdüğü bu yapıda; iç ahlakın (vicdanın) yerini cezalandırılma korkusu ve cezayı atlatma umudu alır. İki yüzlülük, yalan, acı gözlülük ve kaytarmacılık bu güdülerin kaçınılmaz sonuçlarıdır.

 

Türkiye'de demokratik özgürlükler üzerindeki kısıtlamaların "otorite zayıflarsa aşırı bireycilik ve anarşi patlar" argümanıyla savunulması, siyasal iktidarın kendini evrensel normlar üzerinden öznelik dolayımıyla üretememesinin doğrudan bir sonucudur.

Bağlamsal öznenin ortama uyma eğilimi, Türk toplumunda çok güçlü olan "fitne/fesat" korkusunun kültürel temelini oluşturur. Siyasal iktidar tekil ilişkileri aşamadığı için, bireylerin kendi başlarına erdem sergileyemeyeceği varsayımı otoriter refleksleri yeniden üretir.

 

Yaşam Dünyasında Bireycilik

"Doğulu" benlik ile ilgili olarak atfedilen katı karşılıklı bağımlılık ve kolektivizm modelleri antropolojik açıdan abartılıdır. Türkiye’de insanların birbirine gerçek anlamda karşılıklı bağımlı olduğunu söylemek zordur.

 

Yaygın sosyal güvensizlik, kolektivizm retoriğine rağmen "önce biz" yerine "önce ben" yönelimini (egosentrizmi) ve amoral tutumları körükler. Eekabetçi başa çıkma mekanizmalarının vurgulanması, bireylerin pasif bir biçimde başkalarına bağımlı olmasından ziyade kendi sorun-çözme mekanizmalarını (veya çıkar sağlama taktiklerini) kullanmalarına yol açar (George A. De Vos).

 

Türk ailesi yapısındaki iki merkezlilik (kadınların kendi aralarında, erkeklerin kendi aralarında dikey/paralel sosyalleşmesi), cinsiyetsel ayrılığın ve tekilciliğin aile içindeki bir görünümüdür.

 

Ortalama Türk ailesinin birliği, psikolojik bir dayanışmanın değil; dış gerçekliğe ve topluma karşı bir öz savunma paktının ürünüdür (Aydan Gülerce). Aile içindeki bireyler psikolojik olarak ayrışmamış (bireyselleşmemiş) ancak aynı zamanda yekvücut ilişkilerden de uzak, "ayrık" bir konumdadır. Bu durumun bilişsel karşılığı bireycilik değil ben-merkezciliktir.

 

Sosyal güvensizlik, yoksulluk veya kıtlıktan ziyade, tekilci kültürün yabancılar arasındaki ilişkilerin ahlaki zeminini yok etmesinden kaynaklanır. Grup dışındakilere karşı ahlaki sorumluluk hissedilmemesi, olumsuz ayrımcılığa ve anomiye kapı aralar.

 

Türk bireyi özerk değil, sinik bir bağımsızlık sergiler. Devlete sembolik olarak yüksek değer verilirken, tüzel bir kurum olarak güvenilmezliği ve tanıdık arama refleksi bu güvensizliğin tezahürüdür.

 

Türk siyasal hayatına sinen "bölünme kaygısı", dışsal tehditlerden ziyade psikolojik eğilimlerden, yani katı iç-grup ve dış-grup ayrımından kaynaklanır.

 

Sadakat Nesnelerinin Ortaklığı ve Toplumsal Dayanışma

Türkiye toplumunda yüksek güç mesafesine, kolektivizm vurgusuna ve resmi retoriğe rağmen yabancılarla ilişkilerde yaygın bir sosyal güvensizlik, kuralsızlık, şüphecilik ve uyanıklık hâkimdir. Kültürel düzey ile yaşam dünyasındaki pratikler arasındaki bu uçurum, toplumda ikili bir iktidar yapısının bulunduğunu gösterir.

 

Toplumsal tutunum, rasyonel işbirliği veya karşılıklı bağımlılık bilincinden ziyade, idealleştirilen simgesel sadakat nesneleriyle (lider, devlet vb.) özdeşleşme üzerinden yürümektedir. Ancak bu özdeşleşme, başkalarıyla kurulan yatay işbirliğini otomatik olarak beslemez; tersine bireylerin öz-değerini artırırken dışındakilere karşı ilgisizliği körükler.

 

Batı bölgesinden (daha ayrışmış/bireyselleşmiş yapıdan) gelen bürokratlar kollektivite karşısında özerk (düşük adanmacı) ancak bireylerarası ortak davranışa eğilimli (yatay iletişime dönük); Doğu bölgesinden (sıkı toplumsal bağlar ve kolektivizmin hâkim olduğu yapıdan) gelenler ise kolektiviteye bağımlı (yüksek adanmacı) ancak ben-merkezci ve dikey ilişkiye dönük bir örüntü sergilemektedir. Bu çapraz etkileşim, makro ve mikro düzeydeki klikleşme ve çatışmaların temel nedenidir (Şükrü Özen).

 

Toplumun bireylere aşkın/dışsal görülmesi kişilerarası bilinci zayıflatır; tıpkı aşırı bireycilikte olduğu gibi, aşırı kolektivizmde de bireylerin topluma dışsal kalması yabancılaşmayı ve anomiyi besler.

 

Yurtseverlik temel olarak bağlılık ve onur duygularıyla (özveriyle) ilgiliyken; milliyetçilik, kişinin ulusunu sadece kendi ulusu olduğu için olumlu değerlendirmesini, gelecekte diğerininkilerden daha iyi bir gelişim göstereceğine dair hazır bir iyimserliği içerir.

 

Sosyal psikolojideki kendini büyültücü yanılsamalar bireyin çevreyi kontrol yeteneğine ve geleceğine dair abartılı inançlarını ifade eder. Bu mekanizmalar kollektivist bir zeminle birleştiğinde psikolojik rahatlama sağlasa da rasyonel işbirliğini zorlaştırır.

 

Liberal Birey Neye Sadıktır?

Liberalizm, sosyal kontrolü dikey baskılardan çok prosedür ve kurala dayalı (formal) yönetime dayandırır. Charles Taylor’ın ironik ifadesiyle "günahtan nefret et, günahkarı sev" düsturunda olduğu gibi, liberal devlet bireyleri görüş ve niteliklerine bakılmaksızın insan olmalarından ötürü ahlaken eşit kabul eder.

Modern liberalizm Hristiyanlık'taki evrensel tanrı kavramının yerine hakların evrensel temeli olan insan doğası kavramını koymuştur. Bireylerin aktüel toplumsal konumları ne olursa olsun eşit ahlaki statüye sahip olmaları gerektiği yönündeki bu duruşa emsallik bilinci denir. Holist ve tekilci kültürlerde ise bu evrensel temel yerine grup üyeliği ve tikel sadakatler geçerlidir.

"Aksi ispat edilene kadar herkes masumdur" hukuki karinesi istatistiksel bir sonuca değil, kişilerin ahlaki eşitliği ilkesine (ontolojik bir varsayıma) dayanır.

 

Liberal Bireyin Temel Nitelikleri

İradecilik (Voluntarism): Ahlaki meşruiyetin nihai yargıcının bireyin kendi yargı ve tercihi olması.

Bağımsızlık / Tarafsızlık: Ahlaki gereklerin meşruiyetinin, bireyleri birbirinden ayıran tikel sosyal rollerin, aidiyetlerin ve motivasyonların bir tarafa bırakıldığı tarafsız bir bakış açısıyla (herhangi bir "iyi" anlayışını önceden ayrıcalıklı kılmadan) sağlanması. Bireyin ahlaki benliği, belirli amaçları seçme kapasitesinde yatar.

Asosyallik (Asociality): Birlikte yaşama bağlarının geçici ve motive edici/duygusal görülmesi; bireylerin birbirlerine asli bir tözle bağlı olmayıp, toplumsal düzenin ortak avantajlar temelinde meşruiyet kazanması.

 

Holist Birey Neye Sadıktır?

Resmi retorikteki kolektivizm vurgusuna karşın; gündelik yaşamda yüksek sosyal güvensizlik, kuralsızlık, şüphecilik, uyanıklık ve yabancılara karşı ilgisizlik hâkimdir. Kültürel düzeydeki söylem ile toplumsal pratikler arasındaki bu uçurum, toplumda ikili bir iktidar yapısının varlığına işaret eder.

 

Toplumsal tutunum, rasyonel işbirliği veya karşılıklı bağımlılıktan ziyade, idealleştirilen simgesel sadakat nesneleriyle (lider, devlet vb.) kurulan özdeşleşmelere dayanır. Ancak bu özdeşleşmeler yatay işbirliğini desteklemez; aksine dışındakilere karşı kayıtsızlığı ve "biz-onlar" kavgalarını körükler.

 

Bürokratlar üzerindeki araştırma, Batı kökenli (bireyselleşmiş) yöneticilerin yatay iletişime ve ortak davranışa eğilimli (özerk) olduğunu; Doğu kökenli (sıkı toplumsal bağlara sahip) yöneticilerin ise dikey ilişkiye dönük, kolektiviteye bağımlı ve ben-merkezci bir örüntü sergilediğini ortaya koymaktadır. Bu durum mikro ve makro düzeydeki klikleşmelerin temel nedenidir.

 

Türkiye'deki siyasal ve sosyal kültürde, statü sahiplerinin üstün kişiler olarak algılandığı hiyerarşik ilişkiler hâkimdir. Bireyler otoriteleri "büyükler" olarak gördükçe, kendi toplumsal konumlarından bağımsız olarak herkesin kategorik olarak eşit muameleyi hak ettiği emsallik bilincini geliştiremezler.

 

Kişisel ilişkiler modunda işleyen siyasal/sosyal ilişkilerde tarafların beklentileri "tamamlayıcılık" ilkesine dayanır. Buradaki karşılıklılık, rasyonel hak ve ödevlerden ziyade lütuf ve itibar karşılığında özel olarak korunma ve bakılma (patronaj) beklentisi olarak tecelli eder.

 

Komüniteryan Değerler Türkiye'de Neden Hayata Geçirilemiyor?

Türkiye’de devlet ile birey arasında özerk bir sivil alanın (aracı birliklerin) zayıflığı, toplumun güçsüzlüğünden değil; devletle toplum arasındaki etkileşimin ve bütünleşmenin zayıflığından, yani ikili iktidar yapısının doğasından kaynaklanır.

 

Tarihsel olarak aracı kuruluşların gelişmesi hem Osmanlı/geleneksel pederşahi patronaj ilişkilerinin bozulmasından duyulan korkuyla hem de serbest/parçalı bir toplumda ikili iktidar yapısının sarsılacağı endişesiyle engellenmiştir.

 

Geleneksel Türk toplumunda iktisadi ve sosyal faaliyetler en yakın komşuluk, aile veya tarikat kadrolarıyla sınırlıdır.

 

Bireyler bir yanda alabildiğine dağılma ve çözülme eğilimi gösterirken, diğer yanda kapalı meslek ve tarikat kadrolarında sıkı sıkıya bir kaynaşma (cemaatleşme) arzu ederler. Bu çelişki, tekilci kültürün ve bağlamsal benlik yapısının günümüze kadar taşınan zihniyet köklerini oluşturur.

 

Türkiye'de Pragmatizm ve Tekilcilik

Nasıl ki kolektivizm tekilci yönelimi destekleyerek toplumsal tutunum krizlerine yol açıyorsa, enstrümantalist/araçsal boyutuyla pragmatizm de hem gruplar hem de bireyler düzeyinde çifte standartlı davranışları ve ahlaki kayıtsızlığı destekler.

 

Immanuel Kant’a göre tecrübe/deneyim neyin doğru olduğuna dair nihai bir bilgi veremez; pratiğin geçerli olabilmesi için uyması gereken evrensel bir siyasal hak kuramı (a priori ilke) şarttır.

Türk modernleşmesinde ve Atatürk’ün düşünce yapısında ahlaki bir deneyimcilik (eylemci ahlak) egemendir. Atatürk, ahlakı kitaplardaki ya da öğütlerdeki teorilerden önce gelen, doğrudan insanların eylemlerinde ve yapıp etmelerinde tecellî eden bir olgu olarak tanımlar ("Davranış, kuramların yönlendiricisi ve buyurucusudur").

 

Evrensel ilkelerin zayıf, yaşanmış tecrübenin ve bağlamın belirleyici olduğu bu yapıda, bireyin girdiği her yeni ortamda ve rolde beklentileri sil baştan keşfetmesi gerekmesi nedeniyle sosyalleşme ve kültürlenme süreci son derece uzamaktadır.

 

Türk aydınından ve insanından beklenen şey ortaya somut bir şey koymasıdır.

Pragmatist anlayışta hakikat veya gerçekliğe tekabül eden soyut bir "doğru" kaygısı yoktur. Hakiki cümleler gerçekliğe uyduğu için değil, eylem imkânı sağladığı veya işe yaradığı için benimsenir. Böylece bilimsel ve ahlaki değerler topluluğun araçsal faydasının dışına çıkarılamaz.

 

Türk Batılılaşması, Batı'nın evrensel zihinsel değerlerinin ve haklar felsefesinin özümlenmesinden ziyade; varlığı sürdürmek, gücü korumak ve çevreye uyum sağlamak (adaptation) amacıyla girişilmiş Darwinci/biyolojik bir pragmatizm örneğidir.

 

Türk kültüründe enstrümantalite (araçsallık) aklın içinde/özünde tanımlanmaz; aklın kendisi dışsal bir nesne, eylem modunda icra edilecek bir "kullanım aracı" olarak görülür. Sıkça başvurulan "aklını kullan" ifadesi, bu pragmatik/araçsal akıl anlayışına işaret eder.

Baskın kolektivist kültürün bireysel kimlikleri toplumsal konumlarla eşitlemesi, Türk toplumunda bir "olma kültürü" doğurmuştur. Faaliyetlerin kendisi değil, ulaşılan statü ("üniversite mezunu olmak", "makam sahibi olmak") esas başarı sayıldığı için, amaç (sonuç) aracı meşru kılan genel düstur haline gelmektedir.

 

Sonuç: Türkiye'de Üretici İktidar ve Öznelik

Türkiye'de iktidar; hegemonyadan veya topluma aşkın bir yasadan ziyade, kişisel ilişkiler (hatır, patronaj) ve informal sosyal kontrol mekanizmaları üzerinden işler. Güç mesafesinin yüksekliği, elitlerin kitlelerin erişim alanının ötesinde algılanmasına yol açarak iktidarın evrensel normlar ve öznelik dolayımıyla yeniden üretilmesini engeller.

 

Gerçek itaat inanca dayanır. Oysa Doğu/kollektivist toplumlarda birey, devlet veya otorite karşısında kendisini tözselliği olmayan bir "türnek" (araç/yansıma) olarak konumlandırır.

 

Çocukların Değeri Araştırması'nda (ÇDA) Türkiye’de çocuktan en çok istenen niteliğin "ana babanın sözünü dinlemesi" (%59-61 oranında) olduğu; bağımsızlık ve kendine güvenin ise çok düşük oranlarda tercih edildiği görülür.

 

Sadakati, bağımlılığı ve itaati vurgulayan bu sosyalleşme biçimi, evrenselleşmeye uygun olmayan "bağlamsal öznelerin" ve ilişkisel ahlakın nesilden nesile aktarılmasını sağlayan temel kültürel mekanizmadır.

 

Ahlaki erdemler devletçe ya da dışarıdan dağıtılamaz; bunlar her bireyin kendi içinde geliştirmesi gereken kişisel görevlerdir.

 

Devletin yurttaşların izleyecekleri amaçları şekillendirme rolünü üstlenmesi, insanın kendini yönlendirerek mutlu olabilme doğasına aykırıdır. Türkiye'deki paternalist ve otoriter yönetim anlayışı ise tam aksine bu erdemleri ve kamusal tasarımları yukarıdan dayatmaya çalışmaktadır.

 

Tekilciliğin Kısırdöngüsü

Kuralsal ve değersel tekilcilik, güçlü bir merkez (otoriter arayış) yaratır.

Gücünü evrensel değerlerden almayan bu güçlü merkez, kendini evrensel öznelik dolayımıyla üretemez.

Öznelik dolayımının yokluğu, formal kuralların işlemesini engeller ve ilişkisel/informal ağları (hatır, kayırmacılık, patronaj) zorunlu kılar.

Bu durum informalliği ve tekilciliği yeniden üreterek sistemi aynı kısır döngüye hapseder.

 

Bireylerin evrensel hukuk kurallarını içselleştirerek özerk birer ahlaki özne (emsallik bilinciyle) haline gelememesi; kamusal alanda biçimsel/formal kuralların zayıflamasına, gayriresmi ilişkilerin ve sinik bağımsızlığın hâkim olmasına yol açmaktadır.

…

 

Murat Önderman - Türkiye'de Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi - Notlar

Murat Önderman - Türkiye'de Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi - Notlar

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Sayı: 25, s. 157-207, (2011)

 

Özelcilik (partikülarizm) ile evrenselcilik arasındaki ikilem, Türkiye'de önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Kişilerarası ilişkilerde gözlemlenen, karşılıklılık ve tamamlayıcılığa dair köklü normlardan kaynaklanan beklentiler, Türkiye'deki kültürel altyapının "hediye ekonomisini" desteklediğini düşündürmektedir.

…

 

Türkiye'de Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi

 

İktidar İlişkilerinin Üç Ekonomik Alanı

Devletin yeniden dağıtıcı ekonomisi

Armağan ekonomisi

Aile ekonomisi

 

Bu üç ekonomi tipinde de kişisel olmayan bir ahlaka yer tanımayan, değer standartlarının muhatapların kimliğine (grup-içi/grup-dışı olmasına) göre değiştiği tekilci (particularist) bir kültür etkindir.

 

Tekilcilik, kişisel ilişkiler içinde karşılıklı veya tamamlayıcı eylemlere, armağan ve kayırmaların değişimine dayalı güçlü bir "armağan ekonomisinin" zeminini oluşturur. Örneğin, Cumhurbaşkanlığı düzeyinde dahi "fiili durum yasaya uymuyorsa, yasa fiili duruma uydurulur" zihniyeti bu durumsal ve tekilci yaklaşımın tipik bir yansımasıdır.

 

Türkiye'de Tekilci Ahlak

Tekilciliğin İki Boyutu

Birinci Boyut (Grup Sınırı): Ahlaki kaygıların belirli bir grup, sınıf veya ulusla sınırlanmasıdır (siyasal patronaj, nepotizm vb.).

İkinci Boyut (Durumsallık): Bir davranışın ahlakiliğini genel bir normun değil, durumun tekil özelliklerinin belirlemesidir.

 

Kollektivist toplumlarda yabancılara karşı ahlaki sorumluluk hissedilmediğinden, yabancıyla iş yapmadan önce mutlaka kişisel bir ilişki (tanıdıklık, hemşehrilik, ortak yakınlar bulma) kurularak güven objektifleştirilmeye çalışılır.

 

Durumsal Ahlak: Davranışın ahlakiliğinin duruma, zamana ve muhataba bağımlı olmasıdır ("Rüşvet alınır ama bu kadar da çok alınmaz" veya "Çalacaksan parkeden çal, çimentodan çalma").

Evrenselci ahlakta kurallar herkese eşit uygulanırken, tekilci/durumsal ahlakta kuralların anlamı kişiye ve ortama göre esner. Hukukilik motivasyonu zayıftır.

 

Bireylerin kendi-yasa-yapma (özerklik) eğiliminin ve davranışın evrenselleştirilebilirliğine yönelik hassasiyetin bulunmaması, ayrıca grup dışındakilere (yabancılara) karşı ahlaki ilgisizlik, Kantçı etiğin Türkiye'de karşılık bulmasını engeller.

Katı "biz"-"onlar" veya "dost"-"düşman" ayrımı, herkesin mutluluğunu gözetmeyi şart koşan yararcı ahlak ilkeleriyle bağdaşmaz.

 

Şeref Ahlakı

İktidarın Batı'daki gibi kurumsal bir geleceğe yönelik yarışma (program/gündem) olarak değil; statüyü, şerefi ve hürmeti temsil eden "yöneticilerin" irade tezahürü olarak görülmesi, siyasetin kişisel ilişkiler içinde bağlamsallaşmasına ve bir "şartlara uyma sanatına" dönüşmesine yol açar.

 

Şeref kültüründe ödev duygusu hukuka veya evrensel sözleşmelere değil, statüye ve grubun geleneksel yükümlülüklerine dayanır. Hukuki yollara başvurmak, haksızlığa uğrandığının alenen kabulü ve yaralanabilirlik göstergesi sayıldığı için "kendi başına hukuk olma" (sokak çeteleri ve eski rejim aristokrasisinde olduğu gibi) eğilimi baskındır. Patron, işçinin alacağını hukuki zorunlulukla değil, kendi üstünlüğünün bir tezahürü ("lütuf/ihsan") olarak ödemeyi tercih eder.

 

Şeref, yalnızca sosyal açıdan eşitler (akranlar/emsaller) arasında söz konusudur. Ast-üst ilişkilerinde üstün hakaretine karşı astın şerefi "yeterli" görülmezken; şeref bağlama ve ilişkilere göre değiştiği için sürekli gözetilmesi gereken tekilci bir karakter taşır.

 

Racon Ahlakı

Taraflar arasındaki hak ve yükümlülüklerin tamamlayıcılık ilkesine göre yürütüldüğü, kuralların katı uygulansa bile yaptırımların sembolik ve kişisel anlam taşıdığı informal düzenlemelerdir ("babayiğit Türk" veya mafya raconu).

Eşit bireyler arasındaki hak/yükümlülük özdeşliği yerine, hami-tabi ilişkisindeki sadakat karşılığı korunma (paternalizm) esastır.

 

Utanç Ahlakı ve Ego-İdealleri

Türkiye’deki egemen ahlak içsel suçluluk duygusuna değil, dışsal değerlendirmeye ve utanca dayanır. Kişinin ne yaptığı değil, başkalarınca nasıl görüldüğü (sosyal konum) önemlidir ("görülmedikçe her şey yapılabilir").

 

Yaygın idealleri gerçekleştirenler (yüksek yönetici konumundakiler) bir tür toplumsal dokunulmazlık kazanırlar; onların hataları değil, idealleştirilmiş konumları önemsenir.

 

Erdem Ahlakı

Erdem etiği, doğru/yanlış eylemlerden çok "ne tür bir insan olmalıyım" sorusuyla ilgilidir. Türk toplumunda değerlendirmelerde ne yapıldığından ("yapmak") çok ne olunduğu ("olmak") dikkate alınır ("yapı, mihenk ve karakter özellikleri" vurgulanır).

 

Siyasal alanda yöneticilerin örnek, yöneticiliğin erdemlilik olarak görülmesi, elitlerin yanılmazlık ve haklılık iddialarını besler. Kararların içeriğinden ziyade, yöneticinin "doğru kişi" olup olmadığı önemsenir.

Şükrü Özen’in bürokratlar üzerine yaptığı araştırma (Bürokratik Kültür I, Yönetsel Değerlerin Toplumsal Temelleri, 1996), Doğu'dan gelenlerin kolektiviteye bağımlı (yüksek adanmacı) ancak dikey iletişime dönük ve iç-grup dış-grup ayrımına dayalı patronaja yatkın olduğunu; Batı'dan gelenlerin ise daha özerk, yatay iletişime ve ortak davranışa eğilimli olduğunu göstermiştir.

 

Sorumlulukların grup-içiyle sınırlı kalması, yabancılarla karşılaşmalarda amoraliteye ve kurallara riayetsizlik (anomi) tablosuna yol açar. Anayasa bir toplumsal sözleşme olarak algılanmadığından, kurallar hiyerarşisinde geçici bir metin statüsünde kalır.

 

Tekilciliğin Bir Semptomu Olarak Sosyal Güvensizlik ve Kisisel Güven İhtiyacı

Sosyal düzen, küçük ve farklılaşmamış toplumlarda kişisel güvene dayanırken; yapısal olarak karmaşık, modern toplumlarda bürokratik yaptırımların ve yasal sistemin işlerliğine duyulan sistem güvenine dayanır (N. Luhmann).

 

Türkiye'de sosyal yapı ve rol ilişkileri karmaşıklaşmasına rağmen, sistem güvenine (hukuka ve kurumlara) geçilememiştir. Tam tersine, yapısal karmaşıklaşma sosyal güvensizliği artırmış; bu durum korunma ihtiyacını ve güven duygusunun kişisel/tekil ilişkiler içinde tatmini yönelimini körüklemiştir.

 

Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye "genel olarak insanlara güvenilebilir mi?" sorusunda %10'un altındaki oranlarla en alt sıralarda (Brezilya, Peru ve Filipinler ile birlikte) yer almaktadır. Bu güvensizlik kapitalizmin veya modernleşmenin bir yan ürünü değil, tekilci kültürün kalımlılığının bir semptomudur.

 

Türkiye'deki anomi (normsuzluk), modernleşmenin kendisinden değil; modernleşmeyle birlikte artan "yabancı" karşılaşmalarında, tekilci kültürün evrensel normlar yerine hâlâ grup-içi ilişkileri dayatmasından kaynaklanır.

 

Kolektivist zihniyette şirketler veya devlet gibi tüzel kişilere güvenilmez. Hastaneler gibi en zor durumlarda dahi bir "tanıdık" arama refleksi, sistem güveninin yerleşmediğini, güvenin hâlâ kişisel ilişkilere (tanıdıklık/hatır) endekslendiğini gösterir.

 

Rol İlkeleri

Rol İlişkilerini Düzenleyen Yedi İlke

Tamamlayıcılık İlkesi: Hak ve yükümlülüklerin simetrik/özdeş değil, birbirini tamamlayıcı nitelikte olması (örn. yönetici-yönetilen veya baba-çocuk ilişkisi). Özdeşlik/eşitlik ilkesinin aksine asimetriyi barındırır.

Karşılıklılık (Reciprocity) İlkesi: Eylemlerin birbirine bağlı olması (örn. önceden yardım görmüş olmaktan kaynaklanan borçlanma / "Hatır"). Yabancılarla ilişkilerdeki belirsizliği aşmak için sentetik bir güven temeli üretir ("bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır").

Ortak (Mutual) İlkesi: Tarafların koordinasyon içinde beraber eylemde bulunması (örn. imece).

Asimetrik İlke: Taraflar arası eşitlik gözetmeksizin tek taraflı destek sunma.

Özdeşlik İlkesi: Tarafların hak ve yükümlülüklerinin birbirinin aynısı olması (evrenselci kültüre aittir; tekilci kültürde zayıftır).

Eş Zamanlılık İlkesi: Eylemlerin başka kişilerin eylemleriyle kıyaslanarak bir denklik gözetmesi ("Benim başım kel mi?").

Sosyal Sorumluluk İlkesi: Önceki bir yardıma bakılmaksızın muhtaç birisine destek olma yükümlülüğü.

 

Türkiye'de sıklıkla dile getirilen "iktidar boşluğu" söylemi bir yanılgıdır. Asıl söz konusu olan, merkezi iktidarın toplumu evrensel normlarla düzenleme kapasitesinin sınırlı olması, buna karşın aşağıdan yukarıya doğru kişisel ilişkiler içinde yayılan tekilsel iktidarın ve armağan ekonomisinin baskınlığıdır.

 

Sosyal güvensizlik ve anomi, Türkiye'nin karmaşıklaşan sosyal yapısına rağmen kültürel olarak tekil ve informel ilişki kalıplarından vazgeçmemesinin kaçınılmaz bir semptomudur.

 

Türkiye Bağlamında Siyasal Elitler: Vasi mi. Hami mi? Türk Siyasetinde Tamamlayıcılık ve Karşılıklılık

Güç mesafesinin yüksek olduğu Türkiye gibi toplumlarda, altların üstlere bağımlılığı esastır. Bu bağımlılığın beklentileri karşılanmadığında veya kamusal otoriteler sarsıldığında, pasif itaat ani bir öfkeye ve isyana dönüşebilir.

 

Bağımlılık ilişkisini sert bir şekilde eleştirerek ya da tamamen reddederek kendini gösteren bu tavır, yüksek güç mesafesinin yarattığı "bağımlılık" ile "karşı-bağımlılık" arasındaki kutuplaşmanın bir sonucudur.

 

Elit-kitle ilişkilerini yalnızca tek yönlü bir "vesayet" olarak görmek eksiktir. Bu ilişki, itibar/sadakat karşılığında korunma ve özel muamele sağlayan bir "tamamlayıcılık" ve "karşılıklılık" ilkesine dayanır.

 

Seçmenlerin milletvekili veya liderle ilişkilerinde kan bağı, hemşehrilik gibi dikey/akrabalık ağlarını araması (Kalaycıoğlu’nun bulguları), patronaj ilişkilerinin salt siyasi parti stratejilerinin değil, kültürel bir zorunluluğun yansıması olduğunu gösterir.

 

Yönetici elitin "verici" (kerim devlet) rolü, halk üzerinde bir tür borçluluk hissi (potlaç mantığı) yaratır. Halk, kimliğini ve varoluşunu devlete borçlu hissettiği için derin bir kolektif suçluluk ve şükran ikilemi yaşar.

Bu suçluluk duygusundan ve borçluluktan kurtulmanın bir yolu olarak, halk yöneticilerini eleştirmek yerine onları idealleştirerek bir tür dokunulmazlık zırhına büründürür.

 

Türk Ailesinde Karşılıklılık İlkesine Dayalı Rol İlişkileri

Türkiye'de yapılan "Çocuğun Değeri Araştırması" (ÇDA), çocukların psikolojik değerinin yanı sıra "yaşlılık güvencesi" gibi ekonomik değerinin de Batı toplumlarına kıyasla çok yüksek (%77 oranında) olduğunu kanıtlamaktadır.

 

Göç, şehirleşme ve modernleşme süreçlerine rağmen, Türk toplumunda akrabalık ağları (endogami, aile şirketleri, geniş aile destek mekanizmaları) çözülmemekte; aksine toplumsal dönüşüm karşısında duyulan tedirginliklere karşı aileye daha sıkı sarılmaktadır.

 

Türkiye'de Armağan Ekonomisi

Potlaç Sistemi ve Armağan Ekonomisi

Mauss’un tanımladığı potlaç, karşılıklı armağan vermenin mecbur olduğu ve bu değiş-tokuşun ahlaki, siyasal sonuçlar doğurduğu bir sistemdir. Karşılığında eş değer veya daha değerli bir armağan veremeyen kişi ahlaken ve siyaseten geriye düşer.

 

Ziya Gökalp’in Türk uygarlığı tarihinden örneklerle vurguladığı gibi, potlaç sadece dayanışma (imece) kurumu değil; verenin alanı aşağılayabildiği, statüsünü bu yolla koruduğu agonistik (mücadeleci) bir yapıdır. Armağan ekonomisi, bu kökler üzerinden bireyler arası asimetrik ilişkileri ve ahlaki üstünlük mücadelelerini besler.

 

Armağan ekonomisinde beş aşamalı simgesel şiddet mekanizması

Dönüştürme: Yabancı ("el") ile olan sınırı aşmak için muhatabı önceden bir "tanıdığa" dönüştürme hazırlığı.

Özümseme: Armağanı alan kişinin, vericinin tözüne/kimliğine katılması ve aradaki ötekilik engelinin yıkılması.

Statü Çatışması (Antagonizm): Vericinin, alıcı üzerinde ahlaki bir üstünlük kurarak onu kendi iradesine tabi kılması. Düşük statüdeki bir verici, yüksek statüdeki alıcıya cömertçe vererek makro sosyal hiyerarşiyi sembolik olarak tersine çevirebilir.

Kendine Mal Etme / Sahip Olma: Borçlanan alıcının bağımsızlığını kaybederek vericinin içselleştirilmiş iradesine tabi, bağlı bir ahlaki konuma düşmesi.

Çevirme (Geri Ödeme): Alıcının kaybettiği özerkliği telafi etmek amacıyla borcunu maddi nesne veya kişisel emek/hizmet ile geri ödemesi.

 

Tekilci kültürde formel/hukuki maaş ve statüler yabancılarla ilişkilerde hizmet motivasyonunu harekete geçirmede yetersiz kalır. Bu motivasyonu bağlamsal ve kişisel bir ilişki zemininde kuran bahşiş geleneği buradan beslenir.

 

Pazarın birincil önem taşımadığı, dışsal/atfedilen özelliklerin önemsendiği Türk iş dünyasında büyük şirketlerin dahi profesyonel özerklikten uzak, aile girişimi olarak yönetilmesinin arkasında bu tekilci ve patronajcı kültür yatar.

 

Özerklik (Autonomy): Toplumsal anlam sistemlerinin bireylerin içsel rehberlik sistemlerine dönüşerek dışsal zorlayıcı güçlüere ihtiyaç duymadan davranışları yönlendirebilme yeteneğidir.

 

Türk bireyi özerk değildir (çünkü ortam, durum ve dışsal otoriteler içsel rehberlikten daha belirleyicidir); ancak sinik bir bağımsızlığa sahiptir. Otoritenin yokluğunda suçluluk duymadan kendi kurallarıyla hareket ederken, aynı zamanda devlete karşı bağımlı, yabancılara karşı güvensiz ve çıkarcı/dağınık bir tutum sergiler.

 

Sonuç: Tekilcilik ve Özerklik

Tekilci ahlak harici yüzüyle "yabancıya" karşı dışlayıcı veya çifte standartlı muameleyi desteklerken; dahili yüzüyle iç-grup içindeki karşılıklı dayanışmayı pekiştirir.

 

Ortalama Türk ailesinin birliği dış gerçekliğe, topluma ve hatta aile bireylerinin birbirine karşı kurdukları bir "öz savunma paktının" ürünü gibidir. Bu yapı, dışsal tehdit ve belirsizlikler karşısında bir korunma sığınağı işlevi görür.

 

Özerklik, toplumsal kural ve evrensel değerlerin bireyin içsel rehberlik sistemine (süper-egosuna) dönüşmesiyle kazanılır. Birey özerkleştikçe, dışsal zorlayıcı güçlere (lider, otorite, tarikat şeyhi) ihtiyaç duymadan kendi ilkeleriyle hareket eder.

 

Türk bireyi özerk değildir; çünkü davranışlarında içsel ilkelerden çok ortam, durum ve dış otoritenin varlığı belirleyicidir. Ancak otoritenin yokluğunda veya zayıflığında "sinik bir bağımsızlık" sergiler. Otorite olmadığında suçluluk hissetmeden kuralları ihlal etme özgürlüğü (licence) kullanır; öte yandan devletten veya yetkili figürlerden çıkar sağlamak hususunda gevşeyen ve pazarlıkçı bir tutum takınır.

 

Türk toplumunda kolektivizmin vurgulanmasına rağmen yabancılara/kamusal alana karşı yaygın bir sosyal ilgisizlik ve güvensizlik hüküm sürer.

Kolektivist değerlerin bireysel öznelere taşınamamasının ve ilgisizliğin asıl nedeni kolektivizmin kendisi değil, onunla beslenen katı hiyerarşik yapı ve otoriterliktir. Otoriter kültür sürdükçe toplumsal evrensel değerlerin içselleştirilmesi engellenir.

 

Bireyler eylemlerinde evrenselleştirilebilirlik ölçütünü ("Herkes böyle yaparsa ne olur?") gözetmediğinde, kamusal alanda "ötekine" ve yabancıya karşı ciddiye alınan bir ahlaki sorumluluk gelişmez.

Farklılığın mutlaklaştırılması veya aşkın idealler peşinde koşulması tekilciliği ve çifte standardı yeniden üretmektedir. Bu nedenle Türkiye'de siyasal ve toplumsal yapının dönüşümü için dayatmacı "ideallerden" ziyade "ilkeselliğe", soyut uzlaşım arayışlarından ziyade herkes için geçerli "hukukiliğe" (evrensel asgari eşitliğe) ihtiyaç bulunmaktadır.

…

 

Murat Önderman - Toplumsal Simya ve Demokrasi Türk Toplumunda Toplum ve Emsallik Tasarımları - Notlar

Murat Önderman - Toplumsal Simya ve Demokrasi Türk Toplumunda Toplum ve Emsallik Tasarımları - Notlar

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: 60, Sayı: 1-2, s. 63-133 (2002)

 

Türk Siyasal Kültüründe Holist Toplum Tasarımı ve İktidar

Türkiye'deki egemen kültür, toplum-birey ilişkisini holist (bütüncül) bir temel üzerine kurar. Cumhuriyet dönemi milli egemenlik doktrini, milleti bireysel üyelerinin toplamından öte, zaman ve uzamın ötesinde tözsel bir varlık (kendi başına bir şey / numen) olarak kurgular. Bireyler ise bu büyük bütünün "ilineği" veya birer hücresi konumundadır.

Holist toplum anlayışında demokrasi, ontolojik bir ilke olmaktan ziyade bütünün (milletin) hizmetinde bir araç veya karar alma metodu ("objektivist" yaklaşım) olarak algılanır. İktidar mahalli, monarşide şahısta cismileşirken, holist/organik yapılarda bütünsel iradeyi yansıtan soyut bir millete ve onu temsil eden devlet elitlerine aittir.

 

Türkiye’deki siyasal sistemin paternalist eğilimleri, liberal çoğulculuktan ziyade Alfred Stepan’ın "organik-devletçi" yaklaşımıyla uyuşur. Bu gelenekte devlet, ahlaki bir telosa (genel iyinin takibine) sahiptir; bu nedenle usulî (prosedürel) garantilerden çok, devletin genel iyiyi gerçekleştirmesi esastır.

Türkiye, uluslararası araştırmalarda (örneğin Hofstede'nin kültür boyutları) yüksek güç mesafesine ve düşük bireycilik skorlarına sahiptir. Bu durum, yönetim ile yönetilenler arasındaki mesafeyi korurken, yönetici elitlerin topluma karşı özerk ve egemen konumunu pekiştirir.

 

Modern demokrasilerde (Lefort ve Zizek’e göre) iktidar mahalli yapısal bir zorunlulukla boş bir yerdir; hiçbir birey veya grup iktidarla tamamen özdeşleşemez ve seçimler organik birliğin askıya alındığı anlardır.

Türk siyasal kültüründeki köklü holist eğilim ve organik toplum tasarımı, iktidar mahalli ile milletin özdeşleştirilmesine zemin hazırladığı için, demokrasinin bu çoğulcu, belirsizliğe ve çatışmaların kurumlaşmasına dayanan yapısıyla (boşluk ilkesiyle) zaman zaman gerilim yaşar.

 

Holist felsefe, toplumsal bütünün parçalarının toplamından daha büyük olduğu ("fazlalık") varsayımıyla hareket eder. Bu durum, kamusal çıkarı bireysel/kesimsel çıkarlardan mutlak surette ayıran otoritelere asli bir meşruiyet kazandırır.

Kolektivist tasarımda yöneticiler, genel çıkarı sağlarken kişisel ve maddi çıkarlardan arınmış "erdemli" figürler olarak görülür. Bu özel ahlaki işlev, devlet ile toplum arasında paternalist (babacı) bir ilişkinin kurulmasını zorunlu kılar.

 

Türkiye'de sosyal yapı göreceli olarak modernleşirken (şehirleşme, teknoloji vb.), baskın kültür tekilci (ahlaki grubu sınırlı tutan) bir bireyi şekillendirmeye devam etmektedir.

Batı’daki bireycilik evrenselcilikle (herkese eşit mesafede duran formel kurallarla) örtüşürken; Türkiye’deki kolektivist kültür tekilcilikle buluşur. Bu durum, kurumsal ilişkilerin ahlaki zeminini zayıflatmakta, kayırmacılığı, çifte standartları ve hatır ilişkilerini beslemektedir.

 

Türkiye’de bireysel öznelliğin ve özerkliğin kültürce tam desteklenmemesi, siyasal yaşamda "kandırılma/fitne" korkusunu sürekli canlı tutar. Tehditkâr veya olağandışı bir davranış bireysel düzeyde açıklanamaz; arkasında mutlaka bir "grup" veya "grup temsilcileri tarafından kandırılmış bireyler" aranır.

İki grubun bir konuda anlaşması, tüm konularda anlaştıkları varsayımına (analojik çıkarım) yol açar. Merkez ile çevre arasındaki ilişki antogonistik (çatışmacı) bir karakter taşır; "Ben merkezde (ya da merkezle) olmazsam bir hiçim" algısı, kutuplaştırıcı ve uzlaşmaz tavırları ("ya hep ya hiç") tetikler.

 

Holist düşünceye göre değişim parçalı olamaz; toplumsal ilişkiler bütünsel bir mantığa tabi olduğundan değişim ancak "topyekün" (inkılapçı/metamorfoz yoluyla) gerçekleşebilir. Bu durum kesimsel ve reformist projelerin geliştirilmesini zorlaştırır.

Heterojen bir toplumda tekilciliğin doğurduğu bölünme ve çatışma korkusu, bireylerin birer özerk özne olarak görülmesiyle aşılabilir. Ancak Türk kamusal felsefesinde bireyden çok gruba ve bütüne atfedilen öncelik, bu korkuların kalıcı olmasına neden olmaktadır.

 

Türkiye’deki karşılıklı bağımlılığı destekleyen kültürde insanlar arası mesafe yerine yakınlık vurgulandığı için, ödevler başkalarına ne yapılmaması gerektiğini (olumsuz) değil, nelerin yapılması gerektiğini öne çıkaran (olumlu) bir karakter taşır.

Kantçı felsefede saygı kişilere duyulur ve özerk bireyin evrensel eşitlik talebine dayanır. Ancak Türkiye'deki holist kültürde, evrensel saygıdan ziyade statüye ve rollere bağlı "itibar" ön plandadır.

 

Türkiye'deki kolektivist-laik veya kolektivist-dini toplumsal projeler, bireysel hakları ikincil plana iter. Hak-temelli bir toplumda yasa ve kurallar bağımsız bir yargı zemini oluştururken, holist yapılarda erdem, özveri ve şeref gibi içerikler önceliklidir.

Belirli ahlaki projelere angaje olmuş bireyler, Foucault’nun tanımıyla "polemikçi" bir konuma sürüklenir; onlar için rakipler yalnızca farklı düşünen değil, varlıkları bile tehdit oluşturan düşmanlar olarak algılanır.

 

Bireylerin rolleriyle benliklerini çakıştıran kolektivist kültürlerde (De Vos’un kavramı olan "rol narsisizmi"), statüye bağlı itibar öz-değerin temelini oluşturur. Bu nedenle yüksek siyaset konumlarının bırakılması zorlaşır.

 

Tekilcilik (ahlaki grubun sınırlı tutulması), formel kurallar ile fiili davranış arasındaki uyumu bozarak formel sosyal kontrolü ve "sistem güvenini" zayıflatır. Demokrasinin işleyebilmesi için güçlü bir devlete ve formel kurallara duyulan güvence şarttır.

 

Türkiye, çıkar gruplarının devletle organik ve yasal birer temsil tekeli olarak bütünleştiği klasik korporatist bir yapıdan ziyade, sivil toplumun devlete tam anlamıyla entegre olmadığı "organik-devletçi" bir holizm barındırır.

Demokrasi, tekillikleri (çoğulculuğu) dışlamayan ama onlara aşkın olan evrenselci ahlaki ilkeleri (hukukilik bilincini ve rakiplere eşit/eşdeğer kişiler olarak yaklaşmayı) zorunlu kılar. Ahlaki tekilcilik (ahlakı sadece iç-gruba indirgemek) demokrasinin özüne aykırıdır.

 

Mükemmel Toplum Anlayışı ve Toplumsal Simya

Bireysel benliği toplumsal rollerin bir izdüşümü olarak gören holist/kolektivist kültürler, insani ilişki ve tutumlardaki ikircikli veya çatışık duygulara (ambivalans) tolerans gösteremez. Bu anlayışta, "dost-düşman" ayrımı arasında nötr veya çift-değerlikli bir "yabancı" kategorisine yer yoktur.

Topluma, devlete veya otoriteye yönelik çift-değerliliğin reddedilmesi; muhalefetin meşruiyetini daraltır, uzlaşmayı zorlaştırır, eleştiri ile sadakati birbirine karşıt kılar ve siyasal gerilimi artırır.

 

Harré’e göre aşırı kolektivizm, insanları tamamen toplumsal rollerin toplamına indirger. Bu yapıda özerklik, özgün düşünce ve yaratıcılık birer katkı olarak değil; "sapkınlık, hastalık veya delilik" olarak görülür.

Standart dışı, yaratıcı ve özerk bireylerin topluluğa katkısı reddedildiği için kolektivist kültürlerde normlara uymayan davranışları yeniden biçimlendirme veya ortadan kaldırma arzusu doğar.

 

Liberal anayasacılık devlete ve çoğunluk yönetimine çift-değerli yaklaşır: Devlet hem "kötüdür" (sınırlandırılmazsa tiranlaşabilir), hem de "iyidir" (bireylere hizmet eder). Çoğunluk yönetimi hem "kötüdür" (azınlık haklarını ezebilir), hem "iyidir" (eşitliği yansıtır).

Türkiye'de devlete ve topluma karşı bu tür ikircikli ve eleştirel bir tutuma izin verilmez. Durkheim’cı yaklaşımla toplum ve devlet, ikircikli bir bakışı baştan dışlayan ahlaki/kutsal ve mükemmel varlıklar olarak kurgulanır (Atatürk’ün "Ahlaksal düzenin kaynağı toplumdur/ulustur" vurgusunda olduğu gibi).

 

Durkheim, entelektüel ve ahlaki açıdan daha "aşağı" düzeyde görülen bireylerin bir araya gelmesiyle, bu bileşenlere indirgenemeyecek daha "üstün" yeni bir tözün/psişenin (toplumun) ortaya çıktığını savunur. Değersiz ögelerden (bireylerden) değerli bir töz (toplum) yaratma çabası…

 

Durkheim, toplumsal olguları (töreler, adetler) tıpkı kasırga veya doğal olaylar gibi birey bilincinden bağımsız, dışsal ve zorlayıcı nesneler ("şeyler") olarak tanımlar. Oysa toplumsal olgular, maddi nesnelerden farklı olarak bireylerin kolektif iradesi ve bilinci dışında var olamazlar. Toplumu bireye mutlak surette üstün kılan bu ontolojik hiyerarşi, bireyin özerkliğini felce uğratır.

 

Türkiye'de Holist Ahlak ve Paternalizm

Türk kamusal felsefesinde ulus-devlet, kendi özgün iradesi ve varlığı olan, parçalarının toplamını aşan bir "üst-birey" olarak kurgulanır. Bu alan bir ahlak alanıdır; bireysel veya kesimsel/sınıfsal çıkarların burayı etkilemesine veya temsil edilmesine izin verilmez. Ulusal egemenlik kuramında vatandaşlar, oy kullanmayı bireysel bir hak olarak değil, cezai yaptırımı da olan "görevli seçmenlik" statüsüyle icra ederler.

Milli çıkarları zedelememek şartıyla siyaset alanı katılım ve çıkarların takibine göreceli olarak açıktır. Hükümetler bireylerin ve grupların iyiliğine hizmet etmek için çalışabilir; ancak kolektivist mantık gereği bu çıkarlar genellikle tekilci ilişkiler (patronaj/kayırmacılık) zemininde yürür.

 

Kuruluş felsefesinden itibaren kamu bürokrasisinin "genel özvericiliği", sivil toplumun/halkın ise "genel bencilliği" temsil ettiği düşünülmüştür. Bürokrasiye ve yönetici elite atfedilen bu ahlaki üstünlük/yetkinlik, doğrudan paternalist (babacı) bir yönetim modelini doğurur.

Ahlaki olarak kendisini üstün gören yönetici elit, alt grupların neye ihtiyacı olduğunu onlardan daha iyi bildiğini varsayar. Bu durum, üstlerin altların çıkarlarını daha iyi kavrayamayacağı yönündeki asimetriyi pekiştirir ve siyasal ilişkilerde belirgin bir güç mesafesi yaratır.

 

Paternalist yapılarda yönetici-yönetilen ilişkisi Batı'daki gibi evrensel-eşit haklara ("özdeşlik ilkesi") değil, aile içi ilişkilere benzeyen "tamamlayıcılık ilkesi"ne dayanır. Büyüklük-küçüklük, otorite-tabiiyeti gibi psikolojik roller üzerinden işleyen bu mantıkta: Sadakat ve itaat karşılığında korunma, kollanma ve kişisel kayırılma beklenir.

Otoritelerden koruma ve kollama gelmediğinde veya narsisistik ihtiyaçlar karşılanmadığında sadakat geri çekilir ya da zümresel isyanlar/hoşnutsuzluklar doğar. Paternalist devlet anlayışında geçimle ilgili konularda (gecekondu, vergi affı, işportacılık vb.) kuralların esnetilmesi veya göz yumulması bu kollama işlevinin bir parçasıdır.

 

Batı demokratik düşüncesinde yurttaşlar, statülerinden ve rollerinden soyutlanmış, devredilemez temel haklara sahip "özdeş/eşit emsaller" olarak kurgulanırken; Türk siyasal kültüründe paternalizm ve aile modeli, toplumun bir emsaller toplumu (peers society) olarak tasarlanmasını zorlaştırır.

Seçmenlerin seçilenleri denetlediği ve hesap sorduğu gerçek temsil ilişkisi yerine; tamamlayıcılık ilkesine dayalı, seçilmişlere belli bir süre için mutlak yetkinin devredildiği delegatif (yetki devrine dayalı) demokrasi veya vesayetçi-patronaj ilişkileri öne çıkar.

 

Türkiye'de Kamusal Alanda Emsallik ve Eylem

Yüksek güç mesafesine sahip holist kültürlerde, siyasal otoriteler yalnızca konumsal değil, varoluşsal olarak da "üstün" kişiler olarak algılanır. Bu durum, elit-kitle ilişkilerinde tarafların birbirini eşit kabul ettiği "özdeşlik" (evrensel eşitlik) ilkesi yerine, itaat ve sadakat karşılığında korunma/kollanma sağlayan "tamamlayıcılık" ilkesini ikame eder.

Batı'da emsallik (peers) bilinci, bireye aileye ve devlete karşı çıkma meşruiyeti veren aşkın bir ahlaki zeminle (Hristiyanlığın Tanrı fikri ve liberal insan doğası anlayışıyla) gelişmiştir. Türkiye'de ise otorite "büyükler", halk ise "küçükler" konumunda görüldüğünden, bireylerin aktüel statülerinden bağımsız olarak eşit muameleyi hak eden "emsaller" olarak kurgulanması engellenir.

 

Türk siyasal kültüründe siyasal toplum, kurulmuş/tasarlanmış yapay bir sözleşme alanı değil; tıpkı aile gibi "doğal" ve tözsel bir varlık olarak kabul edilir.

"Devlet Baba", "Anavatan" ve yurttaşları "kardeşler" olarak gören aile retoriği, siyasal bağları kurumsal ve hukuki olmaktan çıkarıp kişiselleştirir. Aile içi ilişkilerdeki ebeveyn-çocuk asimetrisi ve tamamlayıcılık ilkesi siyasal alana taşındığı için, yöneticilerin halka karşı hesap verebilirliği ve çoğulcu demokrasi baltalanır.

 

Arendt’in kategorileştirmesinde eylem, özgür yurttaşların kamusal alanda emsaller olarak kendi adına var olduğu özgürlük alanıdır; emek ise haneye (özel alana), geçime ve hayatın zorunluluklarına bağlı araçsal faaliyettir.

Osmanlı-Türk geleneğindeki "Kerim Devlet" anlayışı, padişahın/devletin tebaanın geçimini ("rızkını") üstlendiği bir paternalist vesayet kurar. Bu durum, kamusal/siyasal alanı özgür bir eylem alanı olmaktan çıkarıp, geçim ve itibar mücadelelerinin yürütüldüğü bir "emek ve özel alan uzantısına" dönüştürür.

 

Türkiye’de siyasetin aşırı ahlakileştirilmesi, onu evrenselci ilkelerden uzaklaştırarak patronaj, hatır ve hemşehrilik gibi tekilci ve kişilerarası bir ahlak ağına hapseder.

Siyasal elitler, amoral veya kaotik bir toplumsal yapının doğmasından ve eşit sorumluluk/emsallik talep eden "üretici bir toplumun" ortaya çıkmasından çekindikleri için devlete biçilen "kerim ve kollayıcı" rolü muhafaza etmeye çalışırlar. Bu yapı, siyasetin ilkesel düzeyde değil, sadece araçsal düzeyde (geçim ve güç paylaşımı hizmetinde) işlemesine yol açar.

 

Doğru Formüller ve Adamlar Siyaseti

Türk siyasal elitlerinin mükemmel toplum tasarımına dayanan statükoculuğu, toplumsal değişimi yeni bir yapı inşasından ziyade "onarımcı" (arızalanan motorun rektifiye edilmesi gibi) bir süreç olarak kavrar.

Toplum, parçalarının birbirini tamamlayan roller icra ettiği mükemmel bir organizma olarak görülür. Sorunlar, toplumun yapısından değil, parçaların kendilerine verilen "asli amaçlarına" uygun davranmamasından (sakatlanmasından) kaynaklanır. Dolayısıyla amaç, orijinal mükemmel modele geri dönmektir.

Toplumsal mükemmellik fikri, bireyler arası kategorik/evrensel eşitlik yerine "herkese kendi sosyal konumuna göre" ilkesini destekler. Birey, eşit bir yurttaş değil, konumuna göre farklı muamele görebilen bir "parça" seviyesine indirgenir.

 

Siyaset, farklı ve alternatif politikaların tartışıldığı demokratik bir süreç olarak değil; toplumun sorunlarını bir anda, tümüyle ve birden çözecek "tümgüçlü doğru formüllerin (reçetelerin)" veya "kurtarıcı/ideal liderlerin" bulunması arayışı olarak yürütülür.

Türkiye'de, zor meselelerin çok kolay çözümleri olduğu sanısına dayanan bir "büyü kültürü" ve istenççilik hakimdir (Yahya Sezai Tezel). Sorunları analiz etmek yerine, "kurtarıcı adam" veya "sihirli formül" beklenir.

 

Mükemmel toplum tasarımında sorunların kaynağı toplumsal/yapısal analizlerle değil, belirli kişilerin "ahlaksızlığı/kötülüğü" veya "raydan çıkması" ile açıklanır.

 

Türk toplumunda grubun/geleneğin ötesinde veya ona aşkın evrensel bir ahlak ilkesi bulunmaz. Ahlak, toplumsal yapının içine gömülüdür (içkinci/immanent) ve bir uzlaşım ürünü olmaktan ziyade dokunulmaz bir kutsallığa bürünür.

Özdeşleşme zeminleri zayıf olduğundan, otorite figürleri (şeyhler, liderler, aydınlar) bireyler için doğrudan bir "kişisel model" olmaktan ziyade, "iyilik timsali" veya "rehber semboller" işlevini görür. "Balık baştan kokar" deyişinde olduğu gibi, bu sembollerin bozulması tüm yapının bozulması riski olarak algılanır.

 

İdeallere sahip olmak daha iyi bir gelecek için ümit taşımayı ifade ederken; idealleştirme, kurtuluş vaat eden kapsayıcı bir doktrin/ideoloji, mükemmel bir yol gösterici (kurtarıcı) ve kusursuz bir topluluk fantezisi içerir. Kolektivist kültürün beslediği bu idealleştirme, Türkiye'de siyasal hayatın en belirgin niteliklerinden birini oluşturur.

 

Türk Toplumunda Ailecilik, Yatay Dayanışmanın Zayıflığı ve Paternalizm

Yüksek toplumsal farklılaşmaya sahip Batı toplumlarında mesleki/kişisel olmayan ilişkiler için evrensel ve kategorik bir ahlak gelişmiştir. Türk toplumunda ise mesleki roller üstlenilse bile, ilişkileri evrensel kurallardan ziyade yüz yüze ve tekil sorumluluklar yönlendirir.

Bireyler mesleki görevlerini icra ederken, muhataplarıyla var olan geçmiş bağlara, hemşehriliğe veya ideolojik yakınlıklara öncelik verirler (örneğin burs verirken liyakat ve ihtiyaca değil, tanıdıklara öncelik tanınması).

Kolektivist zihniyette şirket, devlet gibi tüzel kişilere doğrudan güvenilmez; iş yapabilmek için mutlaka arada kişisel bir "tanıdık" veya "hatır" ilişkisi kurulması gerekir.

 

Türkiye'de tek sadakat merkezi devlet değildir; aile kurumu kendi varlığıyla devlet ve sivil toplum için güçlü bir rakiptir. Toplumsal sadakatler dışa değil, aileye ve dar alt-gruplara odaklanır ("Önce benimki" / my own first anlayışı).

Bireylerin hukuki birer özerk obje olmaktan ziyade aile ve grup ilişkileri ağına gömülü olması, aileciliği bir toplumsal sözleşme modeline dönüştürür. Bu aşırı ailecilik, yabancılara karşı güvensizlik doğurarak spontaneous (kendiliğinden) gelişecek sivil toplumu ve yatay dayanışmayı zayıflatır.

 

İnsanlar kendi aile/iç-grupları veya net hiyerarşik rolleri dışında kalan anonim/yabancı alanlarda (örneğin şehir trafiğinde veya kamu kullanımında) birbirlerine karşı ahlaki bir kayıtsızlık (amoralite) sergilerler.

Yabancılara ve kurumlara karşı duyulan güvensizlik nedeniyle toplumsal tutunum kendiliğinden işleyemez; ancak dışsal bir tehdit veya tepkisel durumlarla (savunmacı reflekslerle) ayakta kalır.

Ahlaki benlik kişisel sorumluluktan ziyade toplumsal rolle çakıştırıldığı için, başarısızlık veya etik ihlallerde bireysel "öz-değer" zedelenmez ("salla başı al maaşı" veya "gözlerimi kaparım vazifemi yaparım" yaklaşımı). Bireysel istifa müessesesi gelişmez.

 

Kolektivist yapılarda yabancılara karşı ahlaki sorumluluk hissetmeyen bireyleri bir arada tutabilmek için devlet, kendi yapısını aile modeline (Devlet Baba, Anavatan, Kardeş Yurttaşlar) benzetmek ve "akrabalık ahlakını" kamu alanında yeniden üretmek zorunda kalır.

Bireylerin topluluksal evrensel normları içselleştirerek kendi arzularıyla (öznelik dolayımıyla) hayata geçirememesi, toplumsal düzenin sağlanması için sürekli dışsal bir zorlayıcı güce ve merkezî bürokrasiye (devlete) ihtiyaç duymasına yol açar. Devlet, toplumdaki bu spontaneous ahlak/güven eksikliğini kapatmaya çalışırken aşırı yüklenir.

…

 

2 Eylül 2026 Çarşamba

Murat Önderman - Utanç; Sosyo-Kültürel Bir Fenomen - Notlar

Murat Önderman - Utanç; Sosyo-Kültürel Bir Fenomen - Notlar

Vakıf Bank Kültür Yayınları, 2020

 


Önsöz

Utanç duygusu; benlik ile kültür arasındaki bağları incelemek ve açıklamak adına antropolojik, sosyolojik ve psikolojik açıdan son derece verimli bir zemin sunmaktadır.

 

Disiplinlerarası çalışmalar akademik kariyerde zaman ve metodoloji açısından ciddi bir risk taşır.

Bu tür sınırları aşan çalışmaları ancak işini beklentilerin ötesine geçerek yapmaya çalışan "amatör ruhlu" araştırmacılar göze alabilir.

 

Giriş

Utanç bu kitapta salt psikolojik, fizyolojik ya da içsel bir fenomen olarak ele alınmaz; duygulardan yola çıkarak genel bir duygu sosyolojisi teorisi de kurulmaz. Belirli bir sosyolojik yaklaşımla ele alınırlarken, bu yaklaşımın her duygu için geçerli olduğu iddia edilmez.

 

Sosyal bilimler nesnelerinin yapısı gereği birbirine bağımlıdır; aralarındaki ayrımlar daha çok profesyonel, pratik veya didaktik kaygıların ürünüdür.

Kitapta göreli olarak özerk bir fenomen olan kültüre odaklanılmıştır. Aynı sosyal ve siyasi yapıya sahip toplumlarda bile utanç yaşantılarının çok farklı özellikler gösterebilmesi bu kültürel özerklikle açıklanır.

 

Kültür monoblok/tek parça bir bütün değildir; aksine çelişkili, uzlaşmaz unsurları ve farklı eğilimleri bünyesinde barındırabilir. Ancak tamamen hibrit de değildir; bazı baskın kültürel tercihler ve eğilimler saptanabilir.

Kültür ve psişe birbirinin karşılıklı bağımlısıdır, yalıtılmış ayrı tözler değildir. Kültür hem benliğin kurulmasında hem de benlikle ilgili deneyimlerde (utanç gibi) büyük bir etkiye sahiptir.

 

Duygular fiziksel olarak biyolojiden bağımsız olmasa da, işlevsel ve anlamsal olarak kültüre bağlı ve özerktir.

 

Utanç yaşantısı, bireyin kendisine bir başkasının gözünden bakmasını ya da içselleştirdiği normlara göre kendisini izleyip yargılamasını gerektiren bir öz-bilinçlilik durumudur.

 

Utanç benliğin kamusal, başkalarınca gözlemlenebilir yönlerine odaklanma (kamusal öz-bilinçlilik) ile ilişkilidir.

Suçluluk, dış bir gözlemcinin varlığını gerektirmez; benliğin özel düşünce ve duygularına (bireysel öz-bilinçliliğe) odaklanır.

 

Kitap genel bir "duygu sosyolojisi" iddiası taşımaz; bunun yerine utanca belirli bir sosyolojik ve kültürel perspektiften yaklaşır.

 

Duyguların otonomik, nörofizyolojik bir temeli (bedensel tepkileri ve fizyolojik sarsıntıları) olduğu yadsınmaz; ancak biyolojik süreçler duyguları belirleyen değil, onlara olanak veren kurucu bileşenlerdir.

 

Duyguya asıl kimliğini, rengini ve işlevini veren şey kültürel anlamlardır. Utancın bir sosyal kontrol mekanizması olarak hangi biçimde ortaya çıkacağı, o toplumun kültürel ilişki tasarımlarına ve kolektivist/bireyci yapısına bağlıdır.

 

Türkiye'de sosyal yapı (kentleşme, iş bölümü vb.) modernleşme eğilimleri gösterse de kültürün merkezi öğeleri olan kolektivizm, tekilcilik (particularism) ve yüksek güç mesafesi devam etmektedir.

 

Bireyci toplumlarda suçluluk duygusu ön plandayken, holistik (bütüncül) kültürlerde informel bir sosyal kontrol mekanizması olarak "sosyal utanç" ön plana çıkar. Bu durum, toplumsal normların bireyler tarafından bireysel bir üst-benlikle içselleştirilmesinden ziyade, dışsal ve öznelerarası bağlar üzerinden işlemesiyle doğrudan ilişkilidir.

…

 

1. UTANCIN TOPLUMSAL BOYUTU

Bir İnformel Toplumsal Kontrol Mekanizması Olarak Utanç

Sosyal kontrol sadece bireyleri dışarıdan engelleyen, cezalandıran baskıcı bir mekanizma değil; aynı zamanda kimliği ve tutumları biçimlendiren, üretici ve kurucu bir süreçtir.

Sosyal kontrol, büyük ölçüde öz-kontroldür.

Holistik/kolektif kültürlerde öz-kontrol daha çok dışsal ve öznelerarası desteklerle işler.

 

İnformel sosyal kontrol mekanizmaları; saygı, hürmet, minnet, sadakat gibi duygusal bileşenli değerler ile utanç, rezil olma ve korku gibi olumsuz duygular üzerinden yürütülür. Utanç, toplumsal hiyerarşiyi, bağlılığı ve kuralları korumada en güçlü informel yaptırımlardan biridir.

Türkiye'de informel normlar ve informel kontrol mekanizmaları hukuki sosyal kontrolden her zaman daha çok önemsenmiştir.

Toplumun kentleşmesi ve karmaşıklaşmasıyla yüz yüze ilişkilere dayalı informel kontrol etkisizleşirken, bunu ikame edecek formel ahlak zayıf kaldığı için toplumsal ilişkilerde ve kurallara uymada ciddi boşluklar/çözülmeler ortaya çıkmaktadır.

 

Utanç, statü kaybı ve yetersizlik hissi yarattığı için iktidar ve hiyerarşi ilişkilerinin doğrudan bir parçasıdır.

Suçluluk duygusu belirli bir eyleme/davranışa odaklanırken, utanç faili eyleminden ayırmaz ve tüm benliği hedef alır. Birey, sadece yaptığı bir şeyden değil; fiziksel özelliklerinden, maruz kaldığı bir muameleden ya da yapamadıklarından dolayı da utanç duyabilir.

Küçük düşürülen/utandırılan bir birey, fırsat bulduğunda bu döngüyü kırmak yerine benzer küçültücü tavrı bir başkasına sergileme (saldırganla özdeşleşme) eğilimi gösterebilir.

Utanç, bireyin kendisini "genelleşmiş ötekinin" veya başkalarının yerine koyarak, onların gözünde yetersiz ve kusurlu görüldüğünü fark etmesiyle tetiklenen refleksif bir roldür (Susan Shott).

Bireyler, içsel değerleriyle çatışsa bile grup standartlarına uymaya devam ederler; çünkü gruptan farklılaşmanın getireceği utanç ve dışlanma baskısından korunmak isterler (Thomas Scheff).

 

Utanç yalnızca ahlaki kuralların ihlalinden doğmaz; saç rengi, boy, kilosu veya bedensel özellikler gibi estetik ve toplumsal ideallerden uzaklaşma durumlarında da tetiklenir. Bu yönüyle utanç, dışlanma korkusuyla doğrudan ilişkilidir.

 

Türk toplumunda utanç, intrapsişik (içsel) bir üst-benin vicdani yargılamasından ziyade, sosyal değerlendirmelerin ve dışsal otoritenin bir işlevi olarak üretilir.

Türk benliği, evrensel/soyut kurallara göre hareket eden bireyselleşmiş bir benlikten ziyade, somut "önemli ötekilerin" ve yakın çevre/grup dinamiklerinin etrafında şekillenir.

Kurallar herkes için ve her bağlamda geçerli evrensel normlar olarak değil; hatır, karşılıklılık ve rol ilişkilerine dayalı bağlamsal bir ahlak çerçevesinde işler.

 

Utanç ve Suçluluk Toplumları

Sosyal utanca dönük bir benlik organizasyonu ile içselleştirilmiş suçluluk kapasitesi genellikle birbirini dışlayıcı (bağdaşmaz) bir eğilim gösterir.

Suçluluk duygusunda birey kendini bir nedensel fail olarak görür ve belirli bir eyleme, eylemsizliğe ya da kural ihlaline odaklanır. Fail, kendini (benliğini) yaptığı eylemden soyutlayabilir; böylece öz-mesafe koyarak pişmanlık duyabilir ve onarma yoluna gidebilir.

Utanç ise eyleme değil, doğrudan faile ve tüm benliğe odaklanır. Fail kendini fiilinden soyutlayamaz; yapılan hata ya da sapma doğrudan tüm kişiliğin sosyal değerini ve kimliğini hedef alır.

 

Utanç toplumları bireyleri kendi hareketlerini başkalarının gözündeki yerine göre ayarlar (Ruth Benedict).

Utanç yaşayan birey kendini ötekinin gözünden (zihninde kestirdiği yargıyla) değerlendirir. Burada içselleştirilen şey soyut bir kural değil, zuhur (görünüş) kaygısıdır.

 

Öz-analiz yapabilmek ve benliği çevreleyen evrenden soyutlayabilmek düşünümsel bir kültür gerektirir. Düşünümselliğin zayıf, duruma bağlı ve kolektif aidiyetin güçlü olduğu yerlerde utanç mekanizmaları baskın kalır.

 

Suçluluk duygusunda birey kendi kendisinin yargıcı/otoritesidir; kural ihlalini eylemine odaklayarak yargılar.

Utanç ise eylemi değil, tüm benliği hedefler. Utanan kişi kişisel denetimini yitirir, çaresizlik tepkisiyle ketlenir ve kendi yanlışını düzeltmek için bile dışarıdaki gözlemcilere bel bağlar. Utanç durumunda yüzün kızarması, bir bakıma bireyin tanınmasını zorlaştıran görünmez olma/saklanma çabasıdır.

Kolektivist yapılarda fail, eyleminden soyutlanamaz. Sapkın/hatalı bir davranış, tüm benliğin ve kişiliğin sosyal değerini düşürür. Bu durum, bireyi tekil davranışından ziyade tüm kimliğiyle cezalandıran sosyal utanç mekanizmasını besler.

 

Türkiye’de sosyalleşme "söz dinleme", yakınları koruma veya hiyerarşik rollere uyma gibi tekilsel sorumlulukları vurgular.

Türkiye'de ahlak, içselleştirilmiş kuralları temsil eden olgun bir üst-bene değil; dışsal onay, statü ve toplumsal idealleştirmelere dayanan ego-idealine dayanır.

Bu yapıda genel kurallardan ziyade sosyal idealler ön planda olduğu için, yüksek statüye veya ideale ulaşmak adına araçların ahlakiliği (kurallar) göz ardı edilebilir.

 

Utanç ahlakı içsel bir vicdani hesaplaşmaya değil, dışsal görünüşe ve başkalarınca nasıl değerlendirildiğine dayanır. Kişinin ne yaptığı değil, görünüp görünmediği esastır. Görülmediği sürece kural ihlali kolaylaşır. Bu nedenle durum immoral (ahlaksız) olmaktan çok, genel ve soyut ahlak ilkelerinden yoksunluk anlamında amoral (ahlakdışı) bir nitelik kazanır.

 

Utanç Mekanizmaları

Sadece eleştirilmek veya küçük düşürülmek değil; bireyin gerçekliğini yansıtmayan bir ideale oturtulup "yüceltilmesi" ya da aşırı aşık olunması da utanç yaratır. Çünkü idealleştirilen kişi, kendi kusurlu gerçekliği ile kendisine atfedilen imge arasındaki uçurumu fark eder ve bir tür sembolik dışlanmışlık/yetersizlik hisseder.

Bir başkasının yaşadığı kayıptan veya aşağılanmadan sinsice zevk alma ("kına yakmak"), saldırganın kendisini üstün görme arzusundan doğan sinsi bir utandırma mekanizmasıdır.

 

Türkiye’de devlet ve iktidar geleneksel olarak ekonomik güçten daha yüksek bir prestij ve kutsallık zeminine sahiptir. Bu durum rasyonel-araçsal sömürüden ziyade; yaş, cinsiyet, otorite ve statüye dayalı duygusal/psikolojik sömürü biçimlerini (üstün olanın alt konumdakini duygusal olarak ezmesini) besler.

 

Bireyin tüm benliğiyle utandırılması egosunu zedeler; savunma mekanizması olarak aşırı alınganlığa, kibir veya inatçılığa (Hitler örneğindeki gibi "yine de" tepkisine) yol açabilir.

Bireyin aşırı öz-bilinçlilik kazanması, sürekli gözlemlenip yargılandığını hissetmesi ve kimliğinin tehdit altında olduğunu sanması paranoyanın da (ve Sullivan’ın "ayıplamanın aktarımı" yaklaşımının da) temelini oluşturur.

 

Utancın Dört Düzeyi

Öznelerarası Utanç: Birey kendisini zihninde başka bir öznenin nesnesi olarak kurgular. Otorite imgesel de olsa dışsaldır.

Nesnel / Sosyal Utanç: Norm içselleştirilmemiştir. Gerçek bir izleyicinin önünde rezil olma ve gruptan dışlanma kaygısıyla ortaya çıkar.

Kolektif Utanç: Bir grubun tüm üyelerinin, kolektif itibarlarını veya kimliklerini zedeleyen bir olaydan ötürü hissettikleri ortak utançtır.

Öznel (Subjektif) Utanç: Hem kural hem de yargılayan otorite bireyin kendi içindedir. Yalnızca bu tür utanç tüm benliği yıkıcı bir şekilde hedef almaz.

 

2. UTANCIN ÖZNELERARASI BOYUTU

Jacoby, Rawls ve Elias utancın hem bireyin kendi içsel değerine yönelik öznel bir yargıyı (ego idealinden uzaklaşma) hem de başkalarının gözündeki saygınlığı ve sosyal değerlendirmeleri aynı anda barındırdığını savunur.

 

Kitayama ve Markus’un "Öteki-Odaklı" tespitine göre utanç hem bir öz-bilinçliliği (benliğin olumsuz değerlendirilmesi) hem de kendini ötekinin yerine koymayı gerektiren bir öteki-bilinçliliği (kamusal öz-bilinç) bir arada tutar.

 

Erik Erikson’a göre utanç görsel, suçluluk ise işitsel bir karaktere sahiptir. Utanç, bireyin norma aykırı davranırken dışsal bir otorite tarafından "görülmesini" ve sonrasında başkalarının yüzüne bakamamasını içerir.

 

Suçluluk: Egoyla üst-ben arasındaki çatışmadan doğar; ebeveynlerin içselleştirilmiş yasaklarının ihlaline ve cezalandırılma korkusuna dayanır.

Utanç: Egoyla ego-ideali arasındaki çatışmadan doğar; ideal standartlara ulaşamamaktan ve bilinçdışı terk edilme/sosyal dışlanma korkusundan kaynaklanır.

 

Kimlikle doğrudan bağlantılı olan "yüz", utancın toplumsal görünümümüzle olan bağını ele verir. Türkçe'deki "ne yüzle", "yüzü kızarmak", "yüzsüz" gibi deyimler utancın görsel boyutuna işaret eder.

Suçluluk duygusu anonimleşmiş bir içsel "ses"e (vicdanın sesine) dayanırken; utanç, otoritenin görsel bir imgesine dayanır.

 

İlkel Üst-Ben

Anneyle kurulan ikili ve sembiyotik ilişkide yasaklar tekilseldir, gerekçesizdir ve doğrudan çocuğun tüm varlığını/benliğini hedef alır.

Oedipal dönemdeki suçluluk belirli eylemlere ve başkalarının korunmasına (evrenselci kurallara) odaklanırken; ilkel üst-benin yasakları ihlal edildiğinde hissedilen utancın temelinde, failin yaptığı eylem değil, doğrudan kendisinin suç (yetersiz) olması yatar. Yasak ve ceza eştözlüdür.

 

Türk toplumunda kökensel ailenin ve akrabaların bireyler üzerindeki psikolojik çekim gücünün çok yoğun olması, çekirdek ailenin psikolojik işlevlerini (eşlerin sadakatini kök aileden çekirdek aileye kaydırmasını) zayıflatır. Bu durum, toplumsal yapının Oedipus öncesi dönemi ve tekilsel ilişkileri kültürel olarak daha çok vurguladığını gösterir.

 

3. UTANCIN KÜLTÜREL BOYUTU

Holist Kültür ve Utanç

Türkiye’de sosyal yapı görece modernize olup anonim ilişkiler artsa bile, kültürün tekilci bir ahlakı ve bağlamsal bir benliği üreten merkezi öğeleri kalımlılığını sürdürmektedir. Batılı anlamda "birey" kategorisi hukuki ve ahlaki olarak tam anlamıyla yerleşmediğinden, değişim yine geleneksel kültürel yönelimler eliyle biçimlenmektedir.

Türk toplumunda insanlar kolektif yapıların dışına çıktıklarında aşırı derecede bireyci (egosantrik) davranabilmektedirler. Ancak bu durum güçlü bir toplumsal dayanışma veya "ötekiyle birlikte ortaklaşa bir düzen kurma" becerisini değil, aksine "ötekitini hesaba katmadan birey olma hevesini" (bireysiz toplumların hastalığı olan amorf bireyciliği) yansıtır.

 

Türkiye’de Bireyselleşmenin Önündeki Kültürel Engeller

Evrensel Adalet Yerine Tekilcilik: Genel ve soyut kurallara (adalet, eşitlik) göre değil, tanıdık/akraba ilişkilerine ve hatıra dayalı bağlamsal ilişkilerin ağır basması (yüksek tekilcilik ve düşük sosyal güven).

Otorite ve Topluluk Anlayışı: Batılılaşma sürecinde ümmetten millete geçilmesine rağmen, topluluğun birey karşısındaki normatif üstünlüğü ve padişah/devlet merkezli otorite-birey ilişkisi biçim değiştirmemiştir.

Roller ve Kimlikler: Bireylerin kendi öznel hedeflerini gerçekleştirebilmek için bile hâlâ hazır senaryolara ve "disipline sokulacak" rol ilişkilerine (kökensel aile veya kurum vesayetine) bağımlı kalması.

Yüksek Sosyal Temas Eğilimi: Yalnız kalmanın en büyük korkulardan biri olması; sosyal temasın bireysel bir öz-keşiften ziyade kolektif bir gruba tutunma ve benliği kaybetme endişesinden kaynaklanması.

 

Holist toplum anlayışında birey, Kantçı anlamda "kendi tercihine göre hareket eden özerk üye" değil; toplumsal bütünün belirlediği ve işlevleriyle (rolleriyle) tanımlanan bir parçadır. Bu ontolojik kabul, Türkiye'deki ahlaki düzenin ve utanç temelli sosyal kontrolün zeminini oluşturur.

 

Türkiye’de haklar, aşkın ve evrensel bir ahlaki temele dayanmaktan ziyade, aktüel güç dengelerini ve toplumsal uzlaşıları yansıtan pozitif/sosyal birer olgu olarak algılanır ("hak verilmez, alınır" anlayışı).

Ahlaki normlar soyut kurallara değil, rollerin dağılımına ve karşılıklılık/tamamlayıcılık ilkelerine dayanır. Bu durum, ilkesel ve evrensel bir ahlakın gelişimini zorlaştırır.

 

Holist Kültürün Utanç Üzerindeki Etkileri

İçselleştirmenin Zayıflığı: Normların ruhsallaşması ve güçlü bir iç/dış ayrımı desteklenmediği için, kuralların ihlali suçluluktan çok dışsal otoriteye bağlı utanç doğurur.

Rollerin İçselleştirilememesi: Rol sahiplerini kişisel olmayan rol ahlakı değil, tekilsel ve ilişkisel beklentiler yönlendirir; bu da "statü toplumu" olgusunu pekiştirir.

Faile Karşı Yaptırım: Benlik sosyal rollerin bir izdüşümü görüldüğünden, utanç belirli sapkın fiillerden ziyade doğrudan faile ve tüm benliğe yönelen bir yaptırım aracıdır.

Şeref ve İtibar Kaygısı: Bireyle grup arasındaki aidiyet bağı çok güçlü olduğu için, bir üyenin hatası tüm grubun şerefini zedeler; bu da damgalama ve dışlama mekanizmalarını tetikler.

Sosyal Etkileşim İşlevi: Utanç bireysel bir psikolojik vicdan mekanizması değil, grup içi ve gruplararası ilişkilerin dinamik bir sonucudur.

Karşılıklı Bağımlılık ve Öteki-Odaklılık: Karşılıklı bağımlı benlik, kendini dar sosyal bağlamdan soyutlayamadığı için kamusal/evrensel bir bakış açısı geliştirmekte zorlanır; öteki-odaklı bir duygu olan utanç bu bağımlılığı pekiştirir.

Dışlanma Hassasiyeti ve "Ya Hep Ya Hiç" Anlayışı: İlişkiler bütüncül (bütünsel) bir mantıkla ele alındığı için her çatışma bir kimlik ve itibar meselesine dönüşür ("ya sev, ya terk et"). Bu katılık, bireyleri dışlanmaya karşı son derece hassas kılar.

Statü ve Konum Odaklılık: Bireylerin "ne yaptıklarından" çok "ne olduklarına" (sosyal konumlarına) bakıldığı bir statü toplumunda, ideallerden uzaklaşma korkusu sosyal utancı kaçınılmaz kılmaktadır.

 

Holistik Benlik ve Utanç

Benliğin Rollerle Tanımlanması ve Utanç

Kolektivist kültürlerde benlik, rollerden bağımsız soyut bir varlık değildir.

Kişi işgal ettiği roldür; zira aile ve topluluk bireye önce gelir.

Bu tür kültürlerde rol performansı hayati önem taşır. Rol beklentilerini karşılayamamak sadece belirli bir hatayı değil, doğrudan benliğin kaybını temsil eder. Yaşanan bu yıkıcı kayıp hissi ise kendini utanç olarak dışa vurur.

 

Geleneksel toplumlarda birey kendini konumundan soyutlayamaz.

Bireyin statüsünden kişisel utanç duyabilmesi için, benliğini toplumsal konumundan ayrı tanımlayabilmesi ("kendi konumundan kendini sorumlu görmesi") gerekir.

 

Türk toplumunda benliğin rollerin bir izdüşümü olarak görülmesinin utanç üzerindeki etkileri

Faile Yönelen Tümcül Yaptırım: Fail eyleminden ve rol bağlamından soyutlanamadığı için, rol normuna aykırı tek bir davranış tüm benliği hedef alan sosyal utancı tetikler (suçluluk ikinci planda kalır).

Tekilsel Rol Beklentileri ve Amoral Rol Behavior: Kişisel olmayan evrensel bir rol ahlakı gelişmediği için, kayırmacılık ve çifte standart gibi "amoral rol davranışları" yaygınlaşır. Utanç, soyut görevlerin aksatılmasından değil, somut/tekilsel kişilerarası beklentilerin karşılanamamasından doğar.

Saygı Yerine İtibar: Birey sadece "insan" olduğu için soyut bir saygı görmez; değeri bulunduğu konuma bağlıdır. Bu nedenle utanç, saygı kaybından çok itibar kaybıyla ilişkilidir.

Dışsal Değerlendirme: İtibarın kültürel bir odak noktası olması, utancın içsel öz-değerden ziyade dışsal sosyal değerlendirmelere dayanmasına yol açar.

Tamamlayıcı Karşılıklılık: Utanç, genel adalet normlarından ziyade hiyerarşik ve rollere dayalı tamamlayıcı karşılıklılık ilkesinin (büyüğe saygı, küçüğe sevgi gibi) ihlaliyle tetiklenir.

Kimlik Odaklılık ve Rollerin Öznelleşememesi: Benliğin rollerce tanımlanması, rollerin bireysel bir ideale dönüştürülmesini ve öznelleşmesini zorlaştırır. Utanç, "iyi bir meslek mensubu olamama" gibi içselleştirilmiş ideallerden ziyade, itibar sağlayan bir sosyal konuma ulaşamamak veya o konumda yetersiz görünmekten kaynaklanır.

 

Rol Benliği ve Utanç

Benliğin toplumsal rollerle çakıştığı (rol narsisizminin hüküm sürdüğü) holist kültürlerde fail, rol davranışlarından ve sosyal konumundan soyutlanamaz.

Rol performansındaki bir kusur veya eleştiri, bireyin sadece bir davranışını değil, tüm benliğini hedef alan yıkıcı bir utancı doğurur.

 

Benlik rollerin bir izdüşümü olarak görüldüğünde bireylerin ahlaki sorumlulukları üstlendikleri rollerle sınırlı kalır; bu durum kurumsal veya ilkesel çatışmalardan kaynaklanan istifaların bu tür kültürlerde neden az görüldüğünü açıklar.

Evrensel bir rol ahlakı gelişmediğinde; kayırmacılık, torpil ve çifte standart gibi amoral rol davranışları doğar.

 

Bireyin rolüyle benliğini ayırmaması kibri ve otoritelerin "yukarıdan bakma" tavrını besler.

 

Kolektivist/holist kültürlerde utanç, olumsuz sosyal değerlendirmelerden, itibar kaybından ve kendinden hoşnutluk zeminindeki sarsılmalardan kaynaklanmaktadır.

 

Bir Kültürel ilke Olarak İtibar, Saygı ve Utanç

Öz-saygı, kişinin sırf insan olmasından kaynaklanan ve eşit muamelenin temelini oluşturan evrensel bir tutumdur (Kantçı anlamda ahlaki ilke). Öz-değer ise kişinin başarılarına ve yeteneklerine olan inancıdır; evrensel değildir (Avishai Margalit).

 

Kolektivist ve holist kültürlerde benlik rollerle tanımlandığı için, evrensel bir değer olan saygı değil, hiyerarşik tabakalaşmaya dayalı tekilsel itibar ön plana çıkar. Bu tür toplumlarda bireylerin öz-saygıdan ziyade şerefleri ve başkalarının gözündeki yerleri (itibarları) önemlidir.

 

Tamamlayıcı Karşılıklılık İlkesi ve Utanç

Evrenselci kültürler "herkese eşit muamele" (özdeşlik) ilkesini savunurken; holist/kolektivist kültürler, hak ve yükümlülüklerin rollere göre dağıldığı tamamlayıcı karşılıklılık ilkesini ("su küçüğün, söz büyüğün") destekler.

 

Türkiye’de adalet, evrensel bir eşitlikten ziyade "herkese sosyal konumuna göre" anlayışıyla şekillenir. Bu durum, üstler ile altlar arasında asimetrik bir karşılıklı bağımlılık yaratır ve güç mesafesini (hitap şekilleri, elitist yaklaşımlar) pekiştirir.

 

Rol Normlarının Dışsallaştırılması ve Utanç

Benlik toplumsal rollerle çakıştığı için, bireyler rollerine öznel bir anlam katmakta zorlanırlar. Başarı, kazanılmış bir nitelikten çok atfedilmiş bir özellik olarak görülür.

 

Bireyin kendini rolünden soyutlayabilmesi ve dışsal genel ahlaki standartları gözetebilmesi (entelektüel ahlak), rol mesafesini ve bilinçli ego-katılımını mümkün kılar. Ancak statü toplumlarında roller yeterince içselleştirilmediği için, eylemci genel normları değerlendirmeden doğrudan rol beklentilerine uyar; bu da kayırmacılık gibi amoral rol davranışlarına yol açar.

Benliğin rollerin bir izdüşümü olduğu holist kültürlerde, rol performansındaki aksaklıklar bireysel bir psikolojik suçluluk veya öz-saygı kaybından ziyade, tüm benliği hedef alan ve itibarın sarsılmasıyla ortaya çıkan sosyal utancı tetikler. Rollerin ve benliğin ayrıştığı bireyci kültürlerde ise daha çok içselleşmiş bireysel utanç ön plandadır.

 

Tekilsel Rol Ahlakı ve Utanç

Türk toplumunda roller benlikleri tanımlayacak kadar önemli olmasına rağmen, rollerin icrasında kategorik (genel ve soyut) kurallar değil; muhataba, zamana ve duruma göre değişen tekilci ve ilişkisel bir yönelim öne çıkar.

 

Evrenselci kültürlerde herkese eşit davranmamak (kayırmacılık) utanç yaratırken; kolektivist/tekilci kültürlerde tam tersi, yani yakınlar, tanıdıklar veya iç-grup üyeleri lehine ayrımcılık yapmamak (veya karşılıklılık normuna aykırı davranmak) rol sahibinin yüzüne bakamamasına ve utanç duymasına yol açar.

 

Benliğin Ahlaki Bağlamı ve Utanç

…

 

Kültürel Bir Yönelim Olarak Dışsallaştırma ve Utanç

Holist kültürler bireyleri psikolojikleştiren ve normatif olarak yapılandıran bir içselleştirme süreci desteklemez. Değerler ve normlar psişik yapıya dahil edilmez (içselleştirilmez), yalnızca bilişsel olarak farkında olunur (içe alınır).

 

Heteronomi (Ahlaki Dışmerkezlilik): Sosyal kontrol öznelik dolayımıyla (özerk bir üst-ben aracılığıyla) gerçekleşmez. Sorumluluk kolektifleştiği için bireyi yönlendiren kendi içsel rehberlik sistemi değil, dışsal otoriteler ve sosyal baskılardır.

Türkiye’de otoritenin dışsal kökeninden soyutlandığı içselleştirme değil, dışsal ve kişisel bir yönlendiriciye bağımlı olan özdeşleşme ön plandadır.

 

Türk toplumunda yapılan araştırmalarda (Şükrü Özen ve Metin Heper) bireyler gerçek eğilimlerini değil, "toplum tarafından beğenileni" veya "olması gerekeni" yansıtma eğilimindedirler.

Bu durum, toplumsal anlam sistemlerinin öznelik yoluyla üretilmediğini ve anket verilerinin arkasında gerçek bir tutumun varlığının bile sorgulanması gerektiğini gösterir.

 

Holistik toplum anlayışında birey, kendi dışındaki bir tözün (devlet, otorite, cinsiyet vb.) karşısında bir ilinek olarak durur; bu da onun kendini değer takdiri ve sorumluluk için esas bir merkez (özerk özne) olarak algılamasını zorlaştırır.

 

Dışmerkezli Ahlak ve Utanç

Batı psikolojisinde bireyin ahlaki denetimi içselleştirilmiş standartlara (vicdana) dayanırken; Türk toplumundaki holist ve ilişkisel kültür, bireylere genel normları içselleştirme imkanı sunmaz. Birey, benimsediği kuralları hayata geçirmek için bile somut ve dışsal bir otoritenin veya sosyal desteğin varlığına ihtiyaç duyar.

 

Aklın ve evrensel kuralların ötesinde, ahlaki yetkinliğin sembolü olarak görülen otoritelere duyulan bu bağımlılık, ahlakın kişiselleşmesine ve dışmerkezli (heteronomik) bir karakter kazanmasına yol açar.

 

Toplumsal yapı karmaşıklaşıp anonim (kişisel olmayan) ilişkiler artsa bile, kişisel olmayan bir rol ahlakının gelişmemesi, Türk toplumunda yaygın bir sosyal güvensizlik ortamı yaratır ("Tanımadığın şeytan, bildiğin şeytandan iyidir" ethosu).

 

Edward C. Banfield’ın Güney Avrupa ve Akdeniz kuşağında gözlemlediği, bireylerin ahlaki ve ekonomik kaygılarının yalnızca çekirdek aileleriyle sınırlı kalmasını ifade eden "ahlakdışı ailecilik" (sosyal atomizm), Türk toplumundaki güçlü ailecilik ve akraba dışındakilere duyulan ihtiyat/güvensizlik zeminiyle büyük bir paralellik gösterir.

 

Durumsal Ahlak ve Utanç

Kolektivist kültürün ürettiği karşılıklı bağımlı benlik, katı sınırları ve sabit bir yapısı olan bağımsız bir bütün değildir. "Su gibidir, bulunduğu kabın biçimini alır." Kendini içselleştirilmiş sabit ilkelerle değil, içinde bulunduğu somut sosyal bağlama, ortama ve ilişkide olduğu "önemli ötekilere" göre tanımlar.

 

Özerk benlik için samimiyet "içi dışı bir olmak" (iç dünyayı sosyal baskı altında çarptırmadan yansıtmak) iken; bağlamsal benlik için samimiyet, sosyal ortama ve aktüel ilişkilere uyum sağlama, gruba açık olma becerisidir.

 

Bireyler soyut ve genel normların doğruluğunu kabul etseler dahi, toplumsal pratikler bunu desteklediğinde veya hiyerarşik/dışsal bir güç hazır bulunduğunda bu davranışları (normatif davranışları) hayata geçirme eğilimi gösterirler ("Anca beraber, kanca beraber," "Elle gelen düğün bayram").

 

Birey, genel kurala aykırı davrandığını bilse bile, mevcut toplumsal pratikler de o yöndeyse vicdani bir iç çatışma (suçluluk) yaşamaz ("Bana dokunmayan yılan bin yaşasın").

 

Türk kültüründeki "adam olmak" veya "racona uymak" ifadeleri, evrensel/kategorik kuralları harfiyen uygulamayı değil; duruma, ortama ve muhatabın kimliğine uygun (bağlamsal) davranabilme becerisini simgeler.

 

Eylemin iyiliğini veya kötülüğünü soyut ilkelere değil, doğrudan durumun özelliklerine bağlayan durumsal ahlak, suçluluk duygusundan ziyade bir dış kontrol mekanizması olan sosyal utançla tam bir uyum içindedir. Kişi, eylemin kendisinden (suçtan) ziyade, o eylemin başkalarınca görülmesinden ve bağlamsal itibarının zedelenmesinden utanç duyar.

 

Karşılıklı Bağımlı Benlik ve Sosyal Utanç

Karşılıklı bağımlı benlik bir "ilintisel birlik"tir. Sınırları katı ve sabit değildir; su gibi bulunduğu sosyal bağlamın ve ilişkilerin şeklini alır.

 

Utanç hissedildiğinde, bağın zedelendiği fark edilir ve bu duygu karşılıklı bağımlılığı yeniden tahkim eder.

Türk toplumunda bir aile üyesinin veya grup mensubunun sapkın/hatalı bir davranışı tüm grubu lekelediği için, dışarıdan gelen olumsuz değerlendirmeler tüm alt-grubun savunmacı tepkisine yol açar.

 

Burada eylemin sorumluluğu soyut bireysel "fail"e değil, doğrudan kolektif birime atfedilir. Bu nedenle bireyler, sadece kendi hatalarından değil, yakınlarının fiillerinden ve grubun itibarının sarsılmasından da derin bir sosyal utanç duyarlar.

 

Erdem Ahlakı ve Utanç

Yükümlülük veya kural etiği (deontoloji) soyut/genel eylemleri ve yasakları merkeze alırken; erdem ahlakı doğrudan faillerin kişiliğine, benliğine ve yaşam tarzına odaklanır. Birey eyleminden soyutlanamadığı için, erdemli kabul edilen bir kişilik idealine (söz dinleme, sadakat vb.) aykırılık tüm benliği hedef alan utanç duygusunu doğurur (suçluluk ikinci planda kalır).

Utanç bir erdemin veya idealin hayata geçirilememesinden doğar. Kişilik özellikleri standart birer ideal haline geldiğinde, bu niteliklerdeki yetersizlik doğrudan öz-değer kaybı ve utanç olarak yaşanır (John Rawls).

 

Türkiye'deki baskın kolektivist kültürde koruyucu/hami, sadık, uysal veya samimi olmak gibi erdemler kendi başına (kendinde) nihai değerler değildir; toplumsal rollerin ve ilişkilerin sürdürülmesine hizmet eden araçsal (enstrümental) değerlerdir

Rol taşıyıcısından katı kurallara uymak yerine, amaca ulaşmak için esnek kararlar alabilmesi beklenir. Sosyal erdem ahlakı, duruma ve bağlama göre hangi davranışın rolün amacına en iyi hizmet edeceğine karar veren "sağduyulu" ahlaki kişiliği vurgular.

 

Çocuk yetiştirme süreçlerinde bağımsızlık veya soyut kurallara uyum yerine "söz dinleme", "uysallık" gibi kişisel/sezgisel tutumlar vurgulanır. Bu durum çocuğun belirli hatalı eylemlerinden ziyade tüm kişiliğinin yargılanmasını besler.

Türk hayat tarzında katı talimatlar ve soyut değerler yerine, kişisel bağlılıklar esastır. Yetersiz bir memurun görevden alınamaması, onun yetersiz de olsa "sadakat" gibi erdemli görülen bir nitelik üzerinden koruma altına alınmasından kaynaklanır.

 

Türk toplumunda ve resmi iyi hayat projelerinde kararların alınmasındaki kurallılık ve süreçsellik (usul) ikincildir. Amacın veya saikin ahlakiliğii (cesaret, fedakarlık, grubun iyiliği) araçların ahlakiliğinden önce gelir. Bu anlayış, kuralları çiğneme pahasına topluluk ideallerinin izlenmesini meşrulaştırırken, bireysel haklara dayalı bir hukukilik bilincinin önüne geçer.

 

Şeref Kültürü, Utanç ve iktidar

Şeref bireysel bir psikolojik öz-değer meselesi değil; ailenin, grubun veya ulusun paydaş olduğu kolektif bir itibar sistemidir. Şeref, kişinin kendi gözündeki değeri değil, toplumun gözündeki yeridir.

Holist kültürlerde şerefin kaybı, en derin bilinçdışı kaygıları ve topluluktan dışlanma korkusunu tetikler.

Şeref ethosu evrensel ve formal bir ahlaka tamamen zıttır. Kurallar ve görevler cinsiyete, yaşa ve sosyal konuma göre değişir.

 

Otoritelerin görüşlerini tartışmak onların şerefine leke getirmek olarak görülür. Türkiye'de "saygı"dan ziyade "hürmet" ve üstlere sadakat ön plandadır

Kendini koruma, savunmacılık ve misilleme (mukabele), şeref kültürlerinin temelini oluşturur. Rakipler karşısında taviz vermek veya geri adım atmak utanç verici birer "topyekûn yenilgi" olarak algılanır.

 

Şeref kültürlerinde somut anlaşmazlık konusu ikincildir; asıl mücadele itibar üzerinedir. "Bu bana yapılamaz" yerine "Sen bana bunu nasıl yaparsın" yaklaşımı egemendir.

Şiddet, zedelenen şerefi telafi etmek ve mağdur karşısında üstünlük sağlayarak itibarı kanıtlamak için bir araç (sembolik üstünlük aracı) olarak kullanılır.

Hukuki yollara başvurmak, kişinin uğradığı haksızlığı ve yaralanabilirliğini alenen kabullenmesi anlamına geleceğinden, şerefi yasal yolların telafi edemeyeceği ölçüde riske sokar. Bu durum hukukun etkinliğini zayıflatır.

 

Sosyo-Kültürel Benlik Nesneleri ve Utanç

Psikanalizin Sosyal Bir Mekanizma Olarak Utancın İncelenmesine Katkısı Olabilir mi?

Psikanaliz her ne kadar bireysel psişik yapılara odaklansa da Freud’un Grup Psikolojisi ve Egonun Analizi ile üst-ben ve ego ideali kavramsallaştırmalarında gösterdiği gibi, bireysel psikolojinin aynı zamanda bir sosyal psikoloji olduğunu ortaya koyar.

Psişenin toplumsal kültür tarafından nasıl şekillendirildiğini incelemek için önemli araçlar sunar.

 

Sosyo-Kültürel Benliknesneleri ve Utanç

Türk toplumunda devlet (Baba), anavatan (Ana) veya kolektif yapılar gibi ortak sadakat nesneleri kültürel olarak idealleştirilir. Bu nesneler bireyler için birer benliknesnesi işlevi görerek onlara kusursuzluk, tümgüçlülük ve güvenlik hissi aşılar.

Bireyler yetersiz bireysel benliklerini arkaik ve idealleştirilmiş tümgüçlü nesnelerle (grup/otorite) özdeşleştirerek örterler. Bu durum, bireyin kendi eksiklikleriyle yüzleşmesini ve buna bağlı olarak bireysel bir utanç duygusu hissetmesini engeller.

Otorite figürleri erişilemeyecek kadar yüksek ve kusursuz (idealleştirilmiş) algılandığı için, bireyler bu figürlerin işlevlerini kendi içyapılarına içselleştiremezler. Bunun sonucunda dışsal otoriteye bağımlı, hakiki bir özerkliğe kavuşamamış bağlamsal vicdanlar üretilir.

 

Güçsüz bireylerin güçlü kurum veya liderlerle özdeşleşmesi, suçluluk ve depresif kaygılara karşı birer manik savunma işlevi görür.

Üyelerin ulaşılamaz, tümgüçlü bir kuvvet ve organizasyon içinde eriyerek pasif bir katılım aradığı bu yapı, narsisistik gereksinimleri (mükemmel olma, sevilme) karşılarken bireyin eleştirel düşüncesini ve özerk utanç mekanizmalarını devre dışı bırakır.

 

Otoriteler kişisel birer model olmasa da, kolektif olarak bireylerin öz-değerini ve güvenliğini destekleyen birer benliknesnesi işlevi görürler ("Ben kim, onlar kim”)

Yüksek konumlara hitap edilirken mülkiyet eklerinin ("valim", "müdürüm") kullanılması bu psikolojik aidiyetin göstergesidir.

 

Osmanlı-Türk siyasal geleneğinde, en yoksul bireyin bile yönetici zümre ve devletin büyüklüğüyle özdeşleşerek bir "üstünlük duygusu" / "kolektif kibir" taşıması, narsisistik yaralanmaları örtme ve bireysel utançtan kaçınma işlevi görür.

 

Bireysel başarı yerine kültürel olarak idealleştirilmiş ortak sadakat nesneleriyle (ulus, devlet, lider, grup) kurulan narsisistik özdeşleşmeler, bireylere ölümsüzlük ve kusursuzluk arayışında kolektif bir öz-değer sağlar.

 

Holistik Toplumlarda Narsisistik Benliğin Kültürel Bağlamı ve Utanç

Olgun bağımlılık nesneden özerk bir biçimde ayrışmayı ve nesneye özgürce gidip gelmeyi içerirken, çocuksu bağımlılık narsisistik nesne seçimlerine ve ben-öteki ayrımının belirsizliğine dayanır.

Holist kültürlerin desteklediği karşılıklı bağımlılık, benlik sınırlarını geçirgen kılarak ötekini ayrı bir kişi olarak değil, kişinin benliğinin bir uzantısı/parçası olarak algılama eğilimini (narsisistik sevgi ve ilişki modeli) besler.

 

Türk ailesinde birlik, psikolojik dayanışmaya veya bireysel ayrışmaya dayanmaz. Üyeler ayrışmamıştır ama aynı zamanda duygu ve düşünce düzeyinde birbirine kapalı ve "ayrık"tır (Aydan Gülerce).

Aile üyelerinin birbirlerinin ötesine geçememesi ve psikolojik olarak "ham/amorf" kalması, narsisistik bir özellik olan empati yokluğunu ve bilişsel ufuk darlığını doğurur. Aile içi birlik, gerçek bir psikolojik yakınlaşmadan ziyade dış dünyaya ve tehlikelere karşı bir "savunma paktı" niteliğindedir.

 

Kolektivist yapılarda birey kendi grubuna/sadakat nesnesine "benimki" olduğu ölçüde bağlılık duyar. Paylaşılan, dışsal ve evrensel bir ilkeye dayanmayan bu tutum; kurumları ve devleti de "kendi kafasındaki muhayyel yapının bekçiliği" şeklinde algılamaya yol açar.

 

Namus cinayetlerinde veya "hainlik" suçlamalarında, mağdur/öteki doğrudan benliğin bir parçası olarak algılanır. Önemli ötekinin kural dışı eylemi, kişinin ve grubun benliğini/şerefini zedelediği ve dayanılmaz bir sosyal utanç yarattığı için, bu olumsuz etkiyi ortadan kaldırma amacıyla şiddete başvurulur.

 

4. UTANCIN GRUPSAL BOYUTU

Freud, grubun narsisizmi sınırladığını ileri sürerken; Janine Chasseguet-Smirgel ve Önderman, narsisizmin grupta yok olmadığını, biçim değiştirdiğini vurgular. Bireysel ego sınırları grupta geçirgenleşip kayboldukça birey narsisistik kayba uğramaz; aksine egosu tüm gruba yayılarak kendini muazzam bir varlığın parçası olarak hisseder.

 

Batı psikolojisinde bir "gerileme" (regresyon) olarak görülen grup içinde ego sınırlarının erimesi ve deindividrasyon, kolektivist ve holistik kültürlerde gündelik yaşamın normal bir parçasını (normunu) oluşturur.

Grup içinde bireysel vicdan ve üst-ben askıya alınır; yerini otorite veya komünal düşünce alır. Gruplar üyelerini bireysel suçluluktan ve utançtan muaf kılar. Bireysel olarak cinayet işleyemeyecek askerlerin/üyelerin, grup onayıyla en ağır kitle kıyımlarını yapabilmesi bu kolektif masumiyet sanrısından kaynaklanır.

Suçluluk ve utanç "öz-bilinçli" duygulardır. Topluluk içinde bireylik yitimi (deindividuation) yaşandığında öz-bilinçlilik, öz-değerlendirme ve başkalarının yargılarını önemseme düzeyi düşer. Bu durum, toplumsal/ahlaki kısıtlamaların kalkmasına ve bireysel utanç mekanizmalarının devre dışı kalmasına (örneğin kamuya açık alanlarda sergilenen kural tanımaz coşkulu davranışlara) yol açar.

 

Gruplar kendi içlerinde bir dayanışma ve uyum normu yaratsalar da, başka gruplar karşısında amoral (ahlak-dışı) davranabilirler. Grupları sınırlayan aşkın, evrensel ve "grup üstü" bir normatif güç bulunmadığı sürece gruplar megalomanik, paranoid ve kendini idealleştiren bir utanmazlık sergileyebilir.

Evrenselci kültürler içselleştirme ve evrensel kuralcılığı desteklediği için bireyler kolektif davranışlardan da utanç duyabilirken; tekilci/kolektivist yapılarda gruptan soyutlanmış aşkın bir ahlak gelişmediği için gruptan kaynaklanan bir utanç hissetmek güçleşir.

 

Chasseguet-Smirgel'e göre ideolojiler, ego ile idealin birleşeceği yanılsamasını vaat eder. "Amaç aracı meşru kılar" (Makyavelizm) anlayışı, aracın üst-beni tamamen çiğnemesine rağmen bu idealleşme arzusu sebebiyle meşrulaştırılır.

İdeolojik ve kapalı gruplarda lider, babanın (yasa/kural/sınır koyan) rolünü değil, üyelerine büyümek ve babayla özdeşleşmek zorunda olmadıklarını hissettiren tümgüçlü anne rolünü oynar. Bu durum doğum öncesi (ana rahmi) birlik ve kaynaşma fantezisini canlandırır.

 

Utanç, ego ile ego ideali arasındaki açıklıktan (yetersizlikten) kaynaklanır. Grupla üye arasındaki ayrışmamış bütünleşme ve kaynaşma, ego idealindeki tümgüçlülük kaybını sanrısal olarak telafi ettiği için bireysel bir utanç yaşantısının doğmasını engeller.

 

Sonuç

Türk toplumunda utanç, bireysel bir vicdan muhasebesi (suçluluk) olmaktan ziyade, toplumsal rollerin ve performansların dışsal değerlendirilmesine dayalı sosyal bir kontrol mekanizmasıdır.

 

Sosyal kısıtlamalar özerk bir aktörün içselleştirilmiş rehberlik sistemine (üst-ben) dönüşmediği için, bireyi yönlendiren güç aktüel veya imgesel dışsal otoriteler ile sosyal değerlendirmelerdir.

 

Holistik/kolektivist kültürlerde kültürel olarak idealleştirilen grupla (devlet, cemaat, lider vb.) kurulan narsisistik kaynaşma, ego idealinin kökeninde yer alan tümgüçlülük kaybını sanrısal olarak telafi eder. Bu nedenle bireyler kolektif davranışlarda kendi eylemlerinden dolayı bireysel bir utanç hissetmezler.

 

Excursus: Utancın Psişik Boyutu ve Bireysel Utanç

Dışsal değerlendirmelere bağlı sosyal utancın aksine bireysel utanç, modernleşmiş ve refleksif kültürlerde ortaya çıkar. Bireyin dışsal yaptırımlardan bağımsız olarak, kendi koyduğu standartlara veya ahlaki/estetik ideallere ulaşamamasından (öz-yargılamadan) kaynaklanır.

 

Bireysel utanç, kişinin özerkliğini ve kendi standartlarına göre davranma iradesini olumlar. Nietzsche’nin "Kendini aşağılayan kişi, yine de aşağılayan biri olarak kendine saygı duyuyordur" sözünde olduğu gibi, bireysel utanç öz-değerin gelişmesini ve bireysel sorumluluğun üstlenilmesini destekleyebilir.

 

Heinz Kohut’a göre utanç, güçlü ve yüksek ideallerden ziyade, nötrleşmemiş teşhirci/büyüklenmeci hırsların beklenmedik bir biçimde engellenmesinden ve narsisistik fantezilerin çökmesinden doğar.

 

Anthony Giddens’a göre çocukluktaki ilk tümgüçlülük duygusunun güvenilir bir öz-değer hissine dönüşebilmesi için benliğin kusurlarının ve kısıtlılıklarının kabulü gerekir; utanç bu sınırların farkına varılmasında başat bir rol oynar.

 

Ego ideali, kaybedilmiş çocuksu tümgüçlülüğü geri getirme girişimidir. İdeal aslında utanca karşı bir tepkidir; tümgüçlülüğün kaybı utanç yarattığı için, birey bu kaybı idealler yoluyla telafi etmeye çalışır.

…